Sizin Memlekette Eşek Yok mu?

Dişi ağrıyor gibi bir eli yüzünde, başını sağa sola sallaya sallaya içeri girdi. Bir yandan elini yanağına vuruyor, bir yandan da:

– Tuh rezil olduk, rezil olduk… deyip duruyordu.

Oysa çok kibar bir adamdır. Kapıdan girer girmez, daha selam bile vermeden “Tuh, rezil olduk…” diye dövünmesine pek şaştım.
— Hoş geldiniz, dedim, buyrun… Oturun rica ederim…
— Rezil olduk, rezil…
— Nasılsınız?
— Daha nasıl olalım: nasıl olacağımız kaldı mı, rezil olduk işte… Tuuu?
Başına bir felaket geldi sandım, belki de ailesinden yana bir felaket.
— Yerin dibine geçtik. İki paralık, iki paralık olduk.
— Neden, ne oldu da?
— Daha ne olsun, bir kart uyuz eşeği adama iki bin beş yüz liraya sattılar.
Biraz geri çekilip dikkatle yüzüne baktım: Yoksa çıldırmış mıydı? Korktuğumu saklayacak değilim. Karımı çağırmaya bahane olsun diye.
— Bir kahve içer misiniz? dedim.
— Bırak şimdi kahveyi, dedi, rezil olduk… Bir nalsız kart eşek iki bin beş yüz lira eder mi’?
— Hiç eşek alıp satmadığımdan bilemeyeceğim…
— Canım, ben de eşek cambazı değilim ama bir eşeğin iki bin beş yüz lira etmeyeceğini bilirim…
— Sinirleriniz mi bozuk sizin?
— Bozuk ya… Benim sinirim bozulmasın da kimin bozulsun? Siz hiç iki bin beş yüz lira eden eşek gördünüz mü?
— Aşağı yukarı yirmi yıldan çok oldu, hiç eşek görmedim…

— Ben size bir eşeğin iki bin beş yüz lira edip etmeyeceğini soruyorum.
— Ne diyeyim bilmem ki… Marifetli bir eşekse belki o kadar eder…
— Ne marifeti canım efendim. eşek bu.. Nutuk atacak değil ya… Basbayağı eşek işte… Üstelik, hem uyuz, hem de kart.. . Adama iki bin beş yüz liraya sattılar. En kötüsü de ne biliyor musunuz, bu satışa ben alet oldum.
— Yaaaa… Nasıl oldu bu iş?
— Ben de onu anlatmaya geldim… İstanbul Üniversitesi’nden, Amerika’nın davetlisi olarak karımla gitmiştik ya… Biliyorsunuz. Amerika’da bir yıl kalmıştık.
— Biliyorum.
— Amerika’da bir profesörle tanıştım. dost olduk… Bana çok yardım etti. Çok iyiliği oldu. Türkiye’ye dönünce de mektuplaş maya devam ettik… Türk dostu, Türkleri çok seven bir adam… Bir mektubunda bir arkadaşının Türkiye’ye geleceğini, bu arkadaşının antika halı uzmanı olduğunu, halı üzerine hazırlayacağı bir kitap için Türkiye’de inceleme ve araştırmalarda bulunacağını yazdı ve bu mektubunda bu arkadaşına yardım edip edemeyeceğimi sanıyordu.

Ben de halı uzmanı olan arkadaşı, üniversitenin tatil olduğu aylarda Türkiye’ye gelirse, kendisine memnunlukla elimden gelen yardımı yapacağımı cevabımda bildirdim. Halı uzmanı da önce Hindistan’a, İran’a gidip oralarda inceleme ve araştırmalar yaptıktan sonra Türkiye’ye geleceği için, zaman bana da uygun düşüyordu.

Halı uzmanı temmuz ayında geldi. Amerikalı profesör arkadaşımdan, benim adresimi, telefon numaramı almış gelirken. Kaldığı otelden bir gün bana telefon etti. Ben de kalkıp otele gittim. Cin gibi bir adam. Alman asıllı bir Amerikalı. Galiba Yahudilik de var, belki Alman Yahudici de sonradan Amerikalı olmuş. Daha önce dolaştığı yerlerden dört büyük bavul dolusu halı, kilim, heybe getirmiş. Bavullarını açıp antikalarını gösterdi. Bunlar çok eski hali, kilim, heybe parçalarıydı… Topladığı parçalardan çok memnun görünüyordu. Bunların, değeri ölçülemeyecek bir hazine olduğunu söylüyordu. Hele, ancak üç karış eninde, beş on karış boyunda bir eski halı parçası vardı, bunun en azından otuz bin dolar değeri olduğunu söylüyordu. Ama o bunu, bir İranlı köylüden bir dolara satın aldığını övünerek anlatıyordu. Üstelik İranlı yoksul köylü, bir dolar karşılığı olan dinarlarını eline alınca şaşırmış da sevincinden dualar etmiş.

O eski hali parçasının neden bu kadar çok para ettiğini sordum. “Çünkü” dedi. “bu halinin her santimetrekaresinden binlerce ilmik var. Bu bir şaheserdir.” Adeta şehvetli bir istekle durmadan halı üstüne bilgi veriyordu. Şimdiye kadar en çok santimetrekaresinde yüz ilmik olan bir tek hali varmış yeryüzünde. o da bilmem hangi müzedeymiş, bir duvar halısıymış. Bir keçe gösterdi. “Bunu elli sente aldım” dedi, keyfimden kurnaz kurnaz gülüyordu. “Bu keçe de en az beş bin dolar eder” dedi.
“Nasıl bu kadar ucuza alabiliyorsunuz bu kıymetli eşyaları?” dedim. “Kırk yıldır bu işle uğraşıyorum” dedi, “bizim de kendimize göre usûllerimiz vardır.” Sonra öyle usuller anlattı ki, şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Halı albümüyle, halı üstüne üç kitap yayınlamış. Dünyadaki en zengin birkaç halı koleksiyonundan birine de o sahipmiş.

Anadolu gezisine çıktık. İl il, ilçe ilçe dolaşıyorduk. Camilerdeki kendince değerli bulduğu halıların renkli fotoğraflarını çekiyor, durmadan notlar alıyordu. Birkaç kişiden eski heybeler, halılar, keçeler, kilimler de satın aldı. Söylediğine göre burada aldıkları. Hindistan’da, Afganistan’da. Çin Türkmenistan’ında, İran’da aldıklarının yanında hiç kalırmış. “Çok değerli Türk halıları da vardır ama hiç rastlamıyoruz” dedi.

Arkeolojik kazılar yapılan bir bölgeye geldik. Bir Amerikan, bir de Alman arkeoloji heyeti. Beş on kilometre arayla kamp kurmuşlar, kazı yapıyorlar. Yerin altını üstüne getirmişler. Dağları tepeleri hallaç pamuğu gibi atmışlar. Tepeler unufak olmuş, toprak tiftiği atılmış.

Kazı yapılan yer, aşağı yukarı bir kasaba genişliğinde. Birçok çadırlar kurulmuş. Buralarda, İsa’dan önce onuncu yüzyıldan günümüze kadar birkaç uygarlık, toprağın altında üst üsteymiş. Yerin altından bir değil, birkaç şehir çıkarmışlar, saraylar, mezarlar filan…

Çok ilginç bir ver olduğu için, tarihe ve arkeolojiye meraklı turist arabaları buralarda cirit atıyor. Her iki üç kilometrede bir, beş on turiste rastlanıyor. Kazı yapılan yerlerin dolaylarındaki köylüler de buraya dolmuşlar, yeraltından bulup çıkardıktan tarihi, arkeolojik çanak çömlek parçalarını turistlere satıyorlar. Turistler bunları kapışıyor. Köylü çocuklar bile yol boylarına dizilmişler, turistlere yeraltından çıkardıkları halkaları, yazılı taşları, kırık vazo parçalarını satıyorlar. Küçük küçük yalınayak kızlar oğlanlar “Van dalır”. “Tuu dalır…” diye çığrışarak turistlerin üstlerine koşuyorlar.

Nasıl olsa buralara kadar gelmişken, ben de hatıra olsun diye bir şey alayım dedim. Ancak on yaşında görünen sarı saçlı bir kızın elinde bir vazo kulpu, yanındaki oğlanın elinde de adam kafası biçiminde küçük bir mavi taş vardı. Bu mavi taşın bir yüzük taşı olabileceğini düşündüm.
— Kaça yavrum onlar’?… dedim.

Kız vazo kulpuna kırk lira, oğlan da insan kafası biçimindeki mavi taşa onbeş lira istedi. Bildiğimden değil ya, ucuz alayım diye,

-Pahalı…dedim.
Kızla oğlan, büyük bir adam gibi anlatmaya başladılar. Hiç pahalı olur muymuş! Babası günlerce toprağı kazmış da, yerin beş metre altında bulmuşlar onları. Ama halı uzmanı Amerikalı arkadaşım, bunların ne tarihi, ne arkeolojik değerleri olduğunu anlattıktan sonra Doğuda gezip dolaştığı her yerde durumun aynı olduğunu söyledi: “Oralarda da tıpkı böyle işte. Turistlerin uğrağı olan kazı yerlerinde köylüler, kadını erkeği, çoluk çocuk turistlerin önlerini keserler. Ellerine ne geçmişse antika diye yuttururlar.”

Bu kurnaz köylüler, eski eserleri öylesine ustalıkla taklit ederlermiş ki; ünlü arkeologlar bile aldanır, ora köylülerinden yüksek fiyatla bunları satın alıp kazıklanırlarmış. Hatta bir Amerikalı turiste tüylerini tıraş ettikleri bir çoban köpeği leşini, kral mumyası diye yuttururlarmış. Bu dalavereleri anlatırken kih kih diye sesler çıkararak kurnaz kurnaz gülüyordu. Ama sahteci köylülerin yaptıkları bu taklit eşya da yabana atılır şeyler değilmiş yani. Büyük hüner, ustalık işiymiş. Meselâ demin çocuğun elinde gördüğünüz insan kafası biçimindeki küçücük mavi taş… Kolay mı, böyle bir iş yapmak…

Kiraladığımız cipte gidiyorduk. Hava da çok sıcak… Yol üstünde iki üç kayak ağacı bir de kuyu gördük. Gölgede yemeklerimizi yiyecektik. Kavağın gölgesine uzanmış yaşlı bir köylü uyukluyordu. Köylünün az ötesinde de bir eşek oturuyordu.
Yaşlı köylüyle selamlaştık, konuşmaya başladık. Köylünün sözlerini İngilizceye çevirip Amerikalıya aktarıyordum.

— Buradaki köylerde ne yetişir daha çok?

– Hiç de bişey yetişmez… dedi. Eskiden ekim biçim vardı, tahıl yetişirdi. Ama bu kazılar başlayalı beri, var bir yirmi senedir, köylü iyice tembelleşti. Hiçbir şey ekmez oldu gayri…

Amerikalı:
– Aynen başka yerler de böyle, dedi.
Yaşlı adama,
– Peki neyle geçinir köylü? diye sordum.
— Yerin altından çanak çömlek kırığı, taş maş parçaları çıkartmak moda olduğundan beri, köylüler işi boşladılar, kazmayı kapan kazdı toprağı. Ne bulduysa, ne çıkardıysa buralara doluşan ecnebilere sattı boyuna…
Amerikalı:

– Aynen, başka yerlerde olduğu gibi… dedi.

Köylü:
– Bizim bura insanları çok alçaktırlar, dedi, memleketin bütün hazinelerini yok fiyatına sattılar ecnebi… Toprakların altında öyle taş direkler, mezarlar çıktı ki, bunları değerini bulup sataymışız, daha böyle on Türkiye yeniden kurulurmuş. Bu senin ecnebiye dediğin de kimler’? Hepsi hırsız… Toprağın altından çıkan antikaları çalıp çalıp kaçırdılar… Burdan kaçırdıklarını götürüp kendi memleketlerine koca koca şehirler kurmuşlar yeniden onlarla… Kimisi kendi kazıp çıkardı, kimisi köylünün çıkardığını kandırıp elinden bedavaya aldı…
Amerikalı:
– Aynen, başka yerlerde de böyle olmuştur… dedi.
— Artık, dedi, toprağın altında da çıkaracak bir bok kalmadı… Varsa da kulak asma, hükümet gözünü açtı gayrı. Kimseye bir şey kaptırmıyor. Bu ecnebi eğer gene çalıyorsa hükümetten çalıyordur. Ula ki, hükümet kendisi satıyordur değer fiyatına…

Amerikalı:

– Evet, dedi, aynen başka yerlerde de böyle olmuştur.
— Öyleyse köylüler şimdi nasıl geçiniyor?
— Sonra… Buralarda altı köy vardır. Evlerine git. Bir çul çaput parçası bile bulamazsın, ne bardak, ne testi, ne çanak… Hepsinin evi tamtakır…
— Neden?

— Neden olacak… Bu turistlere satıyorlar. Evlerde bir kımık kalmadı. Her neleri varsa hepsini antikaya çevirip satıyorlar. Toprağın altında çürütüp paslandırıp bozuk antikaya çeviriyorlar. Bizim bura insanının ahlakı iyice bozuldu bey… Geçen gün bacak kadar bir oğlan… Bir de baktım, benim eşeğin boynundan boncukları çalıyor. Boncuklan çalıp da toprağa gömecek, anladın mı. Sonra topraktan çıkarıp antika diye yutturacak… Evlerde gelinlik kızlar hep antikacı kesildi, parmak kadar bir taş eline geçiren, kesip olup, olmadık hüner çıkarıyor ortaya… Eşek nalından madalya, eski para yapıyorlar.
Amerikalı:
– Ben size söylemiştim ya, dedi, başka yerlerde de aynen böyledir.
Yaşlı köylüye,
– Sen nasıl geçiniyorsun, ne iş yapıyorsun? Dedim.
— Ben eşek alıp satarım… dedi.
Bunu söylerken de kuyudan su çekip, kuyu yalağında eşeğine su verdi. Eşek su içerken Amerikalı birden fırladı eşeğin yanına gitti. Biz köylüyle konuşuyorduk.
— Eşek ticaretiyle geçinebiliyor musun?
— Hamdolsun… Beş senedir bu işle geçinirim, şükürler olsun…
— Ne kazanırsın meselâ?
—Hiç belli olmaz.. Eşeğine göre…
— Bir eşeği ne kadar zamanda satabilirsin?
— Hiç belli olmaz… Bazı bakarsın, üç ay, beş ay eşek satılmaz, elinde kalır… Bazı da bakarsın bir günde beş eşek birden satılmış…
Amerikalı yanıma geldi. Pek heyecanlıydı.
— Aman, dedi, aman… Eşeğin üstünde bir halı parçası var, gördün mü?
İngilizce konuştuğu için köylü anlamıyordu. Eşeğin sırtında eski püskü, çamurdan bir çul vardı…
— Şu pis bez mi? dedim.
— Aman, dedi, bu bir harika, bir şaheser… Deminden beri siz burda konuşurken, ben o halıyı inceliyordum. Renkler de, desen de harika, işçilik fevkalade…. Santimetrekaresinde tam yüz yirmi ilmik var. Dünyada böyle bişey görülmemiş, emsalsiz bir şey…
— Satın alacak mısınız? dedim.
— Evet, ama… dedi, köylü halı alacağımı anlamasın… Ben bunları çok iyi bilirim. Atacakları eski, yırtık çanağı satın almaya kalksan, demek bunun kıymeti varmış, demek antikaymış diye dünyanın parasını isterler. İstedikleri bişey değil. ne kadar para versen gözleri doymaz, fiyatı yükseltirler boyuna… Onun için köylüye çaktırmayalım…
O sırada yaşlı köylü:
– Ne dangırdıyor gavur, fan fing ediyorsunuz.., dedi.
— Hiç, dedim, buralarını çok sevmiş de…
— Sevilecek nesi var buralarının, kel kıraç tepeler işte…
Amerikalı,
– Ben size ucuza satın alma metodlarım var demiştim ya bakın
şimdi bir metot kullanacağım, dedi.
— Nasıl?
— Halıya istekli olmayacağız, eşeği satın alacağız. Tabii bu köylü halının kıymetini bilemediğinden, biz eşeği alınca eski çulu da eşeğin sırtında bırakacak… Biz sonra halıya alır, az ilerde eşeği salıveririz. Siz şimdi benim eşeği satın almak istediğimi söyleyin köylüye…
Köylüye,
– Sen eşek satıyordun değil mi? dedim.
— Evet, eşek satıyorum… dedi.
— Meselâ bu eşeği kaça satarsın?
— Alıcısına göre…
—Biz alıcı olsak…
Güldü.
— Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Sizin gibi bey takımı eşeği n’idecek?
— Ne yapacaksın sen canım… Alalım biz bu eşeği. Kaça vereceksin?
— Alıcısına göre, dedik ya… Sen mi alacaksın, yoksa bu gavur mu?
— 0 alacak…
— Ne milletten o herif?
— Amerikalı…
— Hımmmm… Yabancı değilmiş. Bizden sayılır… Yahu, bu gayet kart bir eşektir. Söyle ona, bu eşek işine yaramaz.
Amerikalıya söyledim.
— Aman çok iyi, demek ucuza verecek.., dedi.
— Kart olsun, razı o…
– Amerikalı’ya ayıp olur canım, sonra herif memleketine gider de Türkler beni kazıkladı, der.
Amerikalıya söyledim.
— Türk köylüsü çok saf, çok doğru insan.., dedi, başka yerlerde olsa hemen satarlardı. Mademki o bu kadar iyi kalpli bir adam, ben de ona çok para vereceğim.
Köylüye,
– Amerikalı razı… dedim.
— İyi ama Bey, bu eşek Amerika’ya varmadan yolda ölür. Ha bir de bu eşek uyuzdur gayetle. Her bir yanı vıcık uyuz…
— Sana ne canım, istiyor adam…
— Allah Allah… Yahu, bu kancık eşek değel ki bir işine yara sın.. Ne yapacak bu uyuz kart eşeği?
— Nene gerek senin? … Sen alacağın paraya bak… Kaça veriyor sun şimdi bu eşeği?
Köylü,
– Çok merak ettim, dedi, hele bir sor o Amerikalı efendiye. Onun memleketinde hiç eşek yok muymuş?
— Sizin memlekette eşek yok mu, diye soruyor.
Amerikalı biraz düşündükten sonra,
– Var ama dedi, böylesi yokmuş. Deyiniz…
Köylüye söyledim.
— Hımmm. Demek Amerikan eşeğini beğenmiyor da Türk eşeğine meraklı. Eh ne yapalım, benden günah gitti… Ben eşeğin herbi kusurunu saydım. Şimdi ecnebi yeden bir herifin hatırını kıracak değiliz ya. Bir uyuz eşek için… Satalım öyleyse…
— Kaça?
— Sizin için onbine olur…
— Ne? Deli misin sen yahu, çıldırdın mı? En halis Arap cinsi koşu atı iki üç bin lira…
— Öyleyse eşeği gidecek. Koşu atı alsın en halisinden…
Amerikalıya adamın onbin lira istediğini söyleyince.
— Ben demedim mi, dedi, alıcı oldun mu, bunlar böyledir işte… Demek kıymeti yüksekmiş diye çok para isterler. Ya halı almaya kalksaydık, yüz bin lira isterdi. Şimdi ben bu eşeğe on bin lira veririm. Ama, vermeye kalksam. ellibin ister… Onun için sıkı pazarlık etmeli..
Köylüye,
– Doğru söyle dedim, sen bu eşeği kaça aldın?
— Bende yalan yok, dedi, bak şimdi abdestliyim, yalan söyleyecek değilim ya… Ben bu eşeği derisinden çarıklık çıkarmak için beş liraya aldım. Nasıl olsa bugün yarın geberir, ben de derisini yüzerim… Başka da bir işe yaramaz…
— İnsaf yahu… Beş liraya aldığın eşeği, nasıl on bin liraya satmaya kalkıyorsun?
— Canım biz satıcı olmadık, siz alıcı oldunuz.. Kart dedim, olsun diyor adam. Uyuz dedim, razı. Kancık değil dedim, gene istiyor. Yarına çıkmaz ölür dedim, iyi diyor gene… Hele az daha unutacaktım, topal da bu eşek. ard ayağı aksar bunun…
— Olsun.
— Gördün mü? Demek bir kıymeti, bir kerameti var bu eşeğin benim anlayamadığım. Yoksa bu Amerikalı gavuru, ne diye uyuz ve de kart ve de erkek ve de topal bir eşeği almaya kalksın… Değil mi’? On bin… Aşağı kurtarmaz… Veremem…
Amerikalıya,
– Aşağı inmiyor, verelim mi onbin dedim.
İki saat pazarlık ettik. Arada bir vazgeçmiş gibi görünüp yürüdük. 0 hiç aldırmadı. Dönüp geldik yanına…
— Döneceğinizi biliyordum ben sizin… dedi.
— Nerden biliyorsun? dedim.
— Bilinmez mi canım? Böyle bir kelepir eşek düşürmüşsünüz, kaçıracak değilsiniz ya…
Cipin şoförüne, cipi götürüp, ilerde yol üstünde bizi beklemesini söyledim. Eşeği orada başıboş bırakıp cipe binecektik. Neyse efendim, çekişe çekişe pazarlıktan sonra iki bin beş yüz liraya uyuştuk. Paraları saydık eline. Köylü de, sırtındaki çulu alıp eşeğin yularını elimize verdi.
— Haydi, hayrını görün! dedi.
Sonra da ekledi:
– Herhal ucuz gitti bizim kart uyuz eşek ya neyse… Malın hayırını görün.
Amerikalının gözleri açılmış, köylünün elindeki halı parçasına bakıyordu. Şimdi ne olacak?

— Aman belli etmeyelim, dedi, eşeği alıp biraz gidelim, sonra hiç umursamazdan gelip dönelim. “Aman eşeğin beli üşür. Şu çulu ver de üstüne örtelim” diyelim… Adam, asıl halı parçasını istediğimizi sakın anlamasın… Eşeği ipinden tutup yürüdük. Yürüdük dedimse lafın gelişi, biraz zor yürüdük… Amerikalı arkadan iter, ben önden çekerim. Eşek yine de yürümez bitürlü… Kart eşekte yürüyecek derman kalmamış… Halı köylünün elinden kurtarsak bir, eşeği bırakıp savuşacağız…

Eşeği ite kaka, yirmi otuz adım açıldık. Köylü arkamızdan seslenerek seğirtti:
– Durun, durun, eşeğin şeyi kalmış…

Aman! Adam çulu kendiliğinden getiriyor diye bir sevindi ki… Adam koşup geldi. Tepeyi aştı:
– Yahu, dedi, eşeğin kazık demirini unuttunuz. Amerika’ya götürünce bu eşeğin bağını nereye çakacaksınız? Düşünmezsiniz: Hiç kazıksız eşek alınır mı? Acemi olduğunuz nasıl da belli…
Ucu halkalı demir kazığı da aldık elinden…

Amerikalı bana:
– Hadi sırası, şimdi de halıyı iste… Aman belli etme… “Şu pis çulu da veriver” de…
Köylüye,
– Bu eşek çok zayıf, hastalıklı da… Üşüyecek yazık, dedim. Sen hayvanın üstüne eski bir çul örtmüştün. O pis çulu ver de üstüne atalım…
— Yoyo, dedi, çulu veremem… Siz benden eşeği aldınız, çulu değil…
— Evet, eşeği aldık… Çulu da üstüne örtelim. Zaten eski, pis… Para da etmez.
— Evet. Eski ve de pis… Ve de para etmez… Ama veremem.
— Neye?
— Veremem beyim… Baba yadigârı bir çuldur, verilmez… Atadan dededen kalma bir hatıra… Veremem…
Amerikalıya “Vermiyor babadan kalma yadigârmış’”dedim. “Ne işine yararmış sanki sor bakalım” dedi.
— Bu pis çul parçası ne işe yarar sanki… dedim…
Köylü birden ciddileşti:
– Ne demek ne işime yarar, şimdi bir başka uyuz eşek alıp sırtına koyacağım. Kısmetim varsa. Sizin gibi bir meraklısını bulur, Allah’ın izniyle onu da satarım. Bu çul bana uğur getirir. Uğur… Ben size kazığı da üste bedavadan verdim. Ona bişey dedim mi?
– Canım çula da birkaç kuruş verip alalım, örtelim hayvana…
— Amma yaptın. Sonra ben eşekleri nasıl satacağım?… Beş yıldır kart uyuz eşekleri hep bu çul sayesinde satıyorum… Hadi güle güle… Varın malın hayrını görün…
Amerikalının yüreğine inecek diye korktum. Koluna girdim. Köylü birkaç adım açıldıktan sonra uzaktan seslendi:
– Eşeği bırakacaksanız, zahmet edip uzağa götürüp bırakmayın da hiç mi değil, yorulmayayım…
Eşeği orada bırakıp, cipin olduğu yere kadar yürüdük. Amerikalı halı uzmanı,
– Başka yerlerde işte bu yoktu, hiç başıma gelmemişti, dedi, hepsi aynen, ama bu başka numara…
Cipe bindik. Kazık hâlâ elindeydi. Onu elinden atmıyordu.
— Ne yapacaksınız bu demir kazığı? dedim.
— Hatıra olarak bu kazığı. Halı koleksiyonuma koyacağım,dedi, kıymetli bir kazık, iki bin beş yüze çok ucuz aldık…
— Yaaaa, rezil olduk elaleme, rezil…. Tuuuh… “Rezil olduk” diye diye elini başına vurup duruyordu.

AZİZ NESİN

Tiryakinin Sigara Bırakma Günlüğü

Sevgili günlük, Bu sabah Hürriyet’in Kelebek ekinde sigarayı bırakmanın vücuda yaptığı olumlu etkileri anlatan bir haber okudum. Bu tarz haberlerden oldum olası tiksinmeme rağmen nedense coşup sigarayı bırakmaya karar verdim. Kararım kesin, sigarayı bırakıyorum. Bu kararımın vücuduma etkilerini gösteren tabloyu başucuma astım. İçimin zehirden temizlenmesini tabloya bakarak daha rahat hissedeceğim. Şimdi masanın üzerindeki dolu sigara paketini buruşturup çöpe sallıyor ve sağlıklı gürbüz bir kişi olma yolundaki ilk adımımı atıyorum.

SEKİZİNCİ SAAT

Sevgili günlük,
Tabloya göre sigarayı bıraktıktan sekiz saat sonra tansiyon ve nabız normale dönüyormuş. İnanır mısın, bunu hissediyorum sanırım. Tamam, tansiyon ve nabzımın bundan sekiz saat önceki halinde de anormallik hissetmemiştim,ama normale dönmesi iyi bir şey herhalde. Coşkumu paylaşmak için Teoman’ı aradım, sigarayı bırakmama “geçici Ubeyd Korbey sendromu” adını taktı. “Oğlum” dedim, “bak tam sekiz saattir sigara içmiyorum, tansiyonum ve nabzım cillop gibi oldu”.
Bunu söyleyince kendi nabzının ve tansiyonunun da harika olduğunu söyledi, meğer sekiz saattir uyuyormuş. Yavşak işte, ben ne diyorum o ne diyor. Yalnız laf aramızda, kafama takıldı gerçekten, demek ki günde sekiz saat uyuyan bir sigara tiryakisinin tansiyonu ve nabzı da günde bir kere normalleşiyor. E peki, tansiyon ve nabız günde üç kez normale dönemeyeceğine göre benim kazancım ne bu işten? Demek ki, savaşı erken bırakmayacaksın. Yoksa Teoman itinden ne farkım kalır? Onun tansiyonu da normal, benimki de…. Neyse, bakıcaz….

ONUNCU SAAT

Sevgili günlük,
Sigarayı bırakırken başlangıcın çok zor geçtiğini duymuştum. Hiç de değilmiş. Az önce yemek yedim, iştahım açılmış, yemeklerin tadını daha iyi aldım. Yıllardır ilk kez yemeğin üzerine sigara içmeyeceğim.

