Faili Malum Şiirler

FAİLİ MALUM ŞİİRLER…( OKUNMAYACAK KADAR ÜSTÜNKÖRÜ UZUN VE KEDERLİ..)

Faili Malum Şiirler..
ben geceleri faili malum şiirler yazarım
bir köy yakılır uzakta
ve çığlıklarla inler dünya
her çığlıkta bölünür Batman’ın uykuları
faili meçhul bir cinayet olurum..

yakılan köyümde yitirdim
yaşanmamış çocukluğumu
Halepçe’de vurdular gözümden sakındığım umutlarımı
seni haddinden fazla seviyorum
yüzümü koparır mısın yerinden

seni kendimden sağıyorum
beni benimle başbaşa bırakma
çabuk al cep aynamı ve git!
sen varken kendimle başbaşa kalıyorum
hayatıma kattığın kirli öyküleri
ve babasız çocukları bana bırak
çabuk git!
seni yakılmış köylerimden
yaralı ağıtlarımdan
türkülerimden zılgıtlarımdan biriktiriyorum
ve ben tarihe bir ünlem koyuyorum
kocaman bir SON ol! ..
çünkü ben sonları bile kendimden çok seviyorum

acemi tarafımdın istedim ve ansızın gittin
seni bana sordum senden sonra
ziyan oldum
şimdi cevaplıyorum anlamsızlaşıyorum
ya sen bana bensiz kimsin
ve ben sana sensiz kimim
ikimiz de yokken birbirimize neyiz
sus! .. ziyan olursun

sende depremler olurken
ben masum ışıltılı beyaz bir sonbahardım
üşenmedim bütün yağmurlarımı sana yağdım
yasak ve yitik bir aşkın suretinde
bütün umutlarımı yaktım

herkesten sakladığım
bakir kokulu ‘istanbul şiirim’ gibisin
bercestesi sen olan
yani; ‘bir şehir nasıl böyle baki bir canan olur
anlamayaz insan
ömründe bir kere İstanbul olup geçmemişse dünyadan’

bundan sonrasını kendime susacağım
kimse bilmeyecek kıyısız yalnızlığıma vuran gözlerini
ve sözlerin en güzelini bana sustuğunu
hiç kimse bilmeyecek
bu şiirden çıkıp gideceğim..

dedim ya ben geceleri faili malum şiirler yazarım
tetiğine basılmış bir silah gibi sarsılır batman
bir anne dul bir geceye sarılır
cami önünde bir adam babalığından vurulur
bütün çocuklar birazdan ağlayacaktır

terkettiğim şiirden sonra
bir parkta rastlıyorum sana
mendil satan bir kız çocuğuydun adın züleyha
bir Türk kızı
ürkek ve nazlı duruyordun
tarihin en ince sızlayan yüreğiydi ürkekliğin
aşkın bin yıllarlık yazgısını anlatan
bir şarkıydı sesindeki dua
konuştum seninle beni çok duygulandırdın
yaşın yedidir daha
yüreğimdedir artık o sızı

duygusallığımda bir çocuk ağlamaya başladı uzakta
sana onu anlatacağım;
adı ‘rengin’ bir Kürt kızı
elleri yüreği küçücük
tedirgin bakıyor
bakışlarındaki tedirginlik bin yıllarlık yazgı
ağlıyor; gözündeki yaş ülkesinin iliğindeki hasret
ve anası sever onu
çünkü yüreğinden doğurdu
bir Kürt kızı ‘rengin’
gözyaşı iliğimdeki öfke
yüreğimin en sır yerinden vurdu
sırf bu yüzden evimdeki bütün atlasları yırtacağım

ağıtlar geceyi yırtarken
uykusunda irkiliyor dünya
gözlerindeki tedirginlikle örtüyorum yüreğimi
bir düşün yanık bağrına sokuluyorum usulca;
çamura bulanmış kırık bir misketi anımsatan çocukluğumun
sütü kesik süt annesi bir kadın
evini yakmışlar ağlıyor
vatanım; yakılmış hayallerim
ağlayan anaların yurdu vatanım
sözcükler hain olmasa daha çok şey yazacağım

