Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
kül burada her şey;aşk,bilgi ve keşif
zaman şu an ve mekan şu nokta
gelir geçer sultanlık hafif ve gözyaşlarıyla

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
yok burada gözlem,deney ortamları ve varsayım
hipotezler,büyük teoriler,hatta bilimsel yasa
ülkem;laboratuarda sıkıştırılmış kahkaha

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
yolunu yitirenlerin kıyısında armasız,tuğsuz
nedimeleri de olmayacak bu aşkın ancak garipler
aşikar kılınacak kirpiklerinin ucunda incinmişlik

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
bir çingen gülümseyişinin ısıttığı otağ!
attık her şeyi ateşe keskinliğiyle bakışımızın
elbet beylik kılıcı şiir kızının kalbinde ışıyacak!

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
gözyaşlarıyla ağlanmayacak çünkü şehzademiz yok
ancak gözlerimizi biriktirebiliriz içimizde
kırdık kafasını zekanın ölümden öte ölüm-çok!

Hüseyin Atlansoy

İyi Günler İlerde Anneanne

iyi günler ilerde anneanne
iyi günler ilerde
bense yirmidört saatlik
günlerdeyim anneanne

rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor
ne de bir gül düşüyor dalından
sen böyle istersin bilirim
gülümseyerek anneanne

oysa ne sarışın kızlar
göz kırpıyor esmer delikanlılara
ne de ortadoğu
bir gül bahçesi oluyor

yine de iyi günler
ilerde anneanne
esmerliğimiz
kıyamet herkese

halime bakıp üzülme anneanne
bir bakarsın dayımla beraber
ortak bir iş kurar
belki bir süpermarket açarız

ne dersin, kasada da
muzaffer durur, gülümseyerek
yok yok olur, dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.

kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa için ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya

mançurya da kahrolur
niye kahrolacaksa

anneanne, müzmin
başağrılarım artıyor
işte yaşamak bu deyip dostlar
müttefiklere gülümsediğinde

anneanne, ah anneanne
çıkış yok ve bu tereke
rahmetli dedemin yüreğinden
daha eski bir mesele

yüreğimiz bölüştürülemez
iyi günler ilerde

sade ekmeği bildiğimiz
günler geçmişte
ve güzeldi anneanne
şimdi ekmek dile gelse
boğazımızdan geçişine
utandığını söylerdi

iyi günler yok!
iyi günler yok anneanne

kıyamet bize
kıyamet bize
kıyamet bize

kıyam/et bize

Hüseyin Atlansoy

Hamle Sırası

Satrancı bilmezdin bundan ki
Bütün sevda oyunlarının galibi sendin

I- “Hayta Hamle”

Santranç diyor çocuk, santranç
Bir antlaşmadır sınıftan ve hasattan kopuk gülümseyişlere.
Oysa alabildiğine kopuk filozof
Hancı olmaktan vazgeçmiş göçebe kimliğinde
/Laf aramızda
Millet efendi sanıyor onu hayatın hafifliğinde
Oysa ölüyor filozof ağır hüznünde/

Satranç diyor şair
Salı ve perşembeye bağlı hüzünlerin
Kızarmış o güzelim nar çiçeklerinin
Unutulmaya terkedilmesidir- A evet
Kanundur: Unutmak acıya direnme

Düşünde beyaz taşları ve beyazlığını
Ele vermeyen mendilini ve dişlerini
Seçiyor sevgili. Ve akıyor
Saçlarından karanlık bir nehir. Hadi söyleyelim
İngilizcesiyle: “dark river in your black hair”

Saçlarında
Parlayan bir-iki beyaz tel; nehirde
Yanan beyaz çakıltaşları gibi.
Piyon hamle ediyor ancak
O ana kadar sakin ve miskin yıkanan at
O muhteşem dönüşüyle
Sanki bir salonda
Reverans edercesine
Engelliyor küçük savaşçının
Vezirlik hayallerini
Olsun diyor çocuk olsun ne çıkar
Önümde uzun bir ömür; girilecek sınavlar
Ölüm kalım savaşları, âşık olunacak kızlar
Ve muhteşem matlar var!

