Kategori arşivi Genel

ileŞiir Antolojim

Evet, Sen de Öylesin Sevgilim!

Çocukluğumdan beri İsrail, işgale devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail kendine ait olmayan bahçelere zorla girmeye, penceresinde gül yetiştiren kadınlara tecavüz etmeye, balkonlardaki hatıralara zorla sahip çıkmaya devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri biz İsrail’i kınamaya devam ediyoruz.

2009 yılında Dergah Dergisinden yayınlanan Haritası Kayıp adlı şiirimde

“Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz”

demiş ve İsrail sorununa karşı elinde taşla tanklara karşı gelinemeyeceğini, bu dramatik insanlık sorununun romantize edilemeyeceğini şiirle ifade etmiştim. Ben hiçbir acının şiirle, sinemayla, romanla anlatılacağı kanısında değilim. Sadece hissettirebileceğimiz bir alandır sanat. Gazze bir büyük dramdır ve onunla ilgili yazacağımız, sergileyeceğimiz, izleteceğimiz her şey ancak hissettirmeye sebep olur. Bunu yapmak da görevimiz, oradaki zulmü sona erdirmek de. Hâlâ aynı mısralar bende, taptaze yerinde duruyor.

Taşla ancak kuş vurabilirsiniz ki onda da ben kuşlara hiç kıyamadım. Taşla tanklara karşı gelmeye çalışmak ve bunu matah bir durum gibi yıllardır sunmak Müslümanın izzetini ayaklar altına almaktan başka bir şey değil. Müslüman eğer tanka karşı duracaksa bu taşla olmamalı. Bizi aciz gösteren bu tabloların artık sona ermesi gerek. Savaşlar aynı zamanda psikolojiktir. Biz savaşa daha girmeden kaybediyoruz. O çocuğun ellerini biz çok sevdik ama taşını yere bırakmasını ona söyleme vaktimiz geldi. Ona oyun parkları yapma vaktimiz geldi. Onun gurur duyacağı bir güce mensup olma zamanı geldi.

Yıllardır bu konularda fikir beyan etmemeye özen gösteriyorum. Beyan etmek yerine bu ülke için elimden gelen iyi, temiz, bu memleketin hassasiyetlerini gözeten bir dergi çıkarmaya çaba gösterdim. Çok hata yaptık, yazım yanlışı yaptık, bilgide kusur işledik ama yaptığımız çalışmalardaki titizliğimizi biz de biliyoruz, Allah da buna şahit. Tıpkı şahit olan dostlarımız gibi. Yazdığım onlarca şiirde de buna daima özen gösterdim. Yaptığımız çalışmalarda sadece kendi ülkemizi değil dünyanın neresinde haksızlığa uğramış bir insan ve topluluk varsa onların yanında olduğumuzu gösteren metinler yayınladık. Çünkü ben hep şuna inandım: Mazlumun, mağdurun ülkesi de, dini, dili ayrı olmaz çünkü.

İsrail, biz müslümanlar için ilk kıblegâhımız olan Kudüs’ü işgal ederken herkesten daha çok içim acıyor belki de. Bu vahşilik, bu zalimlik sona ermeli. Peki nasıl? Taşlarla mı? Uçaklara karşı küfür ederek mi? Hayır, hayır, hayır!

Kılıcın dönemi bitti. Tüfenk icat olunca mertlik bozuldu diyen Köroğlu 16. yüz yılda Bolu’da yaşadığı söylenen bir halk ozanı. Onun meramı da büyük bir haksızlığa karşı durmaktı. Durabildiği kadar durdu, bedel ödedi. Ama biz bedel ödemek yerine sloganlarla vakit kaybediyoruz. Kötü bir şuur, sonu gelmez aynılıklarla. Ve şu an 21. yüz yılda uçaklara yumruk sallamakla hiçbir zulmün çözülmediğini gördük. Uçakları üstümüze güldürmenin anlamı yok.

Biz yüz yıllardır Hıristiyan ve Yahudi terörünün oyunlarının, zulmünün, barbarlıklarının, vahşetinin sadece göz yaşı dökenleriyiz, kınayanları, protesto edenleriyiz. Bir şey yapmak yerine bir şeyi kınamak kötü bir konuşmacı olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Elimizden gelen şey bizi ele rüsva ediyorsa o zaman elimizi değiştirmemiz gerekiyor.

Şimdi her şey için temiz bir sayfa açmanın ve o sayfayı bir daha kirletmeyecek düzeni kurma zamanı değil mi?

Küçük bir ilçede yapılan ihale yolsuzluğuna göz yummak Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin işkence görmesine sebep oluyor. Sedat Peker her gün kirli ilişkilere dair açıklamalar yaparken devletimizin ve de savcıların sessizliği Miyammar’daki zulme bizi ortak ediyor, İkizdere’de doğa katliamı yapılırken ses çıkarmamak bir Filistinli çocuğun daha İsrail askerleri tarafından yaralanmasına sebep oluyor, bu ülkenin bakanı kendi şirketinden bakanlığına -Ruhsar Pekcan- hileyle, haksızlıkla mal alımı yapılırken buna kayıtsız kalmak Bosna’daki kuşların Sırp nişancılar tarafından vurulmasına sebep oluyor. İnsanları evlerine hapsederken tıklım tıklım dolu salonlarda kongreler yapmanın bedeli Suriye’den hissediliyor. Bunu anladığımız, hissettiğimiz ve idrak ettiğimiz gün başarmanın ilk günü olacaktır.

Bu topraklar, Anadolu kendi güzelliğini ortaya koyacak kadar birikime, kültüre, otokontrole ve terbiyeye sahip. Bunu yapmak zorundayız. Hem kendimiz, hem başkaları için. Hiç kimsenin, hiçbir grubun, hiçbir oluşumun şahsi menfaati geleceğimizden, bu ülkeden, bizden yardım bekleyen masumlardan daha üstün ve daha el üstünde tutulur olamaz.

Tarih şahittir ki dünyada adil bir düzen olacaksa bunu Türkiye yapacak. Yani ben, yani sen, yani biz. Ama evimizin bahçesini süpürmeden bizim kimseye bir faydamız olmayacağını artık görmemiz gerek. Önce kendi içimizde büyük bir devlet gibi davranacağız, hemşehri devleti gibi değil. Ben bunca yıllık hayatımda her şeyin değiştiğini ama olan bitenlerin hiç değişmediğini üzülerek ve öfkeyle görüyorum. Bütün vatandaşlarının kendini güvende, adalette, huzurda, refahta hissettiği bir ülkeye olan ihtiyacımız her zamankinden daha çok. Her Şey İçin Çok Geç adlı kitabımda “Herkes haklı, hiçbir şey doğru değil” derken kendi hayatımı yazdığım kadar ülkenin de değişmeyen hayatını kaleme alıyordum. Türkiye’de dürüstlük elinde imkan olmayanların sonuna kadar savunduğu, eline imkan geçenlerin bu kavramı delik-deşik ederken bahanelerle çevresini sarmaladığı bir duruş biçimi. Evet sen de öylesin sevgilim!

Bu dünyaya herkes görevini yapmaya gelir. Kötü olan kötülüğünü, bozguncu olan bozgunculuğunu, zalim olan ise zalimliğini sergilemeye gelir bu dünyaya. Biz eğer aksini iddia ediyorsak tavrımız ve duruşumuz bu yönde olmalı, bu alanda çabalamalıyız. Yoksa geçit verdiğimiz şeyler bir gün gelir bizi de vurur.

Efendiler! Aklımızı başımıza almanın vaktidir. Düşmanlarının sevmediği ama bahsederken dürüstlüğünden şüphe etmediği insanlar olmak zorundayız. Düşmanlarının sevmediği ama çalışkanlığımızı ibretle örnek gösterdiği bir millet de olmak zorundayız. Çünkü biz müslümanız, çünkü bizim peygamberimizin adı Muhammed’ül Emin. Çünkü biz başarmak zorundayız. Malcom X gibi. Ne diyordu Malcom X? Başaracağız, kalbimin ta derinliklerinden gelen duyguyla söylüyorum ki başaracağız! Başarmak zorundayız.

Taşla korkutamayacağımız tanklardan daha iyi tanklar yaparak, yumruk sallayarak düşüremeyeceğimiz uçaklardan daha iyi uçaklar yaparak, Time dergisinden daha ses getiren dergiler yapıp dünyaya tanıtarak, vizyonda en fazla izlenilen filmleri dünyanın tüm sinema salonlarında hayranlıkla izleterek aklımıza başımıza almanın vaktidir. Bizim boşa geçirecek bir dakikamız bile yok. Şimdi elinizdeki telefonları kenara bırakın ve başınızı ellerinizin arasına alarak düşünmeye başlayın. Benim vazifem bu kargaşada nedir? Bu kargaşa elbet bitecek ama yenisi başlayana kadar. İşte ben de bunu söylüyorum. Yenisi başlayana kadar yapacaklarımızın en iyisini yapmak zorundayız.

Savaşlar birkaç yıl sürer. Barış ise yüz yıl. Biz bütün mağlubiyetleri barış zamanında alıyoruz. O halde yapmamız gereken iş çok, almamız gereken yol da. Barış zamanlarında kaybettiklerimizle ayağa kalkacağız, savaş zamanlarında kaybettiklerimizle değil!

Yoksa bize olan yazık, çocuklarımıza da olacak.

Bülent Parlak
İZDİHAM

ileŞiir Antolojim

Gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz.

Byung-Chul Han: Gözetim Toplumu ve Özgürlük Üzerine

Son dönemlerde Byung-Chul Han’ın adını sıkça sağda solda duymuşsunuzdur. Tabii duymamış olma ihtimaliniz de var, sonuçta hayat bu, bir sürü derdi var, uğraşısı var, işi var, gücü var, sabah yola çıkması, okulda veya işte başarısız olması, eve dönünce yorgun olması, bir şeyler okuyacak ya da izleyecek gücü kendinde bulamaması var. İşte Byung-Chul Han, toplumun içinde eriyen bu bireylerin, başarılı olmakla koşullanmış ve başarısızlık durumunda toplumu değil de kendini suçlayan insanları ele alan, inceleyen, kendisinden önceki düşünürlerin bu meseleler üzerine neler söylediğini bir araya getiren ve bu bağlamda bir kültür eleştirisi öne süren günümüz düşünürlerinden biridir.

Adından da anlaşılacağı üzere Güney Kore asıllı olan düşünürümüz, Kore’de başladığı metalürji eğitimini yarıda bıraktıktan sonra Almanya’ya gelmiş ve felsefe üzerine aldığı eğitimini burada tamamlamış ve şayet yanılmıyorsam kendisine ün kazandıran 2010 tarihli Yorgunluk Toplumu adlı kitabını da Almanca yazmış. Şu anda da Berlin’de yaşamını sürdürmektedir.

 Tabii böyle anlattığıma bakmayın, kapsamlı bir Han biyografisi okumuş değilim, ancak geçenlerde “Müdigkeitsgesellschaft: Byung-Chul Han in Seoul/Berlin” adlı 2015 tarihli bir belgesel seyrettim, orada Han kendi ağzından hayatının bir kısmını ve temel görüşlerini parça parça ifade ediyordu. Nedendir bilmem, belgesel epey bir hoşuma gitti ve belgeselden çeşitli parçaları kesip bir kenara koydum. Şayet her şey düşündüğüm giderse ki, genelde gitmez, bunları bir seri olarak 3 veya 4 parça halinde art arda kanalda yayınlayacağım.

Yayınlamayı seçtiğim ilk kısımda, Byung-Chul Han’ın fikirlerinin temel direklerinden biri olan güçlü bir toplumsal eleştiriyi görüyoruz. Han, sosyal mecraların özgürlük fikri arkasında bizleri gönüllü olarak kendimizi ifşa etmeye davet ettiğini, diğer bir deyişle, kendimizi gözleyecek bir sisteme (panoptikon) bilerek ve isteyerek kendimiz hakkında her şeyi sunarak gözlenmeyi ve dolayısıyla da kontrol edilmeyi mümkün hale getirdiğimizi ifade ediyor. Peki, ne demek bu?

Olağan şart ve hal içerisinde, bizlerin anbean ne yaptığını, nerede olduğunu ve ne düşündüğünü bilen bir sistemin içerisinde olmak, bizler için neredeyse bir hapisteymişiz izlenimi verir. Ancak sosyal mecra içerisinde kendimizi ortaya dökme, fikirlerimizi, hislerimizi, ilişkilerimizi, yaşantılarımızı adım adım ve hatta hiç çekinmeden sergileme istekliliğimiz, aslında bizlerin kontrol altında tutulan bir kitleye dönüşmesine yol açıyor. Özgür olduğumuz, her şeyi özgürce paylaştığımız hissiyle beraber, ortalama bir kontrol sistemi içerisindeki halimizden daha fazla bilgi saçıyoruz kendimiz hakkında.

Foucault’nun ifade ettiği disiplin toplumunun bir adım ötesine geçiyor Han. Bu özgürlük yanılsamasıyla birlikte kendi kendimizi sömüren varlıklara dönüştüğümüzü ifade ediyor. Sözde özgürlüğümüzü sürdürme adına içerisinde psikopolitik şiddet içeren bir sistemi inşa ettiğimizi, bu sistem içerisinde hem mağdur hem de fail olduğumuzu iddia ediyor. Burada söz konusu olan şiddetin esas unsurunu da “aşırılık” oluşturuyor. Aşırı iletişimin kurbanı olan bizler, kendi benliğimizden adım adım uzaklaşmaya başlıyoruz ve yaşamdaki gayemizi doğru bir biçimde konumlandıramaz hale geliyoruz.

Byung-Chul Han’ın çevirmeyi planladığım diğer parçalarında, aşırı iletişimin ve başarı odaklı aşırı çalışmanın birey üzerindeki zararlarını daha açık bir biçimde görebileceğimizi umuyorum. Bir nevi girizgâh olması adına bu ilk parça ile Han serimize başlıyoruz.

Sağlıcakla kalmaya çalışın, ama şansınızı da fazla zorlamayın.

Byung-Chul Han: Başarı Odaklı Toplumda Özgür Birey Olma Sorunu Üzerine

Serinin ikinci videosunda Han, günümüzde artık doğrudan emirler ve yasaklar ile yönetilen bir “disiplin toplumunda” yaşamadığımızın altını çizerek başlıyor konuşmasına. Toplumda kabul gören düstur arık “Yapmalısın!” değil, “Yapabilirsin!” haline gelmiş durumda. Peki bu ikisinin farkı ne?

“Yapmalısın!” ifadesi, bireye dışarıdan bir direktif olarak geldiği için belli bir noktadan sonra verimliliğin düşmesine ve dış kaynaklı bu “baskı” sebebiyle toplumsal çark içerisindeki yerini sorgulamasına neden olmaktadır. Diğer bir deyişle, bu dışsal zorunluluk, bireyin başarısızlık durumunda suçu başkasına atmasına olanak sağlamaktadır. Oysa “Yapabilirsin!” düsturu, bireye dışarıdan bir direktif olarak görünmez. Birey, kendi özellikleri dolayısıyla bir şeyleri yapmak ve başarmak zorunda olduğuna inanmaya başlar. Olası bir başarısızlık durumunda kendisine dayatılan bu “Yapabilirsin!” ifadesi ile çatışmak yerine, suçu kendisinde arar ve toplumu bu hesaplaşmanın içerisine katmaz.

Diğer bir deyişle, Han’ın ifadesine göre, “Yapabilirsin!” şeklindeki motivasyon, ilk başta “Yapmalısın!” ifadesine göre daha “özgürlükçü” gibi gelebilir kulağa, ancak uzun vadede bireyin kendine yabancılaşmasına ve kendi potansiyelinin üstünde bir çaba sarf etmesine yol açtığı için oldukça birey namına daha yıpratıcı bir hale gelmektedir. Nitekim, insan kendi kendini sömürmeye başlar bu durumda ve özgür olduğu sanısı sebebiyle her zaman biraz daha fazlasını yapmak için uğraşır. Nihayetinde kendi sınırları dışına taşan insan çöküntü yaşamaya başlar. Bireyin bir şeyleri “yapamayacağını” kabullenmesi bir iç hesaplaşmayı doğurur. Daha en başta bireyin neyin yapıp neyi yapamayacağına karar veren toplumsal mekanizmaya yöneltilen bir suçlama görülmez bu durumda.

Bununla beraber, yine Han’ın ifadesine göre, günümüz toplumlarında birey, özgür olduğu sanısı ile beraber, sürekli kendisini yenileyebilen, daha iyi ve verimli hale getirebilen bir proje/ürün olarak görür. Kendi içerisindeki güce ve motivasyona odaklanan birey, istediği her şeyi yapabileceği varsayımından yola çıkarak toplumsal çarkın olabildiğinde aynı güç ve şiddette dönebilmesi için sürekli bir uğraşı içerisine girer. Bunun neticesinde de birey, değişen ve zorlaşan çevresel ve toplumsal şartlara sürekli bir biçimde uyum sağlamak zorunluluğu hissederek yine içsel bir çöküntüye doğru ilerler.

Bu noktada Han, radikal bir sonuca varır: Batı medeniyetinin temelinde yer alan ve hatta onu şekillendiren “özgürlük ideası”nın günümüzde tam anlamıyla başarısızlığa uğradığını ifade eder. Özgürleşen birey aslında daha da toplumsallaşır ve bu da ona çok çeşitli zorlamalar ve kısıtlamalar doğurur. Neoliberal anlayışın ve genel itibariyle kapitalizmin özgürlük nidasıyla bireyin üzerinde müthiş bir hak ve yetki ilan ettiğini belirtir. Diğer bir deyişle, özgür olmak için kendimizden daha fazla ödün vermemiz gerekir ve bu da temel olarak özgürlük fikri ile çelişmektedir.

Daha önce de belirttiğim gibi, bu seriye devam etme niyetindeyim, ancak kesin konuşmanın insanın başına olmadık dertler açabileceğinin de farkındayım. Dolayısıyla yeni bir Byung-Chul Han çevirisi beklemenizi ama buna o kadar da bel bağlamamanızı tüm samimiyetimle salık veririm.