seni düşünüyorum sonra
kiminle sevişsen anne oluyorsun ona
antik bir vadide vereme yakalanıyor bir zambak
terkedilmiş ufuklarla birlikte üşüyorum
ve üşüyerek büyüdükçe çocuklar
çiçekler ekiyorum dört bir yana
tomurcuk tomurcuk büyüyor aşk

bir bir canlanırken gözümde anılar
en sahte yüzüyle üstüme hışımla geliyor hayat
ve ben bu şiirde bu denli kalmayı çok isterken
çekip.. çekip gitmeli diyorum
bakışlarında sapanını gizleyen
filistinli bir çocuk oluyorum aniden
dört yandan şehirlere ölüm yağarken
aşk bize göre değil
HEYHAAAT..!

öyle sitemkar susma nolur
beni hüzne ihbar ediyorsun
tarih boyunca en ince sızlayan yürek kimindir
ve o zı şimdi evrenin neresindendir diye sorma
bu azap nerde başlar
ve nerde biter bu suskunluk
bunu en iyi sen biliyorsun

her şeyi bilişinden ürküyor şiir
mavi bir düş gören bütün şehirlerde
şimdi sevdalar tayakkuz halindedir
bense gözlerimdeki çocuğun ölümüne aşina
biraz da faili meçhul
barikatlar ardında
hayra yormayı unuttuğun bir düşten
sesleniyorum sana;
bıktım yenilgilerden n’olur gel ve beni bul!

kocaman bir yalnızlıktan
ölümlerden yıkımlardan
ve her dilde söylenmiş sevda şarkılarından
kopup gelmişim bu yalnızlığa
bulmak yitirmenin şartıdır
bunu en iyi ben bilirim diyorum
ağlıyorsun;
kuru bir hüzün yağmurunda ıslanıyorsun
gözyaşın nemlendirirken nazlı seherleri
gözlerin gözlerime karışıyor
yitir beni artık bu azap bitsin!

‘ya kanayan bir dudak öpeceksin
ya öptüğün dudağı kanatacaksın’ dedim
güldün
ne de öpülesiydi dudakların gülerken
hayatıma çirkin suratlı bir ayna düşürdün
ne milattan önce ne de sonrayım
dul bir insanın şehveti kadarım
işte şimdiyim ve burdayım
beynimi hangi fahişeye armağan edeyim? !

en doğru sorular çarparken suratımıza
gamzelerindeki rüzgar
gözbebeğinin kokusunu ulaştırır bana
utanırsın
uyruğuma uyacak bir ölüm bulmak zor gelir sana
kal-u bela’da ruhunun künyesine kazılmış aşkını
inkara yeltenirsin..

ey gül yaprağının ve şarap tadının esrik sızısı
ey renklerin kirlenmeyen yasası
ortadoğunun çıkmaz sokaklarında
kurşunlanan ömrümün yargıcı
solma!
bilesin ki gül solarsa
öfkesi kınsız çocuklar üşür
ışıldamak haram olur sokak lambalarına
çünkü feodal bir yaradır bu sevda
kılcal bir zulümdür biraz da;
dört bir yana ekilen zambaklar işgal altında kalır..

yine de biz hiç yılmadık
tarihin küflü karanlıklarından
aydınlık gecelerin çocuklarıyız biz züleyha
durmadan umut serperiz karanlıklara
bu şiir bitmeden
bensiz hiç bir güneş doğmayacak
aldırma! kırgın bir deliliktir benimkisi
ülkemin iliğine düşen zulüm cemreleri tükenmeden
ahuları bilemek haramdır
sen üzülme, sadece gülümse
vakti gelince gitmem gerekecek bu şiirden

ne bu şiir ne de bu şehir önemsiyor
yüreğimdeki sevdanın ağır devinimini
bir sen farkındasın be rengin
kürtçe gülümsediğimin
züleyhanın gülüşünden kan damlıyor
genç kızların haremlik parmaklarına
her yanından yırtılıyor mintanım
ne vakit gülmeye yeltensem
bir kuyu imliyor yerimi
işte sırf bu yüzden
yeri gelince ansızın çekip gideceğim bu şiirden

dedim ya ben geceleri
faili malum şiirler yazarım
bir intifadaya başlar içimin çocukları
şiirin binlerce yüzünün
ve kırmızının binlerce tonunun görüldüğü
ölümün ve kanın mecrasız aktığı
dünyanın mazlum topraklarında

