Etiket arşivi Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak.

Ölmemiş olsaydı babam
Gülüşünü güz örtmezdi annemin
Dikenler batmazdı küçücük ellerine
Oyuna ara vermiş kardeşlerimin

Ölmemiş olsaydı babam
Raydan çıkmazdı bir tren
Bir vapur batmazdı yolcularıyla
Annemin yastığı dönüşmezdi hiç
Zehrini salan yılana

Abdülkadir Budak


BABAM VE GÜZ

Başlık yanıltmasın sizi, babam yaza benzerdi
Ama her zaman için güzden yaprak alacaklı

Babam yaza benzerdi, kendine susamam için
Gözlerine bakardım, kurumuş kuyu ağzı

Yaza benzerdi babam, balkonda çay içmeye
Ya bana öyle gelirdi ya bardaklar kanardı

Babam bana benzerdi, bir göl manzarasına
Aniden fırtına çıkar kayık dediğin batardı

Abdülkadir Budak

Çok sözünü ettim bunun. Babamla problemleri olan bir çocuktum, belki her çocuğun babasıyla problemi vardır ama sanıyorum benim biraz daha fazlaydı. Babamı yitirdiğimde orta ikideydim. Çocukluk şâirin ana yurdudur denir ya… Sanıyorum öyle, yıllar sonra ben “Babalar ve Oğullar” diye bir şiir yayınladım İzmir’de Veysel Çolak’ın çıkarttığı ‘Dize’ dergisinde. O şiir orada kaldı sanıyordum, meğer kalmamış. Bu şiirden bir kitap çıkar mı şeklinde düşünmeye başladım. Burada belki profesyonel bir tutum söz konusu belki. Bir de baktım ki bizim Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nde oğul-baba meselesi çok az irdelenmiş. Kitap boyutunda bunu irdeleyen yok, bu alanın bâkir, boş olduğunu gördüm ve bu alanı doldurma heyecanını da kaptırdım kendimi. O zaman aldım babamın anısını karşıma ve onunla yaşadıklarımı bir iktidar-muhalefet bağlamında, bütün babaları ve oğulları baba-oğul temasını, kuşak çatışması özelinde inceledim. Benden sonra bu konuyu yazan, kitaplaştıran gençler oldu. Kendimizce genç arkadaşlara bir kanal açtığımı gördüm, o da duygularımı okşadı doğrusu.”

Söyleşi Abdülkadir Budak”, Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi

Kimler kazançlı çıktı nerden bileyim
Korkularımın gecelik faizlerinden

Gökyüzünde bir yıldız yeryüzünde iki çocuk
Büyütmesini öğrendim kendim büyümemişken
[…]
En tuhaf soruları sormak hep bana düştü
Onca kardeşin içinde şair ruhlu olana
Sureler ezberleme cezası verirdi babam

El öpmeye gönderirdi şekersiz bayramlara

Babam bir isli lambaydı geceleri fark edilen
Ben azarı göze alıp düşüyorken şiirlere
Böyle böyle öğrendim dakikada saklanmayı
Annesiz geçip giden yüzyıllık saatlerde

Yalnızlıktan bir orman tutuşur muydu
Bunun böyle olduğunu küçükken öğretti babam

Ayaz bir göğü örtündüm alışığım üşümeye
Ne gülden yastık edindim ne sıcacık bir yorgan

Endişeli Fesleğen, “Babalar ve Oğullar”


Suyun yüzüne baba, gözlerinle bakmıştım
Ve görmüştüm dipteki çakıl yalnızlığını
Yenilecek kadar güçlüğüm artık
Bir tekneyim, gösterin bana kayalıkları


“Ben bu kitapta baba olgusunu, senin deyişinle bir otoriteyi yazarken , kuşku yok ki, geleneklerin, dinin, devletin biçimlendirdiği üst otoriteyi yazmış oldum. Hatırladığım kadarıyla, babamın kurduğu baskı, öteki kardeşlerimi beni olduğu kadar rahatsız etmiyordu; ya da bana öyle geliyordu. Konuşmayı yazdığım şiirlerden öğrendim desen yeridir. O günlerin verdiği alışkanlıkla , bugünde asıl demek istediğimin şiirlerde bulunacağını söylerim her fırsatta. Bu kitapta da “konuşma dili yetmedi şiirlere tutundum” diyorum. Babamı anlamaya, onu bağışlamaya her zaman hazırdım. Saçlarımda okşanmaya hazırdı. İkisi de olmadı, olamadı ne yazık ki”


