Kategori arşivi İstanbul Şiirleri

ileŞiir Antolojim

İstanbul

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar
Boyunları bükük
Yorgun asabi kederli kindar

Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor
Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar
Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi
Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak

Sarı uzun yüzlü cesur işçiler
Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar
Hiç konuşmuyorlar
Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım olmuştur
Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar
Hepsi deli gibi severler yaşamayı

Bu en önde giden grup
Tophane’de Dikimevi’nde çalışır
Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir
Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar
Kömür işçisidir
Bu üç kız, Beyoğlu’nda büyük bir mağazada tezgâhtar
Bunlar yol amelesidir
Bunlar vapur işçisi
Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı
Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar

Dünyada işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur
(Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim)

Durduğun yerden İstanbul köprüsü tramvayları mavnalarıyla sanki yürüyor
Bu sislerin ve bulutların arasından en sonra harekete geçen Kız Kulesi’dir
Kayıkların direkleri insanların üzerinde
Büyük bir bulut gelip durmuştur
İşte karın karına vermiş motorlardaki balıkların üstlerine yağmur yağıyor
Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir
Gözleri pırıl pırıl balıkların
Bir İstanbul göğü altında ağlamak
Hepsi denizde geçen hayatlarını düşünüyorlar
Dokunsanız ağlayacaklardır

İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor

Bu saatte dünyada sabahtır
Bu saatte yeryüzünün birçok limanlarına gemiler girip çıkar
Birçok insanlar balıktan çıkıp dönerler
İstanbul bin göz bin dudak halinde ayakta
İşte sırayla kalkan kepenklerin gürültülerini duyuyorum

Camlar siliniyor

Tramvayların havayı yarıp geçtiklerini görüyorum

Tünel’de vagonların ışıkları yandı.

Gülhane Parkı’na güneş vurdu.

Fatih’teki “Garipler Mahallesi”nde şimdi sade çocuklar kalmıştır

Edirnekapı tramvayında iğne atsan yere düşmez.

Sanki bir can pazarı kurulmuştur
Uyuyan şehirleri evlerini Allah’ı satıyorlar

Bu saatte İstanbul insanı deli eder
Bu saatte yeryüzü çalışan insanların elindedir
Bu saatte düşman uykudadır
İstanbul’un çalışkan fakir halkını
İşleri başında görüyorum

Kapanık sokaklarda kunduracılar
Bazıları elektrik bazıları gaz lambası altında çalışıyor
İki yana açılmış kollarıyla havalanmak üzere olan kuşlara benziyorlar
Hepsinin başları önlerinde
Hepimiz ayaklarımızın rahatlığını ellerine bırakmışız
Memnunuz
Demirci kızgın ateş önünde çeliğe su veriyor

Bakkal ayakta ellerini kavuşturup durmuş

Yorgancı bir sıra kırmızı gülleri sıraya koydu dikecek

Eski elbiseciler kapılarının önlerine çıkıp oturdular

Kapalı çarşının küçük esnafları el kadar dükkanlarını açtı

Mercan Yokuşu tıklım tıklım
Sabahla işe giden o insanların hepsi ayakta
Ben bu sokağın öğle paydosundaki halini bilirim
Ellerinde ekmekleriyle işçiler
Yan sokaklara çöküvermişlerdir

Kadınlı erkekli
Bir an makinelerden yağlardan kurtulmuşlardır
Gelip geçenlere garip bir şekilde bakarlar
(Bu bir an işten ve dünyadan uzak saatlerde
Onların akıllarından geçenleri bilmek isterdim)

Hiçbir zaman büyük ve ölmez olduklarını bilmezler

Dünyaya sadece çalışmaya ve cefa çekmeye geldiklerine inanmışlardır
Bütün fukara sokaklarda kalabalık halk mahallelerinde
Durgun ve düşünceli yüzleriyle onlar vardır

Marangoz hem tahtayı ölçüyor hem şarkı söylüyor
Kitapçı bize yeryüzünü unutturan kitapların tozunu alıyor
Tekrar yerine koyuyor
Havada
Çalışan insanların sesleri
Manav çamurların ve yağmurun arasından karpuzlarını kurtarıp sıraya koyar

