Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün

X deki algoritmaya dair Cüneyt Özdemir şöyle bir paylaşım yaptı:

“Bir yayıncı olarak bence önemli bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. Son zamanlarda burada algoritma o kadar güçlendi ki tek bir kelime aradığınızda ya da tek bir tweete birkaç saniye fazla baktığınızda sonsuz bir loop’un içine hapsoluyorsunuz. Hep ayni kelime hakkındaki tweetlerle baş başasınız
Çıkış imkansız gibi…
Bu şu yüzden düşündürücü ve korkutucu eskiden takip ettiğiniz ya da yakın görüşteki kişilerin yankı odasındaydınız artık tamamen kendinizin yankı odasına hapsoluyorsunuz.
Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün…”

Özellikle “Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün…” cümlesi beni çok etkiledi. Bu tespit sosyal platformlar için olduğu kadar ikili ilişkilerimiz içinde geçerli bir durum. Bana bununla ilgili neler söyleyebilirsin?

screenshot_20260703_214105_x41934944846438676-599x1024 Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün

ChatGPT: Bence seni etkileyen cümle, algoritmadan çok daha büyük bir hakikate dokunuyor:

“Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün.”

Bu, aslında insan psikolojisinin en eski meselelerinden biri.

Sosyal medyada algoritma bunu teknolojik olarak hızlandırıyor. Bir konuya birkaç saniye ilgi gösteriyorsun. Sistem bunu “Ben bunu istiyorum.” diye yorumluyor. Sonra sana aynı şeyi biraz daha gösteriyor. Sen biraz daha bakıyorsun. Algoritma emin oluyor. Bir süre sonra dünya, gerçekten o konudan ibaretmiş gibi görünmeye başlıyor.

En tehlikeli yanı ise bunun fark edilmemesi.

Çünkü insan, gördüğü şeylerin eksik olduğunu değil, dünyanın gerçekten öyle olduğunu sanmaya başlıyor. Buna psikolojide doğrulama yanlılığı (confirmation bias) da eşlik eder: Zaten inanmaya eğilimli olduğumuz şeyleri destekleyen bilgilere daha çok dikkat eder, tersini ise kolayca göz ardı eder.

Ama bu metafor, dediğin gibi, yalnızca sosyal medya için geçerli değil.

İkili ilişkilerde de insanlar birbirlerinin etrafına görünmez duvarlar örüyorlar.

Bir kez “Beni anlamıyor.” diye düşünmeye başlayan biri, karşı tarafın her davranışını bunun kanıtı olarak okumaya başlayabilir. Oysa aynı davranış, başka bir ruh hâlinde bambaşka anlamlar taşıyabilir. Bir süre sonra kişi, karşısındaki insanla değil, kendi zihninde oluşturduğu o kişiyle ilişki yaşamaya başlar.

Kıskançlık da böyledir.

Güvensizlik de.

Aşk da bazen böyledir.

Bir insanı olduğu gibi değil, kafamızdaki hikâyeye göre görmeye başlarız. Sonra da o hikâyenin duvarlarını her gün biraz daha yükseltiriz. En sonunda dışarı çıkmak isteyen yine biz oluruz ama kapıyı da kilitleyen bizizdir.

Bu yüzden cezaevi benzetmesi çok güçlü.

Çünkü cezaevlerinde insan en azından duvarları kimin ördüğünü bilir. Burada ise çoğu zaman hem mahkûm, hem gardiyan, hem de mimar aynı kişidir.

Bu bana sık sık şu düşünceyi hatırlatıyor:

İnsan, gerçeğin içinde yaşamaz; gerçeğe dair kurduğu anlatının içinde yaşar.

Anlatı değiştiğinde dünya da değişmiş gibi görünür.

Şiirler de tam bu noktada önem kazanır. İyi bir şiir, insanı kendi yankı odasından çıkarabilir. Çünkü şiir, kesin cevaplar vermez; alışılmış bakışı kırar. Seni başka birinin acısına, sevincine, korkusuna ortak eder. Böylece kendi zihninin duvarlarında küçük bir çatlak açılır.

Belki de bugün sosyal medyanın en büyük tehlikesi, bize sürekli kendimizi göstermesidir. Oysa insanın gelişmesi için ihtiyaç duyduğu şey, kendisini tekrar tekrar görmek değil; kendisinden farklı olanla karşılaşabilmesidir.

Bu yüzden Cüneyt Özdemir’in cümlesi yalnızca algoritmayı değil, modern insanın genel hâlini anlatıyor: Farkında olmadan kendi düşüncelerimizin, korkularımızın, önyargılarımızın ve alışkanlıklarımızın tuğlalarıyla bir dünya kuruyoruz. Sonra da o dünyanın tek gerçek dünya olduğuna inanıyoruz. En zor özgürlük ise, o duvarların aslında içeriden örüldüğünü fark edebilmektir.