bizim ölülerimiz bile gülümser
hayata mı kapıyorlar gözlerini
yoksa yeni bir dünyaya mı
burası mı zulmün odağı yoksa sözlerim mi
büyüyen sevinçlerin olsun
sevinmelisin züleyha
sanaysa bu son vasiyetim rengin
emzirme artık gözlerindeki cesetleri

bazen anlamsızlaşabilirim metin olmalısın
ki deden de öyleydi mutlaka
ben bu şiirden çok şey öğrendim züleyha
renginle tanıştırdım seni
rengin seni anladı sen de onu
beni kim anladı ki
zaten hiç bir zaman anlamamıştır gül
o hükümdardır
zalim olsa da biz bükme boynunu diyoruz
oysa hiç anlamıyor
ondan başkası yok başka şarkı bilmez bülbül

ben varım! !
geven derler bana bizim oralarda
baharda değil kar kış boranda yeşeririm
ve yanarım her hazanda
bülbül işte
değiştiremediklerine katlanmayı öğrenmiş
mevsimler hep bahane
güneş her zaman doğuda(n)

sırtı yokuş olur nedense takvimlerin
bu yüzden masumum çünkü yoruluyorum
hem kim kendisini suçlar ki;
her zaman hayatımıza girip çıkanlar değil mi zalimler
ve mevsimleri her şeye benzeten şiirler
şiirden ve aşktan olmasa
bir kibrit çöpüyle yakarım takvimleri
mevsim de olmayacak bir daha yamakta..

biz ise katlanmayı öğrenemedik daha
çünkü bizim ellerde sevgiliye dava derler
dava;
güneşin ne zaman nerde doğduğu önemli
kimle doğduğu da
yoksa düşünsene papatyayı
onca zulüm ve kıyım yaşamış
bahtımız gibi kararmış bazen
gülün çilesi zalimliğinden
bülbülün ki sinesinden bahşedilmiş
ya papatyanın ki neden..

ve sen mıh gibi çakıldığım şiir sen!
gah esrik bir Türk kızı züleyha oluyorsun
sesindeki eşsiz aşk duasıyla
gah suskusunda vatanımın hüznü
Kürt kızı rengin
şiire gebe-kısır gecelerim oluyor ama sen yoksun
nerede ne zaman şimşek çaksa yağmur oluyorsun
ruhumun gizli bahçelerinde
soluksuz bir hazandır yokluğun diyorum
çığlığımın yankısını susuyorsun..

ah be şiirin esrik kızı ahh
vatanın inliyor dünyanın dört bir yanında bak;
mekke mahzun çaresiz ayasofya perişan
hama ahh diye inler halepçe ise suskun
ve
ortadoğunun orta yerinde yaralı bir yürektir kürdistan!

tek frekanslı bir radyodan
Türk sanat müziği dinlemek kadar sevimsiz
bir gecenin sabahında başlayınca bu isyan
gözyaşı olup ağzıma akıyor içimde biriken esaret
ve biraz daha paslanıyor dilimdeki pranga
yıldız yıldız ışıldarken künyeme kazılı sevda
‘hepiniz birsiniz’
KALU BELA
aklıma geldiğinde değil
zamanı geldiğinde bu şiirden gideceğim..

ve ben geceleri fraili malum şiirler yazarım
gökten müruz ve ölüm yağar şehirlere
siren sesleri telsiz sesleri karışır ağıtlara
ölüm hayata düşen son kırağıdır beyazmı beyaz
tedirgindir anneler kaygılırdır babalar
herkes kendi çemberindeki ölüme ağlar
oysa herkes biraz da başkasıdır
mesela babamın bıyıkları kaygıdan beyaz..

babama bir açılabilsem zulmü o an yok edeceğim
güneşin saçları sarkarken gecden sabaha
babam;
hayatımın en anlamsız ve en izdüşümsüz
çığlık çığlığa çıldırtan suskunluğudur
ve ben faili meçhul ölümlere
en acemi müşteriyim
Allah aşkına söylesene züleyha
sustuğun yerden solmaya başlıyor ‘rengin’
yüreğimi hangi güzele peşkeş çekeyim..