Bakırcı ip gibi ince kırmızı ve halis bakırdan memnun
İki eliyle bir kulp yapıyor, sonra bozuyor
Berber aynalarını aletlerini koltuklarını temizlemiş makası elinde bekliyor
Terzi ütüsünü almış omuzlarımıza yuvarlaklık veriyor, sonra iğneyi alıyor
Mürettip daima yanıbaşında duran büyük adam isimlerini bozmadan bağlayıp makineye veriyor
Eskici bir kadın kundurasının bir tekini bitirdi
Öbürküne başlayacak
Kahveci umumun arzusu üzerine eski çayı döktü, yenisini demledi
Seyrisefer memuru yerinde
Gözünden hiçbir şey kaçmıyor

Ben arkamda bir gömlekle insanların arasındayım
Bu saatte İstanbul küçük insanlarındır
Hepsi işin ve çalışmanın o hür o kardeş dünyasına doğru yola çıkmışlar
Gözlerinde ümitli ve emin dünyası insanoğlunun
Neşeli veya kederli yüzleriyle
Hepsi cesur ve mağrurlar


Sen yatağın yorganın bir faytonda dünyada yapayalnız olduğunu hissediyorsun
Aklından sırayla büyük şehirlerimiz geçer
Ankara İzmir Eskişehir işçileri dönüyor
Zayıf sert bakışlı halim selimdirler
Büyük şehirlerimizin ağızlarında kıvrılıp uzanmışlardır
Büyük şehirlerimiz
Ambarsız istasyonsuz silosuz
Fırınların önüne kurşun yağdırsan nafile

Benim de aklımdan aynı şeyler geçer
Ama daha kahırlı daha kindar daha söylenmez şeyler

Sen üzerleri camlarla örtülü garlar vagonlar hayal edersin
Önünde dört ucu ile kapalı bir gök uzanır
Güpegündüz okunan ezan seslerinde sesin yaşanır
Bir şarkı halinde girer rüyalarına
Duvarlarında gümüş isalar asılı kiliseleri İstanbul’un

Arkan sıra ellerin serinliğinde bir gece yürür
Yakın pencerelerden sabaha doğru beyaz evlerin sahibeleri gerinirler
Mavi gök yerinden oynar
Rıhtımda bir adam cigara yakar, dumanlarını ağzında tutmaz
Gözleri büyümüş bir kız köprüden geçenlere bakar, konuşmak ister, konuşamaz
Sokaktan bir şair geçer, hiçbir şey için değildir
Bakarsın dünya güzeldir, bu kubbe bu baştan ayağa kuşanmış dağlar için deli olunur

Şuramızda biri soyunur
İnsanın aklı oynar
Öteden birbirlerine sarılmış insanlar geçer
Sokaklar iştaha gelir


Bu kepenkleri inik dükkanların arasından ıslıkla geç
Ardınca kalan dağ dağ arzulardır
Bir defa dokunup geçtiğin havada
Koltuğunda bir İncille kiliseye giden bu kadın
Üç ispermeçet mumu ile bir itirafta bulunacaktır

Bu bütün vücudu ile işaretler yapıp geçenin öyle aşkları vardır, söylenmez
Salisen bu kırmızı saçlı kız bütün türküleri yarım bilir

Hep aynı insanlar geliyor aklına
Bu akşam en geç saatlerde sokaklarda görün
Bu akşam ömründe bir defa bir adam
Caddeden geçen insanlarla kardeş olmak istemiştir

Bir defa bir eskici ispirto lambası altında mektup okumuştur
Aşktan ve kadından bahseden saf insanlar namına aklına ağlamak gelmiştir

Mamafih ya dünya ya yıldızlar ya insanlar için şarkılar söylenir
Bu akşamlara harikulade bir çingene kızı bacakları ve ağzı için üzüldüğümüzü bilir

Kanadı mükemmel bir kırlangıç tramvaylara sürünüp geçer
İnsanlar minareler deniz esner
Küçükpazar kahvelerinde ay ışığında iskambil oynayan işçiler seni tanır
Sen
Geceler ardının mahzun insanları için ağlarsın


Bir anda yalınayak çocukların sattığı gazeteler okunup atılmıştır
İnanılmayacak şeyler olmuştur yeryüzünde
Avrupa istila edilmiş
Tekrar kurulmuş
Hamdolsun Hitler Mussolini ölmüştür

Beyaz kravatlarıyla lavaller artık namevcuttur
Vatanımda günde bir milyon balık denize dökülüyor
……….