ON BİRİNCİ SAAT

Acaba azaltarak mı bıraksam? Sadece yemeklerden sonra içsem mesela? Yok yok, dayanmam lazım. Kuruyemişçiye gidip kabak çekirdeği alayım, oyalanırım.

ON ÜÇÜNCÜ SAAT

İki saattir aralıksız kabak çekirdeği yiyorum. Ve bir de yıldıran dejavu: “abi bu çekirdeğe elini sürünce bırakamıyorsun.”

ON DÖRDÜNCÜ SAAT

Kabak çekirdeğini bırakınca yemekten sonrakine benzer bir sigara içme isteği uyandı. Çöpe attığım sigara paketini ararken telefon çaldı, Teomanmış. “Sağlığında yeni düzelmeler var mı?” diye sorup kahkaha attı .Vay ayı vaaay, sigarayla mücadelemde başarısız olmamı bekliyor demekki. Bu beni sinirlendirmekten çok kamçıladı. Ulan Teoman, görüşürüz bakalım. İlk işim sigara paketinin olduğu çöp torbasını evden atmak

ON YEDİNCİ SAAT

Sevgili günlük,
Kendimden utanıyorum. Az önce kapıdaki çöp torbasını geri almaya karar verdim, kapıcı götürmüş. Kararsızım, sigarayı bırakanların sinirli olmaya başladığı ve kilo aldığı söyleniyor. Şişman ve sinirli biri olup Hüseyin’e benzemeyeyim sakın?

YİRMİ DÖRDÜNCÜ SAAT

Sevgili günlük,
Biliyor musun, sigarayı bıraktıktan 24 saat sonra kalp krizi riski yüzde 25 azalıyormuş. Fena değil ha, ne dersin? Teoman’ı aradım az önce, sana en fazla 15 gün veriyorum dedi. Kalp krizi riskinin azalmasından sözettim, güldü. Gül bakalım Teoman efendi, gül… Gidip kabak çekirdeği alayım.

İKİNCİ GÜN

Sevgili günlük,
Dün çok kötü geçti. Kuruyemişçiye gidip bir kilo kabak çekirdeği aldım. Gazeteleri çıkmadan okusaydım keşke, Hıncal Uluç köşesinin yarısını “kabak çekirdeğinin cinsel güce katkıları”na ayırmış. Allahım, ya kuruyemişçi de okumuşsa yazıyı? Ulan yüz gram al çık, bir kilo niye alıyorsun? Bundansonra o dükkanın önünden geçemem.

ÜÇÜNCÜ GÜN

Sevgili günlük,
Çok güzel bir gündeyiz. Sigarayı bırakmamın üzerinden 72 saat geçti, yani sinir uçlarım bugünden itibaren yenilenmeye başlıyor. Daha da güzeli, sevgilim geliyor. Bugün biraz sinirli gibiyim, kızın yanında arıza yapmasam bari…

DÖRDÜNCÜ GÜN

Sevgili günlük,
Dün ne güzel başlamıştı hatırlarsın, ama korktuğum başıma geldi ve sevgilimle kavga ettim. Her şey iyi başlamıştı halbuki. Bir ara dışarı çıktık, ben sosisli sandviç almak istedim, hanımefendi karşı çıktı. Neymiş, yürüyerek yemek yenilmezmiş. Durduk yerde kavga çıktı. Sonunda dayanamayıp karşıdaki lokantaya gittim ve patlıcan musakka söyledim. Garson tabağı getirir getirmez hatunun yanına koştum ve “yürüyerek yemek öyle yenmez böyle yenir” diyerek elimde tabak yürümeye başladım. Bir yandan da musakkayı yemeye çalışıyorum. Kız kaçmaya başladı, ben de peşinden koşuyorum. Bir ara ağzımdan köpükler çıktığını farkedince durakladım. Elimdeki tabağı çöpe atıp eve döndüm. Sevgilimin telesekreterine not bıraktım, umarım arar.

BEŞİNCİ GÜN

Sevgili günlük,
Bu sabah İstikbal’den çek-yat gelecekti, öğlene kadar bekledim, ne gelen var ne giden. Birden sinirlerim tepeme çıktı, elimde odunla beklemeye başladım. Hayır, niye sözünde durmuyorsun kardeşim? Sabah dediysen sabah getir. Adamlar saat üçte geldiler, ben odunla kapıya çıkınca tedirgin olup kaçtılar. İstikbal’i arayıp siparişi iptal ettim, Seray’ı var Mobella’sı var canım, banane yani…

ALTINCI GÜN

Sevgili günlük,
Sevgilim aradı, bana çok kızgın olduğunu söyleyip bir çuval zır zır yaptı. zaten ona moralim bozuk, bir de Teoman gelip karşımda fosur fosur sigara imesin mi? Dumanı suratıma üflediğinde çaktırmamaya çalışarak içime çekmeye çalıştım. Ulan özlemişim be…

YEDİNCİ GÜN

Sevgili günlük,
Kabul etmem gerekir ki bugün çok sinirliydim. Gevşemek için televizyonu açıp belgesel izlemeye başladım. Discovery Channel’da Timsah Avcısı diye bir lavuk var, 10 dakika dayanamadım herife. Eline bir yılan almış, yılan çıtır çıtır ısırıyor, bu gevrek gevrek gülüyor. Neymiş, yılan zehirsizmiş.Ya arkadaşım, zehirsiz diye ne bu yani? National Geographic’I açıyorum, zürafalar var, daha iyi. Ama zürafalardan, Mary ve ailesi diye söz ediliyor. Allah belanızı versin hepinizin. Süt içip uyumaya karar veriyorum, süt şişesinin üzerine “lütfen çalkalayınız” yazmışlar. Çal-ka-la-mı-yo-rum. Mecbur muyum lan sizin şişenizi temizlemeye. Para almasını biliyorsunuz eşşoğlueşşekler sizi be! Akşam arkadaşlarla bira içmeye gittik. Buinsanlarne kadar anlayışsız var ya günlük, aklın oynar.Ulan zaten sigarasız bira içiyorum, beynim sulanmış, hala üzerime geliyorlar. Masada ideolojik hadise çıktı, dışarı kadar uzadı. Tartışma sorun değildi de “sigarayı bıraktığındanberi kilo aldın lan kocagöt” deyince dayanamayıp kafa attım Teoman’a. Yapmasam iyiydi.

SEKİZİNCİ GÜN

Sevgili günlük,
Teoman arayıp bir daha benimle görüşmek istemediğini söyledi. Çok umurumdaydı lavuk. Gereken cevabı verdim zaten. Bu arada, gazetede okudum yine. Sigarayı bırakmanın çeşitli yöntemlerinden bahsediyordu. Azaltarak bırakma ve marka değiştirerek bırakma maddeleri ilgimi çekti. Acaba? Ama yok yok, bu kadar dayandım, gerisini getirmek lazım.

DOKUZUNCU GÜN

Sevgili günlük,
Sana ne zamandır sevgili günlük diye seslenmediğimi farkettim. Oysa sen bu dünyada beni anlayan tek varlıksın, tek dostumsun. Bugün ne oldu biliyor musun, sevgilim beni terketti. Alçak kadın, Manyaklaştığımı söyleyip ayrıldı benden. Bu arada kabak çekirdeğinin bokunu çıkardım, her tarafımda sivilce çıktı.

ONUNCU GÜN

Sevgili günlük,
İki gün önce, sigarayı bırakmanın çeşitli yöntemlerinden sözetmiştim. Ben iki yöntemi birleştirip hem marka değiştirdim hem de azalttım. Günde üç tane yemeklerden sonra Parliement içiyorum. O kadar zaman sonra ilk içilen sigaranın bir güzel kafası var, şaşırırısın.

ON BİRİNCİ GÜN

Sevgili günlük,
Kendime bir iyilik yapıp sigarayı beşe çıkardım. Ha üç, ha beş. Eskiden günde bir paket içiyordum, şimdi beş tane içiyorum. Yine kazançlıyım yani…

ON İKİNCİ GÜN

Sevgili günlük,
Bugün gazetede Amerika’da yapılan bir araştırmayla ilgili haber okudum. Habere göre günde 10 taneye kadar sigaranın çok fazla zararı yokmuş. Üstelik sigaranın markasını değiştirmekten falan da bahsedilmiyordu. Madem öyle günde 10 tane Camel içebilirim.

ON ÜÇÜNCÜ GÜN

Sevgili günlük,
Sevgilimi ve Teoman’ı arayıp özür diledim. Sevgilim, bir süre daha görüşmek istemediğini söyledi. Ağzımdan köpükler çıkarken koşturduğum sahneyi unutamıyormuş. Haklı kız, bir şey söyleyemedim. Teoman aramızda geçen hadiseyi sigaraya yordu, ona göre yavaş yavaş sigara içmeye başlayınca beynim tekrar faaliyete geçmiş. Neyse barıştık ve yarın akşam buluşmaya karar verdik.

ON DÖRDÜNCÜ GÜN

Sevgili günlük,
Teoman’la ocakbaşına gittik. İçtiğim sigaraları saymadım. Teoman’ın da dediği gibi, sigaranın zararlarını bilerek içiyorum, kime ne? Sana da soruyorum günlük, sana ne?

ON BEŞİNCİ GÜN

Sevgili günlük,
Püfür püfür içiyorum sigaraları. Bir de, “sigaraya tekrar başlayınca ne olur” tablosu yapmaya başladım. Sevgilim de bir daha sigarayı bırakmayacağım sözünü verince geri döndü. Elveda günlük, bir daha işim olmaz seninle.

Nasrettin Hoca Fıkraları

Buyurun Cenaze Namazına

Huy çıkar can çıkmaz, derler; Hoca bu, çenesi durur mu? Bir gün nalbantta üç beş kişiyi bir arada bulunca, başlamış Aksak Timur hakkında atıp tutmaya. İçlerinden biri:
– Hoca, demiş, maşallah adama söylemediğini bırakmadın!

Hoca daha neler neler söyleyecekmiş ama içine mi doğdu nedir, işkilleneceği tutmuş. Renk vermeden adamın yüzüne bakarak:
– Kardeşlik, demiş, memleket nere?
– Maveraünnehir!
– Ya mübarek adınız?
– Emir Timur!

Artık rengi mengi kalmayan Hoca:
– Ey Müslümanlar, demiş, buyurun er kişi niyetine, cenaze namazına!

Burnum Ensemden Belli

Hoca’ya bir gün:
– Burnunu göster, demişler.

Hoca tutmuş, işaret parmağını ense çukuruna koyup:
– İşte burnum, demiş.

– Yapma Hocam, demişler, tam da zıddını gösterdin?
– Biliyorum, demiş, Hoca. Bir şeyin zıddı bilinmezse kendisi hiç bilinip anlaşılmaz!

Bulma Zevki

Hoca bir gün eşeğini kaybetmiş. Önüne gelene soruyor kim bulursa, müjdelik olarak eşeği, bulana vereceğini söylüyormuş.

Herkes eşek aramaya çıkadursun, Hoca’ nın bir dostu:
– Etme Hocam, demiş, madem bulana vereceksin eşeği, niye arıyorsun?

Hoca cevap vermiş:
– Bulma zevkini tatmayan vermeden anlayamaz.

Buğu Hakkı

Yoksul bir adamcağız, birinin yemek tenceresinden çıkan buğuda bayat ekmeğini yumuşatıp yemiş. Sen misin bunu yapan, diğer adam, ver buğumun parasını, ver buğumun parasını, diye fakirin yakasına yapışmış. Neyse, uzatmayalım, kadılık olmuşlar. Kadı da kim olacak, bizim Nasreddin Hoca. Her iki tarafı da dinledikten sonra birkaç akçe çıkarıp şöyle bir şangırdatmış. Sonra hakkımı isterim diyen zengin adama dönüp:
– Hakkını aldın artık, demiş, daha ne istiyorsun?

Henüz bir şey anlamayan adam itiraz edecek olunca Hoca:
– Aldın ya paranın sesini be adam, demiş, ne diye duruyorsun karşımda? Yemeğin buğusunun hakkı, paranın sesidir.

Bu Baş Tanıdık Ama…

Hoca’nın eşeğinin yuları çalınmış. Bir gün Akşehir pazarında dolaşırken, bakmış ki Karakaçan’ın yuları uyuz bir eşeğin boynunda.

– Yahu, demiş, bu eşeğin başı bizim olmasına bizim de gövdesini çıkaramadım.

Bu Adam Bendir Diye

Hoca, çarşıda bir adamla uzun uzun sohbetten sonra, damdan düşer gibi sormuş:

– Birader, sahi sen kimsin?
– Madem tanımıyordun beni, demiş adam, ne diye konuştun yahu?

Hoca istifini bozmadan:
– Ne bileyim, demiş, kavuğun kavuğuma kaftanın kaftanıma benziyor, seni kendim sandım!

Boy Abdesti

Elde münasebetsiz mi yok; kum gibi mübarek… işte bunlardan bir tanesi:

– Hocam, sen bu işleri bilirsin, Akşehir Gölü’nde boy abdesti alırken ne yana döneyim, diye sormasın mı?

Hoca:
– Madem bana sordun, demiş, elbisenin olduğu tarafa dön!

Bozukluk Bal Çömleğinde

Allah hiçbir şehrin başına vermesin, Konya kadısı rüşvetçinin tekiymiş. Az çok bir şey almadan parmağını oynatmazmış. Hikâye bu ya, Hoca’nın Konya’da kadılık bir işi çıkmış. Hemen bir çömlek bal hazırlayıp Kadı’ya götürmüş. Kadı çömleğin ağzını açıp şöyle bir bakmış; of, mis gibi oğul balı! Hoca’nın istediği ilamı kaşla göz arasında vermiş.

Gel gelelim Kadı o akşam eve varır varmaz çömleği sofraya koymuş. Kaşığı daldırmış ki bir de ne görsün; çömleğin üstü bal; altı bildiğimiz çamur. Ertesi gün adamını Hoca’ya göndermiş.

Adamcağız:
– Hoca Hazretleri, demiş, Kadı Efendi acele seni istiyor; dün verdiği kâğıtta bir bozukluk varmış; düzeltilmesi gerekiyormuş!

– Var git Kadıya söyle, demiş, Hoca; o bozukluk ilamda değil, bal çömleğinde!

Boş Tencere

Nasreddin Hoca misafiri çok severmiş. Her akşam üç beş ahbabıyla gelir evde ne varsa, Allah ne verdiyse yerler içerlermiş.

Yine bir gün arkadaşlarıyla eve geldiğinde Hoca’nın karısı:
– Aman Hoca, demiş, gözünü seveyim, evde zırnık yiyecek yok. Komşulardan istemeye de yüzüm kalmadı. Şimdi ben ne yapayım?

Hoca eline bir boş tencere alıp misafirlerin yanına gelmiş.
– Dostlarım, demiş, evde yağ, pirinç, un… Bulunsaydı, işte bu tencerede size çorba yapacaktım!

Borcuna Sadık Müşteri!

Bizim Nasreddin Hoca’nın yapmadığı iş olur mu? Bir dönem de pazarda meyve sebze satmaya başlamış. Sizlere ömür, vefat eden bir ahbabının hanımı, tezgâhına gelerek narlara, incirlere, şeftalilere bakmış; hepsinin fiyatını sormuş. Lâkin, ne alıyor ne de tezgâhın önünden aynlıyormuş.

Hoca, kadına:
– Hele şu incirden bir tat, demiş… Parası kolay, bugün olmazsa yarın ödersin.
– Yok tadamam, demiş kadın, niyetliyim de. Yedi yıl önceden oruç borcum vardı, onu ödüyorum! İyi görünüyor, sen üç beş okka tart bundan!

Söylediğine bin pişman:
– Tanrı’ya borcunu yedi yıl sonra hatırlayan kişi, demiş, kula borcunu tanır mı?

Zaten Yoktu

Hoca, uzun bir süre Bursa’da kalıp Akşehir’e dönerken, yolda konu komşu:

– Ah Hocam, karın aklını kaybetti, demişler.
Hoca, hiç oralı olmamış. Ah, vah bile dememiş.
Bu sefer:

– Hocam, anlamadın herhalde, diye, şaşırmışlar. Nasreddin Hoca:
– Anladım, anladım da. Anlamadığım; zaten yoktu ki olmayan bir şeyi nasıl kaybetti!

Yorgan Kavgası

Bir gece sabaha karşı Hoca’nın evinin önünde patırtı gürültü ayyuka çıkmış. Hoca bakmış birkaç kişi kıyasıya kavga ediyor. Hemencecik yorgana sarındığı gibi dışan fırlayıp adamları ayırmaya kalkmış. Kalkmış kalkmasına da herifler kavgayı bırakıp Hoca’nın sırtından yorganı kaptıkları gibi tüymüşler. Hoca otuz iki dişi mızıka çalarak eve dönmüş. Tir tir titreyen Hoca’ya karısı uykulu bir sesle sormuş:

– Kavga ne oldu?
– Ne olsun, demiş Hoca, yorgan gitti, kavga bitti!


Yok Devenin Başı

Nasreddin Hoca, hanımının eğirdiği iplikleri pazarda satmaya başlamış. Lâkin, esnaflık bu, sanıldığı kadar kolay değil. Nasip kısmet mi, Hoca’nın acemiliği mi ne zaman pazara gitse, astarı yüzünden pahalıya mal oluyormuş. Elinde avucunda ne varsa yok pahasına veriyormuş.
Bir gün, kurnaz iplikçiye bir ders vermek istemiş. İplikleri deve başına sarıp kocaman bir yumak yapmış. İplikçi işkillenmiş. Hoca’ya:

– Yumak da pek ağır, içinden başka bir şey çıkmasın, deyince, Hoca ne dese beğenirsiniz:
– Yok devenin başı! demiş.
Ertesi gün pazarda iplikçi Hoca’nın yakasından tutup:

– Sakalından utan, diye azarlayacak olmuş. Hoca bu, hiç altta kalır mı?
– Ne diyorsun birader, demiş, sen yumağın içini sordun ben de “Yok devenin başı.” dedim.

Yıldız

Hoca’ya sormuşlar:

– Yeni ay girince eskisini ne yaparlar?
– Ne cahilsiniz, demiş, Hoca, elbette kırpıp kırpıp yıldız yaparlar!
Yerimi Beğenmedim
Yorumunu yaz
Bağ bozumu nasıl Hocasız olmazsa bağ dikimi Hoca’sız olur mu; Akşehir’in bağcıları çubuk dikerken Hoca da yanlarından ayrılmamış. Hatta:

– Çocuklar, demiş, beni de dikin bakalım, görelim ne meyve vereceğiz!
Hoca’yı beline kadar toprağa gömüp sulamışlar. Hoca’nın canı mı sıkılmış, yoksa ayakları mı buz tutmuş bilinmez; kendi kendini topraktan söküp çıkarmış.

– Hayırdır Hocam, demişler, köklerin ayaklanmış!
– Öyle, demiş Hoca, yerimi beğenmedim!


Yeni Çarık

Nasreddin Hoca bir çift yeni çarık almış. Kıtlık zamanı ya, düğünde bayramda, okuntuda çokuntuda bu çarıkları giyermiş; çiftte çubukta eski çarıkları.

Bir gün çift sürerken, çakır dikeni sağ ayağına batmasın mı?

– Aklımı seveyim, demiş, Allah’ıma şükür ki yeni çarıklan giymemişim.

Ye Kürküm Ye

Akşehir’in beyleri Hoca’yı yemeğe davet etmişler. Hoca nereden bilsin; davete, günlük kıyafetiyle katılmış. Katılmış ama ne hoş geldin, ne sefa getirdin diyen var. Herkes, allı pullu kıyafetlilere el pençe duruyormuş. Hoca, bir koşu evine giderek, sandıktaki işlemeli kürkünü giyip yemeğe geri dönmüş. Az evvel hoş geldin bile demeyenler, önünde yerlere kadar eğilmişler. Hoca’yı, yere göğe sığdıramayıp başköşeye oturtmuşlar. Kuzunun en hasını önüne koymuşlar. Herkes Hoca’nın yemeğe başlamasını bekliyormuş. Hoca, bir taraftan kürkünün kolunu sofrada sallamaya, bir taraftan da “Ye kürküm ye, ye kürküm ye!” demeye başlamış.

– İlahi Hoca, demişler, kürkün yemek yediğini kim görmüş?
Hoca taşı gediğine koymakta gecikmemiş:

– Kürksüz adamdan sayılmadık… İtibarı o gördü, yemeği de o yesin.


Yas Medeni

Bizim Hocanın karısı hakkın rahmetine kavuşmuş. Hoca birkaç gün yas tuttuktan sonra karaları çıkarmış; herkes gibi gülmeye, konuşmaya başlamış. Bu sırada eşeği ölmüş. Her gittiği yerde eşek de eşek… Aylar geçtiği hâlde eşeğin ölümünden duyduğu acıyı anlatıp duruyormuş.

– Yahu Hoca, demişler, ne biçim adamsın, eşeğe üzüldüğünün onda biri kadar karına üzülmedin, yas tutmadın.
– Olur mu, demiş, Hoca, karım vefat edince, siz demediniz mi üzüldüğün yeter, sana daha iyisini alırız diye. Eşeği kim alacak? Ben yas tutmayayım da kimler yas tutsun!

Yanlışın Büyüğü

Bir zamanlar Akşehir’de ahalinin silah taşıması yasaklanmış. Subaşı ve adamlan kimde bir silah yakalasalar hesabını sorar olmuşlar. Hikâye bu ya, bizim Nasreddin Hoca da şöyle sağlam bir yatağanla yakalanmasın mı?

– Hoca, demiş subaşı, bilmiyor musun silah taşımak yasak. Bu kılıç da neyin nesi?
– Ne silahı, demiş, Hoca, ben bunu kitaplardaki yanlışları düzeltmek için kullanıyorum.
Öfkeden deliye dönen subaşı:

– Yahu Hoca, demiş, hiç kılıçla kitap yanlışının düzeltildiği görülmüş mü?
– Sen bilmezsin, demiş, Hoca, kitaplarda öyle büyük yanlışlar var ki kazıyıp düzeltmek için kılıç bile az gelir!


Karanlık

Nasreddin Hoca evde tespihini kaybetmiş. Bakmış ki ev zifiri karanlık, tespihini sokakta aramaya başlamış. Hoca’nın yerde bir şey aradığını görenler:

– Hayırdır Hoca, ne arıyorsun?
– Evde tespihimi kaybettim, onu arıyorum.

– İlahi Hoca, evde neden aramıyorsun?
– Ne yapayım? Orası karanlık!

Yalancı Şahidin Eşeği

Hoca her zaman kadı olacak değil ya bu sefer de kadının arkadaşı olmuş. Bir gün ziyaret ettiğinde kadı bir yalancı şahidin davasına bakıyormuş. Yalancı şahide eşeğe ters bindirilip şehirde dolaştırılma cezası verilmiş. Ceza verilmiş ama o sırada eşek bulunamamış. Çaresiz Hoca’dan rica etmişler. O gün akşama kadar Hoca eşeğini beklemiş.

Bir hafta sonra Hoca bir şey danışmak için kadıya vardığında, ne görsün, aynı yalancı şahit için yine eşek aranıyor. Hoca, anlamış ki kendinden yine eşek istenecek. Bu gedikli yalancıya dönüp:

– Bana bak hemşehrim, demiş, ya yalancı şahitliği bırak ya kendine bir eşek al!


Ya Üstünde Peştamal Olmasaydı!

Bir gün Hoca, Timur’la hamamda yıkanırken Timur sormuş:
Pazar olsa, köle diye satılsam.
Kaça akçe verirler, ederim nedir? diye biten bir dörtlük okuyup,

– Hoca demiş, sahi, ben kaç akçe ederim?
Hoca, ilk defa görüyormuş gibi Hünkâr ı süzdükten sonra:

– Elli akçeden fazla değil, demiş.
– Ne diyorsun demiş, Timur, üstümdeki peştamal elli akçe eder!
Hoca ne cesaretle cevap verdiyse vermiş:

– İyi ki üstünde o elli akçelik peştamal var, ya olmasaydı!

Ya Üstünde Ben Olsaydım!

Nasreddin Hoca bir gün eşeğini kaybetmiş. Yitiğini anyor ama şükrederek arıyormuş.

– Hocam, demişler, insan eşeği kayboldu diye Allah’a şükreder mİ?
– Eder, demiş, Hoca, ya üstünde ben de olsaydım!


Ya Tutarsa!

Hoca, Akşehir Gölü’nün kıyısına oturmuş. Çevresindekiler bir de bakmışlar ki Hoca, çömleğinden çıkardığı kaşık kaşık yoğurdu göle boşaltıp karıştırmıyor mu? Şaşkınlıkla sormuşlar:

– Hocam, ne yapıyorsun öyle?
– Göle yoğurt çalıyorum!
– Göl hiç yoğurt tutar mı?
– Ya tutarsa?

Ya Şimdi Minarede Olsaydım!

Hoca eşeğe binmiş, Akşehir’den Konya’ya giderken, öyle şiddetli bir yer sarsıntısı olmuş ki Hoca hemen eşekten indiği gibi secdeye kapanmış. Sebebini soran yol arkadaşına, Allah’a şükrederek karşılık vermiş:

– Ya şimdi minarede olsaydım!


Ya Sen Ya Ben

Nasreddin Hoca, Timur’un Akşehir’de halka yaptığı eziyeti bir türlü içine sindiremiyormuş. Kendine ne değen ne dokunan varmış amma, iş bununla bitmiyor ki.

Nasıl olsa o yalnızca kendinin değil, yalnızca Akşehir’in de değil, yedi düvelin Hoca’sı! Haksızlık var ve dur demek lazım. Hoca’nın bunları düşünmesiyle soluğu Timur’un karşısında alması bir olmuş.

– Yetti artık, demiş, buradan gidecek misin, gitmeyecek misin?
Aksak Timur bütün aksaklığını ve aksiliğini suratında toplayıp Hoca’ya, öfkeyle:

– Haddini bil Hoca, demiş, sen kimi nereden kovmaya cüret ediyorsun?
Hoca gayet sakin:

– Uyarmadı deme, demiş, ben yapacağımı bilirim! Timur, küçümser bir edayla gürlemiş:
– Sen kimsin ki, ne yapacaksın?
– Ne mi yapacağım, demiş Hoca, eğer sen gitmezsen, Akşehirlileri toplayıp ben buradan gideceğim. Bunu söyler, bunu bilirim!

Ya İçinde Ben Olsaydım?

Hoca bakmış ki hava rüzgârlı. Hemen kurusun diye gömleğini yıkayıp bahçeye asmış. Akşamüzeri bir de ne görsün; gömlek ipten kopmuş, rüzgârın önünde bir o yana bir bu yana savruluyor.

– Hatun! diye ünlemiş. Vallahi bize kurban kesmek şart oldu.
Kadıncağız:

– Hayırdır Hoca, yine ne oldu, deyince. Hoca gömleği göstererek:
– Baksana, demiş, Ya içinde ben olsaydım!


Ya Hiç Sopa Yemedin Ya Saymayı Bilmiyorsun

Akşehirliler biricik Hocalarını, yine bir Timurluk iş içjn huzura göndermişler. Nasreddin Hoca bu hayırlı işe hayır der mi? Timur’un huzuruna çıkmış ama, Hünkâr’ın da huzuru büsbütün bozulmuş. Nasıl bozulmasın, Akşehirliyi korudu, her dediğini yaptırdı, üstüne üstlük hiçbir zaman sözünü esirgemedi. Ben şimdi yapacağımı biliyorum, diyerek, hemen iki kişi çağırmış:

– Tez Hoca’yı yatırın, üç yüz kırbaç şaklatın!
Hoca, ölümle burun buruna geldiğini anlayıp:

– Hünkâr’ım, demiş, ya saymayı bilmiyorsun ya hiç sopa yemedin!

Ya Bal Kabağı Ağacı Olsaydı!