bu kaçıncı oturumumuzdur hasrete dair
omzumuzda kederin tek celsede boşanmış yüküyle
bu hayat hengamesinde
iki bilardo topu gibi çarpışmamızı
neden çılgınca buluyorsun züleyha
hayat ilk görüşte çılgınlığı göze çarpan
tek kuram değil midir
ve mucizeler yaşama pamuk ipliği ile..
bu sevda yitip gidecek gecede
bu şiir kalacak hasreti nazlı sabaha
gözden çıkarılmış yaşamlar bize bağlıdır

bak işte her şeyi unutup seni düşünüyorum
bir yangından arta kalan sis ve duman oluyor üsküdar
koynumda dişimden tırnağımdan arttırdığım
ve yitirmekten korktuğum umutlar
ve karşımda gözleri yıldız yıldız çöpçü çocuklar
sırtımı sıvazlıyor gözler(n) her sabah
kaldırımlara düşen bakışlarını arıyorum
savruk ve dağınık duruşunu
ki böyle bir duruşa şahit olmamıştır
İstanbul’da kaldırımlar
İstanbul dediğin sevimsiz ve siyah..

bu şiirde bana ait bir şey yokmuş züleyha
siyahı sevişim suadın nevrotik hallerinden
ezikliğim ‘rengin’in iliğindeki hasretten
ruhumun yırtıkları senin kan damlayan parmaklarından
sevdam bezm-i elestin zindanlarından emanet
sırf bu yüzden bu şiirde bu denli kalmayı isterken ben
çekip… çekip gitmeliyim günün birinde aniden..

binbir gece masalları değil anlattıklarım
bilemezsin; bir sevdada kırıntı bile olamadan
yitmek ve yitirmek acıdır
acıtır dipsiz göllerin sularındaki sessiz nilüferleri
faili meçhul ölümleri kanıksayarak
beynimdeki zincirlere aldırmadan
başımı aşktüyü yastıklara koymayı düşünmek
bembe gecelerde…yalandır
anlamsızlığımın ateşinde can çekişiyor bu şiir
geceler acıdan koyu kızıl..

hala anlamadın mı kimse anlamayacak beni
bilmeyecek bütün acılarımı senden ödünç aldığımı
gömleğimi yusuftan
cüretimi ‘rengin’in sevdasından almışım
ben sevmelerin ustasıyam leylican
işte bu yüzden
elindeki kavalıyla mozarta eşlik ediyor
sırtı ve umutları yamalı bir çoban
evrensellik;
cudiden evereste uçan bembeyaz bir ölüm
ve sırf bu yüzden evrenselliği ve şiiri çöpe atıyorum

yıpranmış kelimelerle anlattım seni özür dilerim
taa dedemin içini delen bakışlarımı
gizledim senden ve herkesten
artık korkmuyorum züleyha ve daha çok seviyorum seni
gözlerinin rengini yanına almadan
ve sağa sola bakmadan şiire aldanmadan
hiç habersiz çıkıp gelmeni istiyorum
sonra da ansızın çıkıp gitmeni
bilenler bilirler söz sanatlarından devşirerek yazarım bu şiiri
yazarım da..
duvar dibinde ağlayan çocukluğumun
bir damla gözyaşında boğuldu
bildiğim tüm felsefeler..

yüz asırlık bir yazgının çocuğu(yum)
ve bin yıllarlık umuda gebe bir yaşam!
öyle yadırgı bakma bana
hiç bilir misin ki bazı şiirler neden ağlar
aç yüreğini ve dinle
acılardan süzülmüş bir umudun eşiğinde doğmak
ve uyanmak her sabah bir namlunun glgesinde
yüreğinde yarım asırlık bir toprak damın metanetini taşımak
ölümle kapı-komşu bir yaşama sarılmak
direnmek
düşünmek
sevdalanmak
umut tandırında pişen sıcak bir ekmekle kuru soğan yemek
Şıwan dinlemek sonra
‘mın beriya te kıriye’
ve ve ve
ve’ler ki
mavi bir sevdayı ve şeyh mehmed emin’i
gömmek yüreklerin en yerlerine
ve ağlar mı bir insanın şiiri
ağlar işte ağlar anla züleyha
ve ve ve’erkilerini susmak

üçler yediler kırklar aşkına
kırk asır geçse de tek sırrım adın kalacak
geri kalanı anlatacağım
hatırla tüm bunları kazı künyene
üzerine akşam kızıllığının çöktüğü çölüm ben
ölüm dedim aşk dedim isyan dedim adına
bir hiçliğin destanını anlattım
hala anlamadın mı
asanın yardığı kızıl bir denizdir artık yüreğim
mahzun akarım dünyanın her yerinden
sırf bu yüzden;
her kabusu hayra yordum züleyha
bakışlarındaki ayın şavkı vurunca yüzüme
kendi hüznünde boğulan aysar bir gölüm ben..

