Kategori arşivi Bercestem

ileŞiir Antolojim

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında

bana çarpıp geçiyor günün kambur kuşları

Uğulduyor kalbim, nasıl da uğulduyor, sanki arı kovanı 

**

Bir merhaba gönder bana, suratıma kan gelsin

Çıkmak için bu kırılgan yokuşu

**

Çocuklar yarı yolda bırakır bizi Tanrım

Kendine gel diyorsun, gelsem olmaz mı sana

**

Bir serüven ki

Bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri

Ve terk etti bizi huzur denen sevgili

Kalakaldık şaşkınlığın avuçlarında

Billur bir kuş gibi.

İçimden dedim, gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu

Beraber yürüyelim olur mu 

**

Güzeldim galiba, bunu nasıl söylesem

Eline sağlık Tanrım, Leyla çok güzel olmuş

Tanrım eline sağlık dünya da güzel olmuş

Keşke biraz ölmesem…

**

ıskalıyor beni annemin duaları

**

kırlar ki dünyanın en güzel elbisesi

dinle, mırıldanıyor dünya:

kurulu bir düzenim var

bu kıyamet neyin nesi

**

elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta

sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına

**

yavru bir kuşun daha ilk denemesinde

tutunmaya çalışması gibi göğe

**

ve sen, ey adaşım olan ibrahim

odana çık, odana çık

kalbine

yaşlı bir kedi gibi ol

her şeye razı

**

Seni yoksulken gördüm, daha  güzeldin

Gel ey mahcubiyet, saklan arkama.

**

Dikkatim dağılıyor, Rabbim beni bağışla..

**

Herkes mahcuptur kalbine karşı…

**

Dünya küçük demişlerdi, nerdesin?

**

bir şey geldi bize, bereketi olmayan

ekmeksiz yenilen yemekler gibi

**

Alışmak geliyor, çıkmıştır yola

Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.

**

İnsan insana anlatamaz derdini

Denedin, olmadı, değil mi?

**

Benim hüzne yetecek malzemem var

Giderken bırakırım belirsiz bir nesne, yani gitmiş olmam

Gittimse aşk için kaldımsa aşk için

Öldümse aşk için döndümse aşk için

Ben şimdi bu şiiri harf harf yazdımsa aşk için

Unutulmak için uyuyanlar ne bilsin

Yaratılmışım demek sudan ve bahaneden

**

Yağmurda koşan bir çocuk olsam

Vedalaşır gibi bildikleriyle.

Kendinden mahrum kalır mı insan?

Kalsam.

Duralım burada, güzel esiyor!

**

Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.

Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.

Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün

Gitmek istemezken gittiğim o yer

Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,

Bir anlık öfkeye verdiler beni;

Dünya zemin kat, yüksek kader…

**

bir hayat,mahçup ve duru

Tanrım, gülleri

ve sessiz harfleri koru.

**

zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili

yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.

**

eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş

Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş

keşke biraz ölmesem.

**

ben uzaktan severim

seni de öyle sevdim

bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza

kuş kanadı bir tutam

bıraktık korkularımızı

uçtuk gittik

**

Ateşin düştüğü yerdir yerim.
Şimdi ben ne demek istedim,
Dâima üzülürsün şairsen
İyisindir mutlusundur, değilsen.
Yani sen!

Devlet manzaralı evlerimizde
Kaybedip her şeyin derinliğini,
Bir örnek vereyim mi;
Kendi yasını bile
Tutmuyor artık kimse

**

Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey

Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden

Adın her neyse bana da uğra.

Uğra ki

Şu adamın nesi var demesin kimse,

Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde

Isıtsın gittiğimi.

Hep soğuk mudur Tanrım,

Şairlerin döşeği.

**

Anlaşılır olmaya çalışmışımdır hep. Ritmi, müziği kuvvetli kelimelerle, tek başlarına dahi insanlara dokunan kelimelerle yazmaya, daha berrak, daha duru olmaya çalışmışımdır. Kendi aile evimde yüksek sesle okuyamayacağım bir şeyi yazmam. Hassasiyet, ölçü budur.

**

Şairlik bir nasip meselesidir. Şiiri ise yaşama çabası olarak görüyorum.

**

Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer

Bulamadım şiirden başka.

Rabbim ne der?

Camiden eve dönerken ki ferahlık

Sadece müminlerin bildiği;

Şiir böyle bir şey mi?

Ne güzel, dökmek, şiirle içini;

Aynaya bakarken okunacak o dua

Güzel yarattın beni, ahlâkımı da

Güzel kıl; namaz gibi..

**

Yanlışın en ağır olanı,

-doğru- insana yapılandır.

**

Bana hitap etmiyor olmadığın gün

Harita kadar bir yer, işte Türkiye!

Yoklarım yolları, birazdan üzgün

Sonra tekrar şiire…

**

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.

**

Nereye kaçsam dile geliyor hemen

Bana kalıyor rengi kaçan ne varsa.

Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey

Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden

Adın her neyse bana da uğra.

Uğra ki

Şu adamın nesi var demesin kimse,

Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde

Isıtsın gittiğimi.

Hep soğuk mudur Tanrım,

Şairlerin döşeği.

**

Kar tutmuyor artık şehirleri nedense

Sesini teybe çekip sonra da beğenmeyen

Her kimse,

Ona benzetiyorum ben bu tuhaf ilişkiyi

Ki insan mütercimdir, kalbindeki o şeyi

Metal tadı olsa da ısırdığı her şeyde

Çevirir durur kendi dilince.

Şehir

Kaçak kat gibi çöküyor üstümüze.

Körün takım tutmasına benziyor bu,

Sempati besliyoruz

Ölümden başka her şeye.

**

Herkes mahçuptur kalbine karşı;

Büyük sözünden çıkmayan toprak

Bir çiğdemle uzun boylu konuşmak,

Hayata açılan bu kadar kapı

Mahrem konular gibi birden kapandı.

**

Ve korkum, o da sizinkine benzemez

Saflar sıklaştıkça korkarım

**

Her zamanki şeyler, geçim derdi vs

Ömrümüz usulca çekiliyor göndere.

Yürüdükçe yoruyoruz seni yol

İnsanlık öldükçe nüfus artıyor.

Ah diyorum, ne yapayım ben?

Gökyüzü kalıyor bizden geriye

Çalışmak, çabalamak, yine de …

Yer arıyorum, üzülmek için;

Eskiler pişermiş kısık ateşte

Ayağa düştü şimdi büyümek bile.

Sıkılmak gibiyim sonuna doğru

Ne çok istiyorum akşam olmayı,

Yanağa yaklaşan öpücük gibi

Uykunun dallarına konmayı …

**

Yetiyor bana babamın kitapları

Herkes dışarı!

**

Soğuyor insan ve evler

Geç ısınıyor, neden acaba?

**

Ey benim otuz yıl sonraki hâlim

Ölmediysen eğer, yaşıyorsan

Sözümü kesme de yanına geleyim,

Derdin nedir, torun ve torba

Sende saklı ziyan olan ne varsa

Bileyim.

**

Kopardıktan sonra suya koyarsan

Yaşıyor sanıyorsun birkaç gün daha.

Yüksek bir yerden düşer aklına

Solduğun zaman.

**

Bir gül düşün, gönülsüz açan

Olan her şeyi solduran zaman;

Çocuklardan önce yatan babalar

Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar…

**

Sadece birini okudum ama

Dört kitapta yeri var; insan ölümlü.

Ey ölüm, lafını unutma..

**

Bir çiçek düşünün, yerini beğenmeyen

Çiçek işte, herkese nazı geçen

Solar çiçek, beğenmezse yerini

Yani sen, yani ben.

**

Çimenleri görür görmez ah dedim

Bir toprak kalmış sesini yükseltmeyen

Toprak işte, anladın mı ey fani

Sadece odur, yaşını göstermeyen.

**

Ağaçları düşünüyorum sonra; mesela elma

Sessiz ve çalışkandır, kendi halinde.

Kiraz da öyledir, konuşkandır fakat

Yüz verdiği için mi serçelere…

Alıç ve Ahlât’ın yeri ayrıdır bizde

Gitmemişlerdir çünkü köyden kente.

**

A benim 

Oğulotu bitmeyen topraklarda 

Şaşırıp kalan kalbim 

Senin Türkçen yok mu, anlatıyorum işte 

Bir kuş kalbi misin ki ürkmek için bahane 

Arayıp duruyorsun. 

Bize dönecek oysa o güzel ölüm 

Yatacağız beraber güzellik uykusuna 

Her gün bahar olacak ve onun temizliği 

Yeni yıkanmış tül perde ne ki 

Benzetecek bizi dağların doruğuna. 

Ölümden korkuyor musun diyor okurun biri 

Neden korkayım, ona ne yaptım ki 

Bir kez olsun binmedim saltanat kayığına 

Ve ömrüm boyunca 

Heyelan bölgesinde yaşadım sanki.

**

Ne giysem yakışmıyor, uçurumlardan başka

Dağıtamıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi

Ve ben hâlâ yarın güzeldir diyorum,

Kalmasa da albenisi… 

**

Canımı yakıyor dünyanın güzelliği 

Yetmiyor ömür, o büyük şiire. 

Rabbim, ne olur 

Sözümü kesme…

**

Kimsesizler Mezarlığının hemen iki yüz metre karşısında tripleks villalar. Birkaç kilometre ötede, trilyonluk villaları ile gündeme gelen Zekeriyaköy. Ve burada; parklarda, sur diplerinde, barakalarda aç susuz ölmüş, ilaç nedir bilmemiş, sıcak bir yuvaya hasret kalmış insanlar. “Hep bana” diyen zihniyet, tüm çıplaklığı ile kendini gösteriyor. 

… 

Hiçbir şeyin anlamı yok artık. Kimsesizler Mezarlığını gördükten sonra, bütün bunlar, bitmiş bir çek koçanı gibi anlamını, cazibesini yitiriyor. Hatta “aile mezarları”na gizliden gizliye bir öfke duyduğum bile söylenebilir.

**

Kar yağarken serçeleri seyrettim,

Çocuklarım geldi birden aklıma;

Sabırsızlanıyorlar büyümek için

Gelmeyin, burası derin! 

**

Düşman geliyor, kadim olan her şeye

Dine, disipline ve şiire…

Durmak olur mu?

Şiirdir,

Korugan kılar kırılgan kamışları

Taze tutar, ekmeği ve bayrağı

Can verir, ölüme bile

Nasıl bir şey, anladınız mı?

**

ey ölüm, ey yoksulların neşesi

**

“Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuştur; ‘Şâirlerin söylediği sözlerin en doğrusu, Lebîd’in söylediği şu sözdür: Biliniz ki, Allah’tan başka her şey yok olmaya mahkûmdur.”  

**

Ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.

Budanan oğullar gibiyim, sessiz ve narin

Nereye koysam geri sayım başlıyor

Kurcalıyor beni bir çırağın elleri

Ah, unufak olsam ve desem ki

Ağzın tat görmesin hayat

Kandırdın beni

**

Dünya tuhaf değil mi

Kızarmış ekmeğe tereyağ sürer gibi

Çocuklar yetiştiriyoruz ölmesi için

**

sözcük yapımında kullanılan

bir şeydir senin gülüşün

herkes güzeldir sustuğu kadar

sen de güzelsin bu mümkün

**

kusura kalma teselli hazretleri

sana layık bir mürit olamadım besbelli

büyük şehirlerin küçük içinde

dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi

buldum bu dünyada kendimi.

ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden

bir ben kaldım ve sevgilim

suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti

gözlerim terledi yolunu gözlemekten.

**

ey insan sana küstüm çünkü sen beni

birazdan kurşuna dizilecek bir mahkum gibi

bıraktın ve gittin endişe limanında.

ama sorarım, mesela samatyada

kimin bahçesi daha büyük

ölümden.

**

ah, unufak olsam ve desem ki

ağzın tat görmesin hayat

kandırdın beni.

sorma,

elim kırılsın bir daha

dokunursam güneşe.

kılpayı kaçırılmış bir şeyin

bıraktığı ardında

neyse oyum ben.

yaralı serçe, benim için dua et;

gök bir kayalık gibi şimdi üstümde

**

bağırıp duruyorum denizin ortasında,

su buradan ne kadar uzakta…

**

bana günahtır,

nereye gidersem orası senin yurdun

çünkü aklımdan çıkmıyorsun.

**

Samimiyet, dilimiz ile kalbimizin, yazdıklarımız ile yaptıklarımızın birbirini tutmasıdır. Elimden geldiğince böyle davranmaya çalışıyorum. İçtenlik ve samimiyet belki budur: Olanı olduğu gibi yazmak.

**

Dinle, ruhumun yatışmasını bekleyemem 

Gitmeliyim ve giderken 

Bakmamalıyım gözlerine dünya denen fakirin, 

Su içtiğim ellerden 

Bana bir pişmanlık gelmesini istemem.

**

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında 

Bana yalan söylendi vahşi atlar yok burada 

Ve gelişi güzeldi neşenin, gidişini görmedim 

Kasvet mi, orası benim bahçem, o çitleri ben çektim

**

Dağların durduğu böyle anlarda 

Yalar yarasını içte bir geyik 

Her yerden görülen bir şeyken dünya 

Sağa çekip ağaçları seyrettik

**

Aşk diyor, başka bir şey demiyor kalbim

**

Bazen diyorum hayatta olsam 

Rabbim, biraz daha bağışla beni 

Herkesin korktuğu bir adamken yaşamak 

Kendimden ayırmadım, ey şiir, seni.

**

Öpmezdi, koklardı, dedem beni

İçine çekerdi, temiz hava gibi.

**

Turgut Uyar, tam elli yıl öncesinden bakarak, bugünü şöyle yazmış: “İnsanın yeri değişiyor.”(Çıkmazın Güzelliği, 1963.)

İşte, altı ayı aşkın bir zamandır sosyal medyadayım. Aktif bir kullanıcı olmasam da, gözlemler yapıyor, notlar alıyorum.

İnsanları tanımak istiyorsan, onlarla yolculuk veya ticaret yap. Bize böyle öğretilmişti. Bu kadim nasihate bir madde daha eklemenin zamanı geldi: Sosyal medya.

Mevlana, “insanları tanımak, denizleri bardak bardak boşaltmaktan daha zordur” der. Sosyal medya, bu işi biraz kolaylaştırmış görünüyor.

Özellikle twitter, insanın nefsini (ego), yani aslında kim olduğunu ortaya çıkarıyor. Gerçek hayatta mütevazı kişiliğiyle tanıdığımız birçok insan, orada, başka biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Eşi benzeri görülmemiş bir vefasızlık örneği sergileyen kimse, orada, vefa konulu cümleler kurabiliyor.

İnsanın kendine saklanması kolay, kendini saklaması zordur.

Şairliğinin yanı sıra sosyolog da olan Osman Konuk, bir konuşmasında, çok tehlikeli bir durumdan, nefsimizin soytarısı ve hizmetkârı olmaktan bahsetmişti. Durum, tam olarak böyle.

Sosyal medyada, kendisini dünyanın en önemli insanı sananların sayısı, hafife alınmayacak kadar çok. Anne-babamızın, çoluk-çocuğumuzun gözünde öyle olabiliriz. Fakat değiliz.

Evet, kâğıttan ekrana doğru bir geçiş yapıyoruz, yaptık. Kâğıt, daha bizdendi. Ekranın en önemli yan etkisi, insanın sadece kendisine dikkat kesilmesi. ‘Güzel çıkmış mıyım’ gibi bir şey bu.

Özellikle baktım; bazı kanaat önderleri, bir kişiyi bile takip etmiyorlar. Nedir bu? Sonuçta, hepimiz aynı işleme maruz kalmayacak mıyız?

Bir soru daha: Kendisiyle ilgili övücü şeyleri paylaşmanın kültürümüzde, inancımızda yeri var mıdır? Bunu, özellikle bu kültürü, inancı savunanların yapması, ayrıca nedir?

İbrahim Tenekeci

“Acıyla gülümser İbrahim’in şiiri. Ne gösteriş ne riya. Onun şiiri, parıldayan bir diş, buluttan sıyrılan güneş, kabuğu kalkmış yara, bir günahtan arta kalan pişmanlık, dumanı üstünde bir bardak çay, ne varsa yani kendiliğinden ve açık, işte öyle. Onun şiirlerini okurken aniden sesler kesiliyor, ortalığı derin ve hüzünlü bir sükût kaplıyor.” 

Mustafa Kutlu

ileŞiir Antolojim

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir

etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların

hepsi de onun gibi şairdir.”

Steal 

Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi
Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî
(Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı; 

Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.)

Hayretî

**

Gam leşkerinden ister isen olasın emîn

Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr 

(Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen, 

Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.)

**

Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı

Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana 

(Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım; 

senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.)

**

Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam

Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana 

(Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık. 

Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ey ahımın dumanı sen de bu ülkenin yaygıcısı/hizmetçisi ol.)

**

Ben nâ-tüvânı asker-i gam eyledi zebûn

At sal meded dön üstüme cür’et zamânıdur 

(Gam askerleri, ben zayıf ve çaresiz zavallının üzerine çullandı; -Ey sevgili-

(Hz. Ali) beni bu gam askerlerinden üzerine at salarak kurtar, cesaret zamanıdır.

**

Tîğ-i gam yaralarından ana dil kan ağlar

Ol şeker-hande ile yaramıza tuz urur

(Gönül, gam kılıcının yaralarından sevgiliye kan ağlamakta; 

o ise şeker çiğneyerek(gülerek), yaramıza tuz basmaktadır.)

**

Şöyle şâd olur gönül gam hil’atinden kim gören

Bir yetîm oğlan libâs-ı dil-güşâ geymiş sanur 

(Bir yetim çocuğun çok güzel bir elbise giydiğinde sevindiği gibi, gönlüm de gam kaftanını giydiğinde öyle sevinir.)

**

Nice yazam bildürem ben bende sana arz-ı hâl

Ben gedâ-yı kûy-ı gam sen şâh-ı iklîm-i cemâl 

(Sen güzellik ülkesinin şahı, bense gam köşesinin kölesi; hâlimi sana nasıl arz edip bildireyim?)

**

Dil şehrini sipâh-ı gam itdiydi top harâb

Meyhâne künci olmasa muhkem hisârumuz 

(Meyhane köşesi gibi sağlam kalelerimiz olmasaydı, gönül şehrini gam süvarileri toptan harap etmişlerdi.)

**

Kul oldum hâce-i aşka acâyib beğlüğüm vardur

Benümdür ser-te-ser gam milketi bir pâdişâyam

(Bir aşk beyine kul oldum, şaşılacak bir beyliğim var benim; baştanbaşa gam ülkesinin sahibi bir padişahım.)

**

Eğnüme bir hil’at-i gam geydürüp hayyât-ı aşk

İtdi zencîr-i belâ tavk-ı girîbânum benüm

(Aşk terzisi sırtıma bir gam elbisesi giydirip, yakamı bela zinciri etti. Yine aşktan kaynaklanan sıkıntılar söz konusu edilmiştir.)

**

Aşk-ı dilber bir nefes benden nice olsun cüdâ

Gam beyâbânında hem yoldaş u hem kardaşıyam 

( Sevgilinin aşkı benden bir an bile ayrı olamaz; zira o, gam çöllerinde benim hem yoldaşım hem de kardeşimdir.)

**

Gam beyâbânında kimden bâküm olsun Hayretî

Var iken aşk adlu bir dîvâne yoldaşum benüm 

( Yanımda aşk adlı deli yoldaşım olduktan sonra, Ey Hayreti gam çölünde kimden korkarım.)

**

Gam beyâbânında kaldum yalınuz ey Hayretî

Hey meded gel kandasın yoldaş u kardaş ol bana 

(Ey Hayreti, gam çölünde yapayalnız kaldım, medet neredesin? Gel bana yoldaş, kardeş ol!)

**

İtdüm diyâr-ı gurbete gerçi sefer dirîğ

Zâdum gam oldı ince bu yol mâ-hazar diriğ

(Gurbet ellere sefere çıktım; yazık ki bu yolda hazırlanmış azığım gamdı.)

**

Çek gam yükini dönme ki bu yolda kişinün

Cânı kavî olur çü teni nâ-tüvân ola 

(Aşk yolunda bu gam yükünü taşı; bu yolda âşıkların bedeni zayıf olsa da canı(manevi hali) kuvvetlidir.)

**

Umaram kim ‘âlem-i ma’nîde ola rûhı şâd

Gam bucağında şunı kim derd-i sevdâ öldürür

(Gam bucağında sevda derdinden ölenlerin, umarım ki mana âleminde ruhları şad olur.)

**

Benüm senden ırağ olsun durağum gam bucağı ko

Senün yirün tek ey serv-i revânum bâğ u râğ olsun 

(Ey sevgili bırak benim yerim senden uzak gam bucağı olsun; yeter ki senin yerin bağ bahçe olsun.)

**

Hicrân odiyle uyarımaz dil çerâğını

Gam tekyesinde Hayretî gibi bir ihtiyâr 

(Gam tekkesinde Hayreti gibi bir ihtiyar, ayrılık ateşiyle gönül çırasını yakamaz.)

**

Gam degüldür âşık-ı sermest olanlar ağlamak

Bezm-i gam içinde gülmekdendür ey yâr ağlamak

(Ey sevgili sarhoş âşıkların ağlamaları gam değil; zira gam meclisinde ağlamak gülmekten sayılır.)

**

İçelüm câm-ı gam tolularını

Mey-i zevk u safâdan el yuyalum 

(Zevk ve safa meclisinden çıkıp gam kadehini yudumlayalım.)

**

Gel berü meyhâne-i aşka kadem-rencîde kıl

Câm-ı gam nûş itmede bir yâr-ı evbâş ol bana

(Ey sevgili aşk meyhanesine lütfet gel; gam kadehini yudumlamada bana yoldaş ol.)

**

Çünki ol cânbâza devrân içre oldun bî-nevâ

Yiridür bâzâr-ı gam olsa dilâ yirün senün

(Ey gönül, o canbaz gibi sevgiliden bir nasibin olmadı; senin yerin gam pazarı olsa yeridir.)

**

Yalınuz Ferhâd bilmez fenn-i aşkı hâsılı

Tolıdur bâzâr-ı gam üstâdlarla çâr sû

(Aşkın inceliklerini sadece Ferhat bilmez; gam pazarının dört bir tarafı, bu ustalarla doludur.)

**

Mâh-ı muharrem irdi yakup dâğ-ı gam gönül

Kan akıdur bu dîde-i giryân yâ Hüseyn

(Ey Hüseyin, muharrem ayı gelince bu gönül gam ateşleri yakar, gözlerim ise kanlı gözyaşları döker.)

**

Hayretî’yem gam şebinde koyasız lâyık mıdur

Olmayasız ol garîbe mihribân abdâllar

(Ey abdallar, sevgi göstermeyerek Hayreti’yi gam gecesinde bırakmayınız.)

**

Demidür ey şeb-i gam rûz-ı îd ol

Zamânıdur gel ey tâli’ saîd ol 

(Ey gam gecesi, zamanı geldi bayram sabahı ol; ey talih, yeri geldi sen de kutlu ol.)

**

Dilersen hâra geçmek Hayretîveş bezm-i mihnetde

Döne döne gam odına kebâb ol ey dil-i şeydâ 

(Ey gönül, sıkıntı meclisinde Hayreti gibi itibar görmek istiyorsan, döne döne gam ateşinde kebap ol.)

**

Ey cân tabîbi yakdı teb-i tâb-ı gam beni

Ger hazretünden olmaya bana devâ-yı cev 

(Ey can tabibi, eğer yüce makamından bana arpa devası(yardımı) olmazsa gam sıtması beni yakar.)

**

Komayup burç-ı nuhûsetde murâdum necmini

Gam husûfından berî eyle meh-i tâbânumı 

(İstek yıldızımı, uğursuzluk burcunda bırakmayıp, o ay gibi parlak sevgilimi ay tutulması gamından koru.)

**

Cân-ı miskînüme emân virsün

Gam dinen nâbekâra yalvarayın 

(Gam denen avare, işe yaramaza yalvarayım da, şu miskin canımı bağışlasın.)

**

Düzd-i gam yıkdı idi zevk u safâ dükkânın

Olmasa aşk gönül şehrinün ey cân asesi 

(Ey sevgili! Aşk, gönül şehrinin bekçisi olmasaydı, gam hırsızı zevk ve safa dükkânımı yağmalardı.)

**

Bend-i gam komadı boynuma tolandurdı benüm

Pîre-zen dehr yine sünbül-i pür-tâb gibi

(Felek kocakarısı, gam boyunduruğunu taze sümbül gibi boynuma doladı.)

**

Garka-i bahr-i gam olanlara olgıl dest-gîr

Sâkiyâ sîmîn ayağ ile iriş gel Hızrvâr 

(Ey saki, gam denizine batmışların elinden tut; onlara elinde gümüş kadehi olan Hızır gibi yetiş.)

**

Hâk koysun bâd-ı gam ol ayna kim ahıtmaz âb

Oda yansun yiridür bir dil ki olmaya harâb 

(Gam rüzgârı gözyaşı akıtmayan o göze toz toprak doldursun; aşk ile harap olmayan gönül, ateşlere yansın.)

**

Bu rûbeh-i zemâneye aldanmaz ise ger

Gam pîşesinde bir kagan arslan durur gönül 

(Gönül, şu zamane tilkilerine aldanmaz ise, gam ormanının arslan kralıdır.)

**

Bu muallim-hâne-i mihnetde yine pîr-i aşk

Turmadın ta’lîm ider dil tıflına dîvân-ı gam 

(Bu sıkıntı okulunda aşk hocası, gönül çocuğuna sürekli gam divanı okutmaktadır.)

**

Müstedâm ol Hayretî’ye hân-ı gam çekdün bu gün

Yine kan hayrân iken halvâya duş itdün beni 

(Ey sevgili, o Hayreti’ye gam sofrasında sürekli esrar çektirdin; kendinden geçmiş iken beni yine helvaya düşürdün.)

**

Nâgehân cân û dil kebûterini

Yine ukkâb-ı gam şikâr itdi 

(Yine gam kartalı, can ve gönül güvercinini aniden avladı.)

Hayretî

Gam, insanları üzüntüye, karamsarlığa, kaygı ve tasaya sevk eden hal ve halleri ifade eden bir kelimedir. Şüphesiz bu çağrışım ve anlam değerleri ile olumsuz kavram alanına sahip bir kelimedir. Sevinç ve neş’enin tam da karşısında olan gam, hayatın bir gerçeğidir, aynı zamanda. Zira dünya hayatının bir tarafı gam, diğer tarafı mutluluktur. Zaten hayatı anlamlı kılan da aslında budur. İnsanın mizacı şüphesiz, yolu taşsız, gülü dikensiz, hayatı kedersiz ister. Lakin bu durum yaratılış gerçeğine de aykırıdır. Çünkü varlık zıtlıklar üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla zıtlıklar olmasa varlığı algı ve idrak de söz konusu olamazdı. Kaldı ki gülü dalında anlamlı ve değerli kılan, onun etrafındaki dikenlerdir. Bu bağlamda insanların hayatının bir kesitinde bu hali tecrübe etmemesi söz konusu değildir. Bazen bir
gün hatta bir saat içerisinde bile insanların keder ve sevince dair değişik ruh hallerini yaşaması mümkündür.

Klasik şairlerimizin, felekten kaynaklandığı düşüncesiyle, bir şikâyet üslubunun olduğunu biliyoruz. Kadere isnat edilemeyen bütün olumsuzluklar feleğe yüklenir. Tabiri caizse felekten şikâyet etmek
klasik şairlerimizin olmazsa olmazlarındandır. Dünyevi saltanat ve nimetlere gark olmuş sultanlardan, aç sefil dervişlere kadar bütün şairlerin ortak ve benzer dertlenmelerine sık sık rast gelmekteyiz.
Şair, mutlaka âşıktır; sevgili mutlaka âşığa yüz vermemektedir ve âşık mutlaka bunu felekten bilerek şikâyet etmelidir. Dolayısıyla şairin gamdan, kederden, belalardan bahsediyor olması, o hâli mutlaka yaşadığı ve yaşıyor olduğu anlamına gelmemektedir.

PROF. DR. ALİ YILDIRIM

**

Ağyâr elemin çekme gönül nâfile gamdır

Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir

(Ellerin elemin çekme gönül, boşuna kederdir,

Hasmın sitemin anlamamak, hasma sitemdir.)

Nef’î

**

Hun-âbe değil bâdesi zehr-i gam-ı hicrân  

Her nağme-i çeng ü neyi feryâd u figândır  

Nef’î

**

Tahammül hîç mümkün mü gam-ı hicrana ey Nef’î 

Muhabbet gâlib-i mutlak dil ise pür-şûr u gavgâdır 

**

Ne gamze esîr edebilirdi dili ne gam 

Olmasa eğer fitne vü âşûb-ı mahabbet

**

Bir şûh-ı şivekâra esir etdi kim beni 

Ne öldürür cefâsı ne gamdan aman verir 

**

Devrân o kadar aks-i murâd üzre döner kim 

Gam-nâk eder oldu dili sahbâ-yı zamâne 

**

Ettim o kadar ülfeti gussayla ki oldum   

Ferzend-i gam -ı bî peder ü mâder -i âlem  

**

Gam ferah gibi değil her dem yoklar beni 

Olur elbette hakîkât hemdem-i dîrînede 

**

Sinemde ne var ise gamın sildi süpürdü 

Pâk etdi harim-i dili cârûb-ı mahabbet

**

Erbâb-ı gamız âşık-ı dil-dâde-i aşkız 

Öldürse bizi gam yine âmâde-i aşkız.

**

Gam-ı aşkın dile geldikçe komaz cânda elem 

Yer kalır mı kedere hânede ahbâb olıcak 

**

N’ola gitdiyse karâr u akl u sabr u fikrimiz 

Gam değil nâ-çâr isek aşkınla nâçârız hele.  

**

Belâ budur ki alışdı belâlarınla gönül 

Gamında gelse dile bâ’is-i meserret olur    

**

Bana ne ben rind-i cihân- dideyim 

Etmez eser bana gam-ı rüzgâr 

**

Az-çok ehl olana vermez keder 

Kayd-ı gam-ı bîş ü kem-i rüzgâr 

**

Gam değil doğmasa hurşîd-i cihân-tâb-ı  felek

Tutar anın yerini na’l-i zer-i yek-rânı   

**

Naz-perver âşıkım ser-mest olursam gam değil 

Gamze-i hûn-rîz-i sâkî pâs –bânımdır benim

**

Yetmez mi bu keyfiyyet-i mahsûsa ana kim 

Zevk-i gam-ı erbâb-ı dile rûh-fezâdır 

**

Olmaz yine def-i gama çâre  eger olsa 

Sahbâ ile pür-sâgar-ı mînâ-yı zamâne  

**

Bu iktidâr-ı tab’ ile ammâ ne fâide 

Sermaye-yi tasavvuruma gam ziyân verir

**

İltifât etmez dirîgâ ol şeh-i âlî-cenâp 

Gam helâk etdi bizi sun sâkîyâ lutf et şarâb  

**

Nice takrîr edeyim hâlimi sultânıma kim 

Gam-ı mâzîyi komaz dilde gam-ı müstakbel

**

Gam gitse acep mi yine  ıyd-ı ramazândır

Iyd-ı ramazân revnâk-ı bâzâr-ı cihândır 

**

Şimdengeri bîçâre-i derd ü gamma çâre 

Feyz-i eser-i sohbet-i peymâne- keşândır 

**

Bir dem mey ü mahbûb ile cem eylese kendin 

Bir dil ki esîr-i gam-ı cân-gah-ı bütandır  

**

Ne tende cân ile sensiz ümîd-i sıhhat olur 

Ne cân bedende gam-ı firkâtinle rahat olur 

**

Pür etdi âlemi gül-bang-ı kûs-ı müjde-i devlet 

Görünmez oldu Ankâ gibi âlemde vücûd-ı gam  

**

Benem ol şâ’ir-i hoş nükte ki her lafzımda 

Nefy-i gam mûzmer ü isbât-ı meserret müdgam 

**

Haste-i derd ü gama âb u hevâsı sâz-kâr 

Mübtelâ-yı kahr-ı dehre dergehi kehfü’l-emân  

**

Ârif ol gam çekme Nef’i böyle kalmaz rüzgâr 

Lutf eder bir gün Hûda elbette feth-i bâb olur.

**

Pek müşkül olurdu ger olaydı bana mahsus 

Bu güne ta’addî-i gam -efzâ-yı  zamâne

**

Dâverâ böyle mi eylerdim edâ vasfını hem 

Olmasam ger sitem-i çarh ile gayet gamgîn

**

Söz tamâm oldu ko lâf-ı suhânı ey Nef’î 

Gam-ı reşk ile helâk oldu yeter hasm-ı anîd 

**

Medhini böyle mi eylerdim eğer hâtırda 

Olmasa âteş-i sûzân-gam-ı endîşe-güdaz

**

Gamdan âzâd olmağa bilmem ne çâre eylesek 

Kaldı hayretde acep bîçâre düşdü gönlümüz  

**

Kendimizden ne kadar bî-haber etse bizi aşk 

Ol kadar zevk-i gam-ı firkâti idrâk ederiz.

**

Âşıka âzâdelikde var mı bilmem işte ben

Gamdan âzâd olmadım gerçi esîr-i bâdeyim 

**

Zâhir olmasa n’ola âhım ucundan şu’le 

Gam hadengidir o muhtâç değil peykâne.

**

Âşık odur ki şu’le-i dâğıyla hoş geçe 

Gam âleminde bir ola geceyle gündizi

**

Bahâr erdi açıl lâle gibi dâğ-ı dilin göster 

Derûnunda koma rind isen efkâr-ı gam-endûzı

**

Câm-ı mey aklın perîşân etse Nef’î gam değil 

Dil-perîşân olma tek efkâr-ı gam-endûz ile  

Nef’î

Klasik Türk edebiyatında gerek gam gerekse neşe birçok şair tarafından kullanılan iki önemli kavramdır.  

Gam, sevgiliye olan aşkı anlatmada cevr ü cefanın yerini tutarken; neşe ona kavuşmanın mutluluğunu ifade etmede karşımıza çıkar. Bu iki kavram ayrıca şairlerin günlük hayat içerisinde yaşadıkları duyguların ifadesi ve ruh dünyalarının ortaya konması için de kullanılır.  

Gam, bazen şairlerin meramlarına ulaşmada karşılaştıkları engeller olur bazen de çeşitli nesnelere benzetilir. Yine bu kavram düşman, alacaklı, gönül ülkesini yağmalayan asker, fırtına, rüzgâr olarak karşımıza çıkar. Neşe ise manevi hazları ve ruhî zevkleri yaşamaktan hâsıl olan bir hâldir. Şairlerin neşeyi ifade eden hâle uygun teşbihleriyle de klâsik şiirde sıkça karşılaşılır. 

Muhammet KUZUBAŞ

Handan BAYRAM

Ben sabr edeyim derd ü gam-i hecrine ammâ

Sen de güzelim ettiğin ikrârı unutma

Esrâr Dede

**

Eczâmızı hep rîk-i beyâbân-i gam itsek

Cânâne giden nâme-i hicrâna dökülsek

Nâilî

**

Kime şâdî kime gam itmiş Hüdâ kısmet ezel

Sensüzin âh eylemek her dem nasîb itmiş bana.

Adlî

**

Hüznün kelime dünyasından ‘gam’ Arapça kökenli bir kelimedir. Devellioğlu’nun Lûgat’ında “keder, tasa, kaygı dert” şeklinde karşılık bulan ‘gam’, Türkçe Sözlük’te “tasa, kaygı, üzüntü” olarak karşılık bulur. Bu kelimeye (gamm:  مغ) karşılık olarak Kâmûsu’l-Muhît Tercümesi’nde “gussa ve endûh ma’nâsınadır” yazılıdır.  “El-gummet” ( ةمغلا) maddesinde ise kelimenin anlamına dair şu yorum vardır: “Şârih der ki ‘gamm’ mâddesi setr ve tagti’e ma’nâsına mevzû’dur, hüzn ve endûha ıtlâkı sürûr-ı kalbi setr ettiğine mebnîdir.” 

İstifade ettiğimiz Arapça sözlüklerden Mevlût Sarı’nın El-Mevârid’inde ‘gamm’ kökü için yazılan ilk anlam “üzmek, hüzünlü kılmak”tır. Kelimeye hüzünle alakalı verilen karşılıkların diğerleri de “gam, gussa, dehrin musibetlerinden, dertlerinden bir musibet, şiddet; afet, felaket, içinden çıkılması güç iş”tir. 