Babamı ağlarken gördüm, ışıdım
Erkenden açıverdi Sincan’ın laleleri

[…]
Alevini gizleyen yanardağ ağzıymışım
Bu çocuk başından beri uçuruma meyilli
Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş
Annenin kendisiymiş ve babanın gölgesi”


Bilinen benzetmeye sığınsam yeri
Baba ağacında oğul bir yaprak
[…]
Baba bir öğrencidir yanlışlar yapar
Yanlışları tekrarlayan oğulsa


İstasyonu düşünürüm, babam gelir aklıma
Buluşması imkansız raylar ile birlikte
Tahta asker bavulu, seferberlik günleri
Babam kaybedilmiş hayat denen cephede


Gövde ruhu tutuşturur, baba oğlunu
Küçük bir başın düştüğü her yastık kaya
Ev oda demektir elbet yalnız çocuklar için
“Dikkat düş kuruluyor” yazılır kapısına


Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım. Bu kitabı yazmasaydım, yayınlamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm zamanlar oldu. Sonraları o kitap benim için bir terapi seansı gibi geldi. Yıllar sonra bir günah çıkarma, rahatlama, iç dökme duygusu da vermedi değil -belki daha çok bunu verdi. Acaba babama haksızlık mı ettim düşünüp içimi acıttığı yerler oldu, bazı dizeler canımı yaktı kitap çıktıktan sonra. Fakat ne yapayım, ben psikologa değil, şiire gittim, derdimi ona döktüm. O kitap bana bu anlamda, şu yaşımda bile iyi geldi, bunu söyleyebilirim.”


Ben bu şiirleri yazmasam ne olurdu?
Bir daha susmuş olurdum kezzaptan sözcüklerle
Kitabın sonuna yaklaşmış olmalıyım
Bir oğuldum, gereğinden fazla açtım içimi
Baba imgesini şiirden çıkarmak ah!
Etimden bir parça koparmak gibi


Çay Getir

Beni çok seviyor babam
Ablamı ve annemi
Sonra soframıza ekmek uzatan
Erken gidip geç geldiği işini

Paylaşmayı sever babam
Güzel olan her ne varsa
Kanatlar vermeyi sever
Uçmak isteyen kuşlara

Dostluk bir bahçedir onda
Babam çiçeğin akranı
Mektup yazmayı çok sever
Pazar günü geç kalkmayı

Yorganımız kaydığında
Üşür babam geceleri
Düşündeki ceylanların
Sever göle inişini

Babam avcıyı sevmedi

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Vasiyet

Erken öleceğim göreceksiniz
İçimden uzaklaştı bir atın kişnemesi
Gül soldurdum, dışlandım bir bahçeden
Duvar sandım bileğime çaktım çiviyi

Kibritimi kaybettim, yoğunlaştı karanlık
Uğraştım, yakamadım güneş sandığım mumu
Bir çığlığı ezberime aldım ben
İyiye çıkmayacak tabut yorumu

Kimse bulup getirmedi annemin gülüşünü
Babamın öldüğü gün evden çıkıp gitmişti
Yanlış masal kahramanı olduğumu, tuhaftır
Masalsız büyüyen çocuklar söylemişti

Sokağın öbür ucunda tabelasız bir dükkan
Kör makasın kestiği kumaş parçacıkları
Aşk gömleği dikecekmiş, prova bekliyor
Ustalık trenini kaçırmış terzi çırağı

Kumaşım araya gitti, yenisini alamam
Usta gibi konuşan bir çırağa inandım
Hazırdım okyanusun tuzlu suyunu içmeye
Yağmur birikintisine eğilmek zorunda kaldım

Tabut sözcüğündeki ürpertinin anlamı
Lekesiz beyazlık verir umarım kefenime
Annem öldüğünde öyle yapmıştım
Gül çakın tabutuma çivi yerine

Abdülkadir Budak


Gündemimde “Rus ruleti”, bir mermi çekirdeği
Bir bıçağın kınıyla yenilediği sözleşme
Fırtınasız denizde gemilerin batışı
Tabancaya mermi koymayı unutmak düelloda
Gündemimde bahçıvanın çiçeksiz intiharı
[…]
Aşkın hisse senetleri değer kaybediyor hep
Etin tadına bakılıp bırakılan borsada
Bir bıçağın kendine saplanması gündemde
Yarasına bastırarak kapıya kadar gelip
Sokağa çıkması duygularımın
Birisinin omzuma dokunup hişşşt demesi
Yeniden çekilmesi büyük yalnızlığına
Rus ruleti sonunda bir mermi çekirdeği