Dağ oyuklarına sokulmuş kasabalarımıza kamyonlar tırmanıyor
Trenler buğday taşıyor
İnsanlarımız ufalmış küçülmüş çöpe dönmüşler
İstanbul’da ekmek yağ kömür sıkıntısı
Fırınların ofislerin hastanelerin önünde yığın yığın halkımız

Büyümüş sarı çekik gözleri dal gibi vücutlarıyla gelip dizilmişler

İstanbul mahzun avare çıplak
Bir ince gömlek arkasında
Çalışan insanların alın terinden
Çalışan insanların emeğinden


Eskici işlini bitirmiş peynir ekmek ve karpuzla karnını doyuruyor
Hepsi öyle hepsi dörder beşer olmuş öğle yemeklerini yiyorlar
Duvarcı hemen duvarın dibine çökmüş, yiyor
İşinden ve diğerlerinden uzakta değil
Fırıncı ateşin karşısında tezgahtar tezgahta deniz işçisi denizde yiyor
Boyacı birinci kat boyanın kuruduğunu artık ikinci katı sürebileceğini düşünüyor

Kuyumcu Şalimoya gazocağına benzin koyup hemen işe başlayacak
Saatçi gözlüğünü taktı
Askerler vatmanlar polisler nöbet değiştiriyor

İnsanlara dokunmak ihtiyacını veren bir güneş Galata kulesini aşarak büyük caddelere uzanıyor
Büyük küçük gemiler insanların hayvanların binaların önünde gelip demir atmışlar

Böyle hep insanların arasındayım, yürüyorum
Daima telaşlı halkını sevdiğim Karaköy çarşısını, tıklım tıklım sokaklarını geçiyorum
Zürafa sokağından sesler geliyor
Sen Paris sokaklarının ressamı Utrillo
Ben küçük bir asmanın süslediği bu dar sokağı seviyorum

Gökyüzü diye el kadar bir bulut parçası uzanır
Hiçbir şey yokken yaşamak arzusu verir insana
Kimselerin dinlemediği bir radyo harp havadislerini bildirir
Akşamları boyunlarında mendil bağlı delikanlılar hava almaya çıkarlar
Uzakta büyük küçük gemiler gerinir
Projektörleri uyuyan serserileri aydınlatır
Gökyüzünden kalkan bir yıldızın nereye düştüğünü onlara sorun, söylesinler

Bir teşrinisani gecesi gayetle pis bir lokantadaki kadın hatırımdadır
Bana beraberce ağladığımız bir şair resmi göstermişti

O her akşam armonik çalan bir delikanlının sesini çok uzaklardan tanır
Kupa bir faytonun içinde ağlayan kadının kim olduğunu bilir
Namütenahi güzel gecelerin birinde esrar içilen kahveyi ondan öğrendim
Ben o zamanlar dehşetli hassastım
(Ben o zamanlar İstanbul’un Tophane ile Yüksekkaldırım akşamlarının haylazlık şarklarını söylerdim)

Bu sokağın Polonyalı bir kızı vardır, düşünürüm

Bunun krallar ve padişahlar kadar hür akşamüstleri vardır
Seyyar bir sinema makinesinden uzak memleket resimlerine bakılır
Mavi bulutları kırlangıçları kuleleriyle insanlara sarılıp yaşar
Allah’ın günü bahriye neferleri dolaşır
Günde üç defa işçiler geçer

Bu sokak eski aşk plakları çalar
Kadınlar sabahları kapılarının önlerine yarı çıplak, geceleri soyunup otururlar

Gramofonlara serseri akşamüstlerinin en yeni İspanyol plakları konur
Gece yarısından sonra sarhoşlar için gitar çalan delikanlının sesi harikuladedir
Müstesna zamanlarda kocaman bir ay bu merdivenli sokağa vurur
Kapanık binaların camlarına İtalyan Kilisesi’nde söylenen dualar dökülür
Uzakta büyük küçük camiler gerinirler
Karınca gibi çalışır insanlar
Üzüm çuvalı un çuvalı altında geçerler
Sinemaların önünde Yahudi çocukları oynar