Ah! diyor filozof, ah bir bilsen
Zamanın ölçümü referans noktasına
Göre değişir dese de
O zeki ve dili kocaman şarlatan
Yani Ayştayn
Herkesin ama herkesin
İnce örülü bir kaderi ve giydiği kazaklara
Bile sinmiş bir kederi var!

II- “Derin Sükût”

Son bir salınışla ellerini saçlarına
Götürüyor dişi oyuncu: Hani diyor
Hani saçlarımı savuracak rüzgâr! Hani…
Hani atlar hani beni uçuracak kanatlar
Hani o muhteşem bakışıyla derin kartal!

Bu oyunda kartal yok diyor şair
Bendim o ve yitirdim bakışımın yarısını
Yenilgisiz bir gökyüzünde asılı kaldım
Oysa sultanım ben süzülürken kayıtsız
Siz
Sonsuz ve süresiz bir pata
Uzatırken aşkınızı
Kanatlarıma uzanamazsınız..

III- “Oyunun Sonu”

– Beyaz masayı terk eder
Asla dönmez artık gökyüzüne
İlk hamleyi pas geçmiştir
Yüzünde derin bir sükût

Hüseyin Atlansoy

‘Batıda Kan Var’

Sabret gönlüm fırtınaya vakit var
Biz her çağda kızılderili
Bir her yerde hep yerdeyiz
Toprağa mahkum edildi gözlerimiz
Kaybolunur dahi ekin gövermez hırıltılı sesimiz

Bir fırtına bekledik başlangıcımız olsun
Derimiz mevsimlerle akan oluk oluk kan
   İlkbahar gelsin ısınsın ellerimizde
   Sonbaharda sıcaklığını yansıtarak essin
                                                     rüzgar
   Ergen dalgalanmalarımızda vursun 
                                         yüzümüzü 
                                                hayat

   Heyhat! Kış geldi kirpi kesildi saçlarımız 
                                                 karanlığa 
   Hani dedik hani ya bir yaz günü güneş 
   Söz verdik!

– Kimsiniz 

   Biz bir kaplan gibi masum
   tırnaklarını kemirmiş kabullenmiş
   kızılderili

– Vahşi

   Ölüm ateş ve kül haliyle acımasız
   cihangir ve kocaman
   öğrendik vahşiliğimizi kitaplardan



Hüseyin Atlansoy


Kaçak Yolcu

Öğleyi hızla geçerek
bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman.
Yaşlı ve yorgun ruhum
vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan

Gülücükler öpüşler sunuyor bana
kırık bir kapıdan odama sızan akşam
Keklik sekişleri ve ötüşlerle
göz kırpımlık bir anda beliren doğrudan.

Katlanarak akıyor duru bir su zaman
artık hiç bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Bedenim gibidir ruhum da
kalabalık önünde soyunmaktan utanan.
Öylesine mahcup başını yerden kaldırmayan
hayır hayır bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Ah! devinen kanı bedenimin bir dursa
bahsetmeyeceğim ben artık hiç ruhumdan.
bulunsa sabah gibi bir taş başucumda
dinlenecek ruhum da su uğultusundan

Hüseyin Atlansoy

Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim.

Hüseyin Atlansoy: Şiir yazmasaydım bir hayatım olmazdı (SÖYLEŞİ)