‘Gam’ Kâmûs-ı Türkî’de “tasa, kaygu, keder, derd, gussa” şeklinde tanımlanmıştır. Son olarak “gam” Mehmet Kanar’ın Arapça Sözlüğü’nde “üzmek, hüzünlendirmek/hava çok sıcak olmak/hayvanın ağzına torba geçirmek/örtmek, bürümek” şeklinde tanımlanmıştır.

Kindî’ye göre hüzün “sevilenlerin kaybından ve isteklerin gerçekleşmemesinden kaynaklanan psikolojik bir rahatsızlıktır.”

İbn Sînâ mâlîhûlyânın en önemli sebebi olarak “gammın ve havfın ifrâtı”nı göstermiştir. Hüznün ve kederin, vücuttaki salgıları etkilediği, bu şekilde mizacın değiştiğini izah etmiştir. 

Hem Efendimiz’e hitaben indirilen ayetlerde hem de diğer bazı ayetlerde hüzünlenen kim ise, çoğunlukla emir kipinde “üzülme” [نزحت لَ] denilmiş, bu ezici ruh hâlinden çıkılması için sabır telkin edilmiştir. Oğulları Hz. Yakub’a gelip, Hz. Yusuf’un kaybolması dolayısıyla kendisini çok üzdüğünü, neredeyse kendi kendini helak edeceğini söylediklerinde Hz. Yakup “Ben hüznümü, kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim […]” şeklinde cevap verir. Zikredilen bu durum da hüzün ve keder ile sıkıntı hisseden insanın/müminin, derdini ancak Allah’a arz etmesinin ve sabretmesinin önemine vurgu yapar. 

Kur’an’da üzülme ve hüzün duyma anlamlarını karşılamak üzere çoğunlukla “hüzün” (زحن) kelimesi kullanılmıştır. 

Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nde “gam” kelimesine karşılık şu anlamları verir: “1.elem, ıstırap, üzüntü. 2.tasavvuf a.sevgiliyi dikkat ve özenle ararken karşılaşılan engeller. sevenin sevgilisi uğruna seve seve katlandığı zorluklar ve sıkıntılar. b.dünyevi kaygılar, tasalar, üzüntüler.”

Divan Şiirinde “Gam u Şadi”

Halil Karabulut

Diñle benden ḥāletin mihr ü maḥabbet diyenüñ  

Miḥnet ü derd ü ġam ü hecre ḳomışlar ad Ꜥışḳ 

Necâtî

**

Nem var daḫi Ꜥışḳuñda budur taḥṣīlüm 

Dilde ġam dīdede nem sīnede ateş her bār 

Mihrî 

**

Kendüm bileli bu ġamla zârem 

Neşâtî

**

Şāh-rāh-ı Ꜥışḳda cāna ḳonardı derd ü ġam

Daḫı bünyād olmamışdı dehr mihmān-ḫānesi 

Şeyhülislam Yahyâ

**

Ġam-ı zülfüñle gözüm eşk ile pür ḳılmış idüm 

Lāle-zār içre degülken dür-i şebnem ḥādis

Nev’î

**

Olmazdı ġamuñ māye-i īcād-ı maḥabbet 

Ḥüsn-i ezelī olmasa hem-zād-ı maḥabbet 

Nâilî

**

Ġam-ı aġyār u derd-i yār ile mātemdeyem her gün 

Nice bayram olur mābeynimüzde merḥabā olmaz 

Taşlıcalı Yahyâ

**

Ġam beyābānına her gün eylese seyr ü sefer 

Her géce miḥnet-serāy-ı fürḳate mihmān olup 

Avnî

**

Bir ḫūb sevdüm ancaḳ o nāzük-beden bilür 

ꜤIşḳında çekdigüm ġam u derdi bilen bilür 

Şeyhülislam Yahyâ 

**

Cüvān idüm ġam-ı Ꜥışḳa ulaşdıġumda ey dil-ber 

Beni cevr ile pīr étdüñ göreyim pīr olasun sen 

Ahmed Paşa

**

Ey Fuzûlî feleğin var seninle nazârı

Kim gam ü mihnetini virdi ne kim var sana 

Fuzûlî 

**

Saldı ayakdan gam-ı âlem beni

Vir bana gam def’ine sâkî şarâb

(Dünya gamı [masiva] beni elden, ayaktan düşürdü. Ey saki, bu gamın giderilmesi için bana şarap ver.)

Fuzûlî 

**

Giriftâr-ı gam-ı aşk olalı âzâde-i dehrim

Gam-ı aşka beni bundan beter yâ Rab giriftâr it 

(Aşk gamına esir düşeli dünya kaygılarından azat oldum. Ya Rab, aşk gamına beni bundan daha beter esir et.)

Fuzûlî 

**

Gönülde bin gamım vardır ki pinhân eylemek olmaz

Bu hem bir gam ki il ta’nından efgân eylemek olmaz

(Gönlümde bin gamım var ve bunu gizlemek mümkün değil. Hem bu öyle bir gamdır ki halkın ayıplama korkusundan feryat eylemek de olmaz.)

Fuzûlî 

**

Rahm idib âşıkın haşr günü yakmayalar

Ki bu dünyâda esîr-i gam-ı hicrân olmuş 

(Merhamet edip Haşir gününde âşığını yakmasınlar; çünkü o, bu dünyada ayrılık gamının esiri olmuştur.)

Fuzûlî 

**

Bu gamlar kim benim vardır ba’irin başına koysan

Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azâb oynar 

(Benim çektiğim bu gamları, devenin başına koysan, kafir cehennemden çıkar ve güler, azap ehli ise oynar.)

Fuzûlî 

**

Hecr şâmında gam itmişdi Fuzûlî kasd-i cân 

Olmasaydı merhametden dem urub gam-hâr subh

(Ayrılık akşamında gam, Fuzûlî’nin canına kast etmişti. 

Dert ortağı olan sabah merhametten dem vurmasaydı Fuzûlî ölürdü.)

Fuzûlî 

**

Bana cem’ olur handa kim var bir gam

Benim mülk-i aşk içre Mecnûna vâris 

(Nerede bir gam varsa benim başıma toplanır. 

Aşk vadisinde Mecnun’un varisi benim.)

Fuzûlî 

**

Gam uğurlar ‘ışk bâzârında nakd-i ‘ömrümi 

Kılmak olmaz sûd sevdâda yaman orîağ ilen 

Fuzûlî 

**

Ne şerbetdir gamın kim içdiğimce eksilir sabrım

Ne sihr eyler ruhun kim bakdığımca rağbetim artar 

(Gamın nasıl bir şerbettir ki içtikçe sabrımı azaltır. Yanağın beni nasıl büyülüyor ki ona baktığım ölçüde rağbetim artar.)

Fuzûlî 

**

Ne revâdır bu ki peyveste sipâh-ı gam ü derd

Gönlümün mülkünü bî-vâsıta yağma eyler 

(Bu ne revadır ki gam ve dert ordusu gönlümü ele geçirip gönül mülkümü vasıtasız yağmalar.)

Fuzûlî 

**

Hayl-ı gamın itdi nakd-ı ömrüm tarâc 

Sabr ile müyesser olmadı derde ilâc 

Ruhsârıma dökdü merdüm-i çeşmim kan 

Hindûyı görün lâ’l virir Rûma harâc 

(Gamının sürüsü ömür nakdimi talan etti. Sabır ile derde deva bulmak mümkün olmadı. Gözbebeğim yanağıma kan döktü. Hindu’ya bakın ki Rum’a haraç olarak la’li verir.)

Fuzûlî 

**

Gönül gam dünlerin tenhâ geçürme iste bir hem-dem 

Ecel hâbından efgânlar çeküb Mecnûn’ı bîdâr it 

Giriftâr-i gam-i ‘ışk olalı âzâde-i dehrem 

Gam-i ‘ışka meni mundan beter yâ Rab giriftâr it

Fuzûlî 

**

Cān u dille derd-i Ꜥışḳa nice ḳul olmayayın 

K’eyledi dünyā ġamından ben ḳulın āzād Ꜥışḳ 

Necâtî

**

Biñ yıl çekerse Ꜥışḳı ġamından ġarāmeti 

Yoḫ göñlimüñ bu miḥnete bir dem nedāmeti 

Şeyhî 

**

Ġam çekmeyince ḳıymeti artar mı Ꜥāşıḳuñ 

Ḳan yutmayınca buldı mı hīç iꜤtibār laꜤl 

Ahmed Paşa

**

Sīnede dil ġam-ı Ꜥışḳuñla pür olmış gūyā 

Künc-i mey-ḫānede bir şīşe ile mül ḳodılar 

Atâî

**

Ḥāṣıluñ evvel ġam-ı cānāndur āḫir terk-i cān 

Bu imiş ḳısmet Fużūlī ḥˇāh aġla ḫˇāh gül 

Fuzûlî 

**

“Kalbin viran ve hatırın daima kırık oluşu arzu edilen ve övülen bir haldir. ‘Seni nerede arayayım Rabbim’ sorusuna cevaben ‘Beni kalbi kırıkların yanında ara’ denildiğine dair rivayet edilen hadis-i kudsi, bu yaklaşımın temel dayanağıdır.” 

**

Ṣarṣar-ı āh éde eczā-yı vücūdın ber-bād 

Ne revādur ola Ꜥuşşāḳ perīşān-ı ġamuñ 

Na’ilî

**

Biz rāżıyuz derūnumuz olsun ḫarāb-ı ġam 

Ol mest-i nāza māye-i ẕevḳ u sürūr ise 

Nâbî

**

Sâkiyâ mey sun ki dâm-i gamdurur hüş-yârlığ 

Mestlikdür kim kılur gam ehline gam-hârlığ 

Var fi kr in yoh gâmın çekmek nedür bir câm ilen 

Bî-haber kıl mana bir ola vohluğ varlığ

Fuzûlî

**

Hâsılun evvel gam-i cânandur âhir terk-i cân 

Bu imiş kısmet Fuzûlî hâh ağla hâh gül

Fuzûlî

**

Nikâb-i sûret-i hâl eyledüm hûn-i ciğer seylin 

‘Ayan rüsvâlığı derd ü gam-i pinhâna değşürdüm 

Bir kul oğlını gönül mülkine sultân itdüm 

Mısr-i dil pâd-şehin Yûsuf-i Ken’ân itdüm 

Reh-i ‘ışkun dutub itdüm gam ü derdüm defin 

Gör ne cem’i bu tarîk ile perîşân itdüm 

Fuzûlî

**

Ya’kûb’da nişâne-i şevkun gam ü elem 

Yûsuf’da neş’e-i nazaran behcet ü behâ 

Fuzûlî

**

Gamdan öldüm demedüm hâl-i dil-i zâr sana 

Ey gül-i tâze revâ görmedüm âzâr sana 

Fuzûlî

**

Ey Fuzûlî bize takdir gam itmiş rûzî 

Kılalum sabr nedür çâre rızâdan gayrı 

Cümle-i halk mana yâr içün ağyâr oldı 

Kalmadı kimse mana yâr Hudâ’dan gayrı 

Fuzûlî

**

Ey Fuzûlî bes ki gam-nâk oldı ahvâlün soran 

Gamdan ölsen hiç kim sormaz dahi ahvâlüni

Fuzûlî

**

Öldürdi derd ü gam beni sen bârî çekme tîg. 

Cellâd ider siyâseti zahmet çeker mi şâh

(Dert ve gam zaten beni öldürür bir de sen kılıç çekme; cellat siyaset eder mi?)

Nev’î

**

Be adam! Sen kendi gamınla gamlanmaz, dertlenmezsen senin derdine kim yanacak ki?

Serkeşlik etme de bari bir işe koyul, elinden geleni yapmaya giriş.

Çünkü kimse senin derdine yanmaz, senin için kimse gam yemez. Bir an bile hiç kimse senin yükünü çekmez.

Feridüddin Attar

İlahiname

**

Kunûn çi çâre ki der-bahr-i ġam be-girdâbî 

Futâd zevrak-ı sabrem zi-bâdbân-ı firâk

**

Ey pâdişeh-ı hûbân dâd ez-gam-ı tenhâyî 

Dil bî-tu be-cân âmed vaktest ki bâz âyî 

(Ey güzeller padişahı, yalnızlık üzüntüsünden el-aman. 

Gönül sensiz candan usandı, artık geri gelmenin tam vaktidir.)

Hâfız-ı Şirâzî

**

Ġam-ı tu der-dil u pīçīde dūd-ı āh berū 

Çu mār-ı genc ki gencīne-rā nigeh dāred

(Aşkının gamı gönülde saklı, o gamdan çıkan ah dumanı ise kıvrım kıvrım onun üzerinde çıkıp yükseliyor. Tıpkı hazinenin üzerinde hazineyi bekleyen kıvrım kıvrım bir yılan gibi.)

Āṣafī

**

Dem bu demdür özge dem nî dem dime

Dünyâdın bî-gam ötersin gam deme

Dem bu demdir. Başka demi dem deme.

Dünyadan gamsız geçersen gam deme.

Ahmed-i Yesevî

**

Bir gönlüm var, gam elinde, ayaklar altında kalmış… öyle bir haldeyim ki, hiç kimse ahvalime vâkıf değil.

Hafız-ı Şirazi

Hafız Divanı

**

Er isen erliğin meydana getir

Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir

Bana derler gam yükünü sen götür

Benim yük götürür dermanım mı var

Karacaoğlan

**

Gam çekme haline divane gönül

Sana da bulunur elde neler var

Ayvam eksik, yoksa turunç, yoksa nar

Sun elini beri dalda neler var

Karacaoğlan

**

Keşti-i gam her gece kalb-i çâkimden geçer

Fatihahân olmağa yar sanki hâkimden geçer.

(Her gece gam gemisi yüreğimin yarığından geçiyor.Sanki yar bana Fatiha okumak için toprağıma gelmiş gibi.)

Hüsrev Hatemi

**

Kırlarda, sokaklarda, rastgele dolaşmak kadar hiçbir şeyin gam dağıtmadığını tecrübeleriyle biliyordu.

Reşat Nuri Güntekin

Yaprak Dökümü

**

Bir çift gam çiçeğidir sanki gözlerin;

Öyle içli, öyle yumuşak, öyle derin.

Nilgün Marmara

**

Yiğidi Gam Öldürür

Yiğidi gül ağlatır gam öldürür

Nice namert ava çıksa

Tuzak kursa kurşun atsa

Yiğidi çökertmez kahır

Bir dem yâr hüzünle baksa

Yiğidi gül ağlatır gam öldürür

Düşman yılan olup soksa

Dokuz kavim taşa tutsa

Yiğidi çökertmez kahır

Bir dem yâr hüzünle baksa

Yiğidi gül ağlatır gam öldürür

Ömer Lütfi Mete

**

Âkil bu cihânda ne şâd olur ne gam çeker

Câhil hemîşe şâd olayım der elem çeker

Lâedrî

**

Gam değildir gide dünyâ kala dîn

Gam odur ki kala dünyâ gide dîn

Lâedrî

**

Çün sana gönlüm mübtelâ düşdü

Derd ü gam bana âşinâ düşdü

Niyâzî-i Mısrî

**

Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner 

Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle gider

(Derdi kendine zevk etmektir dünyada hüner,

Feleğin keder ve neşesi böyle gelir, böyle gider)

Vâsıf

**

Dün tabîbe derd-i dilden bir devâ sordum dedi 

Gam yemekden özge bu derdin devâsın bilmedim 

Ahmed Paşa

**

Verdik dil ü cân ile rızâ hükm-i kazâya

Gam çekmeyiz uğrarsak eğer derd ü belâya

Bağdatlı Rûhî

**

Hayâlinden gelir gam hâtıra cânâneden gelmez

Sitem hep âşinâlardan gelir bî-gâneden gelmez

(Hayalinden gelir keder gönle, sevgiliden gelmez,

Kötülük hep tanıdıklardan gelir, yabancıdan gelmez.)

Nâbî

**

Güç neşâtın kademin kalbe alışdırmakdır

Yoksa gam her ne zamân istese hâzır bulunur

Nâbî

**

Gedâyız şâha baş eğmez dil-i âgâhımız vardır

Fakîr isek ne gam beğler ganî Allah’ımız vardır

Fevrî

**

Geçdi mâzî çekme istikbâle gam

Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem

Lâedrî

**

Bu derd mey-hânesinde kimi gördün şâdmân olmuş

Bu gam-hâne-i mihnetde belâdan kim emân bulmuş

Alvarlı Muhammed Lütfî

**

Gamdan dağlar kurmalıyım,

Kayaları kelimeler olan,

Kırk ikindi saymalıyım,

Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma,

Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından,

Baştan ayağa ıslanmalıyım,

Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım…

Erdem Beyazıt

**

Bu dünyada üzüntüden uzak, gam ve kederden azade, neşeyle dolu bir tek kimse bulmak mümkün değildir.

Seyyid Abdulhakim ElHüseyni hz. (k.s.a)

**

Onun parçası toprak oldu, bir dağın her zerresi gam oldu

Elli yıldır gözyaşı döktüler kendi toprağını tutması için

Sîmîn Bihbehânî

**

Bilmediğim gam ve kederden yandım 

Benim içimde ne mahşerler koptu

Sîmîn Bihbehânî

**

Eğer bu dünyada dert olmasaydı 

İnsan açıkça mutluluktan tat alamaz

Bu hayattan fayda gelir

Eğer gam olmazsa mutlukta olmaz.

Sîmîn Bihbehânî

**

Ne söyleyeyim? 

Ne söyleyeyim gecenin gamından 

Ben ve gökyüzüm, her ikisi, gecem var

Seher vaktinin ayağını gelişini ümit ederek ölmek

Ben ve gecenin karanlığı için yüreğimi ağzıma getirdi.

Sîmîn Bihbehânî

**

Bu gam duvarının üzerinde, yükselen duman gibi,

Daima oturmuş bir kuş, yaymış kanatlarını,

Öyle ki kederli düşünceler sarmış, salladığı başını 

Nima Yûşîc 

**

Kimdür ki gamunda nâle vü zâr itmez

Derdin sana nâle ile izhâr itmez

Feryâdına hiç kimsenün yetmezsen

Feryâd ki feryâd sana kâr itmez 

(Derdini sana inleyerek göstermeyen, senin gamınla ağlayıp inlemeyen kimdir? Sen, hiç kimsenin feryadına yetmezsin. Feryat ki feryat sana işlemez).

Fuzûlî

**

Bin kaygu bir borç ödemez 

Gamlanma gönül gamlanma

Karacaoğlan

**

Yine gam yükünün kervanı geldi 

Çekemem bu derdi de bölek seninle

**

Ey Hızr-ı fütâdegân söyle

Bu sırrı edip iyân söyle

Ol sen bana tercemân söyle

Ketm etme yegân yegân söyle

Gam defterinin tamâmı yok mu

Ey düşkünlerin Hızır’ı, söyle

Apaçık eyle bu sırrı, söyle

Hâlime sen ol tercüman, söyle

Teker teker saklamadan söyle;

Gam defterinin tamamı yok mu?

Dil hayret-i gamla lâl kaldı

Gâlib gibi bîmecâl kaldı

Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı

El’an bir ihtimâl kaldı

İnsafın o yerde nâmı yok mı

Şeyh Galip

**

Senin sevgin gönülden gitmez

Aşkının gamı herkese söylenmez

Fakat bu muhabbetin verdiği acıyı,

İnsanlardan gizlemek de mümkün olmaz

Baba Tahir

**

Susamış arife deniz bile nasip olsa; yine onun baht gözüne, gam çölünün serabı görünür.

Lebîb

**

İşin gönül çelmektir senin, mazursun

Gam nedir hiç bilmezsin, mazursun

Her gece kan ağlarken ben sensiz

Sen bir gece sensiz kalmadın, mazursun

Ahmed Gazali

**

İnle ey gönül, yine matem zamanı geldi

Ağla ey göz, yine gam günleri geldi

Gam gülü yeşerdi bâğ-ı musibetten

Cihan tazelendi âteş-i musibetten

Muhteşem-i Kâşânî 

**

Sadme-i âh ile kıldım pür-tezelzül âlemi

Sâhagâh-ı sînede bünyâd-ı gam muhkem henûz

Leskofçalı Gâlib

**

Âteş-i gam yakmasa tan mı vücûdum şehrini

Gözlerimden gönlüm üstüne iki deryâ gelir

Avnî (Fâtih Sultân Mehmed)

**

N’oldu bu gönlüm n’oldu bu gönlüm

Derd ü gam ile doldu bu gönlüm

Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm

Yanmada dermân buldu bu gönlüm

Hacı Bayrâm-ı Velî

**

Kanda bir gam yârsız kalsa benimle yâr olur

Bir belâ kim sâhibin bulmaz bana gam-hâr olur

Nev’îzâde Atâyî

**

Gam nedîmindir Hayâlî kalbini mesrûr tut

Zâhirin vîrâne eyle bâtının ma’mûr tut

Salsa pertev cismine nâr-ı muhabbet nûr tut

Bî-vefâ yârin Muhibbî cevrini ma’zûr tut

Yârsız kalır cihânda aybsız yâr isteyen

Hayâlî Bey – Muhibbî

**

Cân helâk-ülfet zebân hâmûş dil hoşnûd-ı gam

Merg ü sıhhat gûyiyâ şükr ü şikâyetdir bana

Şeyh Gâlib

**

Yûsuf-ı gom-geşte bâz âyed be-Ken’ân gam mehor

Kulbe-i ahzân şeved rûzî gulistân gam mehor

Kaybolan Yûsuf, Ken’ân iline bir gün döner. Gam yeme! (Hz. Yakub’un Hz. Yûsuf’a olan hasretinden dolayı ağlayıp inlediği) hüzünler kulübesi bir gün gülistan olur. Gam yeme!

Hâfız-ı Şîrâzî

**

Erbab-ı kemalin yeri virane-i gamdır, 

Hâk üzere düşer meyve, eğer puhte olursa.

(Kemal sahiplerinin yeri gam ve keder harabesidir. 

Meyve olgunlaşınca toprağa düşer, hamlara bir şey olmaz.) 

**

Ey Sâ’ib ! Allah’a ulaşmak için gam ve dert yolunu seç. Zîrâ bundan kısa ve yakın yol yoktur.

Bizim gibi aşk hastası olanın, doktorlardan sakınması hep bu düşünceye dayanır.

Sâib-i Tebrîzî

**

Ey dûst, biyâ tâ gam-i ferdâ nehorîm.

Vin yek dem-i omr râ ganîmet şomorîm.

Ferdâ ki ezin deyr-i kohen dergozerîm,

Bâ heft hezâr sâlegân serbeserîm. 

(Ey dost; gel, çekmeyelim yarının derdini. 

Ganimet bilelim ömrümüzün şu bir demini. 

Göçeceğiz yarın şu köhne manastırdan madem, 

bin yıl önce göçenlerle olacağız hemdem.)

Hayyâm

**

Gam değil bende isen Mısr-ı dile sultansın 

Bir azîzin kuludur Yûsuf-ı Ken‘ân-ı Mısr

Ahmed Paşa

**

Gönülde bin gamım vardır ki pinhân eylemek olmaz

Bu hem bir gam ki il ta’nından efgân eylemek olmaz

(Gönülde bin gamım var gizleyemem ne yapsam

Bu hem öyle bir gam ki figan etmem taşlansam)

Fuzûlî

**

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir;

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ’at

Sâbit

**

Gelicek gam mülkine cân karşu çıkar

Nasıl izzet itmesün memleket sultânıdur

(Gam, kendi ülkesi olan gönüle geldiği zaman, can karşı çıkar. 

Can nasıl saygı göstermesin ki, o (gam), bir memleket sultanıdır.)

Bakî

**

Gönül ki sâhil-i deryâ-yı bî-nihâyettir 

Dil bahri hurûş eyler onda nice dalgam var

Erzurumlu İbrâhim Hakkı

**

Ey bahr-i halâvet sen hoş terbiyet eylersin

Misl-i sedef olmuş ten dürr ü güher olmuş dil

Erzurumlu İbrâhim Hakkı

**

Leşker-i gam gelse kılsa bu gönül mülkin harâb

Def kılmaz anı bir vech ile illâ ki şarâb 

Muhibbî

**

Leşker-i gam ben gedâyı öldürür yoldaşlar 

Padişâh-ı ışka tâbi’ bir sipâhî yok mıdur

Necâtî 

**

Leşker-i gam geldi dil şehrine kondı cavk cavk

Kopdı yir yir fitne vü âşûb u gavgâ semt semt 

(Gam askerleri gelip gönül şehrine bölük bölük yerleşti; yer yer fitne koptu, semt semt karışıklık ve kavga meydana geldi.)

Bakî

**

Leşker-i mihnet hücûm itdi dil-i nâ-şâdıma 

Gerdiş-i çarh-i felek kasd eyledi ber-bâdima 

Pençe saldı şîr-i gam cân-i elem mu’tâdima 

Mâye-bahş oldi havâdis âh-ı âteş-zâdıma 

Cûş-ı seyl-âb-ı sitem virdi halel bünyâdıma 

Olmuşum mahsûr-i gam, yok bir gelür imdâdıma 

Bilmezim rûz-l ezel gam mı yazılmış adıma 

Âh bir kez vâkıf olsam hikmet-i îcâdima 

Kimse mi’mâr olmadı kalb-i harâb-âbâdima 

Ye’s pey-der-pey şitâb eyler mübârek-bâdıma 

Kimseden ümmîd-i istimdâd gelmez yâdima 

Ey benim feryâd-res Rabbim yetiş feryâdima

Bela askerleri hücum etti hüzünlü gönlüme Beni harap etmek için döndü feleğin çarhi Gam arslani pençe vurdu eleme alışkın canıma Olan bitenler ateşli ahlarımın yanışını artırdı Zulüm selinin coşkunluğu temelimi sarsti Gamların mahsuru olmuşum, kimse yok imdadıma gelen

Bilmem ki ezel günü gam mı yazılmış adıma Ah bir anlayabilsem yaratılışımın hikmetini Kimse mimar olmadı haraplıkla dolu kalbime Ümitsizlik yavaşça koşar oldu uğurlu nefesime *

Dâniş Mehmed Dede 

**

Kimseden yardım isteme ümidi gelmez hatırıma 

Ey benim feryada yetişen Rabbim, yetiş feryadıma

Dilde gam var şimdilik lûtfeyle gelme ey sürür

Süzme çeşmin gelmesin müjgân müjgân üstüne 

Rasih

**

Her yana kim döner yüzüm dostu görür anda gözüm

Çün bu gamından gam yedim şâdân u mesrûr olmuşum 

Ahmedi

**

Beni devrân eger kim âhir etse 

Ne gam her âhirün bir evveli var 

Hayâlî Bey

**

Gül-i neşâtumi pejmürde itdi sarsar-i gam. 

Sehâb-i lutfun ile eyle anı tâze vü ter 

Şeyhülislam Yahya

**

Keyf-i gami terk eyleye mi arif-i bi kâr 

Budur ezeli pişe-i erbaba maarif

Hayali

**

Mey-i dürd devr içre şimdi pehlevan-ı alemin

Bir ayag ile getirir arkasın yere gamin 

Hayali

**

Kuhne-i hazende vakt-i seher yalnız bulup 

Gam öldürürdü bendeni afyon yetişmese 

Ankaralı Dem’i

**

Mahmurî -i gam etti bizi sâgara muhtaç 

Olduk yine sakî –i neşat – âvare muhtaç

Sünbülzade Vehbi

**

Kendinden geçdi belâ güteleri hande ile 

Meğer esrâr-ı gamın anları hayrân etdi

Emri

**

Kapında, çünki meddâhım, seni medh ederim dâim

Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim, hoş halim!

Muhibbî

**

Dolsa da sıkıntısı bir dünyanın gönlüme Lâhûtî

Yok benim gibi gamlısı ya bu benim mutluluğum

Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî

**

Gam diyarında kodu gittiyse cananın garib,

Nale-i cangahdan olmaz dil ü can garib.

Bayburtlu Zihni

**

Bir bahr-i gamda urmadayız dest ü pay kim

Keştisi yok, kenaresi yok, nahudası yok

(Öyle bir gam denizinde yüzüyoruz ki, gemi parçalanmış, sahil görünmüyor, kaptan boğulmuş)

Nabî

**

Alem, gam hikayeni anlatmasıyla bir efsane,

Gözüm, yüzünün yansımasıyla bir güzeller evi!

Yazık bu zamanda bir tek dost yok,

İnsanlar içinde hiç sevindiren yok,

Bu zamanda gamsız olan,

Ya insan değil, ya bu dünyayla bağı yok.

Baba Efzel

**

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Adsız yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Yahya Kemal

**

Gülün şevkiyle bülbül, mumun sevdasıyla pervane 

Her biri bir sevgilinin gamında bir şekilde yanar.

Meliku’ş’Şuara Bahar

**

Ey hain mum! Gamla, kederle perişan ol; 

Pervaneyi öldürdün, inkâr da etmiyorsun…

Meliku’ş’Şuara Bahar

**

Ülfetinden zevk alır fikrim hemân.. 

Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân! 

Hürmet et zâten senindir âşiyân..

Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân!

Derd çeksin muttasıl kalb-i hazîn.. 

Aşk ile geçsin hayâtım âteşin..

Ağlatıp ettir bana âh u enîn..

Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân!

Rûhumun sensin nedîm-i hoş demi.. 

Gönlümün sensin enîs-i mahremi.. 

Bir garîbindir bırakma Ekrem’i!..

Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân!

Recaizade Mahmud Ekrem

**

şiir kırıntıları var yüzlerinde o sabırsız insanların

çiçekler gamlanır canevimde

erken ölmek ölmek değil ölümsüzleşmektir

ah çatlayacak sabrımız, sezgimiz yorgun demek

Kaan İnce

**

Oldı dil fart-ı hücûm-ı gamla berbâd ü harâb

Hâne-i mir’âtı seyl-i jeng viran eyledi

Yedikuleli Fâizî

**

Bu bendeki gam, gam değil Kaf Dağı

Bu sendeki yürek sert taş olamaz ki yürek.

Rûdekî Semerkandî

**

Nevbahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femün

Ararız hande-i dîrineyi giryân olarak

(O gonca ağızlının gam bahârına bülbülüz; eski gülüşü ağlayarak ararız.)

Nedîm

**

Tîğ-i gam yaralarından ana dil kan ağlar

Ol şeker-hande ile yaramıza tuz urur

(Gönül, gam kılıcının yaralarından sevgiliye kan ağlamakta; o ise şeker çiğneyerek(gülerek), yaramıza tuz basmaktadır.)

Hayretî

**

Bu denli gussalar gamlar içinde handemün sırrın

Gubâr-ı hattun esrârıyla hayrân olmayan bilmez

Şeyhül İslâm Yahya

**

Nev-bahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin

Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak

Şeyh Galip

**

Gehı ̇̄ki ḫande-i bı ̇̄-cāy-ı ye’s-i ġam ederim

Felek ne zehr yuṭar reng-i nūş-ḫandimden

Esrar Dede

**

Müştakınım ey ecel kerem kıl

Def-i elem eyle ref-i gam kıl

Kurtar beni ızdırab-ı gamdan

Ver müjde vucuduma ademden

Fuzûli

**

Ey mûnis-i rûzgârum ane

Gam-hârum ü gam-güsârum ane

Fuzûlî

**

Dil-i garîbi tesellî hoş eylemez sâki

Gamım izâle eder hâssiyetde bir şey sun

Osman Nevres

**

Ben sabr edeyim derd ü gam-i hecrine ammâ

Sen de güzelim ettiğin ikrârı unutma

Ağlatmayacaktın yola baktırmayacaktın

Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma

Esrâr Dede

**

Vakta ki durup şu kalb-i gam-nâk

Toprakta nihân olur vücûdum

Vakta ki dolup dehânıma hâk

Şevkiñle tamâm olur sürûrum

Tenhâ geceler de bir hayâlet

Manzûruñ olunca bittahayyür

Yum çeşmini bâ-kemâl-i rikkat

Bedbahtî-yi aşkım et tasavvur

Yâd et beni gamlı gamlı yâd et

Recâîzâde M. Ekrem

**

Gam mektebinde kaddüni yâd itsem nola

Ey serv çün elifdür okumaga ibtidâ 

Emrî

**

Dâg-ı ‘aşkun sînede bir haymedür gam şâhına

Kim ana her yanadan çekdüm eliflerden tınâb

Revânî

**

Ey bahar! Gül ve şaraptan bir ateş yak.

Keder ve gam hırkasını at içine, yak.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)

**

Ölümünün sırrı

Aşk kederi ve

Yalnızlık gamıydı

Ahmed Samlu

**

Bir sonbahar akşamı… Sahillerdeyim

Gamlı bir heykel gibi kayalarda ben

Dağınık saçlarımdan pervasız esen

Rüzgârların elinde bir kırık neyim.

Faruk Nafiz Çamlıbel

**

Geldi gam padişahı mahkeme-i hicrane,

Yazdılar kayd-ı ebed hicrine eyyamım gel.

Bayburtlu Zihni

**

Gelemez kâfile-i şevk-ü ferâh semtimize

Şâh-ı gam mülk-i dili leşker-i hasretle korur

Hayâlî Bey

**

Kapında, çünki meddâhım, seni medh ederim dâim

Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim, hoş halim!

Muhibbî

**

Eski gamlar altüst dince yüreğimi

Yoruyor beynimi sıla, yar düşüncesi.

Nîmâ Yûşic

**

Dünyâ denilen gamlı nişîmenden usandım

Beytü’l-hazen adım, o meskenden usandım

Tâhirü’l-Mevlevî

**

Dil gamla dahi dest ü giribandan usanmaz 

Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usandık

Nâbi

**

Şimdi Yunus’a ne gam, âşık melamet bednam.

Küfrüm imana şol dem, anda değişip geldim.

Yunus Emre

**

Olmadum Ya‘kûb-veş gam-hâne-i ‘âlemde şâd

Yûsuf’am hecrinde ‘âlem beytü’l-ahzândur baña

Sehâbî

**

Gamından gönlüm eğlenmez dem olmaz kim yürek yanmaz

Bu derde kimse katlanmaz gidelim bâri şehrinden

Usûlî

**

Çün hayâli tahtısın vîrâne gönlüm gam yeme

Âkıbet ma’mûr olur şol yerler sultân andadır

Ahmed Paşa

**

Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp

Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza

Gam-ı eyyâm Fuzûlî bize bîdâd etti

Gelmişiz acz ile dâd etmeğe sultânımıza

Fuzûlî

**

Feryâd ki feryadıma imdâd edecek yok

Efsus ki gamdan beni azad edecek yok

Nigâr Hanım

**

Onu kim dest-i ra’şe-dârıyle

Çalıyor, perde perde inletiyor?

Onu kim böyle gamla söyletiyor?

Cenap Şahabettin

**

Bigane-i gamdın seni ben görmeden evvel

Ettin bu gün eglencemi feryad ile nale

Yaşar Nezihe Bükülmez

**

Neş’elerden gam, sürurlardan sefa his eyliyor,

Kalbi nâşâdı Nezihe şadıman etmek de güç!

Yaşar Nezihe Hanım

**

Ey mâh cebînin o cebîn-i keder ü gam,

Altında o yorgun, o soluk heykel-i mâtem!

Ahmet Hâşim

**

Gönlümün bir hâli var ki gam değil, kasvet değil

Neş’e dersen hiç değil, mahzûn-i firkât değil.

Anlatır belki bu sözler derdimi erbâbına

Mey o mey, cânân o cânan, sohbet ol sohbet değil.

Ahmed Râsim Bey

**

İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin. Susması fazladır; vakti yoktur. Çok şükreder, çok sabreder. Düşünceye dalmıştır, ihtiyâcı olanları görünce kendi ihtiyâcını hatırlamaz bile. Huyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak.

Hz. Ali (r.a.)

**

Dert ve gam ihtiyarlığın yarısıdır.

Hz. Ali (r.a.)

**

Baharlar yazlar geçer sonbahar gelir;

Ömrümün yaprakları dökülür bir bir;

Şarap iç, gam yeme, bak ne demiş bilge:

Dünya dertleri zehir, şarap panzehir.

Ömer Hayyam

**

Senin mahzûnun olmak bana şâdân olmadan yeğdir

Gamınla ağlamak ellerle handân olmadan yeğdir

(Senin için acı çekmek, bana sevinmekten yeğdir,

Senin acınla ağlamak, ellerle gülmekten yeğdir.)