Bir gün Hoca, köyüne dönerken ulu bir ceviz ağacının altına soluklanmak için oturmuş. Ağacın yanında bal kabağı tarlası varmış. Hoca:

– Hey güzel Allah’ım, demiş, kavuğum kadar bal kabağının serçe parmağım kadar sapı var. Şu boylu poslu ağacın meyveleri eşeğin gözü kadar bile değil.
O böyle tefekkür ededursun, bir ceviz pat diye alnına düşmez mi? Alnı ceviz gibi şişmiş.

Hoca bir cevize, bir kabaklara bakıp:

– Güzel Allah’ım, demiş, sözümü geri aldım. Altında oturduğum ağacı ya bal kabağı ağacı yapsaydınl


Ya Ayva Getirseydim!

Hoca, Timur’a hediye etmek için bahçesindeki ağaçtan, en güzel ayvaları bir sepete koyup düşmüş yola. Hoca’yı üstünde bayramlık kıyafeti, kolunda sepetle görenler, merakla sormuşlar:

– Hayırdır, Hoca, nereye gidiyorsun?
Hoca böbürlene böbürlene cevaplamış:

– Hünkâr’a hediye götürüyorum. Bakın mübarekler ay parçası gibi.
Muzibin birisi:

– Aman Hocam sen ne yapıyorsun, demiş, Timur’a hiç ayva götürülür mü? Her şeyden nem kapan bir adam. Al Hünkâr’ım, ayvayı ye mi diyeceksin?
Hoca’nın canı sıkılmış, hak vermiş. Peki, demiş:

– Ne götüreyim o zaman?
Timur’un aşçısını tanıyan birisi:

– İncir götür, demiş.
Hoca sepetteki ayvaları sokaktakilere dağıtıp incir almış, Timur’un huzuruna çıkmış:

– Akşehir’in en güzel incirlerini getirdim, sıhhatinize iyi gelir, deyince, Aksak Timur Hazretleri:
– Getir bakalım şu sepeti önüme koy, geç karşıma dikil demiş.
Hoca, memnun karşısına dikilince Timur, incirleri Hoca’ nın kafasına kafasına fırlatmaya başlamış. Bir yandan da bağırıyormuş:

– Hiç kimse sana incirden nefret ettiğimi söylemedi mi?
İncirler kafasına geldikçe Hoca da:

– Çok şükür Allah’ım!
deyip duruyormuş. Timur şaşırmış:

– Adama bak, demiş, üzüleceğine şükrediyor!
Hoca şükretmeye devam ederek söylenmiş:

– Ya ayva getirseydim!

Ver Cüppemi Al Semerini

Nasreddin Hoca, yaz günü tarladan gelirken terlemiş. Cüppesini çıkarıp eşeğin üstüne atmış. Karşıdan gelen bir ahbabıyla halleşirken, bir de bakmış ki eşek alıp başını gitmiş. Yetiştiğinde ne görsün; cüppenin yerinde yeller esiyor. Eşeğin semerini çıkardığı gibi kendi sırtına geçirdikten sonra, Karakaçan’a:

– Öyle bakıp durma, demiş, ver cüppemi, al semerini!

Vakit Varken Ağlamak Lazım

Hocanın karısı hastalanmış; yatağa düşmüş. Hoca her gün karısının baş ucuna oturur, Yunus Emre’nin dediği gibi yaşın yaşın ağlarmış. Konu komşu Hoca’ya:

– İnşallah iyileşir, demişler, ne diye çocuklar gibi ağlayıp duruyorsun?
– Olmaz, demiş, Hoca, bilirsiniz ben meşgul bir adamım, yarın bir şey olur, ağlamaya fırsat bulunmaz, bırakın da vakit varken doyasıya ağlayayım!

Uzar mı Uzamaz mı?

Nasreddin Hoca bir gün Akşehir pazarında gezerken, ahalinin kılıç satan bir adamın çevresinde toplandığını görmüş. Adam, kılıçları için demediğini bırakmıyormuş:

– Ey Müslümanlar, bu elimdeki kılıç düşmana sallayınca 5 arşın uzar.
Hoca bakmış, herkes kapış kapış kılıç alıyor. Ertesi gün evdeki maşayı kapıp pazara gelmiş ve bağırmaya başlamış:

– Bu elimdeki maşa, düşman karşısında 10 arşın uzar.
– İlahi Hoca, demişler, Allah’ın maşası hiç uzar mı?
Hoca fırsatı buldu ya şimdi taşı gediğine koymaz mı?

– Kılıcın uzadığına inanırsınız da maşanın uzadığına neden inanmazsınız? Bu maşa kadının eline geçsin de görün uzuyor mu, uzamıyor mu?

Uykum Kaçtı

Nasreddin Hoca, gece kuşu olmamış ama biraz da ona benzemiş. Anlayacağınız sevgili Hocamızı uyku tutmaz olmuş. Bu kadarı iyi de Akşehir’in o daracık sokaklarında bir o yana bir bu yana hayalet gibi dolaşmasına ne demeli?

Yine böyle bir gün, gecenin bir yarısı sokakta subaşıy |a burun buruna gelmezler mi? Subaşı meraklı gözlerle Hoca’yı iyice tanıyana kadar süzdükten sonra:

– Hoca demiş, bu saatte ne arıyorsun?
Hoca ne güzel söylemiş:

– Uykum kaçtı da onu!


Uyku İlacı

Bizim Hoca talebeleriyle Kuduri adlı kitabı okurken bir kadıncağız:

– Hocam, demiş, ocağına düştüm, bizim ufaklığı geceleri uyku tutmuyor, bir muskacık yazsan da uyuşa!
Hoca, önündeki kitabı kapayıp al bunu demiş, yastığının altına koy!

– Böyle muska olur mu, diyecek olmuş kadın.
– Muska değil ama, demiş, Hoca, ondan daha etkili. Kitaba başlayınca mollalarım hemen esnemeye başlıyor!

Utancımdan Saklandım

Nasreddin Hoca’nın evine hırsız girmiş. Girmiş girmesine de ev tam takır, kuru bakır. İlaç için çalacak bir şey yok. Eyvah, hırsıza mahcup olacağım diye düşündüğünden midir nedir; Hoca bir dolaba saklanmış. Hırsız, oraya bakarken buraya bakarken, dolabı açınca Hoca’yı karşısında görmez mi!

– Sen… demeye kalmadan Hoca sözü hırsızın ağzından almış:
– Korkma ahbap, demiş, çalacak bir şeyler bulamayacağın için utancımdan saklandım!


Timur’un Rüyası

Aksak Timur bir gün Akşehir’in ileri gelenlerinden bir adamı huzuruna istemiş. Hiçbir şeyden haberi olmayan adamcağız huzura çıkınca, Timur:

– Bana bak, demiş, sen kim oluyorsun da bana hakaret ediyorsun.
– Aman Hünkâr’ım, demiş adam, buna nasıl dilim varır?
Timur’un öfkeli sesi yeri göğü inletmiş:

– Utanmaz, bir de yalan söylüyorsun, gece rüyamda gördüm, hakaret ediyordun. Tez götürün bu adamı, gereği yapıla!
diyerek adamın ölüm fermanını imzalamış. Akşehir dediğin ne ki, olay anında duyulmuş. Duyulur duyulmaz da bizim Nasreddin Hoca tası tarağı topladığı gibi Akşehir’den hicret etmek istemiş. Ahali Hoca’nın kapısında toplanıp:

– Aman Hocam, demişler, nereye gidiyorsun, bizi Timur’dan sen koruyordun, sahipsiz kalacağız.
– Bundan sonra değil sizi, Nasreddin Hoca’yı da koruyamam, demiş. Adamın dünyasına karıştım ama, rüyasına karışamam!

Ters Oğul

Hoca’nın oğlu ile başı dertteymiş. Ne söylerse, o tam tersini yapıyormuş. Evlat bu atsan atılmaz, satsan satılmaz hesabı, Hoca da çaresiz katlanıyormuş.

Bir gün, baba oğulun çuvalını eşeğe yükletip değirmenden gelirken, Hoca, şu yoldan gidelim deyince, oğul tam tersi yola eşeği dehlemiş. Önlerine çay çıkmış. Hoca bakmış ki çuval sol yana ağmış; suya düştü düşecek. Ne söylese oğlu aksini yapıyor ya:

Aman oğlum, demiş, çuval sağa kayıyor, düzeltiver!

Aksi oğlun o gün söz dinleyeceği tutmuş; babasının tam dediğini yapmaz mı… Çayda hamur bayramı!

Hoca ne dese haklı:

– Bre ters! Kırk yılda bir düzlüğün tuttu, undan eyledin bizi!


Ters Binmenin Bahanesi

Nasreddin Hoca’nın huyudur, eşeğe ters biner, bilirsiniz; bir gün öğrencileriyle şehir dışına ders yapmaya giderken, içlerinden biri:

– Yahu Hocam, demiş, sen neden ters binersin bu hayvana?
– Böylesi iyi, demiş, Hoca, doğru binsem ardımda Kalırdınız, siz öne geçseniz ben sizin ardınızda kalırdım!

Teke Burcu

Hocaya durup dururken hangi burçtansın diye sormuşlar:

– Teke, demiş Hoca.
– Kuzum Hoca, demişler, böyle bir burç da yıldız da yok.
– Olsun, demiş Hoca, çocukluğumda rahmetli annem senin burcun oğlak derdi, oğlak o zamandan bu zamana teke oldu!
Terbiye, Buzağı İken Verilir Hoca’nın ineği buzağılamış. Buzağı serpildikçe Ho ca’yı da canından bezdirmeye başlamış. Ahıra bağiasa ipinden kurtuluyor, kaşla göz arasında alıp başını gidiyormuş.
Bir gün yaramaz buzağı, Hoca’nın bahçede bin bir emekle yetiştirdiği ne kadar domates, fasulye varsa hepsini çiğnemiş, talan etmiş. Tabi, Hoca’nın da iyice sabrını taşırmış. Hoca, bastonunu kaptığı gibi ahırdaki ineği evire çevire dövmeye başlamış.

Hoca’nın hanımı şaşırmış kalmış. Hoca’yı sakinleştirmeye çalışmış.

– Yahu Efendi, ineğin ne günahı var da, hıncını ondan alıyorsun. Suçlu bahçede. Git, buzağı ile kozunu paylaş, deyince, Hoca:

– Yok hanım, demiş, suçun büyüğü inekte. Ağaç yaşken eğilir. Yavrusuna iyi terbiye verseydi, öyle orayı burayı talan etmezdi, elleme, bu inek bu köteği hak etti!

Tek Ayaklı Kaz

Timur, bir gün Akşehir’e gelmiş. Hoca, Hünkâr’a armağan olarak bir kaz kızartıp düşmüş yollara. Lâkin, mübarek buram buram koktukça, midesi de kazınmaya başlamış. Daha fazla dayanamamış, kazın bir budunu afiyetle yemiş.

Aksak Timur, sofrasına gelen tek butlu kazı görünce köpürmüş, kendine hakaret saymış.

– Yahu Hoca, demiş, kazın öbür budu nerede?
Hoca ne yapsın? Yolda yedim dese olmayacak. Ne söyleyeceğini bilememiş. Gözü güneşin altında ayaklarını gizleyerek yatan kaz sürüsüne takılmış.

– Akşehir’de kazlar tek ayaklıdır, deyivermiş.
Timur, Hoca’nın yalan söylediğini anlamış anlamasına ama belli etmemiş. Biraz sonra davulların, dümbeleklerin çalmasını emretmesiyle, kızılca kıyamet kopmuş. Kaz sürüsü hep birlikte ayaklanıp oraya buraya kaçışmaya başlamış.

– Bak Hoca, demiş, Timur, Akşehir’in kazları dümbelek sesini duyunca iki ayaklı oldular.
Hoca’nın dilini tutması mümkün mü?

– Hünkâr’ım, demiş, onca tantana senin için yapılsaydı dört ayaklı olurdun!

Tazıya Döner

Akşehir’in subaşısı cimri mi cimri, insafsız mı insafsız bir adammış. Bir gün ne hikmetse Hoca’ya:

– Aksakal, demiş, şöyle ince belli, kuş gibi uçan, ayağına hafif bir tazı istiyorum senden!
Hoca, emektar çoban köpeği Çomar’ın boynuna tasmayı geçirdiği gibi soluğu subaşının kapısında almış. Almış almasına da subaşı biraz öfkeyle kanşık:

– Bu dağ iti ne zamandır tazı oldu
deyince. Hoca:

– Hele siz kabul edin, demiş, çok sürmez; tazıya döner!

Tavşanın Suyunun Suyu

Bilirsiniz ya yine de anlatalım: Hoca’ya bir köylü tavşan getirmiş. Rızkıyla gelen bu adamcağıza Hoca izzet-i ikramda bulunmuş, ağırlamış, evinde birkaç gün misafir etmiş. Bir hafta sonra aynı köylü kapıyı çalıp:

– Hocam, ben sana tavşan getiren köylüyüm, demez mi… Hoca içeri buyur etmiş, sofraya da tavşanın suyundan yapılan çorbayı getirmiş.
Yine birkaç gün sonra tanımadığı iki kişi Hoca’nın evine gelip:

– Biz, demişler, sana tavşan getiren filancanın akrabalarıyız.
Hoca onları da misafir etmiş. Adamlara ikram ettiği çorba için:

– Bakın, demiş, bu tavşanın suyunun suyu!
Neredeyse, Hoca’ya tavşan getiren köylünün bütün akrabaları böyle böyle Hoca’ya misafir olmuşlar. Hoca da bu işten epeyce yılmış. Bir gün yine saçı sakalına karışmış birkaç kişi kapısına dayanıp:

– Hoca, demişler, hani sana tavşan getiren bir köylü vardı ya, biz onun köyünden değiliz ama yakın köylüyüz. Uzaktan da akraba sayılırız.
Hoca onları da misafir etmiş etmesine de önlerine birer kase su koymuş.

– Hoca, demişler, bu nasıl tavşan suyu? Hoca hiç oralı olmadan:
– Bu, demiş, tavşanın suyunun suyunun suyu!

Taşıma Ücreti

Nasreddin Hoca, Akşehir pazarından haftalık alışverişini yaptıktan sonra bir hamal tutmuş. Hamal, Hocayı atlatıp küfeyle birlikte sırra kadem basmış. Tesadüf bu ya, Hoca, aylar sonra pazarda aynı hamalı görmesin mi? Aman görünmeyeyim diyerek telaşla saklanmış.

Eve gelip karısına durumu anlattığında kadın:

– Niye yakalamadın?
deyince, Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Bre akılsız kadın, ya benden bunca zamaniık taşıma ücretini isterse!

Taş Hesabı

Nasreddin Hoca, bir Ramazan günü evinin önüne oturmuş, bir çömleğe taşları tekrar tekrar sayıp koyuyormuş. Muzip bir komşusu:

– Bu ne iş Hocam, seni gören taş değil mücevher saydığını sanır, deyince Hoca, Ramazan’ın kaçı olduğunu anlamak için çömleğe taş doldurduğunu söylemiş.
Muzip komşu boş durur mu? Ertesi gün çömleğe gizlice bir avuç taş koyup, Hoca’ya sormuş:

– Hocam, mübarek Ramazan’ın kaçıncı günü?
Hoca hemen çömleğindeki taşları döküp saymaya başlamış. Saymış, saymış. Taşlar bir türlü bitmek bilmiyormuş. 150’ye gelince şaşırmış tekrar saymış, bu sefer 170 çıkmış. Bakmış olmayacak, komşusuna:

– Bugün Ramazan’ın 62’si demiş.
Adam gülerek:

– Ne yapıyorsun Hoca’m, 30 günlük Ramazan ne zaman 62 oldu?
deyince, Hoca:

– O benim hesabım, demiş, çömlek hesabına bak saydın görürdün!

Tarifi Bende

Hoca’nın canı ciğer çekmiş. Ciğerciden ayrılırken de adama:

– Nasıl lezzetli olur, demiş, bunu nasıl pişireyim?
Adamcağız erinip üşenmeden bir ciğer yemeği tarifi ı yazıp Hoca’nın eiine tutuşturmuş. Hoca elinde ciğer, ağzı sulana sulana evin yolunu tutmuşken, bir çaylak elinden ciğeri kaptığı gibi havalanmaz mı? Gökyüzüne bakıp uzaklaşan çaylağın ardından, elini sallayarak avazı çıktığı kadar bağırmış:

– Ağız tadıyla yiyemeyeceksin, tarifi bende!

Tanrı’nın Laneti Benim Üstüme!

Konu komşu toplanmış, Hıdırellez ziyafetinde neler yapacaklarını konuşuyormuş. Herkes bir ağızdan:

– Yaprak sarması benim üstüme!
– Tandır benim üstüme!
– Kaymaklı baklava benim üstüme!
derken, Hoca’dan ses seda çıkmadığını fark etmişler. Sormuşlar:

– Hocam, sen ne getirirsin?
Hoca cevap vermiş;

– Böyle bir ziyafetten zamansız ayrılırsam, Tanrı’nın laneti de benim üstüme!

Tanrı Misafiri

Akşehir’de dolaşan, ne yaptığını, nerede yatıp kalktığını kimsenin bilmediği bir oğlancağız varmış. Sicili de ahvali de hani pek beyaz değilmiş. Hırlı gürlü birisiymiş. Gecenin bir yansı Hoca’nın kapısını çalıp:

– Efendi, Tanrı misafiriyim, demez mi!
Hoca gayet sakin:

– Yanlış kapıyı çaldın evlat, demiş, misafir Tanrı’nın misafiri de, ev Tanrı’nın evi değil!

Tanrı mı Kul mu Paylaştırsın?

Nasreddin Hoca, çocuklarla çocuk olan birisi ya, bazen büyüklük yapar onları sevindirirmiş. Bir gün bağdan gelirken çocuklar etrafını çevirmişler. Hoca da ceviz torbasını olduğu gibi ortalarına atmış. Çocuklar hep birden torbanın üstüne atılmışlar. Beş on adım gitmeden, bir kavga, bir gürültü. Ne olacak canım, çocuklar ceviz kavgası yapıyor diye yoluna devam edecekmiş lâkin:

– Hocam, diye bağırmışlar, cevizi sen paylaştır!
– Tamam paylaştırayım da, demiş Hoca, Tanrı paylaştırması mı olsun bu, kul paylaştırması mı?
Hep bir ağızdan cevap vermişler!

– Tanrı paylaştırması!
Hoca cevizleri yeniden torbaya doldurmuş. Gözünü kapayıp eline ne geldiyse, kimine üç, kimine beş dağıtmış. Eee, torbada ceviz kalmayınca, kimine de hiç dağıtmış.

– Hocam, demişler, bu nasıl adalet böyle? Kimine az, kimine çok, kimine yok!
Hoca,

– Tanrı bu, demiş; kimine yağdınr, kimine baktırır. Hikmetinden sual olunmaz. Hem, demiş, torbayı biriniz kapsaydı şimdi toz olmaz mıydı?

Sus

Hoca, latife olsun diye komşusunun kazını kavuğunun içine saklamış. Onlar kaz arayadursunlar; Hoca, aman kaz boğulmasın, bir bakayım dediğinde kaz hazretleri “sus” diye ses çıkarmasın mı:

– Vay köftehor, demiş Hoca, ben ona söyleyecekken o bana söylüyor!

Sudan Çıkmış Yunus

Hoca, balık tutmaya merak sarmış. Hanımı:

– Sen bozkır çocuğusun Efendi, ne anlarsın sudan balıktan?
dese de Hoca dinlemiyor, eşeğine atladığı gibi gölün yolunu tutuyormuş. Bir gün yine balık tutmaya çabalarken, dengesi bozulup göle düşmüş. Yüzme bilmediğinden derin sularda debelendikçe batıyor, çırpındıkça batıyormuş. Neyse ki çevredekiler yetişip kurtarmışlar.

– Hocam, demişler, göle düşmek, eşekten düşmeye benzemez!
Islak sıçan kesilen Hoca kendi kendine söylenmiş:

– Fâni dünyada Yunus olmayı beceremedim. Bari Yunus balığı olayım dedim; onu da elime yüzüme bulaştırdım!

Sözünün Eri

Gençliğin faziletlerinden bahsedildiği bir sırada, Hoca’ dan yaşça genç birisi, Hoca’ya yaşını sormuş.

– Kırk!
demiş, Hoca.

Aradan üç yıl mı geçmiş, beş yıl mı geçmiş, benzer bir sohbette aynı adam, aynı soruyu sorunca Hoca da aynı cevabı vermiş:

– Kırk!
– Etme Hocam, yıllar önce de kırk demiştin
diye itiraz edecek olmuşlar. Hoca bu, hiç altta kalır mı:

– Söz bir Allah bir; bilirsiniz Hoca sözünün eridir!

Sonra Karışmam

Bizim Hoca’ya, rüyasında komşu kadınlar kız istiyorlar, düğünü yazın yapalım, güzün yapalım hesabı yapıyorlar; hani, Hoca da kızı beğense bari, ne gezer,

çare yok adamcağızı ikinci kez evlendiriyorlar… Derken Hoca’nın uyanmasıyla yataktan fırlaması bir olmuş. Hemen kansını uyandırmış:

– Kalk hatun, demiş, beni zorla evlendiriyorlar; sonra karışmam!

Sığırcık Yavrusu

Hoca, eşiyle dostuyla evde oturmuş yarenlik ederken, oğlu, elinde patlıcanla içeri girip:

– Baba bak, demiş, gözü açılmadık sığırcık yavrusu!
Hoca dostlarına dönüp:

– Vallahi, ben öğretmedim, demiş, çocuk kendisi bulmuş!

Sesi Yarın Çıkar

Hoca ile öğrencisi İmad, gece evlerine dönerken, hırsızların bir kapının demirini kesmeye çalıştığını görmüşler.

İmad:

– Hocam, demiş, bu adamlar böyle ne yapıyor?
– Rebap çalıyorlar, diye cevap vermiş Hoca.

İmad:

– Hayret! Hiç sesi çıkmıyor, deyine Hoca sessizce ce vap vermiş.*
– Onun sesi yarın çıkar.

Senin Fil Yalnız Kalmasın

Aksak Timur, Akşehir’e gelirken yanında bir de erkek fil getirmiş. Fil bu, bağ bahçe tanımıyor, önüne gelen yeri talan ediyormuş. Bununla kalsa iyi, Akşehirliler fili beslemek için ambarda, kilerde ne varsa tüketmişler. Bakmışlar böyle olmayacak, Hoca’ya:

– Aman Hocam, demişler, Hünkâr seni dinler; bir konuş da şu fil belasını başımızdan alsın.
– O zaman demiş, Hoca, toparlanın, o aksak mendebura derdimizi birlikte anlatalım.
Hoca önde, Akşehirliler arkada, huzura çıkmak için yola düşmüşler. Otağın kapısına gelindiğinde Hoca arkasına bakmış ki in cin top oynuyor. Bir Allah bir kendisi! Ben yapacağımı biliyorum, diyerek huzura çıkmış.Timur sormuş:

– Hayırdır, Hoca, yine ne istiyorsun?
– Hünkârım, demiş Hoca, Akşehirli sizin fili çok sevdi; ancak yalnızlığına üzülüp duruyor, ferman buyursanız da yanına bir de dişi fil getirseler.
Timur memnun:

– Çok yaşa Hoca, demiş, bunu nasıl düşünemedim. Var git müjdeyi hemen ver.
Hoca, otağın kapısından çıkınca, sağa sola saklanan Akşehirliler etrafını sarmışlar:

– Müjde bekleriz Hoca, fil ne zaman gidiyor?
Hoca müjdeyi vermiş:

– Alın size müjde, dişisi de yarın geliyor!

Seni Azrail Beğensin

Nasreddin Hoca hastalık yüzünden yatağa öyle bir mıhlanmış ki ölüm korkusu aklından çıkmaz olmuş. Baş ucunda bekleyen kansına:

– Hatun demiş, tak takıştır, sür sürüştür, giyin kuşan yanıma gel.
– Düğüne mi gidiyoruz ayol, demiş, karısı, sen yataktan bile kalkamıyorsun!
– Yok, demiş Hoca, öyle değil, Azrail gelmek üzere, geldiğinde belki seni beğenir de…

Sen Yüzme Bilirsin

Hikâye bu ya, Hoca’nın, biri geçkince diğeri genç ve güzel iki karısı varmış.
Bir gün ikisi birden sormasın mı!

– Akşehir Gölünde kayıkla gezerken kayık devrilse. önce hangimizi kurtarırsın?
Hoca, ikisini de süzdükten sonra geçkin olana:

– Hatun, demiş, sen biraz yüzme bilirsin, değil mİ?

Sen Seçtin

Bir gün Hoca, eşeğine binmiş, Akşehir’in uzağındaki bir köye gitmeye niyetlenmiş. Niyetlenmiş ama allayıp pulladığı, her daim nazladığı eşeği, yoldaki eşek terslerini koklamaktan bir türlü ilerlemiyormuş. Yolun bir sağ yanına bir sol yanına derken, Hoca’ya çekmedik çile bırakmamış. Bari yol kenarındaki otlara boyun uzatsa, Hoca gam yemeyecek.

Hoca, indiği gibi, eşeğin kokladığı pisliklerden hayvanın torbasına doldurmuş. Bir ağaca bağlayıp torbayı da eşeğin boynuna takmış. Takmış ama, her defasında eşek torbayı boynundan fırlatıp atıyor. Hoca eşeğe kükremiş:

– Seni gidi köftehor, yemeğini sen seçtin, ne diye yemiyorsun!

Sen Değirmen Der misin?

Hoca Konya’da dolaşırken görmüş ki büyük mü büyük, heybetli mİ heybetli bir bina yapılıyor. İnsanlar karınca misali çalışıyor. Hoca çalışmayı hayran hayran seyrederken boşboğaz işçilerden biri Hoca’ya:

– Burada ne arıyorsun, demesin mil Hoca gayet sakin:
– Binaya bakıyorum, demiş, ne ola ki?
Adam, bıyık altından gülerek:

– Değirmendir!
deyince, Hoca:

– Herhâlde, demiş, değirmende çalışan hayvanlar da değirmen kadar büyük oluyor!

Sayılı Eşek

Hoca, tarla karın doyurmuyor, ne iş yapsam sermayeyi kediye yüklüyorum, deyip eşek satmaya niyetlenmiş, Elinde ne var ne yoksa satıp Konya’ya eşek almaya gitmiş, On tane eşek alıp birine binerek yola düşmüş. Sermaye bu ya, yolda, aman kaybolmasın diye İkide bir eşekleri sayıp duruyormuş. Ağacın gölgesinde sayarken 10, yolda giderken 9 eşek çıkınca Hoca’nın keyfi kaçmış, Bakmış kİ eşeğe her binişinde bir eşek eksik çıkıyor, ya yan gitmeye karar vermiş.
Akşehir’e on eşeğiyle vardığında, yayan yürümekten ayaklarının altı su topladığından ayakta zor duruyormuş. Hoca’yı bu hâlde görenler:

– Hayırdır Hocam. demişler, eşeklerine kıyamadım mı?
Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Sermaye göz önünde olmayınca azalıyor!

Sarığın Kusuru

Nasreddin Hoca sarığını sarınmak için epeyce uğraşmış; kan ter İçinde kalmış. Ne kadar uğraştıysa ucunu arkaya getirememiş. Şart olsun seni satarım sarık, dediyse de sarık bu, söz yemin dinler mi? Şart olmuş ve sarığı aldığı gibi Akşehir’in pazarına çıkmış. Neyse, bir müşteri sarığı alacak olmuş. Hoca:

– Yine al da, demiş, söylemedi deme, bu sarık hem suçlu hem kusurlu, ucu arkaya gelmiyor!

Kavuğun Kerameti

Adamın biri, Nasreddin Hoca’ya bir gün, artık Grekçe mi, Frenkçe mi, Süryanice mi bilinmez, Hoca’nın yazısından anlamadığı bir kitap getirmiş. Hoca kitabı karıştırmış, adama geri verirken:

– Bunu ben bilmem, demiş, git bir de San Saltuk’a sor!