O bir kaçak yolcu. Şiiri aramaya çıkan bir ‘Evliya Çelebi’. Kıyıda bir İntihar İlacı şairi. Muhalif bir duruşu ‘zenci’ bir sureti var. ‘Her zaman ve her yerde Kızılderili’.
Uzun yıllardır merkezden uzak mütevazı bir hayat sürüyor. Hüseyin Atlansoy’dan (44) bahsediyorum. 80 kuşağının en önemli şairlerinden olan Atlansoy’un 1983-2005 yılları arasında yazdığı şiirler, Hece Yayınları tarafından ‘Su Burcu’ adıyla bir kitapta toplandı. 2005’in son günlerinde okurla buluşan Su Burcu, Atlansoy’un ‘İntihar İlacı’ (1985), ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ (1987), ‘Şehir Konuşmaları’ (1990); ‘İlk Sözler’ (ilk üç kitabın toplamı-1998); ‘Kaçak Yolcu’ (1998); ‘Karşılama Töreni’ (2005) adlı kitaplarıyla, çeşitli dergilerde yer alan kitaba girmemiş şiirlerinden oluşuyor. Son yirmi yılda Türkçenin güzel şiirlerinde imzasını gördüğümüz Atlansoy’la söyleşmek üzere Ali Çolak ve Can Bahadır Yüce’yle İstanbul’dan yola çıktığımızda kar yağıyordu. 4 saatlik bir yolculuktan sonra şairin öğretmenlik yaptığı Bilecik’in Bozüyük ilçesine vardık. Sobadan yayılan sahih sıcaklıkta çaylarımızı yudumlarken Atlansoy’la şiiri, aşkı, İstanbul’u, hüznü kısaca hayatı ve ölümü konuştuk.

Toplu şiirler’i yayınlamak için henüz erken değil mi?

Toplu şiirler için genç miyim? Aslında gencim; ama bu şöyle de görülebilir: İlk üç kitaba ‘İlk Sözler’ adını vermiştim. Hem şiirimin başlangıcını göstermesi açısından hem de bu sözlerin yeni olduğunu belirtmek için. Üstü kapalı bir iddiayı da saklıyordu o isim. ‘Bu yeni bir sestir, yeni bir nefestir buna dikkat edin’ ipucunu vermek için öyle bir başlangıç düşünmüştüm. Ondan sonra gelen ‘Kaçak Yolcu’ ve ‘Karşılama Töreni’ aslında ikinci bir blok. Bu ikinci blokla birinci bloku bir araya getirdikten sonra, üçüncü ve son bir adım düşünüyorum. Bu son adımın da ‘son sözler’ olacak bir özellik taşımasını istiyorum.

Kitaba neden ‘Su Burcu’ adını verdiniz?

Biraz Alaaddin Özdenören’e vefa borcu. Alaaddin Bey’in vefatından önce bir yazısında kısa bir değinisi vardı, Hüseyin Atlansoy’dan kendim için seçtiğim iki dize diye: “su burcuna esimli / dalgalı mavi kader çizgini”. ‘Kılıç ve Kadeh’ şiirindeki bu dizeleri kendisi için seçmiş. Doğrusu ben bundan etkilendim. Kitabın ismini ‘Su Burcu’ olarak düşündüm. Benim için ayrıca bir özelliği daha vardır bu ismin. Biz topraktan geliyoruz ve toprağa gidiyoruz. Ama gitmeden önce ve başlangıçta suyla bire bir ilintimiz var. Ona da işaret olsun diye bu ismi koymaktan çekinmedim.

Cahit Zarifoğlu, güncesinde ‘kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum’ der. Atlansoy, toplu şiirlere bir okur gözüyle bakabildi mi?

Kitap yayımlandıktan sonra baştan sona okudum ve “Aslında ben çok şiir yazmamışım” dedim, “tek bir şiir yazmışım”. Yazdığım bütün şiirler tek bir şiir olabilecek özellikte. Bu noktada ben şairlerin çok fazla şiirleri olduğuna inanmıyorum. Bir insanın hep aynı kızı sevmesi gibi şairlerin de sanıyorum tek bir şiirleri var.

Tek şiirden ne kastettiğinizi biraz açabilir misiniz?

Şair bir söz söyler. O sözün öncesinde sessizliği söyler, gücü yetiyorsa manasını söyler. Bunu bir imge huzmesi eşliğinde yapar. Simgelerden yararlanarak renkleri bezeme çalışması olarak kullanabilir. Diyelim ki, eğer bir canı var ise gökyüzü onun kanat çırpmasına yarar ancak.