Nev’î (Malkaralı Yahyâ)

**

Küdûret-bahş edip ey gam bana evvel enîs oldun

Semâhat sende yok besbelli şimdi pek hasîs oldun

Tâlib

Çökdürü dîvârı nem insanı gam

Her vücûdun bir husûsî zehri var

Âsaf

(Damat Mahmut Celâlettin Paşa)

**

Gam-ı hicrân beni hem-hâlet-i Ya’kûb edeli

Girye vü nâlişime külbe-i ahzân aglar

Âsafâ güldür o gam-dîde-i mahzûnu meded

Der-i lutfuñda gelip Vehbî-i nâlân aglar

Sünbülzâde Vehbi Efendi

**

Ya’kûb-ı gamem Yûsuf-ı gül-pîrehenüm yok

Hüzn ile figân itmege beytü’l-hazenüm yok

Etrâfumı hâr-ı gam alup kendümi sandum

Bir şâhçeyem tâze açılmış semenüm yok

İtdürsem olur fâhte-i zârı ferâmûş

Reşk-âver-i serv-i çemen ol nârvenüm yok

Bîhûde ne feryâd ideyüm hâruñ elinden

Bu bâgda bir gonçe-gül-i nesterenüm yok

Tâ olmayıcak Pertev o nev-rüste hat-âver

Destümde rehâya çeh-i gamdan resenüm yok

Muvakkit-zâde Muhammed Pertev

**

Gird-bâd-ı gam gibi çerh itdi ser-gerdân beni

Soñra yirden yire çaldı gerdiş-i devrân beni

Sehâbî

**

Neyleriz zevk u sefâyı derd ü mihnet gam değil

Kasr-ı â‘ladan güzeldir kulbe-i ahzânemiz

Rızkımız kâf-ı kanâât yek kadeh peymânedir

Bekleriz baykuş gibi ma‘mûr olur vîrânemiz

Fezâ (Ali Rızâ Efendi)

**

Ya‘kûb-ı hazîn Yûsufı da üste virürse

Gamhânemi ben külbe-i ahzâna degişmem

Âgâh (Semerkândî-i Âmidî)

**

Düşmemişem dâr-ı belâda bir meşakkat küncine

Gamdan özge kimse gelemez külbe-i ahzânuma 

Edirneli Nazmî

**

Şöyle olduk ki gam u gussadan özge hergiz

Kimsemüz yok ki gele külbe-i ahzânımuza 

Edirneli Nazmî

**

Emr kıldı üstüme gam leşkeri sultân-ı ‛aşk

Turfetü’l-‛ayn içre dil şehrini vîrân etdiler

Özleri .. ol vîrâne-i mezkûrda

Yapdılar gam-hâne … beytü’l-ahzân etdiler 

Nâcî

**

Fürûd âyed şebî în-külbe-i gam ber-serem z’ân-sân

Ki tûfân mî-kuned der-girye-i çeşm-i eşk-bâr-ı men

Câmî

**

Geldügince külbe-i ahzânuma mihmân-ı gam

Çekdügi hûn-ı cigerdür âb-ı çeúmüm mâ-hazar

Sâfi 

**

Gecelerin birinde, solgun alevin

Güne yenilmeye başladığı zaman

Üstüne başımın düştüğü kitaptan

Eser Mevlâna’nın üflediği rüzgâr…

İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar

Rüzgârından gördüğüm ova boyunca.

Bu bir düştür belki, insan uyanınca,

Gözlerinde kalır serabı bir ömür,

Her şey bu ışıltı ardından görünür

O insana; sevmek, yaşamak ve ölüm.

Ahmet Muhip Dıranas

**

Nevbahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femün

Ararız hande-i dîrineyi giryân olarak

(O gonca ağızlının gam bahârına bülbülüz; eski gülüşü ağlayarak ararız.)

Nedîm

**

biliyordum; âteşîn bir suya daldırıp mumdan kürekleri

eridik tel tel hüzne ve gama

kavuşturur gibi tavrımızı mürted

bir kalemle açtık ve tükettik o yolu

küle verdik ne varsa söze dâir

biz de kendimizce galibdik ammâ

yalandı yangınımız.

İdris Mahfi Eğilmez

**

İnlerem tanbûr-veş bagrum delindi ney gibi

Bezm-i gamda mesken oldı kûşe-i hicran bana.

Muhibbî

(Kanuni Sultan Süleyman)

**

Her derdin olur çâresi her inleyen ölmez 

Her mihnete bir âhir olur her gama pâyân 

Ziyâ Paşa

**

Üzüntüyü eğer iyi tanırsan, mutluluğun var oluşunun sırrıdır.

Gam olmazsa, dünyada mutluluk olmaz.

Gam, bu alın yazısıyla her zaman yoldaştır.

Boş yere üzülmek, boşunadır.

Dünya, bir aynadır.

Onda ne görmek istiyorsun?

Bu aynadaki iyilik de kötülük de bizdendir.

Sen hangisini istersen, onu seçebilirsin.

Ferîdûn-i Muşîrî

**

Nasihati kunemet; yâd gîr u der amel âr

Ki in hadîs zi pîr-i tarîkatem yâd est

Gam-i cihân mehor u pend-i men meber ez yâd

Ki in latîfe-i aşkem zi rehrovî yâd est

Rızâ be dâde bedih vez cebin girih bugşây

Ki ber men u tu der-i ihtiyâr negşâdest

Mecû durustî-i ahd ez cihân-i sustnihâd

Ki in acûz arûs-i hezâr dâmâdest

Nişân-i ahd u vefa nîst der tebessum-i gul

Benâl bulbul-i bîdil ki cây-i feıyâd est

Hased çi mîberî ey sustnazm ber Hâfiz?

Kabûl-i hâtir u lutf-i suhen hodâdâdest

Bir öğüdüm var; dinle ve uygula.

Bu söz tarikat pirinden aklımda kalmış.

Dünya gamı çekme ve öğüdümü aklından çıkarma.

Şu aşk latîfesini de bir yoldaşımdan duydum.

Sana verilene razı ol ve alnındaki hoşnutsuzluk ifadesini sil.

Çünkü seçenek kapısı ne senin ne benim yüzüme açılmıştır.

Karaktersiz dünyadan ahde vefa arama.

Çünkü bu kocakarı bin damada gelin olmuştur.

Gülün tebessümünde ahit ve vefa işareti yok.

Aşık bülbül, inlemeye bak sen.

Çünkü feryadın tam zamanı şimdi.

Ey şair bozuntusu! Niye kıskanırsın Hafiz’ı!

Şiir gücü ve söz güzelliği Allah vergisidir çünkü.

Hâfız-ı Şirâzi

**

Yek kıssa bîş nîst gam-i aşk vin aceb

Kes her zebân ki mîşinevem nâmukarrer est

Aşk gamı dediğin, olsa olsa, bir hikayedir; ama

şuna şaşıyorum: Kimin ağzından dinlesem, hiç

tekrar edilmemiş gibi geliyor bana.

Hâfız-ı Şirâzi

**

Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrur eylemem şahım

Gam âteş gam-güsar âteş temenna-yı mesar âteş

Ümid-i afiyet besler mi Es’ad yârdan hâşâ

Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül-i zâr âteş

Erbîlî Şeyh Mehmed Es’ad Efendi

**

Sen gülce bilirsin, ne diyor dinle şu güller!

Kulkul dediler hep şu kadehlerdeki müller:

Gül, mül sana soy sop gibi dert anlatır ammâ

Bir bilmediğin dil konuşur gamlı gönüller!

Râbia Hâtun

**

-Genç adam… Ne için gamlısın sen yine?

Elemli gölgeler sinmiş hep çehrene…

Bir uzak hayali yaşıyor gibisin,

Hasta bir hicranla titriyor bak sesin.

Peyami Safa

**

Aldandıysak da şair sözüne aldandık, ne gam

Murat Özel

**

Gözlerine ne oldu ki, “dur ağlama” desen coşar ırmak olur;

Ya kalbine ne dersin, “yetiş huzur” dedikçe artar acısı gamı..

İmam Bûsîrî (Kaab bin Zubeyr)

**

Gel de bir gece yuvamı aydınlat

Uzaklık ve hicran derdine bırakma beni

Senin iki kaşına yemin ederim ki

Senden uzak kaldığım sürece, gamla beraberim.

Gamın, gamımdır ve gönlümü avutan gamdır.

Gamın hem munisimdir, hem de arkadaşımdır.

Gamın beni yalnız bırakmıyor ki ben yalnız oturayım

Bravo gama, aferin gama

Bütün âlemin gamını bana yükledin

Meğer ben sarhoş kervanın en kuvvetlisi miyim?

Yular taktın boynuma, ehil olmayana verdin

Her zaman yükümü bir daha arttırdım. 

Bir an mutlu olamayan bir kalbim var

Hiç azalmayan bir gamım var

Benim dünya güzellerinden bir alın yazım var

Vefasız yârim dost olmuyor.

Gönlüm senin derdinden daima gamdadır

Yastığım kerpiç yatağım ise yerdir

Suçum budur ki seni seviyorum

Seni seven herkesin hali böyle değil mi?

Gam ağacı canımda kök salmıştır

Allah’ın dergâhında daima inlerim

Azizler birbirinizin kıymetini bilin

Ecel taşa ve insan cama benzer

Ne mutlu gamdan hisse almış yüreğe

Vay olsun, gamdan habersiz olan yüreğe

Sevgi piyasasında o insanın geçer parası

Vardır içi daha yanık olsun

Gönül senin gamının denizinde yüzmektedir

Benim için hicranımın alameti ciğerimdedir

Gözümdeki kanlı gözyaşı damlarlı

Sanki göz bahçesinin laleleridir

Baba Tâhir Uryân

**

Borç götümden akıyor, lutf u kerem ağzımdan,

Menba u munsabını anlamayan bir lâğımım!

Bir elim ağzımı tutsa, bir elim de kıçımı

Birleşirdi o zaman belki sürurumla gamım!

Beyoğlu, 1931

Neyzen Tevfik

**

Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda

Ve orda, kan damlıyor gözlerimde taze ölüler üstüne.

Adom Yarcanyan

**

Şimdü Mecnûn’dan gam-ı ışk içre sanman kem beni

Yâr hod kılmaz harîm-i vaslına mahrem beni

Fuzûlî

**

Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar

Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse

İmam-ı Şafiî

**

Ah benim kalbim,sessiz ol -sen de…

Bırak gamı -uyu şimdi sükut içinde

Muhammed İkbal

**

Sen kalbimdeki düş, cesedimdeki ruh

Virane etti gönlümün mülkünü, gam ordusundan bir güruh

Ehmedê Xanî

**

Vadîleri rîk ü şîşe-i gam 

Kumlar sağışınca hüzn ü matem

(Vadileri kumluk ve gam şişelerinin kırıklarıydı; kumlar sayısınca da hüzün ve matem vardı.)

Şeyh Gâlib

**

Nice sözün var ise sen sana aç,

Hak ile ol sen kendi gamından geç.

Yunus Emre

**

Çâre ne böyle kafes-bend-i gam oldum kaldım

Tutalım tab’ım imiş bülbül-i gûyâ-yı sühan

Sünbülzâde Vehbi Efendi

**

Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır

Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Şeyh Gâlib

**

Bezm-i gamında cân ü dil yandı yakıldı sâkıyâ

Depret elün sür ayagı meclisde yârân teşnedür

Bâkî

**

Hân-ı semahatından zerre ata göreydim

Bir nim nigâh tebessüm yâ merhaba göreydim

Sâye-i lütfunuzda bir an sefâ göreydim

Ömrüm içinde senden ger bir vefâ göreydim

Razı idim gamınla ömrüm tebâh olaydı

Osman Nevres

**

Sevdiklerim göçüp gidiyorlar birer birer,

Ay geçmiyor ki almıyayım gamlı bir haber.

Kalbim zaman zaman bu haberlerle burkulu;

Zihnim düşünceden dağınık, gözlerim dolu.

Kaybetti asrımızda ölüm eski hüznünü.

Lakayd olan mühimsemiyor gamlı bir günü.

Yahya Kemal Beyatlı

**

Bir sakf-ı gam görünmededir âsümân bana

Beytü’l-hazen meâli demektir cihân bana

Gönlüm gibi fezâda iyan imtihân bana

Artık yetiş ki neşve-resânım! Garîbsedim

Tâhirü’l-Mevlevî

**

Fevkımda duran çarh-ı müzeyyenden usandım

Tahtımda olan hâk-i mülevvenden usandım

Dünyâ denilen gamlı nişîmenden usandım

Beytü’l-hazen adım, o meskenden usandım

Tâhirü’l-Mevlevî

**

Allâh’ı seversen beni söyletme gamım var

Sultân Veled

**

Böyle eyyâm-ı gamın böyle olur nev-rûzu

Hâletî

**

Çeker sonunda gam elbette neş’e-yâb-ı ferih

Râşid

**

Gam çekme sakın rızk için er-rızku alallâh

Nazmî

**

Gam zamânında görünmez hîç yârân-ı safâ

Edîbî

**

Gamdan ölmem korkarım gayret helâk eyler beni

Hvâce Neş’et

**

Mey içmek mûris-i gamdır safâ-yı hâtır olmazsa

Belîğ-i Burûsevî

**

İşim mâh-ı îd gibi gönülden def‘-i gam etmektir. 

Şehr-i Muharrem gibi halkın derdini tâzelemem.

(İşim, bayram ayı gibi gönülden gamı def etmektir. 

Muharrem ayı gibi halkın derdini tazelemem.)

Hâfız-ı Şîrâzî

**

Vadîleri rîk ü şîşe-i gam 

Kumlar sağışınca hüzn ü matem

(Vadileri kumluk ve gam şişelerinin kırıklarıydı; kumlar sayısınca da hüzün ve matem vardı.)

Şeyh Gâlib

**

Geçen gençlik günlerine yanmıyan

Yok gibidir, bense bakar geçerim.

Yoku vara, varı hiçe gömerek

Her solukta bir gam yakar geçerim.

Neyzen Tevfik

**

Şen şatır gönlüne hicran dolmasın,

Gençliğin gülşeni gamla solmasın.

Neyzen gibi aklın yarda olmasın,

Özründen çok büyük kabahat etme.

Neyzen Tevfik

**

Güzeşten-i Aşk ez harâbe-i gam

(Aşk’ın Gam Harabesinden Geçmesi.)

Vaktâ ki cenâb-ı Aşk bî-bâk 

Gam deştine düştü ârzû-nâk

(Aşk, korkusuzca ve istekle Gam çölüne düşünce,)

Ol tiyg ile Aşk-ı bark-cevlân 

Gam deştini etdi rîk-i meydân

(Şimşek gibi koşup giden Aşk, o kılıçla Gam çölünü, meydan kumuna döndürdü.)

Az vaktde geçdi gam harâbın 

Hem sihrini gördü hem serâbın

(Az bir vakitte Gam harâbesini geçti; onun hem büyüsünü, hem serâbını gördü.)

Şeyh Gâlib

**

Duymaz oldum bu tarab-gâh-ı emelde bir ses

Kırılan saz-ı dilin son negamından başka

Leylâ Hanım

**

Bu gün o çehrede boş bir nazarla dinlendim:

Didişmeden geliyordum gam-ı hayâtımla;

Dedim ki sonra: Şu müz’iç te’essürâtımla

Önünde ağlayıversem… Ve olmasam nâdim!

Tevfik Fikret

**

Keder Denizi

Yürekler vardır ki Devran elinden,

Onlara gam sunulduğunda,

İri güller gibi kan ağlayıp

Sessiz, dünyayı seyrederler…

Yürekler vardır ki onlar,

Kırgınlık ve yalnızlığı tadınca;

Sokak gösterilerinde yakılan,

Taşıt lastikleri gibi,

Alevli ve gösterişli yanarlar…

Yürekler vardır, gam denizi derinlerinde

Mürekkep balıklarıdır ki,

Onlara sitem eriştiğinde,

Deniz içine ağlarlar…

Laciverd ve dilsiz.

Hüsrev Hatemi

**

Nerde o çılgın neş’en

O yaprakların çiçeklerin meyven

Hepsini götürdü mü sonbahar

Harp görmüş bir şehir gibi gamlı

Dokunaklı halin var

Erik ağacı

Zihni Hazinedaroğlu

**

Kavalım

Haykır

Dünya süt çağındaki çocuk

Girdi beşiğine

Haykır kavalım

Ve ona ninniler söyle

Son ver gamlarına kederlerine

Celadet Elî Bedirxan

**

Cem’iyyet-i hâtır mı kalır âşık olunca

İllâ gam-ı gîsû-yı perişân ne belâdır

Şeyhülislam Yahyâ

**

Hârab olmağa yüz dutmuşdur ol ma’mur olan gönlüm

Gamınla mübtelâdur şimdi ol mesrûr olan gönlüm

Üsküplü İshâk Çelebi

**

Sine-i pûr dağ ile âşık fenâdan aldı zevk

Şâm-ı gamda şamlar yakıp arar eksikliği

(Bir gam akşamında mumlar yakıp sevgiliyi arar. Belki sevgiliyi değil de sevgilinin bıraktığı boşluğu, yokluğu arar.)

Hayâlî

**

Gele ey gam bu gece sohbet-i hâs eyleyelim

Bir sen ol bir de hemân dide-i giryân olsun

Üsküplü İshâk Çelebi

**

Kûh-ı gamda mîve-i vaslın umarsın ey gönül

Sende ol devlet mi var k’ola sana dağ üstü bağ

Ahmet Paşa

**

Övgülerimle en çok şiir kuşatır seni

Dizeler arasında bir gider, bir gelirim,

Anlatabilmek için eşsiz güzelliğini,

Bizi gizemli kılan sadece odur derim.

Can dostum Hiç’i unut, Hep’İn saatini kur,

Gamın kederin değil, sevincin izini sür!

Ahmet Necdet

**

Ney-i bezm-i gamem ey mâh ne bulsan yele ver

Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı

(Gam meclisinin neyiyim, ey ah, ne bulursan yele ver 

Ateşte yanmış kuru bedenimde aşktan başka.)

Fuzûlî

**

Bülbül-i gülşen-i aşkım ki gamiyle o gülün

Ne kafes ne heves-i lâne gelür hâtırıma

Enderunlu Vasıf

**

Kimi tiğinden kimi hançerinden ağladı

Ben biraz ol gamze-i fettanı andım ağladım

Dam-ı gamdan olduğumdan giryemi sanman ki yar

Gayrılarla ettiği seyranı andım ağladım

Arz-ı mihrinden rakibin hande el verdi bana

Dildeki suz-ı gam-ı pinhanı andım ağladım

Bağdatlı Ruhî

**

Yûnus ölürse ne gam ‘ışk içinde kardaşlar

‘Işk yolına uyagan ma’şûk burcında togar

Yunus Emre

**

Perişan halin oldum sormadın hal-i perişanım

Gamından derde düştüm kılmadın tedbir-i dermanım

Fuzûlî

**

Yeni doğanın kulağına fısıldayacak neyimiz var

vakitsiz gidenin ardından dökecek neyimiz var

Hepimizin yerine balkondan düşeni hatırla

şiir bazen öyle de çarpabilir hayata

Ne gam gazel olmuş olmamış, şikayet sayılsın da!

Haydar Ergülen

**

Gamım pinhan tutardım ben, dediler yâre kıl rûşen

Desem ol bi-vefâ bilmem, inanır mı inanmaz mı?

Fuzûlî

**

Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz

Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz

Nâbi

**

Ey unutuş! kapat artık pencereni,

Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;

Çıkmaz artık sular altından o dünya.

Bir duman yükselir gibidir kederden

Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.

Amansız gecenle yayıl dört yanıma

Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip Dıranas

**

Derde gama yatkın yüreğime acı;

Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;

Bağışla meyhaneye giden ayağımı,

Kızıl kadehi tutan elime acı.

Ömer Hayyam

**

Duy feryad etmede her an bu ney,

Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.

Der ki feryadım kamışlıktan gelir,

Duysa her kim, gözlerinden kan gelir.

Ayrılıktan parçalanmış bir yürek

İsterim ben, derdimi dökmem gerek.

Kim ki aslından ayırmış canını,

Öyle bekler, öyle vuslat anını.

Ağladım her yerde hep ah eyledim,

Gördüğüm her kul için dostum dedim.

Herkesin zannında dost oldum ama,

Kimse talip olmadı esrarıma.

Hiç değil feryadıma sırrım uzak,

Nerde bir göz, nerde bir candan kulak?

Aynadır ten can için, can ten için,

Lakin olmaz can gözü her kimsenin.

Ney sesi tekmil hava oldu ateş,

Hem yok olsun, kimde yoksa bu ateş!

Aşk ateş olmuş dökülmüştür ney’e,

Cezbesi aşkın karışmıştır mey’e.

Yardan ayrı dostu ney dost kıldı hem,

Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.

Kanlı yoldan ney sunar hep arz-ı hal,

Hem verir Mecnunun aşkından misal.

Ney zehir, hem panzehir, ah nerde var,

Böyle bir dost, böyle bir özlemli yar?

Sırrı bu aklın bilinmez akl-ile,

Tek kulaktır müşteri, ancak dile.

Gam dolu günler zaman hep aynı hal,

Gün tamam oldu, yalan, yanlış, hayal.

Gün geçer yok korkumuz, her şey masal,

Ey temizlik örneği sen gitme, kal!

Kandı her şey, tek balık kanmaz sudan,

Gün uzar, rızkın eğer bulmazsa can.

Olgunun halinden ah, anlar mı ham?

Söz uzar, kesmek gerektir vesselam.

https://www.blogger.com/video.g?token=AD6v5dxSpmi_Az1cReJO8eD3FdezWTGwOUHuGbflcvGTpA1eOGtLXAkBgwZJVZDJuPiIrhH-KT498OFISZoAuPfAKQ

Tasavvuf nedir? diye bir büyüğe sordular. “Sıkıntı, gam ve keder zamanında gönlün ferah, huzûr içinde olmasıdır.” cevâbını verdi.

**

Ey Hakk yolcusu, gamın, kederin varsa sevin, neşelen; çünkü gam buluşma tuzağıdır. İnsan gamlı olduğu zaman Hakk’a sığınır, Hakk’ı hatırlar. Sonra bu yolda alçak gönüllü olmak, alçaklarda dolaşmak, hor görülmek, mânen yükselmektir. 

**

Allâh’ım sen, ‘Kaybettiğiniz şeylere hayıflanmayın!’ diye buyuran padişahsın, dilediğin şey nasıl olur da olmaz?”

Gölgeni başımdan eksik etme; kararım kalmadı, kararım kalmadı, kararsızım. 

Ey servinin ve yaseminin kıskandığı güzel, senin gamından uyku gözlerimden bıktı, bizar oldu. 

Layık değilim ama, ne olur bir an olsun bu dertlere düşmüş, gamlara dalmış bulunan değersiz kulunun hatırını sor! 

**

Zahid, işin sonu nereye varacak, onu düşünür. Sorgu, hesap günü ne olacak diye gama düşer. 

Ariflerin ise başlangıçtan, ezelden haberleri vardır. Sonu düşünüp, gam ve kedere kapılmaktan kendilerini kurtarmışlardır. 

**

Fakat şunu iyi bil ki, başa gelen bu bela, bu ceza bir karşılık olarak gelmektedir. Bunlar asılsız değildir. Allâh hiç bir suçsuz kulunu incitmez. 

Her belanın ve cezanın bir sebebi, bir aslı vardır, işte o sebep, o asıl belayı çekip getirmektedir. Fakat başa gelen bela, aslına benzememektedir ama ondandır. 

Şu hâlde ey gafil, başına gelen bela, işlediğin bir günahın neticesidir. Sana vurulan bir tokat, bir şehvet yüzündendir. 

İbret almaz, ders almaz, o günahı anlamazsan bilmezsen bile, hiç olmazsa vakit geçirmeden ağlayıp sızlanmaya başla, af dile… 

Yüzlerce defa secde et de: “Ey Allâh’ ım!” de, “Bu gam, ancak işlediğim günahın karşılığıdır. 

Allâh’ım sen noksan sıfatlardan münezzehsin! Zulümden, sitemden berisin, temizsin; hiç suçsuz bir kişiye dert verir misin? Gam verir misin? 

Ben ne suç işledim, kati olarak bilmiyorum ama, başıma gelen derdin sebebinin bir günah olduğunu biliyorum. 

Allâh’ım, sebebi nasıl örttü isen, lütfet, o suçu da ört, gizle.

**

Üstü yapraklarla, kurumuş dallarla örtülü, yeni kökü bitirsin, çıkarsın diye gam çürümüş, porsumuş olan eski kökü söker atar. 

Gam gönlünden neyi döker, neyi sökerse, karşılık olarak gerçekten de daha iyisini getirir 

Hele gamın, gerçek inanç ehlinin kulu, kölesi olduğunu idrak eden kişiye, gam daha fazla lütuflarda, ihsanlarda bulunur. 

**

Aklın olmayınca, gaflet ve unutuş senin amirin olur; sana düşmanlık eder, tedbirini, yaptığın işleri bozar! 

Zavallı pervane, aklının azlığından ötürü, ateşin hararetini de, yakışını da, sesini de yâdedemez! 

Fakat, ateş kanadını yakınca tövbe eder; eder ama, hırs ve unutkanlık onu yine ateşe atar! 

Bir şeyi kavramak, anlamak, öğrenmek, hatırlamak aklın işidir! Akıl, bunların derecelerini yükseltir! 

Pişman oluş, azabın, zahmetin sonucudur; yoksa parlak bir aklın yüzünden değildir! 

Zahmet, azap, mihnet, hastalık ve saire geçince, pişmanlık da yok olur gider! Bu sebeple o tövbe, o pişmanlık, bir avuç toprağa bile değmez! 

O pişmanlık, gam ve keder karanlığı içinde yükünü bağlar gider; gam ve keder gidince, tövbe ve pişmanlık da unutulur! Gündüz gelince kimse geceden bahsetmez! 

O gam karanlığı gidip de hoşluk, rahatlık gelince, ahmağın gönlünden, o derdin doğurduğu pişmanlık da geçer gider!

**

Her an yeni bir baht, yâni yeni bir tecellî kulağıma diyor ki: “Eğer seni gamlandırırsam bile, sen gamlanma. 

Ben seni kötü gözlerden, kötülerin nazarından gizlemek için gamlandırırım, ağlatırım. 

Kötülerin gözünü senin yüzünden çevirmek için, gam ve kederle, senin huyunu acı ve sert bir hale getiririm. 

**

Gam fikri neşenin yolunu keserse, sakın üzülme. Çünkü gönüle gelen gam, sana başka neşeler hazırlamaktadır.

**

Gam, yeni bir neşe, yeni bir sevinç gelsin diye, gönül evini sıkıca süpürür.

**

Şunu iyi biliniz ki, ilâhî kudret karşısında bütün mahlûkât. iğne önündeki gergef gibi âcizdir.

İlâhî kudret gergefe, bazen şeytan resmi işler, bazen insan, bazen sevinç, bazen de gam nakşeder.

**

Kederlendinse, kalbinde gam hissettinse, tevbe istiğfar et, Allah’tan bağışlanmanı dile, çünkü gam, Allah’ın izni ile gelir, yaptığı işi Allah’ın emri ile yapar.

Allah dilerse, gamın tâ kendisi neşe olur. Ayak bağının tâ kendisi de âzadlık kesilir, hürlüğe sebep olur. 

**

Sana, gam elçisi gelince, onu tanıdık aziz bir dost gibi kucakla, bağrına bas. Şunu iyi bil ki, dünyada gamdan daha mübârek, daha kutlu bir şey olamaz. Onun karşılığı sonsuzdur.

**

Bir kağıda gamlı bir adam resmi yapsan, o resim gamdan da seviçten de habersizdir.

Resim görünüşte gamlıdır, ama resmin gamdan haberi bile yoktur. Resmi gülen bir adamın da, güldüğünden haberi yoktur.

Bu dünyada, gönlümüze gelen gamlar, neşeler gelip geçici hallerdir. Bu dünya gamları, neşeleri öteki âlemdeki gamlara, neşelere göre birer nakıştan, resimden başka bir şey değildir.

Resmin gamlı yapılması da yine bizim içindir. O resim yüzünden biz, doğru yolu hatırlarız.

Resmin yüzündeki tebessüm de senin içindir. Bu resime bakarak, manayı düzeltmek, gerçeği bulmak mümkündür.

**

Gam seni yakalarsa, çevik isen, derhal sıçrar, ümitsizlik deminden kurtulursun. 

**

“Gam yemekle, can çekiştirmek demektir bu hayat. Neşelenmek, zevk ümit etmek dahi beyhudedir. Nevbeti ömrü savan eslafa gıpta eylerim, Doğmayanlarsa, doğanlardan daha asudedir.” 

**

Hakk yolunda yürüyenler için, cehennemi düşünerek, ilahî azaptan korkarak ağlamak, cenneti düşünüp neşelenmekten, zevk almaktan daha değerlidir. 

Ey temiz kişi! Gülüşler, ağlayışların arkasına gizlenmiştir. Görmez misin? Defineyi viranelerde, harabelerde ararlar. 

Zevk, gamların, elemlerin içindedir. Gamların izini kaybedenler, abı hayatı karanlıklar âlemine götürmüşlerdir.

Mevlâna Celâleddîn

Mesnevî

Çâkeri miydim ki ben gamın?

Çökerdi yüreğime dembedem,

Fakir bir de gam yükünü,

Bir de elemin yükünü,

Çekerdim.

Divâne miydim ki devâsâ dertler,

Yetmezmiş gibi yüreğime,

Başka yüreklerin dertlerini düşünür,

Deşerdim.

Serveri miydim ki servistânın?

Yetmez mi, “ Hüzünler Perisi” yetmez mi?

Sana bir “ İnşirah Sûresi” neşesi

Bana bir “Yâsin” sessizliği.

Hüsrev Hatemi

**

Mademki yoksun

mademki insan

gamdan kale

ölürüm zannediyorum ölmüyorum. 

Onur Şahin

**

Ah gül ağacı dedim

Bir gamlı hazan içinde

Bin hüzünle

Bir içli bir gül oldum 

döküldüm kendi dibime

Ali Asker Barut

**

Gam çöktüğünde, okuyacağı bir şiiri olmalı insanın.

Celalettin Güneş 

**

Âkil bu cihânda ne şâd olur ne gam çeker

Câhil hemîşe şâd olayım der elem çeker

Lâedrî

**

Medeniyetin birinci vazifesi çocuğun dudağına tebessüm kondurmaktır; gam düşürmek değil!

Refik Halid Karay 

**

Bir çift gam çiçeğidir sanki gözlerin;

Öyle içli, öyle yumuşak, öyle derin.

Nilgün Marmara

**

Tutuşdu gam oduna şad gördügün gönlüm

Mukayyed oldu ol azad gördügün gönlüm

(Ferah, sevinçli gördüğün gönlüm gam ateşi ile yandı. 

O her şeyden, her bağdan kurtulmuş olan gönlüm gam ateşine bağlandı.) 

Fuzûlî

**

Cihân efsânedir aldanma Bâkî

Gam u şâdî hayâl ü hâba benzer

Bâkî

**

Def-i gamda olmazız muhtâç câma Cem gibi, 

Âşıkız biz âşıka eğlence olmaz gam gibi.

Şeyhülİslam Yahya

**

Ey gam öldürme beni bu hicran gecesinde

Zira bir güneş yüzlü handandan ayrı düştüm.

Yavuz Sultan

**

Kimesne ermedi şâdiye bi-vesile-i gam

Müyesser olmadı Şirin visâli bi-Şâpur

(Kimse kederlenmeden mutluluğa ermedi,

Şapur olmadan Şirin’e vuslat nasip olmadı.)

Hayâli

**

Gerdun sitem-i baht-ı siyah etmeye değmez

Billahi bu gamhane bir ah etmeye değmez

(Dünya kara bahttan yakınmaya değmez,

İnan ki bu gam evi, bir ah etmeye değmez.)

Keçecizade İzzet Molla

**

Arzi hal etmez dil-i gam didemiz dildare de 

Etmesin muhtac rabbim  yare de ağyare de 

Süleyman Nazif

**

Ne gam u gussa ne renc ü elem ü bîm ü ümid 

Olsa şâyeste cihan cân ile cûyâ-yı adem 

(Ne gam, ne keder, ne sıkıntı, ne ümit, ne elem, ne korku olmasa, dünya yokluğun tam aradığı yer olur.)

Akif Paşa

**

Safâ gitdi gönül âyînesinde jeng-i gam kaldı

Gül-i şâdî açıldı sînede hâr-ı elem kaldı

Abdurrahim Rahîmî Efendi

**

Hayrîyâ âzâde olmaz kayd-ı gamdan âkılân

Bir ferâgat âlemi bulmuş yine dîvâneler

(Ey Hayrî, keder zincirinden kurtulamaz akıllılar,

Bir huzur ve doygunluk dünyası bulmuş yine deliler.)

Harputlu Hayrî

**

Şâd olsun gönlümüz gamdan kurtulsun

Gam yerine zevk u mahabbet dolsun

Senin âşıkların ağlarken gülsün

Girdâb-ı gamdayım yetiş yâ Ali

Lütfundan yolumuz eyle küşâde

Bu kulların gamdan olsun âzâde

Deryâ-yi hayrette gönül üftâde

Girdâb-ı gamdayım yetiş yâ Ali

Hilmi Dedebaba

**

Menzil-i aşka eren sıdk ile ehl-i hâle

Gam u ş”âd”i-i felek olsa da bir olmasa da

Hilmi Dedebaba

**

Nakd-i ömri gama virdim sana cân borcum var

Benden ey merg alacagun senün ikrarumdur 

(Ey ölüm! Sana can borcum var. Ben ömür nakdimi sevgilinin gamına verdim. Sana sözümden başka verecek bir şeyim kalmadı.)

Emrî

**

Dilâ gam çekme çâh-ı gabgab-ı cânânda kalmazsın

Virüp la‘line cân borcın çıkar zindânda kalmazsın

Nev’î-zâde Atâyî

**

Nerde bir gam yârsuz kalsa benümle yâr olur

Bir belâ kim sâhibin bulmaz baña gam-hâr olur

İstesem bir çâre, biñ nâ-çârlık yüz gösterür

Vüs’at istersem geñiş dünyâ başuma dar olur

Nev’î

**

Tîr-i gamla sînede kim yâre açıldı 

Saklayamadı zahmını dil yâre açıldı 

(Sevgilinin gönle gönderdiği bu gam okları sinede yaralar açar. Âşık bu yaralardan sızan sırları sevgiliden saklayamaz.)

Şeyhülislam Yahya

**

Baġlanma iy göñül ġama aldanma şâdîye 

Bildük bunı ki lâzım imiş çarha inkılâb 

(Ey gönül, gama bağlanma, sevinçli hallere de aldanma! (Zîra) feleğe değişiklik lazım olduğunu bildik.)

**

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

(Hoş geldin ey perişan kalbimin hüznü, hoş geldin.)

Nev’î

**

Gam zamanında görünmez hiç yârân-ı safâ

(Kötü günde görünmez hiç, iyi gün dostları.)

Bursalı Edibî

**

Verdik dil ü cân ile rızâ hükm-i kazâya

Gam çekmeziz uğrarsak eğer derd ü belâya

(Can u gönülden razı olduk kaderin hükmüne,

Üzülmeyiz, düşersek eğer belaya, derde.)

Rûhî-i Bağdâdî

**

Kufl-ı gam olmaz küşâde diye etme fikir geç

(Gam kilidi açılmaz diye düşünme, geç.)

Hüsâmî

**

Herkes cihânda kudreti miktârı gam çeker

Ey dert-mend-i gam-zede şükreyle hâline

(Herkes dünyada gücünce acı çeker,

Ey acı çeken dertli, şükreyle hâline.)

Yenişehirli Belîğ

**

Bezm-i nûş-â-nûşta gam bir taraf mey bir taraf

Sâkîyâ gam kande âlem bir taraf mey bir taraf

(Döne döne içilen mecliste gam bir taraf, şarap bir taraf,

Ey saki, gam şöyle dursun; dünya bir taraf, şarap bir taraf.)

Ziyâ Paşa

**

Çekme gam dest-gîrdir Allah

(Üzülme, elinden tutacaktır Allah.)

Şeyh Gâlib

***

Peyâm-ı yâr elbet tâzeler derd ü gam-ı hicri

(Sevgilinin haberi, elbet yeniler ayrılık acı ve derdini.)

Ahmed Cevdet Paşa

**

Serdâr-ı dehr olursa da baş eğme câhile

Ey milk-i gamda bî-ser ü sâmân başım

(Dünyaya sultan da olsa baş eğme bilgisize,

Ey gam mülkünde perişan ve yoksul başım.)

Hayretî

**

Tabîbin aczini gördüm ilâc-ı derd-i sevdâdan

Belâ-yı aşka düştüm renciş-i gamdan devâ buldum

(Hekimin aczini gördüm sevda derdinin ilacında,

Aşk belâsına düştüm, gam eziyetinden kurtuldum.)