Adam aynlırken Hoca’ya ne dese beğenirsiniz:

– Bir de Hoca olacaksın, başındaki kavuktan utan!

Hoca, kavuğu çıkardığı gibi arkadan adamın başına geçirip:

– Be boşboğaz demiş, keramet kavuktaysa, al, sen oku!

Sancı Gidince

Hoca’nın karısı gebeymiş. Doğum yaklaştı ya, her gün her gece: “Sancım geldi” diye yaygarayı koparıyormuş. Hoca tam hekime gideceği zaman ise: “Yok yok geçti!” diyerek Hoca’yı başından ayırmıyormuş. Sancı geldi, sancı gitti meselesi Hoca’nın canını iyiden iyiye sıkmış.

Yine bir gün gece yarısı sancısı tutmuş. Hoca telaş içinde doktora koşturacağı zaman, yine “Sancım geçti” demez mi, hekimin yolunu tutan Hoca:

– Bizim hatun az önce sancılanmıştı ama geçti, demiş. sakın ola bize geleyim deme!

Sana Vade Vereyim…

Hoca’nın müsrif mi müsrif bir ahbabı varmış. Şu gün öderim, diye borç alır, günü geçtiği hâlde ödeyemezmiş. Böyle böyle Hoca’dan epeyce borç almış. Bir gün yine:

– Hocam, demiş, vade ile biraz borç versen…
Hoca:

– Kusura bakma, demiş, borç veremem ama istediğin kadar vade verebilirim.

Sana Göre Hava Hoş

Uyku tutmadığı bir gece, Hocayla karısı, camın önünde dışarıyı seyrederken, iki hırsızın kapı önünde dolandığını görmüşler. Hoca kulak kesilince duyduğundan dehşete kapılmış; tüyleri diken diken olmuş. Adamlar sesli sesli plan yapıyormuş:

– Şimdi kapıyı çilingirle açarız, sen Hoca’yı hançerle öldürürsün, ben kansının ağzını bağlarım, oğlağı bir güzel afiyetle yeriz, yükte hafif pahada ağır ne varsa, kadınla birlikte götürürüz…
Bu fısıldaşmayı duyan Hoca yüksek perdeden öksürünce hırsızlar kaçmış. Karısı:

– Ne o Hoca, demiş, korkudan öksürük mü tuttu?
– Sana göre hava hoş, demiş, Hoca, olan oğlakla bana olacaktı?

Salı Namazı

Hoca, cüppeyi giyinmiş, sarığı sarınmış, Karakaçana binmiş giderken, bir ahbabı:

– Hayrola Hocam, demiş, nereye böyle?
– Cuma’ya gidiyorum!
– Nasıl olur, bugün salı!
Hoca, Karakaçan’ı gösterip:

– Bu emektarın işi belli olmaz, demiş, ancak yetişirim!

Sahte Binici

Bir gün Hoca’nın yolu bir hana düşmüş. Handakiler koyu bir sohbete dalmışlar. Memleketin sayılı binicileri anılarını anlatıyormuş. Hoca bu, o da kendini bu coşkulu sohbete kaptınp anlatmaya koyulmuş:

– Timur, bir gün yanında azgın mı azgın bir Arap atı ile çıkageldi. Atı yarına eyerleyin, diye buyurdu.
Lâkin neredeyse on asker ehli/eştirmeye çalıştıysa da bir türlü yola getiremedi. Dayanamadım, yardım edeyim, dedim.

Hoca lafını sürdürürken, hana çok iyi tanıdığı biri giri vermesin mi?… Hoca, ne yapsın, sözünü tamamlayıvermiş;

– Arap atı bu, tabi ben de dizginleyemedim!

Sahibinden Belli

Nasreddin Hoca’ya takılmayı seven biri:

– Hocam, demiş, hayırlı olsun, senin eşek kadı olmuş!
Hoca muzipçe gülümsemiş:

– Çok şükür. Eşeğim bile vaazımı can kulağıyla dinleyince kadı oldu!

Sağlığında Dinlemezdi Ölünce de Dinlemez

Hoca’nın kadılığında, şehrin subaşısı ile aralarına kara kedi girmiş. Kara kedi dediysem o cinsinden değil. Subaşı verdiği sözü tutmayınca Hoca da bütün köprüleri atmış. Hasılı birbirlerini pek sevmezlermiş. Takdir bu ya, önce subaşı Hakk’ın rahmetine kavuşmuş. Cenazeyi kıldırmak da bir ucundan tutup kaldırmak da Hocaya kalmış. Cemaat, Hoca’ya:

– Mübarek adam, ne bekliyorsun, telkin ver de evimize dağılalım,
dediğinde, Hoca:

– Nafile, demiş, subaşı beni burda dinlemiyordu, orda hiç dinlemez!

Sağım Solum Görünmüyor

Nasreddin Hoca bir talebesiyle seyahate çıkmış. Geceyi geçirmek için bir hana yerleşmişler. Hoca tam uykuda iken talebesi, Hoca’yı uyandırıp:

– Hocam, demiş, hacet gidereceğim; sağında mum olacaktı verir misin?

– Yahu kardeş, demiş, Hoca, bu karanlıkta sağımı solumu ben nereden bileyim!

Rüzgâr Dolması

Her zaman eşeğe binecek değil ya Hoca, bir gün de deveye binmiş gidiyor, bir yandan da azığı olan kavrulmuş unu yemeye çalışıyormuş. Torbadan unu avucuna alıp ağzına götürürken, rüzgâr denen mübarek, o benim nasibim, diye, unu savuruyormuş. Karşıdan gelen bir ahbabı:

– Hocam, ne yiyorsun, dediğinde,
Hoca:

– Görmüyor musun, demiş, rüzgâr dolması yiyorum.

Renkli Bilmece

Münasebetsizin biri yumurtayı avucunun içine aldıktan sonra güya Nasreddin Hocamıza bilmece sormak istemiş:

– Hocam, demiş, avucumdakini bilirsen, sana piyaz yaparım. Bak, ipucu da vereyim; içi sarı, dışı beyaz.
Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Bunu bilmeyecek ne var; turpu soymuşlar, içine havuç koymuşlar!

Rahmetten Kaçmıyorum

Yağmurlu bir havada Hocamız camdan dışarıyı seyrederken Kara Külah’ın koşar adım eve doğru geldiğini görmüş. Pencereyi açtığı gibi:

– Utan, demiş, Allah’ın rahmeti bu, ne diye kaçıyorsun?
Etme bulma dünyası ya, gel zaman git zaman aynı durum Hoca’nın başına gelmiş. Bardaktan boşanıyor mübarek. Hoca bir an önce ıslanmadan eve ulaşmanın telaşındayken, Kara Külah pencereyi açıp:

– Hoca, demiş, hani ne oldu; Allah’ın rahmetinden kaçılmaz diyordun?
– Ben sen miyim, demiş, Hoca, hem ne kaçması, telaşım o rahmete basmamak için benim!

Pınar Başında Uyudum

Nasreddin Hoca Akşehir’den Sivrihisar’a giderken, bir ahbabına uğrayıp yorgunluk gidermek istemiş. Ev sahibiyle neredeyse Akşehir’den, Sivrihisar’dan, hatta memleket meselelerinden konuşmuşlar. Ancak, bir türlü Hoca’nın derdine çare olacak söze sıra gelmiyormuş. Yatmaya yakın ev sahibi:

– Hocam, demiş, susuz musun uykusuz musun?
Açlıktan midesi yapışan Hoca bu söze ne dese beğenirsiniz:

– Yolda bir pınar başında yeterince uyudum!
Pintinin Sorusu Kendini bilmez, pinti ve gevezenin biri, aklı sıra Hoca’nın açığını yakalamış gibi sormuş:

– Parayı neden bu kadar çok seviyorsun, Hocam?
Hoca, içinden, bu soruyu başkası sorsa batmaz ya deyip tutamamış dilini:

– Senin gibilere avuç açmamak için!

Peşin Paraya Gülmek

Nasreddin Hoca bir ahbabından borç almış. Elde avuçta olsa Hoca hemen ödeyecek ama yoksulluğun iki gözü de kör olsun. Daha vadesi gelmeden adam alacağı için Hoca’nın kapısını aşındırmaya başlamış. Bir böyle iki böyle derken yine bir gün adam borcunu istediğinde;

– Şu anda yok ama, demiş, çok yakında ödeyeceğim,
Böylesi düşman başına, adam yüzsüz mü yüzsüz:

– Söyle Hoca, ne zaman vereceksin, kimden bulup vereceksin!
– Evin önüne çalı ektim!
– Niye?
– Koyun sürüsü geçerken yünleri çalıya takılacak.
– Sonra?
– Bizim hatun bu yünleri toplayacak, yıkayacak, tarayacak, eğirecek, dokuyacak, ben de götürüp satacağım.
– Eee?
– Ne e’si be adam, sordun ya, senin paranı o zaman öyle ödeyeceğim.
Buna kim gülmez; adam da kasıklarını tuta tuta gülünce Hoca:

– Gidi hâlden bilmez, demiş, peşin parayı gördün ya gül bakalım!

Parayı Veren Düdüğü Çalar!

Hikâye bu ya. Hoca, eşeğiyle Akşehir sokaklarında düdük satmaya başlamış.
Düdüğü çok seven çocuklar, kapış kapış düdük alıyormuş.

Bir gün pinti bir komşusu:

– Hoca, demiş, şu düdüklerinden bir tane ödünç ver de bizim çocuk hevesini geçirsin.
Hoca yarım ağızla cevap vermiş:

– Parayı veren düdüğü çalar!

Papaz Sorgusu

Bir gün, Akşehir’e üç papaz gelmiş. Hoca da kadı olarak onlara misafirperverliğimizi göstermek istemiş. Yemekler yenilmiş, kahveler içilmiş. Papazlar, akılları sıra Hoca’yı imtihan etmeye başlamışlar. En yaşlı olanı sormuş:

– Dünyanın, ortası neresidir?
– Eşeğimin, demiş Hoca, ön sağ ayağının bastığı yerdir!
Papaz hınzır hınzır gülerek:

– Nereden anladın, deyince, Hoca kendinden emin:
İnanmıyorsan ölç, diye, karşılık vermiş.

Hoca’nın aklına hayran olan yaşlı papaz, sözü gencine bırakmış. Genç papaz, Hoca’ya sormuş:

– Gökyüzünde kaç yıldız var?
Hoca gayet sakin:

– Eşeğimin sırtındaki tüy kadar!
Papaz, olmaz öyle şey diyecek olmuş. Hoca:

– İnanmazsan otur say, demiş.
Hikâye bu ya, o papaz da çekilmiş aradan. Aklında tüyler ve yıldızlar uçuşadursun, sözü üçüncü papaz almış:

– Söyle bakalım Hoca, sakalımda kaç kıl var?
Hoca, içinden papazın sakalına dair ne düşündü bilinmez ama; cevabı vermekte gecikmemiş:

– Eşeğimin kuyruğundaki kadar!
– Nereden biliyorsun Hoca, diyecek olmuş üçüncüsü.
Hoca gülümseyerek:

– İnanmıyorsan, demiş, bir senin sakalından, bir onun kuyruğundan çekelim. Eksik fazla çıkarsa bu kavuk sizin olsun!
Hoca, papazlan şehir dışına kadar uğurlamış.

Pamuk Tarlası

Hoca’nın her zaman tıraş olduğu berber vefat edince bari demiş, halefine tıraş olayım. Adamcağız usturayı her vuruşta Hocanın yüzünü kesiyor, kestiği yere pamuk ya pıştınyormuş. Hoca, berberin elini, yüzünden uzaklaştırıp kapıya doğru yürüyünce adam:

– Hocam, demiş, nereye gidiyorsun, yarısı kaldı? Hoca, kapıdan çıkarken:
– Pamuk ektiğin yerin karşısına, demiş, keten ekmeye gidivorum.

Ördek Çorbası

Hoca efkâr dağıtmak için Akşehir Gölü sahiline şöyle bir açılmış. Tebdili mekân iştah açar derler, doğrudur, gö| havasından olacak, iyiden iyiye acıkmış. Çıkınında öküz gönüne dönmüş ekmek kırıntılarından başka yiyecek de yok. Islatmadan yemek mümkün değil. Ekmeği göle ba nıp yemeye başlamış.

Hocayı uzaktan izleyen bir çoban dostu, ne yaptığın, sormaz mı? Hoca, Akşehir Gölünde serinleyen ördekleri ima ederek:

– Ne yapayım, demiş, ördek çorbası içiyorum!

Ölür de Vermez

Akşehirliler baharın gelişini gölün kıyısında kutlarken, göle Hoca’nın komşusu düşmüş. Yüzme bilmeyen adam göle bir batıp bir çıkıyor, imdat diye bağırıyormuş. Herkes yardımına koşup:

– Ver elini, ver elini, diye el uzatıyormuş ama adam boğulacak, kimseye elini vermiyor. Hoca hemen gölün kıyısına gelip boğulan adama eğilerek:

– Be adam, demiş, boğulup gideceksin, al elimi!

Adam, Hoca’nın eline iki eliyle öyle bir yapışmış ki neredeyse Hoca’yı sağlığında rahmete kavuşturacakmış. Su tulumuna dönen adamı ters çevirip sırtına vururlarken, Hoca’ya:

– El uzatan ‘çok oldu ama, demişler, neden yalnızca senin elinden tuttu?
– Siz onun ne kadar pinti olduğunu bilmezsiniz, demiş, Hoca. O sadece almasını bilir. Ben “Al elimi.” dedim de ondan tuttu; siz “Ver elini.” dediniz… Pinti bu ölür de vermez! Ölürken bile hesap yapar!

Ölme Eşeğim Ölme!

Bir kış, neredeyse adam boyu kar yağmış. Aylarca bir toplu iğne başı kadar bile toprak görünmemiş. İnsanlar burunlarını dahi dışarıya çıkaramamış. Hazıra dağ dayanmaz hesabı, halkın yiyeceği de tükenmeye başlamış. İnsanlar lokmalarını sayar hâle gelmişler. Kıtlık sadece insanları değil hayvanlan da vurmuş; bir deri bir kemik kalmışlar.

Hoca’nın emektar eşeği de kıtlıktan fazlasıyla nasibini almış; günden güne kötülemiş. Elinde avucunda bir şey kalmayan Hoca, eşeğin kulağına bir umut eğilip:

– Ölme eşeğim ölme, demiş, yonca bitecek. Sen de yersin ben de!

Öküzün Gençliği

Aksak Umur Hazretleri şanına yakışır bir cirit oyunu düzenlemiş. Herkes seçme atına atlayıp gelirken, bizim Hoca da atlamış öküzün sırtına. Doğru meydana sürmüş… Herkes, yine Hoca yapacağını yaptı diye kahkahaya boğulurken, Hünkâr:

– Yahu Hoca, demiş, cirit oyunu çeviklik ister, bu öküz de neyin nesi?
Nasreddin Hoca düşmemek için sıkıca tutunup cevap vermiş:

– A Hünkâr’ım, siz bunu buzağıyken görmeliydiniz!

Oynar Ceviz Sesine

Hoca’nın karısı doğum sancısına tutulmuş. Tutulmuş ama sancı çekilir gibi değil. Bir yandan inliyor, bir yandan bağırıyormuş:

– Ölüyorum Efendi, kurtar beni bu sancıdan!
Hoca bir koşu ambara gidip bir el torbası ceviz getir miş. Başlamış torbayı sallayıp cevizleri şakırdatmaya. Karısı:

– Ne yapıyorsun Hoca, deyince, ne dese beğenirsiniz?
– Çocuk ceviz sesine dayanamaz, oynamak için çıkar!

Oktan Sonra Çakşır Gerek

Timur, keskin nişancılar arasında bir yanşma düzenlemiş. Hoca’yı da hedef tahtası olarak seçmişler. Yarışmacılardan biri okunu, Hoca’nın koltuk altından, diğeri bacaklarının arasından, üçüncüsü de kavuğunun üzerine koyduğu elmadan geçirmiş.

Hoca, yanşma boyunca bir heykel gibi durmuş.

Hünkâr, yarışmacılara ödül verirken Hoca’ya da mintan, kavuk ve para verilmesini emretmiş.

Hoca:

– Emir verin Hünkâr’ım, demiş, bir de çakşır versinler!

O Ayağın Abdesti Yok

Hikâye bu ya, güya Hocamız abdest alırken sol ayağına su yetişmemiş. Bakmış namazı kaçıracak;
teyemmüme de vakit yok. Namaza öylece durmuş. Namaza durmuş ama tek ayak üzerinde kılıyor. Namazdan sonra bir dostu:

– Ne yapıyorsun Hocam, demiş, namazın erkanı mı değişti?
– Değişmedi de, demiş Hoca, sol ayağımın abdesti yok!

O Adam

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca’yı merak eden birisi Akşehir’e geldiğinde, devrilmek üzere olan bir duvara sırtını vermiş bir adam görünce:

– Akşehir’de bir Nasreddin Hoca varmış, ben onu arıyorum, demiş, nasıl bulabilirim?
Duvara dayanan adam cevap vermiş:

– Gel benim yerime şu duvarı omuzla, sana Nasreddin Hoca’yı getireyim!
Yabancı beklemiş, adam beklemiş. Ne gelen var ne giden. Gün, akşam olmak üzereyken birine durumu anlatınca:

– Nasreddin Hoca’ya giden o adam Nasreddin Hoca’ydı demiş. Sana bu ilk dersi olsun!

Niçin Ağlamayayım Niçin Gülmeyeyim?

Çorbayı kendisi yapmış ya, kaynar olduğunu unutmuş mu nedir; Hoca’dan önce davranıp ateş gibi sıcak aşı kaşıklayan Hoca’nın karısı başlamış ağlamaya. Niçin ağladığını soran Hoca’ya da:

– Ah Hoca Efendi, demiş, rahmetli babam bu çorbayı çok severdi. Aklıma geldi de ondan ağlarım.
Hoca, hanımının içtenliğine hayran kalmış kalmasına da ilk kaşıkta çorba ağzından midesine kızgın yağ gibi akmış. Hoca’nın yüzü ekşimiş, gözlerinden yaş gelmiş. Bu sefer karısı sormuş:

– Sana ne oldu Efendi, sen niye ağlıyorsun?
Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Uğursuz babanın ölüp meymenetsiz kızının kalışına ağlıyorum!

Nereye Kadar Öte?

Nasreddin Hoca, kansıyla yatak paylaşımı konusunda bir türlü anlaşamazmış. Bir gün kansı sertçe:

– Efendi, öteye git! deyince. Hoca, erinip üşenmeden giyinmiş kuşanmış, sabaha kadar yol yürümüş. Yolda rastladığı bir tanıdık:
– Nereye böyle Hocam, demiş, buralara yolun düşer miydi?
– Sen bırak bunlan da, demiş Hoca, bir zahmet bize uğrayıp hanıma sor bakalım; daha “öte” gideyim mi?

Nefese Katransız Olmaz

Adamın biri, uyuz keçisinin sakalından tuttuğu gibj Hoca’ya getirmiş.

– Hocam, demiş, şuna bir okuyup üflesen, bir nefes etsen de hayvancağız kurtulsa!
– Tamam, demiş, Hoca, ben nefes edeyim ama sen yine de eve varınca o nefese bir miktar katran katmayı unutma!

Ne İstedim Ne Verdin?

Nasreddin Hoca eşeksiz olduğu bir dönemde, bir yere gidiyormuş. O koca kavuğu küçücük ayaklar nasıl çeksin? Zavallının yorgunluktan canı çıkmış olacak ki bir ağaç gölgesinde hem dinleniyor hem de: “Allah’ım, bir eşekçiğim olsaydı, ayağımı yerden keserdi.” diye Allah’tan bir eşek istiyormuş. Birden baş ucunda şaklayan kırbaç sesiyle uyanmış. İnsan azmanı tepeden tırnağa silahlı bir süvari:

– Babalık, demiş, miskin miskin yatacağına, hadi sırtla benim tayı. Baksana yürüyemiyor.
Hoca’nın yalvanp yakarması, aman dilemesi kâr etmemiş. Saatlerce yeni doğmuş tayı sırtında taşıyıp süvariyi gideceği yere kavuşturduktan sonra ellerini açarak:

– Güzel Allah’ım demiş, ben senden binek istedim ama üstüne binmek için, taşımak için değil! demiş.

Ne Değişir ki?

Nasreddin Hoca eve geldiğinde bakmış ki kansının surat beş karış. Kadıncağızın yüzünden düşen bin parça.

– Hayırdır hatun, bir şey mi oldu? deyince karısı:
– Hani, demiş, şu filancanın yeğeni vardı ya, gebeydi, doğururken ölmüş de cenaze evine gitmiştim, oradan geldim.
Hoca kansını inceden inceye süzdükten sonra:

– Hatun, demiş, ben senin düğün evinden gelişini de bilirim!

Ne Çektiğimi Ben Bilirim

Nasreddin Hoca, paraya mı sıkışmış nedir, huysuz sürmelisi eşeğini satmak için pazara çıkarmış. Birisi sırtını okşayacak olmuş, eşek adamın kasıklarına yapıştırmış çifteyi. Bir diğeri dişine bakayım derken az kalsın adamın elini koparıyormuş. Sonunda Hoca’ya:

– Eşeğini çek pazardan, kimse almaz, demişler.
– Satmak için getirmemiştim zaten, demiş Hoca, elinden ne çektiğimi anlayasınız diye…

Nasıl Bilirsiniz?

Nasreddin Hoca’nın hanımı ölmüş. Cenaze namazı kılınmış. İmam, dualar bittikten sonra cemaate:

– Ey Müslümanlar, demiş, merhumeyi nasıl bilirsiniz?
Herkes bir ağızdan karşılık vermiş:

– İyi biliriz!
Hoca, imamın kulağına eğilip:

– Kimi kimden soruyorsun be adam, demiş, sen onu bana sor!

Namazımı Kılmadan Olmaz

Bizim Hoca nın dostlan, ne zamandır yapmıyorduk şu Hoca’ya bir oyun oynayalım, diye, Hoca’yı derdest edip teneşir tahtasına yatırmışlar. Hoca da doğrusu oyunu bozmak istememiş. Kara Külah’ı getirip:

– Üstat, demişler, Hocamız, hakkın rahmetine ka vuştu, cenaze namazını kıldırmak sana kaldı. Az önce Hoca’yı sağ salim çarşıda gören Kara Külah:

– Oyunu bırakın, demiş, ne cenaze namazı!
O sırada kalabalığın arkasındaki teneşir tahtasından doğrulan Hoca:

– Olmaz arkadaş, demiş, namazımı kıldırmadan bir yere gidemezsin!

Misafir Sevmez

Hoca, pek misafiri sevmezmiş. Ne zaman birisi gelecek olsa, bahaneler ileri sürer, kabul etmezmiş.
Bu huyunu bilen birisi. Hoca’ya misafir gitmeyi aklına koymuş. Sokağında pusuya yatmış. Tam,

Hoca, eşeğiyle evine girerken, saklandığı yerden çıkıp:

– Çok iyi oldu, demiş. Ben de size gelmiştim. Davetsiz misafir, ayağını eşikten tam atarken Hoca:- Dur hele, burada bekle, deyip içeri girmiş.
Karısına da misafiri atlatmasını söylemiş.

Misafir kapıda beklemiş, beklemiş hiç ses seda yok. Kapıyı çalmış. Pencereye Hoca’nın karısı çıkmış.

– Hoca efendi evde yok, demiş.
Misafir şaşkın:

– Nasıl olmaz. Gözümle gördüm, biraz önce içeri girdi. Hatta bana da burada beklememi söyledi, deyince Hoca kafasını uzatıp:

– Ne diye anlamıyorsun? Ev benim değil mi? demiş. İster olurum ister olmam!

Minare Başı Hamam

Nasreddin Hoca, henüz “hoca” olmadığı zamanın birinde hamama gitmiş. Efkârlanmış mı nedir, bir bozlak tutturup yeri göğü inletmiş. Söylediği uzun hava kulağına o kadar güzel gelmiş ki hamamdan çıkar çıkmaz soluğu minarede almış. Bu vakitsiz ezanı dinleyen ahali aşağıdan:

– Hoca, diye bağırmış, ağzının içinde baykuş mu var; kendine acımıyorsan kulaklarımıza acı!
Hoca, yukarıdan bulunduğu yeri göstererek cevap vermiş:

– İçinizden bir hayırsever çıksa da buraya bir hamam yaptırsaydı, o zaman görürdünüz Nasreddin Hoca’da ne ses var!

Minare

Nasreddin Hoca daha Hoca olmadan, hatta molla olmadan minicik Nasreddin’ken babasıyla birlikte şehre geldiğinde minareyi görmüş.

– Hey Allah’ım demiş, şu insanların işine bak, kuyuyu ters çevirmişler!

Mevsimlerin Hası

Nasreddin Hoca, kocakarı soğuklarının başladığı günlerde komşusuyla havadan sudan konuşurken, komşu su:

– İnsanoğlu nankör Hocam. Yaz gelince yandım diye, kış gelince dondum diye kıyameti koparıyoruz.
Bir türlü mevsim beğenmiyoruz, deyince, soğuktan parmak uçlan bile uyuşan Hoca:

– Bahara bir kusur bulan var mı? demiş.

Mescit Duası

Nasreddin Hocanın koca ömründe ilk defa devlete bir işi düşmüş. Aksilik bu ya, işi bir türlü olmamış. Bir komşusu:

– Hocam, demiş, Ulu Cami’de kırk ikindi kılarsan, o anda işin olur!
Hoca da kırk gün Ulu Cami’ye taşınıp dualar etmiş. Kırkıncı günden sonra bir kırk gün daha geçmiş ama işi olmamış.

Bir gün, sıradan bir mescitte ikindi namazını kıldıktan sonra, komşusu müjdeyi vermez mi?

– Gözün aydın Hocam, duaların kabul oldu!
Hoca, doğru Ulu Cami’ye gidip:

– Ululuğundan utan, demiş, yazıklar olsun sana, evladın kadar olamadın!

Mavi Boncuk

Hikâye bu ya, Nasreddin Hocanın iki hatuncuğu varmış. Kadınlar birbirlerini kıskanırlar, hangimizi daha çok seviyorsun diye adamcağızın başının etini yerlermiş. Hoca iki tane mavi boncuk almış. Birbirinden habersiz, ikisini de ayrı ayrı çağınp “Bak,” demiş, “bu mavi boncuk en çok seni sevdiğimin işareti!” Ne zaman Hoca’ya:

– Gönlün ikimizden hangisinde, diye, sorsalar, Hoca:
– Mavi boncuk kimdeyse benim gönlüm ondadır, dermiş.

Mademki Ekmeğin Var Ne Diye Yemiyorsun?

Hoca bir iş icabı Konya’ya gitmiş. İşi orada kalsın; şadırvanda abdest alırken olacak, kesesini düşürmüş. Meteliksiz kalmış. Konya’nın havasından mıdır, nedir açlıktan başı dönmeye başlamış. Ayakları Hoca’yı bir fırının önüne götürmüş.

Bir müddet ekmekleri seyrettikten sonra içeri girip fırıncıya:

– Arkadaş, demiş, senin mi bu fırın?
– Benim, demiş, fırıncı…
Ekmek mi yapıyorsun?

– Gördüğün gibi, evet.
– Şimdi, bu finn dolusu ekmeğin hepsi senin mi yani?
– Evet, benim… Ne oldu?
– Yahu, ne diye yemiyorsun?