Toplu şiirlerin ilk dizesi “Sabret gönlüm fırtınaya vakit var”. Kitabın son şiiri de “içimde başlayıp diner/nice tanımsız/fırtına ve rüzgar/öyle serseriyim ki/okyanusu geçtim kaldım kıyıda” dizeleriyle son buluyor. Yaklaşık 25 yıllık bir serüven ve ‘kıyı’da bir Hüseyin Atlansoy. Neler diyeceksiniz?

Darmadağın oluşluğa hazır bir zihnin, fırtınaya hazır bir şairin 25 yıl aradan sonra bir anlamda kıyıda kalmasının da kitabı ‘Su Burcu’. Okyanusu geçiyorsunuz ve kıyıda kalıyorsunuz.

Peki bu yolculuk nasıl geçti?

Bu yolculuk muhteşemdi. Belki doğruydu, belki yanlıştı; ama ben bu yolculuktan büyük keyif aldım. Hep yolda olmayı, bir yol üstünde bulunmayı ve bu yolu tamamlamayı seçtim diyebilirim.

Şiirlerinizde de yoğun bir yolculuk teması var. Bir kitabınızın adı da ‘Kaçak Yolcu’. Hüseyin Atlansoy, yol ve yolcu vurgusuyla ne söylüyor?

Belki iki şeyi birden söylüyor. Yol izleğini yol düşüncesini sanatın şiirin önemli bir yeri olarak görüyorum. Şöyle, genelde yolculukları yatay, çizgisel olarak düşünüyor insanlar; ama yolculuğun yatay özelliğinin dışında bir de dikey özelliği var. Bu dikey özelliği; Peygamberimiz’in Miraç hadisesinde yaşadıklarını örnek alarak, bundan beslenerek sanatta bir miracı gerçekleştirmek… Yolculuk bu şekilde de anlaşılabilir. Yatay bir genişleme değil, dikine doğru bir derinleşmeyi de bünyede taşımak önemlidir, diye düşünüyorum. Sanatta hem yatay düzlemin hem dikey düzlemin, ikisinin bir arada düşünülmesini önemli buluyorum.

Turan Karataş sizin için ‘bir şehir şairi’ diyor.

Doğru. Biz sonuç olarak şehirliyiz, ben şehirliyim. Söylediklerim, şehre ilişkin sözler. Şehir bir anlamda, bizim şiirimizde bezeme çalışmalarını yaparken söyleyeceklerimizi diyalog biçiminde aktarmamıza da imkan veren bir özelliğe sahip. Yani şehirde sizin konuşabileceğiniz, anlaşabileceğiniz insanla karşılaşma olasılığınız istatistik olarak bile daha fazladır. Çünkü biz medeniyeti de taşıyoruz. Bu medeniyet, şehir merkezli bir medeniyet.

Şehir imgesi en çok İstanbul ile giriyor şiirinize.

Önce kent merkezlerindeydim, daha sonra taşraya doğru giden bir serüvenim oldu. Şu anda da taşradan kent merkezlerine doğru giden ikinci bir serüven yaşıyorum. Birisinde merkezden çevreye, diğerinde çevreden merkeze doğru gidiyorsunuz. Tabii bu ikisinin farklı özellikleri şiirlerde de gözüktü. Kimi şiirler merkezden çevreye yayılan renklerle bezendi, kimi şiirler ise çevreden merkeze doğru giden renklerle…

İstanbul, şiirinizde daha çok hüzün ve acıyla birlikte yer alıyor. Bu arada İstanbul’dan uzun yıllardır uzaktasınız.

İstanbul’u özlüyorum. İstanbul’u dışarıda yaşamak biraz acı verici. Bir özlemi sürekli büyütüyorsunuz. İstanbul’un öyle uzakta olması hoş bir dalga huzuru da vermiyor değil. Acı ve hüzne gelince; biz taşradan İstanbul’a geldik. İstanbul’un bir vurdumduymazlığı vardır, sizi anlamamakta direnir. Belki kendi açısından haklıdır. Ama siz daha çok haklısınız. İstanbul’u İstanbul yapan ana etken sizin kalbinizdedir. Dolayısıyla İstanbul’un size verdiği acı, hüzün sizi daha çok etkiler. İstanbul’u İstanbul yapan ana ruh sizdedir; ama İstanbul sizi terslemektedir, umursamamaktadır. Bu sizi tabii ki üzer.