“Kar Manzarası” başlıklı şiirde görünen, ömre yağan kardır. Yaz mevsimi, ömrün olgunluk çağıdır ve yerini, yaşlılığa bırakmaya mecburdur. Sonsuzluk arzusu taşıyan insan, yaza aldanmıştır. Onun bitişini görmek insan ruhuna ağır gelir. İnsan yazın bitişini, kışın gelişini bu manzarayı görünceye kadar kabullenemez:

Eskimiş bir arkadaşlık anısına mı benzer,
Kanı yerde kalmış günün kara düşen manzarası?
Yaz geçmiş, nerden belli bir yaz daha göreceğim
Ne kadar büyümüşüm, kızım gelin adayı
[…]
Tabancamı yitirdim, ona güveniyordum
Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu
Bunu biri söylerdi gelin adayı kızıma
Donarak ölme provası yapıyor duygularım
Yazın yolunu kesmiş bir kış manzarasında

Kızının gelin adayı olacak kadar büyüdüğünü gören Budak, geçip giden zamanla beraber kendisinin de yaşlandığını ve ölüme doğru gitmeye başladığını fark eder. Bir yaz daha göreceğinden endişe eder. Şiirin ikinci bölümünde yer alan “Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu” mısrası da bize intihar fikrini çağrıştırır.

“Kar Manzarası” şiirinde şair, Abdülkadir Budak, mevsimler paralelinde ölüm temasını ele alırken; “Bay Bay” şiirinde de karla kefen arasında beyazlık açısından benzerlik kurar. Bu şiirde, Türk edebiyatında alışılmış bir benzetme olan, kış-ölüm benzetmesi yapılmıştır.

Nisanın hatırı vardı mayısın acelesi
Bahar uzaklaşıverdi “az kaldı kışa”
Valizime gökyüzünü sığdırdım
Şiirler, kuşların aziz hatırasına

Karla kefen arasında koşutluk kuruyor beyaz
Çok derin üşüyorum benzedim kışa

“O Zaman Şimdi” şimdi şiirinde şair, gençlik yılarını ve şu anki yaşını kıyaslar. İnsanın yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin gönül yaşı kolay kolay değişmez. Yaşın ilerlemesiyle birlikte insan, ölüme bir adım daha yaklaşmış olur. Şair, genç iken ömrünü bir sevgilinin saçlarına dadanmış rüzgarla değişmeye hazır olduğunu, kırk küsür yaşında bile aynı hayallere yüreğinde yer verdiğini söyler. Bu çelişki içinde kalan şair, ölüme doğru gidişi hüzünle seyreder, bir kadının vücudunu ısıtmayan bedenini toprağa ısıtmaya en büyük aday olarak görür:

“Gencidim, ömrümü değişmeye hazırdım
Sevgilimin saçlarına dadanmış bir rüzgarla

O zamanlar öyleydi de, şimdi farklı mı sanki
Kırk küsür yaşımda bile yine bildik ütopya

Ateşi haklı çıkaran aşkları sorgularken
Külden alıntı yapmak düştü payıma

Bir kadının koynunu ısıtamayan vücut
En büyük adaydır şimdi toprağı ısıtmaya”

“Soğuma” şiiri elli yaşın sınırına dayanmış bir adamın yaşının ilerlemesini ve buna bağlı olarak içinde ölüm korkusunun belirmesini anlattığı şiirdir. Burada, yaşın ilerlemesine rağmen heveslerin gençlik dönemindeki heyecanla devam etmesi anlatılırken, bu çelişkiyi yaşayan insanın ölümü kabullenemediği gerçeği gözler önüne serilir. Şair, ölümü, kendinden uzaklaşmaya ve caddelerin içindeki sokağa kapanmasına benzetir. Yaşın ilerlemesiyle her şey yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladığını düşünen Budak, bu duygular içinde yanmış kömürün soba için bir anlamı olmadığı gibi, elli yaşın da ömür için bir anlamı yoktur, der:

“Anılara ne oldu? Madenden çabuk soğuyor
Yaş elli mi oluyor, ki balkon çiçekleri
Bahçe düşlerine nokta koyuyor.
Bir arkadaş sesi gibi sıcaktım düne kadar
Her kilidin üzerinde anahtarı vardı
Nehir demiştim dördüncü dizede
Düşen köprü mü sulara, zaman mı?