Leyleği Kuşa Benzettim

Nasreddin Hoca’ya bir gün komşunun kızı, pencereden başını sarkıtıp:

– Hocam, demiş, leyleği havada görmek gezmeye yerde görmek yatmaya, bacada görmek de birine sevdalanıp baca gibi tütmeye delalet edermiş. Doğru mu bu?
Hikâye bu ya, o güne kadar hiç leylek görmemiş olan Nasreddin Hoca merakla sormuş:

– Leylek de ne oluyor?
– Bak Hocam, demiş komşu kızı, biri sizin bacada?
Hoca başını çevirip bacaya bakmış. Gözlerine inanamamış. Geri dönüp sezdirmeden bacaya çıkmış. Bir hamlede leyleği yakalayıp eve getirmiş. Kuş dese benziyor gibi ama, değil.
Eline makas mı almış, yoksa bıçak mı almış, orası bilinmez; hayvancağızın gagasını, bacağını, kanadını bir güzel düzelttikten sonra:

– Eh, demiş, şimdi kuşa benzedin!

Kuyruğu Kolay Yerde

Hikâye bu ya, Nasreddin Hocamız eşeğini satmak için pazara götürürken, bakmış ki eşeğin kuyruğu pislik ve çamur içinde. Yıkasa su yok, su bulsa kuyruk temizlenecek gibi değil. Bu hâliyle eşeği nasıl satsın. En iyisi kuyruğun kirli yerini kesmek! Hoca da öyle yapmış. Kuyruğu kestiği gibi heybeye yerleştirmiş. Neyse, uzatmayalım; eşeğe bir alıcı çıkmış. Beğenmiş de Karakaçan’ı. Ancak kuyruksuz olduğunu görünce pazarlığı yarıda bırakmaya niyetlenmiş. Durumu fark eden Hoca:

– Pazarlığı bozma demiş, eksiği kuyruk olsun, o kolay yerde!

Kuzu mu Oğlak mı?

Bizim Nasreddin Hoca’nın cins mi cins, semiz mi semiz bir kuzucuğu varmış. Komşusunun da zayıf, cılız bir oğlakçığı. Gel gelelim komşusu, hemen her gün, Hoca’ dan kuzu ziyafeti çekmesini istermiş. Hoca dayanamayıp kuzuya kıymış. Afiyetle yemişler. Adam da minnet altında kaldığını mı düşünmüş nedir, oğlağı kestiği gibi yahni yapıp aklınca ziyafet çekmiş. Keşke çekmez olaydı, her yerde herkese Hoca ya oğlak ziyafeti çektiğini söyleyip dururmuş. Anlatıla söylene oğlak o kadar büyümüş, o kadar güzelleşmiş ki bir gün Hoca dayanamayıp:

– Şeytan diyor ki, demiş, çıkar oğlakla kuzunun postunu…

Kurtlar İşi Biliyor

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca ile Kara Külah ölüm üzerine sohbet ediyorlarmış. İnsanın ölünce elinin ayağının soğuduğunu, kanının çekildiğini, bedeninin buz gibi olduğunu konuşmuşlar.
Onların konuştukları orada kalsın; bizim Hoca, bir kış günü bakmış ki evde odun kalmamış, eşeğe bindiği gibi dağa çıkmış. Odunu tedarik edene kadar tipiden fırtınadan her tarafı buz gibi olmuş.

Aklına nereden geldiyse “Ben öldüm!” diyerek ardıç ağacının dibine yığılmış.

Bu sırada üç kurt gelip Hoca’nın eşeğini afiyetle yemişler. Hoca sözde ölü ya, ölüden ses çıkar mı? Yalnızca mırıldanmış:

– Buldunuz sahibi ölmüş eşeği, yiyin bakalım!

Kurdun Kuyruğu

Artık, İmad ile mi, yoksa Kara Külah ile mi bilinmez, bizim Hoca kurt avına çıkmış. Av arkadaşı bir inde kurt yavrulan fark edip içeri girmiş. O sırada yavruların anası gelip ine girmeye kalkışmasın mı? Hoca, eyvah diyerek kurdun kuyruğundan yapışmış. O çekmiş, kurt hamle yapmış, derken toz dumana karışmış. Diğer avcı içeriden:

– Hocam, nedir bu toz duman, dediğinde;
– Kurdun kuyruğu koparsa, demiş Hoca, sen o zaman görürsün tozu da dumanı da!

Kurdu Rahatsız Etme

Hoca’nın eşeğini kurt yemiş. Hoca farkına varmış varmasına da eşeğin kemikleri kaldıktan sonra, kurt sofrayı terk ederken farkına varmış. Keyfi yerine gelen dağların delikanlısı, dağa doğru çıkarken, birisi:

– Hoca, kurdu kaçırma, demez mi!
– Bozma kurdun keyfini, demiş Hoca, tok karınla dağa çıkmak kolay mı sanıyorsun?
Kudret Pamuğundan Yorgan Yaparsın
Yorumunu yaz
Kış gelmiş, kapıya dayanmış ya, Hoca’nın karısı her gün:

– Efendi, biricik yorganımız var. Sen çekince ben açılıyorum; ben çekince sen üşüyorsun, bu işe bir çare bulalım.
Bir dememiş beş dememiş, hemen her gün, yorgan meselesiyle Hoca’yı canından bezdirir olmuş. Elde avuçta olsa Hoca yorgan dükkânı açacak ama ne çare, zaten kıt kanaat geçiniyorlar. Bir gün dayanamayıp kovayı kap. tığı gibi karla doldurup hanımının önüne sürmüş: i

– Al, yorgan yaparsın!
– Ne! Demiş karısı, sonrasını diyemeden.
Hoca:

– Buna, demiş, kudret pamuğu derler, baksana atalarımız bundan yapılan yorganın altında ne rahat uyuyorlar.

Kör Dövüşü

Hoca, eşeğiyle pazara giderken yoluna çıkan üç kör, sadaka istemiş. Hoca da altın akçe, ufaklık büyüklük cebinde ne varsa birinin avucuna doldurup:

– Aranızda paylaşırı, demiş.
Adamcağızlar parayı aralarında paylaşmak için çekişmeye başlamışlar. Sana az, bana çok derken, para yerlere saçılmış, körler birbirine girmiş, son sözü söylemek yi ne Nasreddin Hoca’ya kalmış:

– Demek kör dövüşü böyle oluyor, bilseydim vermezdim!

Kirli Kuzgun

Hoca’nın pek âdeti de değil ya, bir gün Akşehir Gölü’ ne hanımıyla çamaşır yıkamaya gitmişler. Hanım yıkıyor, Hoca seriyor derken bir kara kuzguncuk ok gibi atılıp sabunu kaptığı gibi havalanmış. Kadıncağız ah vah etmeye kalkınca Hoca:

– Boşver hatun, demiş, ne sızlanıp duruyorsun, o bizden kirli, temizlensin gariban!
Komşuya Gitmem Komşusu, Hoca’dan eşeğini ödünç istemiş. Hoca da:

– Eşeğime sormam lazım, deyip ahıra gitmiş. Döndüğünde ne dese beğenirsiniz:
– Kusura bakma komşum. Sana gelmek istemedi. Şimdi senin hakkında ileri geri konuşur, benim de eşekliğim tutar, dedi.

Kime Düşer?

Akşehir’de hayvanların oraya buraya, yol ortasına pislemeleri iyiden iyiye sorun olmuş. Çünkü, ortada kalan j pisliği kimin temizleyeceği konusunda her kafadan bir ses çıkıyormuş.
Bir gün, yine bir köpeğin biri çarşının tam ortasına pislemiş. Dükkân sahipleri, her zamanki gibi temizlik kavgasına başlamışlar. O sırada eşeğiyle Hoca geçiyormuş. Hemen Hocayı hakem olarak seçmişler. Sormuşlar:

– Allah aşkına Hocam, pislik kimin dükkânına yakınsa onun temizlemesi gerekmez mi?
Hoca düşünmüş, bir pisliğe bakmış:

– Her gün pislik mi arşınlayacaksınız? Pislik herkese bulaşır. Kokusunu bir tek siz değil, tüm memleket duyar, demiş. Sonra işleri iyice karıştırdım herhâlde diye düşünüp, son noktayı koymuş:
– Akşehir’in ortasındaki pisliği temizlemek kadıya düşer!

Kıyamet Zamanı

Hoca’ya kıyamet ne zaman kopacak, diye sormasınlar mı.

– Hangi kıyamet?
demiş, Hoca.

– Hocam, demişler, biz bir tane biliyoruz, kaç tane kıyamet var?
– Sizin bildiğiniz kıyamet başka, demiş, Hoca:

-Benim bildiğim iki kıyamet var; hatun ölünce küçüğü, ben ölün ce büyüğü kopacak!

Kıyamet Koptuğunda

Hoca’nın nereden aklına estiyse, bir gün durup dururken:

– Ben ölürsem, demiş, beni tepeüstü, diklemesine gömün. Sebebini soranlara da:
– Kıyamet koptuğunda dünyanın altı üstüne gelecek ya, demiş.

Kırk Yıllık Sirke

Adamcağızın birine hekim, kırk yıllık sirke tavsiye etmiş. Kimde bulunur, kimin var derken Hoca’ya göndermişler. Adam bizimkinin kapısını çalıp:

– Hocam, demiş, sende kırk yıllık sirke bulunur diyorlar, doğru mu?
– Doğru.
– İlaç İçirt, versen…
– Veremem, demiş, Hoca, isteyene verseydim kırk yıllık sirke bende bulunur muydu?

Kırk Yıllık Dost

Timur, Akşehirliler adına Nasreddin Hoca’yı huzuruna kabul edip sorunlannı anlatmasını istemiş.
Timur’un karşısında iyice heyecanlanan Hoca, kırk yıllık dost gibi başlamış anlatmaya…
Hoca’nın kendisiyle samimi bir şekilde konuşmasına hiddetlenen Timur:

– Bak Efendi, demiş, sen kendini ne sanıyorsun ki dünyaya nam salan büyük bir hükümdarla böyle konuşuyorsun?
Nasreddin Hoca, hiç istifini bozmamış:

– Sen büyüksen, demiş, biz de küçüğüz!

Kendi Kulağını Isırmak

Hikâye bu ya, Hoca’nın kadılığında iki adam kulak davası için Hoca’nın huzuruna gelmiş. Adamlardan birinin kulağı ısırılmış ama kimin ısırdığı belli değil. Birisi diğerinin kulağını ısırdığını, hakkını alması gerektiğini iddia ediyormuş. Diğeri ise:

– Hayır, Hocam, diyormuş, o kendi kulağını ısırdı.
Diğeri ise isyan ediyormuş:

– İnsan kendi kulağını nasıl ısırsın?
Nasreddin Hoca, kimin kulağını kimin ısırdığına karar vermek için davayı ertesi güne ertelemiş. Eve gittiğinde gündüzki kulak davası hatırına gelmiş. Bir eliyle kulağını tutup ısırmaya çalışmış. Yok bu kulağı yok öbür kulağı derken dengesini kaybedip yuvarlanmış. Ertesi gün kaşı gözü kan revan içinde mahkemeye gelmiş. Herifler geldiğinde kulağı ısınlmış olana:

– Evladım demiş, boşuna uğraşma, insan bırak kendi kulağını ısırmayı, kafasını bile yer!

Kavaflardan Aldım!

Bir gün Hoca, Konya’da ziyafete davet edilmiş. Giyinip kuşanıp ziyafet evine varmış ki içerisi ana baba günü; fare, yavrusunu kaybetse bulamayacak. Ne olur ne olmaz diye ilk defa giydiği çanğını koynuna saklayıp sofraya öyle oturmuş. Hocayı uzun süredir göremeyen bir dostu:

– Hocam, demiş, koynunuzdaki kitap çok kıymetli olmalı, sahaflardan mı aldınız?

– Hayır, demiş Hoca, sahaflardan değil, kavaflardan aldım!

Katranla Eşek At Olur mu?

Nasreddin Hoca, balıkçıların kayıklarını funda yakıp dağladıktan sonra, katranladıklarını görünce sormuş:

– Yaptığınız şey neye yarar?
– Kayığın hızı artar, demişler.
Hoca öğrendi ya, eşeği rüzgâr gibi dağ bayır uçurmanın, atla yarıştırmanın hayaliyle eve dönmüş. Döndüğü gibi fundayı yakmış, katranı hazırlamış… Karakaçan’ı dağlar dağlamaz, hayvancağız fırtına gibi ahınn kapısından öyle bir çıkmış ki tutabilene aşk olsun! Kapı bile arkasından sürüklenmiş. Hoca yoldaki toz bulutuna bakıp:

– Dağlamakla böyle oluyorsa, demiş, katranlayınca Arap atı olur!

Katır Nereyi İsterse

Katır inatçı olur derler ya, doğrudur. Allah cümlemizi katır tekmesinden de katır inadından da korusun diyelim ve Hoca’nın başına ne gelmiş, ona bakalım:

Nasreddin Hoca, eşeği ölünce yenisini alana kadar ödünç bir katır almış. Huyunu suyunu bilmediği hayvan, inatçı katırların padişahı mübarek. İp, Hoca’nın elinde ama var gücüyle asılsa bile yönünü çeviremiyormuş. Bir gün katır, üzerindeki Nasreddin Hoca’nın kadılığını filan dinlemeden almış başını giderken, yolda karşılaştığı bir dostu:

– Nereye gidiyorsun, diye sorunca, Hoca, düşmemek için sıkıca tutunarak cevap vermiş:
– Katırın istediği yere!

Kadın Aklıyla Yola Düşme

Hoca, evde otura otura her şeye karışır olmuş. Hanı mı bir şey yapmaya kalksa, onu öyle yap bunu böyle yap, deyip çileden çıkarıyormuş. Bir gün misafir geleceğin den kansı, Hocanın evde olmasını istememiş:

– Efendi, demiş, sen de hamama gidip şöyle bir kendine gelirsin!
Hoca, karısını dinleyip hamama gitmiş. Eve dönerken sağanak yağmura tutulmuş. Islanmayayım diye, üzerin de ne var ne yoksa çıkarıp koşmaya başlamış. Onu go. renler şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilmiyormuş. Hoca da onlara dönüp:

– Karı aklına uyup da, demiş, sakın ola bir şey yap. mayın. Yoksa, ya hamamda haşlanır ya yağmurda yaş|anırsınız; geriye de bir tek taşlanması kalır.

İyi Şahit

Bir adamın tamburu çalınmış. Kadılık yapan Hoca’dan hırsızı yakalatmasını istemiş. Subaşı, hırsızı ensesinden tuttuğu gibi Hoca’nın karşısına getirmiş. Şahitler de adamın suçlu olduğunu söylemiş ama hırsız bir türlü hırsızlığını kabul etmiyor. Baktı ki işler karışacak:

– Kadı Efendi, demiş, bu şahitlerin biri darbukacı, diğeri köçek. Onların lafına inanılır mı?
Hoca ne desin?

– Tambur davasına darbukacıdan ve köçekten daha iyi şahit olmaz!

İnşallah Ben Geldim

Hoca, yarına şunları yapacağım, edeceğim, diye plan yaparmış. Plan yaparmış yapmasına da her şeyin nasip kısmet işi olduğunu iyi bilen hanımı onu uyarmaktan geri kalmazmış: “Hoca, inşallah de!”, “Hoca, insanlık hâli!” “Hoca, kader kısmet var!”, “Hoca, nasipten öte yol git.’ mez!”

Hoca bu, hanımının her sözüne itibar etmediği gibi bu sözlerine de itibar etmezmiş.

Günlerden bir gün, akşam yatmadan önce bizim Hoca kansına:

– Hatun, demiş, yarın güneş açarsa tarlaya, hava yağmurlu olursa oduna gideceğim.
Hanımı yine: “İnşallah de Hoca.” diye uyarmış ama uyarmasıyla cevabını alması bir olmuş.

– Be kadın, demiş, bunun inşallah) maşallahı mı var, yarın hava ya kapalı olacak ya açık. Ben de ya tarlaya gideceğim ya oduna!
Sabah uyanmış ki hava kapalı. Eşeğe bindiği gibi dağın yolunu tutmuş. Neyse uzatmayalım, odunu etmiş, tam eşeğe yükletecekken, bir grup haydut etrafını çevirip:

– Babalık, demişler, filan köyü biliyor musun?
– Biliyorum, demiş Hoca, ne olacak?
– O zaman düş önümüze bizi oraya götür.
Hoca yalvarmış yakarmış ama iş bildiğiniz gibi değil. Üstelik filan köy dedikleri çeyrek günlük yol. Kaçsa arkadan mızraklayacaklar, yere yatsa üstünü çiğneyecekler, bu melanet heriflerden kurtulmanın çaresi yok. Önlerine düşüp o köyü bulmuş ama gün de batmak üzere. Yayan yapıldak onca yolu yürüyüp sabaha karşı evin kapısını çalmış. Hanımı içeriden seslenmiş:

– Kim o?
Hoca yorgunluk akan bir sesle cevap vermiş:

– Aç hanım aç, inşallah ben geldim!

İsa Peygamberin Öğle Öğünü

Hoca bir köyde öğle vakti kalabalığa nasihatte bulunurken bir kadıncağız:

– Kurban olduğum Hoca, demiş, benim bir müşkülüm var, düşündükçe boğazımdan bir türlü nimet geçmiyor, hani şu göğün dördüncü katında bulunan İsa Efendi’mlz bu saatte ne yer ne içer acaba? Bir yemek getireni götüreni var mı?

Uzun süredir o köyde bulunan Hoca nın aklına, kimsenin kendisine aç mısın, yiyeceğin var mı, diye sormadığı gelmiş.

– Sen bırak cennet yemekleriyle beslenen İsa’yı da, demiş, soracaksan bu gariban Hoca’nın bunca zamandır ne yeyip içtiğini sor!

İpe Un Serilir mi?

Hoca’nın pinti komşusu, her gün bir şey istemeye geliyormuş. O gün de ip istemiş. Hoca, içeri gidip biraz beklemiş.. Döndüğünde:

– Kusura bakma komşum, demiş, ipe un sermişler. Komşusu şaşırarak;
– ipe un serildiğini yeni duydum, demiş, hiç öyle şey olur mu?
Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Gönül vermeye razı olmayınca, bal gibi serilir!

İnşallah Bir Şey Bulur

Bir gece Nasreddin Hoca’yı karısı korkuyla uyandırmış. Duyulur duyulmaz bir sesle:

– Hoca! Hoca! Evde hırsız var!
Hoca uykusunun bölünmesinden rahatsız:

– İyi ya, demiş, belki çalacak bir şey bulur da elinden alırız!

İnek Yerine Eşek

Nasreddin Hoca karısının “İnek de inek isterim!” ısrarına dayanamayıp bir inek almış. İnek almış ama, ahır zaten Karakaçan’a dar geliyor, ne yapacağını şaşırmış. Hani hatuncuğu da ineğin üzerine titriyormuş. Zavallı eşek kapının ağzında daracık yere sıkışmış, kabir azabı çekiyor.

Hoca bir gün sabretmiş, iki gün sabretmiş, bakmış olacak gibi değil. Başlamış beddua etmeye:

– Güzel Allah’ım, şu ineğin canını bir an önce al da eşeğimi azaptan kurtar!
Bir sabah alaca karanlıkta ahıra girmiş ki ne görsün? Eşek nallan dikmiş; inek keyifli keyifli geviş getiriyor.

– Yarabbi, demiş, bağışla ama şaşırdım kaldım; “eşek” ile “ineği” birbirinden ayıramamışsın!

İnecektim

Nasreddin Hoca, Akşehir’de dolaşırken eşeğinden düşmüş. Çocuklar hemen çevresini sanp Hocayla dalga geçmeye başlamışlar:

– Sizi gidi haylazlar, demiş Hoca, ne gülüyorsunuz, ben zaten inecektim!

İlk Tökezleyen At

Konya tarafında bir derebeyi, huzuruna çağırdığına ilk önce kadınları sorarmış. Cevapları beğenmezse kör ku yuya attırırmış.

Hoca’nın da yolu Konya’ya düştüğünde derebeyi j|e karşılaşmış. Derebeyi, Hoca’yı bilgelere benzetmiş, örn rüm boyunca aradığım cevabı belki bu yaşlı verir diye rek, Hoca’yı kadınlar hakkında soru yağmuruna tutmuş İlk önce verdiği cevaplar derebeyinin pek hoşuna gitmiş Hoca, adamın rahat hâline kanıp soru sormaya kalkmış

– Beyim, demiş, senin gibi bir yiğit bu yaşa kadar tek kalır mı?
Bu soru adamı o kadar kızdırmış ki Hoca kör kuyunun serinliğini teninde duymaya başlamış.

– Öyle demek istemedim, demiş, senin gibi yiğidin istese binlerce cariyesi olur. Hem ilk tökezleyen atın bası kesilmez!

İlk Gün Hediyesi

Bizim Hoca, şehla gözlü bir hatuncukla dünya evine girmiş. Ağzımız tatlansın diye eve bir tabak kaymak getirmiş. Karısı ne dese beğenirsiniz:

– A beyim, ne gerek vardı iki tabak kaymağa, bir tabak neyimize yetmiyordu; beraber rızıklanırdık…
Hoca’nın keyfi yerinde. Ancak hatuncuk:

– Aşk olsun, ilk günden misafir de ne oluyor, deyince, Hoca:
– Hop… Hatun, demiş, tamam, her şeyi iki görebilirsin ama, ben bir taneyim.

İkimize de Ne?

Adamın biri Hoca’nın yolunu çevirmiş. Ağzı sulanarak İştahlı iştahlı:

– Hoca’nın, demiş, az önce bir sininin üzerinde iki kızarmış kaz götürdüler. Hoca umursamaz:
– Bana ne? deyince adam:
– İyi de sizin eve götürdüler! demiş.
Hoca, aynı umursamazlıkla cevap vermiş:

– Sana ne!

İki Kere Yellenen Eşek, Hoca Öldürür

Bir gün Hoca, ağaç buduyormuş. Yoldan geçen biri’

– Dikkat et Hoca, demiş, bindiğin dalı kesiyorsun düşersin!
Biraz sonra Hoca kendini yerde bulmuş. İçinden:

– Ne mübarek adam, demiş, düşeceğimi bildi, öyleyse öleceğimi de bilir!
Akşehir’i kanş karış arayıp adamı bulmuş:

– Benim ağaçtan düşeceğimi bildin, öleceğimi de bilirsin, demiş, ben ne zaman öleceğim?
Adam, nereden bilirim senin ne zaman öleceğini dediyse de Hoca’yı ikna edememiş. Başından savmak için:

– Eşeğin dağa çıkarken, demiş, bir kere yellenirse canının yarısı, iki kere yellenirse tamamı çıkar.
Hoca, eşek yellenecek de canım çıkacak diye, korkudan hiç dağa çıkmıyor, çevresinden dolanıyormuş. Ama Timur, otağını dağın tepesine kurdurunca çaresiz çıkması gerekmiş.

Hoca eşekle dağa çıktıkça yüreği eşek yellenecek diye hop hop ediyormuş. Doruğa az kala tam “Çok şükür yellenmedi.” derken, eşek bir kere yellenmiş.

Hoca: “Canımın yarısı gitti.” demiş. “Güzel Allah’ ım, hiç değilse yarım canla yaşayayım.” diye yalvarırken, eşek iki kere yellenmiş.

Hoca: “Tamam, ruhuma el fatiha.” diyerek yere uzanmış. Orada yatmış, yatmış. “Allah Allah cenazemi kaldıran da yok.” diyerek Akşehir’e gelmiş.

Her önüne çıkana “Ben öldüm, beni gömün.” demiş. Millete eğlence lazım. Hoca’yı cenaze gibi yıkamışlar, tabuta koymuşlar, namazını kılmışlar, kabristana götürürken yol ikiye aynlıyormuş. Cemaatin yansı şu yoldan, yarısı bu yoldan gidelim deyince, Hoca, tabutun kapağını kaldırıp:

– Sağlığımda, demiş, şu yoldan giderdim; ama ben ölüyüm. Nereden götürürseniz götürün, nasıl olsa son durak tahtalı köy!

İğneli Öğüt

Nasreddin Hoca kızını gelin ediyormuş. Nereden aklı na geldiyse düğün alayının ardından yetişip kızının kulağına:

– Evladım, demiş, sana benden baba öğüdü, dikiş dikerken sakın iğneye taktığın İpliğin arkasını düğümlemeyi unutma; iplik çıkar, iğne elinde kalır…

İç İşleri

Nasreddin Hoca’nın evi cayır cayır yanmaya başlamış. Komşu lan kan ter İçinde Hocayı bulup haber vermiş. Hoca gayet sakin:

– Hanıma söyleyin, demiş, evin iç işlerine o bakıyor.
İçinde Bulunma da… nasreddin Hoca’nın kadılığında, bir Akşehirli:

– Yahu Hocam, demiş, ölüyü götürürken tabutun neresinde bulunmalı?
Hoca bıyık altından gülmüş:

– İçinde bulunma da, demiş, neresinde bulunursan bulun.

Işığı Gören Geliyor

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca daha evleneli bir yıl olmadan karısını doğum sancısı tutmuş. Ebeyi çağırmışlar. Neyse uzatmayalım; karısı doğurmuş, beş dakika geçmeden bir daha doğurmuş; ikiz! Bir daha doğurmuş; üçüz! Bir daha gözün aydın; dördüz! Hoca’nın nevri dönmüş olacak ki bütün mumları üflemiş.

– Aman Hoca, ne yaptın? diyen ebe kadına:
– Ne yapayım demiş, Hoca, ışığı gören geliyor!

Islanmamanın Sırrı

Bir gün Aksak Timur Hazretleri, Nasreddin Hoca’sız ava çıkmak istememiş. Herkes av atma binerken Hoca’ya da Timur’un emriyle deh derim yürümez bir at vermişler. Allah’ın işi; avda sağanak bastırmasın mı? Herkes dörtnala geri dönerken, Hoca bakmış, ıslanacak, elbiselerini çıkardığı gibi altına almış. Hünkâr’ın otağının kapısında giyinmiş kuşanmış, kupkuru elbisesiyle içeri girmiş. Hünkâr Hoca’ya bakıp:

– Yağmur iliklerimize işledi, demiş, o atın üzerinde sen nasıl kuru kaldın?
– Sultan’ım, demiş, Hoca, kulunuza bağışladığınız at yağmurdan hızlı çıktı, üzerime tek damla düşürmeden beni buraya getirdi.
Hikâye bu ya, Timur gene Nasreddin Hoca’yı ava çağırmış. Kendi atını Hoca’ya vermiş, Hoca’ya bağışladığı ata da kendisi binmiş. Yine yağmur başlamasın mı? Geri dön emriyle herkes uçarcasına otağa dönerken Timur Hazretleri tepeden tırnağa ıslanmış, sucuk gibi olmuş. Geldiğinde Hoca’ya:

– Utanmıyor musun, demiş, sen beni kandırmaya. Hani yağmurdan hızlıydı bu at?
Hoca gülerek cevap vermiş:

– A sevgili Hünkârım, elbiseni çıkarıp altına alsaydın ya!

Horoz Yolu Bilmezse

Hoca, tavukçuluğa başlamış. Temmuz sıcağının kg. vurduğu günlerde, tavuklannı satmak için Akşehir’den Düşmüş Konya yollarına.

Lâkin cehennem sıcağında yol uzadıkça uzamış. Hoca bu ya, hayvancıklar sıcaktan telef olmasın diye kafesten yola salmış. Tavuklar ipten kurtulmuş gibi gıdaklaya rak sağa sola dağılmış. Hoca ne yapsın? Sopasını kaptığı gibi horozu kovalamaya başlamış. Bir taraftan da bağırıyormuş.

– Bre ahmak! Zifir karanlıkta sabahın olacağını bilirsin de Konya’nın yolunu niçin bilmezsin?

Hoca’nın Tehdidi

Hoca, bir yabancı kasabada misafirken heybesini çaldırmış. Heybe de heybe hani, az bulunur cinstenmiş. O önemli değil de adamcağız eşyasını neye koysun. Başla, mış tehdide:

– Heybemi bulmazsanız ben ne yapacağımı bilirim.
Bir değil, beş değil, Hoca heybe bulunana kadar ya. pacağını yalnızca kendisinin bildiğini söyleyip durmuş. Çok şükür, sonunda heybe bulunmuş.