Sen çiçekli beyaz sabahlığınla hatırıma gelirsin
Bir minyatür misali yüzün berber dükkanlarının camlarına işlenmiş
Ağır bir çay kokusu dağılır saçlarından
İki yanında çok defa aşksız garip insanlar oturur
Bu yüzünde bıçak yaraları taşıyanın üç cinayetle dolu bir hayatı vardır
Bu gelip geçenlere gülen kadın artık hiç kimseyi beklemediği için neşeli
Bu en çok aşktan korkar
Bu sıkıntıyı sevmez başını alıp gider

Ben onlar kadar dünyayı sevenlere rastlamadım
Benim onlar için yazdığım şiirlerim vardır
Neşredemem

Ben bu sokakların ağır bir öğle güneşi altında gerindiklerini bilirim
Kilise sokağının bütün bir sene sıkıntılı halkını seyrettim
Ermeni kilisesinin çan seslerine ezan sesleri karışırdı

Hala uykusuz gecelerime musallat olan bu sokağın sıkıntılı kadınlarıdır
Göğün sonuna kadar alçalışını, gökyüzünün büyük ve aziz oluşunu
Ben bu sokaklarda seyrettim
İşleri için sabahla evlerini terk eden insanlar gördüm
Sevdiğim eski kiliseleri camileri koca şehre bu sokaklar birleştiriyordu
Ben insana en yakın sıkıntıyı neşeyi bu sokaklarda gördüm


Benim dünyayı ve insanları bu sokaklardan ibaret bulduğum zamanlarım vardır

Vatanları milletleri hudutları birleştiren bir akşamüstüdür
İstanbul çalışmaktan yorulmuş dönüyor
Her yerde sıcak bir ter kokusu halkımın
Her yanda gürültüler

Dört yanın akşam
Üsküdar’da gaz lambaları yandı
Fatih daha yakınına sokulmuş insanların
Daha çözülmez olmuş insanlar

Yeniden açlığımızın şehri İstanbul’dasın
Beşiktaş ayağının altında kalır
Bu tramvay Aksaray’a gider
Bu Edirnekapı’ya
Elini uzatsan fakir Üsküdar’dasın

Beyoğlu’ndan gürültüler geliyor
Tamam akşam
Birtakım insanlar ellerini yüzlerini yıkayıp sokağa çıkmışlar
Daha çok geniş meydanlara caddelere köprülere gelip durmuşlar
Bir kısmı Yenikapı’ya Çakır’ın Gazinosu’na koşmuş
Bazıları Eyüp’e Kasımpaşa’ya Üsküdar’a çıkmışlar
Beşiktaşlı hemen caddeye ve denize nazır bir yere oturmuş
Hepsi geniş ve ferahlık veren meydanları seviyorlar
Hepsi iyi şeylere hasretler
Hepsi güzel günlere inanmışlar

Mutlaka bir rahatlık olan denizi ve gökyüzünü görmeye çıkmışlardır
Denizde ve gökyüzünde
Hürriyetsiz hiçbir şeyin yaşandığı görülmemiştir


Herkes elinden geldiği kadar sever dünyayı

İşte dileğimce bir gök önündeyim
Birtakım insanların evlerine döndüklerini görüyorum
Bir anda hepsi yattıkları gibi uyuyacaklar
(Allah’ı düşünmeyi işsiz güçsüz insanlara bırakmışlardır)

Soğuk bir gece evlerin kapısından pencerelerinden girip
Babıâli’ye gelip yaslanmış
Bu saatte Babıâli
Geceyi bir meme gibi emmektedir

Mürettipler az mumlu bir ışık altında sıralanmışlar
Harfler elinde
Kimi diziyor kimi sayfa bağlıyor