Toplu şiirlere baktığımızda zamanla şiirinizin sesinin yumuşadığını, daha içimize seslenir olduğunu görüyoruz. Özellikle ölüme ve aşka bakışınız farklılaşıyor.

Ölüme yaklaştıkça ciddiyet artıyor. Başlangıçta ölebilen tek canlının insan olduğunu bilmezsiniz. Diğer canlılar ölmezler ama insan ölür. Bu bilgiye sahip olduğunuz anda bunun verilecek hesabı vardır. Ölümün ağırlığını hissedersiniz ve gardınız düşer. Şair bir cehennemi yaşar ve birtakım eserler ortaya koyar. Koyduğu eserler ve şiirinin biçimsel özellikleri kendisi için bir araf niteliği taşır. O araf aracılığıyla bir cennete ulaşabiliyorsa ölümü çok daha ciddi bir şekilde düşünmeye başlar.

Yine şiirlerinize baktığımızda görüyoruz ki Atlansoy her dönemde ‘zenci’ ve ‘her yerde Kızılderili’.

Ben bunu bir şiirde dört ana başlığa indirmiştim. Zenci suret, şehit söz, darasız ses, son sükut. Yani bu bir anlamda bizim de genel niteliklerimizi veren ya da günümüzde insan olmanın özelliklerini veren dört ana yol idi. Biz zenci bir surete sahibiz, şehit bir söze namzediz, son sükut bizim derinliğimizdir. Darası alınamayacak bir sesimiz vardır. Bu dört seyreltme, yoğunlaştırma aslında bütün bir serüveni de açıklayacak özellikte. ‘İntihar İlacı’nda beni de hırpalayan müthiş bir atmosfer vardır. Benim en çok sevdiğim kitap olan ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ -çok gariban kalmış bir kitaptır bu yüzden çok severim- direnmeyi gösteren bir kitaptır. ‘Şehir Konuşmaları’nı tekrar sükuna ermek için atılmış bir adım olarak görüyorum. ‘Kaçak Yolcu’ ve ‘Karşılama Töreni’, kendinden emin olmanın rahatlığı içindedir.

Hüseyin Atlansoy ortada gözükmemeyi tercih etmiş bir şair. Ne gazetelerde ne TV ekranlarında ne de şiir gecelerinde sizi görebiliyoruz. Atlansoy nasıl bir hayat yaşıyor?

Artistik bir hayatım yok. Kendimi denetleyemediğim gösteri anları dışında çok sakin bir hayatım var. Şairlerin bir özelliği vardır; ne yapsalar, ne etseler bir türlü görülmekten kurtulamazlar. Belki bu medyada, televizyon ekranlarında olmaz; ama yaşadıkları ortam neresiyse insanlar onu görüyorlar. Bu görüntü zaten ona bir şekilde acı vermektedir. Ben de bunun medyatik kısmından uzak kalayım istedim. Medya ortalamaya ilişkindir. Niye ortalamaya razı olalım ki?

Şiirde ‘ironi’den hiç vazgeçemiyorsunuz?

İroni keyiflidir. Şu anlamda keyiflidir. Zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkum edilmiş kişilerin elinde güçlü bir silahtır ironi. Bunu kullanabilmek, dozunda tutabilmek çok önemlidir. İroni bir eseri uçurabilir. Sıkı kanat sesleri çıkarmasına neden olabilir. Bu yüzden ironiden altı yedi yıl kadar uzak durdum. Bu kararımdan iki yıldır vazgeçmiş bulunuyorum.

Mesleğiniz gereği yıllardır taşradasınız. Taşra, şiirinizi nasıl besledi?