Byung-Chul Han: Yorgunluk Toplumu Üzerine

Byung-Chul Han serisine son hızla olmasa bile duvarlara tutuna tutuna devam ediyoruz. Daha önceki kesitlerde bizlerin sosyal mecralar içerisinde inşasına yardım ve yataklık ettiğimiz gözetim toplumuna değinen Han, özgürlük anlayışının bir nevi baskı ve kısıtlama getirdiğinin altını çiziyordu. Bu kesitte toplumumuzun bir diğer yüzüne odaklanıyor: Yorgunluk toplumu.

Bir metroya bindiğinizde, diyor Han, uyuklayan insanlar görürsünüz: Alamadıkları uykularının peşindedir bu insanlar. Bu örneği Kore için veriyor aslında, ancak sanırım verdiği emeğin karşılığını bir türlü tam olarak alamayan yurttaşların bulunduğu hemen her ülke için geçerlidir bu. Metroda değilse bile başka bir taşıma aracında, şurada veya burada, başını cama yaslayan, gözlerini kapatan, yorgunluktan olduğu koltuğa çökmüş biçimde çevresi ile olan bağı kesmiş insanlarla dolu toplumumuz. Daha da önemlisi, diyor Han, bu insanların hiçbiri içinde bulundukları başarısızlıktan ötürü kendilerini böylesi bir yaşam sürmeye zorlayan toplumu suçlamamaktadır; hatta tam tersine, kendilerini suçlamakta, kendilerinden utanmakta, yetersizliklerinin kaynağını kendilerinde görmekte ve derin bir mutsuzluk ve hoşnutsuzluğun içine çökmektedirler.

Burada şöyle bir örnek veriyor Han: Köpekbalıkları veya ton balıkları da solungaçlarının yetersizliği yüzünden uyurken bile yüzmek zorundadırlar. Solungaçlarının verimsizliği, onları daha fazla debelenmeye itmektedir. Peki, diyor Han, insanlar da daha verimli olmak uğruna yakın gelecekte uykularından ve hatta rüyalarından feragat edecekler midir? İnsanlar bunu “isteyecekler” midir? Diğer bir deyişle, insanların en temel ihtiyacından vazgeçmesini bile arzulayacak duruma gelmesi söz konusudur Han’a göre ve bu da korkunç bir ihtimaldir.

Tüm bu yabancılaşmanın özünde kapitalist anlayışın yattığını ileri sürüyor Han. İnsanlar kendilerini de birer meta olarak görmeye başladıkları için, aşk dahil tüm duygularını tüketilebilir bir düzen içerisinde değerlendirmeye başlamışlardır. Diğer bir deyişle, her insan somut ölçütlere indirgenebilecek birtakım verimlilik hesabıyla kendi varlığını ve ilişkilerini derecelendirmektedir ve bu yüzden de iki insan arasında gerçek bir dostluk ilişkisi kurulamamaktadır. Bu da daha fazla yabancılaşma ve yalnızlaşma getirmektedir.

Bununla beraber, akıllı telefonların da artık insanların yeni ve hatta en önemli uzvu olduğunu dile getiriyor Han. Metroda şayet uyumayan birilerine rastlarsanız, diyor, onun da elindeki telefona gömüldüğünü görürsünüz. Akıllı telefonlarımız ile neredeyse obsesif bir ilişki içinde bulunduğumuzu ifade eden Han, insanların bu cihazlar aracılığıyla gerçek dünyadan bir kopuş yaşadığını ve sanal dünyanın içerisindeki sahte gerçekliğe kitlenip kaldığını ve böylece köreldiğini belirtiyor.

Peki, bir çözüm yolu sunuyor mu Han? Aslında, felsefenin günümüzde yanlış değerlendirildiğini ifade ederek bir çıkış yolu gösteriyor. Bugün felsefe, bir nevi kılavuz olarak görülüyor. İnsana doğru yolu gösteren bir pusula gibi sunuluyor. Diğer bir anlatımla, ya bir kişisel gelişim nesnesi ya da postmodern ahlaki kriterlerin kitapçığı halini alıyor ve böylece bu anlamıyla felsefeye başvuran insanlar mevcut durumları içerisinde kıpırdanmaktan başka bir şey yapamıyor. Oysa, diyor Han, felsefe insanın yolunu şaşırtmalıdır, onu kafasını karıştırmalıdır. İnsanı yakasından tutmalı, bu duvardan öbürüne çarpmalı, insanın başını kaldırıp da çevresine şöyle bir bakmasını sağlamalı, kaşlarını çatmasını, düşünmeye başlamasını, şüphe ve merak duymasını, içine hapsolduğu panoptikonun farkına varmasını mümkün kılmalıdır.

Byung-Chul Han serisinin üçüncü videosuydu bu ve eğer bir terslik olmazsa ki, her zaman olur, dördüncü ve son bir video daha yayınlayacağım. Orada Han, Oldboy’un yönetmeni Park Chan-Wook ile sohbet ederek akıllı telefonların özgürlük alanı mı sunduğunu yoksa insanı daha da köşeye mi sıkıştırdığını irdeliyor olacak. Böylece bu yılı kapatmış olacağız.

Sağlıcakla kalmanızı dileğimi bildiğinizi umarak aynı şeyleri tekrar etmemeyi arzuluyorum.

Byung-Chul Han: Park Chan-Wook ile Söyleşi

 Byung-Chul Han çeviri serimizin sonuna geldik. Bilmeyenler (ve bir zamanlar bilip de şimdi unutanlar) için bir hatırlatma yapmam gerekirse, geçtiğimiz haftalar boyunca 3 adet Byung-Chul Han videosu yayınladım kanalda. Bu videoların temel fikri, insanın toplum içerisinde, toplum tarafından dayatılan “özgürlük” kavramı ile baş edemediğidir. Bunun sebebi ise, özgürlük olarak görünen şeyin aslında bir kısıtlama ve baskı yumağı olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, özgür olduğumuzu sanarak “kendimiz” denilen şeyi sömürüye açık hale getiriyor ve daha da vahimi kendimizi bizzat kendimiz sömürüyoruz. Kendimizi sosyal mecrada sergiliyor, teşhir ediyor, kendimize ait her türlü bilgiyi kendi rızamızla veriyoruz.

Peki, ama bundaki sorun nedir? Han’a göre, bundaki asıl sorun, aşırılıktır. Bizler, aşırı iletişimin kurbanları haline geliyoruz. Aşırı iletişim bizleri özgürleştiriyor gibi görünse de, aslında ufacık kafeslere hapsediyor. Gerçekliğimizi artık bir uzvumuz haline gelen akıllı telefonların içine aktarıyoruz.

Bu noktada, bir önceki videoya gelen bir eleştiriyi de (hiç âdetim olmadığı halde) tartışmaya açmak istiyorum. Söz konusu videoda bireylerin artık akıllı telefonlara gömüldüğü iddia edilmişti ve gelen eleştirel yorumlarda bu gömülme halinin eleştirilmesinin yavan olduğu söylenmişti. Başka bir ifadeyle, insanlar sadece zaman öldürmek veya “ahmakça” şeyler izlemek ve takip etmek için telefon kullanmıyor, bilgi almak için de akıllı telefonlar kullanılıyor, oradan kitaplar, makaleler okunuyor, değerli videolar izleniyor, dendi. Dolayısıyla, diye eklendi, insanların akıllı telefona gömülmesinde sanıldığı kadar büyük bir sakınca yok.

Bu karşı-argüman, aslında Han’ın iddiasını tam olarak karşılamıyor. Han, insanların sosyal mecralarda “boş vakit” harcadığını iddia ederek bireylerin akıllı telefonları “anlamsız şeyler” yapmak için kullandığını ifade etmiyor. Bilakis, anlamlı veya anlamsız nasıl bir aktivite içinde olunursa olunsun, akıllı telefonların bizlerin algılayış biçimimizi bozduğunu ve yaşamlarımızı sömürüye açtığını iddia ediyor. Bu son videoda da “Oldboy” adlı (harika) filmin yönetmeni Park-Chan Wook ile bu meseleye değiniyorlar.

Akıllı telefonlar sayesinde (veya yüzünden) sürekli bir iletişim halindeyiz. Kaldırabileceğimizden daha fazla “veri” ile karşı karşıyayız. Buradaki temel sorun, aldığımız verinin iyi veya kötü anlamda “kalitesi” değil, bizatihi bu denli yoğun bir veriye maruz kalmamızdır. Gerçeğin bu veri akışı içerisinde bir öneminin kalmadığı, daha da vahimi, bizlerin de bu akışa hizmet ettiği ve dolayısıyla suistimale ve sömürüye açık bir sisteme dahil olduğumuz iddiasında Han. Daha açık ifade etme cesaretini kendimde bulacak olursam, gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz ve bu sebeple de “kendimiz” denilen şeyin ne idüğü belirsiz kopyalarına ve taklitlerine dönüşmeye başlıyoruz.

Aşırılık, bizleri içinden çıkılmaz bir döngüye itiyor. Kabul görmek ve başarılı görünmek kalabalıklarca belirlenen kıstaslara indirgenmiş durumda ve bu indirgeme hali bizler için çıtayı sürekli yukarılara çıkarıyor. Daimi bir başarısızlık hissine boğuluyoruz, özgürlüklüklerimiz bizleri daha fazlasını yapmaya itiyor, bunun doğurduğu baskı ile başa çıkamıyor ve tüm bu sistemi suçlamak yerine kendimizin yakasına yapışıyoruz. Gece yarısı işten gelen bir mail’i cevaplarken buluyoruz kendimizi, tatil gününde sessiz sakin dinlenirken telefondan çıkan bildirim sesiyle dikiliyoruz, şöyle bir internette gezineyim derken ne düşüneceğimizi belirleyecek veri bombardımanına maruz kalıyoruz.

Artık “ben” ve “toplum” arasındaki bariyerler kalkmış durumda. Birey olmak, birey olarak başka bireylerle hakiki ilişkiler kurmak mümkün değil. Kendimizi bu sınırsız ve doyumsuz sistem içerisinde iyi pazarlayabilmeliyiz, kendimizin doğru düzgün müteşebbisleri olmalıyız. Ortaya koyduğumuz “verim” dışında bizi anlatabilecek bir kıstas kalmadı. Büyük bir curcunanın içinde olmak, onu daha da harlamak durumundayız.

En başta ifade ettiğim, Han’ın akıllı telefonlar ile ilgili eleştirisine getirilen karşı-argüman bu açıdan yalpalayıp duruyor. Sorun, bizlerin akıllı telefonları (veya sosyal mecraları) doğru veya yanlış kullanmamamız değil, bizatihi olarak bunları kullanmamız: Her an her yerden ulaşılabilir olmanın getirdiği özgürlük aslında mesafesi uzamış prangalar olarak bileğimize takılmakta.

Peki, ama son kertede ne yapılabilir, diyecek olursanız, cevabım şudur: Bilmiyorum. Doğrusu, bu yazdıklarım benim fikirlerimden ziyade Han’ın görüşlerinden anladıklarım. Ben çoktan mahvolduğumuzu düşünüyorum, evrenin yok olacak olması başımıza gelecek en iyi şey bana göre. Neyse ki benim ve görüşlerimin bir değeri yok.

Çeviri: Ümid Gurbanov

ileŞiir Antolojim

Mes’ut Bir Tesadüf’e İkinci Mektup

Ayrılığı bir sözcük gibi andığın her an, geleceği bilme yeteneğimi elimden alıyorsun. Dönebileceğim bir kapı yoksa, gitmeyi öğrenmeliyim.

Rüzgârın ne güzel bir şey olduğunu anlatacaktım daha. Ortak harflerimizi daha iyi vurgulayarak bak bu “waran” (yağmur) bu da “roc” (güneş) diyecektim. Dağlarımızdan taşıyıp getirdiğin kekik kokusunu arayacaktım saçlarında. Kendimden bu kadar bahsetmeyecektim.

Kütüphanelere kırık bir eğriyle daldığım her saat, birtakım sakallı adamların ömrüne ekleniyor. İktisadiyat ilminin acayip sayıları ve mesela Spencer’a ne gerek varsa! Ama bende beni yok sayan kılıksız hocaların müstehzi sözleri kırıyor beni. Belki sen olmasan bu kadar alıngan olmazdım. Belki her şeyi ve bu dili bu kadar hırsla öğrenmezdim, ki Türkçe bir Kürt için düşünme ve yaratma dili değil, polis, asker ve mahkemeye ifade verme dilidir.

Seninle geçen her akşamın saçları var, neden inkâr edeyim ki şimdi? Daha güçlü, daha mesafeli mi olmalıyım? Yüzüme bir yolculuk anısı yakıştırıp başının üstünden uzaklara mı bakmalıyım? Anlıyorum, herkesin bir kalbi var elbet senin de. Haftada yedi gün, senede dört mevsim vardır, kabul ediyorum. Dünya diye bir yer var, dağ gölleri var, huzursuz yamaçlar var. Ama seninle kanıtlanan bir varlık isem, ısrarcı değilse de, kederli olmakta haklıyım.

Birinin balkonunda uzun uzun durmasını ciddiye almalısın. Evlere sığmayan her bir kişinin sözcükleri yayvandır. Başaklarla akraba olan dizlerimin bu devletlû şehirde ağrıması da bundan. Sığınmak için değil, sığmak için sana muhtacım. Soğuk ve gerçek sözcüklerinin bu kalbe bir çevirisi yok.

Gitmeliyim demek. Bir zerdalinin dalından kopması gibi çığlık çığlığa. Ama sesimi yankılayan bir vadi yoksa, bir sesim yok demektir. O halde ölgün harflerle gitmeliyim. O halde, artık sana değil, kendime seslenmeliyim:

Sen ki yoksun aşkın levhasında. Patikalara benzeyen sokaklara döktüğün yüzünde kıraç bir tarlanın teni var. Hatırla bir gecede bir geceyi özlediğini, bir ceylanın bir pınara indiğini. Suç yok turnaların güneye bakmasında. Ellerini ıslatan nehirlere müteşekkir olmalısın. Bilmeli, hatta öğrenmelisin ki hayat, iri laflara gelmez. Onun hakkında, sakın ha, bir şey söyleme.

Her aşk büyütür seni, hele bu ilk aşkınsa. Daha iyi anlarsın bulutların ovaya dağılan dilini. Bir güvercinle göz göze gelirsin bir vakit, o ana ikindi diyecekler, karşı çıkmamalısın. Bir sokak köpeği anlayacak seni, dizlerindeki başakların uykusunu bölecek “beni de sev” diyerek. Keder, bilmenin ilmidir, “keder ilmi” diyecek biri, anlayacaksın.

Bu gövdeyi attığın bir kuyudur aşk, ki sen Yusuf değilsindir hiç, hatta kurtsun. O gömleği kanına banacaklar. İyidir bu Yusuf olmaktan. Kusur, güzelliğin kendisidir. Öğreneceksin.

İzin verme hiçbir şey avutmasın seni. Kurusun ucuz şarapların masalardaki izi. Duyulsun sabaha yürüyen karıncaların telaşı. Her renk bir sözcük diye bilinsin. Kendini kuytulara çekip yarasını şevkle yalayan vahşi bir havyan gibi acele etmeden iyileş. Aşk senin emeğindir.

Döneceğin bir kapı yoksa gitmeyi öğrenmelisin. Gittiğin yol sana çıkacaktır!

DEM
Mutlu bir batık gibi dibinde yaşıyorum onun
Yalnızlığım onun hazinesi, o bilmese de!


Selim Temo

ileŞiir Antolojim

Divan Şiirinde Hande

“Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek:
“Ya Rabbî, dedi, beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana,
gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim,
Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim.
Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dahil eyle! ””

(Neml Sûresi 19. Ayet)

Nûrun dökülür, sahil erir, karşıki yerler
Bir hâb-ı münevverde hep eşkâlini gizler;
Sîmîn dumanlarda ölür ruh-ı menâzır,
Bir ra’şe-i zerrin ta karşıda yer yer
Mahmur ışıklar yüzer esrar üzerinde
Yorgun sular üstünde kanar bir şeb-i hande..

Ahmet Hâşim

İşte Nesrin daha bir gonce-i nev-hande iken
Geçti, makhûr-ı kazâ, hep bu dikenliklerden.

Tevfik Fikret

Kadın nedir?… O münevver menekşedir ki uçar,
Samîm-i hüsn-ı bahârında hande-i âfâk,
Çiçek nedir?… O da bir aşk-ı mütebessimdir ki
Şemîm-i rûh-ı behîminde bir kadınlık var!..

Kadın, semâ; o da bir nuhbe-î tesellîdir,
Kadın, çiçek, o da bir hande-î nihânidir;
Bu iki rûh-ı nefîsin meâli sevdâdır!..

Ahmet Hâşim

Çehrenden akan hüzn-i ziyâ, hüzn-i müebbed.
Her rûha döker giryeli bir hasret ü gurbet,
Bir hasret ü gu
rbet ki bütün geçmişe âid:

Günlerle ölen hâtıralar… her şeyi râkid.
Her bir şeyi pür hande yapan mâzî-yi mes’ûd…

Ahmet Hâşim

Güldün; şeb-i şi’rimde bütün şi’r ü emeller
Pür-hande, pür-aheng ü pür-âvâz döküldü;
Mehtâb ü ziyâ, fecr ü şafak, nûr döküldü
Reyyân-ı emel, mest-i hafâ… şûh u münevver…

Güldün; şafak-ı şi’rime altınlı ziyâlar
Bir ufk-ı ezelden gülerek şimdi saçıldı;
Güldün güzelim, rûhuma handân ü müzehher
Gül-hande-i tâbân-ı lebin şimdi saçıldı…

Güldün; gülerek, güldü bütün şi’r ü hayâlim
Güldükçe, hayâtım gülecek hep ebediyyen
Hüznüm yine senden bana, mâtem yine senden!