Yarın ikinci Bastil’in düşüşünü öğreneceğiz

Uyuyanları uyumayanları görüyorum
Sirkeci adamakıllı karanlık
Sultanahmet’te darağaçları hazırlanıyor
Çarşıkapı’da üç serseri karakolluk oldu
Bütün Fatih’i derin uykularda görüyorum
Kenar mahalleliler bir daha hiç kalkmayacakmış gibi uyumuşlar
Elleri kolları kaybolmuş, büzülmüşler
Dünyamızın sıcak yerlerine kayıyorlar
Bu saatte uyuyan bütün insanlar akraba
Aksaraylıyla Eyüplü elele vermişler, sımsıkı tutunmuşlar
Bazıları sırt sırta olmuşlar, dizlerini karınlarına çekmişler, uyuyorlar
Bazıları ağızları açık olduğu halde daha rahat uyuyor
Erken yatanlarla geç yatanlar hep aynı uykuda buluşmuşlar beraber olmuşlar
Çoğu yüz yüze yatmış, birbirlerinin nefesleriyle yarışıyorlar
Her şeyden korkuyorlar
Avuçlarının arasına gecenin dolmasından, aralarına birinin girivermesinden, bir sabah Uyanıvermemekten
Onun için sımsıkılar
İlerinde açılanları kalkıp örtenler var
Şu anda Çin’in bir kenar mahallesinde uyuyanlardan haberleri yok
Dünyada yalnız olmadıklarını bilmiyorlar


Maçka Şişli güpegündüz

Düşünceli ve mahzunum
Bu saatte uyumayan insanları sevmiyorum
Bu saatte bütün insanlar uyusun isterim

Sabahla kalksınlar giyinsinler yıkansınlar işlerinin başında olsunlar
Eski İstanbul kalyonları kadırgalarıyla çoktan uykudadır
Fakir mahallelere beyaz atıyla Fatih çıksa yerinden kıpırdamazlar

Bu saatte İstanbul’un geniş ve ölümsüz yüreği
İnsanların dar ve kahırlı yüreğine karşıdır

Gayrı bütün encamıyla kurşun ağırlığında bir gece Dersaadet üzerindedir
Bu saatte Karaköy’deki Batumlu geveze salepçinin
Alaca kedisinden başka konuşacak kimsesi yok
Soğuk bir rüzgar ikisini birbirine yanaştırmış kıpırdamadan duruyorlar
Bol mumlu bir ışık altında çalışan tramvay işçileri
Bir şarkı tutturmuşlar
Kazma sesleri arasından geliyor
Meksikalı zenci demiryolu işçilerinin şarkılarına benziyor
İstanbul’un bütün geceyarısı insanları kulak kesilmişler
Yani geceyi üzerlerine çekmemişler
Kayıkçı yattığı sandalın içinde doğrulmuş, dinliyor
Beygir üstünde iki yanı güğümlerle sarılı sütçü başını sallıyor
Bekçiler düdüklerini daha yavaş çalıyorlar
Süleymaniye kendini zorlayıp aydınlığa çıkmış, dinliyor
Ayasofya ellerini indirmiş
Memnun

Sen sade insanların bulunduğu küçük bir barın önünde durmuşsun
Burada kadınlar ekseriya sıkıntılı ama asla hafifmeşrep değildir
Hepsi çok çirkin sevdikleri adam için ıstırap çekerler

Onlar bir Fenikeli kadar denizden
Ve bir Lübnanlı kadar yıldızlardan anlarlar

Bir Yahudi sokağından akşamları vücut vücuda geçilir
Havagazı fenerlerinin ışıkları papağanlarla eğlenen kızların yüzlerine değer
Sen ellerin cebinde kötü havalara kızıp tükürürsün
(Artık avuçlarınla çocukların yüzleri ısıttığın zamanlar sana kızmayacağım)

Senin böyle havalara düşman olup şarkılar söylemen nereden geliyor
Oysaki sen sıcak bir Avrupa garında açık saçık çocukların uyuduğunu bilirsin

İnsanları toprağı havayı severek yürüyorsun
Bilirim hiçbir şeyi dünyada olmaya değişmezsin
Hiçbir şey dünyada olmak kadar güzel değildir

Benimle ol
Gökyüzü birdenbire düşüverecek
Köprü’nün açılışını sabahla işlerine giden insanları
Birlikte seyredeceğiz