Birkaç taşra var, birkaç da şehir var. Şehir ve kenti birbirinden ayırarak düşünmek lazım. Yaşadığım yerlerden bir kısmı Batılı anlamda kentlerdi. Yani ilişki biçimleri açısından Batılı özellikler gösteren kentlerdi. Kimileri ise şehirdi. İstanbul bir şehirdi, Tokat bir şehirdi, Eskişehir daha çok kentti. Taşra noktasında düşündüğümüzde de Tokat’ın taşrası ile Bilecik’in taşrası birbirinden farklı özellikler gösteriyordu. Buralarda ortak olan bir nokta vardı: Sözün hâlâ değerli olması, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde sözü merkeze alan bir yaklaşım içinde bulunmaları. Bu benim için çok önemliydi. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için su yatağı oluşumu gibi bir şey oldu. Bir akış için bana imkânlar hazırladı.

Mezkezdeki edebiyat tartışmalarını izleyebildiniz mi?

Bir dönem yaklaşık 5 yıl dergi ve gazete takip etmedim. Bana çok anlamlı gözükmedi. Fakat yedi sekiz yıldır epey bir ümitliyim. Türk şiiri, Türk edebiyatı iyi bir noktaya gidebilir. Ama bir metal yorgunluğu göstermezse. Bu metal yorgunluğu şudur: Uçaklar uçuşa çıkarmış, dışarıdan bakıldığında bir arıza yok; ama uçuştan kısa bir süre sonra düşermiş. Uçmaktan dolayı gelen bir yorgunluk oluşurmuş. Böyle bir yorgunluğa girme tehlikesi olabilir. Türk şiirinin bu tehlikeyi de atlatabileceğini düşünüyorum.

Son dönemde edebiyat dergilerinde yer alan “Şiir ölüyor mu, şiir geri mi çekiliyor?” tarzı soruşturmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten Türk şiiri endişe duyulacak bir durumda mı?

Türk şiiri endişe duyulacak durumda değil, tam tersine çok sıkı donanım içinde. Ve doğrusunu söylemek gerekirse ben şairlerimizi tutuyorum. Şairlerimiz iyidir. Kimisi şairliklerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kendilerini hakan veya çar gibi görebilirler. Ama şiirimiz iyi yolda.

Son dönemde çok tartışılan “80 şiiri” konusunda ne düşünüyorsunuz? Tartışmalara ilişkin ne söylersiniz?

80 şiirinin şiirimizde iyi bir damarı temsil ettiğine inanıyorum. Şiirimize bir açılım imkanı sağladı. O dönemden sıkı ve iyi şairler çıktı diyebiliriz; Necat Çavuş, İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Adnan Özer, Osman Konuk, Osman Hakan. Bu kötü bir fotoğraf değildir. Bu dönemselleştirmeler ne kadar doğru bilmiyorum; ama 80 şiiri, şiirin kendi ölçütleri içinde değerlendirilebilmesinin, tekrar edebiyatın ve sanatın ölçütleriyle ele alınmasının önemli bir durağıdır.

Bir yazınızda “Ben şiirden kaçıyorum, öyle uzaklaşıyorum ki şiir beni kaçtığım ilk lahzanın sferinde yakalıyor.” diyorsunuz. Şiir tarafından ihmal edildiğiniz anlar olmadı mı?

Kimi şairler şiirlerini bitirdiğinde keyiflenirler. Bu iyi bir şeydir. Ama şiir benim için belirli bir ölüm özelliği gösterir. Bir şiiri noktaladığımda ben tükeniyorum. Bu tükeniş de bana acı veriyor. Ama bu kaçışların hemen her defasında yakalanıyorum. Şiir yazmaya başladığım ilk beş yıl boyunca şair olduğumun farkında değildim. Hep şiirden kaçmak isterdim. Yazamayabilseydim yazmazdım; yazmaktan kaçamadım. Küpün iyisi aslında sızdırmayanıdır. Biz sızdırmama özelliğini gösteremedik.

Peki şiir yazmasaydınız ne olurdu?