şiir yolculuğunda susmuşken kendime
bir imgenin kovuğunda buldum seni
sevdan çetin bir devinim oldu içimde
kürt kızı rengin dedim yadırgadın
türkün kızı züleyha dedim kanadın ödünç gömleklere
gözlerimdeki umudu yitirdim gecelerde
bütün yolculuklar kadar renkli
ve bütün kervanlar kadar ahenkliydin
ölümün kuyusuna rehin verdim ömrümü
sustuğun adım çınlasın kulaklarında züleyha..

ve sen haftanın şiirertesi gecelerinde gelirsin aklıma
bu şiiri ifrit yapıp yolladım sana
ki yüreğinin tacını gönlüme taşısın
süleymanın asasından düşen kurt
gelip yüreğime düşmüş zamansız
sahipsiz bir asa gibi yıpranmış kırılmışım
cinlerin nazı ele verdi gözlerini
sen de sebe melikesi kadar zalimsin
bir de kutsal rüzgarların yalancısıyım
beni değil bu şiiri bir de hiçliği sevmişsin..

dedim ya bu şiirden çok şey öğrendim
büyüdüm seni yoğurdum
sen yaşa beni ol’dur
uzun vadeli ticaret bu kısacık hayatta
anla ki tomurcuk bir yansımadır
bulut sevimli bir yadsıma
ve hidrojen spastik doğumdur aha hiroşima..!
daha ne diyeyim ne diye anlatayım ki;
dün ile yarın arası konsantre bir andır bu gün
sonrası yoktur an içre sonsuzlukların
çift başlı bileşkedir aşk: dilemma
madde ikizlerin özürlüsü aç gözlü bir ölüdür diğeri
insan muamma
şiir biter ten ölümlü ruh ölümsüz aşk sonsuzdur züleyha..! !

Hasan T.. (Pejmurde Dilim)

Merhaba…

önce ödünç aldığım çocuk seslerini geri veriyorum
ardından yıldızlardan aşırdığım haylazlığı
ve sonra bütün kelimelerin itibarını iade ediyorum..

affedilecek bir hata işlemedim biliyorum
bu yüzden dizelerin giyotinine uzatıyorum boynumu
aman dilemek değil susuşum
kendime bir son olmaktır asıl maksadım
ve giderayak hepinizi afediyorum..

dilimde kadim bir ’elestu ’ tutulması
ruhumun yansımalarındaki ’bela’ gibi
ve avucumun uçurumlaşan yerlerinde
kelimelerin zedelenen onuruyla gülüyorum
hain ulak dediğim şiirden özür diliyorum

oldu mu diyorum son söz olarak
alnımda yanmaya başlıyor esrik bir musalla
kainat senfonisinden bir uğultu yükseliyor
dikenli bir nakarat dökülüyor alnıma;

kalû belâ…

ki zaten hiç olmakla başlamıştı devran
Dönüyorum ben de alem-i ervaha..

El-veda….

Hasan Tan

Mezar Taşına Dokunurken

deriiiin bir iç çekişe öykünme, ya da çocukluk işte…

okun gösterdiği yerdi şehrin kalbi
düştü, ürkek bir yetimlikle titredi ellerim
içimde yanmaya başladı morg
hangi sayfasına sığınsam tarihin
bir ölüye fresk oldu gözlerim

artık babam sümbül kokan toprakmış
levhi mahfuzun tarihi kadar eski
ki bir temmuz sabahı açtık ölüme kapımızı
albumin kokusuyla uyanmıştı servisler
ve rahvan yılkıların manidar gözleri

bizi buluşturan tabut kadar hızlı geçti
titrek bir sis kadar çabuk dağıldı vefa
kesildi soluğu saçları kınalı bir kadının
ve son buldu baharı kelebeklerin
bekliyoruz sonbaharı ansızın kopacak bir fırtınayla