Her lem’a-i aşkın bana her nûra bedeldir
Her hande-i nûrun bana bir şi’r-i emeldir;
Bir şi’r-i emelsin bana ey şi’r-i hayâlim!…

Ahmet Hâşim

Hande-rûluk eser-i rahmetdir
Türş-rûluk sebeb-i nefretdir

(Güler yüzlülük Allahın bir hediyesiyken ekşi suratlılık herkese nefret verir.)

Nâbî

Gonçenin gitti başı araya bir hande ile
Var kıyâs eyle bu gülşende dem-â-dem güleni…

(Goncanın başı bir gülüşüyle boşa gitti- kesildi- var sen düşün gül bahçesinde her zaman gülenlerin halini.)

Nevres-i Kadîm

Hande-i zlri gibi şa’şa’a-ı subh-ı ümid
Çeşm-i habldesi şfır-etgen-i hab geldi bafia

(Alttan alta gülüşlerini, umut sabahının ışığı; uykulu gözlerini, karmaşa çıkarmaya hazır fitne gibi algıladım.)

Esrar Dede

Nedür bu handeler bu işveler bu nâz u istiğnâ
Nedür bu cilveler bu şîveler bu kâmet-i bâlâ

Nedür bu pîç pîç ü çîn çîn ü hâm-be-hâm kâkül
Nedür bu turralar bu halka halka zülf-i müşg-âsâ

Nedür bu ârız u hadd ü nedür bu çeşm ü ebrûlar
Nedür bu hâl-i Hindûlar nedür bu habbetü’s-sevdâ

Miyânun rişte-i cân mı gümiş âyine mi sînen
Binâgûşunla mengûşun gül ile jâledür gûyâ

Vefâ ummaz cefâdan yüz çevürmez Bâki âşıkdur
Niyâz itmek ana cânâ yaraşur sana istiğnâ

Bâkî

Cûş-ı mey şeydâsıdır keyfiyyet-i güftârımın
Hande-i gül mestidir peymâne-i ser-şârımın

Neşve-i mey dâmen-i destimde bir ser-çeşmedir
Câm-ı Cem bir lâle-i hod-rûsudur kûhsârımın

Vasf-ı kaddinle kıyâmetler kopardım şöyle kim
Mihr-i mahşer şemse-i dîvânıdır eş‘ârımın

Bü’l-aceb kâşâne-i nûrum ki tâb-ı âftâb
Mevce-i deryâ-fürûğ-ı tâbıdır dîvârımın

Vasf eden subh-ı bahârın safvet-i tab‘ın Nedîm
Görmemişdir cûşiş-i feyzin dil-i bîdârımın

Nedîm

Bezmimiz rûyun ile reşk-i gülistân olsun
Handelerle leb-i la’lin şeker-feşân olsun
İ’tizâr etme Nedîmâ sana kurbân olsun
Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim

Nedîm

Bir pür nemek kirişmesi bir tatlı handesi
Bir şekkerin tekellümü bir hoş edâsı var

Nedîm

Gülü iltifâtı edüp hande-rûy
Bahârâna ahlâkı bahş etdi bûy

Nedîm

Düşme cânâ dillere sırr-ı dehânın fâş edüp
Gonca-yı la‘lin açılmasın gül-handeye

(Gülleri memduhun iltifatı açtırırken, ahlakı da baharlara koku verir.)

Lebin ki nâz ile bir hande eylemişdi henüz
Onun çemende girîbân-ı gül derîdesidir

Rindden râh-ı mahabbetde girân-bârcadur
‘Âşıkda kor mı tâkat ol hande-rûlıcuklar

Nevbahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femün
Ararız hande-i dîrineyi giryân olarak

(O gonca ağızlının gam bahârına bülbülüz; eski gülüşü ağlayarak ararız.)

Sabr ü tâkatsiz çıkup bir gül dahi peydâ eder
Hande sığmaz goncenin zirâ leb-i handanına

Nedîm

Oldı sermâye-i hayret bana bîm-i ümmîd
Bilmem eyleyecek girye midür hande midür

(Ümit korkusu bana hayret sermayesi oldu. Gülmek mi, ağlamak mı gerek bilmem.)

Nâbi

Hande-i gonca temâşâ-yı nihâlindendir
Tâbiş-i şu‘le gül-i berk-i cemâlindendir

Nedîm

Ol hande-i şîrîn leb-i handâna virilmiş
Bu girye vü zârî dil-i nâlâna virilmiş

Enderunlu Hasan Yâver

Handeye ol dehen-i tengde çün yok imkân
Bir tebessüm de mi mümkin degül ey gonce-dehân

Şeyhülislam Yahyâ

Her ne denlü olsa güllerle gülistân hande-rû
Eylemez ârif gül-i sûrî safâsın ârzû
Ehl-i dil olmaz na’îm-i reng ü bûdan hisse-cû
Gâhi ammâ lutf-ı cüz’îden olunsa güft ü gû
Ârife bir gül yeter dirler meseldür gerçi bû
Bulmadum ben o güli gezdüm bu bâgı sû-be-sû

Cevrî

Âşık belâya kâyil bülbül legâna mâ’il
Olmuş naşîb hande her kebk-i kühsâra

Hayâli Bey

Aglasam bülbül gibi kūyuñda tañ mı zār zār
Bu benüm efġānuma gül gibi sende ḫande var

Muhibbî

Söz deminde òande-i laèlüñ ki bir gül-destedür
Gûyiyâ bir âl nâzük rişte ile bestedür

(Konuştuğun zaman bir gül destesi gibi
olan dudağının gülüşü, adeta kırmızı ince bir iple bağlanmış gibidir)

Üsküplü İshâk Çelebi

Kût-ı cânım idi takbîl şeker-hande şifâh
İmtizâcıyla gelip sîneye sad-ruhb ü refâh

Diyarbakırlı Lebîb

Söz deminde òande-i laèlüñ ki bir gül-destedür
Gûyiyâ bir âl nâzük rişte ile bestedür

(Sevgilinin gülüşü âşık için gül bahçesidir. Âşık la’l cevherinden meydana gelen gülüşe
hasrettir.)

Üsküplü İshak Çelebi

Mecnūn gibi Rāif’i śaĥrāya düşür de
Eyle yüzüne ħande ne derlerse desinler

Raif Bey

Âşık-ı şûrîdesin gah öldürüp geh dirgüren
Gamze-i düzdîdesiyle hande-i pinhanıdır

(Aklı başından gitmiş âşığını kah öldürüp kah dirilten sevgilinin hırsız gamzesi ile gizli gülüşleridir.)

Ahmed Paşa

Oldu ser-mâye-i hayret bana bîm ü ümmîd
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir

Nâbi

Yadında mı doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin gülerdi âlem;
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.

Sa’dî-i Şîrâzî

Rakîb-i hâr ile n’içün açılup gül gibi her dem
Güzellik gülşeni içre idersin hâlüme hande

(Âşık, gül gibi güzel olan sevgilinin diken karakterinde olan rakiple birlikte olup kendine gülmesine şaşırmaktadır.)

Adlî

Eder îcâd-ı harf u savt mevce-i hande-i gülden
Anı zîr-i lebinde ‘aşıka düşnâm içün saklar

Nedîm

Hazȃn itdükçe gȃret leşker-i ezhȃr-ı gülzȃrı
İder nakş-i bürȋde şeh-nişȋn-i cȃmdan hande

(Hazan, gül bahçesindeki çiçekten askerleri yağmaladıkça, nakışı olmayan kadehten/
camdan/ balkondan (bakarak) güler.)

Nȃbȋ

Şîvesi nâzı edâsı handesi pek bî-bedel
Gerdeni püskürme benli gözleri gâyet güzel

Nedîm

Eder îcâd-ı harf u savt mevce-i hande-i gülden
Anı zîr-i lebinde âşıka düşnâm içün saklar

Nedîm

Senden evvel eğer ölürsem ben
Gâhü bigâh aç bu defteri sen
Bak şu nazmi şikesti besteye kim
Bana bir hande yollasın senden!
Şu kitabı hazinü piirhunu
Aç da gör kalbi nâle meşhunu
Semti resinde titresin ruhum
Sen okurken bu şi’ri mahzunu
.

Cenab Şehabeddin

Serv eder ders-i hırâm ol kâmet-i nâzendesin
Meşk eder kû kûy-ı kumrî kâh kâh-ı handesin

Nedîm

Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin
Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin,
Alnında bir sitâre-i nev, yok, bir âftâb,
Sönsün mûebbeden.

Tevfik Fikret

Bütün bizimçündür
Ne varsa aşk ile bidar-ı ra’şe, ya naim,
Ne varsa aid olan leyl-i hande-me’nusa,
Sana aid lebimdeki buse,
Lebinin surh-ı bizevali benim.

Ahmet Haşim

Gönül ki hande yüzünden yaşar hayâta güler
Hayâta hande eden rind kâinâta güler

Muallim Naci

Tîğ-i gam yaralarından ana dil kan ağlar
Ol şeker-hande ile yaramıza tuz urur

(Gönül, gam kılıcının yaralarından sevgiliye kan ağlamakta; o ise şeker çiğneyerek(gülerek), yaramıza tuz basmaktadır.)

Hayretî

Şöyle gülşen pür-tarab kim gûşlar fark eylemez
Kahkahâ-yı hande-i gülden nevâ-yı bülbüli

Nedîm

Arz-ı mihrinden rakibin hande el verdi bana
Dildeki suz-ı gam-ı pinhanı andım ağladım

Himmet-i hubanı gördüm zikr eder erbab-ı aşk
Sevdiğimden gördüğüm ihsanı andım ağladım

Ruhiya gülşende gördüm gülden ağlar andelip
Ben heman ol gonce-i handanı andım ağladım

Bağdatlı Ruhi

Gehî gamzenle bîmâr olana handenle tîmâr it
Yazıkdur kullara kıyma igende hey güzel hânum

Âşık Çelebi

Rûyuna ‘azm itmiş iken kaldı zülfünde gönül
Ka’beye ‘azm itdi oldı kâfiristânda esîr

Bîm-i hecrün ‘ıyd-ı vaslun ‘Âşıka havf u recâ
Handen ile gamzen olmışdur Beşîr ile Nezîr

Âşık Çelebi

Mailiz bir güle Nabî ki tebessüm etse
Handeden gonce-i handanı peşiman buluruz

Nabî

Gül vaslı ganîmetdir
Bülbül sana ni’metdir
Bil kadr-i dem-i vaslı
Güller gibi ol hande

Hasan Sezâî

Her zerrenün çü behresi var âfitâbdan
Arzun nasîbi cür’a-i câm-ı şarâbdan

Bâd oldı zinde nefh-i dem-i nev-bahârla
Hâk itdi hande reşha-i feyz-i sehâbdan

Âşık Çelebi

Sûru baʿzın baʿza mâtem-hîz olur ebrin görün
Hande-i berk eyler efzun dîde-i giryânını

Nakd-i ümmîd ile pürdür ceyb-i subh ey dil hemân
Vâm-hâh-ı âhın elden koyma sen dâmânını

Seyr eder eşk-i gül-âbı hande-i gül-goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını

Nedîm

Açan hüviyyetden kapu
Zevk ile olmuş hande-rû
Zâhir olur izmâr-ı Hû
İzhâr-ı zikru’llâh ile

Hüdâyî

Oldu sermaye-i hayret bana bîm ü ümid
Bilmem eyliyecek girye midir hande midir

Nâbi

Gördükçe bendeni bu şeker-handeler nedir
Bildin mi tûti-i şeker-istânın olduğum

Nedîm

Ben yanup aglarım ol handeler eyler turmaz
Eşk-i çeşmimle kızıl kana boyandırdı beni

Yine dek ile ümîde düşürüp Leylâ’yı
O yalan sözlerine kâfir inandırdı beni

Leylâ Hanım

Tengtir gâyet ile ol büt-i şûhun deheni
Hande yol açmasa andan çıkamazdı sühen

Nefî

Hey nesin sen ki duyup handeni kûhsârda kebk
Katı âvâz ile tahsîn okur üstâdın içün

Çokdan ey kilk-i Nedîmâ niçün oldun hâmûş
Bizi hasretde kodun nazm-ı nev-îcâdın içün

Nedîm

Reftâr-ı germi hande-i nerm ile kıl ki tâ
Ömrüm geçe ferahla geçer çün şitâb ile

Nefî

Hande-i gonca temâşâ-yı nihâlindendir
Tâbiş-i şuʿle gül-i berk-i cemâlindendir

Nedîm

Düşme cânâ dillere sırr-ı dehânın fâş edüp
Gonca-yı laʿlin açılmasın gül-handeye

Nedîm

Serv eder ders-i hırâm ol kâmet-i nâzendesin
Meşk eder kû kûy-ı kumrî kâh kâh-ı handesin

Nedîm

Hüner ehli zamânede gülmez
Âkil itmez ‘ abes yire hande

Bâki

Tebessüm-i amelîye inanmazız Nabî
Sada-yi hande-i bîihtiyarı biz bilürüz

Nabî

Senüñ yañaguña gül didiler bu-y-ıdı sebeb
Ki düşdi hande gül oldı vü şâœumân bülbül

Ahmedî

Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir laʿl-i lebin
Bir şeker-handeyle mest-i bî-mecâl eyler beni

Nedîm

Bu denli gussalar gamlar içinde handemün sırrın
Gubâr-ı hattun esrârıyla hayrân olmayan bilmez

Şeyhül İslâm Yahya

Gehî itse tebessüm gonceveş geh gül gibi hande
Güzel yâr-i güzînüm gibi şûh u şîvekâr olsa

Şeyhül İslâm Yahya

Gehî eyler tebessüm bülbüle gâhî ider hande
Çemende gonce bir mahbûb-ı şûh-ı şîvekâr oldı

Şeyhül İslâm Yahya

Garîb girye ile eylerem mu’âmeleyi
Nedîm-i hande ile gâh-gâhdur kârum

Nedîm

Ben ki zahm-ı tîg-i çeşmünden serâpâ handeyem
Derde sabrum gıbta- fermâ-yı dil-i Eyyûb’dur

(Şair kendi sabrı ile Eyüp Peygamberin sabrını kıyaslar ve kendisinin sevgilinin gözünün kılıç yarasından baştan ayağa gülüş olduğunu, derde sabredişinin ise Hz.Eyüp’ün gönlünün kıskançlık emri olduğunu ifade eder.)

Fehîm-i Kadîm

Berg-i gül-i tebessümin gülbün-i la‟li itdi cem„
Gonca-misâl tâ ide bir gül-i hande sâhte

Fehîm-i Kadîm

Divâneyüz amma feleke hande-zenânuz
Müstehzî-i sâhib-hıred-i bîhûde-pendüz

Fehîm-i Kadîm

Hep ettiği cefâyı unutturdu ol perî
Bir nîm hande bir nigeh-i iltifât ile

(Hep ettiği cefayı unutturdu o peri,
Bir yarım gülüş, gönül alıcı bir bakışla.)

Nâbî

Bâis-i hande olur setre çalışmak aşkı
Vaz’-ı kufl etme gibi türbe-i Nasreddin’e

(Güldürür gizlemeye çalışmak aşkı,
Kilit asmak gibi Hoca’nın türbesine.)

Şeyhülislam Atâ

Yüzüme güldü felek handesine aldandım
Âh ol hande bükâ üzre bükâdır şimdi

(Yüzüme güldü felek, gülüşüne aldandım,
Ah o gülüş, ağlayış üstüne ağlayıştır şimdi.)

Fâzıl

Goncenin gitti başı areye bir hande ile
Var kıyas eyle bu gül-şende dem-â-dem güleni

(Goncanın gitti başı araya bir gülüşle,
Var kıyas eyle bu gülşende hep güleni.)

Nevres-i Kadîm

Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka mâtem

(Öyle bir ömür geçir ki olsun,
Ölümün sana gülüş, halka yas.)

Muallim Cûdî

Cevheri handemizin girye-i bed-bahtândır
Bu sebepten dolayı çok gülemez merd-i hakîm

(Gülmemiz kara bahtlıların gözyaşlarındandır,
Bu sebepten dolayı çok gülemez bilge kişiler.)

Ferid Kam

Andelîb âh edip ağlar gül âna hande eder
Böyle gelmiştir ezelden bu cihân böyle gider

(Bülbül inleyip ağlar, gül ona güler,
Böyle gelmiştir ezelden, bu dünya böyle gider.)

Behiştî

Gönül ki hande yüzünden yaşar hayâta güler
Hayâta hande eden rind kâ’inâta güler

(Gönül ki gülüşten yaşar, hayata güler,
Hayata gülen rint, evrene güler.)

Muallim Nâcî

Hande eyler âlemin evzâ-ı nâ-hem-vârına
Güldüğü ehl-i cünûn sanmanız bî-hûdedir

(Gülerler insanların çarpıklarına,
Gülüşü mecnunların sanmayın boşunadır.)

Fâizî

Oldu sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir

(Korku ve umuttan şaşkınlık içindeyim,
Bilemiyorum ağlamalı mı, gülmeli miyim?)

Nâbî

Ehl-i mâtem giryede küttâb-ı kısmet handede
Cân-sitânın verdiği ma’cûn dü hâsiyyetlidir

(Yaslılar ağlar, mirası paylaştıranlar güler,
Ölüm meleğinin verdiği ilaç iki yönlüdür.)

Nâbî

Fikr et ey dil ki doğduğun vaktin
Halk handân idi ve sen giryân

Ana sa‘y et ki öldüğün vaktin
Halk giryân ola ve sen handân

?

Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr
Leb-i deryâda uçan bir ebedî hande-i nûr

Mehmet Akif Ersoy

Ey hâtırasıyle kaldığım yâr,
Artık aramızda bir cihan var!
Sen gökte safâ-güzîn-i dîdâr,
Ben yerde azâb içinde bîzâr!
Gûşumda bütün terâne şîven!

Şîven demi nây-i nağme-kârın,
Şîven cereyânı cûybârın ,
Şîven sesi bâd-ı bî-karârın,
Şîven bana âh yâdigârın…
Sen gökleri hande-zâr ederken!