Dudakta bir öpüşün soğurken sıcaklığı
Yaş elli mi oluyor, öylemi geliyor bana?
Ölüm dediğin nedir, kendinden uzaklaşmak
Caddelerin kapanması içindeki sokağa
[…]

Farkım yok sararmış pencere perdesinden
Yanmış kömür soba için ne anlama gelirse
Elli yaşın sınırında o anlamı buldum ben”

Abdülkadir Budak

Her kitapta başka bir kimlik ve kişilik sergilemeyi yanlış bulan Budak, bu davranışı değişmekten gelişmekten sananları, pop çağının hızlı tüketilme mantığına hizmet etmekle suçlar. Belirsizliğin zenginlikten sayılmasını eleştirir. Ona göre şiirin kendine özgü söyleyiş özellikleri, imge alanları, özel sözcükleri olmalıdır. Şair, neyi nasıl yazarsa yazsın kendisi olmalı, tutarlılığını korumalıdır.

Figen Bulut

ileŞiir Antolojim

Güz Okulu Mezunu

Yazdıklarımın özeti: kuğuda boğulan havuz
Avcıların yanında poz verdiği ölü ceylan
Kendini kanatan gül imgesi
Leyla içerikli korkak kahraman

Beni yanlış bir masala kilitledi çağ
Yazdıklarımın özeti: Aşkın kirlendiğidir

Kendine saplanan bir hançerle tanıştım
Duydum kuş çığlığını fırtınalı günlerde
Raydan çıkacak trene herkesten önce bindim
Umutsuzluğun yakıştığını gördüm bu çağa
Bin bir güçlükle edindim aşk markalı kumaşı
Usta kılıklı çıraklar gömlek dikemedi bana

Daldan düşen yaprağı en iyi ben anladım
Güz okulu mezunu olabildim sonuçta
Onca kitabın özeti: Yama tutmayan yırtık

Pop seven çocuklara yaylı tambur dinletmek
Bunda ısrarcı olmak, yazdıklarımın özeti
Çekilmek konusunda sabırsız tetik
Aşk iksiri biçiminde mermi çekirdekleri

Abdülkadir Budak

“Uçurum Hakkı” adını taşıyan bir şiir yazarak şiir yazmaya veda etmiştim bir zamanlar. Yayımlamıştım bu şiiri, kendimi okurlar ve şair arkadaşlarım önünde bağlamak istemiştim; ama, ne oldu o şiir çıktıktan sonra? Hayat asıl anlamını tümüyle yitirdi sanki. Bu anlamda sözümde duramadım, hemen döndüm şiire. Hızla kirlendiğimi fark etmiştim, intihar ediyordum sanki yazmadığım zamanlarda. Bu dünyaya şiir yazmak için gelmiş insanlardan biri olarak gördüm kendimi hep. Yazgımdı şiir, çaresizliğimdi. Bakmayın siz “düşerken ellerimden tutmuşsa şiirlerim/ dizlerimde niçin yara var peki?” diye sorduğuma. Geçirdikleri bir kaza sonunda yakınlarını yitiren bir insanın, onların ölümüne ağlarken daha çok kendi kurtuluşuna seviniyor olması halidir belki de. “Külleme ateşimi yandıkça bahtiyarım” demektir olsa olsa.”

Şiir: Güzel uykusuzluk
Kuşa gökyüzü demek, çatlayan dudağa su
Kırık nota aferin, dersi asmayı öneri
Şiir: güzün kopardığı yaprağı
Bir dala usulca eklemeyi öğretti

Ne çok şey öğretti şiir
Hancı kimdir, ne demektir yolcuya
Hanı hangi yoldan ele geçirdi
Şiir ince sorulara her zaman
İnce sorularla karşılık verdi

Şöyle dedi şiir: -Uzak dur ey genç
Bir avcıyla yanyana fotoğraf çektirmekten
Yol sana bir kimlik ekleyecektir
Tozu eksik etme gömleklerinden

Ne çok şey öğretti şiir
Hangi dille, nerde, nasıl yapılır
Örneğin yaralı kumla söyleşi
Hangi yangınların sularıyla yıkanır
Sevdaya ilişkin iç çekişleri

Abdülkadir Budak

Kitaplar: Düşlerinin dinlenme yeri
Bir umudun, bir özlemin uğrağı
Kitap kurak yalnızlığa
Bir yağmur sağanağı