çünkü sütten kesilen toprağa döküldü hicran
turuncuya çalınca maun tabutlar
Işıldıyordu yüzün ve ölüyordu
uzuyordu gölgen hiç durmadan

şükür inanmıştın Allaha ve uhrevana
iyi ki yazılmıştı epriyen alnına bu
çok korktum kırılacak diye fay hatları kalbinin
ve devrilecek üstüne karartılmış bir hayat
ve elvan elvan bir nifak yağmuru

zamansız özledikçe seni, gönlüme nakış,
sana yasin; ve yetim çocuklar için
ve nunu sakin kasesinde yepyeni umutlar biriktirdim
çöl yetimi bir sevdasın sen şu bükük boynumda büyüttüğüm
hiç duymayacağını bilebile şiirler söylüyorum sana
yetim ellerimle okşarken toprağını gurbet ellerin

hem ölü babalara şiir yazmak, uzayan gölgelere sarılmak
ve uzanmak kelimelerin hevengine
efsunkâr bir şeytan aldatmacasında
giderir belki susuzluğunu yetim ve haylaz çocukların
ben de kanmaya hazırdım hayata
hayatı ısraf etmeye mezar başında bir çeşme tasında

bir ben miyim susuz kalınca sözünden cayan
babam öldü ve senin de sözlerin yetim kaldı buhari
şimdi Küfe’li ne derse desin, Basra’lı ne eylerse eylesin
bozuldu silsilesi hayatın
ve zayıfladı ilk senedinden sahihiniz; ey Müslim Ey tırmızi!
ah canansın Ebu Derda sana asla kıyamam
babam severdi seni….

Kâlû; belâ demiştik ancak sözümüzü çiğnedik baba
hepitopu bir kelime ısrafıdır bu
nolursun çok görme bana
eksikler tamamlanınca yeni gözler yaratacağım
bir çoğunu bir sabah namazı vaktinde
ve yeni sözler vereceğim bir daha şiir yazmamak adına
sen de alınma Allah’ım
bu duadır ve yanıyor içerim
“ rabbim babamı başa sar..
ve biraz da öyle dondur”

Hasan Tan (Pejmurde Dilim)

Acının Hafızası Yoktur

………………………………………………….’beni unut’ diyen herkese..

ben seni unutalı
küflenmiş pencerelerden sarkan
pembe alaşımlı kaç kadın bileği geçti dudağımdan
ve kaç kangren hafta sonuna indim
ki uğultulu karanlıklarında medeni hüzünler vardı
çiçek desenli etekler
ve efsunlu morluğu ruj lekesine kurban edilmiş dudakların gölgesi
teslim olmuş şehirlerin izbe damarlarımdaki kılıçlarla dansıydı zaman

aldım başımı gittim
bir yanımda metropol
öbür yanımda şehirlere özgürlüğü içiren yurtsuz dağlar vardı
ne kadar dirensem de kuyulardan geçen kervanlar
mintanımdaki kuşun cıvıltısını boğdu
ve soluğum terkedilmiş peygamberlerin üşümelerine sarktı

ben seni unutalı kedilerin mırıltılarını öptüm en kederli halimle
oysa bilsen ki kaç kadın öptü ve asıldı beyaz ceketimden
ve esmer denizime memelerini emzirdi
ben seni unutalı sesim kaç kuş ölüsü taşıdı
kaç tenha kadın teni…
kaç yenik kadının kırıklarını onardım yakamozlarla
ki elleri onların
içinde bebekler ve dalgalarla ölünen bir zamana batarken
yorgun sesim puslanarak döllendi aynalarında
onlar ki aptal bir karanlığı bulvarlardan alıp yataklarına yığarlar

ben seni unutalı sel baskınına dönüşen sesim
bir ölümün kıyısında gözbebeği kurumuş bir kadını ıslatır
alır götürür renklerin şarkısını aşkın dikenli nakaratına
ki bin yıldır durmadan akar tarihin sokaklarında
ben seni unutalı
sakalı tarihin tüylerine uzayan bir adamım
kısa pantolonlu bir çocukluğun tam ortasında