Mehmet Akif Ersoy

Hande-rûluk eser-i rahmettir
Türüş-rûluk sebeb-i nefrettir

Nâbî

Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey

Handesi idi tebessüm o gülün
Ya’nî sultân-gürûh-ı rusülün

Hakanî

Söyle bana kaht-ı handeden mi
Bu masraf-ı kem kem-i tebessüm

Âheng-i nevâ-yı hande eyler
Zîr-i lebi kıl yem-i tebessüm

Şeyh Gâlib

Sakın tevkîr-i nâsa hande-i vesvâsa aldanma
O Kıtmîr-i müzevvir gâyetinde Şâzenûş’um dir

Yem-i hayret midir bilmem ‘acebdir ‘İffet’üñ hâli
Cihânı velveleyle toldurup soñra hamûşum dir

Bursalı İffet Hanım

Goncalar itmez tebessüm hande-nâk olmaz çemen
Girye-i ebr-i kerem bâlâdan ihsân olmasa

Bursalı İffet Hanım

Gülerse handesi câna safâdır
Sirişki renc-i hummâya devâdır

Leylâ Hanım

Ey gonca bakma handeme sûz-ı derûnı gör
Pervânedir dilim dehenim ‘andelîb ise

Şeref Hanım

Tengtir gâyet ile ol büt-i şûhun deheni
Hande yol açmasa andan çıkamazdı sühen

Nef’î

Dôst düşnâm verir eyler ise hande su’âl
Sâki zehr-âb sunar etse eğer bâde taleb

Osman Nevres

Hande-i düşmene aldanma ki su dîvârıñ
Pâyını bûs ederek verdi esâsına halel

Osman Nevres

Ağlardı içi olursa handân
Handeyile ederdi setr-i hicrân

Abdülhak Hâmit

Bu çehre miydi ki titrerdi karşısında zemîn
Bunun mu handesi âfâka tarh ederdi enîn

Mehmet Akif

Nev-bahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak

Şeyh Galip

Her sûda, evet, manzaranın hüsnüne sâil
Bir fâcirenin hande-i gâret-geri vardır

Abdülhak Hâmit

Seyreder eşk-igül-âbı hande-i gül goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını

Nedim

Hande-i hacletle ister ki ide def’-i infiâl
Goncagül-şende görüp gül yüzün olmuş münfa’il

İbni Kemâl

Zekî nazarlarının hande-i kebûdiyle
Tenevvür eyleyen ecfânı sankipür-şu’le

Tevfik Fikret

Rûhumdan uçar rûhuna meshûr u girîzan
Bir hande-i ma’sûmesi bir tıfl-ıgarâmın

Ahmet Hâşim

Gel surâhî kulkulü zevkın Hayâlîden işit
Hande-i dilber safâsın âşık-ı mahzûna sor

Hayâlî

Küre ihlâl-i sükûd etmek için
Hande-i derûnu bekler fecrin

Cenap Şahabeddin

Nev-bahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak

Şeyh Galip

Her sûda, evet, manzaranın hüsnüne sâil
Bir fâcirenin hande-i gâret-geri vardır

Abdülhak Hâmit

“Yeter etdiñ perı şān göñlüm ey āfet yeter etdiñ ̇̄ ”
Derūnum beyt-i ma‘mūr idi hep zı r ü zeber etdiñ ̇̄
Beni aġlatdıñ aġyār ile vardıñ ḫandeler etdiñ
Göñül bünyādına ey seyl-i eşk-i derd es̠er etdiñ
“Ḫarāb-ābādımızda ḳalmadı ās̠ār-ı cem‘iyyet”

Esrar Dede

Her ne dem ḥāl-i perı şānım tefe ̇̄ ’’ül eylesem
Ḫande eyler gūyiya mecmū‘a-i fālım baña

Esrar Dede

Aldanma sakın handesine âl eder âhır
Ey bülbül-i şûrîde dü-rûdur gül-i ra‘nâ

Beyânî

Gehı ̇̄ki ḫande-i bı ̇̄-cāy-ı ye’s-i ġam ederim
Felek ne zehr yuṭar reng-i nūş-ḫandimden

Esrar Dede

Subḥ-ı bahār-ı baḫtı gülistān-ı ḫandedir
Her kim ki derd-i ‘aşḳı ile āh u’ zār eder

Esrar Dede

Senüñ yañaguña gül didiler bu-y-ıdı sebeb
Ki düşdi hande gül oldı vü şâœumân bülbül

Ahmedî

Hemîşe devletüñ pây-ende olsun
Çırâgı ömrüñüñ tâb-ende olsun

Yüzüñ ki_oldur bahâr-ı âlem-i cân
Ferahdan gül bigi pür-hande olsun

Cihân tendür ü sen cân-ı cihânsın
Cihân olduhça bu cân tende olsun

Havâdis sarsarından düşmenüñüñ
Binâ-yı devleti berk-ende olsun

Felek döndükçe kapuñda kevâkib
Bu resme ki_Ahmedîdür bende olsun

Ahmedî

Giden gitdi melik pây-ende olsun
Çırâgı ömrinüñ tâb-ende olsun

Sehâb agladugınca gohca lerzân
Şehüñ gül yañagı pür hande olsun

Murâdınca medâr-ı çarh dönüp
N’irede ol dilerse anda olsun

Hemişe râyeti vü leşkerinüñ
Zaferle her yaña tâz-ende olsun

Sipihr ü mihr ü mah encümle unsûr
Murâdına anuñ sâz-ende olsun

Kevâkib üstine sultân-ı encüm
Yüzinüñ nûrı-la nâz-ende olsun

Hezârân Ahmedî gibi sehün-ver
Du â vü medhine_anuñ bende olsun

Ahmedî

Olur Gâlib nigâh-ı germi hâ’il şu’le-i âha
Gül-i şem’-i tekellüm hande-i berk-ı tecellâdır

Şeyh Gâlib

Nev-bshâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak

Şeyh Gâlib

Gâlib ne hânde kaldı bizim arz-ı hâlimiz
Dîvân-ı aşka geldik hunkârı görmedik

Şeyh Gâlib

Beyânî girye-i dôlâb-ı eşk-i bülbüli gördi
Nihâl üzre safâsından açıldı hande etdi gül

Beyânî

Seyreder eşk-igül-âbı hande-i gül goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını

Nedim

Hande-i hacletle ister ki ide def’-i infiâl
Goncagül-şende görüp gül yüzün olmuş münfa’il

İbni Kemâl

Reftâr-ı germi hande-i nerm ile kıl ki tâ
Ömrüm geçe ferahla geçer çün şitâb işe

Nef’î

İnanmıyor musun buna niçin tebessüm eyledin
Bayıldım âh o hande-i nezâketiştimâline

İsmail Safa

Zuhûr-ı hande-i nîm-i leb-i dil-berdeki zevkı
Çekip peymâne-i âzârı mahmûr olmayan bilmez

Esrar Dede

Öyle bir hande-i perîşân ki
Mütevahhiş leb-i meserretten

Tevfik Fikret

Gün gurûb eyler iken sen doğarak bezmimize
Eyle pür-hande-i subh ağlayan akşamımızı

Süleyman Nazif

Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perîşân bir bulut hâlinde titrerken bevâdîde

Tevfik Fikret

Ol şeker-leb nice şûr-engîz ü türüş-ebrû ise
Telh-ayş olman ki geh geh hande-i şîrîni var

Ahmet Paşa

Hande-i tıflâna bak girye-i pîrâna bak
Cilve-i seyrâna bak kâbil-i haşr oldu îd

Esrar Dede

Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn
Ey nâtıka-i acz ü elem, nazra-i nefrîn

Tevfik Fikret

Zâhir neye böyle ye’stir hep
Bâtın neden öyle hande-ber-leb

Abdülhak Hâmit

Zarîf bir sözü, bir nev-şüküfte mazmûnu
Yerinden oynatır eyvân-ı hande-meşhûnu

Tevfik Fikret

Müteverrim bahâr-ı hande-nikâb
Bütün eşyâda ihtizâr-ı şebâb

Hüseyin Sîret

Güneş de şimdi açılmış ufukta hande-nümâ
Eder gibiydi uzaktan benimle istihzâ

Tevfik Fikret

Sen o âlî darabân-ı kalb-i zemânsın ki şuûn
Hûn-ı hürriyet cisminle olur hande-nümûn

Kemalzâde Ekrem Bey

Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey

Sâbûn-ı çirk-igamdır olşîve-nâklikler
Ma’cûn-ı renc-i dildir ol hande-rânlıcıklar

Nâbî

Hâtır-ı ahibbâyı teshîr etmenin âsân-teri
Bî-tekellüf bî-tasannu’ hande-rûluklardır

Nâbî

Hande-rûluk eser-i rahmettir
Türüş-rûluk sebeb-i nefrettir

Nâbî

Hande-sâz olmadadır hâlime her dem a’dâ
Ah aceb n’olsagerek bu sitem nâ-ber-câ

Enderunlu Vâsıf

Mesned-ârâ-yı beyânımladır ma’nâyı
Eyledim hande-zebân rûy-ı hasûda ta’lîk

Nazîm (Yahya)

Hande: خندە (Farsça) Gülme, gülüş.
Hande-i bî-câ: Yersiz gülüş.
Hande-i bî-hûde: Faydasız gülüş.
Hande-i dil-ber: Dilberin gülüşü.
Hande-i derûn: Kalp açılması.
Hande-i dîrîne: Eski gülüş.
Hande-i gâret-ger: Yağmacı gülüş.
Hande-i gül: Gülün gülüşü, açılışı.
Hande-i haclet: Utanma gülüşü.
Hande-i kebûd: Mavi gülüş
Hande-i ma’sûme: Masum gülüş.
Hande-i nerm: Yumuşak gülüş.
Hande-i nezâket: Nazik gülüş.
Hande-i nûr: Nur gülüşü.
Hande-i perîşân: Perişan gülüş.
Hande-sâz: Gülen, gülücük yapan.
Hande-i subh: Sabah gülüşü
Hande-i şârık: Doğan gülüş.
Hande-i tıflâne: Çocukça gülüş.
Hande-i zehrin: Zehirli gülüş.
Hande-meşhûn: Çok gülen, hep gülen.
Hande-nikâb: Gülüş örtüsü.
Hande-nümâ: Gülen.
Hande-nümûn: Gülüş gösteren.
Hande-per: Gülüş kanatlı.
Hande-rânlıcık: Gülmeye devam ettirmecilik.
Hande-rû (y): Güler yüzlü.
Hande-sâz: Gülen, gülücük yapan.
Hande-i şârık: Doğan gülüş.
Hande-i şîrîn: Tatlı gülüş.
Hande-zebân: Tatlı dilliler.
Hande-i nîm-i leb-i dilber: Dilberin dudağındaki yarım gülüş.
Hande-ber-leb: Gülüşü dudağında (hemen gülmeye hazır).

ileŞiir Antolojim

İçimde “ebedi istirahatgah”ıma uzanmak özlemi var.

Yorgunum. Büyüklükleri anlaşılmaz insanlar pozunda “Beni anlamıyorlar” demek hoşuma gitmiyor. Ama şu gerçek ki beni anlamıyorlar. Anlamayanlar, uzak kişiler değil, en yakınlarım; karım, kızım, oğlum, arkadaşlarım…  


Anlamadıkları öyle derin, karışık şeyler değil; yorgunluğumu, bitkinliğimi anlamıyorlar. Günde bir yıl yorulduğumu, yaşlandığımı, geçtiğimi; içimin bittiğini anlamıyorlar. Yorgunum, basbayağı yorgunum. Bu, ruh yorgunluğu değil. Bırakın ruh yorgunluğunu, önce bedenim, kolum, kafam yoruldu. Kemiklerim, iliklerim, kaslarım, sızım sızım sızlıyor. 


Vücudumda ağrımayan hiçbir yerim yok. Yorgun yatıp yorgun kalkıyorum. Dinlendiğim hiçbir günüm yok. Gücümü, dinçliğimi yitirdim. 


Daha da kötüsü, bu yorgunluğumu kimselere, karıma, çocuklarıma bile anlatamam. Ben onların dertlerini, hastalıklarım dinlemek anlamak zorundayım. Ama onlar beni anlamak zorunda değiller. Hepsinin dertleri ayrı ayrı toplanıp bende birleşiyor. Ama benim dertlerim, yorgunluklarını dağılıp onlara gitmiyor. 


Her gün kuvvetli, güçlü olmak, onlara öyle görünmek zorundayım. Onlar da beni öyle biliyorlar. Doktora gitmeyen, ilaç almayan, hastalanmayan sapasağlam bir adam. Bu sapasağlam görünüşlü  adamın nasıl yorulduğunu, içten çürüdüğünü, bir gün birdenbire yıkılacağım bilmiyorlar, anlamıyorlar. 


Gözlerim, kulaklarım, gönlüm, beynim, ruhum, ellerim herşeyim yorgun. Bu yorgunluğumu anlatıyorum onlara. Anlatsam da anlayamazlar. Çünkü böyle bir yorgunluğun ölçüsü yok onlarda. Böylesi bir yorgunluk yaşanmadıkça anlaşılmaz. Onlar da anlamaz. Bir gün yıkılıp gidince, beni büsbütün yitirince belki anlayacaklar bunu, belki… O zaman da ben olmayacağım. “Ebedi istirahat” demişler, güzel bir söz bu… 


“Ebedi istirahatgah…” Hiç karamsar, kötümser değilim. Ama içimde “ebedi istirahatgah”ıma uzanmak özlemi var. Bu yorgunluğu taşıyamaz oldum. Nemli, ıslak toprağa boylu boyunca uzanıp, etlerimden kemiklerimden tırnaklarımdan, saçlarımdan yorgunluklarımın akıp toprağa karıştığını duysam… 
Ne yazık, ebedi istirahatgahımda bunları duymayacağım. 


Orada beş dakikacık dinlendiğimi duyâbilseydim… Bunu ne çok özlüyorum. İşte bu özlemimi anlamıyorlar. Beni nasıl yorup bitirdiklerini anlamıyorlar, anlayamayacaklar. 


Kırkdört yıllık bir ömür belki bunca yorgunluğu gerektirmezdi. Ama ben bu kırkdört yılda kırkdört yaş yaşamadım ki… Kırkdört yılda dolu dolu on kişinin yaşamım yaşadım. Yaş kırkdört değil, dörtyüz kırk… 
Ah yapacağım işleri bitirebilseydim, hiç olmazsa dörtte birini… Ölüme hak kazanabilsem kendimce. 
Nasıl boşuna, hiçler uğruna yoruldum, bittim. Evet, göz göre göre bir sürü hiçler… Bu yaşama severek katlanıyorum. Yakınlarımı, karımı, çocuklarımı, güler yüzlü görebilmek için çırpınıyorum… Ama o da olmuyor. Bütün bu yorgunluğumun onlardan birer güleryüz görmek için olduğunu anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar, anlayamayacaklar da… 


Gülseler, birbirlerine gülseler, seve seve katlandığım bütün yorgunluklarım gidecekti. Birçok gerçekleri anlayabildiğim zaman, dönülmez, dönülemez bir yola girdiğimi de anladım. Ben bu yolu geçmek zorundayım. Hem birşeyi değiştirmeye hakkım yok. Bu bir ödevdir, namus borcudur, kocalık borcu, babalık borcu, arkadaşlık borcu. Bu yorgunluğum, kendimden başka hiç kimseye haksızlık etmemek isteğimden ileri geliyor. 23 Ağustos 1959

*

Sevdiği erkek elinden gidince, kadının dişilik duygusuyla yapmayacağı, yapamayacağı kötülük yoktur. Daha önceki ilişkilerinde iyi olan herşeyi unutur. (Yalan, iftira, garaz, herşey…) Nâzım’’ın hayatında ve ölümünden sonra Münevver’in, Piraye’nin Galya’nın ve özellikle Münevver’in oğlu Mehmet aracılığıyla yaptıkları. Ayrılınca Meral’in bana yaptıkları..

Sevgilisinden yada eşinden ayrılan erkek -ne biçimde olursa olsun- genellikle kadının mutsuz olmasını dilemez, ona mutluluk diler… Ama kadın hep ve her zaman ayrıldığı erkeğin mahvolmasını, sürünmesini ister.

Kaynanalıkta da bu dişilik duygusu egemen. İyi kaynana olamaz bu yüzden.. Kızına, damadına değil bu duygu… Yalnız oğluna ve gelinine…

Uzun yazılacak daha. Gözüm ağrıyor, yazamıyorum.

*

Sevgi nedir? Yan yana olup da sustukları zamanlar bile konuşabiliyorlarsa, hatta tartışarak anlaşabiliyorlarsa, konuşmadan aynı düşü birlikte görüyor ve o düşü birlikte yaşayabiliyorlarsa, o iki insan birbirini seviyordur.

*

En mutsuz zamanım, ne kendisiyle birlikte olabildiğim, ne de kendimle kalmama izin veren birisiyle birlikte (iki kişilik yalnızlık) olduğum zamanlardır.

*

İnsanoğlu yapmadıklarından da sorumludur: Yapması gerekli olup da yapmadıklarından, yapması elinde olup da yapmadıklarından, yapmamak için türlü bahaneler uydurup kaytardıklarından ve hiçbir zaman yapmayı aklından bile geçirmediklerinden…

İnsanları, büyükleri, kahramanları, tarihi kişileri, yapmadıklarıyla yargılayan yeni bir tarih yazılmalıdır.

*

Yalnızlık, insanın kendisini başkalarıyla bölüşememesi, başkalarını kendisiyle bölüşmemesi, ortaklaşmaması demektir. Bizim çoşkularımızda başkaları susuksa, başkalarının acısına biz duygusuzsak, hepimiz yalnızız demektir.

*

Sen yokken tatsız herşey. Varken de tadını bırakmıyorsun hiçbişeyin.