– Hocam, demişler, heybe buiunmasaydı ne yapa çaktın?
– Ne mi yapacaktım demiş, Hoca, eski kilimi bozup heybe yapacaktım!

Hoca’nın Kaynanası

Nasreddin Hoca’nın kayınvalidesi artık karşıdan karşıya geçerken mi, çamaşır yıkarken mi orasını kendisi bilir, ırmağa düşmüş. Sular kadını hoplata zıplata alıp götürmüş. Hoca da başlamış kaynanasını aramaya. Arıyor ama ne arayış, ırmağın aktığı yere değil çıktığı yere gidiyor.

– Hocam, demişler, ters tarafta arıyorsun.
– Siz onu tanımazsınız, demiş, Hoca, o dünyanın en ters kadınıdır, ırmağın da tersine gitmiştir!

Hoca Vergi Memuru Olursa

Timur, subaşının dünyalığının iyi olduğunu duymuş. Bu değirmenin suyu nereden geliyor, diye sormuş soruşturmuş, subaşının rüşvet yediğini öğrenmiş. Adamı huzuruna çağırıp:

– Çalarak çırparak, yetim hakkı yiyerek, edindiğin servetin listesini getir, demiş.
Subaşı kalın bir defterle gelmiş. Timur defterin yapraklarını birer birer yırtarak adamın ağzına tıkamış.

Ertesi gün, Timur, vergi toplama işini Hoca’ya vermiş. Bir süre sonra, Hoca, kocaman bir kül pidesiyle Timur’ un huzuruna gelince, Timur sormuş:

– Hayırdır Hoca, nedir bu boyunca pide?
– Hünkârım, demiş Hoca, vergi hesabını pidede tutuyorum. Midem kâğıttan hazzetmez de!

Hoca Bilgin Olursa

Hikâye bu ya, Akşehir’e yabancı bir bilgin gelmiş. Onu ağırlama görevini de Akşehir’in en yaşlısı ve en bilgin kişisi olarak Nasreddin Hoca’ya vermişler. Yenilmiş, içilmiş, gezilmiş sıra Hoca’nın bilginliğini ölçmeye gelmiş. Yabancı bilgin, elindeki değnekle yere bir daire, ortasına da bir çizgi çizmiş. Hoca, parmağıyla kendine doğru üç, bilgine doğru bir yapmış. Bilgin par maklarıyla su atar gibi elini aşağıya doğru sallamış, Hoca da yukarıya doğru… Neyse bilgin, Hoca’yı yerlere kadar eğilerek selamlamış.

Ülkesine dönen bilgin, herkese Hoca’yı anlata anlata bitiremiyormuş. Diyormuş ki:

– Daire çizdim. Ekvatoru gösterince, O, dünyanın dörtte üçü su, dörtte biri kara, dedi. Ben yağmuru sorunca hemen anladı, buharlaşmayı anlattı.
Tabi Akşehirliler de Hoca’ya yabancı bilginin neler yaptığını sorunca Hoca:

– Vallahi hiçbir şey anlamadım, demiş. Önce kocaman bir sini çizdi. Anlayacağınız baklava yiyelim, dedi. Tepsiyi ikiye böldü. Ben de yoo… yağma yok! Üçü benim, biri senin hakkın, dedim. Sonra eliyle fındık, fıstık serper gibi yaptı. Ben de tamam, dedim. Yalnız, parmaklarımı şöyle şöyle oynatarak odun ateşinde pişmeli, dedim. O da hepsini sen ye deyip yerlere kadar önümde eğildi!

Hilal

Nasreddin Hoca artık Akşehirli olmuş ama doğduğu köy Hortu’yu mu yoksa oradaki eşini dostunu mu özlemiş bilinmez, oruç ayını “sıla’’da geçireyim diye, onca yolu tüketip gece vakti köye girmiş. Bir de ne görsün, köylüler toplanmışlar; gökyüzüne bakıyorlar. Bunca insanın hilali görebilmek için toplandığını anlayınca söylemeden edememiş:

– Yahu, ne adamlarsınız, bizim Akşehir’de bunun de-ğirmen taşı gibisi bulunur gökyüzünde; kimse dönüp bakmaz!

Hırsızın Pabucu

Acemi bir hırsız koskoca Akşehir’de soyacak ev bulamamış olacak ki sabaha karşı Nasreddin Hoca’nın fakirhanesine girmiş. Aramış taramış, nafile, götürecek bir şey yok… Hoca durumu fark edip, önce, ses çıkarmasın diye adamın çıkardığı pabuçlarını saklamış, ardından da avazı çıktığı kadar “Hırsız var!” diye bağırmış. Komşular bir anda toplanıp hırsızı kaçarken yakalamışlar. Adam Hoca’yı görünce:

– Tamam, demiş, eve ben girdim ama pabucumu o çaldı!

Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?

Bir gece Hoca’nın eşeğini çalmışlar. Eşeksiz, Nasreddin Hoca ne yapsın? Fukara, önüne gelene yalnızca bu adi hırsızlık vakasını değil, çalınan eşeğinin faziletlerini de anlatıp duruyormuş.
Kim yanar Hoca’nın eşeğine? Her ağızdan bir avaz:

– Kış uykusuna mı yattın Hoca?
– Kapıya niye parmaklık yapmadın?
– Kapıyı kilitlemeyi mi unuttun yoksa?
Hoca dayanamamış:

– Bre, demiş, domuzdan yana mısınız, benden yana mısınız? Hırsızın hiç mi suçu yok?

Hırsıza Taşındım

Bir gün Hoca, evine hırsız girdiğini görmüş. Hiç rahatsız etmemiş. Hırsız, evde ne varsa çuvalına doldurup çıkmış. Hoca da evine kadar onu takip etmiş. Hırsız, kapısını açmış, içeri girmiş, tam kapatacakken, Hoca da dalmış içeri. Adam şaşkın:

– Ben seni tanımıyorum. Herhâlde yanlış eve geldin, deyince Hoca:
– Buraya taşındığıma göre, demiş, tanışacağız artık.

Hırsıza Bile Ağzımı Açmam

Nasreddin Hoca çocuklan baş göz edip yuvadan uçurunca kalmışlar mı bir Ayvaz bir Köroğlu. İncir çekirdeğinden kapı mandalına kadar her meselede karısıyla hırlı gürlü olmuşlar.
Bir gün kuyudan su çekme işinde inatlaşmışlar. Sen getirirdin, ben getirmezdim tartışması söz orucuna gelmiş dayanmış. Söz orucu dediysem hani, bildiğiniz oruç değil, basbayağı bahis. Kim konuşursa, bahsi o kaybedecek. Günlerce dilleri kilitli yaşamışlar.

Nasreddin Hoca’nın evde, karısının gezmede olduğu bir gün eve hırsız girmiş. Evi soyup soğana çevirmiş. Hoca da hırsıza yardım etmiş mi bilinmez; ama ses çıkarmadığı kesin.

Akşam üzeri Ayvaz kapıdan girdiğinde bir de ne görsün: Anlattığımız hikâye, fazlası var eksiği yok.

– Amanın hırsız, diye yaygaraya başlayacakken, Hoca sevinçle ayağa kalkmış:
– Hanım bahsi kaybettin, demiş, kalk kuyudan su getir!

Paranın Sesi

Hoca’nın kadılığında, huzuruna iki kişi gelmiş. Biri di-ğerini şikâyet ederek;

– Ocağına düştüm Hocam, demiş, ben bu adamdan davacıyım. Herifçioğlu odun kesiyordu, baltayı her vuruşunda “hınk” dedim, sonra da “hınk”ın ücretini istedim, vermedi. Ödesin bana borcunu!
Nasreddin Hoca odun kesiciden birkaç akçe istemiş. Adam direnecek olmuş ama, nafile, karşısındaki kadı; çaresiz vermiş. Hoca akçeleri yukarıdan yere bıraktıktan sonra tekrar toplayıp odun kesiciye vermiş. “Hınk” diyen adama da:

– Hakkını aldın, demiş, bir daha karşıma çıkma!
– Ben yalnız sesini duydum, demiş, “hınk” diyen adam. Hoca ne dese beğenirsiniz:
– Odun keserken “hınk” diyenin hakkı paranın sesidir!

Hesapsız Ortak

Nasreddin Hoca, Akşehir’e dönerken yolda çok acıkmış. Tesadüf bu ya, bir ağacın altında azığını yemek üzere olan bir çobanın sofrasına misafir olmuş. Hoca, çobanın verdiği süte ekmek doğramış; tam kaşıklayacakken o sırada selamsız sabahsız gelen birisi çömleği Hoca’nın önünden çekip almaz mı? Hoca bakmış süt elden gidiyor; adamcağızın ensesine şöyle okkalı cinsinden bir dokunmuş. Adam yığılıp kalınca Hoca, ben ne yaptım, der gibi söylenmiş:

– Nasıl bir adam, anlamadım. Ne selam verir ne elini kâseden çeker, şöyle hafif bir dokundun mu küser!

Helva

Akşehir’in çarşısında dolaşırken, Hoca’nın canı helva çekmiş. Canı çekmiş çekmesine de, ne yapsın, cepte metelik yok. İlk dükkâna girip sormuş:
– Un var mı?
– Var.
– Şeker?
– Var!
– Yağ?
– O da var.
– Eee, mübarek, ne duruyorsun, helva yapsana!

Hani Kıyamet Kopacaktı?

Nasreddin Hoca’nın sürmeli mi sürmeli, şeker mi şeker bir kuzusu varmış. Eşi dostu, ölümlü dünya muhabbetiyle Hocayı kandırıp kuzuyu afiyetle yemeyi kafaya koymuşlar. Bir gün toplanıp Hoca’ya:

– Hocam, demişler, yiyelim artık şu kuzuyu, yarın kı-yamet kopacak!
Hoca gönülsüz isteksiz, biraz da çaresiz kuzuyu alıp arkadaşlarıyla ırmak kenanna gitmiş. Yüzmüşler, bozmuşlar, kuzu çevrilirken ırmakta serinlemeye bakmışlar. Onlar ırmakta serinleye dursun, bizim Hoca cümlesinin elbisesini bir güzel yakmış. Irmaktan çıkıp geldiklerinde bir de ne görsünler, giysilerin yerinde yeller esiyor…

– Ne yaptın Hoca,
diye feryada başlamışlar.

– Üzülmeyin canım, demiş Hoca, siz söylediniz ya, yann kıyamet kopacak, giysiyi ne yapacaksınız!

Hanım Korkusu

Nasreddin Hoca, Sivrihisar’a kızını ziyarete gitmiş. Lâkin, cimri karısından iyice bıkan Hoca, evine dönmeyi hiç istemiyormuş. Bir gün yere boylu boyunca uzanmış. Bunu gören kızı:

– Hayırdır babacığım, hastalandın mı, deyince:
– Anana dönmektense, demiş, bırak da rahatça öleyim!

Hamam Parası

Hoca ne zamandır hamama gitmiyormuş. Şöyle dört başı mamur, tenine yakışır bir hamam sefası yapmak niyetiyle hamamın yolunu tutmuş. Hamam ashabından kim tanır ki Nasreddin Hocayı?Mübarekler gün yüzü mü görüyorlar, el içine mi çıkıyorlar? Bakmışlar hırpani kılıklı bir âdemoğlu; ilgilenmemişler bile. Verdikleri tasın bakırı çıkmış vaziyette; tuttukları peştamal eski mi eski… Hoca işini bitirip çıkarken aynacıya on akçe bırakmış. Hamamcılar paşalar gibi uğurlamışlar Hocayı ama, hoş karşılamayınca hoş uğurlama neye yarasın…

Ertesi hafta Hoca yine hamama gitmiş. Bu sefer Hoca’ yı el üstünde tutmuşlar. Hizmetin kusursuzunu yapmışlar; hürmetin kusursuzunu etmişler. Hoca kurunmuş, taranmış, çıkarken aynacıya bir akçe bırakmış. Söylemeyi de unutmamış:

– Yanlış anlamayın çocuklar, bugünün ücretini geçen hafta ödemiştim; bu bir akçe geçen haftanın ücreti!

Sen de Haklısın

Nasreddin Hoca, kadılık yaparken bir gün bir ahbabı burnundan soluyarak gelmiş. Hasmı için söylemediğini bırakmamış. Sonra:

– Hocam, Allah aşkına söyle, demiş, haklı değil miyim?
Hoca ne yapsın?

– Haklısın, demiş.
Ahbabı sinirleri yatışmış olarak gitmiş. Onun hemen arkasından hasmı gelmiş. Bu defa da o başlamış atıp tutmaya, yok bana şöyle, yok böyle yaptı demeye. O da Hoca’ya sormuş:

– Haklı değil miyim?
Hoca:

– Vallahi çok haklısın, demiş.
Adam da sakinleşerek gitmiş. Tüm bunlara tanık olan Hoca’nın karısı bile bu işe şaşırmış kalmış.

– Senin kadılığında bir garip Hoca Efendi. İkisine de sen haklısın dedin. Hiç öyle şey olur mu?
Nasreddin Hoca hanımının yüzüne bakıp:

– Hatun, demiş, sen de haklısın!

Göbek Atan Çıksın Ortaya

Nasreddin Hoca, telaş içinde kilerde kurban bıçağı ararken, bir kazan dolusu un kafasından aşağı dökül, müş. Gören, değirmeni soymaktan geliyor sanırmış o sinirle kazana bir tekme savurmuş. Lâkin ayağı öyle bir acımış ki öfkesini çıkarmak için kazanın üzerinde tepin, meye başlamış. Kazan yerlerde hoplayıp sıçrayınca, bu sefer de Hoca’nın yüzüne öyle bir çarpmış ki Hoca kurban bıçağını kavrayıp haykırmış:

– Hâlâ göbek atmak isteyen varsa, çıksın ortaya!

Gençliğini de Bilirim

Eşekten başka binek hayvanı tanımayan bizim Hoca bir gün sahiden ata binmek istemiş. Sağdan atlamış olmuyor, soldan sıçramış olmuyor; hasılı o kadar uğraş, masına rağmen ata binememiş. Kendi kendine: “Hey gidi gençlik!” diye mırıldanmış. Sonra sağına soluna bakınıp kimsenin olmadığını görünce kendi kendine:

– Sakalından utan bari, demiş, ben senin gençliğim de bilirim!

Geçinmeye Niyetim Yok Adını Ne Yapayım!

Hoca yolunu kaybeden yaşlı bir teyzeye yardım etmiş. Kadıncağızın çenesi de hani biraz düşükmüş. Aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
– Ömrün uzun olsun evladım, adın ne idi?
– Nasreddin.
– Evli misin?
– Evleneli 20 yıl oldu.
– Onun adı ne kuzum?
– Bilmem.
– Adam 20 yıllık karısının adını bilmez mi?
– Geçinmeye niyeti olmazsa, bilmez!

Geç Yiğidim Geç

Nasreddin Hoca, mezarlıkta bir köpeğin mezar taşına siydiğini görünce: “Bre melun, utanmıyor musun mezarı kirletmeye!” diyerek, sopasıyla köpeği uzaklaştırmak istemiş. Keyfi bozulan hayvan, Hoca’ya dişlerini gösterip hırlayınca, Hoca bakmış pabuç pahalı, sözü değiştirmiş:

– Geç yiğidim, geç, sözüm sana değil!

Fukara Malı

Nasreddin Hoca, her gün sabah namazından sonra ilk iş olarak bahçesine fidan dikiyormuş. Komşular bakmışlar ki fidanlar çoğalmıyor, sadece bir fidan var. Hoca’nın ne yaptığına dikkat kesilmişler.

Hoca, sabah diktiğini, akşam kökünden söküp alıyor, sabah yeniden dikiyormuş.

Komşular şaşkın:

– Hoca, demişler, Allah aşkına sen ne yapıyorsun?
– Ne olur ne olmaz, demiş Hoca, fakirin malı gözü önünde gerek!

Fincancı Katırlarını Ürkütmezsen…

Hoca, bir gece sohbetinden dönerken kestirmeden gideyim diye mezarlıktan geçiyormuş. Karanlıkta boş bir mezara yuvarlanmış. Bir miktar korkmuş ama aklına bir hinlik de gelmemiş değil. “Dur bakalım,” demiş, kendi kendine: “şurada biraz yatayım Münker-Nekir gelecek mi gelecekse bana ne sual edecek?” derken, dışarıdan çan sesleri, deh, çüş, sesleri duyunca: “Ne oluyor?” diye mezardan kafasını kaldırmış. Kafasını kaldırmasıyla kızılca kıyametin kopması da bir olmuş. Onlarca katır sağa sola çifte atarak kaçışmışlar. Meğer mezarlığın kenanndaki yoldan fincancı katırlan geçiyormuş. Fincan bu, böylesj bir hengâmede sağlam kalır mı? Fincancılar öfkeyle Hoca’nın yanına gelip sormuşlar:

– Kimsin sen bre adam, ne arıyorsun burada?
“Ben Nasreddin Hoca yım,” diyecek değil ya:

– Ben, demiş, ahiret kişisiyim, dünyaya gezmeye çıkmıştım.
Fincancılar Hocayı bir güzel benzetmişler. Ahiretin değil ama dünyanın kaç bucak olduğunu Hoca’ya iyice göstermişler. Hoca, yüzü gözü morarmış, yaralar ve çürükler içinde eve gelince karısı telaşla:

– Efendi, kurban olayım, demiş, ne bu hâlin?
Hoca zar zor konuşmuş:

– Deme hatun, öbür dünyadan geliyorum!
Karısı şaşkın:

– Eee, ne var ne yok oralarda, deyince:
– Fincancı katırlarını ürkütmezsen, demiş, iyilik güzellik!

Fark Meselesi

Nasreddin Hoca, vaaz ve nasihatte bulunmak, ilmihal bilgileri öğretmek üzere Konya’nın bir köyüne davet edilmiş; Kolay mı üç gün üç gece eşek sırtında o köye ulaşmak. Köye varır varmaz da sağ olsun köy ağası Hoca’yı misafir etmiş. Hoş beş ettikten sonra:

– Hocam, demiş, Tin Suresi’ni okur musun?
Hoca euzü besmele çekip sureyi okumuş. Ardından ev sahibi de okuduktan sonra:

– Hocam, demiş, elli dört farzı sayar mısın?
Hoca lahavle çekip elli dört farzı saymış. Ev sahibi de saymış. Bu minval üzere bir müddet önce Hoca, sonra ev sahibi okumuşlar saymışlar, okumuşlar saymışlar. Sonunda ev sahibi:

– Gördün mü Hocam, demiş, senin bildiğini ben de pekâlâ biliyorum; ne fark var aramızda?
Hoca, dişlerini gıcırdatarak:

– Öyle büyük bir fark yok aslında, demiş, üç günlük yoldan geldim; açım ve uykusuzum. Senin göbeğin, keyfin hepsi yerli yerinde. İşte fark buradan kaynaklanıyor!

Evlilik Tanımı

Yıllardan beri evli olan Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:

– Hocam, evlilik nedir?
Evliliğinden iyice gına gelen Hoca:

– Ne olacak, demiş, aydınlıkta hırlama, karanlıkta horlama!

Ey “İp”

Nasreddin Hoca, bir cuma günü kürsüde vaaz verirken, yine aklına ne geldiyse birdenbire:

– Ey Müslümanlar, demiş, oğlunuz olursa adını sakın Eyüp koymayın!
Cemaat birbirine bakmış. Birisi:

– Hocam, sebeb-i hikmeti ne ola ki, diye sorunca;
– Ne olacak demiş, Hoca, ahali dilinde “Eyip” olur; söylene söylene “ip”i kopar!

Eşeklik Yapmanın Lüzumu Yok!

Nasreddin Hoca, eşeği ölünce, çaresiz pazardan yenisini almış. Eşeğin yularından tutup eşek arkada kendi önde dalgın dalgın eve doğru giderken, iki hırsız gizlice yaklaşıp biri eşeği almış, diğeri eşeğin yerine geçmiş. Hoca arkaya döndüğünde ne görsün; yeni aldığı eşeğin yerinde bir âdemoğlu duruyor. Hoca şaşkınlıkla adama sormuş:

– İn misin, cin misin?
– Ben, demiş adam, yeni aldığın eşeğim. Ana baba bedduası aldığım için Allah beni eşek yaptı. Senin gibi iyiliksever birisi beni alınca tekrar âdemoğlu oldum.
Hoca bakmış, bu basbayağı adam; salıvermiş.

Ertesi gün yeni bir eşek almak için pazara gittiğinde bir önceki gün satın aldığı eşeğin haraç-mezat satıldığını görmüş. Hayvanın kulağına eğilip:

– Bre tövbesiz, demiş, bir günde ana babana gene ne eşeklik yaptın?


Eşeğin Gönlü

Nasreddin Hoca’nın eşeksiz ve insafsız bir komşusu varmış. Eşeği Hoca’dan ödünç alıyormuş; lâkin insaf denen şey ödünç alınmaz ki. Hoca’nın eşeğine yapmadığını bırakmıyormuş. Bir gün yine eşek istemeye gelmiş.

Hoca:

– Dur, demiş, eşeğe bir danışayım; gönlü varsa hayhay, gönlü yoksa başka kapı ara!
Bir süre ahırda bekledikten sonra, komşusuna:

– Mümkün değil, demiş, eşekle konuştum, gönlü yok. Üstelik, bana sitem etti. Beni sopayla, kırbaçla dövdükleri yetmiyormuş gibi sahibime de küfrediyorlar, dedi.

Elin Sözü ile Bildiğinden Şaşma

Hoca, bir gün, oğlu eşeğin üzerinde, kendi arkada pazardan gelirken, görenler kınamışlar:

– Ataya hiç saygı kalmadı, demişler, adamcağızın yü-rümekten tabanları su toplamış, oğlu keyif sürüyor.
Hoca, oğlunu indirip eşeğe kendisi binmiş.

Timur birden sormuş:

– Eşekle senin aranda ne fark var?
Hoca şöyle gözlerini kısarak bir Timur’a bir de kendine bakmış:

– İki arşın. Hünkârım!

El, Elin Eşeğini Türkü Söyleyerek Arar

Hoca’nın komşusunun eşeği kaybolmuş. Herkes bulmak için dört bir tarafa dağılmış. Hoca da aramaya katılmış. Ancak, Hoca dağ bayır eşek ararken türkü söylüyormuş.

– Hoca, demişler, ne yapıyorsun böyle?
– Komşularım, demiş Hoca, el, elin eşeğini türkü söyleyerek arar!

Yoğurtlu Pekmez

Nasreddin Hoca’nın canı ne zamandır yoğurtlu pekmez çekiyormuş. Bir türlü nasip olmamış. Nerdeyse bir yıl geçtiği hâlde yoğurtlu pekmezi yiyemeyen Hoca, kendi kendine mırıldanmış:

– Yoğurt bulunur pekmez bulunmaz, pekmez bulunur yoğurt bulunmaz, ikisi bulunur bu sefer de Nasreddin Hoca bulunmaz!


Ekmek Arası Kar

Hoca ya, iki geveze Akşehirli:

– Efendi, demişler, senin gibi büyük adamların mutlaka bir icadı olur. Sen neyi icat ettin?
Madana sükût gibi cevap olmaz ama, bunlar başka. Mutlaka bir şey demeli:

– Karla ekmek yemeyi icat ettim ama demiş Hoca, ben de pek beğenmedim!

Düşünme Derin

Nasreddin Hoca’nın sağlıklı, her zaman neşeli hâline gıptayla bakan birisi:

– Hocam, maşallahın var, yüzünden kan damlıyor. Neşenden hiçbir şey kaybetmiyorsun, demiş, bunun sırrı ne?
Hoca o babacan tavnyla:

– Sır filan değil, demiş, Lokman Hekim’in öğüdünü tutuyorum:
Ayağını sıcak tut, başını serin.
Kendine bir iş tut, düşünme derin.

Dünyanın Dengesi Bozulur

Elde soru mu yok; Hocaya sormuşlar:

– Hocam, sabahları insanlar niye bir o yana bir bu yana gider?
– Olur mu, demiş, Hoca, hepsi aynı yöne gitse dünyanın dengesi bozulur. Allah korusun bir yana devriliverir.
Dünya Kaç Arşın?
Yorumunu yaz
Bir gün Hoca’ya sormuşlar:

– Hocam, dünya kaç arşın?
Tesadüf bu ya, o sırada yoldan bir cenaze geçiyormuş.

– Bakın demiş, dünyanın kaç arşın olduğunu öğrenen biri gidiyor.

Düğünlerde Okunmaz

Aklınca Hoca’yı sınamak isteyen bir eski ahbabı, İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn ayetinin anlamını sormuş.

Münasebetsiz bir yerde sorulan bu soruya Hoca:
– Sen onu bırak da, demiş, şunu bil yeter: Bu ayet düğünlerde, demeklerde, şenliklerde pek okunmaz!

Doymak da Bir Tatmak da Bir

Hoca bağa gidip eşeğine iki küfe üzüm yüklemiş. Gelirken onlarca çocuk Hoca’nın etrafını çevirip üzüm istemiş. Herkese bir salkım vermiş ama küfeler de nerdeyse boşalmış hani. Çocuk hâlden anlar mı:

– Cimri adamsın Hoca, demiş her biri, bir salkım az değil mi?
– Çocuklar, demiş. Hoca, doymak da bir tatmak da bir.
Dostlar Alışverişte Görsün
Yorumunu yaz
Nasreddin Hoca bir zamanlar yumurtacı esnaflığına soyunmuş. Ne var ki, on para saydığı yumurtayı dokuz paraya satıyormuş.

Bakmışlar, Hoca iflas edecek.
– Ne yapıyorsun Hocam, demişler, bu külliyen zarar; artık alıp eksik satıyorsun.

Hoca:
– Sağ olun dostlarım, demiş, ben yaptığımı biliyorum; dostlar alışverişte görsün.


Dokuza da Razıyım

Rüyasında bir tüccar, Hoca’ya dokuz altın vermekte ısrar ediyormuş. Rüya bu ya, Hoca da illa on olmazsa almam diyor. Alırdın almazdın, Hoca uyanmış ki rüya! Hemen gözlerini kapayıp sağ avucunu açmış:

– Dokuza da razıyım!


Doğuran Kazan

Bilirsiniz ya Hoca, mal canlısı bir komşusundan kazan istemiş. İşi bittikten sonra da bir tencere güzeliyle birlikte kazanı komşusuna götürmüş.
– Sağ ol komşu, demiş, bu kazanın, bu da yavrusu’ doğurdu!

Komşunun canına minnet, fırsatı kaçırır mı tencereyi aldığı gibi mutfağa yerleştirmiş. Gel zaman git zaman Hoca komşudan tekrar kazan istemiş. İlkinde gönülsüz veren komşu be sefer seve seve getirmiş kazanı. Getirmiş ama, bir gün değil, beş gün değil Hoca’dan kazan gelmiyor. Hem tencereyi de ikilemek beklentisi içinde.

Dayanamayıp Hoca’ya:
– Hocam, demiş, işin bittiyse şu kazanı getirsen.
– Başın sağ olsun, demiş, Hoca, senin kazan öldü.
– Allah aşkına Hoca, demiş komşusu, kazan bu, ölür mü hiç?
– Niye ölmesin, demiş Hoca, bilirsin doğuran, ölür!

Diş Çektirdim Bilirim

Hikâye bu ya, bir gün Hoca’ya, bir kendini bilmez ahlayıp sızlayarak ağrıyan başı için ne yapması gerektiğini sormuş. Hoca’da çözüm tükenir mi?

– Kardeşlik, demiş, ben bu ağrı meselesini iyi bilirim geçenlerde dişim ağrımıştı, gittim çektirdim. Hiç bekleme; git dişini çektir.