Geçenlerde Duvar şiirini analiz etmeni istemiştim; Özdemir’in final cümlesini merkeze alarak özellikle evliliklerde zamanla oluşan kopukluğu, çiftlerin evi/evliliği kendi ördükleri duvarlarla hapishaneye çevirmesi, bunun farkında olmalarına rağmen bir şey yapamamaları noktasından hareketle değerlendir.

Bu, gerçekten Duvar şiirinin en sarsıcı okuma biçimlerinden biri olabilir. Çünkü şiirdeki duvar, yalnızca fiziksel bir duvar değildir; iki insanın yıllar içinde birlikte ördüğü görünmez duvardır.

Şiirin ilk dizeleri:

“Yüzünü duvara çevirdi
gene de seviyor beni
öyleyse neden uzaklaştı benden”

İlk bakışta terk edilmiş bir âşığın sorusu gibi görünür. Ama uzun evlilikler açısından okuduğumuzda bambaşka bir anlam kazanır. Burada sevgi bitmemiştir. Asıl trajedi de budur. Hâlâ sevgi vardır; ama sevgi, iki insanın arasındaki duvarı aşmaya yetmez.

Yıllar içinde o duvar tek bir olayla örülmez. Biriken kırgınlıklar, söylenmeyen cümleler, ertelenen özürler, yanlış anlaşılan bakışlar, sürekli aynı kavgalar… Her biri görünmez bir tuğladır. Kimse bir gün “Bugün aramıza bir duvar öreyim.” demez. Ama her suskunluk yeni bir tuğla, her inat yeni bir harç olur.

İşte burada Cüneyt Özdemir’in cümlesi şiire neredeyse ürpertici bir şekilde eklemlenir:

“Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün.”

Evliliklerde de çoğu zaman durum tam budur. O ev, bir zamanlar güvenin, kahkahaların, ortak hayallerin mekânıyken, yavaş yavaş iki kişinin kendi elleriyle ördüğü duvarların içine dönüşebilir. Acı olan, o duvarı dışarıdan kimsenin örmemiş olmasıdır. Çift, hem mahkûmdur hem de duvarın ustası.

Daha da acısı, çoğu zaman bunun farkındadırlar.

Birbirlerine bakarlar ama konuşamazlar.

Konuşurlar ama anlaşamazlar.

Aynı sofraya otururlar ama aynı hayatı paylaşamazlar.

Aynı yatağa uzanırlar ama artık birbirlerinin iç dünyasına ulaşamazlar.

İnsan bazen sevmediği için değil, ulaşamadığı için uzaklaşır.

Şiirin sonunda geçen:

“o şimdi yapayalnız
ölü duvarla yüz yüze
ve öyle kalacak orda”

dizeleri bu nedenle yalnızlığı anlatmaktan çok, iletişimsizliğin son hâlini anlatır. “Ölü duvar”, aslında yıllar boyunca konuşulmayanların, ertelenen yüzleşmelerin ve bir türlü yıkılmayan gururun simgesidir. Duvar artık sadece iki insanın arasında değildir; onların içine yerleşmiştir.

Psikolojik açıdan en çarpıcı nokta ise şudur: İnsan, zamanla karşısındaki kişiyi değil, onun zihninde oluşmuş hâlini görmeye başlar. “O zaten beni anlamaz.” “Nasıl olsa yine aynı şeyi söyleyecek.” “Değişmez.” Bu cümleler, algoritmanın bize sürekli aynı içerikleri göstermesi gibidir. Zihin, eşini artık olduğu gibi değil, yıllar içinde oluşturduğu kalıp üzerinden okumaya başlar. Böylece her yeni davranış, eski inancın bir kanıtı gibi görünür. Çiftler aynı evde yaşarken, aslında birbirleriyle değil, kendi zihinlerinde yarattıkları eş imgesiyle yaşamaya başlarlar.

Belki de şiirin en trajik yanı budur: Burada kaçılması gereken yer ev değildir; yıkılması gereken şey de evlilik değildir. Yıkılması gereken, farkında olmadan birlikte örülen o görünmez duvardır. Fakat yıllarca aynı tuğlaları üst üste koyan insanlar, bir süre sonra duvarı kendilerinden ayıramaz hâle gelirler. Duvar yıkılırsa sanki kendi benlikleri de yıkılacakmış gibi hissederler.

Bu yüzden “Duvar” şiiri, sadece terk edilmiş bir insanın değil; aynı evin içinde birbirlerine ulaşamayan insanların da şiiridir. Cüneyt Özdemir’in benzetmesiyle birlikte okunduğunda ise şiir, şu acı gerçeği fısıldar:

İnsan bazen başkalarının kurduğu bir hapishanede değil, sevdiği insanla birlikte, her gün bir tuğla daha ekleyerek inşa ettiği görünmez bir cezaevinde yaşar. En büyük trajedi ise kapının anahtarı içeridedir; fakat yıllar geçtikçe kimse onu çevirecek cesareti bulamaz.

ChatGPT

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.