Çok kötü olurdu. Bir hayatım olmazdı sanıyorum. Ben anların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve bu şiir anları çok damıtılmış anlardır. Bunları yaşamamak benim için -acı vermesine rağmen- hayatımın alabildiğine anlamsız bir noktaya kaymasını getirebilirdi. O zaman kendime ve başkalarına zarar verebilirdim. Şiir benim için hem sığınak oldu, hem sağanak oldu diyebilirim.

Şiirinizi besleyen kaynaklardan bahsetsek…

Ben güzel bir çocukluk geçirdim. İlk dokuz yılım Mihalıççık’ta geçti. Daha sonra Eskişehir’e geldiğimde çok canlı bir edebiyat ortamı vardı. Altıncı sınıftan itibaren yaklaşık bir altı-yedi sene çok yoğun ve sıkı okudum. Ahmet Kot’un kütüphanesi emrimdeydi. Burada bir kütüphane devirdiğimi hatırlıyorum. Alberto Moravia’dan Kemal Tahir’e, Şeyh Galip’ten Sezai Karakoç’a kadar çok ciddi bir beslenme içindeydim. Hem Doğu hem Batı klasiklerini bu dönemde okudum. Eskişehir’deki çevre benim için büyük bir avantaj oldu. Bu dönemde Atasoy Müftüoğlu’nu, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Ebubekir Eroğlu’nu keşfettim. Daha orta ikinci sınıftayken, 1984’te ilk romanımı çıkarmayı düşünürdüm. Fakat şiir oldu, iyi ki de şiir olmuş.

Daha sonra İstanbul’a geldiniz…

Önce 1979’da geldim. Bu dönemde çevrem edebiyatın içindeydi. 82’de gelişim, Yönelişler dergisine denk düştü. Yazdığım ilk şiir ‘Batıda Kan Var’ yayınlandı. İlk üç şiir çıktıktan sonra ‘Tamam artık ben artık yazmayayım, yazmadan da daha iyi bir şekilde yaşayabilirim’ dedim. Fakat ilk üç şiirden sonra şiirden kaçamadım.

Şiirinizde yoğun bir aşk ve lirizm var.

Ben bunun farkında değildim, İhsan Deniz söyledi. İlk kitabım ‘İntihar İlacı’ çıktığında bu kitabın atmosferi dışında bir şiir vardı, ‘Yağmurlu Prenses’ diye. Ben de o damarı kazmaya devam ettim.

Hüseyin Atlansoy nasıl anılmak ister?

Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim. Ve sıkı bir şair olarak anılmak isterim.

Murat Tokay

musalla taşında açan gül

Yağmur bu kadar inceyken

Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet
Ölüm çok ağır Allah’ım
Ölüm çok ağır affet.

Hafiften bir yağmurla Allah’ım
Musalla taşında bir gül kıl beni
Usulca bir güvercin
Kaldırsın ince kırmızı giysilerimi

İznin olursa açılsın kuş dili
Söyleyiversin ince naif şarkılar
Zamanın süzgecinden geçen bedenimi
Dağıtıp savursun ruhumla birlik rüzgâr.

Hiçbir sırrını ele verme
Öl ya da ölü taklidi yap ey suretim
Dişleri kenetlenmiş çenesi bağlı
Bir ölü taklidi yap – yapabilirsen
Çünkü bir tek
Ölüler doğru fotoğraf verir.

Hüseyin Atlansoy

Nişanlı Koltuğu

bir gelinliği diler kız
eldivenli ellerinde usul açan bir gül

/yıllarca ben
yalnız akan serin bir ırmaktım
uyanır bir su Şafağında kalkarım
örterim üstüme aşkın sıcaklığını/

kadına beyaz yakışır hasrete siyah
billûrdan bir anı
sessizliğe ulayan sigara dumanları
eflatuni bir aşka kapıdır
koltuklar ayrı ayrı

konuşsak bile-
bir sükuneti soluruz
yaklaşır ellerimiz- ürperir
henüz
dokunulamayan bir hayatı

Hüseyin Atlansoy