Dilin Arşını Yok

Nasıl hacı hacıyı, hoca hocayı bulursa; kadı da kadıyı bulur. Bir gün Nasreddin Hocaya İranlı bir kadı misafir olmuş. Hoca yedirmiş içirmiş, bir eksiği kalmasın diye Hanya’yı da Konya’yı da gezdirmiş. Söylemeyi unutmayalım, Hoca neyimiz iyi dese İranlı çok daha iyilerinin, çok daha büyüklerinin kendi ülkesinde olduğunu söylüyormuş. Bakmış ki İranlı ne söylese avcı ve atıcı muhabbetine dönüşüyor, geri kalmak istememiş.

Hoca, ile İranlı karşılıklı övünürken, ne konuşuyor bunlar, diye, kulak kabartanlar da bulunuyormuş.
– Şahımız bir çeşme yaptırdı, boyu yedi yüz arşın, bin tane kuması var, cümlesi som altından, içinden zemzem akar, diyen İranlıya:
– O da bir şey mi, demiş Hoca, bir hamam yaptırdı ki Sultanım kullarına, boyu tam on bin arşın, çıkılmaz surlarına, kırk bin kuma koydurdu, som altın duvarına…

Yalnızca hamamın boyunun on bin arşın olduğunu duyan birisi:
– Yapma Hocam, demiş, hamam olsa olsa en fazla elli arşın olur!

Bir diğeri:
– Bak şimdi oldu mu, eni boyuna uymadı, gelin onu beş bin yapalım, demez mi?

Hoca bakmış ki hava alay havasına çalacak, İranlı kadıya dönüp:
– Şu münasebetsiz olmasa, demiş, enini boyuna uydurmasını bilirdim!


Derya Olsan, Tuzla Neye Yarar?

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca, ilk defa denizi görüyormuş. Aman bu ne su bolluğu diyerek sahile seğirtmiş. Susuzluktan dili damağı kurumuş olacak ki eğilip kana kana içmek istemiş. Bir yudum almasıyla püskürmesi bir olmuş. Susuzluğu azalacağına daha da artmış, ağzı acılaşmış, boğazı yanmış. Can havliyle pınara koşmuş. Demir gibi soğuk suya ağzını verip yüreğini serinlettikten sonra; dalgalı denize bakarak:

– Ne kabarıp duruyorsun, demiş, boyundan utan; şu pınarcık kadar olamadın.

Deli Dolu

Hoca, ağustos sıcağında yollara düşmüş. Konya’ya eşek bakmaya gidiyormuş. Yaz, ağustos sıcağı… Susuzluktan dili damağı kurumuş. Ne var ki çeşme akmıyormuş, kumasını bir tahtayla tıkamışlar. Kerbela susuzu kesilen Hoca, tıpaya var gücüyle asılmış. Asılmış asılmasına da tıpanın çıkmasıyla, yüzüne gözüne su fışkırması bir olmuş.

Hoca, bir çeşmeye, bir güneşten cayır cayır yanan bozkıra bakıp şöyle demiş:
– Bre deli çeşme. Bu bozkırda bile deli dolu aktığın için ağzını tıkamışlar!

Damdan Düşenin Hâli

Nasreddin Hoca karısıyla bir yaz gecesi damda yatarken, artık ne olduysa olmuş, damdan aşağı düşüvermiş.

Gürültü patırtı derken, Hoca’nın başına toplanmışlar. İçlerinden biri:
– Hocam, hâlin nicedir; ne yapalım, deyince:

– Tez, demiş, bana bir damdan düşen getirin. Hâlimden ancak o anlar!


Damda Sadaka

Nasreddin Hoca, dama yün sererken kapısı çalınmış. Zamansız gelen misafire sinirlenen Hoca, damdan seslenmiş:
– Kim o?

Dilenci, eli boş dönme korkusuyla:
– Aşağıya in de söylerim, diye cevaplamış.

Meraklanan Hoca, bin bir güçlükle damdan inmiş. Dilenci; kan ter içinde damdan inen Hoca’ya:
– Allah rızası için, demiş, bir sadaka!

Öfkesi kabaran Hoca:
– Hele gel bir dama çıkalım da, demiş!

Hoca’yla dilenci bin bir zahmetle dama çıkmışlar. Hoca, inip çıkmanın tutuşturduğu öfkeyi dilencinin yüzüne savurmuş:
– Allah versin!

Dağına Göre Kış

Hoca’nın kadılığında Akşehirliler hep birlikte huzuruna gelmişler.
– Dertlerimize çare olur, haksızları, hırsızları cezalandırırsın. Bu Aksak Timur başımızın belası kesildi, herifin astığı astık, kestiği kestik… Ne olur, onun gazabından bizi kurtar, demişler.

Hoca ne yapsın? Bunca insan korku içinde yaşıyor. Dayanamamış, Timur’un huzuruna çıkmış.

Timur, Hoca’ nın ağzını aramak için sormuş:
– Söyle bakalım Hoca, adil miyim zalim mi?

Hoca bakmış, durum nazik. Yanlış bir söz söylese kavuğu kanla dolacak.
– Hünkârım, demiş, Allah, dağına göre kış verir!

Dağ Yürümezse

Nasreddin Hoca, Sivrihisar’dan Bursa’ya giderken bir handa soluklanmak için durmuş. Nerelisin, kimlerdensin diye sorduklarında:
– Akşehirli erenlerdenim, demiş.

Hoca’nın cevabından işkillenen birisi:
– Eren olmak kolay değil, şu yüce dağı ayağına getir de görelim Hoca, demez mi? Hoca:
– Ey ulu dağ, rahatını bozacağım ama yanıma geliver, diye seslenmeye başlamış.

Dağda hiçbir kıpırtı olmadığını görenler:
– Hoca, demişler, nefesin hiç de kuvvetli değilmiş.

Hoca dağa doğru yürümeye başlamış ve:
– Biz büyüklük yapmayız, demiş, dağ yürümezse abdal yürür!

Çocuklaşan Kavuk

Mahallenin çocukları, Hoca’yı çok severmiş. O da onların muzipliklerinden hayli keyiflenirmiş. Çocukla çocuk olur, onların arasına karışırmış.

Bir gün Hoca, pazardan yorgun argın evine dönerken, mahallenin çocuklan her zamanki gibi çevresini sarmış. Hoca’dan kavuğunu istemişler.

– Kavuğu ne yapacaksınız, demiş Hoca.
– Onu biraz gezdireceğiz, seveceğiz, demişler.

Hoca, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz, demeye kalmadan, kavuğu başından kaptıkları gibi birbirlerine atmaya başlamışlar. Hoca evine kavuksuz dönünce hanımı şaşırarak sormuş:

– Kavuksuz kendini çıplak sanırdın, kavuğun nerede?
– Baktı ki büyük olmak hiç de iyi bir şey değil, çocuklarla biraz çocuk olmaya gitti, demiş.


Çekirdeğin Parası

Hoca, artık Yemen hurması mıdır, Medine hurması mıdır, yoksa Acem hurması mıdır bir kilo hurma almış. Eve gelir gelmez de başlamış çekirdekleriyle birlikte yemeye.

Karısı:
– İlahi Efendi, demiş, sen ki gün görmüş bir ulu kişisin; hiç hurma çekirdeğiyle yenir mi?

Hoca bir yandan hurmaları tıkıştırırken ağız ucuyla:
– Ne diyorsun hatun, demiş, hurmacı çekirdekleriyle tarttı, onun da parasını ödedim!

Çağırıyorum Ama Gelmiyor

Nasreddin Hoca, cuma vaazı için kürsüye çıkmış. “Ey cemaat…” diye söze başlamış. Fakat gerisi bir türlü gelmemiş. Düşünmüş, taşınmış, aklına bir türlü gerisi gelmiyor. Sonunda bakmış ki olmuyor:
– Ey cemaat, demiş. Çağırıyorum, ama aklıma bir şey gelmiyor.

Hoca’nın hâline gülen cemaatten biri:
– Hocam, demiş, aklına oradan inmek de mi gelmiyor?


Cennet Cehennem Dolana Kadar

Bir gün Nasreddin Hoca’ya, Akşehir’in ileri gelenlerinden birinin cenazesinde:
– Hocam, demişler, insanlar ne zamana kadar böyle doğup ölecek?

Hoca düşünmüş mü cevap vermiş, yoksa hemen mi söylemiş bilinmez ama şu cevabı vermiş:
– Cennetle cehennem dolana kadar!

Cenaze Evi

Hoca’nın komşusu ölmüş. Cenaze, mezarlığa götürülürken, karısı başlamış ağıt yakmaya:

Gittiğin yerin adı var,
Ne tuzu var ne tadı var,
Ne odun ne ocağı var,
Böyle nereye gidersin!

Hoca, karısına dönüp:
– Hanım, demiş, galiba cenaze bizim eve geliyor!


Boğazımda Yangın Var

Nasreddin Hoca bir gün yemekte ihtiyatı elden bırakmış. Çok acıktığından mı, yoksa üşüdüğünden mi bilinmez; yüzüne tüten sütlü bulgur tasını ağzına dayadığı gibi içmeye kalkmış. Kalkmış ama tası elinden fırlatmasıyla soluğu kapıda alması bir olmuş. Bir yandan avuç avuç kar yutuyor, bir yandan bağırıyormuş:

– Yetişin ey Müslümanlar, boğazımda yangın var.

Bize Niye Uğramıyor?

Elde dedikodu mu yok; Hoca’nın yolunu çeviren bir kara dilli:

– İki gözüm Hoca, senin hatun bir günde kırk kapının ipini çekiyor, sabahtan akşama geziyor, deyince bizim Hoca, itiraz etmiş:

– Vallahi benim zerrece haberim yok, öyle olsaydı bizim eve de uğrardı!


Biraz da Ben Öleyim

Hocayı bir ahbabı iftara davet etmiş. Sofra tamam kurulmuş, kulaklar ezanda iken ortaya iftar aşı konmuş. Ev sahibi kepçe gibi bir kaşık alırken, Hoca’ya da çay kaşığına yakın bir kaşık vermişler. Ezan okunur okunmaz ev sahibi o kocaman kaşıkla peş peşe iftar aşını cennetlik mideye indiriyor, her seferinde “Oh, öldüm!” diyormuş.

Hoca bakmış olacak gibi değil; yemek bitti bitecek, bitmese bile bu küçücük kaşıkla sahura kadar yese iftarı edemeyecek. Sonunda dayanamayıp o kocaman kaşığı adamın elinden kaptığı gibi yemeğe daldırmış:

– Senin öldüğün yeter, biraz da ben öleyim!

Biraz Ondan Biraz Bundan

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca, Subaşı ve Kör Kadı sohbet ediyormuş. Kör Kadı lafın en tatlı yerinde:
– Hocam, çok konuşan çok yanılır, derler. Sen de biraz öylesin, deyince:
– Hayır, demiş Hoca, bir defasında parmağım gözüne Kör Kadı diyecektim ama dilimi tuttum.

Kör Kadı bakmış ki kurnazlığı ile kendisi zor duruma düşüyor.
– Hocam, demiş, seni bir türlü çözemedim. Cin desem değilsin, öküz desem o da değil.

Hoca bir sağındaki Kör Kadıya bakmış, bir solundaki Subaşı’ya:
– Biraz ondan, biraz bundan, demiş, ikisinin ortasıyım.


Bir Oğlun Oldu

Hoca’nın karısı ilk çocuğuna gebeymiş. Gebelik ki ne gebelik! Canı ne çektiyse Hoca bulup buluşturmuş, hatuncağızı kuş sütüyle beslemiş. Kadın da nazlı mı nazlı. Doğrusu Hoca’ya yaptırmadığı şey kalmamış.

Bir gün Hoca bir iş için gittiği Konya’dan dönüşünde, cimri komşusu:
– Hocam, demiş, nur topu gibi bir oğlun oldu, gözlerin aydın olsun; müjdeliğimi isterim!
– Git işine be adam demiş. Hoca, oğlum olduysa benim oldu, bundan sana ne?

Bir Nar, Bir Cevap

Hoca, eşeğiyle evine dönerken bir dervişe rastlamış. Dervişin heybesinin Bursa narıyla dolu olduğunu gören Hoca’nın canı nar çekmiş. Tanış olursam belki ikram eder umuduyla dervişe selam verip sormuş:

– Erenler, nereden gelip nereye gidersin?
– Nereden geldiğim de nereye gittiğim de önemsiz, demiş, derviş. Kendimi arıyorum!

Aklı nar heybesinde olan Hoca, dervişin sözünü fırsat bilip:
– Eğer, demiş, her bilgi karşılığında bir nar verirsen, kendini bulmana yardım ederim.
Dünya malına yüz çeviren adamcağız; dünyadan ahiretten, geçmişten gelecekten birçok soru sormuş. Hoca da sorulan, nar karşılığında, güzel güzel yanıtlamış. Derken, en can alıcı soru sorulunca, Hoca’nın ağzını bıçak açmaz olmuş.

Derviş:
– Herhalde bilemedin, deyince,

Hoca:
– Sen öyle san, demiş. Heybede nar kalmayınca bende cevap tükendi!


Bir Kile Hikâyesi

Nasıl olmuşsa olmuş, Hoca odundan gelirken bir tavşan yakalamış. Tavşanı torbaya koyduğu gibi ağzını bağlamış. Eve getirdikten sonra çarşıya çıkıp eşine dostuna:

– Akşam misafirim olun, demiş, size çok tuhaf bir şey göstereceğim.

Hoca çarşıda dolaşa dursun, Hoca’nın hatuncuğu bu torbada ne ola ki diye torbanın ağzını açınca; tavşan artık kapıdan mı çıkmış, pencereden mi atlamış bilinmez, sırra kadem basmış. Kadın da, Hoca ne der, korkusuyla torbaya arpa ölçeğini koyup ağzını bağlamış; eski yerine bırakmış.
Akşam, o çok tuhaf şeyi görmek isteyen Akşehirliler merakla Hoca’nın evine toplanmışlar. Hoca herkesin gözü önünde torbanın ağzını çözüp ters çevirince, arpa ölçeği teker meker ortaya yuvarlanmış.

Hoca hiç bozuntuya vermeden:
– İşte, demiş, bunun on dolusu bir kile eder!

Bir Dağın Ardı Kaldı

Hoca kaybettiği eşeğini arıyormuş. Ama nasıl arama, mübarek düğüne gidiyor sanki; hem türkü çığırıyor hem eşeği anyor…

Görenler;
– Hayırdır, demişler, böyle ne dolanıp duruyorsun?
– Bizim eşek kayboldu da, demiş Hoca.
– İlahi Hocam, demiş, biri. Türkü söyleyerek eşek aranır mı?
– Şu dağın ardına da bakayım, demiş Hoca, bulamazsam, siz o zaman seyreyleyin gümbürtüyü!


Binme Adabı

Hoca eşeğine artık odun mu yükletmiş, su mu yükletmiş; bir de yüklü eşeğin üzerine çıkıp dehlemiş. Dehlemiş ama Hoca’nınki binme değil; ayaklar üzengide, ayakta.

Karşıdan gelen bir Akşehirli:
– Yahu Hocam, seksen yaşma geldim böyle eşeğe binen görmedim, deyince,

Hoca:
– Ahbap demiş, zaten zavallıcık yükü zor çekiyor, üstüne üstlük ayaklarımı da taşıyor, bir de ben oturursam yazık olmaz mı hayvana…

Bilmenin Üç Yolu

Nasreddin Hoca bir cuma günü, kürsüye çıkınca:
– Ey Müslümanlar, demiş, bugün size ne anlatacağımı biliyor musunuz?

Cemaat şaşkın, cevap vermiş:
– Bilmiyoruz!

Hoca’nın, madem bilmiyorsunuz, o hâlde konuşmaya gerek yok demesiyle kürsüden inmesi bir olmuş. Kimse bu işin hikmetini çözememiş. Cemaat kendi arasında, bir dahaki sefere Hoca aynı soruyu sorarsa; “Biliyoruz.” diyelim kararma varmış.

Hoca, ertesi cuma günü kürsüde tekrar aynı soruyu sorunca verilen karar üzerine cemaat:
– Biliyoruz! cevabını vermiş. Hoca:
– O hâlde konuşmama hacet kalmadı, diyerek yine kürsüden inmiş.

Bir sonraki cuma vaazında Hoca’mız, cemaate yine aynı soruyu sorunca, önceden anlaştıkları üzere bazısı “Biliyoruz.” bazısı “Bilmiyoruz.” demişler. Hoca bağdaş kurduğu kürsüden inerken cemaate seslenmiş:

– İyi ya, bilenler bilmeyenlere anlatsın!

Bıldırcınım Havalandı

Nasreddin Hoca bir ahbabına bıldırcın ziyafeti çekmek istemiş. Pazardan bıldırcını almış. İşi hanımına da bırakmayarak kendi elceğiziyle kızartmış. Sofrayı hazırlamış.

Dostu da Hoca gibi latife düşkünü biriymiş ki kaşla göz arasında sofradaki bıldırcınları saklayıp cebindeki sağ bıldırcınları sofraya bırakmış. Hoca bakmış ki biraz önce kızarttığı bıldırcınlar tüye teleğe bürünmüş uçuyor.

– Allah’ım, demiş, hikmetinden sual olunmaz anladım, bıldırcınları kurtarıp sevindirdin de benim yağım, tuzum, biberim, kursağımda kalan hevesim ne olacak?

Beş Parmak Altı Parmak

Nasreddin Hoca kaşık bulamamış mı nedir, “Bismillah” deyip sağ eliyle zerdeye dayanmış. Aynı yöntemi uygulayan bir hasis:

– Hoca demiş, afiyet olsun da neden beş parmağınla yiyorsun?

Hoca bu, hiç altta kalır mı?
– Altı parmağım olmadığından!


Benimki de Düşünür

Bizim Hoca Akşehir pazarında dolaşırken bir de ne görsün, minicik bir kuşa bir eşek yükü para isteniyor. Merakla pazarlığı seyretmiş. Kuşun tek meziyetinin konuşması olduğunu öğrenince koştura koştura eve gelip baba hindisini kaptığı gibi tekrar pazara dönmüş. Hindinin fiyatını sormuşlar. Hoca ne eksik ne fazla, papağana biçilen fiyatın aynısını söyleyip izahını yapınca:

– Onun özelliği var, o konuşur demişler. Hoca düşünmeden:
– Bu da düşünür, demiş.

Ben Yıldıza Bakarım

Nasreddin Hoca, bir gün talebelerine:

– Çocuklar, demiş, Konya ile Akşehir’in havası aynı olur.
– Hocam, demişler, yanlışın olmasın.
– Ne yanlışı, demiş Hoca, Akşehir’de ne kadar yıldız varsa Konya’da da o kadar var!

Ben Seni Kurtaramam

Kınamayın canım, hevestir bu, herkeste olur. İşte Nasreddin Hoca zamanında, baykuş sesli bir adamcağız da müezzinliğe özenmiş, üstelik ezan vakti de değil ama olsun, çıkmış minareye; ezan okumaya çalışırken, Hoca aşağıdan ikaz etmiş:

– Hey evlat, başının çaresine bak; öyle dalsız budaksız bir ağaç ki çıktığın, seni kurtaran olmaz!


Ben Öbür Dünyadanım

Artık toz mu olmuş, toprak mı olmuş, yoksa ayıp bir şey mi bulaşmış, nedir, Hoca’nın mintanı kirlenmiş. Kirlenmiş de ya yolda belde birisi görüp ayıplarsa: “Sakalından, kavuğundan utan, derse…” diye Hoca yol üzerindeki mezarlığa sapmış. Boş bir mezarın içinde soyunup temizlenirken, rüzgâr mintanını alıp kaçmasın mı…

Mezarlıkta bir o yana bir bu yana, mintan önde Hoca arkada kovalamaca sürerken bir de ne olsa beğenirsiniz; yoldan geçen bir taifenin atları ürkmesin mi? Attan güç bela inen birkaç süvari Hoca’nın etrafını çevirip hesap sormaya başlamışlar:

– Bre kendini bilmez, az kaldı bir kazaya kurban gidecektik. İn misin, cin misin mezarlıkta çırılçıplak ne koşturup duruyorsun?

Hoca bakmış, iş kolay değil, postu deldirmek var işin ucunda.

– Durun çocuklar, demiş, ne inim ne cinim ne de bildiğiniz hortlağım. Ben ölmüş bir kişiyim, öbür dünyanın ahalisindenim. Orayı kirletmeyeyim diye abdest bozmaya çıktım. Siz işinize bakın; hemen geri dönerim.

Ben Ona Karışmam

Hoca hastalanmış, yatağa düşmüş. Çıkıp Akşehir’de efkâr dağıtamaz hâle gelmiş. Hoca’nın karısının yâreni olan mahallenin kadınları, Hoca hastayken de âdetlerini sürdürmüşler. İçlerinden birisi:

– İlmine kurban olduğum, demiş, Allah hayırlısını’ versin, senin ardından ne söyleyelim, nasıl ağlayalım?

Hoca yattığı yerden mırıldanmış:

Armudu soyarak gitti
Dünyaya doyarak gitti
Hâlden bilmez kadınların,
Dırdırını duyarak gitti,

deyin de artık ağlar mısınız, güler misiniz ben ona karışmam demiş.


Belinde Su Kabağı

Hoca’ya, ikide bir, eşi dostu “Kendini kaybetme Hoca.” diye takılırmış. Hoca bir gün, ana ata memleketi Sivrihisar’a gitmeye niyetlenmiş. Yine bir “kendini kaybetme” nasihatiyle karşılaşınca: “Aman kaybolmayayım.” diyerek beline bir su kabağı bağlamış… “Nedir bu?” diyen konu komşuya:

“Bundan böyle kaybolursam, Nasreddin Hoca olduğum belli olsun istedim.” demiş.

Daha Akşehir’i çıkmadan muzibin biri Hocanın belindeki kabağı kesip kendi beline bağlamış. Tesadüf bu ya çarşıda karşılaşmışlar. Bakmış ki, belinde kabak yok, kendi kabağı tanımadığı birinin belinde bağlı:

– Şu işe bak demiş, karşıdan gelen adam benim. O zaman ben kim oluyorum?

Bayram

Kıtlığın, yoksulluğun kol gezdiği bir zamanda Nasreddin Hoca bir köye varmış ki ne görsün: Kazan kazan yahniler, sini sini pilavlar; millet gülüp eğleniyor, bir şenlik bir şenlik…

– Bre, demiş, bu kıtlık zamanında bu ne?
– Deme Hoca, demişler, bugün bayramımız var, bütün bunlar o yüzden, gördüğün, göreceğin, göreceğimiz hepsi bu. Yoksulluk bizde de var.

Hoca içini çekerek:
– Keşke, demiş, her gün böyle bayram olsa!


Baş Başa Yemek

Nasreddin Hoca gün boyu gelenden gidenden, sorandan sual edenden yorgun düşmüş. Eve gelip sofraya oturduklarında karısına:

– Hatun, demiş, çıkar şu yazmayı başından!

Karısı, yazmayı çıkarmış ama sormadan da edememiş:
– Efendi, demiş, bayram değil seyran değil, baş başa yemek yiyoruz, nerden icap etti şimdi bu?

O günkü kalabalığın uğultusu hâlâ kulaklarında olan Hoca:
– Bak hatun, demiş, sen yazmayı çıkardın melekler kaçtı, ben “Bismillah” dedim şeytanlar kaçtı; şimdi baş başa bir yemek yiyelim!

Bana mı Eşeğe mi İnanırsın?

Pinti komşusu, Hocanın eşeğini ödünç istiyormuş.

Bir vermiş, iki vermiş. Baktı ki baş edemeyecek, yine istediği bir gün:
– Tüh… Biraz önce başkasına verdim, diyerek geri 3 çevirmiş.

O sırada, ahırdaki eşek var gücüyle anırmaya başlamış, Komşusu:
– Bu senin eşeğin sesi değil mi, hani yoktu? demiş.

Hoca:
– Aşk olsun, demiş, Hoca, benim sözüme değil de eşeğin sözüne mi inanıyorsun?


Baltayı Kurtaralım

Hocanın son günlerde canı ciğer çekmiş. Gündüz ciğerci çırağıyla eve ciğer gönderiyormuş lâkin, akşam eve geldiğinde sofrada yine bulgur pilavı… Bir böyle, iki böyle derken, bir akşam dayanamayıp sormuş:
– Yahu hatun, ben de nefis sahibiyim, kaç gündür ciğer gönderiyorum eve, akşam yine aynı yemek; ne oluyor bu ciğerlere?
Kadın ne dese beğenirsiniz?
– Bana niye soruyorsun; şu hain kediye sor. Ne zaman pişirmeye kalksam fırsatını bulup kapıyor!

Hoca birden yerinden fırladığı gibi baltayı hanımının çeyiz sandığına kilitlemiş; derin bir nefes almış. Karısı şaşkın şaşkın:
– Hayırdır, Hoca, demiş baltayı kimden saklıyorsun?
– Kediden!
– Yapma Hoca, demiş, karısı, kedi baltayı ne yapsın?

Hoca bu; sıradan bir koca değil ki:
– Bana bak kadın, demiş, ciğer iki akçe idi, bu balta kırk akçe eder. Ya kedi kaparsa!

Ayak Sesinin Kokusu

Bir Akşehir yazında, Nasreddin Hoca ve dostları sohbet ederken, af buyurun, içlerinden biri seslice yellenmesin mi? Ne yapsın adamcağız, kızarmış bozarmış ama belli olmasın diyerek ayağını yere sürtmekten de geri durmamış. Hoca bu, taşı gediğine koymazsa rahat edemeyecek:

– Rahat ol evlat, demiş, sesini biraz benzettin de kokusunu ne yapacaksın?


Ay Boğulacaktı

Hocanın gece vakti dili damağı kurumuş, içi yanmış. Mutfağa seğirtmiş ama ilaç için bir dirhem su yok. Bahçeye kuyudan su çekmeye çıkmış. Kuyunun kapağını kaldırınca ne görsün, ay kuyuda parlıyor.

– Eyvah, ay boğulacak, demesiyle, çengelli ipi alıp gelmesi bir olmuş.

Hoca saatlerce ayı çengelle yakalayıp kuyudan çıkarmak için uğraşmış. Sonunda çengel, kuyu taşma mı takılmış, sahiden aya mı takılmış, çektim gelmez bir ağırlıkla uğraşmış Hoca. Var gücüyle ipe asılınca, sırtüstü yere serilmesin mi? Bir de bakmış ki dolunay gökyüzünde pırıl pırıl parlıyor.

– Çok şükür Allah’ım, demiş, yoruldum ama ayı da boğulmaktan kurtardım.

Ay Alıp Satmanın Zamanı Değil

Bir Ramazan günü Hocaya öğrencilerinden biri durup dururken;
– Hocam, demiş, bugün ay kaç?
– Nerden bileyim demiş Hoca, ay alıp sattığım mı var!


Aşçıya Diyeceğim Yok, Pilavı Bağışlayın

Selçuklu Sultanı Alaaddin, bir Ramazan günü Nasreddin Hoca’yı Konya’ya davet etmiş. Sultan çağırır da gidilmez mi; üstelik, Hocaya hususî arap atlarından birini göndermiş. Hoca şehre vardığında vezirlerden birisi karşılamış. Gün boyu Konya’nın gezilecek yerlerini gezmişler, görülecek yerlerini görmüşler. Akşam ezanıyla birlikte “sultan sofrasında iftara oturmuşlar. Adet olduğu üzere evvela çorba gelmiş. Yine âdet olduğu üzere ilk kaşığı Sultan Hazretleri çalmış ama çalmasıyla parlaması da bir olmuş:
– Kaç defa ferman buyurdum; benim çorbama Erciyes kekiği atılacak diye. Kaldırın bu çorbayı! Kuzu tandırı getirin!