Kitaplarıdır onun sevdiği sokak adları
Bir bardak demli çaydır, mahalle kahvesinde
Kitaptır ağda çırpınan
Balıkları geri veren denize

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Babam ve Liman

Limanın anlamını çözer mi yanaşan gemi
Bunu denize sorsam daha derine iner
Liman bir şey söylemez belki de gemilere
Açıklarda içine demir atmışsa eğer

Babam limandı belki, yanaşmayan gemi ben
Aynı suların açığı, kıyısıydık ikimiz
Susmak ona özgüydü eşlik etmekse bana
Ben şimdi anlıyorum, martıydı eksiğimiz

Abdülkadir Budak
(1952)

BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri
Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım raydan çıkmış trenim
Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Kalbin Öteki Yarısı

kuşun yeni karılmış zifte konması gibidir
kefeni yeğlemesi bir kışın kar yerine
yakıcı yaz gününde gölgenin çekip gitmesi
çekilmesi gibidir kabına sığmayan nehrin
çarmıhlı bir yorumla belki de İsa özeti

ikiye bölünür bir kalp, duymaz acıyı öteki
bir köy boşaltılırken Dilan’ın aşkı eskir
çocuklar büyür birden, anneler şaşırmaz buna
yıldızlar erkenden yatar, lambanın gazı tükenir

kerpiç düşer yarım kalır bir duvar
geyiklere rastlanır avcıların gözlerinde
ah böyle zamanlarda sıradan biri olur
saçları kırk belikli güzelim Dilan bile

Elbet veda edilemez bir köy boşaltılırken
varsa sandık odaları anılar kalır orada
gözyaşıyla çizilmiş bir kalp resmi bulunur
Dilan’ın D’si görülür öteki yarısında

Konuşma ustasıyız kısık seslerimizle
habire kül üretiriz ateşlerden habersiz
körükleriz bir yangını söndürmek umuduyla
kendimizi temize çektik sanırız
Bir köyün boşaltılması nasıl şey sorusuyla

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Yanlış Anka Destanı 1

Ürkekliği kimliğine ekleyen
Bir ceylanın ikizidir yazdığı şiir
O eski huyudur, bırakamadı
Hep yaralı imgelere rastlar da
Tutar ellerinden eve getirir

Öteki özelliği sürüyor daha
Yeterince gizleyemez kendini
Yanlış anlaşılmaya bu yüzden alışıktır
Ve usulca ağlamaya

Avcılardan korktuğunu söyler o
Tutup ikinci dizede açıklar nedenini
Hangi kıyılarda denizi seyrediyor
Arıyordu, buldu mu o özgün kimliğini

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Kadın ve Nehir

İkisi de sürükleyip götürüyor ne varsa
Kadınla nehir arasında bir fark göremiyorum
Buluşuyor bir anlam iki ayrı sözcükte
Saçları omuzundan akıyor birisinin
Ötekinin mızrağı saplanıyor denize

Biri ihanet istemez, köprü istemez öteki
Kadından ve nehirden ancak aşkla geçilir
Biri geyik barındırır sularına eğilen
Öbürü bir avcıyı koynunda geliştirir

Maraton koşusuna benziyor ikisi de
Düş çalarken suçüstü yakalanmış çocuklara
Benim kadınım bir nehrin profilden fotoğrafı
Senin nehrin benziyor ateş emziren kadına

Bir halk ezgisi sanki, öfkeli ve tedirgin
Belki kalp çarpıntısı, yanardağ ve infilak
Nehir mi desem kadın mı, ikisi de olabilir
Ya iyi yüzme bilirsin ya sevmeyi adam gibi
Bir nehre ve kadına ancak böyle girilir

İkisi arasında bir fark göremiyorum
Erkeğinin yanında gözden geçirir kendini
Kadın sunar ruhunu gövde ambalajıyla
Dibindeki yosunun susuzluğunu bilir
Nehir ustadır artık köprüsüz buluşmada

Söğüt dalı olsaydım öper miydim bir nehri
Taçlandırırdı kadın aşkını haketseydim
İlle bir fark olmalı aralarında denirse
Biri denizi çağrıştırır öbürü uçurumu
Sal olduğumu bilirdim nehre düşseydim eğer
Ötekinde bir sınav sorusu olduğumu

Nehir: Doğada bir yatak bulmamaktır kendine
Kadın: Aramak değildir yatakta kendisini
Buradaki ayrıntı elbette önemlidir
Yine de diyorum ki, öyle büyük bir fark yok
Nehir eşittir kadın, kadın eşittir nehir