*

Bir yazı için kağıdın önüne saygıyla oturunca, içime derin bir korku düşer, yazamayacakmışım, başaramayacakmışım korkusu…

*

Herhangi birisi, hele dostlarımız için, “Ama ne olmuş zavallıya, başına neler gelmiş?” diye merak ederek sorduğumuz zaman, içimizin ta gizli bir yerinde, merak ederek tasarladığımız belaların dostumuzun başına gelmesini isteyen gizli bir arzu saklıdır.

*

Yeryüzünde en büyük, en acılı dram, gülmececinin dramı… Onun için gülmececiler keyifli insanlar olmuyorlar, olamıyorlar.

*

İster yeni tanışınca, ister tanıştıktan çok yıllar sonra bir kadın, “Ne istiyorsun benden?” diye bağırdığı zaman, artık ondan hiçbir şey istenemez, demektir.

*

Nasıl anlamıyorsun senin için yok olduğumu artık!.. Seni benim sandığımın ikinci yılında yoktum sana. Başlamış bulundum, dönemem artık!.. Başladıklarımın sorumluluğunu ömrümce taşıyorum.

*

Kahroluyorum da beni sevmeyen kişilere,
-Defolun!.. diye bağıramıyorum.
Hep haksızlık edeceğim korkusu girmiş içime.

*

Bir insan kötüyse ona yaptığınız iyilik oranında kötülüğünü artırıyorsunuz.

*

İnsanların yarattığı tanrı, kendisini yaratan insanları kendi adaletsizliğinden korusun. Amin!

*

Nihai son…

Mezar taşıma
Bütün yaşamımca huzuru araya araya, sonunda buraya dek geldim.

*

Yeryüzünde insan için en zor şey kendini sevmesidir…
Kendini sevmeyen insan, hayatı da sevmez. Sevemediği hayatın isteklerini yerine getiremez Rahat, huzur içinde yaşamak olanağını bulamaz…

*

İnsanın budalalığını, kabalığını, bencilliğini mazur göstermek isteyen, sözüm ona halkçılar, yani halkçılığı halk dalkavukluğu sananlar. “Ne yapsın bu zavallılar, onlar okutulmamış, eğitilmemiş, onlara bişey gösterilmemiş ki…” diyorlar.
Doğru…Ama bu onları sevmem için yeterli değil. Bok’un da bok olmasını gerçekleştiren gerekçeleri vardır. O gerekçeler olmasaydı bok da bok olmaz, insanın bağırsağına girmezdi. Böyledir diye boku mazur görüp, yüzümüze gözümüze sürmüyoruz…

*

Sonsuz yarınlarla kendimi aldatıyorum. 

*

Güzel kitapları okumadan öleceğim diye korkuyorum, çünkü kitapları okumak benim için yaşamaktır, onları okumadan ölürsem, yaşamadan ölecekmişim gibi geliyor…

*

Kimi öyküleri başkaları, kimi şiirleri ise kendim için yazıyorum.

*

Seviyorsundur. Herkese söylemeyi gereksinirsin. Yoldan geçen tanımadıklarını çevirip söylemek istersin: Seviyorum…İşte bu istek, şiirdir.

*

Biz daha baştan yeniğiz arkadaş, daha doğarken Türkiyeli olmakla…

*

Kedi köpek sevgisi kimi insanlarda işte budur; insanın insanlardan kaçışıdır hayvan sevgisi…

*

İntihar edenlerin çoğu yarı yolda kalmış katillerdir. Başkalarını öldüremedikleri için kendilerini öldürmüşlerdir.”

Miguel de Unamuno

*

En yakınlarım, en yabancı olup çıktılar. Yabancı bile değil, düşman.

*

İnsana saygım olduğu için, insanın inançlarına saygım var ve insanların da benim inançsızlık özgürlüğüme saygısı olması gerekir.

*

Hişt hişt,
Yaşasanıza,
Öleceksiniz…

*

Dost kalalım.. Dost kalabileceksek ne diye ayrılıyoruz? Elbet sevi ilişkileri salt dostluğa dayanmaz, ama sevi ilişkilerinin bozulma nedenlerinin başlıcası, dostluğa aykırı davranışlardan kaynaklanır. Dost kalalım diyenlerden de iğreniyorum. Çünkü bu sözün arkasına saklanan çıkarcılığı anlıyorum, darılmaktan, dargınlıktan korkuyorlar.

*

Kendimi hiç gizleyemeyen insanım! İçim dışımda, iç yüzüm dış yüzümde. Gerek fizik, gerek moral olarak bütün içim dışıma yansıyor. Elimde değil, kendimi dışa saklayamıyorum. … Böyle olmak istemiyorum. Ama elimde değil. Kendimi başkalarından saklayamaya çalıştıkça daha çok ele veriyorum.

*

Hadi kalk oğlum Aziz! Sana yardım edecek kimsen varmı? Yok!.. Nasıl olsa bu işleri yine sen yapacaksın, yapmak zorundasın… Öyleyse kalk çalış!

*

Öyle bir zaman geliyor ki biyere tutunmak istiyorum. Kendimi sınırsız bir boşlukta düşüşte duyumsuyorum, sürekli düşmek… Ve acılar içinde. Bişeye, ne olduğunu bile bilemediğim bişeye tutunarak kurtulacağımı sanıyorum. Nedir bu şey? Bir sıcaklık, sevginin ılıklığı ya da değininin yumuşaklığı ya da bir ses…

*

Ben bu yaşadığım dünyayı beğenmedim, beğenmiyorum, beğenmiyorum. Beğenmediğim bu çirkin dünyayı, yaşamımca değiştirmeye çalıştım. Çalıştım ama gücüm yetmedi, başaramadım ve başaramayacağımı anlayınca, kendime bir küçük dünya (cumhuriyet) yaratmak istedim.

*

İnsan öyle ağır haksızlığa uğrar ve bu ağır haksızlığa hiçbir biçimde karşı koyma gücü de olmaz ve bütün hak arama yolları da kapanır ki o zaman yumruklarını sıkar, başını duvarlara çarpmayı gereksinir, kimileyin çarpar da…

*

Yapayalnızım…Hep yalnızdım. Yalnızlıktan hiçbir yakınmam olmadı, yalnızlıktan kurtulamayacağımı artık iyice anladıktan sonra…

*

Yorgunum, çok yorgunum… Çalışmaktan değil böyle yorgunluğum. Mutlu olmak çabasından yoruldum.

*

Uykuda insan kaybolması var ya, güzel şey… Uyanıp da kendimi bulunca, üzülüyorum… O uyanıp da duyulan yaşama sevinci yok artık…

*

Her insanın hayalinde yarattığı bir mum insan var. Yalnızların hayalindeki mum dost, insanın bencilliğidir…

*

Herbert Marcuse’nin şu sözü üzerine bir oyun yazabilirim: “Bu yasa ve düzenin otoritesini, ondan acı duyanlara ve ona karşı savaşanlara övmek bütünüyle anlamsızdır, saçmadır.”
Oysa hiç de öyle değildir, kimi zaman ve kimi yerde tam bunun tersidir. Örneğin Türkiye’de…İktidarın, ezdiği, sömürdüğü, sömürttüğü insanlara, o bozuk düzeni övmesi hiç de anlamsız ve saçma değildir, çünkü tutmaktadır. İnsanlar bilinçsiz oldukça da böyle sürecektir.

*

Asaf, birkaç gün önce sigaraya başlamış. Bu konuda çok önemli bir şey söyledi:

“Sigarayı bırakmak kesin kararıyla son sigaramı içtim. Sigarayı bıraktıktan sonra o son sigaranın tadı, zevki her an hep aklımdaydı. Sanki yıllarca içtiğim bütün sigaraların zevki içtiğim bu son sigarada toplanmıştı. Sigara içmediğim günlerde hep o son sigaranın zevkini, tadını özledim durdum. Korkunç bir özlemdi bu. Dayanılır şey değildi. Sonunda dayanamadım, o tada kavuşmak için, bir yıl sonra sigaraya başladım. Şimdi on gündür yeniden sigara içiyorum. Ama bu şimdi içtiğim sigaralar, eskiden içtiğim sigaralar değil; şimdikinde, bıraktığım sigaranın, o son sigaranın tadı yok. Oysa ben o son sigaranın tadının yoksunluğuna dayanamayarak yeniden başlamıştım sigaraya… Hayır bir türlü o eski sigaranın tadını bulamıyorum ne kadar çok sigara içsem… O son sigaranın tadına kavuşacağım diye, boşu boşuna yeniden sigaraya başlamışım.”

Bu gözlem bana çok önemli bir gerçeği özetliyor. Anılarımız, üstünden zaman geçtikten sonra, bıraktığımız yerden yeniden yaşayamıyoruz. Oysa, örneğin eski sevgileri, üstünden üç yıl, beş yıl geçtikten sonra, bıraktığımız, kopardığımız yerden başlayarak yeniden yaşayabileceğimizi sanırız ve o güzel sevgi anısının özlemi içinde yanar dururuz. Ama kavuşsak da o kişiye, sevgiliye onu bıraktığımız ve yıllarca özlemini çektiğimiz tadı artık bir daha bulamayız. Çünkü yaşamın organikliği bozulmuştur. Yaşamımızın o kopuk yerinden, aradaki boşluğu atlayarak, bu güne bağlayamayız. O anı artık içimizde salt doyumsuz bir özlem olarak kalacaktır, hiç kapanmayacak, hep işleyecek, kanayacak bir yara gibi…

*

Benim en büyük mutsuzluğum, seninle yalnızlığımdan kurtulacağımı sanışım oldu. Oysa, yalnızlığımı bile yitirdim.

*

Kendisine gülmeyi bilmeyen bir toplum, hastalıklı bir toplumdur.

*

Acılarıma sabırla, yakınmasız katlanmak zorundayım. Çünkü onları başkaları değil, ben yaratmıştım. Suçlu cezasını çekmek zorundadır! Hayat affetmez.

*

Niçin öğretmediler niçin, bize ağlamasını? Niçin ağlamak ayıptır, dediler? Niçin zehirleniyoruz içimizde kalan gözyaşlarımızla yoğrularak? 12 Temmuz 1968, Cuma

*

Bu akşam konuşup, dertleşmek istiyorum. Fakat kiminle konuşacağım? Bu hatıralar, bir bakıma da kendi kendimle konuşmalarım oluyor.

*

Niçin biraz alçak değilim, niçin biraz olsun namussuz değilim, niçin, niçin…
Azı olmaz da ondan..

*

Yazar, yazamadığı yazıdan daha çok sorumludur.

*

Adı unutulmuş bir küçük ülkenin, adı duyulmamış en değersiz yazarı bile, kendi gücü içinde bütün dünyayı değiştirmek, yeniden yapmak çabası içinde değilse, yazık onun harcadığı mürekkebe, kağıda, yazık o yazıları okumak için okurların boşa giden zamanlarına…

*

Nasıl anlamıyorsun senin için yok olduğumu artık!.. Seni benim sandığımın ikinci yılında yoktum sana. Başlamış bulundum, dönemem artık!.. Başladıklarımın sorumluluğunu ömrümce taşıyorum.

*

Ebedi istirahatgah”ıma uzanmak özlemi var.

*

Korku, en beşeri duygudur. Benim iktidarlara başkaldırışımı görenlerden kimi beni korkusuz insan sandılar. Oysa ben korkarım. Ne var ki, bende, başkalarına yararlı olacaksa, doğru bildiğimi, inandığımı söylemek, açıklamak duygusu, korku duygusuna her zaman üstün gelmiştir. Korkarım, yine söylerim.

Korkmuyorum diyenler, ya başkalarına yalan söylüyorlar, ya kendilerine yalan söyleyip kendilerini kandırıyorlar yada bilmeyerek insan olmadıklarını söylüyorlar.

*

Dar yerden çıkanlar geniş yerlere sığmazlar.

*

Bu akşam yine konuşmak, dertleşmek istiyorum. Fakat kiminle konuşacağım? Bu hatıralar, bibakıma da kendi kendimle konuşmalarım oluyor. Yine elim tutuluncaya, parmaklarım kalemi tutamaz oluncaya kadar yazacağım. Son günlerde parmaklarım büsbütün isyankâr oldular.

*

Anadolu’yu otomobille, yaya, trenle, uçakla gezenler çok olmuştur. Ama benim gibi gezen var mı bilmem ki…
Ben Anadolu’yu ellerimde kelepçe, süngülü ve tüfekli candarmalarla dolaştım bir uçtan bir uca…

*

Bütün yaşamımca, sevmek için, sevilmek için çalıştım. Ne sevebildim, ne sevilebildim..

*

Aşığım sana’ cümlesinin sonundaki ‘a’ harfi terk etti seni. O da üzülmüyor gittiğine, sen hâlâ ‘Aşığım san’ beni.

*

Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Aziz Nesin’im…Değerimi anlamıyorsunuz.

*

Çocukluğumda dinlediğim masallardan birinden aklımda yalnız bir bölüm kaldı. O masalda dertli, üzgün, tedirgin bir adam vardı. Uyuşmazlık içindeydi. çevresindekilerle. Ama çevresiyle olan çatışmalarını gizli tutar, açığa vurmazdı. 
Her anlamda yalnız adamdı. Bir yoksul evde tek başına oturuyordu. İçini dökecek, kendini anlayacak bir dosta ihtiyacı vardı. Ama böyle bir dost bulamıyordu. 
Masalın bu yalnız adamı, balmumundan bir kadın vücudu yaptı. Adını da Mum Kız koydu. Yalnız adam Mum Kız’ın boynuna bağladığı ipi çektiği zaman, Mum Kız’ın başı evet hayır anlamına aşağı inip yukarı kalkıyordu. 
Masalın yalnız adamı, günün dış değişkenliğinden kurtulup kimsesiz evine girip kendi yalnızlığına kapanınca, Mum Kız’ı karşısına alır, oturur, ona içini dökerdi, anlatır anlatırdı. 
Kendi anlattıklarına Mum Kız’ın nasıl yanıt vermesini istiyorsa, boynundaki kurdelayı ona göre çekerdi. Sözlerine evet demesini istiyorsa, Mum Kız’a evet dedirtiyordu; hayır demesini istiyorsa kurdelayı ona göre çeker ve Mum Kız başını yukarı kaldırırdı. 
Her insanın hayalinde yarattığı bir mum insan var. (Kedi köpek sevgisi kimi insanda işte budur, insanın insanlardan kaçışıdır hayvan sevgisi…) Yalnızların hayalindeki mum dost, insanın bencilliğidir.


*

Eski karım bana “Beni, sevmiyor musun?” soruma, “Sen iyi adamsın” demişti ve beni sevmediği halde, sevdiği adamdan kötülük görüp yoksul, kimsesiz, korunaksız ve dayanıksız kalınca koşup bana sığınmıştı.
İnsanlar borçlu olduklarını değil, alacaklı olduklarını, kendilerinden verdiklerini severler, bu yüzden insan, anasından, babasından çok, çocuklarını sever.
Meral de 28 Nisan 1962 gecesi yatakta bana “Sen hep yalnız kalmaya, yalnızlığa mahkûm adamsın!” demişti. Nerde o günler (….), benim mutsuzluğum yalnızlığımı bile yitirmiş olmamda, yalnızlığım bile yok.
2 Nisan günü de “Var mı bir diyeceğin?” diye bağırmıştı. Yanıt: “Var tabii, ama şimdi değil…” Belki ona, onun gibi olan başkalarına, diyeceklerimi hiçbir zaman diyemeyeceğim, ömrüm buna elvermeyecek. Onlara iyilik yapmakla geçen ömrümde, onlara diyeceklerimi demek için bana zaman kalmayacak.
Bir gün de şöyle demişti:
– Sen ne kadar bencilsin…
Kendini memnun etmek için başkalarına iyilik ediyorsun.
Ah!.. Başkalarının memnun olmasından memnun olmak, başkalarını memnun ederek memnun olmak, işte insanlığın özü bu.
3 Şubat 1963

*

Mendilimin hangi cebimde, kibritimin, cıgaramın, dolma kalemimin hangi cebimde, gelen mektuplar dosyasının odamın neresinde, iğnelerin, eski jiletlerin, paketlerden çözülmüş sicim, ip yumaklarının masamın hangi gözünde, hangi kutunun içinde olduklarını ezbere bilmekten bıktım artık. 
Hangi işi ne zaman yapacağımı, kimlerle neyi nasıl konuşmam gerektiğini önceden düşünmekten bıktım artık. Başkalarını mutluluğa kavuşturacağım diye çalışıp didinmekten, sevdiklerim uğruna kendime sevimsiz olmaktan, sevgimi yitirmemek için hep vermekten, boyuna vermekten, kendimi vermekten bıktım artık. 
Durmamasıya kendi üstüme eğilmekten, gözümle gözümü görmeye çalışmaktan bıktım artık. 
Hiç durup dinlenmeden, bir yontu çamuru gibi kendi kendimi kendim yapmaktan, yapıp bozmaktan, bozup yapmaktan bıktım artık. 
“İşte bu ben’im!” diyememekten, ben olmayan başka biri olmaktan, sevdiklerim uğruna kendimi harcamaktan bıktım artık. 
Ama bütün bu bıktıklarımdan kurtulamayacağımı da biliyorum. Çünkü bu, bütün bıktıklarım ben’im, kendimim. Ben buyum.

*

Oysa yorgunum… Yanlışlarımla, yorgunluğumla, güçsüzlüğümle görünmek istiyorum. Bir yardım istiyorum, bir küçücük şımarmak istiyorum, bir kapris yapmak istiyorum, nazlanmak istiyorum… Amayok, dinç, diri, sapasağlam durmak zorundayım ki, üstüme atılıp beni parçalamasınlar. Bırakın beni kendime artık… 18 Aralık 1967

*

_ Beni özledin mi? diye soracak.
Ama hiçbir zaman,
_ Seni çok özledim! demeyecek.
_ Beni seviyor musun? diye sorar.
_ Seni seviyorum! demez.
Hep ister. Ama istediği şeyi, kendisinin de vermesi gerektiğini hiç düşünmez.