Sofrada bulunanlar çorbanın kokusuyla yutkunadur- sunlar, bu defa kuzu tandır gelmiş. Sultan tadına bakar bakmaz; bu sefer de “Mendebur aşçıbaşı!” diye gürlemiş:
– Şu Selçuk ülkesinde kuzu mu kalmadı ki koç kızartırsınız. Götürün bunu çabuk!
Hasılı, o yemeğe bir bahane, bu yemeğe bir bahane, sofraya ne gelirse Sultan Hazretleri, tadına baktıktan sonra, aşçıbaşını azarlayarak geri gönderiyormuş.

Nasreddin Hoca bakmış ki aç kalacak, ayağa fırladığı gibi pilav lengerini alıp önüne koymuş; hızla kaşıklamaya başlamış.

Sultan Hazretleri:
– Hocam, demiş, ne yapıyorsun?

– Sultanım, demiş Hoca, aşçıbaşı sizin olsun, bari pilavı bağışlayın!

Anasına Yas Tutuyor

Hocanın ibiği kınalı biricik tavuğunu tilki mi kapmış, yoksa bir hırsız mı çalmış bilinmez; tavuk kaybolmuş. Zavallı yavruları bir o yana bir bu yana süngüsü düşük kanatlarla dökülür olmuş. Hoca, civcivlerin boynuna siyah ip bağlamış. Komşulardan biri ”Nedir bu” deyince,

Hoca ağlamaklı cevap vermiş:
– Anaları için yastalar!


Altın Ne Kadar Eksik

Adamın biri Akşehir çarşısında akşam yürüyüşüne çıkan Hoca ya bir altın uzatarak:

– Hocam, demiş, sende bulunur, şunu bozuver!

Hoca da ne hikmetse cebinde beş kuruş olmadığını söyleyememiş. Vaktim yok, acelem var dediyse de, adam inatçı çıkmış, illa Hocaya bozduracak. Sonunda Hoca:

– Ver bakalım sarıkızı deyip altını adamın elinden al-mış.

Elinde evirip çevirdikten sonra: “Kardeşlik, demiş, bu altın eksik altın!”

Dedik ya adam inatçı diye, bu sefer: “Ne kadar eksikse o kadar boz” diye sırnaşmasın mı, Hoca çileden çıkmış:

– Bak adamım, demiş, bu altın o kadar eksik ki, bir altın daha verirsen ancak tamamlanır!

Allah’a Şükredin

Bir gün Nasreddin Hoca kürsüde:

– Ey cemaat, demiş, Allah a ne kadar şükretseniz az. Ya deveyi kanatlı yaratsaydı…

Cemaatten birisi, “Hocam, bunun şükürle ne ilgisi var?” deyince, Hoca cevabı yapıştırmış:

– Senin dama bir konsaydı, görürdün.


Al Abdestini Ver Pabucumu

Nasreddin Hoca, derede abdest alırken pabucunun tekini dereye düşürmesin mi? Peşi sıra seğirtmiş ama bir türlü pabucu yakalayamamış. Yalın kaldığını anlayınca münasip bir şekilde abdestini bozmuş ve dereye çıkışmış:

– Al abdestini, ver pabucumu!

Aklın Varsa Akşehir Gölü’ne

Hikâye bu ya, Hoca yoldan çalı çırpı mı toplamış, yoksa geven mi kesmiş; eşeğe yüklediği gibi evin yolunu tut-muş. Tutmuş ama, içini kemiren şüpheden de bir türlü kurtulmak mümkün değil. Bir eşek yükü zahmet çektiği bu odun bozuntusu ot, ya ocağa atınca adam gibi tutuşmazsa? Sınamayı kurt yemez deyip sınayayım derken, yüküyle birlikte eşeği de alev almaz mı? Hayvancağız var gücüyle kendi yangınından kaçmaya başlayınca, Hoca arkadan bağırmış:

– Aklın varsa, Akşehir Gölü’ne!


Akçeli Kötek

Hoca, pazarda dolaşırken biri ensesine okkalı bir tokat atmış. Hoca, adamdan davacı olmuş, birlikte kadıya gitmişler. Oysa, adam Kadının akrabasıymış. Kadı:
– Bir tokadın cezası bir akçedir. Git, getir, demiş.

Adam gidiş o gidiş… Hoca da ne yapsın? Kadının ensesine bir tokat indirdikten sonra:
– Kadılığını akraba hatırına kullanırsan, demiş, kötekten sen de nasibini alırsın. Getireceği bir akçeyi benim attığım bu tokadın cezası olarak sen al!

Ağzım Hiç Kapanmadı

Hocayı bir eve akşam sohbetine davet etmişler. Davet iyi de toplulukta bulunan bir boşboğaz havadan sudan, ileriden geriden konuştukça konuşuyor, sözü kimseye bırakmıyormuş. Bırakın Hocanın sohbet etmesini, söz sırası bile gelmemiş adamcağıza, üstelik uykusu gelmiş, üst üste esnemeye başlamış. Nihayet gecenin bir yarısı herkes evine dağılmayı düşünürken, sazı elinden bırakmayan geveze:
– Hocam hiç ağzını açmadın, deyince,

Hoca:
– Sen görmedin, demiş, o kadar açtım ki az kalsın avurtlanm yırtılacaktı!

Avurt: halk dilinde yüz, yanak boşluğu anlamlarına gelir.



Ağzım Hiç Kapanmadı

Neylersiniz, yoksulluk zor zanaat. Hocamız kıt kanaat geçindiği bir yılın kara kışında bakmış ki arpa saman yazı getirmeyecek, eşeğin arpasını her gün biraz kısmaya başlamış. Kısa kısa hayvancağızın yemi günlük bir avuç arpa olmuş. Bir gün ahıra girdiğinde Karakaçanın nalları diktiğini gören Hoca:

– Yazık oldu, demiş, tam açlığa alışacakken!

Acemi Bülbül Bu Kadar Öter

Hocanın canı mı çekmiş nedir, göz hakkıdır diyerek, yol üzerindeki bahçede zerdali ağacının başına çıkmış. O güzelim zerdalileri cennetlik mideye indirirken bahçıvan çıkıp gelmesin mi…

– Hey, hemşehrim, demiş, kimsin, ne işin var ağaçta?
– Bülbülüm!
– Bülbülsen öt bakalım!

İnsan ne kadar öter; Hoca da garip garip sesler çıkarmaya başlamış. Bahçıvan:
– Bülbül böyle mi öter, deyince,

Hoca:
– İdare et, demiş, acemi bülbül bu kadar öter!


Acemi Berber

Hoca, bayramlık tıraşı için berbere gitmiş. Ancak, berberinin yerinde sanki cellatlıktan emekli biri varmış. Çaresiz sakalını yeni berbere teslim etmiş. Ama çok geçme» den berberin acemi olduğunu anlamış. Adam usturayı Hocanın yüzünde gezdirdikçe, Hoca içinden “Kelime-i Şehadet” getiriyormuş. O sırada korkunç bir böğürtü duyulmuş. Hoca, bu ses benden mi çıktı diye kendinden korkmuş. Berbere:
– Hayırdır, demiş, bu ses de neyin nesi?
– Biz artık duya duya alıştık, demiş berber, yandaki nalbanttan geliyor; öküz nallıyorlar!
Hoca lahavle çekip:
– Ben de, demiş, birini tıraş ediyorlar sandım!

Acemi Bakkal

Hoca bu, her mesleği denedikten sonra bir de bakkal dükkânı açmış. Hocanın “acemi bakkal” olduğunu anlayan bir kadın:

– Ben Kedigillerden Deli Ömer’in karısıyım, parasını kocam ödeyecek, diyerek tuzdan bulgura, yağdan şekere dükkânda ne varsa hepsinden istemiş. Hoca:

– Mümkün değil, demiş, kocanın namını duydum ama bile bile sermayeyi kediye yükleyemem.

Acemi Avcı

Hikâye bu ya, kurtlar Akşehir’e, hatta Hoca’nın mahallesine kadar iner olmuş. Hoca da kış kıyamet demeyip komşusuyla kurt avına çıkmış.

Neyse uzatmayalım, acemi avcı şansı, bir kurdu ininde kıstırmışlar. Komşusu hayvanı görmek için kafasını inin ağzından içeri sokmuş. Sokar sokmaz da ayakları halay tutar gibi zıplamaya oynamaya başlamış. Hoca, “Tamam,” diye düşünmüş, “işte bizim adam kurdu yakaladı. Avcı dediğin böyle olur. Bari yardım edeyim” diyerek adamın ayaklarından asılıp dışarı çıkarmış ki bir de ne görsün; komşunun kafası yok. Hoca’yı bir düşüncedir almış. Apar topar geri dönüp adamın karısına:

Hatırlıyor musun, demiş, ava çıkarken kocanın kafası yerinde miydi?

Zannetsin iyi bir iş yaptı da mükafaat aldı

    Çamlıbel’li iki bacanak Ataköy’de bir yaz günü üç beş kişiyle birlikte kahvenin önünde oturmuş çay içerlerken iki gün önce yayladan gelirken yağan yağmurlar nedeniyle kayganlaşan yolda büyük bir tehlike geçiren arkadaşlarını dinliyorlar. Arabanın nasıl kaydığını, şoförün kapıyı açıp nasıl aşağıya atladığını, sonra arabanın yolun kenarındaki küçük bir kızılağaca nasıl takılıp kaldığını can kulağı ile dinlerken oradakilerden birinin beş ltı yaşlarındaki yaramaz çocuğu Çamlıbelli Ahmet’i rahatsız edip duruyor.
    Çocuk iki de bir Ahmet’in şapkasını yere atıyor, Ahmet şapkasını yerden alıp silkeliyor tozlarını temizleyip başına koyuyor. Çocuk bir kez daha aynı işi yapıyor. Ahmet’in kulağına parmaklarıyla vuruyor, yetmemiş gibi ensesine bir de şaplak indiriyor. Oturanların hepsi olanları görüyor, sesleri çıkmıyor. Üstelik çocuğun babası da çocuğunu azarlamağı bırakınız, uyarmıyor bile.
    Ahmet her ne kadar Ataköy eniştesi olsa da Çamlıbelli olduğu için kendini yabancı sayıp çocuğa bir şey demeğe çekinir.
    Çaylarını bitirip kalkarlarken cebinden çıkardığı bir yirmibeş kuruşluğu “aferin” deyip çocuğa verir.
    Bacanağı ile kayınpederinin evine doğru yürürlerken bacanak dayanamayıp sorar:
    – Ula Ahmet çecuk o kadar eziyet etti sağa, sen da çikarup para verdun oğa, habu naşı işdur?
    – Ne edeyim ben bir tokat atamadum oğa, zannetsun eyi bir iş yapti da mükafaat aldi. Yapar oni başkasina da vurur kırarler agizini burnini.

Kaynak: Temel Kimdir / Ömer Asan / Heyamola Yayınları / Sahife: 33-34

Sanayi Devriminin Toplumun Psikodinamiğine Etkileri Üzerine Notlar

“Sıradan bir sabahtı. Uyandım, çayın altını yaktım, su kaynarken kahvaltı masasını hazırlamaya başladım. Peyniri, zeytini ve çay bardağını tek tek masaya koydum. Tam o anda evde ekmek olmadığının farkına varıp, bakkala gitmek için eşofmanımı giydim. Anahtarı ve buzdolabının üzerindeki bozuk paraları cebime koyup kapı dışına çıktım. Ayağıma teee on altı yaşındayken annemin ‘Oğlum büyüme çağındasın seneye de giyersin’ diyerek aldığı 45 numara terlikleri geçirerek bayırın aşağısındaki bakkala doğru gitmeye başladım. Bayırdan inerken ayağımdaki terlikler büyük olduğu için parmaklarım asfalta değiyor, asfalt da sıcak olduğundan parmak uçlarım yanıyordu. Ben de reflekssel olarak dizlerimi daha fazla kıvırıyordum. Buraya kadar her şey normal gibiydi, fakat gelin görün ki annem ileri görüşlüydü, annem kurnazdı… Eşofmanı da büyük almıştı. Eşofmanın cebi derin olduğu için dizim cebimdeki para ile anahtara çarpıyor ve ‘çüküde çüküde’ diye sesler çıkararak bakkala doğru seğirtiyordum. İnce bir insan olduğum için mahallenin gelinlik kızlarına gönderme diye algılanmasın, ayıp olmasın diye elimle para ve anahtarı sabitleyip sesi keserek yürümeye devam ettim. Bakkala geldiğimde ekmeğin kalmadığını ama ekmek arabasının yolda olduğunu, biraz beklersem geleceğini öğrendim. ‘Hayhay’ deyip bakkalın önündeki bira kasalarına oturarak bekledim.

Beklerken birden onu gördüm. Köşedeki duvarın orda durmuş, bütün alımlılığıyla bana bakıyordu. Bizim gibi mütevazı, binalarının dış cephesi kilim desenli mozaiklerle kaplanarak güzelmiş gibi gösterilen bir mahallede ne arıyordu bu bebek? Kendimi daha fazla tutamadım ve yanına gittim. Evet şu ana kadar mahallemize girmiş en süpersonik arabaydı o ve beni çok etkilemişti. Asil adımlarla yanına yaklaştım ve acaba kaç yapıyor diye ellerimi gözlerimin kenarlarına siper ederek içine baktım. Geniş iç hacmi ve iç mekan tasarımının zarif olduğu kadar rahat da olması beni daha da bi etkiledi. Ben öyle etkilene etkilene arabaya bakarken birden alarmı çaldı. Panik halinde ‘çüküde çüküde çüküde’ diye ordan kaçtım. Karşıdaki balkondan bi adam çıkıp ‘Laan dolaşmayın arabanın etrafında’ diye bağırdıktan sonra küfretti. Zarif bir insan evladı olduğum için ‘Abi kusura bakma, ben sadece arabanın kadranına bakacaktım’ diye özür diledim. Adam ‘Umut sen misin lan tırto?’ diye beni tanırcasına seslendi. Güneş arkasında olduğu için yüzünü seçemiyordum. ‘Evet benim abi, fakat siz?’ diye sordum. ‘Yakup lan, Yakup! Tanımadın mı? Dur bekle, aşağıya geliyorum’ dedi.

Yakup’la çocukluk arkadaşıydık, annem sürekli Yakup’u bana ‘ateş gibi çocuk, mateş gibi çocuk’ diye överdi. ‘Her gün bulgur yiye yiye, yemeden içmeden Zeytinburnu’nda ev yaptırdı ailesi’ diye örnek gösterirdi Yakupgil’i. Ama bütün bunlara rağmen Yakup bana karşı hep saygılıydı. Küçükken o Pinokyo bisikletiyle gezmekten yorulduğunda bisikletini bayırdan binmeden çıkarmama izin verir, hatta evlerine kadar götürmeme de müsaade ederdi. İyi çocuktu Yakup. Aynı mahallede oturmamıza rağmen yıllardır görüşmemiştik. İndi aşağı, konuştuk. Başladı arabasının özelliklerini anlatmaya. Dur durak bilmiyordu, anlattıkça anlattı. İnceden uyuz oldum Yakup’a. ‘İstersen bir tur vereyim. Ha ha ha!’ deyince iyice tepem attı. Neyse ki o anda ekmek arabası geldi. Tam bakkala girerken ‘Ne var oğlum, ben de Bora Sürücü Kursu’na yazıldım’ diye laf soktum.

Ekmeğimi alıp sinir içinde eve döndüm. Dolaptan reçeli çıkarıp, kaynaya kaynaya suyu bitmiş çaydanlığa tekrar su koyarak altını yaktım. Yakup’u, arabasını, onun zenginliğini ve benim şu halimi bir müddet düşündüm, sonra annemin ‘Bulgur yiye yiye ev yaptılar’ sözü aklıma geldi. Koşup kalem kağıt aldım, hemen iki yıllık bir kalkınma planı hazırladım kendime. Bu plana göre evdeki gereksiz eşyaları elden çıkarıp paraya çevirecek, kenarda köşede duran paraları da değerlendirecektim, ayrıca gereksiz harcamalarımı da kesecektim. Evet planımı şu anda, şimdi hayata geçirecektim. Hemen gidip kışlık pantolonlarımın, montumun ceplerine baktım. Kenarda köşede kalmış, astarın içine düşmüş 50 binlikleri, 100 binlikleri toplayıp, koltuğun altına iki gün önce düşmüş olan 250 bin lirayla birleştirip dikiş kutusunda bir fon oluşturdum. Evet planım tıkır tıkır işliyordu. Sonra gözüme masa üzerindeki reçel kasesi ilişti. Reçel benim için gereksiz bir harcamaydı. Hemen kaseyi paketleyip dışarı çıktım. Bu arada aldığım ekmeği yemeyip akşam yiyecek olmam, plana dahil değildi ama ayrı bir kar marjıydı.

Minibüse binip dergiye doğru hareket ettim. Şoför bir müddet sonra ‘Evet ücretini uzatmayan kalmasın!’ diye aynadan beni keserek seslendi. Cebimde bozuk olmasına rağmen külçe gibi bir 20 milyon çıkardım. ‘Arkadaşım bozuğun yok muydu?’ dedi şoför. ‘Yok abi’ dedim. ‘Al kardeşim paranı, nerden bozucam ben’ dedi. ‘Abi bozaydınız’ diye usulcasına seslenirken parayı cebime koydum. Bi müddet öyle gerilimli gerilimli gittik, sonra ben utanıp ‘E o zaman ben ineyim abi’ dedim. ‘E in bari!’ deyip indirdi beni. Evet Sarıyer’den Maslak’a kadar bedava gelmiştim. Başka bir minibüs çevirdim. Dördüncü Levent mevkiine geldiğimizde şoför bana ‘Arkadaşım sen ücretini ödedin mi?’ dedi. ‘Haa abi dalmışım’ deyip bu sefer bir milyon çıkararak ‘Şurdan bi Sarıyer alır mısınız?’ dedim. ‘Ne Sarıyer’i kardeşim, inip ters istikametten bineceksin sen’ dedi. ‘Öyle mi abi? Ben buranın yabancısıyım da’ deyip indim. Planım dahilinde 850 bin lira masrafa girmeden metro istayonuna kadar gelmiştim. Ordan metroya insan gibi binip dergiye geldim.

Dergide Serkan Altuniğne öyle mal gibi oturmuş espri düşünüyordu, merabalaştık. ‘Serkancığım, bir arkadaşım Malatya Arguvan yöresinin vişnelerini dalından kopararak yaptığı özel ev yapımı reçel getirdi. Satayım mı sana, hem çocuğa da yardım olur’ dedim. ‘Abi n’apıyım ben reçeli?’ dedi. ‘Öyle deme oğlum egzamaya, kolite, bağırsak düğümlenmesine birebir bu reçel. Tee Avrupa’lardan gelip yiyorlar bunu’ diye övdüm reçeli. ‘Eh bi bakiim’ dedi, paketi açıp gösterdim. ‘Abi bunun içinde ekmek kırıntıları var yaa!’ diye zırladı Serkan. ‘Ah be Serkanım, güzel olduğun kadar aptalsın da’ dedim ve ‘reçele bütün tadı veren o kırıntılar. Ekmek kırıntıları reçelle etkileşiyor ve öyle kıvama geliyor. O kırıntıyı at, bi şeye benzemez bu reçel’ deyip ağzına bi parmak reçel sürdüm. Baktım sevdi, 20 milyon fiyat çektim; pazarlık yaptık, 3 milyona anlaştık sattım. Odama gidip plana göz atıp, çeşitli notlar aldım. Plana göre günde 2 milyon 200 bin lira kar yapmam gerekirken ben bugün 3 milyon 850 bin lira artı bir ekmek kar etmiştim.

İlk gün için süper bi oran tutturmanın sevinciyle dolup taştığım anda, evden çıkarken çaydanlığın altını kapatmadığımı fark ettim. Panik içinde hemen bi taksiye atlayıp eve doğru gittim. Taksimetre arttıkça başımdan aşağı soğuk terler boşanıyor, hırsımdan elimdeki plan kağıdını küçük küçük parçalara ayırıyordum. Eve iki yüz metre kadar kala taksimetre 23 milyon 850 bin lirayı, yani cebimdeki bütün parayı gösterdiği anda taksiden indim. Hayırlı işler dileyip eve doğru koşmaya başladım. Eve koşarken Yakup süpersonik arabasıyla yanımdan geçti. Sanki ben de mahallenin küçük çocuklarıyla beraber onun arabasının peşinden koşuyormuşum gibi oldu. Yakup da öyle zannetti ki ‘Dori dori dori’ diye kornaya basarak daha bi coşarak geçti yanımdan.

Güçbela eve gittiğimde çayın altının kendiliğinden söndüğünü, zira tüpün bittiğini gördüm. Yeni tüp almak için dikiş kutusundaki fona baktım ama sadece 650 bin lira vardı. Sonra Yakup’tan borç istemeye karar verdim. Ne de olsa Yakup iyi çocuktu, bana karşı hep saygılıydı.”

Umut Sarıkaya

Bekri Musrafa Hayatı ve Fıkraları

1593-1634 Sultanahmet’te doğup yaşayan Bekri Mustafa iyi hafızdı. Sarhoşluğun örneği ve Sarhoşların Şahı olarak tanınmıştır. Adı nice yüzyıllardır dillere destan olmuş hikayeleri kuşaklar boyunca dillerde dolaşmıştır.Yorgancı Esnafından Ahmet Ağa’nın oğlu olan ve gece gündüz içtiği için Bekri namıyla ün yapan Mustafa, 1593 yılında Kadırga’nın Cinci Meydanı ile Küçük Ayasofya Camii arasındaki bir evde dünyaya gelmiştir. Babasının hali vakti yerinde olduğu için çocukluğu refah içinde geçmiş, Beş yaşında iken Küçük Ayasofya Camii yanındaki Mahalle Mektebine eğitime başlamış, Burada hıfz ederek Hafız olmuş sonrada Beyazıd Medresesine devam etmiştir. Sabahları Medreseye giderken akşamları da babasının dükkanında yorgancılık işini yüklenmişti.

Kumkapıda Agop’un Meyhanesinin başlıca müdavimleri arasına karıştı. Çok geçmeden medreseyi de dükkanıda bir tarafa bırakan Mustafa Ağa bütün ömrünü gece gündüz bu meyhanede içki içmekle geçirmeye başladığından Bekri namıyla anılmaya başlandı. Uzun boylu, iri yapılı, geniş omuzlu, pos bıyıklı ve güçlü kuvvetli bir adam olan Bekri Mustafa, son derecede zeki, nüktedan ve hoşsohbetti. Hazır cevaplığı ve hakbilirliği ile herkesin takdir ve sevgisini de toplamıştı. Bekri Mustafa’nın bu özelliklerini duyan Dördüncü Murat, daha Şehzadeliği sırasında kendisini nedimeleri arasına almış, tahta çıkışından sonra da Saraya dahil olmuştu. Dördüncü Murat, içki yasağını koyduğu yıllarda dahi Bekrinin ayyaşlığını hoş görmüş, kendisinden iltifatlarını esirgememişti. Bekri Mustafa’nın bu içki yasağı devirlerine ait pek çok fıkrası vardır.

Hikayelerle dolu yaşantısı çok kısa sürer Bekri’nin. Henüz 41 yaşındayken hastalanır ve iki üç gün içinde hayata gözlerini yumar. Cenazesi vasiyeti üzerine Balıkpazarı Meyhanelerinin civarında bulunan mezarlığa gömülür. Sonra bu mezarlık kaldırılıp yerine dükkanlar ve çarşı yapılır. Bekri Mustafa’nın bu yalnız kabri yetmişli yıllarda yemiş adıyla anılan semtin Kasımpaşa sokağında bulunmaktaydı. 1903 yılında çevre esnafı arasında toplanan para ile onarılır. ve baş ucuna bir taş dikilir.

İKİ YUDUM İÇTİN DE..

IV. Murat bir gün veziri ile beraber biner kayığa, denizde biraz açılırlar. Fakat bakar ki kayıkçı bir testi çıkarır başlar içkisini içmeye.Tabii ki buradaki kayıkçımız da Bekri Mustafa’nın bizzat kendisi oluyor. IV. Murat, Bekri Mustafa’ya;

-Uzat testiyi de ben ve arkadaşım da içelim der.

Ama Bekri Mustafa başta karşı çıkar.

-Sizin gibi beyzadeler bunu içemez su değil bunun içindeki rakıdır. Hem beni hem kendinizi yakarsınız der.

Sonra ısrar üzerine dayanamaz uzatır testiyi padişaha. Padişah bir yudum içer sonra testiyi vezirine verir ve sorar;

– Padişahtan korkmuyor musun sen? diye.

-Korkarım ama padişah içkiyi karada yasakladı.Denize kim bakacak?Beni burada kimse görmez der.

Padişah bunun üzerine;

-Peki ya ben haber verirsem ne olacak? diye sorar.

-Veremezsin, sen de benimle beraber içtin ikimizinde kelleleri düşer.

En sonunda padişah dayanamaz.

-Peki ya ben padişah yanımdaki de Bayram Paşa ise der.

Bekri Mustafa bırakır kürekleri elinden basar kahkahayı.

-Ben demedim mi size göre değil bu diye. İki yudum rakı içtiniz biriniz padişah biriniz vezir olmaya kalktınız.

BEKRİ İMAM OLDU DERSİN GERİSİNİ ONLAR ANLAR

Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle ordan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namazı kıldırmasını söylerler. ‘Yok ben hoca değilim’ dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder.

Bekri Mustafa gülerek cevaplar: “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…” dedim.

KAÇIRDIĞIN ORUCU BİZ TUTTUK

Bekri Mustafa nasılsa Ramazan ayında bir gün oruç tutmuş, bayramda bir toplulukta orada bulunanlardan birisi üzüntü ile,
– Bu sene Ramazandan birgün kaçırdım, demiş, Bekri bunun üzerine adamın omuzuna dokunup
şöyle demiş,
-Üzülme Efendi o senin kaçırdığın orucu biz tuttuk.

EN GÜZEL YER

Bekri Mustafa’yı rica minnet camiye götürmüşler,
-Hoca başlamış anlatmaya, Bir yer vardır ki orada zengin fakir ayırımı yoktur. Dertli giren neşeli olur.
Oraya giren herkesin gönlü ferahtır. Bilim bakalım burası neresidir? Bekri Mustafa yanıt vermiş
-Neresi olacak meyhane.


OYNAMA MURAT

Dördüncü Murat gene birgün tebdili kıyafet Balıkpazarındaki kaçak meyhaneleri gezerken Bekri
ye rastlamış. Bekri Dördüncü Murat’ı görünce elindeki testiciği arkasına gizlemek istemiş.
Murat uzat elini deyince boş elini uzatmış, öteki elini uzat emrini alınca testiyi tutan elini değiştirmiş.
Murat gülerek buyruk vermiş bu kez iki elini birden uzat, Bekri hemen sırtını duvara dayıyarak testiyi sırtına kıstırıp, ellerini uzatmış, Murat hınzır bir edayla, şimdi bana doğru gel deyincede dayanamamış,
-Oynama Murat, testiyi kırdıracaksın.


BUYURUN CENAZE NAMAZINA!

Bilindiği gibi, Dördüncü Murat içkiyi yasaklıyor ve bu yasağa uymayanları şiddetli bir şekilde cezalandırıyor. Sık sık tebdil-i kıyafet ederek, yani kıyafet değiştirerek meyhaneleri bile dolaşıyor. Yine bir gün işte böyle kıyafet değiştirerek meyhane teftişine çıkıyor. Salaş meyhanelerden birinin bacasının tüttüğünü görünce derhal içeri giriyor. Orada demlenen ve bu ani girişten endişelenen Bekri Mustafa yanına yaklaşan şahsa soruyor:

– Nereden teşrif ediyorsunuz?
– Topkapı’dan geliyorum.
– Topkapı’dan mı?
– Evet Topkapı’dan
– İsm-i âliniz?
– Murat!
– Murat’ın Sultan’ı multanı da var mı yoksa?
– Evet Sultan Murat!

Bu son cümleyi duyar duymaz, Bekri Mustafa “Buyurun cenaze namazına!” diyerek sırt üstü düşüyor.