artık gözlerimde yaşamın hararetli devinimi
yanımda aşık bir kadının hamarat sıcaklığı
oysa ki ben eskiden kuzeyine
belki de izbe metropol otellerine sığınan pusatsız ve ağlamaklı
soluğumun gülen kıyısına dokunuyorum şimdi
çünkü seni unutalı, varoş çarşılarında harac-ı mezat eyledim bilgeliğimi
yanımda tütün
bir kaç kitap
biraz intifada
esmer çocuklar ve ıssız bir halk kuşattı sesimi
direndim ve bir baharı emzirdim son umutlarımda

ve ben seni unutalı
devam ediyordu ölüsünü arayanların göçü
bilsen ki senden sonra kaç eylülün ipi örüldü
kaç asker vuruldu pusularda
dağlarda kaç gerilla
ve bilsen kaç kez üşüdü içimde tanrılar
çocuklar ülkemde vurulduğunda

şimdi arasıra aşk;
muştulu azizelerin yatak sefasından yükselen serin bir inilti gibi
kemirse de içimdeki her pusatı
ve piç bulutlar emzirsem de sesimde
ve içimde günahkar bir şölene dönüşse de yaşamak
seni unuttum!
ve seni unuttuğum andı tanrının doğum günü
çünkü galiptim ve halaylar kurulmuştu dört yanda
ve sürgün kalmamıştı yaşanacak…

Hasan Tan

Eylülde Unut Bunları Çocuk (Hafıza Kayıpları)

acı bir çaresizliktir gülümsemek dedim
küskün yanlarına mütercim sözlerin kanadı
güldün
acın büyüktür aklına çocuk
acın; acımdır gülüşlü felaketim

say ki bir babayım ve muğlaktır hüzünlerim
düşün ki iliğim
hüzünlü bir kızın yağmurlu sunağıdır
muğlak bir acı ne kadar büyütebilir ki seni
unutma;
acısını anlamsız şiirlerin yüklendiği şairler
Allah’tan almışlardır renklerini
ki Allah’ı severim
ve yine unutma;
şiir bedbahtların işidir

gül kırmızıysa ten ıslıklı bir felakettir
gül varsa…
eşkiya yüreklerini
çocuklukla bezemiş şairler de vardır
ve benim hiçe dair devinmelerimde
şaire ve acıya öykünen sayrı sanrılarım
dedim ya severim Allah’ı
unutma ki;
şiir deliler içindir

gülleri sevme çocuk! onlar kıskansın
yedi karanfilin olsun
düğümlerine aklını verdiğin
telaş bilmez mevsimlerin olsun..
benim de her şeye verecek bir kirpiğim vardır
gözlerimse sana
bütün aylar eylül gelsin diye gelip geçerler
bundandır telaşları
gözlerim eylüldür ve sana kurbandır çocuk!
eylül gelir kalmaz gider
sevimli tortuları gözlerimizde kalır

söyle şimdi;
kuruyan hangi gözlerimi
bir bahara fahişe eskisi diye sunsam iflah olurum
fahiş yanlarımı mukaddes bir kelamla süslesem
ve gözlerimi her defasında
yalancı ve müntehir çiçekler gibi kurban etsem sana
eylül gelir mi yeniden gelirse ölürüm
gelmezse..çocuk gelmezse! !

(bu nasıl yutkunmadır Allah’ım)

severim çünkü boğazımdaki düğümü
’gözlerim yaşlıyken tapılasıdır ve sana kurbandır ‘
kurbandır ellerine ki ellerin yüzümdür
der ve susarım
yoksa bu figan ve öykü içinde iyimser cümleler de kurarım

çıplak ve küfürlü bir bedensin sen bana çocuk!
bense grisiyim eyyamcı eylüllerin
ve rehinesiyim sırtı yokuş takvimlerin
aşığım ve esirgerim fahişeliğimi
hiç bir dudakta yok ağzımın yeri..