İşte o nefis o tertemiz gökyüzü İstanbul’un
Sabah olmuş
İstanbul tepeleri köprüleri sokaklarıyla çalışmaya iniyor
Peşin bütün kenar mahalleler ayakta
Peşin askeri fabrika işçileri
Sonra tahmil tahliye inşaat amelesi
Küçük memur küçük esnaf ayak satıcısı
Ahir garipler diyarsızlar
Yollara düşmüşler


Bu gürültü kalkan kepenklerin gürültüsü
Bu kalabalık Beşiktaş’a gidiyor
Bu geriden gelenler Çarşıkapı esnafı
Bunlar İstanbul emekçileri
Kasketlerini yana yıkmışlar yürüyorlar

Bu defa aç fakir İstanbul’u
Büyük surların dışından seyredeceğiz
Bir anda fakirler işsizler sökün edecek
Önünden yorgun düşünceli yüzleriyle geçecekler

Yeniden açılacak köprü dükkanlar fabrikalar
Yeniden katledilecek emeği
Fukara halkın
Birtakım insanların elindeki İstanbul’u
Rüyada gezer gibi gezeceksin
Dilin tutulmuşa dönecek
Gözlerin daha büyümüş yüreğin daha dar
Yani bir efkârdır basacak


Öteden bir başka çeşitleri geçecekler
Fakir mahallelere caddelere yangın yerlerine doğru dağılacaklar

İstanbul’u ilk aydınlıkta görüyorsun
Üniversitesi karakolları mektepleri hapishaneleriyle
Kenar mahallelerden doğrulan iğri büğrü insanlarıyla
Kirli göğü minareleri kubbeleriyle
İstanbul’u ilk aydınlıkta görüyorsun

Bu şehir aşktan değil şehvetten düşüp gebermeye hazır

Sabahla üç çingene kızı kemanla “yolculuk var” şarkısını söyler
Yağmur altında bir adam sallanır durur sehpada
İki yanından uzamış saçlarıyla
Sevdiği kadından vatandan harplerden kaçmış birtakım insanlar geçer
Dünyayı ve insanları görmeye çıkmışlardır

Nefes nefese geçen işçi kafilelerini görünce rahatlayacaksın
Ama bir dakikada hepsini kaybedeceksin
Sonra yine İstanbul’la tek başına kalacaksın

Bir bahriyeli bu şehrin parkında gördüğü rüyalardan utanıp kaçtı
Kocaman gemi direkleriyle dolu gökyüzü için şiirler yazıldı
Birinde senin iyi yüreğin yoktur
Geceleri el kadar bayraklı gemiler kızların rüyalarına girip dolaşır
Bir meyvedır intihar sabah akşam bölüşülür
Rakının adı geçtiği yerde ayağa kalkılır

Fildişi kakmalı aşağılık bir gökyüzü çalkalanıp durur
Minarelerine takılan bulutların sarhoş olduklarını şairler söyledi
Sualler tanzim edilir yaşamaya ait, sorulmaz
Dört yanında Allah’a söve söve yaşanır

Bir şehirdesin ki seni kimse tanımaz

Uzun fakat ölümsüz bir uykudan sonra
Yeniden çalışan insanların sesleri
Ovalar denizler üstünde
Demir dövenin ray döşeyenin
O erkek sesi sonsuz çalışmanın
Yedi tepeden birden

İşte 1944 sabahının insanları
Balıkçılar işçiler çocuklar
Çocukların kursakları ufacık
Elleri şiş
Kadınlar birbirlerine tutunup yürüyorlar
Ne kadar mümkünse o kadar mahzun insanlar


İşte gazeteler muhakemeler karaborsa
Ticaret siyaset propaganda

Her yerde sıcak nefesi insanların
Balıkçı motorları sırt sırta verip durmuşlar
Tramvaylar havayı oyup geliyor
Aç İstanbul tok İstanbul’a doğru taşınıyor

Sen köprünün demirine arkanı verip durmuşsun
Uzağındasın yanan şehirlerin
Yalnızlık Allaha mahsustur
Yüreğini ortaya koymuş bakıyorsun

Paris’i İstanbul’u Zonguldak’ı yapanlarla yüreğin

Kulağın hep çalışan insanların sesinde
Haliç’ten gürültüler geliyor
Bu işbaşı düdüğüdür
Çalışan halkın ölümsüz halkın