Hiç vermeden hep al! Korkunç bencillik!

*

Zengine “Güle güle kullan!” yoksula “Nerden buldun?” derlermiş.

*

İnsanın iki yaşamı oluyor. Biri dışındaki yabancılaştığı, profesyonel olduğu, kanıksadığı bir iş yaşamı, biri de kendisinin amatör olduğu yaşam… İkincisi derim yaşamak. Derin sevmek… Acısını çekiyorum, tadına varıyorum, sevinciyle coşuyorum, coşkulanıyorum.

*

İşte şu anda şöyleyim: Şiire sığınıyorum. Benim şiirim, benim kendi yalnızlığımdan boşu boşuna kaçma çabalarımdır.

*

Yaşamak gerekli… Yaşamak, haksızlık yapanlardan intikam almak için güzel… Evet, utandırmak için… Ama bugüne değin, bunların içinde bir utananını görmedim.

*

Seni, annen kadar sevecek ve baban kadar merak edecek hiç kimse yoktur; o yüzden kimse bana aşk’tan bahsetmesin.

*

“Sen beni hiçbir zaman sevmedin…” demişti. Ben ona, “Sen hiçbir zaman kendini bana sevdirtmedin!..” diyememiştim. Ama “Sen beni hiçbir zaman sevmedin…” sözü büyük bir acıyla içime çöküp tortulandı.
*
Dün şöyle bir not yazmışım: “Bir günde üç öykü, bir günde bir köşeyazısı, bir roman tefrikası, bir öykü ve bikaç mektup yazdığım günler, şimdi nerdesiniz?”
*
Artık tek başıma içmekten korkmayacak denli yaşlandım. Ne akşamcı olmaktan, ne her akşam içmekten korkum var. İster kadında ister erkekte, yaşlılık insanda kimi korkulardan korkulmaya da yarıyor. Her akşam içsem ne olur ki. Hatta sürekli, uyuyup uyanıp içmeyi sürdürerek, azar azar sürekli içerek, uyanıp uyuyuncaya dek tatlı ve rahat içerek bütün günümü, günlerimi, zamanımı böyle geçirerek yaşamak bile istiyorum. Ama istemek başka yapmak başka. Nereye gideceğini bilmediğim taşıtlara atlayıp taşıtlardan taşıtlara geçerek de gezip dolaşmak isterim yıllardanberi, ama yapabilir miyim? Hayır.
*
Yaşamı üretmesindeki hız azalınca insan artık yaşlanıyor demektir. Tam yaşlılık, insanın artık yaşamı üretememesi, eskiden ürettiği yaşamın anılarına gömülmesidir. Yaşlılık belleğin geviş getirmesi oluyor. Bir anlamda yaşam, yaşlılıkta anı olabilecek gereçleri önceden üreterek toplayıp biriktirmektir. Küçük yaşam zenginliği, sonsuz anılar dünyası yaratacak kertede zamanında yaşam üretebilmiş olmaktır. 
*
Sevmediğim, yüzünü görmek istemediğim, kendisinden korktuğum ama sözüne güvenilir birisi geleceğim diye söz vermiş de ben de her an onun gelmesini bekler durumda tedirgin bir insan olarak yaşıyorum. Yine gelmedi… Ama gelecek… Gelir elbet… Nerdeyse gelir.. Ölümü böyle bekliyorum. Sanki ölüm geldikten sonra da (öldükten) sonra da o gelecek olanı beklemeden yaşayacakmışım gibi.. Ölümü Beklemek.
*
Şimdi yaşlılığımda benimle arkadaşlık kurmuş sevgilim olmuş kadınları düşünüyorum: İyi, ÇCyi, Yyi, Yu’yu, Uş’u, Ügü, Gyi, Uz’u… Aynadaki çıplaklığıma bakıp onları düşündükçe bu güzel ve genç kadınlardan hakkım olmayandan çok şeyler istediğimi ve onların ne denli iyi ve cömert olduklarını anlıyorum. En iyisi bundan sonra sık sık aynaya bakmalıyım. Bundan sonra aynadaki kendimle yakın olmalıyım, arkadaş, dost olmalıyım; öyle ki aynadaki yansımamı görünce onu biyerlerden tanıyıp da kim olduğunu anımsayamadığım birisi sanmamalıyım. İşte bu ben’im demeliyim. Yani kendime yabancı olmamalıyım. Artık yaşlı olduğumu, yaşlılığın çirkinliğini, gün geçtikçe daha yaşlanıp çirkinleşeceğimi, salt söz olarak değil, bu gerçeğe inanarak bilmeliyim. Ve artık yaşıma göre davranmalıyım… Hayır, işte bunu yapamam. Yaşıma göre davranırsam asıl o zaman ben olamam, asıl o zaman başkası, kendime yabancı biri olurum. Ben yaşıma göre değil, yaşıma karşın kendime göre, kendim olarak yaşamaya yargılı ve yazgılı bir insanım. Yaşıma göre yaşamaya kalkarsam işte o zaman aynadaki yansımamı tanımadığım gibi, yine tanımadığım, kendime yabancı biri olurum. 
Yaşlıyım; ne yazık ki doğru, evet… Yaşlılık çirkinleştirmiş; ne yazık ki doğru, evet… Yaşlılıktan eski gücüm kalmamış; ne yazık ki doğru, evet… Öyleyse yaşıma ve yaşlılığıma göre davranmalıyım; iyi ki olanaksız, hayır, işte bunu yapamam. Ben kendimim. Gözüm görüp elim tuttukça, beynim durmadıkça kendim olarak çalışacağım, hasta olsam bile yüreğim durmadıkça kendim olarak sevip sevileceğim. Bunları yapamazsam asıl o zaman yaşlı bile kalamam, ölürüm. 
Ne şaşılası şey! Bu masaya başka bişey yazmak için oturmuştum, aynada yansımamı görünce bunları yazdım. İyi oldu, kendimi bikez daha tanımış oldum. Şimdi memnunum kendimden. Başımı kâğıttan kaldırıp önümdeki aynaya baktım. Aaa… Gülüyorum. Gençleşmişim, güzelleşmişim de..
*
Mum Hala’dakiler ne tür yazılardır? Deneme mi? Tam değil. Günce mi? Pek değil. Anı mı? Hiç değil. Gelecekte (yarın, gelecek hafta yada ayda) yapılacak işler dizelgesi mi? Ama tam o da değil… Belki bunların hepsi. Belki de kendi kendimle konuşmalarım. Evet, daha çok kendimle konuşmalarımdır bu yazılar. Yollarda kendi kendilerine yüksek sesle konuşan insanlar görür, onlara deli diye bakarız. Kimileyin kararsız ve ikircimli konuşanlar, “Yüksek sesle düşünüyorum,” derler. Bunlara girebilir Mum Hala’daki yazılarım. Kendi kendimle konuşmalarımdır daha çok, ama sözlü değil de yazılı konuşmalar. Öyleyse Mum Hala’ya kendimle mektuplaşmalarım diyebilirim. İnsan kendi kendine mektup yazar mı? Yazar. Kimileyin insan iki kişi olup kendisiyle konuşur.
*
Vakıf, 1 Kasım 1987 Pazar, saat 11.05 
Sevi nedir? Sevi insanın karşı cinsten kendisine çekici gelen biri karşısında kendi kendini büyülemesidir. İnsan kendini büyüleyince karşısındakini olduğu gibi, onun gerçekliğiyle değil, kendi görmek istediği gibi, gönlüne göre görmeye başlar. Sevgili bir bulut arkasında, bir tül altında, ay ışığında görünür. Herşeyi güzeldir, her davranışı, her sözü güzeldir. 
İnsan sevdiğinin kendini büyülediğini sanır; oysa insan kendi kendini büyüler. 
Bu büyü ve büyülenme nice uzun zaman sürerse sevi de sürer. Büyü bozulunca karşı cinsler birbirlerini, gönüllerinden geçirdikleri gibi değil, kendi oldukları gibi görürler. Tıpkı ay ışığı altında ayın yansıdığı çok güzel görünümlü suyun, güneş çıkınca pi bir su birikintisi olduğunun görülüp anlaşılması gibi. 
Sevi denile bu büyüyü elden geldiğince bozmamaya çalışmak, uzatmak gerekir. İnsan kendi kendini büyüler. Büyüyü bozan yine kendisi olabilir ama daha çok karşı cins olur. Büyüyü bozmak demek kendisini seven insanın üstüne örttüğü tülden sıyrılması, buluttan çıkması, ay ışığından gün ışığına geçmesi demektir. O zaman büyü bozulur ve işte o zaman büyülüyken bize güzel gelen aynı davranış, ayni söz, aynı tutum, aynı organlar bu kez çok çirkin gelmeye başlar. 
Birbirlerine büyülüyken evlenen çiftler evlendikten bir zaman sonra büyüleri bozulup da kendilerini gerçeklikleriyle görünce ayrılamazlarsa, ayrılma olanakları yoksa, türlü nedenlerle, örneğin çıkarlar yada çocuk gibi, ayrılmak ellerinde değilse, biyanın bozulan büyüsü öbür yanca bozulmamışsa, işte o evlilik bir cehennem azabı olarak sürer. Cehennem azabına çevirmemek için evliliği o eski seviyi yaratan duyguların yerine aklı koyarak evlilik sürdürülebilir.
*
Bir insanı tanımak iyi mi kötü mü diye düşünüyorum. Bunun düşünülmesi gereken bir sorun olduğunu ancak bu yaşımda anlayabildim. Şu sonuca vardım: Sevmek tanımaktır. Sevdiğim kadınları bir bir gözümün önünden geçirdim. Niçin o kadınları sonradan sevmez oldum? Çünkü onları zamanla yakından tanıdım. Elbet onlar da beni tanıdılar. Evliliklerin sonuna dek sürmemesinin, sürse de mutsuzca süregelmesinin ana nedeni bu: Eşler zamanla birbirlerini tanıyorlar. 
Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek kendimizi birbirimizden saklıyoruz. Zamanla o sakladığımız çirkin ve kötü yanlarımız ortaya çıkıp birbirimizi tanıyınca artık sevgi de kalmıyor. Örneğin ben onu bu denli yakından tanımasaydım yaşamımın sonuna dek sevecektim. Buyüzden sevdiğim kadını tanımaktan korkar oldum. 
*
Ankara, 12 Eylül 1991, saat 2.33 
İyice anladım: Nice seversem seveyim hiçbir sevgiliyle artık yaşamı üleşemeyeceğim. Olanaksız! Zamanı bellisiz bir insan oldum. Kimi gece sabaha kadar uyuyan, kimi gece erkenden uykusu gelip yatan, kimileyin geceyarısından sonra kalkıp çalışan, kimi gece, gece lambasını açıp saatlerce okuyan bir erkek… Hangi kadın dayanabilir böylesine başına buyruk yaşayan bir adama.. Ve ben böylesine izlencesiz, takvimsiz bir kadına, onu nice seversem seveyim sürekli dayanabilir miyim? Hayır! Bu ne demektir? Ben artık hiçbir sevgiliyle yaşamımı sürekli üleşemem. Ben yalnızlığa yargılıyım.
Üstelik… Zamanımın geri kalanını da sevgilime veremem… Çalışan, hep çalışan bir adam! Salt kendi keyfine göre -ders teneffüsleri gibi- sevip sevişecek ve sevilmek isteyecek bir bencil! Bu bencillik o büyük, o boyutsuz özgeciliğin bencilliğidir. Belki şöyle anlatabilirim: “Ben” için, kendisi için bencillik değil, topluluklar, toplum, insanlar için bencillik! Bu başka bişey…

*
Kasım 1991 Ölüm Yoklaması 

Ölümün beni bu kaçıncı yoklaması? Ya yedi, ya sekiz.. Her sonraki yoklaması bir öncekinden şiddetli, korku verici ve uzun sürüyor. Korku veriyor, ne korkusu? Hele bu kez, uzun sürmüş olduğundan olacak, iyice ayrımsadım ki bu güzel dünyadan sonsuzcasına ayrılıyorum diye değil bu korkum… Korktuğum ve ilk aklıma gelen, yazmakla kendimi borçlu bildiğim pekçok oyun, roman, öykü, çocuk öykü ve romanları gibi daha pekçok yazı tasarılarımı yazamayacağımın korkusu… Evet, hele bu kez… Paris’te Montreau’da BI. Paul Vaillent Couturier üzerinde Modern Hotel’de 10 numaralı odadayım. Sabah saat 10. Yataktayım.. Gittim gidiyorum… Öldüm ölüyorum… Birden, “Yahu o dosyalar dolusu yazı notlarını kim yazacak? Yazık olacak onlara..” diye düşündüm ve arkasından o yürek ağrısı içinde kendi kendime güldüm. Ölüyorum, ölürken ne düşünüyorum…
*
Güzel anne adayı sevgili Uşkun’um. Sen artık öykülerimde ve şiirlerimde kaldın. 
*
Aranmış olmak beni sevindirdi. Telefon ettim. Sesi gülüyordu. Bu sabah Aşkım Dinimdir kitabıma şu adamayı yazdım: “Sevgili Uzanbara, Sesindeki mutluluk tınısı beni sevindiriyor. Sesin hep gülsün dilerim.”
*
Geçmişten pişmanlık duymayanlara öyle şaşıyorum ki… Gerçekten ve içtenlikle pişmanlık duymuyorlar mı, yoksa herkesi kandırmak mı, yoksa kendilerini mi kandırmak istiyorlar? Ben geçmiş yaşamımda öyle çok yanlışlıklar yaptım ki ve öyle pişmanım ki… Ne var ki o yanlışlıklarımdan dersler aldım. Dersler aldım demek yeni yanlışlıklar yapmadım demek değil. Öyle ayrıntılı labirentleri var ki yaşamın, hangibir yanlışından ders alıp da yeni yanlışlıklar yapmayacaksın. Hep yanlışlar yapıyorum ve hep yaptığım yanlışlardan ders alıyorum ve üstelik yanlışlarımdan da yararlanıyorum. Yazılarımın büyük çoğunluğu yanlışlarımdan esinlenilerek yazılmıştır. 
Şimdi düşünüyorum da yanlışlarımın başkalarına da zararı olmuştur; ama ençok kendime zararım dokundu. 
*
“Şiir Adam öbür dünyaya gider. Allah (sesiyle) yargılar: – Niçin kendini öldürdün, en büyük suçu işledin? – O koca dünyada öyle yapayalnızdım ki benden başka kimsem yok. Bir cellât bulamadım kendime başka. Kendi kendimi asmak zorunda kaldım. – Niçin asılman gerekiyordu?” Ne zaman bu notu yazdığımı anımsamıyorum. Ama bu not şiirden çok öykü olabilir.
*
Teşvikiye, 18 Ocak 1993 
Olmayan Allahın, sonsuz gücüne inanıyorum, inanıyorum ve iman ediyorum, amenna ve saddakna* diyorum. Çünkü Allahın ne karısı vardır ne kocası, ne oğlu vardır ne kızı, ne babası vardır ne anası, ne vatanı vardır ne milleti.. Yalnız ve yapayalnızsındır, salt yalnızsındır. Bizim olamayacağımız denli salt yalnızlık. Böyle bir yapayalnızlığın sonsuz güç olmasında hiçbir olağanüstülük görmüyorum.
Müslümanların Allahı kadir ve kahırdır; çünkü insanların aptallığına kızıyordur.
Hıristiyanların Allahının ise sevecen olması çok doğaldır, çünkü onun bir annesi var, üstelik babası da yoktur yada yok olduğu sanılmaktadır.
* Amenna ve saddakna: “İman ve tasdik ettik”.


*


Sevgili Metin Altıok masada tam karşımdaydı. O masada önceden tanıdığım tek kişi olarak salt onu unutmuyorum. İnsan, biraz sonrasını bile bilemiyor. Sevgili Metin Altıok’un, yirmi saat sonra Madımak Otelinde canlı canlı yakılacağını ama ölmeyeceğini, hastaneye kaldırılıp iki-üç gün daha acılar çekerek kıvrandıktan sonra, gericilerin 37. kurbanı olarak öleceğini nasıl bilebilirdim. Fizik yapısı ince, ruhsal yapısı da incelikli, şair denilince imgelenebilecek, hiç şair görmemiş bir insanın onu ilk gördüğünde “işte şair bu olmalı” diyebileceği bir insandı. İlk şiir kitabındanberi onun şiirlerini seviyordum. Hele Yerleşik Yabancı, Kendinin Evinde, Küçük Tragedyalar, Gezgin, hele hele İpek ve Kılabtan, Gerçeğin Özyakası kitapları… Gerçekler ve Desenler adlı kitabı için ona gönderdiğim mektupta, eski şiirlerini daha çok sevdiğimi yazmak kabalığını göstermiştim. Sivas’ta buluştuğumuzda bana o mektubu anımsattı, hem de hiç incinmiş görünmeden… Beni haklı bulmuş muydu? Bilmiyorum.
*
Cevat Geray, karısı. Beni kaçırmaya çalışıyorlar. Sanıyorum ki onlar, bu saldırının salt benim için yapıldığına içtenlikle inanıyorlar. Ben kaçıp gitsem kurtulacaklarını sanıyorlar. Böyle de düşünmekte haklılar. Çünkü, “Sivas Aziz Nesin’e mezar olacak,” diye bağırıyorlar. Ben de onlara, “Sizi bırakıp kaçamam,” diyorum. Bıraksam da bırakmasam da kaçamam. Ben olmasam kurtulacakları umudu var onlarda. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, hâla içimde şöyle yada böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı var. Buyüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyorum.
*
Sanki ne diye bu dosyalar dolusu notları hep eski Türkçe (Arap harfleriyle) tuttum? Günün birinde gözlerimin böyle görmeyeceği hiç aklıma gelmemişti. Kitaplarımdan birinin adını GİDERAYAK koymalıyım. Belki son şiir kitabımı.. Giderayak Arap harfleriyle yazılır mı? Benden sonra bu notları hiçkimse okuyamayacak. Yazık!. Üstelik öyle bir eski harflerle (Arap harfleriyle) yazdım ki çok acele ve ayaküstü yazdığımdan benden başkasının okuması da çok güç…
*
21 Mart 1995 

Artık Sonra Kalmadı 
“Tembellerin çalışma günü yarındır.” Bu çok sevdiğim özdeyişi ilk duyduğumda kaç yaşımdaydım? Ya oniki ya onüç.. Bu özdeyişi bile bile gençlik günlerimde, yapılması, hatta hemen yapılması gereken işlerimi sonra yaparım avuntusuyla ertelediğim çok olmuştur ki sonraya ertelediğim bu işlerimin çoğunu, nice sonralar sonrası hiç yapamamışımdır. Yaşamımdaki en büyük pişmanlıklarım, ille de yapılması gereken işlerimi -ki daha çok bunlar yazmam gereken yazılarımdır-nasıl olsa sonra yaparım diye belirsiz bir sonraya ertelemiş olmamdır. 