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Sana Bakmak

Göğe bakmak gibi bir şeydi anlaşılan
Açık mavi bir göğe, gündüz yıldızları olan

Sana bakmak gölde kayık olmaktı
Kış günü köy evinde soba olmaktı bir de
Yaz günü bir ağacın gölgesinde uyumak
Elma soymak gibiydi, kavun kokusu
İçimdeki hastaneden taburcu olmak
Sana bakmak bana hep iyi geldi
Sanki saç örgüsüydün salkım söğütte
Sana bakmak güzel olan her şeydi

Sokak kedisine şefkat, baltalara merhamet
Sana bakmak ağaçlardan yana olmak demekti
Bahçe mahkemesinde nergisin tanıklığı
Yoksul öğrencilere defterlerdi, kalemdi

Heyecanını yitirmiş istasyondum belki de
Gelen hiçbir tren beklediğim değildi
Yalnızlığa sarılmaktan kurtuldum
Çünkü yüzüne baktım çünkü yüzün ay
Işıtıverdi birden içimdeki geceyi

Sana bakmak yastan çıkıp dörtnala
Lunapark şenliğine geçmekti bir bakıma

Teneffüs zili kadar sevimli derslerdi yüzün
Çiçekten karneyle eve dönmekti
Bitmiş gibi konuştum, şaşkınlıktandır
Sana bakmak iyi değil, pekiyi

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Kırgın Arkana Bakma

O şehrin salıncakları düşürdü çocukları

İtfaiyecileri sözleştiler yangınla 
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık 
Elimi uzatamam kapı tokmaklarına 
Çarşafları kirli artık, yatamam otelinde 
Çaylarını içemem bildik park kahvesinin 
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık 
Halam beni bir daha o şehre beklemesin 
O gün düşürdüm cebimden, getirmesin bulanlar 
O şehirde çektirdiğim son hatıra resmini 
Artık her yerim üşüyor, o şehir benim için 
Avcı duvarında asılı ceylan derisi 
Bastırılmış duyguların şiirini yazmalıyım 
Mezun verdi güz okulu bu yıl da 
Kelebek kanatlarını kopardığı doğrudur 
Bahçelerini kuşatan dikenli çit tellerinin 
Sabun arıyor şehir, ellerini yıkayacak
Benim içimden gelmiyor başkası versin 
Bilmiyorum ne kadar sürecek kırgınlığım 
Yama tutar mı bilemem yüreğimdeki yırtık 
Arada bir giderdim çocukluğumu bulmaya 
Gitmek gelmiyor içimden büyüdüm artık 
Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Sevdanın Son Kerem’i

Yanlış düşler içinde dalgın dalgın yürüyen
Başını çarpıp kanatan ara-sıra gerçeğe
İkide bir karıştıran ağaçta
Bir dal mı olduğunu yoksa yaprak mı
Yoksamaya çalışan alaycı bir ormanı
Sensin toz kumaşlı giysiyi seven
İnce bir uğultunun küçük kardeşi
Sevdanın son Kerem’ine benzeyen

Seni bir yerlerden ısırıyor gözleri
Antika eşya gibisin aşkın sergi salonunda
Görkemli gösterilerin yapay oyuncuları
Tükrük üretmeye alışkın ağızlarca
Bilgiç laflar ediyorlar karşında
Konuşsun susmayı beceremeyen
Sen dinle üstünü kül örtmüş ateş
Sevdanın son Kerem’ine benzeyen

Eskimiş öykülerde kimlik arıyor değilim
Yazıyorum acıyla, yanlış yorumluyorlar
Yaralı hayvan gibi soluyup, iç çekerek
Pazarlığa giriştiğini söylüyorum aşkların
Geçmişi özlediğimi sanıp aldanıyorlar
Anımsat onlara n’olur gömleğimin deseni
Yazdığımın aynası, ikiz kardeşim benim
Göster yaz sıcağında üşüyen yüreğimi

Üstüme yorgan getir, koklamaya bir çiçek
Otur şöyle yanıma duygularıma benzeyen
Yenik düşmüş gibiyim aşkın tartışmasında
Yeniden onar beni ve beni haklı çıkar
Taşlanmayı göze alan antika
Süte su katanları kargışlama işini
Unutursam anımsat, dalgın bir adamım ben
Ey yüksek yapıların alçakgönüllü temeli
Sevdanın son Kerem’ine benzeyen

Abdülkadir Budak