Hersekli Ârif Hikmet

**

Gamın fâş eyleme a’dâyı dil-şâd olmasın dersen

(Üzüntünü belli etme, düşman sevinmesin dersen.)

Üsküdarlı Süleymân Bey

**

Neşve tahsîl ettiğin sâgar da senden gamlıdır

Bir dokun bin âh dinle kâse-i fagfûrdan

(Neşe aldığın kadeh de senden gamlıdır,

Bir dokun, bin ah dinle porselen kadehten.)

Âlî (Ali Efendi)

**

Gam çekme câm-ı mergi yeksân sunar zamâne

Ol zehri Cem de içmiş gerdûn-ı dûn elinden

(Üzülme, ecel şerbetini eşit sunar zaman,

O zehri Cem de içmiş alçak felek elinden.)

Keçecizâde İzzet Mollâ

**

Çalış gam-gînleri şâd etmeye şâd olmak istersen

Sevindir kalb-i nâsı gamdan âzâd olmak istersen

(Çalış gamlıları mutlu etmeye, mutlu olmak istersen,

Sevindir insanları, gamdan kurtulmak istersen.)

Es’ad Muhlis Paşa

**

Ahmed’in aybı güzeller sevmek ise gam değil

Yârsız kalmış cihânda aybsız yâr isteyen

(Ahmed’in kusuru güzeller sevmekse gam değil,

Dostsuz kalmış dünyada kusursuz dost isteyen.)

Ahmed Paşa

**

Âlemde gam kişiye dem-â-dem gelir gider

Âdem mi var ki âlemde hurrem gelir gider

(Dünyada keder kişiye an be an gelir gider,

İnsan mı var ki dünyada sevinçli gelir gider.)

İbn Kemâl

**

Kalenderân-ı hakîkî odur ki fânîde

Ne kayd-ı ser ne gam u derd-i mâ-sivâya düşer

(Gerçek gönül eri odur ki, yalan dünyada

Ne can korkusuna ne dünya dert ve gamına düşer.)

Enderunlu Vâsıf

**

Zemîn handân olur mu girye-perdâz olmadan eflâk

Gam-i âlem kibâr-ı âlemin gamsızlığındandır

(Yer güler mi gözyaşı dökmeden gökler?

Halkın gamı, büyüklerin gamsızlığındandır.)

Yenişehirli Avnî

**

Cefâdan yüz çevirmez derd ü gamdan lezzet almıştır

Benim dîvâne gönlüm çok belâdan erte kalmıştır

(Sıkıntıdan kaçmaz, dert ve gamdan tat almıştır,

Benim deli gönlüm, kaç beladan geriye kalmıştır.)

Zuhûrî

**

Öldüğümden gam yemem sandık-ı sînem korkaram

Hâk içinde çâk olup râz-ı nihânım söylenir

(Öleceğim için üzülmem, göğsüm, korkarım,

Toprakta yarılır, gizli sırlarım ortaya saçılır.)

Nev’î

**

Kande bir gam yârsız kalsa benimle yâr olur

Bir belâ kim sahibin bulmaz bana gam-hâr olur

(Nerde bir gam dostsuz kalsa, benimle dost olur,

Bir bela ki sahibin bulmaz, bana gam kaynağı olur.)

Nev’î (Malkaralı Yahyâ)

**

Güç neşâtın kademin kalbe alıştırmaktır

Yoksa gam her ne zamân isterse hâzır bulunur

(Zor olan sevincin gelişine kalbi alıştırmaktır,

Yoksa gam her ne zaman isterse hazır bulunur.)

Nâbî

**

Devr elinden Bâkiyâ gam çekme âlem böyledir

Gül esîr-i hâr ü has bülbül giriftâr-ı kafes

(İniş-çıkışlardan ey Bâkî, üzülme, dünya böyledir,

Gül çalı çırpı elinde esir, bülbül kafese kapatılmıştır.)

Bâkî

**

Safâ-yı hâtıra yer yok dil-i nâçize gam dolmuş

(Neşeye yer yok, zavallı gönle keder dolmuş.)

Lâ Edrî

**

Ceyş-i gamdan kande etsin ilticâ ehl-i niyâz

Kal’a-i himmette Nâbî burc ü bârû kalmamış

(Gam askerinden nereye sığınsın muhtaçlar,

İyilik kalesinde, Nâbî, ne sur, ne siper kalmış.)

Nâbî

**

Aşka düştün bana derken gam ü mihnet ne imiş

Sen de gör çâşnî-i câm-ı mahabbet ne imiş

(Aşka düştün, bana derken gam ve keder neymiş,

Sen de gör şimdi aşk şarabının tadı neymiş.)

Nâbî

**

Savm-ı hicr ile dönersen ger hilâle, gam yeme

İrişürsin âkıbet ıyd-i visâle, gam yeme

Rûze-i hicrânı hôş tut ıyd-i vasl-i yâr içün

Kıl tahammül ey gönül savm-ı visâle, gam yeme

Nebî

**

Şadi-i mahabbet de bizim gam da bizimdir

Mecruh-ı diliz yare de merhem de bizimdir

Açılmada yok minnetimiz mihr ü nesime

Gülzar-ı gamız gonce de şebnem de bizimdir

Nâ’ilî

**

Mecnûn-ı gam mahabbet-i ‘ışkuñ neden bilür

Bu bir belâ durur, bunı şâhum çeken bilür

İshâk

**

Yazdılarsa cürm-i bisyârum Kirâmen Kâtibîn 

Gam degül âh-ı nedâmet ol dahı defterdedür

Beheşti Ramazan

**

Gözüm yaşından özge elde `âlemde nükûdum yok 

Ne gam mâl u menâlüm yog ise bârî hasûdum yok

Mostarlı Ziyâ

**

Hicri ara ârâm u karârım yoktur

Vaslıga yiterge ihtiyârım yoktur

Kimge açayın râz ki yok mahrem-i râz

Gam kimge diyin ki gam-güsârım yoktur

(Ömrün en güzel vakitleri geçti,

Çölde esip giden bir yel gibi..

Gam yemedim iki günlük dünya için,

Biri gelmemiş, diğeri geçip gitmiş olan.)

Baba Efdal-i Kaşani

**

Resîd müjde ki eyyâm-i gam nehâhed mând

Çunân nemând çunîn nîz hem nehâhed mând

(Müjde geldi: Gam günleri geçecek. Öyle kalmadı, böyle de sürmeyecek.)

Hâfız-ı Şirâzî 

**

Âlemde gam kişiye demâdem gelür gider

Âdem mi var ki âleme hürrem gelür gider

Âdem Dede

**

Tâli[h]i yâr olanın yâr sarar yarasını

Tali[h]i yâr olmayanın gam ……sını

Keçecizâde İzzet Molla

**

Arz-ı hâl etmez dil-i gam-dîdemiz dildâre de 

Etmesin muhtâc Rabbim yâre de ağyâre de 

Süleyman Nazif

**

Etme gönül tefekkür, gam seni igfâl eder

Men âmene bi’l-kader emine mine’l-keder

Mecnûn ki belâ deştini geşt etti serâser

Gam-hâneme geldi dedi hâlin ne birâder

(Mecnun, Leyla aşkına bela çölünü baştan başa dolaştı. Sonra benim gam evime uğrayıp hayretinden “Bu halin ne birader!” demekten kendini alamadı.)

Âşık Çelebi

**

Beden bîmâr ü cân bî-zâr ü dil gam-hârdır sensiz

(Beden hasta, can bezgin, gönül üzgündür sensiz.)

Hâkim

**

Bir lebi gonca yüzü gülzâr dersen işte sen

Hâr-ı gâmda andelib-i zâr dersen işte ben

(Dudağı gül goncası, yüzü gül bahçesi bir güzel görmek isteyen sana baksın

Bağrına gam dikeni saplanmış, feryad eden bülbül görmek isteyen bana baksın!)

Bâkî

**

Mihnet ü derd ü belâ vü gussa vü endûh u gam

Şeş cihetden cana oldılar havale n ’eyleyem

(Eziyet, dert, belâ, sıkıntı, keder ve gam. Altı yönden canıma saldırdüar, ne yapayım?)

Selîkî

**

Gelıcek gam mülkine cân kar şu çıkar

Nasıl izzet itmesün memleket sultânıdur

(Gönül mülküne gam geleceği zaman, can onu karşılamaya çıkar, 

Nasıl kıymet vermesin ki, memleket sultanıdır.)

Bâkî

**

Gezdik bu zîr-i kubbe-i eflâki her taraf

Vîrân-serâ-yı dil gibi gam-hâne görmedik

(Bu gökkubbe altında ki her tarafı gezdik, 

Bu virane gönlümüz gibi bir gam evi görmedik.)

Garibi

**

Avniyâ gerçi ölüm dünyede müşkil işdir

Gamze-i dilber ile biz anı âsân ederiz.

(Ey Avnî, dünyada ölüm gerçi müşkil bir iştir; 

Sevgilinin bakışı ve biz onu kolay ederiz.)

Avnî

**

Ger günahım Kuh-i Kaf olsa ne gam yâ Celil

Rahmetin bahrine nisbet ennehû şey’un kalîl.

(Günahım kaf dağı kadar olsa ne gam ey Allah’ım! Senin rahmet denizine göre, Kaf Dağı büyüklüğündeki günah küçük bir şeydir.)

Lâedri

**

Temim aşk âteşi yaksa gam ü derde günah olmaz

Mahabbet şehridür bunda vezîr ü pâdişâh olmaz.

(Aşk, tenimi yaksa, gam ve derde günah olmaz. 

Bu, muhabbet şehridir; burada vezir ve padişah bulunmaz.)

Hayalî Beg

**

Gelicek gam mülkine cân kar şu çıkar

Nasıl izzet ıtmesün memleket sultânıdur.

(Gam, kendi ülkesi olan gönüle geldiği zaman, can karşı çıkar. Can nasd saygı göstermesin ki, o (gam) , bir memleket sultanıdır.)

Necâtî

**

Mürûr-i vâde-i yâre inanma sen Ahmed

Gama inan inanırsan ki eski yârindir.

(Ey Ahmet! Sevgilinin verdiği söze sakın inanma. İnanırsan gama inan ki, o, senin eski dostundur; vefasızlık etmez.)

Ahmed Paşa

**

Esîr-i fürkatüz itdük visâl-i yâra heves

Garık-i bahr-i gamuz eyledük kenâra heves

(Ayrılığın esiriyiz, sevgiliye kavuşmaya heves ettik, 

Gam denizinde boğulduk, sahile heves ettik.)

Kâtib-Zâde Sâkıb

**

Gamzedeyim deva bulmam, garibim bir yuva kurmam.

Kaderimdir hep çektiğim, inlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terketmiyor , hiç de fasıla vermiyor.

Nihayetsiz bu takibe doğrusu takat yetmiyor .

Tatyos Efendi

 ‘Gamzedeyim Deva Bulmam’, Tatyos Efendi bu eserin sözlerini yazdıktan 1 ay sonra vefat eder, dediği gibi yuva kuramadan göçüp gider bu diyardan, ince hastalığa yakalanır, aşık olur ve sonun başlangıcı olan hikayesi böyle başlar. Tatyos Efendi gün geçtikçe içine kapanır, meyhanelerde onun bestesi çalarken o yalnız başına susmayı tercih etmektedir. Dönemin meşhur yazarı aynı zamanda yakın dostu Ahmet Rasim meraklanır, halinin iyi olmadığı haberini alır, yanına gider derdiğini öğrenmeye çalışır. Tatyos Efendi anlatmaz derdini fakat bestesinden bellidir, bir ahuya tutulmuştur. Dili çözülür Tatyos Efendi’nin şöyle der ; ‘Bir dilberin gamına düştüm, gamzesine düştüm ,tek gerçek onun gamzesidir,kan çanağı gibidir,gören gördüm diye ölür,görmeyen pişmanlıktan ölür.’ (Buraya bir not düşmek isterim Tatyos Efendi şarkıda gamzedeyim derken derbeder, sürekli sıkıntı yaşayan anlamında kullanmıştır kelimeyi, bizim aklımıza yanakta oluşan çukur anlamındaki gamze gelsede.)

Ahmet Rasim Efendi bakıyor dostu körkütük aşık;’Gidelim konuşalım, sanatkar adamsın bestelerin dillerde, hele ki bu son şarkının kendisine yazıldığını duysa o da seni sever belki, evlenirsiniz mesut olursunuz.’ diyerek dostunu cesaretlendirmeye çalışır fakat Tatyos Efendi uzaktan sevmenin, platonik aşkın, karşılıksız sevmenin cazibesine kapılmıştır. Tatyos Efendi;’Benim gibi çulsuz, yalnız, unutulmuş bir bestekarı kim sevsin,bugüne kadar kim sevdi.’ diye dertlenirken meyhaneye dönemin külhanbeylerinden Arap Abdullah gelir, rica eder  gamzedeyim şarkısını Tatyos Efendinin ağzından duymak ister, okur meyhanedekiler kendilerinden geçer, Ahmet Rasim Efendi ortak dostlarının derdini Arap Abdullah’la paylaşır.

Tatyos Efendi şöyle  anlatır durumunu; Kim olduğunu bilmiyorum ama evini biliyorum diyor her gece eve giderken görüyorum onu o da beni görüyor. Bu sözlerden sonra Arap  Abdullah şaşkın bir şekilde karşılık veriyor; Orada kimse oturmaz, oranın ışıkları yanmaz, yıllar önce Madam Bella diye birisi orada bir meyhane işletirdi şimdi yok öldü, gitti der. Tatyos Efendi inanmaz söylenenlere; ’Gidelim bakalım ,sizde göreceksiniz orada biri var,her gece beni bekliyor bende ona tutuldum’. Bu sözlerin üzerine gidip bakarlar, Tatyos Efendi bakın orada işte görmüyor musunuz der fakat yanındaki ne Ahmet Rasim Efendi ne de Arap Abdullah kimseyi göremez. Aslında bir hayale aşık olmuştur Tatyos Efendi, konuyla alakalı farklı rivayetlerde vardır, inanılması güç, önümüzdeki günlerde kağıda dökeriz onları da, fakat gerçek olan Tatyos Efendinin yaşadıklarıdır, hissettikleri ve kağıda döktükleridir. Bazı duyguları hissederek yaşarsanız karşınızda ki bir hayal bile olsa, gerçek bile olmasa, siz onu gerçek bir hale getirebilirsiniz ve yüzlerce sene yaşatabilirsiniz. Herkesin hikayesi kendi yüreğinde başlar, kendi yüreğinde biter…


Ahmet Rasim Efendi eseri şöyle özetlemiştir; Gamzedeyim şarkısı Tatyos’un ömrünün hasılasıdır, yani neticesidir.”Koca bir ömürü bir şarkıya sığdırmak …

Burak Küçükaydın

**

Pâk-i tab’ân eser-i hâdise-i gam tutmaz 

Aks-i zişt-i âyinede dâğ-i derûn olmaz hiç 

(Üzücü olaylar temiz insanlarda iz bırkamaz, 

Aynada yansıyan çirkinliklerde gönül yarası görünmez hiç?)

Recâîzâde Mahmûd Ekrem

**

Belâ tufânına sabr eyleyen mânend-i Nuh âhir 

Çıkar deryâ-yı gamdan bir kenâra rûzgâr ile 

Belâ tufanına sabreyleyen, Nuh gibi sonunda, 

Çıkar gam deryasından esenliğe bir rüzgâr ile. 

Lâedrî

**

Gam yemek râhında gönlümce gıdâ-yı rûhtur

Ka’be-i kûyunda cân vermek safâdır sevdiğim

(Gam yemek yolunda, gönlümce ruhun besinidir,

Semtinin Kâbe’sinde can vermek zevktir sevdiğim.)

Usûlî

**

Geh gubâr-ı gam verir gâhi sunar câm-ı safâ

Âdemi geh ağlatır geh güldürür devr-i zamân

(Bazen acı tozu verir, bazen neşe şarabı,

İnsanı bazen ağlatır, bazen güldürür zaman.)

Fâizî

**

Çok görmüşüz zevâlini gaddâr olanların

Hengâm-ı fırsatta dil-âzâr olanların

(Çok görmüşüz yıkılışını zalimlerin,

Fırsat bulduklarında gönül incitenlerin.)

Nâbî

**

Her sîne ki var vüs’una çesbân gamı vardır

(Her kalbin kendine uygun kederi vardır.)

Nâbî

**

Turfa bir kâşâne-i gamdır Ziyâ mülk-i fenâ

Her giren ol hâneye giryân girer giryân çıkar

(Tuhaf bir gam sarayıdır Ziyâ, bu yokluk sarayı,

Her giren o eve ağlayarak girer, ağlayarak çıkar.)

Ziyâ Paşa

**

Ol perî teşrîf için gam-hâneme va’deylese

Yarı yolda tâlihim eyler peşîmân döndürür

(O peri kederli evimi onurlandırma sözü verse,

Talihim, onu yarı yolda pişman eyler, geri çevirir.)

Belîğ

**

Ne gam Arzî âlûde-i gerd-i günâh olsa

Olur rûz-i cezâda lûtfun izhâr etmeye bâis

(Ne gam Arzî günah kirine bulaşmışsa,

Olur ceza gününde, lütuf göstermeye neden.)

Bursalı Arzî

**

Bana gözyaşı vermiş süt yerine tıfl iken dâye

Gam ile gussa hem-zâdım belâ mâder peder firkât

(Bana gözyaşı vermiş süt yerine çocukken sütanne,

Keder ile kaygı kardeşim, bela annem, babam ayrılık.)

Nev’î

**

Derd ü gama hadd yok dil ise teng be-gâyet

Hiç akla sığar kâr değil aşk u mahabbet

(Dert ve keder sınırsız, gönül çok sınırlı,

Hiç akla sığar iş değil bu aşk ve sevgi.)

Şeyh Sinânî

**

Fikr-i emvâl ile bâr-ı gama hammâl oldun

Senin ey hâce cezâ-yı amelindir çekegit

(Mal yığma düşüncesiyle gam yüküne hamal oldun,

Senin, ey hoca, yaptıklarının karşılığıdır, taşıyıp dur.)

Belîğ

**

Abesdir devr-i nâ-sâz-ı felekten bî-huzûr olmak

Gam ü şâdiye bakma zevke bak Muhlis cihândır bu

(Saçmadır feleğin uygunsuz dönüşünden huzursuz olmak,

Üzüntü ve sevince bakma, zevke bak Muhlis, dünyadır bu.)

Es’ad Muhlis Paşa

**

Merhûn-ı gam-i hasret olan hâtır açılmaz

Medyûn olan âdemde şetâret bulunur mu

(Özlem acısına tutsak gönül açılmaz,

Borçlu olan insanda neşe bulunur mu?)

Fâruk

**

Biz ki dilden emel ü râhatı dûr eylemişiz

Çekilip kûşe-i gam-gâha huzûr eylemişiz

(Biz ki gönülden istek ve rahatı uzak eylemişiz,

Çekilip gam köşesine, huzur eylemişiz.)

Halil Fâiz Efendi

**

Sana, gamına ortak bir yar olduğu ümidini verenin sözü yalandır. Sakın bu yalana kanma! O, seni kandırmak için dil dökmededir, sevinç gününde, iyilik ve varlıklı gününde bütün cihan senin dostundur. Fakat, gam gecesinin dostu pek azdır.

**

Gönlüm, gamınla her gün biraz daha sızlıyor, biraz daha inliyor… Sevgilim, merhametsiz kalbim, her gün benden biraz daha bıkıyor… Gamından biz vazgeçtik, ama gamın bizden vazgeçmedi. Gerçekten de, gamın senden daha vefalı imiş.

**

Dervişlikle aşıklık bir arada olursa sultanlıktır. Aşkın gamı, gam değil çok kıymetli bir hazinedir. Fakat bu hazine gizlidir. Ben gönül evini kendi elimle yıktım, viran ettim. Çünkü definenin viranede saklı olduğunu bildim.

**

Vefasız gönül, gamlara batsın, mateme girsin. Kimde vefa yoksa, o kişi dünyada yok olsun. Yaşamasın daha iyi. Gördün ya, beni dünyada gamdan başka kimse hatırlamıyor, bu vefasız dünyada benim en vefalı dostum gamdır. O gama çok çok aferin!

**

İnsana gam acı gelir fakat, aşk gamı şeker gibi tatlıdır! Artık bundan sonra aşk gamına, gam gözüyle bakma!

Aşk gamı, aşığın gönlünden bir an için olsun çıkıp gidince, gönül evi mezara döner; evde bulunanların hepsi de mahzun olurlar, üzülürler!

**

Dün, hayalin bana geldi de; “Gam yeme, üzülme!” dedi. “Ey derdi bana deva olan sevgili; ben, gam yemiyorum!” dedim!

Dedi ki: “Ben, gamı sana gölge yaptım; iki dünyayı da senin emrine verdim! Ama, eğer sen bana kavuşmak istiyorsan, ikisinden de vazgeç; hem dünya nimetlerini, ahiretteki cenneti bırak, hem de gamlara, kederlere dal!”

**

Yine gam askerleri toplanıyor; bana saldıracaklar! Fakat ben, gam ordusundan ürkmüyorum; benim bölük bölük aşk ordularım o kadar çok ki, göklere dayanmış!

**

Ey gam; yürü git! İlahî aşkla mest olmuş kişilerle senin işin yok! Kimi ayık bulursan, onu hırpala, onun başına bela ol!

Mest olmuş kişiler, düşüncelerden, gamlardan kendilerini kurtarmışlardır! sen git de, düşüncelerden, gamlardan kendilerini kurtaramayanları yakala, sıkıştır!

**

Yay gibi gam oklarını başıma yağdırma; kalkanı olmayana niçin oklar atarsın?

**

Ahbaplarından, dostlarından ayrıldın, yapayalnız kaldıysan, gam yeme, dostlukla Hakk’a yakın ol!

**

Paran olsa da, olmasa da gamdan yakanı kurtaramıyorsun. Hem yaralı, hem gamlı olmadansa, elbette paran varken gamlı olman iyidir.

**

Biz gam yemeyiz. Bunu kim görmüştür? Sen yük çekesin de o ah desin.

Gamdan kaç, padişahın bulunduğu tarafa git! îğreti evden çık, orada oturma.!

**

Kederlere kapılmıştın, gamlara av olmuştun, yardımcın yoktu. Perişan bir halde idin. Hakk’a ulaştın da kederlerden kurtuldun, güç kuvvet sahibi oldun.

**

Neden bir düşünceye takıldın, çaresiz kaldın? Kendi içine kapandın, gamlara battın?

**

Sana can şarabı içirsem de artık gam yeme; kedere kapılma! Gamın da yeri mi? Artık her neşeli kişiden rehin olarak neşe al!

**

Gamdan, ızdıraptan daha tatlı bir şey olamaz!

**

Eğer gam elçisi sana gelirse, tanıdık bir dost gibi karşıla, onu kucakla! Zaten o, sana yabancı değildir; onunla aşinalığın vardır!

Sevgiliden gelen cefaya karşı sakın suratını asma! Onu, neşe ile karşıla; ona “Merhaba, hoş geldin!” de!

Onu güler yüzle, tatlı sözlerle karşıla da, gönül alıcı o eşsiz varlık, hoşa gitmeyen çarşafını üstünden atsın ve güzelliği ortaya çıksın!

Gam çarşafına bürünerek gelmiş olan o dilberin çarşafının ucundan sıkıca tut ve asla bırakma! Onun çarşafının kirliliğine bakma; içindeki dilber çok güzeldir, çok tatlıdır, pek de vefalıdır!

Bu yüzdendir ki, bu mahallede, en çok kadına düşkün olan benim! Böylece ben, her güzel yüzlünün çarşafını çeker dururum!

Güzellerin hepsi de, çirkin görünsünler diye, kirli, biçimsiz çarşaflara bürünerek karşımıza çıkmışlardır! O çarşafın içinde korkunç bir varlık, bir ejderha varmış hissini vermek istemişlerdir!

Gam belası, beni, korkmuş, endişeye kapılmış olarak değil, gülerek görür! Ben, neşe kılığına girerek gelen derdi davet etmem; aksine, dert kılığında gelen devayı çağırırım!

Şunu iyi biliniz ki; gamdan, ızdıraptan daha tatlı, daha mübarek bir şey olamaz; karşılığı sonsuzdur!

**,

Ölüp gidenler (bu dünyaya gözlerini kapayıp da manen öteki alemi görmeye başlayınca) derler ki: “Boş yere ne olmayacak gamlar yemişiz, üzülüp durmuşuz! Ömrümüz, çeşitli vesveselerle geçti gitti!

**

Gamının dikenine katlanmadıkça, gülistandan gül toplayamazsın!

**

Coşan, dalgalanan, köpürüp duran denizi hayranlıkla seyrediyor, neşeleniyor, el çırpıyorsun! Seni neşelendiren köpükler, onun denizinin köpükleridir! Bu yüzden, onun neşesine ne gam gelir, ne keder!

**

Ayrılık gamınla inleyerek, sızlanarak ağlayıp durmadayım! Ama sen, benim çektiğim ızdırabı çekme; sen, şad ol, neşeli ol! Bana gamlar, kederler verdiğin için sana darılmadım; yine de seni bekliyorum; sen, şad ol, neşeli ol!

**

Bu kadar kedere kapılma, bu kadar çok gam yeme! Ne zamana kadar böyle yaslara gömüleceksin? Sen, acılar çekmeye, yaslara gömülmeye layık değilsin! Bizim sana bağışladığımız o sevgiyi kaybetmedinse, gamı kederi bırak da, bizimle beraber ol, bizimle aynı renge boyan!

**

Gam neşenin gölgesidir. Gam neşeyi kovalar. Onun arkasından koşar durur. Aklını başına al da kahkahalarla gülmeyi, fazla neşeli olmayı bırak! çünkü neşe ile gam birbirinden hiç aynlmazlar.

**

• Altın gibi çok değerli olan varlığını şu manevî zevk ve safaya ver! Gama, kedere verme! Zevke ve safaya layık olmayan altının toprak başına!

**

Ben bu dünyada dost olarak yalnız seni seçtim. Böyle olmakla beraber, sen benim kederlere kapılmamı, gamlara düşmemi uygun bulur musun?

Gönlüm kalem gibi senin avucunda, parmaklarının arasında, neşelerim de senden gelmede, hüzünlerim, gamlarım da sendendir.

**

Sen verdiğin için, senden geldiği için ben gamı çok seviyorum, daha çok gamlanmak istiyorum. Fakat gamın kıskanıyor da, bana daha çok gam gelmesine müsaade etmiyor. Sevdan da beni bırakmıyor ki, bedenimin aslına döneyim, balçık haline geleyim.

Yalnız ben değil, senin gamını herkes sever. Çünkü bütün dünyanın cezalarını senin gamın diri tutar. Fakat ben senin verdiğin gamı başkaları ile paylaşrnak istemiyorum. Senin bütün gamını tek başıma çekmek istiyorum.

**

 Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olalım. Onların gamlarını paylaşalım. Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayak altında ezilenleri gül bahçesi haline getirelim. Biz, dünyaya bunun için gelmişiz.

**

Aşkın gamı, önünde sonunda beni çeke çeke götürecek. iyisi mi, ben şimdi kendiliğimden gideyim.

**

Ey boş yere kendini gamlara kaptıran, elde edemediği dünya malı için üzülüp duran gafil! Kur’an’ı aç da; “Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!” ayetini oku!

**

• Sen, gamlar içinde bulunduğun halde neşeli ol; vefasız olan, vefa nedir bilmeyen şu dünyada, sen vefalı ol!

**

Sende bulunan hoşluk, güzellik seni bırakıp gidince, sakın gam yeme, kederlenme! İyi bil ki, seni bırakıp giden şey, bir başka şekle bürünerek yine sana gelir!

**

Ey nurlar saçan sabahımız! Gamlı ve kederli olduğumuz zamanlarda gönlümüzdeki gam dumanlarını dağıt, bize şevk ver, neşe lutfet. Tali’imizin karanlık gecesinde; bir gündüz, görülmemiş, işitilmemiş, şaşılacak bir gündüz meydana getir.

**

Ey söylenmemiş, gönülde kalmış gam, ey uyuşmuş akıl defolun gidin!

**

Gece, geçip gitti, sabah şarabının içilme zamanı geldi. Gam defolup gitti, neşeler, feyizler yüz gösterdi. Mutluluk güneşi doğdu. Parıl parıl parlamaya başladı. Ben bütün zamanların böyle olmasını dilerim.

**

Haydi bu kederlerle, gamlarla dolu olan bu alemi bırakın da, bu alemin ötesine doğru yola düşün!

**

Şunu iyi bil ki, gamın, kederin arkasında neşe vardır. Neşenin arkasında da gam ve keder pusudadır.

**

Gönlündeki gamları sil süpür! Orası tertemiz olsun! Çünkü gönül dostun hayalinin evidir.

**

Ney sesini dinle! Aslında o ses ney’in değildir. Ona üfleyenin duygularının ney’den duyulan nağmeleridir. Sen aşk şarabını içmeğe bak! Gam kendi derdine düşmüş, çırpınıp duruyor.

**

 Ey gönül! Hakk’tan gelen gamı, kederi bir lütuf olarak bil de, ondan yüz çevirme! Onun içine gir! Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır. Onun gönülde açtığı yaraya katılan ki merhemi yüz göstersin! Şunu aklından çıkarma ki sabır, ızdırabın, acının anahtarıdır.

**

Aşk insana en güzel arkadaştır. En iyi dosttur. Onun sevgisinin içine gir; elinde ateş bile olsa gam yeme!

**

Geceleyin uyumak bir çeşit ölümdür. Sabahleyin uyanmak ölümden sonra dirilip yaşayışa kavuşmaktır. Ey gam, beni öldür! Ben Hz. Hüseyin’im, sen ise Yezid’sin!

**

Nefsanî arzulardan temizlenmiş gönle, elem, keder, gam, gussa giremez. Dünya gamları onun neşesini artırır.

**

Derken gönüle hatiften, ötelerden bir ses geldi. “Sevdiğinin adını an, ey inatçı şaşkın, korkma, adını an, gam yeme; kimseden çekinme!

**

Gönüle bir hırsız gibi girerek bütün gece orada gizlenen gam, sevgilinin, vuslat polisinin eline düştü de darağacına çekildi.

**

Senin sevgi darağacına asılan “Hallac-ı Mansur”un gönlü, başına gelen büyük belalardan, felaketlerden gam yemez, gam yemez!

**

Bütün dünya, gamın elinde esirdir, zebündur. Bilmiyorum ki, neden herkese doğru giden gam, beni görünce, onu özlediğim halde bana gelmiyor, benden kaçıp gidiyor?

Gam, benden o kadar korkuyor ki, ben göklere yükselsem, beni orada görünce o aşağılara, yeryüzüne kaçıyor. Ben aşağılara inince, bu defa o göklere yükseliyor.

Susayım artık, belki gam, kaçmayı bırakır da gelir, benimle savaşa girer. Hayır, yanlış söyledim, gam, zaten söylemeyenden, şikayet etmeyenden kaçar.

**

Ölüm günümde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın derdi, gamı var, dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum sanma, bu çeşit şüpheye düşme!

Sakın, öldüğüm için bana ağlama; “Yazık oldu, yazık oldu!” deme. Eğer nefse uyup Şeytan’ın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!

Cenazemi görünce; “Ayrılık, ayrılık!” deme! O vakit, benim ayrılık vaktim değil, “buluşma, kavuşma” vaktimdir!

Beni toprağın kucağına verdikleri zaman sakın; “Veda, veda!” deme! Çünkü mezar, öteki alemin, cennetler mekanının perdesidir!

**

Ey gam; ne kadar da aptallaşmışsın! Neden bana, kapıma düştüğünü söylemezsin de, kapımdan içeri girmeye çalışırsın!

Ey gam! Sonunda, senin ateşinden kurtulacağım da, cana canlar katan sevgiliye teslim olacağım!

Mevlâna Celâleddîn

Divân-ı Kebîr

**

مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ “Kadere imân eden gam ve hüzünden emin olur..”

O halde her sabaha ve akşama girdiğinde, ‘Allah’ım! gam ve kederden sana sığınırım. Acizlik ve tembellikten sana sığınırım. Korkaklık ve cimrilikten sana sığınırım. Borç altında ezilmekten ve düşmanların bana galebesinden sana sığınırım. ‘ de!”

**

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bir Müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken dahi batsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.”

**

“Allah, devamlı istiğfar edenin, her (dünyevî) üzüntüsünü sevince dönüştürür. Her zorluktan çıkış yolu verir. Ummadığı yerden ona rızık kapıları açar.” (Ebû Dâvud)

Rasûlullah’a böyle bir üzüntü geldiğinde nasıl davrandığını da biliyoruz: “Bir iş, kendisini üzdüğünde, Rasûlullah namaz kılmaya sığınırdı.”(Müsned) “Üzüntü ve kederi artan bol bol ‘lâ havle velâ kuvvete illâ billâh = Allah’ın dışında güç ve kuvvet kaynağı yoktur’ desin.”(Buhârî) Ve, hâlâ geçmeyen ciddî bir dünyevî üzüntü varsa, onun da ilacını belirten bir tavsiyesi: “Cihad yapın. Çünkü o, cennet kapılarından biridir. Allah onunla nefislerden üzüntü, gam ve kederi uzaklaştırır.”  (Taberânî)

Hz. Muhammed (s.a.v.)

ileŞiir Antolojim

Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

“يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ
“O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler.”

(Kur’an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet)

Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi
Duydum ki pervâne muma şöyle dedi:
Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir,
Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir?

Sa‘dî-i Şîrâzî

Hali perişan bir pervâne vardı,
Ateşe helâl kıldı tatlı canını.
Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü,
Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu.

Kâsım-ı Envâr

Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi
Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da.

Seyf-i Fergânî

Senin yanağının mumunu arzulamaktayım
Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi.

Seyf-i Fergânî

Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı
Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk.

Ubeyd-i Zâkânî

Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile
Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile.

Ubeyd-i Zâkânî

Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme.

Selmân-ı Sâvecî

Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben,
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa?

Selmân-ı Sâvecî

Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?

Selmân-ı Sâvecî

“… pervâne sabaha kadar kandilin etrafında döner, arkadaşlarının yanına gelir ve onlara bu yüce ilişkiden söz eder. Sonra vuslat özlemiyle kendini ateşin içine atar. Ateşin ışığı, hakikatin bilgisidir; sıcaklığı ve harareti hakikatin gerçekliğidir, o ateşte yok olmak ise hakikatin ta kendisidir.

Ona ateşin ışığı ve sıcaklığı yetmedi. Sonunda kendini ateşin içine attı. Bu sırada arkadaşları, gördüklerini anlatması için onun gelmesini bekledi. Ancak pervâne yanıp kül olmuştu, ne bir şekli kalmıştı ne de bedeni!”

Hallâc-ı Mansûr

Sen öfkelendiğin zaman
Senin etrafında ben pervâne gibi binlercesi yanar.

Rûdekî

Cihanı yaratan Yaratıcı sensin,
Dinin, gönlün ve canın sahibi sensin.
Tıpkı geceyi aydınlatan ay mumu gibi
Gündüzün gözü seninle aydındır.

Dakîkî

Aydın ruhum rüyasında,
Işıldayan bir mumun sudan çıktığını gördü.

Firdevsî

Rüzgâr bizim kandilimizi söndürdüyse de,
Mumumuz var, mum tutalım yolumuza!
Eğer o sultan gittiyse, bıraktı bize
Yüce ve soylu bir padişah!

Ferrûhî-i Sîstânî

Yaratıcı’nın yaktığı her bir muma,
Her kim tükürürse bıyığı yanar.

Muhabbet ateşinin yandığı gün,
Âşık, yanmayı mâşuktan öğrendi.
Bu yanıp yakılma sevgiliden ortaya çıktı
Mum alevlenmedikçe pervâne de yanmadı.

Ruhun kendisine kadeh olduğu şaraptan içtim,
Aklın kendisine divâne olduğu şeyle mest oldum.
Güneşin kendisine pervâne olduğu o mumdan,
Bana geldi bir duman ve düştü bir ateş!

Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr

Bu bedene düşmüş temiz can
Işıldayan bir mumdur.

Esedî-i Tûsî

Yıldız, güle döndü; felekse bağa bahçeye
Ülker yıldızı pervâne, ay ise kandile.

Esedî-i Tûsî

Gül, mum gibi yanınca (kızarınca) bülbül ona vuruldu
Gül, gül dalından ötürü, bülbül gülden ötürü ötmeye başladı bülbül.