Yirmi-otuz yaşlarımda bir gençken nasıl olsa sonra yaparım diye belirsiz bir sonraya ertelediğim işlerim çok oluyordu. O gençlik yaşlarımdaki bu sonraya ertelemelerimi şimdi doğru bile buluyorum. O yaşlarımdayken benim önümde o denli çok sonralar vardı ki sayısız sonralar… Ama şimdi seksen yaşımdayım. Bu yaşta olmanın, yaşlılığın en acı dramı sonraların tükenmekte oluşu ve çok azalmış olmasıdır. Sonralar nerdeyse bitti bitiyor. 

Şimdi yazdığım bu konu 21 Mart 1995 günü öğle sonraları uykumdan uyandığımda, yataktan (kanepeden) dahaca kalkmadan aklıma geldi. Önce bu tükenmiş sonralar konusunu şiir olarak yazmayı tasarladım. Yattığım yerde tasarımı geliştirdim. Sonra gençliğimde olduğu gibi, “Sonra yazarım,” diye içimden geçirdim. Birden aklım başıma geldi. “Hangi sonra?” diye kendi kendime sordum. Hangi sonra? Bundan sonra artık sonra mi kaldı? Bütün sonra tükendi tükenecek. Hadi, kalk da yaz! Sonralar büsbütün tükenmeden… Yine de bu sonra konusunu belki şiirleştiririm. Ne zaman? Ne zaman mı? Sonra… 
*
Nesin Vakfı, 11 Nisan 1995 

Devlet gücüne, para gücüne, makam ve mevki gücüne dayanarak sizi korkutmak, sindirmek, yıldırmak isteyenleri siz doğrulukla, akılcılıkla, sağduyuyla, mantıkla gerçekten korkutacaksınız. Bu alçaklar korkudan tir tir titreyecekler. 
*
24 Aralık 1974 Salı, saat 15 30 

Yaşamın öyle bir çizgisine geldim ki, mutlu olmak benim için gittikçe daha zorlaşıyor. Üstelik, mutlu olmayı ençok gereksindiğim bir yaşta böyleyim. Herşeyi demeyeyim ama, çok şeyi görüp anlamak, karşımızdakinin neyi, niçin yaptığını, neden, nasıl davrandığını bilmek, görünenin altında gizli olan görünmeyeni görmek, mutlu olmamı engelliyor. Gözlerim, göz olmanın üstünde bir röntgen aygıtı gibi, hem kendi ruhumun, hem karşımdakilerin (başkalarının) ruhlarının üçüncü boyutlarını oluşturan çıkarları, bencillikleri, hayınlıkları görüyor. Oysa mutluluk -hiç de bilisizlik, aptallık değil– saflıktır. 60 yaşımın ikinci günü, çocuk gözleriyle, çocuk ağzıyla, Çocuk yanaklarıyla gülmek, sevmek, sevinmek istiyorum, buna gereksiniyorum. Ne yazık ki olanaksız artık!.. Mutlu olmak için kazandıklarım, mutluluğumu önlüyor. Bu düşünceleri ilk ben söylemiyorum elbet. Ama ilk söyleneni söylemeyelim deseydik, ağzımızı hiç açmamamız gerekirdi. 

Gözlerim neleri görüyor? Ortada görünenleri mi?.. Hayır, görünenlerden, ortada olanlardan daha çok, gizlenenleri, saklananları; altta, derinde, çok derinlerde olanları görüyorum. Gizlenenler de güzel şeyler değildir. İnsan, güzel olan şeylerini ortaya koymak, göstermek ister. Oysa gözlerim bir burgu, insanların ruhlarının gizli derinliklerine iniyor. Ne korkunç bir tedirginlik bu… Bir sözden, bir sözcükten, bir duruş, bir davranış, bir susuştan, karşımdaki insanın labirentlerinde. mağaralarının karanlığında, bodrumlarının rutubetlerinde çürümüş, gizlenmiş yanını görmek!..

*

7 Temmuz 1974 Pazar

Mutlu olmak için boşu boşuna çırpındığımı, birdenbire değil, yavaş yavaş anladım. Bu güzelim gerçeği anlamam kolay da olmadı, çabuk da. Elli yaşımı buldum bu güzelim gerçeği bulana dek… Elli yaşımdan bu yana, dokuz yıldır – yine herzamanki gibi mutlu değilim ama- dinginim, rahatım. Çünkü bu dokuz yıldır ille mutlu olacağım diye artık çırpınmıyorum, çırpınmaktan vazgeçtim. Bütün insanların mutlu olmaları elbette olanaksız. İnsanların pek, pekazı mutlu olabiliyor yada mutlu olduğunu sanıyor yada zaman zaman mutluluğa kapılıyor. Öte yandan büyük çoğunluk mutsuz. Ben, mutsuzlardan olduğumu anlayınca, mutlu olmak tutkusundan da kurtuldum. Aman ne erinçlik duydum böyle olunca. Eskiden ille de mutlu olmamın gerektiğini sanıyor, bunun için uğraşıp, çırpınıp duruyordum. Oysa mutlu olmak; askerlik görevi, savaşta yurt savunması, alınan borcu ödemek gibi bir “mecburi hizmet”, ille de yerine getirilmesi gereken bir eylem, bir işlev değildir. İlle de mutlu olmam gerekmez. Ben mutsuzum… Oldum olasıya mutsuzum ama, dokuz yıldanberi mutsuzluğa razı olarak mutsuz olduğumdan erinçlik duydum. İnsanlar mutlu olmaya hiç de mecbur olmadıklarını benim gibi anlasalar, ne erinç[li] olacaklar.

*
4 Ocak 1973 
Ancak yaşlandıktan sonra yaşamın iki güzelliğinin bilincine vardım: Biri kırk yaşımdan sonra dünyayı renkli olarak görmek, öbürü elli yaşımdan sonra ânı (çerçeveli olarak, donmuş olarak, geçmişe geleceğe bağlanmadan) yaşamak! Ama o denli az ki, zor ki ânı yaşayışlarımız.
*
Sizin öykülerinizi de bir günümű verip dikkatle okudum. 

Beni bir ağabeyiniz bilerek sözlerime darılmamanızı dilerim. Yazık ki öyküleriniz için başarılıdır diyemeyeceğim. Oysa bunu söylemeyi çok isterdim. Bu öykülerle, katıldığınız yarışmayı kazanabileceğinizi hiç ummuyorum. 

Bu sözlerim sizi düş kırıklığına uğratmasın. İlle de öykü yazmak istiyorsanız size öğütlerim şunlar olacaktır: 

Tıpkı konuştuğunuz gibi, hiç kendinizi zorlamadan, rahatlıkla döndürüp dolandırıp, evirip çevirip söylemeyin. Uzun tümceler ille de daha güzel, daha değerli olmaz. Anlamını iyi bilmediğiniz yada bildiğinizi sanıp da bilginizi sınamadığınız sözcükleri, kavramları, deyimleri kullanmayın. İlle de büyük sözler, yüksek düşünceler söylemek zorunda değilsiniz. Çok yalın söylenmiş sözlerde de büyük ve derin düşünceler bulunabilir. Rahat yazın, zorlamayın ve çok iyi bildiğiniz şeyleri yazın. Çetrefil yazmayın. Gereksiz yerlerde gereksiz noktalama işaretleri yazınızı değerlendirmez, tersine, acemiliğinizi ortaya koyar. Ayraç içinde ünlem işareti yada yan yana üç ünlem işareti yazınızı daha çok anlamlaştırmaz. Öykülerinizde okurlarınıza ille de bişey öğretmeye kalkmayın; bilgiçlik taslamak okuru yazıdan soğutur. Öykülerinizde gerçekten öğrenilecek bişey varsa okurlar bunu kendiliğinden öğrenirler. 


*
Max Frisch’in Stiller’inden, 26 Nisan 1970 Pazar 


Şimdi söylediği her söz, yaptığı her hareket yanlıştı, masadan kalkıp mutfağa giderken kirli bir tabağı götürmeyince onu azarlıyor, biraz anlayışlı olsaydı, ondan biraz bir şey öğrenseydi harcadığı enerjinin yarısını harcayabileceğini inatla söyleyip duruyordu.” .. 


Bunaltılı dönemindeki bir evli çifti hiç kimse ziyaret etmek istemez; bunaltıya ilişkin bir şey bilmeseniz bile bunaltı havadadır ve konuk bir mütarekede hazır bulunduğunu, kendinin bir amaç için biraz sömürülüp kullanıldığını sezinler; konuşmalar tehlikeli bir hal alır, şakalar ansızın biraz çok sert kaçmaya, bir zehir etkisi yapmaya başlar, konuk ev sahiplerinin sırlarını açıklamaya pek hevesli olduklarını fark eder; bunalım dönemindeki bir evli çifti ziyaret bir mayın tarlası kadar neşe vericidir, hiçbir şey patlamasa bile her şey sıcak bir kendi kendini denetleme kokar.” 


*
23 Ağustos 1959 

İnsanlar, ilk evliliklerinde kendileridir, oldukları gibidir, herneyse, herkimse odurlar. İlk evliliklerdeki geçimsizlikler de buyüzden çıkar. İkinci evliliklerinde kişiliklerinden, olduklarından, kendilerinden indirim yaparlar. Bir erkek, ikinci kez evlenmiş, karısının da ilk evliliğiyse, bu kadın, kocasının kendisinden, kendi oluşundan, kişiliğinden nasıl indirim yaptığını bilmez, bilemez. Buyüzden ikinci evlilikler uyumlu sanılır. Gerçekte bu uyum değil, ikinci evliliğini yapanın kendinden indirimidir. 

Üçüncü evlilikte indirim daha da artar. Her yeni evlilikte indirim arta arta, kişilik hiçe iner.

Uzun süren birinci evliliklerde, bu indirimler eş değiştirilmeden yapılmış demektir. Kişilikten indirim bir insanı hiçe indirir. Gerçekte o insan, olduğu gibi, yani kendisi olan insan değildir. 

Bir erkek, kişiliğinden indirim yaparak ikinci evliliğinde mutluluğa kavuşmuşsa, bu, yapma bir mutluluktur. Kendinden bu indirimi ilk evliliğinde yapmış olsaydı, çok daha mutlu olurdu. 

İlk kocaya varan bir kadın, kocasının ikinci evliliğiyse, karşısında gördüğü adamı, o adamın kendisi sanır. Oysa o erkek, gerçekte olduğunun yüzde kırk, yüzde elli indirimlisidir, kendisi değildir. Birinci evlenmeden elde edilen deneyle, kendinden, oluşundan, kişiliğinden fedakârlık etmektedir. Çok pahalıya satın alınmış yapma bir mutluluktur.

Aziz Nesin

Mum Hala

ileŞiir Antolojim

Şiir bir dengeydi benim için, katlanmayı başarmak, ama yenilgilere karşı çıkmaktı bir bakıma. Oysa yeniliyorum artık, içimden içimden yıkılıyorum. Elimdeki tek silah işlemez oldu.

Sevgide sevgisizlik, sevgisizlikte sevgi arıyan insanlar ülkesi burası. Birincisinde yabancılık ve korku, ikincisinde melankoli ve erdemsizlik.

*

İki satır iki satırdır. Bugün herkese mektup yazacağım.

*

Elimden alınması mümkün olmıyan bir can sıkıntısı var bugün. Onu daha bir yoğunlaştırmak istiyorum. Şimdi meyhaneye gideceğim.

*

Ve ben kötüyüm biraz. Ama gülmek istiyorum bugün. Meyhane hepten örtülü bir evdir, damlarını tanrıların ısıttığı.

*

Geçenlerde bir ilkokul öğretmeniyle konuşma yapmışlar bir gazetede. Öğretmen, “Çocuklarıma gazozun ilaç olduğunu söyliyerekten avutuyorum” diyordu.

*

Ne yana baksan duvar, dünyada olmanın fon müziği gibi.

*

Ve bu mektupların içindeki cümleler, o mektuplardan koparıldı mı, anlamını değiştiriveriyor çoğu zaman.

*

Sonra susmak geliyor. İyi mi? Ve susmak içe doğru yaratılışıdır dünyanın, iyi mi? Konuşmak, düzene uymak, orta malı bir figür haline getirmek olmaz mı kendini?

Sen gittin, siz gittiniz, herkes bir parça gitti işte.

*

Sana öyle bir mektup yazabilmeliyim ki, Kutsal Kitap gibi, ne zaman eline alsan, neresinden okursan onu, bir şeyleri aydınlatmalı bu mektup ve senin içtenliğin oranında büyümeli, çoğalmalı, güçlenmeli.. Ama yazamıyorum işte.

*

Yalnız sevgi yeter mi, selâm da ister misin?

*

Herkesi tanıyorum, kimseyi tanımıyorum son günlerde. Bütün yüzler, bir tek yüz oluyor kimi zaman da. Dopdolu bir beyazlık ağlıyor, yaş tutuyor sanki. Sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı…

*

Uzun süre yazmamak küskünlüğe benziyor.

*

Herkes herkese benzediği oranda tadını çıkardığını sanıyor dünyanın. Biz öyle değiliz.

*

Sıkıntılısın, tedirginsin, içe dönüksün. Seni anlıyan o kadar az ki…

*

İnsan ancak kendine alışır gibi alışabilir bir insana.

*

Sen, aşk kelimesi, bir sen kaldın sevmediğim gençliğimden arta kalan dirilik. Artık yaşıyorum seni.

*

“Biliyor musun, ben Alevi seviyorum” diyebileceğim, sevgiden anlar bir kişi bile yok çevremde.

*

Ama sen de kırmızı ağaçlı bahçenin önünden geçmedin daha.

*

Ve kendi kendime söz veriyorum, seni sevmeyi, dünyanın en güzel şiiri yapacağım.

*

Yarının mektubunu bugünden yazıyorum. Çünkü “Yarın” seni sevmem bakımından değişmeyecek.

*

Bakıyorum da bütün aşk sözcükleri acemi oluyor.

*

Tuhaf bir şey, sezgilerim daha az aldatıyor beni.

*

Hiç sevdin miydi beni Alevci?

*

Bugün müthiş sıkılıyorum. Nedenleri o kadar belli ki…Gene de saklamaya çalışıyorum kendimden, bilmezlikten geliyorum.

*

Aşkın dili çok zengindir, Denizciğim. Onu kavramak için iyi öğrenmek gerek. Bunun da çaresi durmadan, dinlenmeden yalansız sevebilmektir.

*

Bugün de uğrayan uğrayana dükkâna. Yazabilirsen yaz. 

*

Ey benim tekdüze İstanbul’um! Getir bana tenha bir yerini..

*

Başka yeteneklerin de var senin. Mesela belleğin çok iyi.

*

Demin bir kız girdi dükkâna. Bir tepsi satın aldı. Kız da, tepsi de, hepsi bir yana, o kadar sana benziyorlardı ki… Adı “sana benziyen” olan bir yaratık duruyordu dükkânda.

*

Ve ben buradan, İstanbul’daki bir inden  -ya da inimden- senin içini karartıyorum.

*

Hem sonra özlemekten korkuyorum ben. Özlemek, özlediğimiz kişiyi mitleştiriyor.

*

Şimdi de üzüldüğümü düşünmeme üzülüyorum.

*

İnsanın kafasında açmayan bir çiçek vardır her zaman, işte o çiçek açsın istediğim masada. SEVİLDİĞİMİ ÇOK İYİ BİLMEK İSTEDİĞİM masada.

*

Binlerce insanın yok edilişini umursamayan bir SS subayı kadın, bir kurt köpeğinin ölümüne gözyaşı döküyordu.

*

Sahi Alev, beni seviyor musun? Olsun, bir daha söyle. Ne çıkar tekrarlasan?

*

Ne yapsam da bir yerlerden para bulup yanına gelsem?

*

İki gündür kar yağıyor. Seni düşünmek gibi bir kar bu.

*

Senin mektubunu en sona sakladım. Günümün tek güzelliği bu mektup çünkü.

*

Şiir çevirmek, tornavidayla mendireğin görevini yerine getirmek gibi bir şey.

*

Ya bir gün üzülürsem? Hesapta bu da var.

*

İşte son mısralarım bunlar.. Son değil, bundan sonra ölüm var. Ölüm? Belki de bir kurtuluştur.

*

Belki de tanıman kötü oldu; senin pırıl pırıl dünyana, kapkara bir böcek gibi yapıştım.

*

Uyanır uyanmaz içimde tuhaf bir sevinç buldum içimde; göğsümün ortasına çakılmış, yerinden memnun, benzersiz bir sevinç parçasıydı bu… Bana özgü değil ve sokağa bırakılmış bir çocuk gibi duruyor!

*

Seviyorum mu desem, sevgiler mi desem, yoksa iyi günler mi? Bunlardan hangisi sıkmaz seni? Yoksa susmamı, hiç yazmamamı mı söyleyeceksin bana?

Yalnızca bekliyorum.

*

Üzgünüm, hepsi bu kadar.

*

Yalnız kafamda yaşatmak yetmiyor ki seni.