‘çıt’ diye kırılıp düşen bir karanfil kadar kırılganım
unutma çocuk!
şiir şairin fahişe yanıdır
Allah olmasa, kanamaz yaralarım

Hasan Tan

Yutkunma Resimlerimin Öyküsü

boğazıma yutkunma resimleri çiziliyor durmadan
bu tren şu çocuk mavide uzaklaşan o vapur
ayıp ayıp gülümseyen
memeleri çorak kızdan söz etmemi beklemeyin
utanıyorum ötede mızıka çalan yaşlı adamdan

(daha önce de yutkunmuştum
martılar gülümserken)

titrek bir yutkunmak gibi duruyor
karşımda oturan yaşlı kadın
seğiren sol gözüne bin yılların yazgısını saklamış sanki
esaslı ve mahcup törelerden çıkıp gelmiş belli
hâlâ seğiriyor sol gözü
hâlâ mahcup ve hâlâ görücü usulü

(anneme benzetmek istiyorum kadını..
göz seğirmesini)

sarışını kirli çocuk yara bandı satıyor esrik sesiyle
ekmek parası kazanacak; kaygılı
her sattığı dipsiz bir yara açıyor ruhunda
bense sevgilimin göğsünden emiyorum hayatı
bir parazit gibi deviniyorum bu hengamede
ve nerde mahzun bir çocuk görsem
bir suç gibi üstleniyorum her çıkmazı
sevdiğimin saçlarını kuşanıyorum çaresiz;

(çocukların yaralarını kim saracak?
telaştandır soruların bazısı)

‘rayını sevmez ve terkedemez bir sürgündür’
demiştik tren için onu geçelim
maviyi yardıkça yaralanan vapur yalnız bir adam hüznüdür
en çok da bir kız çocuğu, ‘memeleri çorak’
çocuksa yetim ve işporta bir devinim

(parantez içre yaşam dedik çocuğa
parantezin içi dışından güzeldir bilirim)

işte yutkunma resimlerinin hülasası;
bu tren şu çocuk uzaklaşan o vapur
anneme benzettiğim bir göz seğirmesi
mızıka çalan adam, fakir ama vakur;
ayıbına vurulduğum kızdan söz etmeyeceğim…

Hasan Tan

Ayaküstü Arabesk Sayıklamalar

Uçuruma yazıyorum artık her şiiri
şuaranın duyum eşiğine
sarısına eylülün; ter ve şehvet kokan
usulca aralansın diye gizemin perdeleri
adınla başlıyorum her sabah hayata
ölümse imgenin ayrılığa durduğu anmış
senden sonra maverada diz çökmüşüm leylican

Gidersen annesiz kalırım demiştim
gittin geceyi örterek titrek öksüzlüğüme
gül de esirgiyor artık soluğunu
manolyalar küsmüş bir de krizantem çiçekleri
ayın da yarısı tutsak bu gece
alıp gitmiş başını bahçıvan
şakağı acıdan kararsız bir çocuğum artık
öyle yadırgı bakma bakma nolur leylican

Sığın şimdi felsefeye
gitarların mistik tellerine sığın
ve unut tebessüm isteyen renkleri
şehrin kasıklarını göm asi gözlerine
ve şiirde unut perçemi kanlı çocuğu
elbet uçurtmalara yataklık eder uçurumlar
ve elbette yürek mumuna teslim olur rüzgarlar
ne de olsa vefa denince dağ gelir akla
İhanet denince insan
kırdın beni küstürdün gözlerimi
zeytin dalı hançer yedi leylican

dövün şimdi ve yol saçlarını hicranın
suların bıçkılanmış ezgisini söylesin gözyaşların
çağır bütün imgeleri ve kırık ezgilerini gitarların
ki saçlarında umudu saklasın şiir
ve çağır bütün mısralarını şairlerin
anladım ki en çok seslenirken acizdir insan
ve anladım ki zamanın yankısız çehresidir ömür dediğin
belki bulur aksini bir yerlerde sesin
hangi kırık ezgide akort bulabilir ki tenin
ben susmuşum
erinme sen giderayak şarkı söyle
madem gittin güle güle leylican

nasıl yakışırsa bir çocuğun ağzına anne sözcüğü
öyle sayıklayacağım gözlerini
yine de hiçbir sağanakta ıslanmaz gül kurularım
nasıl sevimliyse bir fahişenin ağzında ilahi bir tebessüm
ve nasıl küserse Allah’a bir insan
ben de öyle küsmüşüm
işte öyle leylican….

Hasan Tan