Katrân-ı Tebrîzî

Nevruz gülünün kokusunu özlüyorum
O âlemi yakan güzelin hasretini çekiyorum
Mumdan üç şey öğrendim:
Ağlıyorum, eriyorum ve yanıyorum.

Mes‘ud-i Sa‘d

Her ne kadar senin ayrılığında mum gibi ağlayıp inlesek de
Onun uğrunda yanmak için, erimek için gelmişiz.

Emîr Muizzî

Eğer ayın nuru ve mumun aydınlığı senin ise
Öyleyse benim bu yanıp tükenişim niçindir?
Eğer mum sen isen, neden benim yanmam gerekir?
Eğer ay sen isen, neden benim eksilmem gerekir?

Emîr Muizzî

Gözyaşından dolayı aşk kadehi olan bir gözüm var,
Yanan bir canım var aşka pervâne olan!
Aşk hanesinde her gün mukîm olan benim
Tüm cihanın akıllısı, aşkın divânesi benim.

Emîr Muizzî

Sen saray mumusun, bense yanmış bir mum
Sen gökyüzünde dolunaysın bense bir hilal.

Abdulvâsî-i Cebelî

İlkbaharın gelişiyle bahçe puthaneye döndü
Gülün yanağı muma; rüzgâr ise pervâneye döndü.

Abdulvâsî-i Cebelî

Onun mum gibi olan yüzü, cihanın güzellik evi olduğu için
Can sahibi olanlar ise kendini onun yüzüne pervâne eyledi.

Hasan-ı Gaznevî

Ağlamaktan bir an olsun vazgeçersem eğer
Mum gibi birçok ateş saçarım ben.

Hasan-ı Gaznevî

Ayrılıkta yanıyorum hayalin utancı ile
Vuslatta yanıyorum biter korkusu ile
Mumun pervânesinin de hali işte böyledir,
Ayrılıkta yanmaz ancak vuslat yüzünden yanıp tutuşur.

Enverî

Yüzlerce nur ile dünyayı elinde tutan rahib
Onun gece mumu, çam ağacıyla daha güzeldir

Hâkânî-i Şirvânî

Onun sayısız nefeslerinden öyle bir hararet gelir ki
Yedi felek mumu (güneş) dahi erir mum gibi.

Hâkânî-i Şirvânî

Ben eğer gül bahçesinin bülbülü, mahfilin pervânesi olursam
Gül hazana döner, mum ise sönüp gider.

Zahîr-i Fâryâbî

Senin yüzün öyle bir mumdur ki her gece kendi nuruyla
Pervâne bağışlar göklerin ayına.

Zahîr-i Fâryâbî

Ey güzel sevgili! Sana cihanının mumu diye seslenirim ben,
Senin vuslatını sonsuz yaşam olarak adlandırırım ben.

Rûzbihân-i Baklî

Senin aşkınla yanıp yakılıyorum uzaktan uzağa
Çünkü pervânenin dayanma gücü yoktur nura.

Nizâmî

Pervâne gibi olan gönlü kederdeydi
Sabahın mumu aydınlattı onun işini.

Nizâmî

Ona Hoten mumu diye seslenirim ve bilirim ki bu hata değildir,
Hoten mumuna, Hoten mumundan başka ne denebilir?

Mucîruddîn-i Beylekânî

Ah ne çoktur o günler ki! Senin hayalinin huzurunda mum gibi
Gece vaktine dek öldüğüm, seher vaktine dek yandığım.

Mucîruddîn-i Beylekânî

Onun mum gibi yüzünün karşısında
Yanmayı tercih etmeli bir pervâne gibi.

Fahreddîn-i Irâkî

Gönül her iki âlemi arzularken (iki âlemi de) kaybeder
Ve her iki âlemin faydasını da zararını da kaybeder
Kendini muma vuran bir pervâne gibi
Senin göz kapağında canını feda eder.

Fahreddîn-i Irâkî

Aklın ankası, kandilin pervânesi gibi köledir
Senin cemâlinin mumunun parıltısı ile kanadı yanıktır.

Seyf-i Fergânî

Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme.

Selmân-ı Sâvecî

Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben,
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa?

Selmân-ı Sâvecî

Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?

Selmân-ı Sâvecî

Uzaktan ortaya çıktı bir pervâne
Raks ederek gelmiş sanki bir divâne
Mumun altında üstünde ziyadesiyle dolandı
Öptü her an mumu baştan aşağı
Ona yârim deyip işve yaptığında
Duman gibi attı kendini ateşin ortasına
Aydınlandı tüm vücudu baştanbaşa
Bir od ağacı gibi hoşça yandı mum huzurunda
Bir ses yükseldi, ey diri gönül!
Ey bahtı güzel ve kutlu gönül!
Aşk oyununun yolu işte budur vesselam!
Nâsır’ın sırlarını arayarak bul!

Nâsır-i Buhârâyî

Toplantı meclisinde bir pervâne gibi
Mumda yok eder tüm varlığını ve benliğini.

Abdurrâhmân-i Câmî

O aydınlıkta toplandılar
Pervâneler gibi muma doğru geldiler.

Abdurrâhmân-i Câmî

Pervâneyim ben, kendimi yakmak âdetimdir,
Tamamen yanmadıkça gönlüm huzur bulmaz benim.

Vahşî-i Bâfkî

Kendini senin için ateşe vurur pervâne
Ey mum! Pervâneye hürmet göster sen de.

Vahşî-i Bâfkî

Bir ateş yaktı ve gönül evi mutluluk mumuna döndü
Can kuşu geldi, onun başının etrafında kanat çırptı ve gitti.

Muhteşem-i Kâşânî

Hayâ perdesi ay ile sevgilinin arasında engeldir,
Mumu pervâneden ayrı düşürense fanustur.

Sâib-i Tebrîzî

Mum ile gül sana âşıktırlar bülbül ile pervâne gibi,
Ey hayat baharı! Ya sen kimin âşığısın peki?

Sâib-i Tebrîzî

Her yere gidiyorum, o mumun hasretiyle yanıyorum
Meclisten ayrılan pervâne için tüm cihan ateşe dönüşür.

Bîdil

Tamamen yanmadıkça bu çırpınışlar (sana) layıktır ey Bîdil!
Cana ateş sıçramış pervâne meşrebliyiz.

Bîdil

Her ne kadar pervânenin süsü ziyneti kanadı olsa da
Kendi kanadımı yaktım ve söylenmedim asla

Pervânenin kanadı bir kıvılcım ile yandı
Mumun yanma mühleti ise geceden sabaha kadardır.

Pervîn-i İ‘tisâmî

Aşk ateştir ve evi harabeye çevirir
Ateşin huzurunda mumun gönlü ve pervânenin kanadı birdir.

İ‘mâd-i Horasânî

Çemendeki pervâne (kelebek) dedi güle
Haydi, bana söyle
Sana kim vermiş de bana vermemiş
Böyle rengi, böyle kokuyu.

Reşid-i Yâsemî

Eğer bir kimse ile bir olmak istersen onun rengine gir
Bak da gör pervânenin nasıl da gül renginde kanadı var.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr

Mum yerine kırmızı gül alevlendi çemende
Bülbülün kanadı yandı pervânenin kanadı yerine.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr

Gülün aşkıyla bülbül, mumun sevdasıyla pervâne
Her biri yandı bir şekilde bir sevgili kederinde.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr

Bir kişiyi ya da bir meclisi aydınlatınca
Parlaklığından bir şey kaybetmez mum
Bir kelebek bir gülün üzerine konarsa
O kelebekten bir zarar görmez gül.

Hoş kanatlı iki kelebek gibi
Dizginlerini seher yelinin eline vermiş.

İrec Mirza

Çimenliğe bir kelebek geldi fakat konmadı gitti
Dostlara yaptığın yersiz kahrın aklıma geldi.

Rehî-i Mu‘ayyerî

Bizim mum gibi her gülüşümüz gözyaşı kaynağıdır
Sanırsın bizim toprağımızı ağlayarak yoğurmuşlardır.
Kanadı yanık pervânenin kıvılcımdan korkusu yoktur
Şimşekten ne korkumuz olur bizim?

Rehî-i Mu‘ayyerî

İnsanoğlu asırlardır duygularını ifade etmede, his ve düşüncelerini karşı tarafa aktarmada edebiyat, müzik, şiir ve resim gibi birtakım araçlar kullanmıştır. İçinde tattığı hissi, tecrübe ettiği birtakım derin ve yüce duyguları ifade etmede zorluk çeken sanatçı, şair ve edipler muhatabına anlatmak istedikleri hislerini, aslına en yakın ve uygun bir şekilde dile getirebilmek için bütün bu unsurlardan faydalanmışlardır. Bu araçlardan birisi de şüphesiz edebiyat ve şiirdir. Şairler, çeşitli edebî sanatlardan istifade ederek duygularını söze dökmüşlerdir. İran edebiyatı şairleri de aynı şekilde çeşitli mazmun ve edebî sanatları kullanarak özel bir dil ile duygu ve düşüncelerini kaleme almışlardır. Bu mazmunlardan birisi de çalışma konusu olarak incelediğimiz şem‘u pervâne mazmunlarıdır. Söz konusu bu gibi ikili mazmunlara çeşitli sembolik anlamlar yüklenerek zamanla birtakım hikâyeler meydana getirilmiş ve bu mazmunlar birer kahraman olarak değerlendirilmiştir. Gül ü bülbül gibi şem‘ u pervâne de temsîli olarak sıkça kullanılan, sembolik anlamlar taşıyan bir hikâyedir. Başlangıçta tasavvufî çerçevede ateşin etrafında dönen pervâneye işaret edilmiş; sonraki asırlarda küçük de olsa bazı anlam değişiklikleri söz konusu olmuştur. Bu çalışmada İran edebiyatında genel çerçevede şem‘ ve pervâne kelimelerinin nasıl anlamlandırıldıkları; anlam değişikliğine uğrayıp uğramadıkları değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Fatma Topuz Çetinkaya
İran Edebiyatında Şem‘ ve Pervanenin Anlam Serüveni

…Pervane, sabaha dek alevin çevresinde döner; arkadaşlarının yanına gelir ve onlara, görkemli bir anlatımla, bu tanrısal ilişkisinden söz eder. Sonra tam bir birleşmeyi özleyerek kendini alevin cilvelerine kaptırır.

Alevin ışığı, gerçekliğin bilgisidir; sıcaklığı, gerçekliğin gerçekliğidir; onunla birleşme (tek oluş) ise, gerçekliğin Doğru’sudur.

Ona alevin ne ışığı yetiyordu, ne de sıcaklığı; kendisini alevin içine fırlatıverdi. Bu sırada, onun söylentilerle kanmadığını bilen arkadaşları, son içgörüsünü anlatması için gelmesini bekliyorlardı. Ama o anda pervane, yanmış, kül olmuş, dağılmıştı; ne bir biçimi kalmıştı, ne bedeni, ne de ayırtedici bir belirtisi. Şimdiki duyarlığıyla dönebilir miydi arkadaşlarının yanına? Şimdiki ruhsal durumuyla dönebilir miydi? O, içgörü aşamasına varınca, sözlerden uzaklaşmayı
başarmıştı. İçgörüsündeki varlığa ulaşınca da içgörüyle bir ilişkisi kalmamıştı.

Hallâc-ı Mansûr
Tavasin- Enel Hak

Senin zülfün zincirse, divânesi benim. Senin aşkın ateşse, pervanesi benim. Senin yeminine ant olsun ki kadeh benim. Senin aşkınla bizzat (sen oldum) ama sana yabancı da benim.

Ahmed Gazzâlî

Hem-reng oldu şem ‘ ile pervane yanıcak
Gerçi Hayali eylemez azdüd lctima’

Hayali

Yakıp vücudunu eyler kebüd pervane
Görünce şem’i hemügüş-ı düd pervane

Naili

Pervane gibi yanmayıcak nar-ı ‘ aşka ten
Ol şem ‘-i hüsne vas i olımazsın cihanda sen

Şeyhülislam Yahya

Ey seher kuşu! Aşkı pervaneden öğren.
Çünkü o yanmışın canı gitti de sesi çıkmadı.

Sa’dî-yi Şîrâzî

Aşk ateşinin yandığı o gün; âşık, yanma usulünü maşuktan öğrendi. Yanma ve yakılma dost katından belirlendi, ortaya çıktı. Şem’, yanmadıkça pervane de yanmadı.

Ebû Sa’îd-i Ebû’l-Hayr

Güneş, senin aya benzeyen yüzünün utancından dolayı terlemekte. Mum, pervane gibi senin yanağın sevdasından dolayı yanma ve yakılmada.

Hâcû-yı Kirmâni

Yüreği yanan mumun (dili) kerpeten/makas ile kesildiği için gönülleri (aşktan dolayı) solmuşlardan gönül sırrını gizleme.

Hâcû-yı Kirmâni

Ey mum! (gözlerinden) kanlı gözyaşı dökme. Ağlamak(la) sarhoşlara ne(yi) öğretirsin?

Hâcû-yı Kirmâni

Geceyi gündüze katıp safâ vü zevk kılmaga
O bezmin yaktılar her gûşesinde şem‘-i tâbânı

Hayâlî

Münevver oldı meclis ittibâ‘-ı şer‘-i enverle
Ziyâ artar alındukda fetîl-i şem‘-i bezm-ârâ

Kâmî

Heves iden yüzini görmege gerek ki yana
Ki şem’ odına pervâne bu hevâya düşer

Hoca Dehhânî

Benzümün rengi tonukdur yandugumı şem’e sor
Kim benümle yanmag içre her gice hem-reng olur

Hoca Dehhânî

Şem‘ Hak’dur kelebek sensin anı
Bulmayasın komayınça sen seni

Kendüzin terk ide Gülşehrî meger
Kim bula ol istedüginden haber

Kim ene Hû-y-ıla kaçan bir ola
Sen ene yigidericek Hû kala

Gülşehrî
Mantıku’t Tayr

Şem’a bir gice didi Pervâne ben
Âşık u ma’şûk-ile vuslatda sen

Yâr ile olmış senün işün şöyle nûr
Ben yanarken andan uş peyveste dûr

Şem’ dir âşık benem kim her gice
Subh olınca yanaram ucdan uca

Sini bir şu’le kaçurur şöyle hâm
Durur amuş ben yahılınca temâm

Ben bekâ virüp fenâyı almışam
Riştesin cânumun oda salmışam

Ana irdümvirdügüm-çün ben beni
Sen seni dirsin bulamazsın anı

Ahmedî
İskendernâme

Ben nice şerh eyleyem dil derdini dil-dâra kim
Şem‘ gibi tutuşan evvel zebânımdır benim

Ahmed Paşa

N’ola sûz-ı derûnın yana yana aglasa ‘Âşık
Ki şem‘ün aglamak yanmak yakılmakdur ezel şânı

Âşık Çelebi

Hep yâr içün degül mi meclisde ey ‘Atâyî
Hûn-ı derûnı câmuñ sûz u güdâzı şem‘üñ

Nev‘î-zâde Atâyî

Yandursa n’ola şem‘-i ruhına beni dilber
Şem‘üñ dahi pes yandugı pervâne içündür

Muhibbî

Mahabbet mihr-i tâbından vücûdın yandırur yokdur
Beni söylerler ey meh bir dahi şem‘-i şebistânı

Rahîmî

Şâm-ı hecründe leb ü haddünle gördi sûzişem
Cân eridüp subha dek yanup tüter her bâr şem‘

Rahîmî

Yandı yakıldı baña külbemde gice hâlin
Odlar yanar başında varmış belâsı şem‘üñ

Emrî

Meclisde germ olup saña öykündi nâgehân
Ol şermden erir geçer ey gül-‘izâr şem‘

Amrî

Yandurdı lâlenüñ ruhuñ ey meh çerâgını
Şem‘ün eritdi hasret odı içi yagını

Mesîhî

Bu gice şem‘ senüñ sûzişüñ görüp ey dil
Eridi yüreginüñ yagı yana yana seni

Vasfî

Sanasın bir yalın yüzlü kuloğlı dil-beridür şem‘
Başında şu‘le anun Enverî sarı külâhıdur

Enverî

Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice

Mihrî Hatun

Meclisde gice Emrî pervâneye gazabdan
Bir pâre âteş oldı yandı likâsı şem‘üñ

Emrî

Yok gonca ile gülde te’sîr-i nâzı şem‘üñ
‘Âşık-küş olmag ile var imtiyâzı şem‘üñ

Nev‘î-zade Atâyî

Böyle yandurmaz idi her gice pervânelerin
Olmasa sencileyin şem‘-i şebistân ser-keş

Hayretî

Âhir gülün gurûrı helâk ide bülbüli
Pervâneyi oda yaka şem‘ün tegâfüli

Şeyhülislam Yahyâ

Nâ’ilî şu‘le-i hüsnün sakın âh-ı dilden
Şem‘-i kâfûr-ı şebistân-ı melâhatdur o mâh

Nâ’ilî

Nûrdan ruhsâre vü kâfûrdan cism
Emriyâ Şem‘-veş mahbûb-ı râ‘nâ ruh güzel kad nâzenîn

Emrî

Şem‘-i ser-keş dir isem n’ola o nâzük-bedene
Yüzidür şu‘le-i şem‘ ü saçıdur ana fetîl

Revânî

Ben du‘â-gûyın sögerse tañ degül ol mâh-rû
Dil uzadur kendüye cân virene her bâr şem‘

Ziyâ‘î

Şem‘-veş sarı külâhıyla beni yakdı begüm
Bir gözi odlı yalın yüzli kuloğlı güzeli

Enverî

Sanasın bâda karşu şu‘le-i şem‘-i münevverdür
Geyer zerrin küleh hûbân gâhî rast gâhî kec

Nev‘î

Hele bu gice kimün meclisinün şem‘i idün
Ki hased odına yakdun beni pervâne gibi

Revânî

Ol şem‘-i cem‘ geceler aglatmaga beni
Meclislere rakib ile handân olup gider

Ahmed Paşa

Egerçi şem‘ yalıñ yüzlü bir güzel kuldur
Saña mı beñzer ol anuñ bahâsı bir puldur

Emrî

Rûşen budur ki meş‘ale-dâr olmasa sana
Halk arasında bulmaz idi i‘tibâr şem‘

Revânî

Bir eti cânı yirinde hûbdur ol sîm-ten
Şem‘üñ ey dil cism-i zârında ne et vardur ne cân

Mesîhî

Tâc-ı zer ile germ olup öykündi yâra şem‘
Od oldı yakdı anı ser-â-pâ o tâc-ı zer

Emrî

Düşer od şem‘ diline bu sebebden ki olur
Dil uzadub geceler ol meh-i tâbân ile bahs

Fuzûlî

Dil uzatdı sen şeh-i ‘âlî-cenâba gördiler
Şem‘-i bezm-ârânun iy meh-pâre boynın urdılar

Enverî

Şem‘ beñzer dil uzatmış yâra kim yanmazdan öñ
Burnına kıl takdı üstâd eyledi ber-dâr hem

Emrî

Göreli cânâ cemâlüñ şem‘ini pervâne-veş
Bâl ü perden geçmişem küllî yakup nâr olmışam

Emrî

Başka işimiz yohdı ki bir şem‘-i cemâlin
Pervânesi âşüftesi sûzendesiyiz biz

Nigârî

Hüsn-i dil-berden ziyâ uğurlamadıysa eger
Dâ’imâ şem‘-i şeb-efrûzun neden boynunda ip

Revânî

Lebi mey gözi sâkî şem‘ yüzi
Yine özi bize nedîm gerek

Kadı Burhaneddin

Ehl-i dil yañagunâ şem‘-i münevver didiler
Boyuña tûbâ vü dudaguña kevser didiler

Ahmedî

‘Anber-âlûd olalı hâl u hatuñdan haddüñ
Aña dil-sûhteleri şem‘-i mu‘anber dirler

Emrî

Ruhlaruñ şem‘i virür nûrını şems ü kamerüñ
Yüzüñüñ şevkiyile zulmeti gider seherüñ

Adlî

Ruhı bir şem‘-i nûrânîdür ol mâh-ı şeb-ârânuñ
Bakılmaz rûyına gözler kamaşur âftâb-âsâ

Süheylî

Ehl-i ‘ışkuñ kimi handân kimi giryân oldugı
Bu ki şem‘-i ‘ârızuñda nûr peydâ nâr hem

Emrî

Bezm-i cemâle şem‘-i ruhun olalı sirâc
Bâzâr-ı mihre komadı ey meh-likâ revâc

Helâkî

Yakub başında şevk-i ‘izâruñla nâr şem‘
Aglar gözi yaşını döker zâr zâr şem‘

Mesîhî

Meclisde ruhuñ şevkiyile şem‘ oda yandı
Zevk-i lebüñi tuydı kadeh agzı sulandı

Me’âlî

Yanmaga gelmiş imiş bezme ‘izâruñdan şem‘
Işılatmış ucını dün gice pervâneye nâr

Emrî

Var iken mihr-i ruhuñ ortaya atıldı diyü
Şem‘a bir yan başı geldi bu gice pervâne

Gelibolulu Alî

Şem‘-i meclis germ olup öykündügüyçün yüzüne
Astılar bâzârda sonra zebânın yaktılar

Ahmed Paşa

La‘line öykündügiçün lâle ruhsârına şem‘
Lâleye dâg urdılar şem‘üñ zebânın yakdılar

Mihrî Hatun

Öykünürse ol kamer-rûya çıkup fânûsdan
Bir tabancayla yüzün şem‘ün karardur rûzgâr

Enverî

Hatundur şâm-ı zulmet gerdenündür şem‘-i kâfûrî
Fürûzân olmaga gül-nâr haddüñden alur nûn

Bâkî

Bezm-i cemâl içinde şem‘ üzre dûda benzer
Şol âteşin ruhunda bu ‘anberîn kâkül

Revânî

Perîşân olsa ol kâkül cemâlüñde bahâ artar
Fitîl-i şem‘e beñzer kim tagıldukca ziyâ artar

Gelibolulu Alî

Eksük degül başından her bâr tîg-i mihnet
Gîsûna öykünelden zülf-i dırâzı şem‘ün

Şeyhülislam Yahyâ

Meger bir şem‘-i kâfûrî durur engüşti dildârun
K’ucında nakş-ı hınnâdan olur geh geh ‘ayân âteş

Revânî

Kadd-i sîmînüñ senüñ bir şem‘dür kâfûrdan
Dûd-ı ‘anber-bûy farkında olan kâkül gibi

Süheylî

Sen şem‘ gibi gayr ile meclisde gülersin
Ben akıtırım yaş ile kan yandım elinden

Ahmed Paşa

Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice

Mihrî Hatun

Bagrınun yagın eritdi subha dek akıtdı dem‘
Yâr önünde çok tenezzül eyledi dün gice şem‘

Şeyhülislam Yahyâ

Geh ayağı baglu geh boynu nedendür bilmezem
Bir perî ışkında olmuşdur meger dîvâne şem‘

Fuzûlî

Olmadı ol mâha rûşen yandugum hicrân günü
Yandugum şeb tâ seher şem‘ün ne bilsün âfitâb

Fuzûlî

Bir birümüzle belâ bezminde her şeb subha dek
‘Işk odından yanıcı şem‘-i şebistânlar bizüz

Hayretî

Şem‘-veş sûz-ı derûnı ‘arz ider Bâkî sana
Yana yana kalmadı bî-çârenün bagrında yag

Bâkî

Ezelden ebede yanayım ben senün içün
Ben şem‘ degülem ki yarım gice dükenem

Kadı Burhaneddin

Yanmagı her gece benden ögrenir ey mâh şem‘
Marifet tahsil eder beklerse yanım sûhte

Hayâlî

Şem‘ gibi sanmanız tenhâ zebânım sûhte
Âteş-i âhımla oldu hânümânım sûhte

Hayâlî

Ey Me’âlî gûyiyâ fânûsdur cismüñ senüñ
Şem‘dür dil anda fânûs örtüsi pîrâhenüñ

Me’âlî

Tenüm kanlu yaşumla âl fânûs-ı hayâl oldı
İçinde dil yanar san şem‘-i pür-envâra dönmişdür

Rahîmî

Fitîl-i şem‘-i meclis olsa bir şeb rişte-i cânım
O şâh-ı hüsne bâri rûşen itsem sûz-ı pinhânım

Neylî

Külbemde nâr-ı ‘ışk ile ey Emrî şem‘-veş
Ten şem‘dânı içre yanar her bir üstühân

Emrî

Nemdür dime sor Ahmedîyi kim ne sebebden
Yahılur iken şem‘ bigi gözleri nemdür

Ahmedî

Gözleriçün ölenün nergis dikün hâkinde kim
Şem‘ yakmak dostlar ‘âdet durur sîn üstine

Revânî

Kabrüm üzre serv diküñ şem‘ yakuñ dostlar
Çün beni hâk eyleyen şevk-ı ruh u bâlâsıdur

Adlî

Hâk olursa şevk-i ruhsâruñla cism-i sûhtem
Kabrüm üzre şem‘-i kâfûrî ola her üstühân

Mesîhî

Kabrüm üzre gel bu vaz‘ ile ol can diyeler
Bir saru şem‘ ile zeyn olmış kimündür bu mezâr

Ca‘fer Çelebi

Hasreti nârından ol mâhun ölürsem ey refîk
Kabrüm üzre her gice yaksun benüm ahbâb şem‘

Zâtî

Şem‘lerle kûyuna gelmiş gece mâh-ı felek
‘Âkıbet yüz karalığıyla tutulur ol levend

Hayâlî

Gül meclisinde dâ’imâ bülbül şetâret itmede
Pervâne-i bî-çâreyi nâr-ı mahabbet itdi kül

Şeyhülislam Yahyâ

Ey perî pervâ yimez pervâne per yandurmadan
Olmasun bir pâre tek şem‘-i şebistândan cüdâ

Hayretî

Şem‘e gör pervâneler varın yakup eyler feda
Yog iken yanında anuñ billâh perden lezîz

Muhibbî

Her şeb zebân-dırâzlık eyler egerçi şem‘
Tahsîn ki sabr ider yine pervâne söylemez

Gelibolulu Alî

Pervâneyi gör yârına hep varını verdi
Fehm eyle ki Rahmî budur âdâb-ı muhabbet

Harputlu Rahmî

Yan âteşe pervâne-veş itme yine efgân
Ey ‛âşık-ı miskîn budur âdâb-ı mahabbet

Şeyhülislam Yahyâ

‘Işk eri çokdur velî ‘âşık hemân pervânedür
Terk-i cân idüp yanar şem‘e ol bî-pervâyı gör

Muhibbî

Cümle ‘âşık yanar ‘aşk âteşine yâr odına
Zâhir egerçi bunu şevkile pervâne yapar

Nigârî

Sen avurduñ ötdürürsin ‘âşık ey bülbül odur
Yanar od içre girür pervâne feryâd eylemez

Zâtî

Yanmayam mı âteş-i dîdârıña gördükçe ben
Haşre dek pervâne zîrâ nârdan olmaz halâs

Leylâ Hanım

Hasta cânum ‘ışkı odına yahılursa n’ola
Şem‘a düşüben yahılmahdur işi pervânenüñ

Ahmedî

Şeb-i zülfinde çün gördüm cemâl-i şem‘-i ruhsârı
Yanan pervâne-veş evvel dutışan bâl ü perdür

Muhibbî

Ayaga düşsem görüp tân mı cemâlüñ şem‘ini
Yanıcak şem‘ ayagına dökülür pervâneler

Muhibbî

Subha dek yandım dolandım şem‘-i ruhsarıñ görüp
Bezm-i ‘aşkın ‘âdetin fehm eyledim pervâneden

Harputlu Rahmî

Aña ‘âşık mı dirler şem‘-i hüsne
Yanup pervâne-veş olmaya nâ-bûd

Muhibbî

Şem‘-i cemâle meyl ile pervâneler gibi
Yanup yakılmadadur işimüz rûzgârda

Gelibolulu Alî

Bulduk şeb-i firâk-ı visâlinde inşirâh
Pervâne-meşrebüz bize rûşen degül sabâh

Kâmî

Şîve vü nâzı kamu hüsn ehli senden ögrenür
Nitekim pervâneler yanmagı benden ögrenür

Muhibbî

Nedendir itmez oldı âteşim te‘sîr cânâna
Yanup yakıldıgım gördükçe hayrân oldı pervâne

Leylâ Hanım

Ben yandım ‘aşkın âteşine gice gündüz âh
Pervâne dahi gice yanar rûz u şeb degil

Leylâ Hanım

‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok

Zâtî

‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok

Zâtî

Pervâne verdi bezmde bir şem‘e varını
Bülbül gibi çemende hezâr-âşnâ degil

Harputlu Rahmî

Bülbül ü pervâne ger bir bâdeden serhoş
Pes neden birisi gûyâ birisi hâmûş olur

Nehcî

Yanmagı pervâneden kıldım ta‘allüm tâ-seher
Nâle vü efgânı ammâ bülbül-i şeydâdan ahz

Leylâ Hanım

Kays u Ferhâd baña ‘aşkda emsâl olmaz
Bülbül-i dil-şüde pervâneye hem-hâl olmaz

Şeref Hanım

Eger meclisde âh itsem şerer-efşân olur nâlem
Bu sâz u söz el-hak bülbül ü pervâneden gelmez

Mezâkî

Oda yakmışdur şeb-i zülfinde perr ü bâlini
Şem‘ üzre sûhte pervânedür haddüñde hâl

Emrî

Şem‘-i meclis germ olup öykündügiyçün yüzüne
Asdılar bâzârda sonra zebânın yakdılar

Ahmet Paşa

Germ olup kendüyi teşbîh itdügi’çün yüzüne
Yakdılar şem‘ün zebânın asdılar bâzârda

Cem Sultan

San çârsû-yı hüsnde tarrâr-ı zülf-i dost
Bir uğrıdurki dâmeni altında var şem‘

Mesihî

Bezm-i hüsnüñe vücûdum şem‘dür pervâne dil
Bu yanan cânum fetîlidür yüregüm yagıdur

Mihrî Hâtun

Dil uzadur bahs ile ol ‘ârız-ı handâne şem‘
Od çıkar ağzından etmez mi hazer kim yane şem‘

Fuzûlî

Anuñ teg kim perîşânlık ziyâsın arturur şem‘üñ
Maña cevrüñ ziyâd olmak saña meylüm füzûn etdi

Fuzûlî

Ey Fuzûlî şem‘-veş mutlak açılmaz yanmadan
Tâblar kim sünbülinden rişte-i cânuñdadır

Fuzûlî

Derd-i dil söyler zebân-ı hâl ile her gâh şem‘
‘Aşk tavrından eder pervâneyi âgâh şem‘

Hayâlî

Gönlümü kandîl-i tersâ gibi bir kâfir yakup
Şâm-ı hecrinde Hayâlî eyledi hem-râh-ı şem‘

Hayâlî

Virür zevk ehline şevki dem-â-dem
Şeb-i ‘işretde bir yil mûmıdur nây

Bâkî

Çerâğ-ı mâh-ı enverden yakar ol ‘ârız u gerden
Girîbânuñ senüñ bezm-i letâfet şem‘dânıdur

Bâkî

Göñlüme mihrüñ ziyâsı gelse ey hurşîd-ruh
Aña beñzer ilte bir hayr ehli bir zindâna şem‘

Ravzî

Her gice pervâneye gayzın idüp izhâr şem‘
Subha dek yel mumlarıyla gezdürür her bâr şem‘

Sâbit

Mevlevîler gibi dönsün üstine pervâneler
Oldı Mevlânâ-sıfat mustağrık-ı envâr şem‘

Sâbit

‘Ahdinde emîndür kef-i ‘ayyâr-ı sabâdan
Zer-tâc-ı ser-i şem‘-i fürûzân-ı zamâne

Mezâkî

Kandîl-i hüsnüñe yañılup nâ-gehânî şem‘
Dil uzadalı odlara yandı zebân-ı şem‘

Cem Sultan

Asılmış iken odlara yakmak revâ degül
Düşdi zemîne çün kesilüp rîsmân-ı şem‘

Cem Sultan

Her encümende encüm-i eşkin döküp yire
Diñlenmeyüp yakar oda her gice cânı şem‘

Cem Sultan

Şem‘-i dîdârıña pervâne gibi yandım idi
Çekdiğim derd ü belâyı o zamân andım idi

Moralızâde Leylâ Hanım

Bezm-i aşka nitekim pervâne geldin ey gönül
Yan yakıl ol şem’-i hüsne yana geldin ey gönül

Şeyhülislâm Yahyâ Efendi

Âdâb-ı bezm-i vuslatı pervâneden görün
Bülbül gibi değil-durur ol ehl-i hâldir

Bâkî

Yanmağa mûm ise dil şem’-i ruh-ı dildâra
Kimse gûş eylemesin nâleni pervâne gibi

Haşmet

Aşk odu evvel düşer m a’şûka andan âşıka
Şem’i gör kim yanmayınca yakmadı pervaneyi

Fuzuli

Şem-i meclis gerin olup öykündüğiyçün yüzüne
Astılar bâzârda sonra zebanın yaktılar

Ahmed Paşa

Pertev-i şem’-i tecellî-i cemâlu’llâha
Özini ‘âşık-ı zâr yakmaga pervâne gelür

Aşk-ı dilberle nedür hîç sorma ahvâlüm benüm
Şem’i gör pervânenün hâline yana yana bak

Derviş Pervâne

İşte bu noktada mum, pervaneye; sabrı, arınmanın yollarını ve iç gözlemi öğreten bir kılavuz kimliğiyle çıkar karşımıza. Pervane, kendisini varlıktan haberdar ederek yoluna ışık tutan mumun kılavuzluğunda gerçek hedefini belirleyecek; böylece yalnızlıktan ve belirsizliklerden kurtulacaktır. Mumun alevi karşısında hayal kurmaya devam eden pervanenin “yalnızlığı artık boşluğun yalnızlığı değildir. Yalnızlık küçük ışık sayesinde somutlaşmıştır” (Bachelard);

Kendi alevinde, tükeninceye kadar, varlığını sürdürmeye çalışan ve gerçeğe ulaşabilmek için ne şekilde mücadele edilmesi gerektiğinin en güzel örneğini veren mum karşısında pervane hayranlığını gizleyememektedir. Zira “Aleve karşı doğal-cesaretle söylersek-doğuştan bir hayranlığımız var. Alev, görme hazzının vurgulanışını, her zaman görülenin ötesini belirler. Bizi bakmaya zorlar” (Bachelard)

Ateş karşısında kurulan hayaller, sıradan hayallerin çok daha ötesinde bir şeydir. Çünkü “Alev, dünyada, hayali davet eden nesneler içinde en büyük imge yapıcılarından biridir. Bizi hayal kurmaya zorlar. Onun karşısında, algılanan şey, daha hayal kurmaya başlanır başlanmaz, hayal edilenin yanında önemini yitirir. Kendi metafor ve imge gücünü en değişik tefekkür alanlarına taşır alev” (Bachelard).

Pervanenin aleve beslediği bu hayranlık, ona geçmişteki hatıralarının kapılarını birer birer açmakta ve o bu hatıralarını hayallerle süslemektedir. Alev karşısında tefekküre dalan pervane, bir süre sonra, alevin titreyişinin, ilahı olanın karşısındaki acziyet ve sonluluk nedeniyle olduğunu anlayacak ve aleve duyduğu hayranlık neticesinde o da titremeye başlayacaktır.

Yaratılmış olan canlıların tümünde olduğu gibi, mumda da pervanede de ilahı olana yönelme ve buna bağlı olarak da yükselme iç güdüsü vardır.

Gerçeğe ulaşmak zamanı hızlandırmakla mümkün olacaktır. “Ateşi düşünen kişi için ateş , değiştirme, zamanı hızlandırma ve yaşamı sonucuna ulaştırma isteği uyandırır. Bu koşullarda düşleme gerçekten büyüleyici ve çarpıcı olur. İnsan yazgısını açıp genişletir” (Bachelard). “Ateşle arındırma ilkesinin nedeni ateşin maddeyi ayrıştırması ve katkıları yok etmesidir. Başka bir deyişle, ateşten geçen bir şey türdeşleşir, böylece anlaşır” (Bachelard).