*

Kendimi düşünüyorum; seni kıracak bir davranışım da olmadı ki…

*

Ölüm diyorum, bunu bile düşündüm Alevci.

*

Seni eleştirmeye kalkacak kadar budala değilim.

*

Bugün denize atılmış ceset gibiyim, sallanıp duruyorum öyle. Ne yazsam sevdiremeyeceğim sana.

*

Şuna inanıyorum ki, sen benden güçlüsün.

*

Sana nasıl bağlandığımı, nasıl güvendiğimi biliyordun.

*

Seni bir bulma, bir yitirme durumu da olmasa, kağıt gibi, dümdüz, algıları tetikte, iyinin iyisi bir adam olacağım. Belki şiir bile yazacağım.

*

Dayanılmaz durumlar, 500 km yol katetmekle çözülür sandım. Bir parça huzur! Bütün isteğim buydu sanki. Sonra bir de şiirsizlik. Bundan böyle yazamayacağım gibi geliyordu bana. Ankara’nın kısa hikâyesi bu.

*

İki sevdiğim var işte: Sen ve şiir.

*

Sana kısacık bir mektupla Türkiye’nin panoramasını çizmeme imkan yok. Kısaca hüzünlerimiz, sıkıntılarımız, bunaltılarımız bile kendimizin değil.

*

Şiir bir dengeydi benim için, katlanmayı başarmak, ama yenilgilere karşı çıkmaktı bir bakıma. Oysa yeniliyorum artık, içimden içimden yıkılıyorum. Elimdeki tek silah işlemez oldu.

*

Şiirlere kurnazlık, okşayışlara ustalık karıştı biraz.

*

Dün mezarlık bile güzeldi bir bakıma. Selviler, otlar, iri sinekler…

*

Öyle ya, ne yazmalı bu suyu çekilmiş değirmen sana?

*

Ama evde yatıp kalırsam sıkılıyorum. En iyisi dükkân.

*

Can erikleri büyümeye başladı. Yakında kiraz. Sonra sen.

Senden sonra her şey.

*

Biliyor musun, bazı günler öyle dikkatli giyiniyorum ki… Sanki Beyoğlu’nda sana rastlıyacakmışım, Park otele gidip kanyakla kahve içecekmişiz gibi.

*

Bir usanç da eklendi yaşamama; tartışmaya bile üşeniyorum. Tellere takık uçurtmalar gibi.. rüzgârsız, kıpırtısız..

*

Beni sevebilecek misin? Görünen “ben”i.

*

Ben yalnız kendimi anlamıyorum galiba -Anlasam şiir yazar mıydım?-

*

Nasıl da mektuplaşmaz olduk.

*

“Bak unutmadan söyliyeyim, ben her akşam içiyorum gene

Ve sarılmış hayal kırıklığına bile

Bir hayal gibi…”

*

Rakıyı susuz içiyorum. Bir elim Boğaz’da bir elim Pera’da. Yarı düşlerim cam eriği kokusunda. Erguvanı, salkımı bol bir İstanbul. Kendimi mutlu olmaya itiyorum.

*

Nerdesin? Yazacaktın, izini kaybettirmeyecektin hani?

*

Bir hastalıktan kalkmış gibiyim.

*

Mektubun altına neler yazardım, unuttum. Unutturdun da diyebilirim.

*

İçiyorum. Sabahlıyorum. Ve kendimi sevmiyorum hiç.

*

“İşte bu benim yüreğimdir – atmıyor

İşte kar düşüyor gözlerime.”

*

Ne zaman bir yerde ikimizleşeceğiz?

*

Yan yana durmak için sözler icat ettik miydi, yoksa her şey bir çiçeğin toprağı dürtüşü gibi, yeşilde, sonra kırmızıda, sonra allahsılıkta kıvamlanışı gibi olduydu?

*

Sonra aramızda bir rekabet de yok; sen çömlekçisin, ben şair…

*

Artık yüz yaşımı geçmeden ölmemeye karar verdim. Demek oluyor ki, altmış üç yıl daha sevebilirim seni. O kadar korkma Alevci, altmış üç yıl da nedir ki, göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

*

Son gece “n’olur gitme Alev” demiştim. Sense “bana ‘git’ de Edip” demiştin.

*

Beklemek, beklemeyi doyuran besini bulamayınca sıkıntıya dönüşüyor.

*

Ben… seni… seviyorum. Ne kadar kötü kullanmışlar bu cümleyi, ne kadar eskitmişler.

*

Hangi hız, insanın insana akma hızını aşabilir? Hiçbiri!..

*

Beklemek kısalttı mektuplarımı.

*

İlk cümleye nasıl başlasam diye düşünmeye başladım artık. Giderek yazamayacağımdan korkuyorum.

*

Hayatımı, başkasının hayatında fazladan bulundurmayı başaramadım hiç.

.

Bir önceki mektubunda şunları yazıyorsun Alevci: “Bir gün belki de çok üzüleceksin.” “Belki de fena oldu beni tanıdığın Edipçi.”

*

Canım İsa!

*

Kalbim, gözlerim üşümüş gibi. Duygularım da..

*

Bana iyi davran, Gongyla (Sappho)

*

Sana yazmayalı yıllar, yüzyıllar geçmiş gibi aradan. Bazı çiçeklerin nesli tükenmiş, bazı yaprak türleri tarihe karışmış gibi sanki.

*

Gücendirmekten sakındığım sayılı dostlarımdan birisin sen.

*

Mektup da iş mektubu gibi oldu. Bağışla beni.

*

Belki de bir melankoliye gidiş bu. Kendimi izliyorum durmadan. Nerede, nasıl, ne yapacağımı izliyorum hep.

*

Yazacak mısın, yazmayacak mısın, sen ondan haber ver. Elin gitmiyorsa, yüreğini sıkıntılar basıyorsa, diyeceğim yok. 

*

Senin uzun ve yeşil kaşkolun boynumda (hani beni şaire benzeten).

*

Nedense unutulmuş. Burası böyledir, kalpten kalbe giden yolların inşaatı bitmedi henüz.

*

Masalarda ne mi konuşuyoruz? Hiiiiiç! Gülüyoruz sadece.

*

“Başıboş bir sandalım ki artık bir kıyıya varsam

Çocuğumsun ki deniz ölümsüz bir ölü olsam.”

*

Sana ilk defa bir meyhaneden yazıyorum.

*

Her dizesinde ev kelimesi bulunan şiirler kuruyorum yorganın altında.

*

Kim demiş şiir yazmıyorum diye?

*

“Hangi kuşu çeksem ölüyor avucumda.”

*

“Kar yağacak

Sevdim mi sevildim mi bir vaktin orasına.”

*

“Dalgınız şimdi”

*

Aynı şiiri sevmenin sağladığı yakınlık başka oluyor.

*

Yazamadım, yazamayınca bir kere, bir kere daha yazamadım.

*

Birbirimize yardım edecek vakit de bulamıyoruz sanki.

*

Benim yarı umutlu, doğuştan (belki) hüzünlü yaratılışımın karşısında katıksız bir hayatsın sen.

*

Son günlerde eski su kemerlerine benziyorum; susuz, yüksek be yalnız.

*

Sana mutluluklar dilerim.

*

Tankerler geçiyor durmadan, filizî, sarı, beyaz tankerler. Hepsinin de ayrı ayrı kişilikleri var sanki. O güzelim kıyıları kendilerine âşık etmek istercesine salınarak geçiyorlar. Ama kıyılar inatçı, gözleri tutmuyor gene de bu süslü demir yığınlarını. Çocuklar gibi taşlarla, ufak sandallarla oynamayı daha bir seviyorlar.

*

Unutmadan söyliyeyim, mektuplarını biraz daha okunaklı yazmayı denesen sevindireceksin beni.

*

Sen güçlüsündür, yaşamanın büyük akıntısında tutunmasını bilirsin.

*

Yağmurluk gitmiş dikkatli bir ilkbahardın. Her şeyimi aldın götürdün, bana hiçbir şey kalmadı. 

EDİP

*

Kızma, yaşamak da önemli değil. Herkesi, herkesi, herkesi o kadar iyi anladım ki.. Keşke yarım kalsaydı bir şeyler biraz.

*

Son mektubum cebimde kaldı bir süre. Kim bekliyordu ki kalmasın? Kim?

*

Bilmem belki sen de sevinirsin diye yazıyorum bunu.

*

Düşünüyorum da ne kadar az gördüm seni. Sonra da müşterileri dağılmış bir kır kahvesi gibi kaldım. Kimseyi görmüyorum hemen hemen. Şiir de beni bıraktı gitti.

*

Gene de İstanbul en iyisi. Gövdem de, yüzümün çizgileri de İstanbul’a benziyor zaten.

*

Önüme can eriği ile kiraz koydular. Yarım şişe rakı daha. Bu yaşta.. Sevda.. Biraz da can eriğine benziyor.

*

Bitti. Bu da bitti. Adına aşk dediğimiz bu tuhaf şey. Şiirlerime döndüm, daha doğrusu daha bir hızlandım.

*

Sen “hiç anlamadın ki..” diyorsun. Yahu ben neyi anladım, neyi bildim öyleyse? Körün değneğini bellediği gibi yalnız şiir yazmayı mı? Aşklara paydos mu diyelim yoksa? Demeli mi?

*

Parmak ucuyla dokunduktan sonra dikkatle bakılan masa tozu gibi bir şeyim.

Edip Cansever
Alev Ebuzziya’ya Mektuplar

ileŞiir Antolojim

Kayboldu Kudüs

Kayboldu Kudüs
Nisan gözlü bir kızın bakışlarında
Nereye koşmalı şimdi, hangi savaşa
Hangi radyo stüdyosuna, ağlama duvarına
Dağları aştı bulut yüklü ordular
Ulaştı Mescid-i Aksa’ya sonbahar.
Yüreğin elinde şimdi, emniyette yüreğin
Kurumuş gözbebeklerin, kayboldu Kudüs
Sustu elektrogitar
Otur ve ağla şimdi
Kabolan Kudüs’e
O sahil sesine, o sevgiliye
Rüzgârda yiten şarkılara
Yaz adını, Abdülkadir Hüseyni’nin
Merhamet dilen ve yalvar şimdi
Kötü kaderlerin iyi cellatlarına
Sustu elektrogitar davul patladı

Ferman üflendi tarihin yalanlarına
Hüküm karanlık bir slogan gibi
Kazındı ağlama duvarına
Mescid-i Aksa boynu bükük
Sonsuza uzayan şarkılara eklendi
Rüzgârda yiten şarkılara
Düştü Kudüs, kayboldu Kudüs
Kapadı gözlerini ölüm uykusuna
Nereye koşmalı şimdi hangi diskoya
Hangi aşka, hangi duvara, hangi gözyaşına
Kayboldu Kudüs
Nisan gözlü bir kızın yağmurlarında.

Bir çiçek adı mı Küdüs?
Göçmen bir kuş mu?
Hayata seyirten deli bir kurşun mu yoksa?
Bunlar önemsiz sorular ve bakir
Çünkü sevmek için önce ölmeyi denemek gerekir
Daha acısı, hulahup yapan kızlar Kudüs’ün adresini bilmemektedir
Bir manolyadır belki, bir kırlangıçtır Kudüs
Ayrılıklara ölümlere bir başlangıçtır Kudüs.

Her çocuk bir insanlık trajedisine doğar orada
Kusarak emdiği doğum kontrol haplarını
Doğar sinema salonlarına, yangınlara, bombalara
Oysa ne telgrafı var hüznün ne telefon numarası
Ve bilmezler hulahup yapan kızlar
Hangi yolu yürürsenizdir Kudüs, o ateş dansı.

Kudüs duvarların kesiştiği yerdedir
Aşkların, acıların ve gözyaşlarının
Kesiştiği yerdedir
Yüreğin sızladığı yerdedir.
Göğün merdivenidir/yerdedir.

Hoyrattır Kudüs!
Savrulur okyanusuna
Kanın, tuzaklarla dolu dünyada

Karasevdanın adıdır Kudüs

Kemal Sayar

ileŞiir Antolojim

Bir Acûzenin Yakarışı

sen hiç üşüdün mü
kucağında gözleri yemyeşil
benzi boz bulanık bir hüzün
üşümek nedir bildin mi
ayaküstü zamanı uzatmak
akşamdan dallarda
sabahtan kaskatı yerde sığırcıklar gibi
içine büzüşmek sessizce

bildin mi
sarsıcı bir söz sonrası
nedir kat kat örtülere bürünmek.
serin suları yürümek ürpererek
en çok ölmeyi bilmek
ne ki gelişimiz kadar beklenen
gidişimiz
canciğer ikiz kardeşimiz

tanrım
biz neyiz ki bir acûzeden başka
yol göster bize, aşka
hoş kıl yüzümüzü
evimizde kalalım
yâ rahîm
yâ kerîm

Mehmet Solak

ileŞiir Antolojim

Vuslat Dizeleri

I

Kalemimin soluk mürekkebiyle başlıyorum
yüreğimin ılık esintisiyle

Gecelere eğilip ağlasam
kim duyar titreyen nefesimi
acıyı içimde eritsem
mumlar kıskanır mı beni?

Ellerini arıyorum böyle her yerde
bizi yokluğumuzdan arıtan o saf ellerini
acı, bir kanlı hançer yüreğimde
büyüyor gürbüz bir çocuk gibi
kaldığım yerden başlıyorum anlatmaya
kalbimin en ücra yerindekini.

Bütün duvarları yok sayarak yürüdüm
aldırmadan gecenin karanlığına
kalbim titriyor sevgilim sana geliyorum
ben yalnız senin oluyorum yalnız senin
sana adıyorum acılarımı
ağlıyorum gözyaşım senin oluyor ben senin oluyorum
gecenin sessizliğinde kalkıp
adını kalbime yazıyorum.

Bütün duvarları yok sayarak yürüdüm
sana geliyorum putları kırarak ellerimle
saklamıyorum varsın aksın gözyaşlarım
görüyorsun sana geldim ağlasam da gülüyorum.

Bir yağmur sıcacık bahar yağmuru
durmuş çiçeğe dallar dağlar kıyama
bizim için kabartıyor denizler sularını
bütün aşklar kayboluyor ben sana dönüyorum
aşk değil bu aşk değil uzanmış elimdir
aşk değil biliyorum senden başka ne varsa
saklamıyorum gözyaşımı varsın aksın kucağıma
bütün putları kalbimden ellerimle atıyorum.

II

Çiçeklerin elleri beyaz
geceler bile değmemiş ellerine.

Şafak sökümünde uyku bitiminde
kuşların sabahı beklediği yerde
ben bekleyemem eli kolu bağlı
çizgiler yoktur gözlerimde.

ağlamalar-dökülen yapraklar içimde
kar gibi çiçekler düşüyor ellerime.

Kimse yok artık aramızda
senden başka kimse bağlamıyor beni
bir çocuk gibi koşabilirim sana
tortu bırakmaz gözyaşım yeryüzünde
çekelir köşelerine bütün zalimler
arzederim önünde her şeyimi
artık kollarını aç bana yoksa
oturup ağlarım bir çocuk gibi.

ağlamalar-dökülen yapraklar içimde
kar gibi çiçekler düşüyor ellerime

Yürümeliyim varmalıyım
tutmalıyım çiçeklerin beyaz ellerinden
bu çiçekler bile öğrenmeli acıyı benden.

ağlamalar-dökülen yapraklar içimde
kar gibi çiçekler düşüyor ellerime.

III

Dışarda yağmur
içerde sevda
yağmur toprağa düşer
kavuşmak bana.

Ay ışığından uzak bahçelerde
sen misin esen yoksa rüzgâr mı
ölüm mü gezinen köşelerde
sen misin okşayan saçlarımı?

Ha kalbim ha enginlerde bir gemi
yürüyorum şimdi dost kollar bekler beni
bekler güzel acılar yollarda şimdi
açmaya hazır yabanıl bir gül gibi.

Eğiliyorum toprak kokusuna yağmur kokusuna
bir güneşin doğuşunu duyuyorum içimde
yürüyorum bir umut türküsüyle
şimdi dost kollar bekler beni.

Ay ışığında uzak bahçelerde
duyurmadan gel ayak seslerini
gel n’olur kalbim kalmasın yerde
sarsın sıcaklığın iliklerimi.

Hicabi Kırlangıç

ileŞiir Antolojim

Firar

Ben ne yaptım Allah’ım!
Simsiyah bir çığlığa sardım o varlık kokusunu
Bir çarpılışla döküverdim orta yere

Durduk söz yığınından bir perde çekip aramıza
Yanan yerlerime gölge düşürmek istedim
Dayanamadım kalbimi saran alev yalımlarına

Ben ne yaptım Allah’ım!
Bir yudumu tada tada yutmak varken
Dipsiz fıçıya daldım

Fizik ve ötesine fit olmuşken cümle yüzey yüzücü
Elma kokusuna rüzgar esintisine su sesine kanıp
Züleyha sarhoşluğuyla bileklerimi kestim

Herşeyken hiçbir şey, hiçbir şeyken her şey oldum
Renk rengin esiri, cenk cengin yanak yanağa ikiziydi
Yandım, kül oldum, alevlerle sulh oldum

Çam filizlerinden geçtim, bulutlar arasından
Demir filizlerinde uyudum, haddehanelerde büyüdüm
Kaya gibiydim, dalgalarla eridim sahillerde
Parklarda gezindim ceket altında demlendim

Kalyon batırdım, çam devirdim, muz kabuğu attım sokağa
Şehirlere, köylere, evlere girdim, yüz sürdüm eşiklere
Kavgalardan çıktım, savaşlar bitirdim, bankalar batırdım
Paralar yaktım, antenler kırdım, eşkiyayı dağa kaldırdım
Ben ne yaptım, ben ne yaptım

Yoruldum sana geldim
Sen olmasan ne yapardım Allah’ım!

Göçmendim, kapına pösteki serdim
Allah’ım
Sen olmasan nereye giderdim

Söz çölünde kaldım budur günahım
Senden sana kaçıyorum Allah’ım

Mürsel Sönmez