H. Gamze Demirel
“Şem’ ve Pervane”nin İçsel Yolculuğuna Dair Felsefi Bir Yaklaşım

PERVANE VE MUM

Hatırlıyorum bir gece gözüme uyku girmemişti;
Mum pervaneye şöyle söylüyordu:
“Ben âşığım, yansam revadır bana;
Fakat sen niçin ağlıyor, niçin yanıyorsun?
Dedi: “Ey benim bîçare âşığım!
Gitti bal gibi tatlı Şirin’im benim”.
Şirin’im benden uzağa gidince,
Ateş, Ferhat gibi eritti beni.
Hep bu sözleri söylüyor,
Her an sararmış yanağından gam seli akıtıyordu.
Ey iddiacı! Aşk senin işin değildir;
Çünkü ne sabrın var ne de buna gücün kuvvetin!
Sen hamsın, bir kıvılcımdan kaçıyorsun;
Bense tamamen yanıncaya kadar durmuşum.
Aşk ateşi sadece kanadını yakar senin,
Bir de bana bak, büsbütün yaktı beni.

Birisi muma ey alçak diye seslendi,
Bir sevgiliye git ve sana lâyık olanı al!
Ümit yolunu gördüğün yere doğru git,
Sen ve mum sevgisi, nereden nereye?
Semender değilsin, ateşin etrafında dolaşma,
Çünkü (önce) mertlik gerekir, sonra savaş.
Bir bak yanıp yakılan pervane ne dedi,
Hayret, ne kadar yansam da niye korkayım ki!
Gönüldeki ateş Halil gibidir bana,
Sanki bu alev bir gül gibidir bana.
Ben kendimi isteyerek atmıyorum ateşe;
Çünkü şevk zinciri vardır boynumda.
(Ateş) uzaktayken yaktı beni,
Şimdi yakmadı ateş beni.
Benim yok olma isteğim nedendir bilir misin?
O olduğu sürece ben olmasam da revadır.
Yanıyorum, çünkü makbul sevgili odur,
Çünkü dostun ateşi sirayet eder ona.

Celâl Metînî

Söz canın neticesidir, canım neden azalsın?
Sanma ki pervane gibi can düşmanımdır.

Mes‘ûd-i Sa‘d

Pervane ateşten nasıl korkar, nasıl uzaklaşır?
Çünkü onun için ateşte huzur vardır.

Attâr

Bahçe, misk kokulu nergisten dolayı kâfurdan mumu yaktığı zaman
Hava ona gümüşten sayısız pervane saçar.

Ezrekî-yi Herevî

Kendimizi yakıyor ve canı mum gibi feda ediyoruz,
Mum meclisinin olduğu her yerde biz pervaneyiz.
Asla insaf etmez, ben yaralı yorgun,
Onun pervanesi olayım, o da meclisin mumu.
Bir gece perdeyi kaldır mum gibi,
Hepimiz yanalım pervane gibi.
Pervanenin gönül ateşi mumdan dolayıdır; fakat
Mum olmasa da senin yanağın gönlümü eritir.
Pervane gibi gönül huzuru müyesser olsa bana,
Sevgilinin mum gibi olan yüzüne doğru uçarım ancak.
Bu hikâyenin sırrını ancak mum dile getirir,
Aksi halde pervanenin konuşmaya takati yoktur.
Senin kandil gibi olan yüzüne pervane oldu mum,
Ben seni düşünüyorum; haberim yok ki kendimden.

Hâfız

Mumun gönlünün halini pervaneye sor.

Hacû-yi Kirmânî

Bizim aşkımızı konuşmaktan dolayı zamane unuttu
Gül ile bülbülün konuşmalarını, mum ve pervanenin hikâyesini.

Câmî

Pervanenin mum ile ne konuştuğunu duydun mu?
Ayrılıkta sen mi daha çok yanmışsın ben mi, söyle?

Vassâf

Kendini övmek mumun işi değildir, yoksa mumun eli
Bir pervanenin eteğini tutmak için uzun olurdu.
Pervanenin dışarıda yanması garip değildir
Çünkü sönmüş mum senin hareminde ışık saçmaya başlar.
Mum çalıların arasında kıvılcımlar gibi uçuyor,
Senin etrafındaki pervane ise bir kez uçuyor.

Sâib

Mumun ağlayışı pervanenin matemi için değildir,
Sabah yakındır, o kendi karanlık gecesini düşünür.
Gördün mü mum haksız yere nasıl kanına girdi?
Bir an bile aman vermedi ki geceyi sabah etsin.

Hekîm Şifâyî

Benim sırrım pervanen gemisinde yazılıdır,
Mum, benim yanıp yakılmamın bir mısraıdır.

Molla Fakîh-i Belhî

Mumun gelini eğer fanusun mahfesine oturursa,
Pervanenin kanadı mutluluk çölünde akan kuma döner.

Mirzâ Muiz-zi Fıtrat

Bir mum bir gecede binlerce pervaneyi öldürür.
“Mecmûatu’l-emsâl”den, Hint baskısı.
Bizim gönlümüzdeki ateşi hiç düşünmezsin sen, evet
Mum pervanenin yanışından neden korksun ki?

Kemâlî

Pervanenin mezar taşında şu yazıyı gördüm;
“Beni yakan ateş kendisini de yaksın.”

Ateş eğer binlerce kıvılcım çıkarırsa
Pervanenin kaynaması (yanması) hüküm olur.

Sarhoş pervanenin tek amacı erimek,
Mumun ayağında yanmak idi.

Urfi-yi Şîrâzî

Senin yüzünün aşığı pervane olur bülbül değil
Bu ateşten dolayı yanar fakat feryat etmez.

Dihkân-i Sâmânî

Senin etrafında gönüller kuşu o kadar çok kanat saçtı ki,
Senin kandilinin ağayı pervane kanadıyla dolmuştur.

Muştâk-i İsfehânî

Onun pervanesi canımı almak için gelirse bana,
Mum gibi o an bir nefeste canımı feda ederim.

Ey mum! Pervaneyi rahat bırak bu gece; çünkü ben
Gönül ateşiyle senin huzurunda mum gibi eririm.

Daha ne zamana kadar mum gibi küstahlık edeceksin,
Murad pervanesi geldi, ey sevdalı, sus.

Ayrılık gecesi bana bir vuslat pervanesi gönder (bana vuslat izni ver)
Yoksa senin kederinle bütün dünyayı mum gibi yakarım.

Hâfız

Çimenlikte mum yerine kırmızı gül ışık saçtı,
Pervanenin kanadı yerine bülbülün kanadı yandı.

Gülün şevkiyle bülbül, mumun sevdasıyla pervane
Her biri bir sevgilinin gamında bir şekilde yanar.

Meliku’ş’Şuara Bahar

Eğer bir kişiyle dost olmak istersen onun rengine boyan
Bak, kelebeğin kanadı gül ile nasıl da aynı renktir!

Benim gönlümü aydınlatan o mum yuvamdan gitti.
Gülümün takati yoktur; çünkü benim pervanem gitti.

Meliku’ş’Şuara Bahar

Mum eğer yelden dolayı söndüyse, garipsemeyiniz
Varlık pervanesinin ömrü bitti; yele veriniz.

Meliku’ş’Şuara Bahar

Ey zarif yaradılışlı pervane,
Ey şerefli yaratık pervane!
Ey latif kanat sahibi,
Düşmandan korkmadığın gibi
Ancak ateşin yanında açarsın kanadını.
Sen öldün ey pervane ve sanat öldü.
Musiki, güzellik ve kelimeler öldü.
Ey hain mum! Gamla, kederle perişan ol;
Pervaneyi öldürdün, inkâr da etmiyorsun…

Meliku’ş’Şuara Bahar

Eğer mum ateşten kurtulmak istiyorsa,
Ateş neden pervanenin harmanını yakıyor?

Mumun vefasını överim; çünkü yandıktan sonra her an
Pervanenin mateminde başına kül saçar, yas tutar.

Pervîn-i İ‘tisâmî

Ben, pervane ve mum dışında herkes uyudu
Biz iki üç delinin hikâyesi uzun bir hikâyedir henüz.
Dün gece bir kez olsun pervane gibi olayım dedim.
Mum, güzelce gülümseyerek “bir kez azdır” dedi.

İ‘mâd-i Horasanî

Ey Fars şiirinin mumu! Can, pervaneye minnet duydu;
Senin için, dost olma derdiyle kendine yabancı oldu.

Mes‘ûd-i Ferzâd

Aydın kişilerin gönlünde yük değilim bir toz gibi;
Yeşillikte ve gül üzerinde pervanenin gölgesiyim.
Yeşilliğe bir kelebek geldi; fakat konmadan gitti.
Senin dostlara yersiz kahrın aklıma geldi.

Daha çok öncekilerin şiir tarzının etkisi altında kalmıştır:
Yarı canlı mum gibi senin hevesinde yandık
Ağlayarak bina kurduk, senin için yandık.

Bir gece pervane yandı ve onun canı rahata erdi,
Biz ömürler boyu senin cefanın kederiyle yandık!
Mum eğer eriyerek ölürse, ne gam!
Çünkü aşkın ışığı ile Mehtabın nuru, pervanenin külünden yeşerdi.

Rehî-yi Mu‘ayyerî

O güzel benli ve yüzlü kelebeği görüyor musun?
Gömleğin kılıfından dışarı çıktı.
Altın noktalarla dolu kol ve kanatla,
Bir bir yeşillikteki güllere uğrar,
Bunu öper, diğerine geçer.

Îrec Mirzâ

Çimendeki bir kelebek güle: “Bana söyle,
Kim bu güzel rengi ve kokuyu sana vermiş, bana vermemiş?
Ey güzel yüzlü gül! Görüntü ve desen bakımından senden eksik değilim,
Neden senin gibi güzel kokulu değilim, bana cevap ver!
Cennet hurisi gibi nazlanarak her güle konmak istersin
Bazen (güle) konar bazen de etrafta uçarsın.

Reşîd-i Yâsemî

Onca bahar geldi, kelebek ve gül sarhoş oldular.
Ben ise hala uçma fırsatını arzuluyorum.

Kelebeğin kanadı neden kırıldı?
Neden her köşeye keder oturdu?

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)

Mumun yanmaktan korkusu yoktur,
Çünkü o, bu yanışta yalnız değildir.
Bu yolun sonunda ölüm olsa da, ona ne!
Çünkü pervanesi de onunla birliktedir.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)

Solmuş bir gül söylüyor ve dökülüyordu,
Kesinlikle üzgün bir kelebek ah çekiyordu.

Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis

Zifaf yatağından daha beyaz bir defterde
Birleştiririz…
Güneşin sıcaklığındaki çocuk, laleyi
Tandırdan daha yakıcı sanıyordu.
Hayalinin hamurunu o tandıra atmak ve
Kendi ekmeğinden kelebeklere yiyecek vermek istiyordu.

Nâdir-i Nâdirpûr

Güller açıldı,
Hoş renkli ve güzel.
Nazla birlikte,
Başları tutuldu.


  • Kelebekler yeniden
    Birlikte uçarak
    Güller açıldığı için
    Güllere kondular.

  • Dalga başını sahillere vuruyor
    Kayık ise sabahı izleyerek gitmiş.
    Uyku gözden kelebek gibi uçuyor
    Gözü uyandırmış geçiyor.

Abbas Yemînî-i Şerîf

ŞEM‘ u PERVÂNE
شمع و پروانه

Geceleri ışığın çevresinde dönen pervanenin klasik Doğu şiirinde âşığı temsil ettiği ve muma (şem‘) âşık olduğu yaygın bir kabul olarak yer almaktadır. Pervanenin mum ışığı etrafında her seferinde ona daha yaklaşarak döndükten sonra kendini aleve atıp yok etmesi sevdiğiyle yakıcı bir vuslata ermek şeklinde düşünülmüş ve bu düşünce şairler için orijinal bir ilham kaynağı olmuştur. Şem‘in yanarak ışık vermesi, pervanenin de bu ışık çevresinde dönüp durması âşık ile mâşukun durumuna benzetilmiştir. Ayrıca şem‘ çeşitli kelimelerle oluşturduğu terkiplerde kinaye yoluyla “ay, güneş, sevgili” anlamlarının yanı sıra “ilâhî nur, mürşid-i kâmil, Kur’an, Hz. Muhammed” gibi tasavvufî mânalarda da kullanılmıştır. Kur’an’da insanlar uçuşan kelebeklere benzetildiği gibi (el-Kāria 101/4) hadislerde de kendini ateşe atmaya çalışan pervanelere teşbih edilmiştir. Bunlar şem‘ u pervâne konulu şiirler için önemli bir ilham, telmih ve istişhâd kaynağı teşkil etmiştir.

Sadık Armutlu

Klasik edebiyatımızda hakiki aşkı anlatan metafor pervanedir. Mecazi aşkı bülbülle, gülle anlattığı gibi şairlerimiz, hakiki aşkı da pervaneyle anlatırlar. Pervane, mum etrafında dönerek can veren küçücük kelebeklerin adıdır; gözünüzle bile göremezsiniz, çok küçüktürler, muma aşıktırlar. Sevgililerin etrafında döne döne aşkları arttıkça yaklaşırlar, iyice yaklaşırlar, ateşe temas ederler ve külleri mumun dibine düşüverir. Şair de aşkın izini ancak pervanenin küllerinden bulabilirsiniz diyerek bize yol gösterir. Hakiki aşkı, feragati, fedakârlığı temsil eden şeydir pervane. Can veriyor bak sesini dahi çıkarmıyor. Bülbülü azarlar şair: “Niye bağırıyorsun feryat ediyorsun, hiçbir şey verdiğin de yok. Hâlbuki bak, pervane can veriyor ama senin gibi ses çıkarmıyor.” Niyâzî-i Mısrî: “Pervaneden al gizli sevda haberini sen” diyor. Pervane onu temsil ediyor. Filozof Rıza Tevfik’in bir şiirinde geçen bir mısra idi, biz oradan etkilendik, bize isim babası oldu o şiir: Bilmedim kim oldu bu hâle sebep, Ağladım ümidim hêba oldu hep, Bendeki sûz-i dil var mıdır acep, Tutuşup can veren pervanelerde.

Hayati İnanç

Esrar-ı suziş-i dili alup zebana şem ‘
Söyler Iisan-ıhal ile hep yana yana şem ‘

Beliğ Mehmet Emin

Layık ki encümende erürse hicibdan
Sırr-ı nihan-ı ‘aşkı getürdi Iisana şem ‘

Beliğ Mehmet Emin

“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşe düşmeyesiniz diye iç kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, (ateşe girmeye) çalışıyorsunuz.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Kıyamet günü insanlar, Sırât (köprüsüne) sevkedilirler ve Sırât’ın her iki yanından kelebeklerin ateşe düşmesi gibi düşerler. Allah dilediği kimseyi rahmetiyle kurtarır. Daha sonra meleklere, peygamberlere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verir. Onlar da şefaatte bulunurlar ve (lehlerine şefaat ettikleri kimseler ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Kalbinde zerre kadar iman olan (ateşten) çıkarılır.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Ey iman edenler! Kelebeğin ateşin peşinden gittiği gibi yalanın peşinden gitmenize sebep olan nedir? Şu üçü dışında tüm yalanlar ademoğluna günah yazılır: Bir adamın karısını hoşnut etmek için söylediği yalan veya bir kimsenin savaş hilesi olarak (düşmanı aldatmak için) söylediği yalan veya bir kimsenin iki müslümanın arasını bulmak için söylediği yalan.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde meşale bulunan bir kandil yuvasına benzer. O meşale, bir cam fanus içinde; o cam fanus da, sanki ince bir yıldız gibidir. Ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, hemen hemen ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üstüne nur! Allah, dilediğini nuruna ulaştırır ve insanlar için böyle misaller verir. Allah her şeyi bilir.”

(Kur’an-ı Kerim Nur suresi 35. ayet)

Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ

Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek

  • Şem u Pervane bercestesi derliyorum Üstadım. Kim ateş kim kelebek her şey karıştı
  • Derli toplu olmuyor bazen derleyince.
ileŞiir Antolojim

Bercestelerim

·  14 Kitaptan 14 Mısra

·  A’dan Z’ye Şiir 7000 Şiirin Linkleri

·  Ağlamak Şiirleri Bercestem

·  Anne Şiirleri Bercestem

·  Aşka Dair Seçilmiş Mısralar ve Beyitler

·  Ayrılık Şiirleri Bercestem

·  Baba Şiirleri Bercestem

·  Bellek Şiirleri Bercestem

·  Cahit Zarifoğlu Şiirleri Bercestem

·  Cemal Süreya Şiirleri Bercestem

·  Çay Şiirleri Bercestem

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 1

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 2

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 3

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 4

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 5

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 6

·  Dargınlık/Küslük Şiirleri Bercestem

·  Dost Şiirleri Bercestem

·  Elif Şiirleri Bercestem

·  Gelincik Çiçeği Şiirleri Bercestem

·  Gitmek Şiirleri Bercestem

·  Gülüş Şiirleri Bercestem

·  Güneş Şiirleri Bercestem

·  Güvercin Gerdanlığı Blog Linkleri

·  Güvercin Şiirleri Bercestem

·  Hâfız-ı Şirâzi Şiirleri Bercestem

·  Hande Şiirleri Bercestem

·  Hatırlamak Şiirleri Bercestem

·  Hüzün Şiirleri Bercestem

·  İhtiyarlık Şiirleri Bercestem

·  İmam-ı Şafi Şiirleri Bercestem

·  İntihar Şiirleri Bercestem

·  İskele Şiirleri Bercestem

·  Kader Şiirleri Bercestem

·  Kalp Şiirleri Bercestem 1

·  Kalp Şiirleri Bercestem 2

·  Kalp Şiirleri Bercestem 3

·  Kalp Şiirleri Bercestem 4

·  Kalp Şiirleri Bercestem 5

·  Kar Şiirleri Bercestem

·  Kenan Çağan Şiirleri Bercestem
İstanbul Şiirleri Bercestem

·  Kiraz Şiirleri Bercestem

·  Kuş Şiirleri Bercestem

·  Külbe-i Ahzân Şiirleri Bercestem

·  Mahmud Derviş Şiirleri Bercestem

·  Mezar/lık Şiirleri Bercestem

·  Müntehir Şairlerden Mısralar Bercestem

·  Oğul Şiirleri Bercestem

·  Ölüm Şiirleri Bercestem

·  Pencere Şiirleri Bercestem 1

·  Pencere Şiirleri Bercestem 2

·  Rakı Şiirleri Bercestem

·  Sandal Şiirleri Bercestem

·  Sigara Şiirleri Bercestem 1

·  Sigara Şiirleri Bercestem 2

·  Sonbahar Şiirleri Bercestem

·  Susmak/Suskunluk Şiirleri Bercestem

·  Şiirlerden Bercestem 1

·  Şiirlerden Bercestem 2

·  Teselli Şiirleri Bercestem

·  Tren Şiirleri Bercestem

·  Usanmak Şiirleri Bercestem

·  Uyku Şiirleri Bercestem

·  Vapur Şiirleri Bercestem

·  Veda Şiirleri Bercestem

·  Yağmur Şiirleri Bercestem 1

·  Yağmur Şiirleri Bercestem 2

·  Yağmur Şiirleri Bercestem 3

·  Yalnızlık Şiirleri Bercestem

·  Yaprak Şiirleri Bercestem

·  Yol Yolcu ve Yolculuk Şiirleri Bercestem

·  Yorgunluk Şiirleri Bercestem

·  Zambak Şiirleri Bercestem

ileŞiir Antolojim

Şiir Antolojisi

Manisa Tuba Kitabevi Sahibi Giray Öztürk’ün Hediye Ettiği 14 şiir kitabından 14 mısra:


Artık bana hiçbir şey söylemeyeceksin
Hiç ama hiç


A. Breton Çağdaş Fransız Şiiri Antolojisi / Necmi Naz / X Yayınları

Şiirden yana olmak, insandan yana olmaktır. 

Veysel Çolak/2003 Şiir Yıllığı / Agora yay.

İşte böyledir benim bu
Tekinsiz yalnızlığım;
Kendine derinlikler edinir

Metin Altıok Süveydâ/Metin Altıok/Korsan Yay. 1994

Sizin için yazdım bütün şiirlerimi
Gözlerinizin önünde diz çökmek istiyorum

Vitezslav Nezval Nezval / Turgay Fişekçi


bir de
gülüşünüzle
tanımlıyorum
sizi,
artıyor yaşama sevincim

A.Altındal/Meryem ve Hilal / suBRosa Yay. yayın no:02 / şiir dizisi:001/2005

Güç olmadığını söyleyemem yolculuğun kırık tekerleklerle filân

Ezra Pound/Cathay / Ülkü Tamer / BFS yay.1987

Sus! Daha da derin batmaya diken yüreğine:
Onun dayanışması güllerle

Celan-Bütün Şiirlerinden Seçmeler / Ahmet Cemal / Yeryüzü Şairleri

ve tutup bir kadıncağızı
derenin bir kıyısından öteki kıyısına
geçirmeyi
severim

Y. Yevtuşenko/ Babi Yar / 1966 basımı

ellerinde birer kirli değnek
ittiler kuyuya vuran cesedimi
kıyıya vuran cesedimi

Murat Kapkıner / Kimsenin Aklına Gelmeyen


Efsane damaklı sevgilim
Dualar dudaklı sevdiğim
… 
Beni şarkılarda unutma
Hulki Aktunç / Şarkılar

“Öp beni” demek istiyorum.
İşte söyleyeceklerim
bu kadar.
Hayat çok garip bir şekilde kudretli

S. Quasimodo / Eşsiz Toprak / 1969 İzmir basımı

ve gittikçe artıyor avucumda tuttuğum ateş
gülüşlerimi yok ederek bakıyorum dünyaya

Sıtkı Caney / İtiraf ve Gezgin

uzun süredir yalnızca
düşlerimde görebiliyorum

E. Cardenal / Gecede Sözcükler Işıyor

beni çıkarın vatandaşlıktan
şiirin uyruğuna geçtim

Selim Temo / Kırgın Nehirler Meseli

ileŞiir Antolojim

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri
Keşke sizin gibi
Düşebilseydim.

Masaoka Shiki

Kiraz devşirmeye gitmiştin hani
Çilek kokuyorsun vakte yabani
Unutma sana bergüzarım var
İntizarım yoktur, inkisarım var.

Bahaettin Karakoç



Bir yolcunun
Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında,
Dönüp baktım arkama.
*
Ne büyük bir suç,
Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor,
Kyoto’nun bayanları.
*
Bir yaprağı
Eğleniyor uzakta,
Dökülen kiraz çiçeğinin.
*
Dökülen kiraz çiçeklerini,
Durdurmanın bir anlamı
Yok ki.
*
Dağ kirazı,
Anılarım var
Eski bir dosta rastlamış gibi.
*
Kiraz çiçeği işte,
Kolumun üstüne
Telaşla dökülen de.

Takahama Kyoshi


kiraz bahçelerinden geliyordum
yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri
seni sevmekten geliyordum
bir çeşit yalansızından sevda cümleleri
tren yolculuklarında
kiraz bahçelerinin resmi geçitleri

Betül Dünder


büyümek
kiraz bahçelerinden kaçmakmış
ya ben ne anlamıştım

Betül Dünder


İtiyorum onu, itiyorum, itiyorum
Bütün zamanlar bitti diyorum -anlasa ya-
İki tek kiraz ağacı kaldı yalnız
İki tek kiraz ağacı
İlkyazlar ve bütün başlangıçlar bitti
Kiraz ağacı?O da

Edip Cansever



Kiraz ve kamıştan kavalımızın 
Sesleri
Dağılıyor havada
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi

Onat Kutlar


Ah sevgilim! Ah merhametsizim benim
İçin el verse. Kirazdır yaban çileğidir
Kızıl ve lâl taşı dudağın.

Tudor Arghezi



Bir mektup geldi ihtiyar anamdan
İçinde kargacık burgacık harfler
Hasattan bahsediyordu, yaz hasadından,
Firenk üzümlerinden, kiraz ağaçlarından.

Pär Lagerkvist


Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken 
Eriklerden,çileklerden,o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor,mavi,pembe ,sarı

Edip Cansever


Bütün uçurtmalarımı göğe salıyorum
Güvercine bulanıyor o yılgın avlular
Bir çığlık, bir mektup, ıslak bir mendil
-Ve aşk; herkesin ana dili, biliyorum-
Yitiyor sonra alevler arasında o şiir
O gemi, kiraz ağaçları, o tutkulu şarkılar

İçimde bir kenti yaktılar sanıyorum.

Ali Emre


şu kiraz çiçekleri 
bırakıp beni hayran
gittiler bu dünyadan

Issa



Benim küçük kızım
biraz ot,biraz beyaz kiraz yaprağı ve iki üç
karahindibadan oluşan
minicik bir bahar toprağı parçasının üzerinde
dans etmektedir.

Ekaterina Yosifova


Kiraz dalına asılmış bir mendil gibi kaldım
bekliyorum tarihin kaçınılmaz fırsatlarını
Yok. Sevgilim. Duasız bir din arıyorum. Yok.

Ahmet Erhan



O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Ahmet Erhan


Yaklaş, yüzünü örse de acılar
Ve nasıl yakalarsa toprağı kök
Suları renk, dalları kiraz
Sen de öyle yakala hayatı

Abdülkadir Bulut



Bir sancıydım boğuk akşamlar gibi
Büyüdükçe büyüdü isli ve yalnız olmak
Kirazını soldurdu ağaçların
Nasıl devrildi taşlar üstümüze

Afşar Timuçin


Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu.

Sait Faik



Öyle birşey yok elbet hatırlamam 
Laz kirazının da kırmızı balıkların da çabası boşuna

Turgut Uyar


Bir kuş ötecek şimdi… Havada bir durgunluk,
Mermeriyle konuşan açık kalmış bir musluk,
Beyaz çiçeklerini tektük düşüren kiraz.

Ziya Osman Saba



Gençliğime sunulan kefaret gibi sevdim
Şehre tepeden bakmak gibiydi onu sevmek
Uykulu sesinde bahçelerle tanış olmak gibiydi
Kirazlar kadar

Süleyman Unutmaz


Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş

Bedri Rahmi Eyüboğlu



seyrediyorum, olgun kiraz gibi önüme düşüyor 
acılar,
yalnızlık bukadar kötü dolanmamıştı dilime,
onu bile okşayıp sırtımda taşıyorum.

Mehmet Sadık Kırımlı


çiçeğini özleyen kirazın yapraksız dalına 
bir kuşu salıyor rüzgarı uçacağı yön belirsiz
iki göz/ çarpan bir yürek/ camlardan akan bakışlar

Ahmet Özer



Sığırcıklar ve her şey kalbimden havalanır 
Sığırcıklar, kiraz ağaçları, faytonlar
Sonuçsuz yazdan konuşurum

Ahmet Ada


İlkbaharın kiraz ağaçlarıyla yaptığını
yapacağım seni.

Pablo Neruda



Şımarık kiraz ayı, yanında ipek bulundurur
sesin uzun olsun. Yoksa duygular kırışır
bir pusu gibi kurarlar seni.

Veysel Çolak


Yosma bir İstanbul akşamı gibiyim.
Dudaklarımda kiraz tadı yaşamanın

Ruhan Odabaş


ne zaman ayıracaksın kirazla yaprağını?
boş bir kulübe olduğumda ben
dalları kesilip budanmayan
ne zaman ayıracaksın ağaçları caddelerden?

Hüseyin Peker



İsyankar zambakların çılgın nilüferlerin
Dört nala açan kiraz çiçeklerinin
Dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım

Ömer Çelik


Ki biraz kirazdır ki biraz silâhtır 
çocukların
gözleri
parmakları

Nuri Pakdil



yengenin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
kalmadı adım atacak yer bu yüzden

Edip Cansever


Yasaklara kenetlenmiş sevişmelerle geçiştirilen hayatlar
masumiyeti zedeleyen o kiraz tatlısı, o siyah renkteki buruk şarap

Küçük İskender



Kiraz dudaklarınla kekeleyişin
Kulağına fısıldanan sözcükleri,
Sevindiremeyecek artık bizleri.

André Chénier


Fazlası kederin renginde eksiği esrar
Avlularda kırılmış kiraz dalları kadar

Betül Dünder



Soruyoruz kiraz dudaklı kızlar durdurup kır hayvanlarını 
Hangisi sahte bu geçen dakikalardan
Hangisi hak

Cahit Zarifoğlu


Küpeler takacağım kulaklarıma 
ikiz iki kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim.

Sohrab Sopehri



kiraz ayı, orak ayı, aylandız
bırak kim kazanacaksa kazansın sürümden
kaldı mı bir tonu grinin… bilmediğimiz!

Perihan Baykal


Kiraz ve kamıştan kavalımızın
Sesleri
Dağılıyor havada

Onat Kutlar



halbuki benim yaz ırmağına değen
kiraz dalından farkım yoktu

Ahmet Uysal


Bu yaz bol bol kiraz ye
Heveslerini diri tut.
Dinsin yüzünün gürültüsü

Engin Turgut



Sizin meleğinizi hiç üzmedim bahar hanım, kelimelerin
gurbetinden geçiyoruz, şiir hep genç ve yetim bir şey
değil midir bahar hanım, çilek sizi mırıldanıyor, herkes
kendisini kiraz sanıyor, sanıyorum sizin adresiniz de
kendisini bir mektup sanıyor, dili tutuluyor yazların
siz yazları terkedeli kaç yaz geçti allahaşkına!

Şükrü Erbaş


kardeşler ben çalayım siz görün
nasıl geçilir kiraz rengi sokaklar
soluk soluğa yeni aşklarla
yorulmaz yaşlı bir yürek bile
gülüşler ona akar da

Haydar Ergülen



Yüreğim parmağımın ucunda 
Ve dokunuyorum onunla senin
Kiraz dudaklarına!

Cahit Koytak


Uykusunda üzerine kirazlar dökülen
kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı
bakışlarındaki…

Engin Turgut



yoğunlaşır akıl, düşlem ve ufukla.
kiraz çiçeklerini severim : gençleşirim.

Hayati Baki


Saçlarımda kiraz bahçeleri
Salıncak kuruyor dallarına çocuklar
Hep ben düşüyorum, hep ben,

Didem Madak



bana getiremediğin yazların var: 
kırmızı haziranında dal dal kiraz!..
temmuzunda namluya yatan ekin!…

Tayyibe Atay


Sesin nerde kaldı? Sen sustukça gün,
Konuştukça kış uzuyor, ince yüzün
Minelerini açıyor bir bir yaza.
Başucumuzda dinlenen ak kiraza…

Hüseyin Cahit Kerse



sen elimi tutunca çinli bir şairin yamağı
dizeleri mutfakta bırakıp orman yoluna çıkıyor
kirazlar açmışlar çiçekleri, ilkyazmış
sonunda sen varmışsın yaralı ülkemizin

Hakan Savlı


“ya da bir gün,” dedim
“uzaklarda ufacık bir kulüben olurdu da
incecik parmaklarıyla kirazlar yedirirdi bir kız sana..
öylesine bir yer övgüden yergiden uzak”

Andrey Voznezenski



git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım

Behçet Aysan


Susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim
Mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü

Gülten Akın


Kiraz ölünün kadehinin yanındaki
Fakirler hastanesinde komodinin üzerindeki
Yemek için değil çekmek için dudaklarla
Ölürken kiraz koymalı ağızlara
Görebileceği bir yere koydurdu kirazları 
Kiraza baka baka öldü
Hangi aydınlık içindeydi biliyorum
Hatırlıyordu çocukluğundaki
Kiraz bahçelerini, eski kirazın gereğini 

Sezai Karakoç

                                    



                                       
ileŞiir Antolojim

Sandalıma Aldığım Şiirler

ilham yiter ve solar gül;
kalp su alan bir sandaldır işte.. ne kadar görkemli de olsa

Kenan Çağan

Şu kısacık ömrümü
bir şeye benzetecek olsam,
tıpkı o tekne gibi derdim,
sabah limandan geçip giden
ardında hiçbir iz bırakmadan.

Mansy

konup kalkıyor yorgun kanatlı bir serçe
kumsala çekilmiş sandalın çürüyen gölgesine

Nuri Demirci

Dışına atıldım ben hüznün de sevincin de
Bir kıyıya bağlanmış boş bir sandal gibiyim.

Cahit Külebi

Irmaklarımın altından akan ırmak
Sandal sefalarım Marmara toprakları
Ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim

Cahit Zarifoğlu

Kırık bir sandal bulsam girip içine ağlarım
Bütün unutulmuşluklarımı
Tek bir gecede unutup
Kabul eder mi beni
Tahta
Su
Ve karanlık

Ali Lidar


Alkolden bir denize bıraktım kalbimi
Kırmızı bir sandal gibi

Didem Madak

üç güvercin kuşu var üstelik su gökleri direkler
adamlar oturmuşlar sandal boyuyorlar
adamlar oturmuşlar bir kırmızı uydurmuşlar
denizin mavisine yangın ateşi

Turgut Uyar

Tüm bu şarkıları senin için yazdım ben
iki mum yaktım, biri kırmızı, diğeri siyah
biri kadın, diğeri erkek
iki sandal ağacının dumanıyla evlendirdim onları

Leonard Cohen

Aşk ateşi ısıtır sanıyorsan
aklından geçmeyen ihtimalle yanılırsın
Cehennem ateşiyle aşk gönlü kavurur belki
ama açık denizde bir sandal gibi
yalnız ve savunmasız kılar bedeni

Babür Pınar

soyumuz geçerlidir biliyorum geçerlidir,
sık sık unutulan soyumuz
geçerlidir
bir kıyıya bir sandal gibi bağlanan.
gelirdi.
malatya’ nın kâhta kasabasından

Turgut Uyar

dün gece bir kadın doğurdu haliç
bir kuş havalandı galata kulesi’nden
minareler göğü deldi
bir sandal intihar etti
izledim dur diyemediğim ölümleri

Derya Önder

Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal.
Bir lahzada bir pancur açılmış gibi yazdan

Yahya Kemal

Büyük bir sandal
-Akıntının içinden çekip-
Rakı kadehimle benim arama bırakacak.

Sait Faik Abasıyanık

Doldurdum kadehleri ey felek!
Şanlı felek! kahbe felek!
Buyur karşılıklı oturalım.
Tüm gelişlere, yollara, gidişlere
sandal olsun unutkanlığımız.

Şafak Temiz

anlamı yok sensiz bir çıngının göğsüne baş yaslamanın
küreksiz bir sandalla uzak denizlere açılmanın

Kemal Bayrakçı

Hepsi yirmişer, otuzar yaşında ihtiyar rüyaları görmüş;
Aşağıda, İstanbul bıçkınlarının söğüştüğü sandallarda.

Sait Faik Abasıyanık

Irmaklarımın altından akan ırmak
Sandal sefalarım Marmara toprakları
Ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim

Cahit Zarifoğlu

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak.

Can Yücel

Kimsenin ölümü,
Çinli şair Li Po’nun ki kadar güzel olamaz.
Li Po sandaldaydı, yeterince içmişti.
Hava açıktı.
Günaçığı değil de, ayaçığı bir gece.
Li Po, ayın sudaki görüntüsünü bütünüyle kucaklamak istedi.
Bunun için suya sarktı.
Kollarını gepgeniş açarak daha da sarktı.

Cemal Süreya

İpleri kesik artık uçurtmaların
insan yiyen otlar çıkar
göldeki sandalından.

Dilek Değerli

İçimde ıssız balıkların
Çekingen kabarcıklarla
Dolandığı
Mahzun bir akvaryum var.

Sallanan bir sandalım da
Perişan hafif rüzgârda

Ahmet İnam

Şimdi Akdeniz kıyılarındasın
Bütün bir yıl çiçek açan limon ağaçlarının altında
Bir sandalda dostlarınla geziyorsun

Guillaume Apollinaire

Kumsalda, çam tahtasını astarlıyor sandalcı baba
Çocuk büyümüş; yüzmeyi biliyor, denizle oynamasını da
Yüreğim çürümez; gözyaşları işlemez, kurşunlarınız da

Ali Cengizkan

birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır

Nevzat Çelik

Mehtapta sandallar ne hoş manzara
Sahildir yayladır yerin İstanbul

Aşık Veysel

Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda.İkimizde yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında.

Murathan Mungan

Bir çocuk bile çeker sandala beni
Bu kadar ağır olmasam

Halim Şefik Güzelson

Sevincim kırık bir sandalla
gidiyor uzaklara

Neşe Yaşın

sandalını sağlam kazığa bağla
aşkın gibi karışıp gitmesin kalabalığa

Tuğrul Tanyol

ben zamanı uyutayım mırıl mırıl
ufkun sandalında deniz tutmuş gibi

Emel İrtem

Ya o, Muallâ’yı sandala atıp,
Ruhumda hicranın’ı söyletme hikâyesi?

Orhan Veli

mutsuzun biriyim işte.
tek parça kaldı sandalım

Cafer Turaç

“Bir varmış bir yokmuş” derler hani:
Aşkın küçük sandalı
hayat ırmağının akıntısına
kafa tutabilir mi?
Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…

Mayakovski

uzadıkça acının boyu
boğulmuş bir sandala döndü dilim

Betül Dünder

Bu sandalı geçen hafta denk getirip
Çalıntıdan düşürdük.
Arkadaşlar ısrar etti,
Biz de, iyi olur, bize uyar diye düşündük.

Yusuf Hayaloğlu

Kuğular mı salmamıştı ardımdan,
Sandallar mı, kara sallar mı yüzdürmemişti.

Anna Ahmatova

puslu bir sabah ayazını peşimden sürükleyerek gidiyorum.
yalnızlığımı köhne bir sandalın sahipsiz sürüklenişine bırakırken
hüznüm ardından ağlıyordu

Pelin Onay

Tüm gelişlere, yollara, gidişlere
sandal olsun unutkanlığımız.

Şafak Temiz

Bana ‘benden iyisini bulamazsın’ diyen sevgilim:
Ne gemiler yaktım ben, kıçı kırık bir sandalın lafı mı olur.

Küçük İskender

Bir yanda parçalanmış teknem durur,
Sert tütünüyle gün bir yanda.

Tutunacak bir tekne arar gibiydi

Melih Cevdet Anday

Yüreğim, sürüklenip giden
teknene bindi bineli,
tek bir gün geçmedi
dondurucu dalgalarla
baştan ayağa ıslanmadığım.

Ono Komaçi

Ey, değerbilir dostlarım,
n’olur hor görmeyin beni,
yelkensiz teknelere döndüm
içime çöken acısıyla aşkın.

Arivara Narihira

Tekneler kadar sağlam bağlı değil artık yüreğim
Bir zamanlar adını yazdığım bu kumsallara

İlker Pamukçu

sevgilim ölü tekne
kırık omurgasıyla uzanırdı kumsalda
ben ona korsan masalları anlatırdım

Salih Mercanoğlu

Bir kuş gibi tıpkı, hafif kanatlı
belirdi pupa yelken bir tekne
ve ok gibi uzaklaştı.

Peyo Yavorov

her şey bâtınî! göl
kendi dibindeki batıktan
başka nedir? acılar
derin ve siyah bayraklarını
tekneme çekeli beriydi:

her şey bâtınî! tenim
kendini yurtsuyor birden:
“ben kendimin
………………teknesiyim ben…”

Hilmi Yavuz

dağbaşında tek ağaç
fırtınada bir tekne
uçurtması kopup gitmiş bir çocuk
bakıyorum yalnızca
şaşkın ve umarsız gözlerle arkalarından

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Kumsalda sağlamasını yapan garip tekneyim
Bir denize bakarak ve büyük gemilere

Abdülkadir Budak

Dağ gerindi, asfalt anımsadı uzun bir yol olduğunu
usulca sallandı tekneler, gözlerini açtı orman
bir saklı liman usulca çıktı yeryüzüne

Zerrin Taşpınar

Önde sakin tekneler, fırtına arkasında
Ne dipte ne havada, suyun tam yüzündeyim

Caner Fidaner

denizini yitirmiş bir sevdalıyım ben
gözlerim yalnızlığın hüzün teknesi fırtınalarda
bir yanı zifir kıyılarımın bir yanı zehir
hiç bir limana çıkamam artık

Nuri Can

Oysa şimdi küçük kız, bakışların
Fırtınaya tutulmuş tayfaların
Rüzgar dinse bile, yarılmış, kırık
Tekneleri sulara gömülürken
Umutsuz, çaresiz gözlerine dökülen
Parlak bir yıldızın ışığından farksız.

Gerard de Nerval

Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan
Ve kokular ve ışıklar ülkesinden
Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte
Fildişi, bulut ve kristal
Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum

Furuğ Ferruhzad

Dedim ki: garip çiçek, şu tepenin üstünden
Bulutların, yosunun ve teknenin gittiği
Uçsuz bucaksızlığa yolcu olmalıydın sen.

Victor Hugo

Kıvrılıp giden dalgın bir yol, yolda eski bir taş,
Limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.

Birhan Keskin

Tekne şizofren öyle mi, kayalara yöneliyor
İlk celsede berrat ettiriliyor deniz

Abdülkadir Budak

Aşkın acılığı dolmuş içime, sarhoşum;
Yarılsın artık bu tekne, alsın beni deniz.

Arthur Rimbaud

O güzel iklimlere sürükler beni kokun
Bir liman görürüm, yelkenle, direkle dolu
Tekneler, son seferin meşakkatiyle yorgun

Charles Baudelaire

kaçınılmazdım
omurgası su alan teknede
durmadan daha derine

Tuğrul Asi Balkar

Aykırı sularda bungun
Bir çürük tekne gibi
Rüzgarını özlüyorum.

Şükrü Erbaş

Geceleyin tek başına,
gözyaşından bir döşekte;
sanki ıssız bir deryada,
terk edilmiş bir tekne.

?

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; “Yürümek,
Nasibin işte bu! Hala gözün kenarda… Yürü!”
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?

Tevfik Fikret

Bir sallayan yoksa, inilir salıncaktan
Gökyüzü mavi yırtık, deniz yamalı bulut
Bir güzel boğul tekne!..
Alabora olmadan

Hülya Deniz Ünal

batık teknemin suya gömülmüş ahşap direklerinde
asılmış tüm yolcularım. celal’im! sinan’ım!
bu deniz nereye gider, bir biz kaldık
ve yağmur tüm kapıları siler.

Tuğrul Tanyol

bir akşam vakti,
tekneye gene yaklaşıp sorduklarında,
isteyecek hiçbir şeyim yoktu.
bir denizkızı istedim.
gittiler ve bir daha görünmediler.”

Akgün Akova

ha geldi
ha gelecek beklediğim gemi:
ya bir yolcum var
ya binip ben gideceğim.

Bilgin Adalı

kırık bir tekneyim çılgın sularda içimde kırık bir dal
artık kırklara karışır giderim anne

Sıtkı Caney

Kabarıp duruyor içimde, kabarıp duran bir okyanus
yurdumu arıyorum batık bir tekne değilim
yurdumu arıyorum kızgın küller ortasında

Ahmet Telli

Teknenin su aldığını herkes biliyor
Herkes biliyor, kaptan yalan söyledi

Leonard Cohen

gerdik ya ölü yüzlerimizi rüzgârın sesine, sevdamıza savrulan
küller kadar ıslak gözlerimizi kurutmak için; dökük tekneler gibi

Kaan İnce

ıssız teknelerle kıyılarıma koşardım hemen,
bakardım (bakmak uzanmaktır);
atlaslar yırtılırdı düşümün bir ucunda,
bir ucunda ben;

Hasan Ali Toptaş

Git. En fazla hırçın kayalarda parçalanır teknen,
kalbimdeki fener söner. Ah şairdir bütün fenerciler.

Peşinen kayalara oturacak biliyorsun teknen gitsen,
gitmesen ölü bir balık olarak kıyıya vuracaksın.

İbrahim Baştuğ


Bir kayığa biner geceleri
Sığlıkta o kadın tek başına
Dua biçiminde inceltir korkuyu
Sunar içtenliksiz, tanrısına

Sunay Akın
Kalbimin yetim kayığı
Geçmeye çalışıyor oynak, dalgalı
Zaman deryasını

Ping Hsin



‘Olay kapandı’ derler ya
işte bu da öyle,
Aşkın kayığı
günlük yaşama çarptı.
Ödeştim yaşamla.

Vladimir Mayakovski


Uysallaşmışsın sen de.
Geriye dönen yol unutulmuş,
Kaybolmuş gözden.
Boş bir kayığa dönüyorum,
Senin gibi, sularda sürüklenen.

Tu Fu



Seviyorum onu…
Tohumun ışığı sevdiği gibi
Tarlanın rüzgarı sevdiği gibi
Kayığın dalgayı sevdiği gibi
Kuşun yüksekleri sevdiği gibi
Seviyorum onu…

Furuğ Ferruhzad

Adaya sığınmış rüzgâr gibiyim
gökte tütüyor kayığım
bu sefer ruhuna çek beni
anne, içine değil!

Haydar Ergülen


Ay ışığında şarkı söylüyorum, ve sürüyorum resimli bir kayığı
İnanarak esen rüzgârın beni tekrar evime uçuracağına.

Yu Hsuan Chi


sen kimin kayığıyla vardın karşıya
ben kime kaldım,
bilmedik.

Kemal Varol


bizi karşıya geçir, söz dolu
kayığını çağırdın geldik, haz dolu
bahçeni dağıttın geldik, göç dolu
dilini aldattın geldik, iz dolu
rüyalarında beyazların gözü var

Haydar Ergülen

Eğer sularını köpürtüp delirtiyorsa kayığım
Ben yokum kayığım yok…

R.Tagore


Keşke,
Ah, keşke
Bir kayığım olsaydı
Ve her akşam
gözlerinin mavi limanına doğru
yelkenlerim savrulsaydı…

Nizar Kabbani


Olur da yanlış anlarsan söylediklerimi
Çok özür dilerim
Bakma marifetmiş gibi anlattığıma
İcap ederse susup tek kelime etmeden
İçimden geçenleri buluttan bir kayıkla yollayıp sana
Beklerim..

Ali Lidar


“gerçeğine geri dön” diyor kadın,
sesinde kayıp bir kayık yalpalıyor.
“geç kaldın şiire, hayata geç başladın.
bu yüzden bir ihtiyar gibi yazıyorsun
imgeleri, yaşamadığın günleri özleyerek.

Murathan Çarboğa

İçimin denizinde bir kayık yüzüyor bir de küskün kır çiçeği.


Engin Turgut

bir şiir kazırım kayalara
koyveririm
dalgalansın bağlanmamış bir
kayık gibi dünya.

Han Şan

Taş sırrını unuttu
Ada hapsindeyiz, kayık gitti
Issız kaldım suyun gövdesinde

Gonca Özmen


Hani o masal dünyası yalılar,
Hani o kayıklar ki kızca beyaz,
Hani o kadınlar ki sevdalılar,
renk renk şemsiyeler altında bin naz?

Ahmet Muhip Dranas


deniz feneri olsaydım
gecede, fırtınada
ışıktım balıklara,
vapurlara, kayıklara..
ne yazık ki ben kendim
batmak üzere olan bir gemiyim!..

Wolfgang Borchert


Yalvarıyorum sana, geceleri kayıklarda konuşulan
o birbirine karışmış güzel diller adına.

Henrik Nordbrandt

varsın patlasın fırtına
yansın gün de gece de
ıssızlık tünesin damımda
olsun,
ben yine sarılır ve yatarım öksüz bir kayıkla


Akide Ufuk Türkelli

şimdi herkes buruk gibi
gidiyorlar ırmakta sarsılan bir kayık gibi

Tuğrul Asi Balkar


vardın, oldun, kayboldun
şimdi ortasındasın
ne kayık göle dahildir artık
ne kuş gökyüzünde seferi
yangının içi şehir
yol senin içindedir

Haydar Ergülen


Ben, birlikte kıyıya sürüklediğimiz kayıktan
saflığımı ve sabrımı aldım tek
kalanları kumsala göm sen de

Birhan Keskin


Deniz dökme altın,
salıvereceğim sulara gördüğüm düşü
ışıyan bir kayıkla. Bir pırlanta
gömeceğim çakıllara, pırıl pırıl.


Konstantinos Karyotakis

– Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;
Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme…
Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;
Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,
Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira
Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!

Tevfik Fikret

İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
Kayıkla dolaşır göllerinde,
Beynine tabanca ve şiir satar,
O kaçakçının bakışını sakın unutma.

Ülkü Tamer


Her satırı
Mendireğe dizili karabataklara benzeyen
Bir mektup bırakarak
balıkçı koyundan
sisler icinde uzaklaşan kayık gibi
bir sabah usulca ayrıldın
koynumdan
Sunay Akın


Sana bakmak gölde kayık olmaktı


Abdülkadir Budak

Gûş etmiş idi o sergüzeşti
Âteş yemi üzre mum keştî

Mumdan gemiler edip hüveydâ
Kılmış nice dîv o bahri me’vâ

Tâbût idi san o keştî-i mûm
Olmazdı mezârı liyk ma’lûm

Ol fülk u o nâr-ı pür felâket
Hep şem’-i mezârdan ibâret

Şeyh Galip


ileŞiir Antolojim

Güvercin Gerdanlığı’nın Avlusuna Yuva Yapan Güvercinler

Beyaz ipek gibi yağdı kar
Bir kız kardan hafif yüreğiyle
Geçip gitti güvercinleri anımsatarak.

Ataol Behramoğlu

Sen elimden tutunca
Bir mavilik çökerdi gözlerime
Sonra tüm denizler çekilir
Bir orman uğultularla sarsılır
Bir güvercin sürüsü havalanırdı
Kış bürümüş yüreğimden

Tuğrul Tanyol

onu vurdular
gözümle gördüm onu
bir güvercin havalandı.

Behçet Aysan

başını menekşeye koydu, uyudu
bir güvercin çalılığın orada

Edip Cansever

Güvercinlere emanet ederdim yüzümü
Aç gagalarını ıslatırdı gözyaşlarım

Didem Madak

Zümrüd-ü anka uçar senin bakışlarında
Benim rüyalarımda birkaç deli güvercin

Nurullah Genç

Ya da her bozulduğunda yuvası
dehşetli bir tutkuyla aynı yere
çer çöp taşıyan güvercine.

Ali Lidar

Sonra bu güvercinler niye varlar
Bir anıyı yaşatmak için mi

Erdem Beyazit

Birden güvercinli güvercinli gülüyorum
Bak
Sevdamıza bir numara dar geliyor sanki şimdi yeryüzü

Akgün Akova

ak bir yaban güvercini
gibiydin aşk
vişnelere
bulaştın kirlendi beyazın.

Behçet Aysan

sen bende daha bitmedin ki
gönlü güvercinli kadın

Tekin Gönenç

Dallarında defne ağaçlarının
İki çıplak güvercin gördüm,
Biri ötekiydi,
Ama hiç kimse değildi ikisi.

F.G. Lorca

balkonum güvercin güzergâhı,
banyomda kabilesinden kovulmuş örümcekler

Turgay Demir

türküsü ağaca takılmış güvercinler
türkülerini aramaya gittiler
dönmeyecekler

Köksal Özyürek

Kuşları temaşa eden yedi adamdan biri
‘Ben yedinci güvercinin kanadında
Siyah bir nokta görüyorum.’
Der.

Halil Cibran

Yüreğini
Avuçlarında bir güvercinin
Yüreğiyle yatıştıran çocuğun
Bileklerinde çözüp
Doldurduğu şeyi
Sana anlatmalıyım…

Nihat Behram

Siyah kahırdı yaşadıklarımız, cesur bir güvercin ayaklandı bundan
Gözlerimiz mahcup bakardı, un ufak olmuş devrim çocuklarıydık
Aşk kadar kısacık ömrümüz vardı, korkmazdık uçurumlarda yaşamaktan.

Engin Turgut

Korkuyla kaçışıyor güvercinle karanfil
Dönüp arkama bakmıyorum

Edip Cansever

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza

Turgut Uyar

güvercinim/ ürkek ve sıcak/
sokulmuş koynuma uyuyorsun

Emre Gümüşdoğan

İki güvercin ey ömrüm
yılların omuzuna tünemiş
biri hayat, öteki ölüm
yaşadığım olsa da

Refik Durbaş

gün sessizce çekildi güvercin rengi kubbelerden
ezanlar doldurdu kuş yuvalarını

İzzet Yaşar

bu yolu buraya mavi otobüsle kasten getirmişler
tuhaf güvercin dalgalarıyla

Şeyda Mohammedi

Ey avlanmış atın falı, ey yeniden başlamanın
Aç güvercini! Falımız yok bizim.

Melih Cevdet Anday

Bölüştürülen mutluluk günün bütün saatlerinde
Çeşmede güvercinlerin içtiği inciler doğusu gibi

Aragon

sen yanıma gelince
yıldızlar
koşuşur karanlığa
güvercinler
ayaklanır

Behçet Aysan

Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren
Bir güvercin ki ne gören olmuş
Ne işiten

Cahit Zarifoğlu

bilenmiş yoksulluk
hasta posta güvercinleri
kokusu beslenmese
ölecek çocuk

Hamdi Özyurt

Telaşını taşıyorum yıllardır
Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
Ve içine yüreğini koyup koyup
Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…

Şükrü Erbaş

Bulacağız biz güvercinlerimizi yeniden bir gün,
Ve tutacak güzelliğin elinden sevgi.

Ahmed-i Şâmlû

omzumuzda mırıldanan güvercinler dahil
aldatıyor bu kahperengi hayat bizi

Özge Dirik

Bütün uçurtmalarımı göğe salıyorum
Güvercine bulanıyor o yılgın avlular

Ali Emre

Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.

Pablo Neruda

Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları
Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin

Sezai Karakoç

Korkma, hiç yaşanmaz nasılsa,
artık posta güvercinleri yetişmiyor düş bahçelerinde
Ulaşmaz ellerine parmak uçlarımda yazılı mahrem şiirler

Cihan Oğuz


ellerim çenesi düşmüş bir adam
dudak dudağa iki kadından başka
bir hiç şimdi güvercinler

Müşir Fuat

tanışana kadar vardır
sardunyasız dünya
güzelsiz, güvercinsiz

Serkan Yıldırım

Geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi
Hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi
Şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

Louis Aragon

Ve toprağa bakıyorlar
Masum güvercinler
Kendi beyaz burçlarının tepelerinden

Furuğ Ferruhzad

ölüm girmeden aramıza
kavuşacağız elbet
öpüşürken iki güvercin

Nuri Can

senin bakışın
bulutlarla yanak yanağa gezen kırlangıç
uçurumların anlamını bilen albatros
yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin

Akgün Akova

Ansı bir gün mısır serptiğin güvercinleri
Nasıl mutluydun ölümsüzdün cömerttin

Necati Cumali

Yaşamaya yerleşiyor seniha
Kendi yaşamına
-Güvercinsiz bir avlu mu? olabilir
Sırları dökülmüş bir ayna?-

Edip Cansever

Ve büyür gözlerimde güvercin güzelliğin
Sonra bıkıp usanmadan sabahlara dek
Biri durur kapında korkulu ürkek…
O duran benim.

Yavuz Bülent BÂKİLER

Kamyona, yerli gelenekle,yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden; uğurdur.

Nazım Hikmet

Bir güvercin kadar hafif kelimelerle konuşalım isterseniz
kısayısa mutluluklar dileyelim birbirimize

Özkan Mert

İnsan dediğin saçaktaki
Güvercinin farkında olacak
Ve bir çiçek açacak kendince.

Metin Altıok

Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.

Didem Madak

Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüyoruz
Gökyüzünün o meşhur maviliğinde
Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla
Bir akdeniz şehri çıkabilir içinde
Alıp yaracak olsa yüreğini
Şimdi bir güvercinin

Cemal Süreya

Öpücükler kondurup bu küçük armağana
Şiir-söz taşıyan bir güvercin uçuruyorsun.

Ahmet Necdet

Yürürken sağ omzuma hafif sesle ötüşüp
– Bir evden anlaşılmaz fısıltılarla düşüp –
Bembeyaz bir el gibi bir güvercin konacak

Sabri Esat Siyavuşgil

Sökülür durmadan uzayan ipliğiyle,
Sarılır mekiğine sabahın
Ürkek bir güvercin halinde.
Ve sen eksildikçe o güvercin tamlanır,
Kanatlanır böylece köpüren özlemiyle.
Uçar gider geçmiş bir günün ardından,
Bir tüy kalır geriye senin bittiğin yerde.

Metin Altıok

Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.

Pablo Neruda

neden yanılgılar peşimizde
karabasanlar gibi gezer
yenilgilere düşmeden
uçurmalıyız artık içimizdeki beyz güvercinleri

Zafer Şık

her gece konuşunca güvercinlerle sadece
insan anlıyor neydi o uyar’da taklit edilemez olan
insan anlıyor nedir bize sarılmayı öğreten

Zeynep Elif Arkan

Tam öğle vaktiydi gittin
Köy öğle sıcağıyla uyuyordu Soluk soluğaydı tarlalar
Güvercinler gökyüzüne uçmuşlardı
Balkondaydım. Yalnızdım. Bir başımaydım

Tam öğle vaktiydi gittin…

Rabindranath Tagore

Kuşlar kaçmıyor benden;
Bir güvercin kanadında okşuyorum
Göklerin maviliğini.
Serçelerin cıvıltısıyla siniyor içime

Cahit Sıtkı Tarancı

Bütün camlarda akan kanın buğusu, özlemin koyu gölgesi
şimdi yalnız bir güvercin annem, daha çok bir kemençe sesi

Veysel Çolak

İstanbul’u mahur makamında selamlarım


– Günaydın Kadıköy vapuru
– Günaydın Kızkulesi
– Günaydın hülyalı martı
– Günaydın avludaki güvercin

Hüseyin Avni Cinizoğlu

ah İstanbul, beni inciten şehir
gençliğimin ince sızısı
öksüz çoçuklar geziyor şimdi içimde yalınayak
kanadı kırık güvercinler

Nuri Can

Birgün gidersem,
Haydarpaşa’ya iner inmez
Denizi kucaklayıp gözlerinden öpeceğim
Emirgan’da çay içecek
Yenicami’de güvercinlere yem verecek
Sonra gidip çığlık çığlık
Martıları seyredeceğim

Gülcihan Atalay

ve bilmiyordu kimse
yüreklerimizden uçan
üzgün güvercinin
inanç olduğunu.

Furuğ Ferruhzad

Andolsun temaşaya
Ve sözün başına
Ve zihinden uçuşuna güvercinin
Ki bir kelime var kafeste

Sohrab Sepehri

Üstünde güvercinler gezen şu rahat damın
Kalbi atar ardında birkaç mezarla çamın

Paul Valery

güvercin dönüyor
bir dal zeytinle

Murathan Mungan

Sesini yapraklara kazırdım
Göğüsünü Şam güvercinlerine benzetirdim
Ve denize uzanmış bir balkona

Nizar Kabbani

Senin şiirin senin yüzün.
Yaralı bir güvercin misali
Başımın üstünde dolanır durur.
Gelir sessizce konar, bu şiirin bir yerine

Bedri Rahmi Eyüpoğlu

Şanssız mıydık? haksızlık olur şimdi
Düşünsene nasıl geçmiştik hızla
Birleşen iki güvercinin arasından
Hiç dokunmaksızın onlara

Cemal Süreya

ve yaşasın barış!
diyen kardeşin omzuna konan güvercin
gider mi gider gitme desen de.

Tuğrul Asi Balkar

dallar kırılırken
ince bir sızı güvercin kanadında

M. Aşır Karabacak

bahçemde,
kanayan; ama sessizce kanayan bir ağacın
melali kuşanan yapraklarını
iki güvercin okşuyor kanatlarıyla

İsa Karaaslan

Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

Arif Nihat Asya

İstanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu,
Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor

Cemal Süreya

Yok senin gibisi
Eriyen karından güvercinler su içer 

Nizar Kabbani

Girdapları, hortumu; benden sorun akşamı,
Bir güvercin sürüsü gibi savrulan fecri. 


Rimbaud

bakarsın bir haber getirir
ak güvercin kanatlarında gülücükler 

Önder Yılmaz

nehrin kızını yazmak istiyorum nehri öpen dudaklarını
kaçak bir güvercin oluyor yüreğim, bir rüzgar
güz, hırkama altın ışıklar bırakıyor, kendimi şehre bırakıyorum 


Cafer Turaç

içimde büyüttüğüm
bir güvercin uçurdum yüreğimi canandan
saat oniki oldu
ağlamak bana düştü

Müştehir Karakaya

Güvercin
Pencerede kopan alkış

Melih Cevdet Anday

sarıya boyamışlar evlerimizi
sanki güvercinsin, kanadındayım.

Cafer Turaç

ve ben biliyorum
örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı


Ferman Karaçam

ankara garına usulca
ikindi yağıyor
bir güvercin çırpınışı yüreğim 

Müştehir Karakaya

yadsıdıklarımızdan bir yaz kalmıştı geriye, susarak
gölgesinde güvercinler vardı, ürkütmediğimiz

güvercinler ne şanlı saatleridir gökyüzünün!

Tuğrul Asi Balkar

Hoşça kal havuz, bütün güvercinlerim,
İnce bakışlarınız, yuvarlak uçuşunuz,
Onları unutmadım, yumuşak tüyleri de,

Max Jacop

Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
güvercinin
İnanç olduğunu…

Furuğ Ferruhzad

Yine de severim sözcükleri.
Tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler.

Anne Sexton

‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini
açıkça işitilir kılan,
daha gür, daha beyaz,
daha cesur kanat vuruşlarıyla
gökleri çatırdatan
‘tedirgin güvercinler’…

Cahit Koytak

ömür bahçesinden uçmaya kararlı
bir güvercinin boynunu koparmayı düşünürken
Güvercin Gerdanlığı’nı ah evet belki bunu için sevdim ben

Mehmet Can Doğan

Adamın kafasında koskoca bir güneş var diyorum ben
Adamın kafasında sultanahmedin güvercinleri
Gülhanenin ağaçları
Oturacak yerleri parkların

Erdem Beyazit

Bir an dudaklarıyla
Değen alnımıza masmavi
Bir güvercin kanadı gibi
Ey annelerin sesi

Erdem Beyazit

sarılırken mesafe koyuyorum kendimle arama
atılmasın diye içimdeki kedi
masum güvercinlerin üstüne
kahkahayla ağlayan kac kisi var söyle?

Turuncu

Kalbimin güvercinine bakan cefa
Kanımda günbatımısın sen

Özlem Sezer

Garip telâşını, binlerce fecrin
Ocağında nezir güvercinlerin
Hülyâm o kıvılcım ve kül yağmuru
Çırpınır bu beyaz mahşere doğru!

Ahmet Hamdi Tanpınar

Gülerken yüzün
Dem çeken bir güvercinin sesini

Gülten Akın

Buğday havada durdurur kurşunu
Onlar başkası değil bir çift cami güvercini
Güvercin buğdayın ağzında sırayla
Göğü soluyan bir ejdarha gelecek şehirlere
Bir zaman bıldırcınlar ve kırlangıçlar
Nasıl alınırsa ağıza ve ağırlanırsa

Cahit Zarifoğlu

Ne güvercin umurumda artık
Ne kışkırtır beni şahin

Hakan Şarkdemir

Yukarda bembeyaz bir güvercinin
Mavi bir balkonun bulutlarından
Benim toprağımı aradığını

Onat Kutlar

oysa
mor bir şafaktasın
canım sevgilim
güvercinim

Aria Ay

kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım

Nurullah Genç

karımın gözlerinden güvercinler havalanıyor, sırtımı dönüyorum duvara
tanrım! benim gözlerime ilişen karanlıklar! karanlıklar! karanlıklar!

Cafer Turaç

Muhassen’e uğradım -çağırdı demin-
Firuze ve turuncu deniz kabuğu alaşımı Muhassen’e
Yedi lamba, yedi güvercin saçlarında

Edip Cansever

Biliyor musun: güvercinler isterlerse (ve istediklerinde) kanatlarını dimdik tutup, havada hiç kıpırdamadan durabilirler. En azından bir süre için…

Oruç Aruoba

bir ıslıkla, gecenin çok saklı sokağına. ürkütmekten
korkarak elinin güvercinlerini, kimseler dokunmaz saçlarıma.

Hilal Karahan

biz bu sokağı fesleğenli bilirdik, ezelden
şurada bir çeşme vardı hani
suyu güvercin sebili, gölgesi söğüt!

Perihan Baykal

çok önce miydi, elimizdeydi bir masada saatlerce susmak
boynumuzda güvercin gölgeleriyle kalkardık çınaraltından

Akif Kurtuluş

İçimde kaç güvercin tutsak
Kaçının kanatları kırık
İyice anlıyorum.

Mehmet Fidan

Gökyüzü kararıp şehrimin üzerine kapaklanıyor. Ayağı taşa takılan güvercinim ağlıyor.

Turgay Demir

Ağıtı yaralı kuşlar konar alnıma
Sesini sebil etmiş çeşmeler durulanır
Güvercin uykulardan bir menekşe uyanır
Zamanın aynasında salınır salkım söğüt
Göğün kırlangıcını şu ağaç tanrı sanır

Bülent Özcan

Yüreğim bakışlarımda
Ve sonra kanatlarımda şimdi:
Sarhoş bir güvercin gibi
Dalıp giriyorum
Onunla gözlerine,
Ruhuna,
Ruhun gök katlarına,
Göğün saklı bahçelerine.

Cahit Koytak

abimin acıyla yontulmuş yüzü
yaşlı bir güvercin gibi düşer avuçlarıma
dağılır ses olur acısı
ezberlediğim bir öğüdü yineler bana

Arkadaş Z. Özger

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular

Orhan Veli

Yakut dalgalar ayaklarımın ucunda
parçalanıp bütün yıldızları saçacak,
avuçlarımda iki güvercin
doğmuş olacak;

Konstantinos Karyotakis

Gidiyor dansöz gibi
Yere ve göğe açık avucunda o kan
O işlem onda güvercin ve sevap
Onlarda en ağrımalı yara
Ve yollanıyor o güvercin onlara
Güvercin değişiyor gittikçe ondan
Güvercin değişiyor vardıkça onlara

Cahit Zarifoğlu

Ölümsüz günler onlar, bir hiçle beslenen
Zaman dışı güvercinler, uçma bilmeyen

Oktay Rifat

koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama

Enver Ercan

görgü tanıkları, posta güvercinleri, akbabalar
aşk çekişen biri var olay yerinde, belki o aklar

Akif Kurtuluş

Bir ağır çekimde yüzlerimiz
Şöyleydi
Su içen güvercinler gibi ürkektik, bakışıklıydık

Edip Cansever

Demek hançer yarasıyla süzülüyor güvercin
Otobüs durağından göğün uçurumuna doğru

Metin Cengiz

iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek

Attila İlhan

Gökyüzümüz mü hani nerede? Sahi nerde bizim gökyüzümüz
hani lokman bulutlarımızda güvercin lekelerimiz?

Metin Eloğlu

ah, yine mi bir güvercin
parlamış gönlünün yokuşundan,
yel olup günboyu uzaklaşmış;

İlhan Berk

ben bu müphem dünyada acılarla sarhoşum
olmadı hiç rüyamda bir güvercin kafesi
dünyada olamadı benim bir sai kuşum

Sıtkı Caney

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez

Turgut Uyar

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet Anday

Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz

Sezai Karakoç

Şehirde yüzlerce güvercinsiz otobüs tavanları
Güllerini en ucuza harcayan bir çiçekçi
İki yasemin arasına salıncak bağlayan bir şair

Sohrab Sepehri

Nice geçilmemiş yollardan geçti
Güvercin pınarının çevresinde dolaştı

William Wordsworth
biliyorum
şiirle şarkıyla olacak iş değil bu
dalda narı
tarlada ekini kızartmaz güvercinin gurultusu
Hasan Hüseyin Korkmazgil

– Nedir ayrılık delikanlı?
– Yuvalarına girmeyişi güvercinlerin.


Süreyya Berfe

fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
bir güvercin uçurup kıtalar arasından
çağırdın beni
geçerek birer birer sürgün kanyonlarını

Nurullah Genç

kalbimden
aşk da
acı da
her şey ama her şey geçer
kör
bir güvercinin
türküsü
bile.


Behçet Aysan

güvercin gözlerine yakışmıyorsa yağmur
nasıl açabilirim bulutlara derdimi
nasıl geçebilirim mayınlı köprülerden..

Nurullah Genç

sevgilim
dökülürken tüyleri
savaş uçaklarına çarpan güvercinlerin
her gün değişen atlasların içinde tara saçlarını
ve yalnızca kanatlarına güven


Akgün Akova

Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.

Erdem Beyazit

Biz seninle
eski bir cami avlusunun
sahipsiz iki güverciniydik 


Esra Ezher

gidiyorum..
eski plakları odaya serdim..
belki güvercinler
camı kırıp içeri girerler..
olmaz deme..
ben,
bu “belki”lere tutundum hep..
belki içeri girerler
belki değer gagaları plaklara
belki ben gittikten sonra da,
odam
duvarlar
güvercinler ve gece
sevdiğim şarkıları dinlerler..
b e l k i

Dilek Kartal

Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.


Sohrab Sepehri

Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından,
Ne olur Sana ulaşmam için kanadından;
Bana bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından..
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından.

Fethullah Gülen
ileŞiir Antolojim

Şiirdir Baba

Bir şey değişmemiş, sanki daha dün.
Dışarda sükûnu yaz akşamının,
Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek.
Kapı çalınacak, babam gelecek…

Ziya Osman Saba

çünkü düşünen çocuktur baba

Yasin Erol

Babam; terleyen alnını sildiğim dua gibi bir adam!

Engin Turgut

Babalar ıssız ağlar
Ansızın devrilen koca çınarlar.

Süleyman Çelik
buyurun kibar hanımlar beyler…
Babanız sizi sevdi de ne oldu?

Perihan Mağden

Babanız öldüğünde büyüyorsunuz.
Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız,
Takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz,
Korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.

Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık.
Hep sessiz ağlayan, suskun seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen,
Sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık…
Büyüyorsunuz o zaman işte.

Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur…

Orhan Seyfi Aras

bir kızın babası olmak yoğun bakımın camında bir
hıçkırık biriktirmektir çünkü
adak kurbanı, yaşlanmak, pazarlık, namaz, boş
bakış, bir düş incecik

İsmail Kılıçarslan

ve biri gözyaşlarına boğulsa, derdi ne olursa
babamın parmakları dinginliği sunardı ona:
çıt çıkarmaktan korkardı ses bile boşu boşuna
çünkü dağların büyümesini seziyordu babam.

Edward Estlin Cummings

Sesinin yankısı var hâlâ kulaklarımda
Sevdiği sözler kıvranıyor dudaklarımda
Hasret yakacak yurdumu yıllar yılı artık
Emanetini bir gül gibi kabrine bıraktık

Nurullah Genç

Uzaktaki teyzene gidemezsin ya
Bakarsın teyzen gelir sana
Sevdiğin oyuncağı alamazsın ya
Ne de üzülürsün
Bakarsın hediye gelir sana

Ya babam

Betül Zarifoğlu

Anam, küfür yetiştiremedi dünyanın hallerine
Benden bu kadar deyip dün gece çekip gitti
Belki sorgucularına kazık çakıyordur şimdi de.
Babamsa karıncayla kelebekten
İncelik ilmi dersinde hâlâ.

Mahmut Temizyürek

Bu şiirleri toprağa gömeceğim
Sözcükleri tohum olacak
Çiçekler fışkıracak topraktan
Sevgilerin dal olacak baba
Uzanacaksın uzaktaki bir ışığı yakalamak için
Işık köklerine dolacak bir gün
Yorgunluğun o çiçekleri sulayan
Koca bir nehir olacak
Baba, acıların sürgün…

Ahmet Erhan

Anama iyi bak baba
Onun gözlerinde sana adanmış koskocaman bir ömür göreceksin !!!!

Ersin Hoşgenç

İşte bir minder daha koydum yanıma
Henüz sıcak
Sanki yeni kalkmışsın üstünden
Terliklerin şuracıkta, getireyim
Çayı da ocağa koyarım istersen.

Ahmet Erhan

artık babam sümbül kokan toprakmış

“ rabbim babamı başa sar..
ve biraz da öyle dondur”

Hasan Tan (Pejmurde Dilim)

Baba, senin aldığın bu pantolonum bir gün yırtılır,
Bu ceketin rengi solar,
Bu ayakkabı delinir, biliyorum..
Sonrası ne olur baba?…
Bir daha gözlerim hiçbir zaman böyle bakmaz
Hiçbir zaman büyüyemem ben sensiz
Baba, bu film başlamadan bitmiştir, bunu unutma..
Baba…Ne olur gitme!….
Baba…Beni unutma…….

Ali Kınık

Baba, lütfen affet
Beni anlamaya çalış,
Baba,bilmiyor musun,başka çarem yoktu.
Gece seslerle dolu olsa bile..?
Dua ederken beni görüyor musun
Her söylediğim şeyi işitiyor musun?

Yıldızlar eskisi gibi parlamıyor
Baba,seni ne kadar seviyorum..
Baba, sana ne kadar ihtiyacım var
Baba, seni ne kadar özlüyorum
Öp beni babacığım, iyi geceler de.

Barbra Streisand

İkinci karnede babası yarısını silahıyla dışarda bırakıp
Öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun
Boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş

Ece Ayhan

Gurbet habersizce çıktı karşıma
babamın sert bakışlarıyla
ergenliğimin hayallerini
şehirler arası otobüslerin
camlarının buğusuna kurban ettim

Lou Salome

gözler var aramızda
hasan’ın gözleri
selahattin’in gözleri
ece’nin gözleri
seyhan’la konuştuk da
ece gibi bakmış sona doğru
onun babası da
‘beni bırakma’ der gibi
çocukluğuna baktı babam da

Haydar Ergülen

ey, yüzleri
bir babakuş gölgesine
çakılmış olanlar,
üzgün adım, ileri marş!

Nilgün Marmara

Ana baba çocuğu doğduğu zaman, âdet,
Akıllı olsun ister.
Oysa akıllı olduğum için değil mi,
Başıma gelen bunca belâ?
Ondan işte şimdi bütün dileğim,
Budalanın biri olsun çocuğum.
Ömrü boyu rahat eder, en azından
Müdür olur, nâzır olur.

Su Tung Po

Bir gül düşün, gönülsüz açan
Olan her şeyi solduran zaman;
Çocuklardan önce yatan babalar
Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar…

İbrahim Tenekeci

ailem dedim o sararmış resimden baktım geçmişe
ikiniz yan yanasınız, kucağınızda kırılgan çocukluğum
babam genç bir gülüşle süslemiş yüzünü
sen, ciddi duruşla bezgin bakış arasında med cezir
bölünen evlilik, çatlayan evren, sızan sır

Aslı Durak

Bu çocuk bu hüzünle büyümez fazla
Evlerinin arkasında gölgesiyle konuşurken yakalanıyor babasına

Ali Asker Barut

elbet aklımı alacak bir öpücüğü daha vardır
babamın

Yasin Erol

görsün diye
önünden geçtim babamın
yolu sordum, bahane işte
çok eski bir resmine bakar gibi baktı bana
dudağında ağlamayı andıran bir gülümseme

Nuri Demirci

Dedemin ölüm haberini, bir an durakladıktan sonra,
babam vermişti telefonda. Babamınkini dayım.

Roni Margulies

Babamın öldüğü yaştayım artık

Refik Durbaş

Terzi olsa da babam
sökük dikmesini beceremem
beni yalnızca sen anlarsın
iğnenin deliğinden geçsin
diye ipliklerin
bir anlık ıslatıldığı dudaklara
takılıp kalan annem

Sunay Akın

Genç cesedin ölüm gölünün başında
Diz çökmüş olan baba
Hınç ayırdı
Hayret ve üzgünlük şerbeti
Ve abes ayırdı
Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara
Ve yenilip ve yenip dönerken ordu
Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

Babanın yüreği ordu yüreği
/ Zırhını kırdı /
Narası göğe vurdu
Daha gür bir ses duyuldu
Belki bir melek gülümsedi
Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden
Belki ayağının dibine vuran sesten

Cahit Zarifoğlu

kokusu babamın
kokusu nasıl desem
masal göğü
düş kırığı
hiç bitmeyen inşaat
taksiti tükenmeden kırılan pikap
kokusu şimdi şu an
şurasında burnumun
kokusu kar kıyamet
kıyısında ağustosun

Hamdi Özyurt

babamı vuranı bile affettim
nolur taşa değmesin
ayağı oğlakların
martılar ah martılar
kırılmadan kanatları
çıkabilse fırtınadan

Hamdi Özyurt

Babamı hatırlıyorum
Babamın ölümünü
Kırbacıyla birlikte bir çam ağacına gömülü
Annemse odasında babamın
Hasta yatağında
Kımıldamadan yatıyor
Pencerede sapsarı bir limon görüntüsü

Edip Cansever

bizim babalarımız neden ölürlerdi hatırla sıra sıra

Turgut Uyar

Neden her çocuğun ille de bir babası vardır

Oğlum, zaman ağır, gün ağır, gece acıya aşinadır.

Ahmet Erhan

Çocuklarda bir telaş
Her akşam kapılarda
-Bize ne getirdin baba?
Bu da bir acıdır.

Şükrü Erbaş

İyi bak, ben de bir babayım, üç kız babası hem de
sen geldin ya duygularımın toplamı 3+1
:ne gereği var ki şimdi sizi geçmişime götürmenin
kim bilir kaç kez eridi içimde aşkın kum saati
merak mı ettiniz! 

Hüseyin Alemdar

annemin içine hüngür hüngür ağlayınca babam
alnında oğul terleri birikince
dünyaya bakma vaktim gelmiş


Seyyidhan Kömürcü

Babam başucuma duayı koyardı.

Erdem Arslan

bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde


küçük iskender

Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba
Ahmet Erhan

Ve ölüm hayatı kuşatalı beri
İki şey yan yana gelişiyor evlerde
Babalar bıçak biliyor
Analar yaslı

İsmail Uyaroğlu

tiril tiril teriyle açılır mıydı özleyen babaların gözleri

Faris Kuseyri

kurudu kuyu, babamın gözyaşları doldurmaya yetmedi

İbrahim Halil Baran

Nereye gitti
çocuğu olduğu zaman utanan babalar?

Süreyya Berfe

Çocukluğum olmadı benim Gençliğim olmadı. Babam karanlık bir adamdı Korkularla besledi bizi Annem zayıf mı zayıf Sevgisini göstermeye korkardı.

Şükrü Erbaş

Babası daha ölmemiş Oktay’ın,

Melih Cevdet Anday

Ona göre baştan beri iflâh olmaz biriydim
Babam korkuydu bana,
annem yürek serinliği

Abdülkadir Budak

Annemiz
Siyah kadife elbisesini okşadığında
Saçlarını düşürerek bakışlarına
Babamızı hatırlardı:

Beyaz bir dağda olduğunu söylüyordu onun
Beyaz ve her bahar küçülen bir dağda

Bejan Matur

Şimdi bu erken sabah saatinde
Acıtıyor kalbimi özlemle
O sabah vaktin görüntüleri
Babamın güzel, ağır başlı yüzü
Annemin azıcık hüzünlü
Ve hep azıcık telaşlı gölgesi

Ataol Behramoğlu

Dallarda ilkyazı muştulayan o göksel koku
Balkır babamın yüzü gibi
Güneş karşı tepelerde

A. Kadir Paksoy

“babam nasıl?..O’na sarılmayı çok özledim” dedi..

Galip Sevindir

Baba yaşamadaydı geçmiş zamanı
Bir pencere açık dururdu düşüncesinde
Bir kadın eşsiz elbiselerinin içinde
Ne uzun zaman sevmişti onu

Sabahattin Kudret Aksal

Dağa çizilmiş resimdir
Bir çocuğun babası olmak
Yakından balınca anlaşılmaz
Uzaktan belli eder kendini.

Salih Bolat

Ve babamın yüzünü taşıdım yüzümde
Saçlarından saçıma düştü aklar
Eski bir oğul gibi baktı bana
Boğazından boğazıma bir
Bir…
Düğüm aktı
Bir düğüm aramızdaki yıllardan

Süleyman Unutmaz

Kendime baktım da şöyle bir babamım
Kendime baktım da şöyle bir babayım.

Celal Fedai

Neden gitmeyeyim ki?
Baba korkusu yok, usta korkusu yok

Şükrü Erbaş

(Dargındım babama
söylemek zor

annemin kefeni solmamıştı)

babam da bana dargındı

Sennur Sezer

ve bunlardan payına düşeni söyle.
ne kadarı kaldı babandan,
sen ne ekledin üstüne,

Metin Altıok

Babanızı sevin diye öldürdüm babamı

Şükrü Erbaş

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Necip Fazıl

bir evde anne çay, baba ekmektir
ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış
bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir

Yağız Gönüler

Babam
Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan

Didem Madak

benim için
“benimle oynayan baba” diyebiliyor

Muhammed Palewi

ütüldüğüm sokakta babam vuruluyor!
bu bendeki son düş onu vurma!

Gazze Avazı

baba evine döndüm misal beni düşünme

Selma Özeşer

baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne

Nevzat Çelik

Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer.

Cezmi Ersöz

Düşünüyorum… Bu mevsimde baban,
Her akşam bir yerine iki içerdi.
Miyoplaşınca gözleri “Şair, iç be oğlum
bahar dişidir doğurur” derdi.

Rıza Polat Akkoyunlu

Senin bu şehirden gidişini izlemek,
Bir babanın; sırtını sıvazlayarak oğlunu askere göndermesi gibi.

Yağız Gönüler

Karıcığım hoşçakal, ışığım azalıyor,
Yanımda ölü arkadaşlarım.
Artık kömür kokulu ekmekler getiremeyeceğim sanırım.
Buraya kadarmış çocuklarım, hoşçakalın,
Hakkınızı helal edin; anacığım, babacığım.
Işığım azalıyor, hoşçakalın..

Şerif Erginbay

Öğlene doğru ninem döndü,
Daha da kocalmış,
Babamla annem döndü,
Gözleri hâlâ nemli.

Suat Engüllü

şimdi eminim, içindeki korkunun annesi sensin
ben babası değilim, dönmeyeceksin

Jan Ender Can

babası erken ölen her çocuk gibi
dinsel şeyleri düşünmeyi
benden daha çocuk olanlara bıraktım

Jan Ender Can

Babam gelirdi ve akşam olurdu.

Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım.
Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam.

Babamdan yapılmış bir korkuydu dünya.

Babam en çok kışa yakışırdı.

Babam neden yalnızca içince güzeldi.

Babam on altı yıldır ölüme saçmalığını anlatıyor…

Şükrü Erbaş

babalar, içlerine cehennem kadar büyük,
cehennem gibi harlı ve uğultulu bir öfkeyi
gömmeye çalışırken
ağlamamak için yumruklarını dişliyor,
yüzlerini bizden saklıyorlarsa hâlâ,

“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,

Cahit Koytak

Odalar sığılmaz olur artık
Baba, elma ağacını kökünden keser

Dilek Kartal

babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
bir tarla konusu
oy bre dolduran doldurana boşluğu
babamın akıttığı kan
bilmem ki neresiydi, neresidir vahalam
babamı tanıyorum: çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
eksiği yok küfürden başka
onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu


Edip Cansever

Mavi kareli gömleğiyle hatırladıkça babamı
Kırpıp kırpıp fotoğrafları, döküyorum başımdan aşağı
Sanırım ben assolist oldum maviş anne
Şimdi mutluyum
Geçmişini mi yok ettin kızım diye soran
Bir babadan kurtuluşumu kutluyorum
Babama söyle, o gelmesin maviş anne

Didem Madak

uzun bir hayatın yorduğu baba
sessizlikle dinlendiriyor gözlerini

ve şubat ömrünü yarılamışken
kar kokusu eşliğinde işaret bekliyor
kervan

her şey dönerken aslına
fatiha af dilemedir baba adına.


M. Aşır Karabacak

“Babam neden kapattı dükkânını?”
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına”
diye düşündü
16 yaşında.

Nazım Hikmet

pardon bayım; sizin adınız neydi?
ben size yanlışlıkla baba dedim

tüm noktaların (….) bir tek anlamı var şimdi; baba !

Dilek Akın

Ben hep bir baba aradım; bana anne olabilecek…
Bütün fahişeler annem olmak isterken
ve bütün fahişelerin babam içindeyken…

Dilek Akın

babaların hüznüdür şemsiye
yüzünde değişen manzara
tedirginliğini ele verir

Metin Celâl

Bir eli alnında
benim gibi.
Ama
biraz daha mı hüzünlü?
Otururken de
Biraz daha mı çıkarıyor
kamburunu?

Biraz daha mı benziyor
babama?

Bir eli alnında
benim gibi.
Ama
biraz daha mı hüzünlü?
Otururken de
Biraz daha mı çıkarıyor
kamburunu?

Biraz daha mı benziyor
babama?
babam öldü
koptu çalar saatlerin
gergin yayı

Mustafa Ruhi Şirin

Babam öldüğünde el kadardım ben, beni herkesten kıskanır gibi sarıl


Ali Emre

babam her gece ölüyor şimdilerde
annem nihavent bir çığlık oluyor

Kadriye Yılmaz

bazı şeyler… bir gün kendiliğinden silinir gider
yok olur gibi değil, babamın elinden sımsıkı tuttuğum günler,
-oğlum, hayatı karanlık sularda sanma;
taşların soğuk yüzünü oyna!
orda mısın baba?

Mustafa Erdem Özler

babam elin eskilerini giyerdi. ben bu yüzden ezik
olurum bayram sabahlarında. yani bir sömürgede
doğan kırılgan olur. çünkü insan öldüğü yaşta..

Selim Temo

Susku
beklenmesidir bir babanın akşama


Bülent Parlak

tunçtan bir yalnızlık kalesi babam
gözleri çakır.

Tuğrul Asi Balkar

babam, şarkılarla karışık
savaşlarını anlatırdı
karıncalarla hamamböceklerinin.

Mehmet Müfit

babamı affettiğim gün, sevdalarımı da affedeceğim 

Pelin Onay

aşkı
ölen bir baba özlemi kadar…

Muharrem Özcan

ben nasıl öldürürüm şimdi babamı
tek bıçak darbesiyle?

Altay Öktem

beş yıldızlı otel yapmışlar
sırtımda annemin hırkasıyla
babamın kucağında uyuyakaldığım
yazlık sinemanın yerine

Sunay Akın

keşke yaşasaydınız öğretmenim
sorardım; hangi babanın pazusu
oğlunun tabutunu taşımaya yeter, diye

babam ne zaman gelecek diyen çocuk
bavê mın çı waxt weri diyen çocuk ya da
avutulur mu öğretmenim
nece

Dilek Kartal

Bazen babamla gideriz, çok uzağa değil şuralara
Babamın gençliğine gideriz, benim gençliğime
Birer sigara yakar, vay anasını deriz.
Babamın sol yumruğu vardır oralarda,
Benim solaklığım, kalemi sol elimde tutmam
Ellerine bakarım babamın, sol yumruğuna,
Eğilip öperim sağ sol fark etmez,
Babamın elidir sonuçta.
Babam, devrime inanırdı eskiden, ben Allaha daima
Babam eskide polisten korkardı; ben Allahtan daima

Dilek Kartal

Babalar ölümü dengede tutar
Seçerek en sağlam vakti arabasına.

Erdem Beyazit

insan nasıl alışır içindeki cam kırıklarına
baba?

Çiğdem Sezer

Bak, dünya serçe şarkıları ezberliyor, bir bak
Yetim bir çocuğun babasız geçirdiği ilk günden başlıyor sanki

Mustafa Akar

üzgün annelerin zalim babalarına bir kemik buluyoruz bıçakları dayamak için

İsmail Kılıçarslan

Gidişini sorsam, zamansız bir yaprak dökülür takvimlerden
Gel diyemem, yüzlerce mum birden söner kalır içimde.

Cihan Oğuz

toprağın burnumda tüttüğü bir kış günü
bir cümle eklemişsin babamın mektubuna
sade ve kırık
karların eridiği zaman çözdüm düğümü

Mustafa İslamoğlu

Bir babamız vardı katı yürekli,
Ektiğini biçemeden
Gürledi gitti.

Metin Eloğlu

annemin gözleri acınacak bir ağaçmış
babamın teni durulmaz bir rüzgar

Sinan Oruçoğlu

Önemli babalar / eve gelmez
Çünkü cennete götürmek isterler herkesi

Hayriye Ünal

Merak etme okuldan çıktımda geldim.
Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama

Ayla Aydemir

zaman korkunçtur, bir babanın sarsıla sarsıla ağladığı.

Enis Akın

çocuğu babasına baktıran bir pencere
babasını getiren sürgülü bir kapı var mı
babasını kucaklayan, ertesi günü olan?

Mehmet Efe

çünkü şiir babamdı ve amin derken bile
kulu olmamı istedi kendimin.

Ayşe Sevim

Erkek yazgımızın hüzünlerini
Paylaştığım babamın elleridir

Ataol Behramoğlu

Babam karanlık bir adamdı
Korkularla besledi biz

Şükrü Erbaş

Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

Sezai Karakoç

Annem vardı, babam vardı.
Bahçemizde, ılık, uzayan günlerdi yaz,
Bir beyaz âlemdi kış.

Ziya Osman Saba

çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen
ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında
-ah baba
niye baba

ve bir gün babalar ölür

tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğinde
her tanrı biraz baba gibidir

Arkadaş Z. Özger

Her dokunuş bir baba öpücüğü
Görünmez; sınırları aşardık

Merih Akoğul

oğul bir babadan değil baba bir oğuldan bilinir
ve çok bilinir ve kahırla söylenir ki babalar bir soğan erkeği çok kere

Celâl Fedai

Çok az şey biriktirmişim yaşamımda ;
hiçbir andaç yok babamdan,
verdiği mineli çakmağı
unutmuşum bir Amerikan Bar’da ;
ah umursamaz gençlik!
Sımsıkı tutsaydım şimdi
avucum ısınır mıydı acaba ?

Ahmet Oktay

‘Zaman en iyi ilaç’ derdi babam.
Toparlanmaya çalışıyorum.

Erhan Güleryüz

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş

Gülten Akın

ve beslenme çantamda
otlu peynir kokusuydu babam…

Yılmaz Erdoğan

her şey masallar kadar yakınken gerçeğe
sabahları umuda yoran babalar
akşamları yarı bunak ve kambur
yokuşu sırtlanıp da gelirler eve

Portatif Zenci


oysa hem ittim hem itildim kuyuya
her ihtimal dönüştüm babamı kör bırakan bir evlada

Alper Gencer

her çocuk cümlesinin gizli öznesi baba

Sıddık Ertaş

İspinoz beslerdi babam
Ahşap kafesinde yalnızlığın
İçinde beslerdi
Gidebilme isteğini

Derya Önder

içerde bu garip bu yalnız babam
bir geyik postunda kıyama durmuş

çözülse babaların kaşlarındaki bulut.

Şükrü Erbaş

Ben anneme benzerim
Babama da tabii.

Bejan Matur

zamansız özledikçe seni, gönlüme nakış,
sana yasin; ve yetim çocuklar için
ve nunu sakin kasesinde yepyeni umutlar biriktirdim
çöl yetimi bir sevdasın sen şu bükük boynumda büyüttüğüm
hiç duymayacağını bilebile şiirler söylüyorum sana
yetim ellerimle okşarken toprağını gurbet ellerin

Hasan Tan (Pejmurde Dilim)


Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Erdem Beyazit

Yollar kapanmış
Dönmemiş eve baba

Mustafa Özçelik

Bir babanın serzenişi nasılsa öyle

Cahit Külebi

Merhameti engindi dolu başaklar kadar…

Üzüncü gerçekti yediği nimet kadar…

Bizi kendimize sala yaza göçtü babam,
şarkılar söyleyerek dalından düşen her taze yaprak aşkına…

Ve hiçbir şey o denli az değil gerçek kadar…

E. E.Cummings

tel sarar kızıma tel sarar diyen babana benzemeyecek her erkeğin gözleri.

Ceyhun Yılmaz

bir baba’nın, bir anne’nin gözyaşlarına
bir çocuğun avuçlarına gömün beni

Nuri Can

içimde gencecik bir keder var
babamı düşündükçe oğlum geliyor aklıma
diyorum şimdi Fatih de beni anar
ama alışamadım işte benim de bir baba olduğuma

Sıtkı Caney

durdum binlerce sene kendime ki ağlarım
anam babam diyorum her an ölebilirler

Alper Gencer

Babam Kırlangıçların iki göç dönüşünün arkasında,
iki kar düşüşünün arkasında
Babam iki balkonda yatışın arkasında,
Babam zamanların arkasında ölüdür.
Gökyüzü maviydi babam öldüğünde,
Annem habersizce uykudan fırladı, kız kardeşim ansızın güzelleşiverdi
Öldüğünde babam, bütün bekçiler şairdiler.

Sohrab Sepehri

Babasına masal anlattıran bir genç kıza

Süreyya Berfe

-babam, doğum günümde ölmüştü benim-

ibret-i âlem için göreceksiniz
beni doğum günümde vuracaklar

Bünyamin Durali

ezber ettiğim hatıralar olmalı çıkınımda
babamdan kalan şapkadaki terin kokusu

Bünyamin Durali

“her şey alnımıza yazılı” der din baba
“her şey olacağına varır” der bilim baba

Metin Üstündağ

ablam
babamın ilk acısı

Sıtkı Caney

Akşamı göğüsleyemez o yalnız
İncinir evlerin gölgelerinde
Evine boş dönen baba

Şükrü Erbaş

İyi yürekli babacığım
Bunları çok severdi…

Fatos Arapi

Gözümden bir damla yaş düşüyor yastığa
Korkuyla izliyor oğlum ve
“Ama baba diyor, bu gözyaşı, şiir değil!”

Nizar Kabbani

Yarin yüzünü ve baba ocağını
Ebeddiyen görmeyeceğim bir daha.

Sergey Yesenin


bir babanın kızım tadında kokan,
iyi geceler öpücüğü düşüyor fotoğraflardan


Pelin Onay

babam;
hayatımın en anlamsız ve en izdüşümsüz
çığlık çığlığa çıldırtan suskunluğudur

Hasan Tan (Pejmurde Dilim)

İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı 


İsmet Özel

Babam Diyor:
“Geçti benden!
Benden geçti!
Eledim unumu,
Astım eleği.”
Ve odasında sabahtan akşama dek
Ya Şâhnâme okuyor
Ya Nâsihüttevârih.
“Lanet olsun balığına da kuşuna da!
Ben öldükten sonra
ne fark eder
ha bahçe olmuş
ha olmamış!
Yeter emekli maaşım bana!”

Furuğ Ferruhzad

İşte şimdi babanı düşün Azize
Bu dünyadan göçende bile aklı sende kalan babanı

Kadir Bal

Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.

Kimi zaman asarlar kendilerini tütün dumanına
bir akşamın en ince yerinde
yorgun yorgun,
kimi zaman iç kanamalı bir şilep gibi
rakıya demirlerler yüreklerini;
kimi zaman dayanamayıp kusarlar
bizi hızla,
kimi zaman silerler görüntümüzü
kızları olmamış bir kızla
ve dönüp dolaşıp baba kelimesinde yaşarlar.
Bu kelime biricik evleridir onların
ve onların,
koşulsuz sevmek gibi
sonsuz bir mahkûmiyetleri vardır;
severler.

Babalar ki, bizim tamamladığımızdır;
döverlerse,
yalnızca kendilerini döverler.

Babalar ki, yalnızlığın en uzun tarihidir
içlerinden gelip geçtiğimiz.

Yalnızlık,
çocuk kılığında bir babadır
torunların büyüttüğü.

Ve
her terekede bir yalnızlık vardır
sulh hâkimlerinin göremediği.

Hasan Ali Toptaş

Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğsümün ta içinde hissettiğim bir başka anımda babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Bu kadar açık ve dünyasal kelimelerle konuşma âdetinde değildik. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Elli yıl. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Ama aslında kendime acıyordum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç, onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.

Şibumi

herkesin yalnız klarnet çalarken duyduğu
kendinin öksüzü ıslak bir adam.
benzemem diye düşünürken
müsvedde oldum ona.

kavmim kadar ümmîydi babam
ya da herkes kadar sis.
dağılır bu kirli yarış diye düşünürken
yekûn oldum ona.

çünkü boşaltılmış köylere fısıltıyla bakan babam
katarlar boyunca gözyaşı şişelerini görmezdi
o, karın kapadığı rayları temizleyendi sadece
yorulunca klarnet çalan, boş vagonlara.
yürürüm diye düşünürken
sebep oldum ona.

babasız büyüyen babamın
oğulsuzluğuna dokunurdum.
ummam, diye düşünürken
sebep oldum ona.

babam kuytu konuşur ve susardı.
katrana bulanmış bir ağacın aleviydi o.
dönmem diye düşünürken
tavaf oldum ona.

çiğnedim babamın sancı sırtını
gittim raylarda unutulan hikâyelerin kahrına.
ben o dişi taşların oyuklarında duaydım artık.
alışır, alışır, diye düşünürken
merak oldum ona.

fermandır: babayla bozgun her çocuk
hoyrattır elbet aşklarına.
çünkü zamansız yolcuya susar kavşaklar.
dedim, dedim ve
revân oldum ona

çünkü kara örtüler atılırken üstüme
canıma kesilen paralar da hebâ.
hiç gitmedim kendimden uzağa, diye düşünürken
sıla oldum ona.

yaşlandıkça neden yalvaran kabirler
gibi bakardı babalar.
neden! diye düşünürken
medet oldum ona.

rüzgarda dalgalanan bir perde kadar
dokunaklıydı onca aleve susan babamın gözleri.
bakmam diye düşünürken
nişân oldum ona.

sararmış istasyonlara yanaşması gibiydi babam.
herkesin kulak kesildiği bir salâ oldu sonunda.
unuturum diye düşünürken
mürekkep oldum ona:

artık buruşuk bir çarşaf gibi dağılan
yüzüne bakınca duydum ancak:
anneler erken
ölümlerine yakın sevilir babalar.

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Şiirle Demlenen Çaylar

yoksa
Zor değil, hiç zor değil,
demli çayı bardakta
karıştırıp bir başına
yudumlamak doyasıya….
Ama
‘çaya kaç şeker alırsın? ‘
Diye soran bir ses
olmalı ya ara sıra……

Elif Şebnem Akal

Ey bana kuyular kazan dizginlenemez sözcüklerim
Savrulan beş çaylarına kırık aynalar şenlensin
Ey şair!
Savur kendini sözcüklerine yaraların neşterlensin.

Naim Kandemir

teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
çeyrek altını önemsiyorlar, küresel ısınmayı ve beş çaylarını

Güven Adıgüzel

sahte kimlikle yapılan görüşmeler
esaret tarihimizde bir çayiçimi tadıdır

Bayram Balcı

ince ve daha dünya görmemiş sesiyle anlattı dünyasını,
narin ellerinde tutmakta olduğu çaya birşeyler anlatırcasına.

Gökhan Yalçın

Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey
Nanedir, ada çayıdır, zencefildir

Edip Cansever

İyi demlenmemiş bir çay gibi kaldım
Kırdım dolduğum tüm fincanları

Ahmet Erhan

Kar olur, kış olur, üşürsün, neme lazım
Bir çay koyarım sobaya, radyoda incesaz…

Ali Kınık

Kırmızıyı esirgemeyen çay bardaklarının
ince bellerine dayanamadan,
beni de aldatıyordur belki,
sevinince terleyen parmakların.

Özge Dirik

dedikodumuzla içiyorlar ikindi çaylarını
evde kalmış iktisatçı kızlar

Taha Ayar

Haydar gel çay içelim konuşalım aşklardan
Seni bilmem ama ben çok kötüyüm

Abdulkadir Budak

sanırdım içimdeki vandal kıracak billur kalbimi
tifo çarşılarında yahut çay bardaklarında

İbrahim Halil Baran

Sıcak çaydan adamların
Yüzleri ağarırdı ilk ışıklarla

Didem Madak

Sen dudaklarında buğulanan çaydan
Ben nargilemin dumanıyla
Çekip gülümsesek içimize hüznü.

Ahmet İnam

Ağaç altında çay içelim dedim kendi kendime.
Kulağım çınladı:
Hangi ağaç altında, hangi çayı, kimlerle?

Süreyya Berfe

Ateşte unuttuğum çaydanlığıma sarılıyorum
Ben çaylarımı hep soğutup içiyorum

Kadir Bal

Uzakta çay bahçeleri yerde çerçöp
Gittiğimin farkında olsaydı eğer,
Yeterdi bana, beklemiyordum özlenmeyi

Hüsrev Hatemi

Bir ölümlük hatıralar edindim
Yaz gecelerinde ıssız çay saatlerinde

Süleyman Unutmaz

çay içerler,
çay saatleri durma saatleridir.

Ahmet Güntan

Uğrak kahveler bulamazsın, birkaç aşina yüz
Yalnızlık heryerde yalnızlık
Sıcak bir bardak çay, heryerde çaydır

İlhami Atmaca

anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

Nevzat Çelik

Altın rengi gözleri yanan bir semaverdi
Ilık bir çay kokusu akardı saçlarından.

Yaşar Nabi Nayır

Sana inat
Yolcu vapurunda
Denize karşı
Çayla sigara da içeceğim.

Gülcihan Atalay

Çayını dolduracağım, usulca karşına oturacağım,
Sen asla benim an be an seni izlediğimi anlayamayacaksın,
Huzur bulacağım sende… Yine!

Çisel Onat

bir evde anne çay, baba ekmektir
ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış
bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir

Yağız Gönüler

Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin

Cahit Zarifoğlu

Bir cigara sar bitlis tütününden
bir çay demle sonra, anısı kalsın

Ahmet Telli

bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
oooo! demek bütün insanlar çay içecek
hayır! çok uzakta biri sevindi.

Edip Cansever

Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
anne dedim, hadi çay koy da içelim..

Ali Lidar

Iki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

yeter ki yudumla
bu tek dudak dokunuşlu çay bardağından…
yeter ki anla…

İbrahim Halil Baran

seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap

Alper Gencer

hoşçakalın ağız tadları
sıcak çorbam çayım sigaram

Ersin Ergün

kitap kapakları , bi kaç fotograf için dönerken
bir bardak çay..iki şeker evden çıkıyordu…

Şükran Belen

ankara garındaki garson
yoruluyor önümdeki çay bardağına
ben ninni söylüyorum
o gülümsüyor

Müştehir Karakaya

Demli bir çay, biraz melâl
Yetmiyor bu hayatı anlamaya

Mustafa Özçelik

Hiçbir bardakta
dudak payı bırakmadınız bana
bir kaşık sesini
bile çok gördünüz
şekersiz içerek
çaylarınızı

Sunay Akın

Sana bakmalarımı
Çocuklarını okula uğurlayan
Bir anne gönenciyle
Mola yerlerinde içtiğim çayların
Buğusuna katıp
Bozuk bir para üstü gibi
Uykusuz garsonların
Soğuyan avuçlarına bıraktım.

Gökhan Akçiçek

doğru anlamak diye buna derim
binadaki çaycıyla aynı partiye oy vermiş patronun bildikleri:

Osman Konuk

Başa dönelim biraz da,
Hep başa döneriz;
Belki bir çay bardağına,
Sıcaklığa, tutuşa, dokunmaya,
Ne güzel anımsarız geçmişi,
Kendi yalanımızla.

Metin Altıok

ey kara çayımın buğulu kiri
kıvrıla kıvrıla nere gidersin
ötelerden eğer sorarsa biri
bırakmadılar da gelmedi dersin
kara çayımın ey buğulu kiri

Mustafa İslamoğlu

birkaç damla yağmur karışıyor içtiğim çaya
sonra bir bulut gemi gibi yanaşıyor masaya
elele çıkıyoruz seninle güvertesine akşamın

Arif Ay

benimle birlikte dolan soğukla
donup kaldı çay bardaklarının neşesi

Selami Karabulut

elim sana ait bir çaya şeker atar gibi tereddütsüz ve işlek olmalıymış

Cafer Turaç

Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim.
Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.

Tarık Tufan

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Can Yücel


usulca yerini alan selamlarla başlarsın sabahçı kahvesine,
gevrek simide ve yüz gram peynire. ısıttığın avcunun
çay bardağı kadar olduğuna aldırmaz bir çocuğu büyüten yüzün.

Hilal Karahan

Diyelim ki akşamdan kalmaydınız- misal
Önünüze kızarmış ekmek, bir bardak çay

Ahmet Erhan

Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.

Didem Madak

Kır kahveleri kuş sürüleri sonra
Konuşmadan oturduğumuz masa iskemle
Demli çay, demli çayın buğusu
O yaz daha mutluydu seninle

Ahmet Ada

Denizin sesi ayaklarına vuruyordu
masada örtü yoktu
iki çay söylediler
biri içilmedi
birinin sıcaklığı vapur dumanına karıştı
akşamın son ışıkları

Refik Durbaş

Yaşlı bir komşum var, ahvâli güzeldir
Yaşlıları severiz;
Gel, bir çayını içmeye gideriz

İbrahimî Feyzullah Yalçın

bir kıyı kahvesinde uyandık
üç aşağı beş yukarı her şey denizdi
sesimiz: iki çay, biri şekersiz

Akgün Akova

– bir çay içimi dostluğuna gelmiştim
“bir vardı/ bir gitmiş” dedi ardımdan-

Neriman Calap

Tiplerimize bakıp çay demlerlerdi. Sitelerin şımarık çocukları ve o gün bugündür tiplerine bakıp çay demlenilen insanları pek severim ne de güzel insanlardır onlar ve ne de mübarektir ocaklarına çay ağacı dikilen insanlar.

Berkan Ürgen

Cami çıkışı aşure dağıtan amcalar, dünyayı yönetse, ne güzel
Ne âlâ olurdu moda dergilerini ateşe verecek güzeller olsa
Bizi o ateşe atmak yerine ateşe çay koysalar ve kestane
Ben sonra ölürüm yine, acelesi mi var, kaçacak değiliz ya!..

Burak Uzun

o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

Haydar Ergülen

Ben seninle bir gün Van`daki bir kahvaltı salonunda…
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında…
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt`ın herhangi bir toprak damında…
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim…

Yılmaz Erdoğan

sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
başımızda prensip sahibi bir başçavuş.

Can Yücel

Garson çay uzatırken ben ‘aklımda’ diyorsam
Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış

Cemal Safi

Sobanın üstünde bir ıslık tuturacak porselen çaydanlık.
Ve aşk demlenecek buharıyla.

Zeynep Didem


Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.

Ahmet Oktay

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Can Yücel

Pencerenin önünde örgü ören birinin
– Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi

Edip Cansever

-Haydi iç de çay koyayım.

Ah Muhsin Ünlü

Tazecik bir bahar olsam sabahlarında.
Demlenen çayın kokusu olsam,

Sahir Üzümcü

bir yudum çay içerek kahvelerde oturmak
seni düşünmek için bahane olmuş bana
ve doğranan yudumdan tatlı vakitler kurmak

Sıtkı Caney

söyle ne içersin çay mı kahve mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım

Atilla İlhan

şehri yakacak kadar tövbe biriktirmiştim
sonra içecek kadar çay bir de sigara

Alper Gencer

yüreğiniz kocaman bembeyaz bir manolya
limonlu çay kokusuyla serinletir anıları

Nilay Özer

Bütün gün kahvede oturdum yedek kulübesinde
ve bir kardeşim saf dışı kalsın diye
çay söyledim kahveden.

İbrahim Tenekeci

Adım Ruknettin,tanışıyor olmalıyız
Bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
Sunmuş olmalıyım kalbimi size

Kemal Sayar

Yarın nemli balkonumda demlenen hasretimle
Bekliyor sizi akşam çayıma karanfillerim.

Hüseyin Cahit Kerse

Bir bardak demli çay
burukluğu gibi kalsın
gecenin ve sabahın tadı
yaşasın anılarımızda

Ahmet Telli

Koydu
Fincanına çayını.
Sütle de karıştırdı.
Kül tablasına,
Koydu sigarayı.
Dudaklarına götürdü,
Sıcak fincanı.

Şafak Temiz

demli bir çay yap kendine geç yaşam güvertesine
ufka dik gözlerini tepende pupa yelken

Memet Sefa Öztürk

derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı

Nurullah Genç

kola değil çay içmektir seni düşünmek,
sen düşünmek erzurum, tebriz, tiflis;
yani aşık garip coğrafyası.

Hüsrev Hatemi


Son paranı bir akşam evvel
Beklerken kahvehanede
İçtiğin çaylara vermişsindir

Neyzen Muharrem Dere

seni içiyordum çay diye,
cennet diye seni düşlüyordum
-ki, sen yeşil çıplak bir yeşildin gözümde
cennetten damıtılmış

Hasan Ali Toptaş

Üşüdükten sonra içilen, sıcak çaydır mutluluk,
Beş dakikada biter.

Sahir Üzümcü

Çekti ayakları kahveye vardı
Açtı tabakasın, sigara sardı
Daldı.. neden sonra garsonu gördü
‘Çay’ dedi, yutkundu, eğdi başını.

Abdurrahim Karakoç

Bir daha gitmesin o sahil kahvesine,
Başka bir yerde içsin ne olur,
Tek şekerli çayını
Söyleyin Leyla’ya beni unutsun

İbrahim Berber

gündelik ayrıntılarda düşünüyorum seni..
çayını karıştırırken mesela,

?

Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir.
İçtiğimiz çay.

Sezai Karakoç

Çayın rengi ne güzel
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!

Orhan Veli Kanık

çay içiyoruz
mutlu bir sessizlik içinde

Cevat Çapan

Ama bu kente gelirsen unutma beni ara
Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım

Osman Konuk

Çay, sigara, kağıt, kalem:
Kuş sütü eksik.

Süreyya Berfe