Taze ekmek kokusu ilk Küçükpazar fırınlarından yayılır
İlk Unkapanı köprüsü kıpırdar
Suratları asık adamlar geçer
Bir bulut başını çıkarıp kaybolur

İşte yeniden bir yağmur İstanbul’un üstünde
Bu önünde gelip durduğun
Sarı bir ışık altında uyuyan çocukların sokağıdır
Onları gözlerini çıkarıp avuçlarına bırakacak kadar sevdiğini biliyorum
Artık eski plaklar çalan kahveleri unut
Benimle ol

Bir anda bütün kıtaları dolaşan kuvvetli ve mükemmel gün ışığı önümde
Seni düşünüyorum
Sen genç orospular ölü padişahlar frengililer şehri
Seni demir parmaklıkların arkasından seyrettim
Kıtlıkların hürriyetsizliklerin elinde gördüm
Her defasında daha yalnız daha kimsesiz daha fakirdin
Her defasında kinlerin kahrın elinde yapayalnızdın
Bir yanınla aç bir yanınla tok gördüm
Her seferinde gösterişsiz halkın büyük emeğin çalışan insanlarınla güzeldin

Sisin dumanın yağın içinde bizimdin
Kalelerin surların katil kulelerin önümüzde duruyor
İyi yüreğinle demir alan demir atan gemilerin sevinçlerin kinlerin ihtiyar öfken çözülmüş duruyor
Ölümsüz bakışın havai halin sıkılmış yumruğunla önümüzden geçiyorsun
Aşklar ölümler başlanmamış işler gerinde duruyor
Sen büyük kederimizin şehri
Sen elimiz ayağımız
Sen bunca yılın açlıkları kinleri sefaletleri
Sen uğrunda şarkı yaktığımız destan düzdüğümüz
Asırlar ardı insanlar hep senin hasretini çekmiş
Seni beklemişiz

Sen çarşıların evlerin zindanların arasından doğrulmuş geçiyorsun
Önünde sevinçler işler gelecek günler doğrulmuş bakıyor
Sen büyük kederimizin şehri
Bir sen eskisin dünyamızda
Kulelerin minarelerin surlarınla
Vapurların limanların bankalarınla
Bir sen eskisin

Bir eskimeyen çalışan insanların emeği
Bir onların emeği göz nuru alın teri yenidir
Bir onların elinde güzelsin

Bütün onların eli göz nuru sıcak yüreği
Bir dokunsan senin her yerin
Sen çalışkan halkın şehri
Devletler milletler vatanlar geçti, sade iyi olan kaldı
Arabalar, sırmalar peşleri sıra boyunları buruk insanlar geçtiler
Ticaret siyaset tarih bir avuç iyilik, her dölden insanlar geçtiler
Yeniden arabalar ve zayıf ve şişman ve uzun ve kısa ve semiz birtakım insanlar geçtiler
Dalkavuklar ölümler cebir peşleri sıra geldiler
Şairler zenginler fakirler her soydan hürriyet düşmanları geldiler
Kimse sana hakkını vermedi
Seni herkes gençler ihtiyarlar her boydan milletler sevdi
Her gelen seni sevdi bağlandı bırakıp gitti

Her gelen sana köstek kelepçe yeni zincirler bıraktı
Her gelen açlıkları kinleri arabaları surları devraldı
Zindanları şiddetli yalnızlığını kimsesizliğini daha genişletti
Harpler sulhlar her çeşit insanlar seni olduğun gibi bırakıp geçtiler

Sen duvarlarını kederlerimizin yanı sıra daha kuvvetlendirdin
Sen nesilden nesile daha kuvvetlenen daha ölmezleşen cebri devraldın
Kalelerini yeni bilgilerle daha muhkem kurdun
Böyle seni her seferinde açlıklarımızla daha yenilenmiş daha semirmiş bulduk
Bir gün zayıflamadı kederimiz
Bir gün unutmadık kendimizi
Sen en bahtsızı şehirlerin

Yığın yığın kötülükler pislikler kendine göre her yerde çözüldüler
Krallar padişahlar imparatorluklar geçtiler
Yeni insanlar yeni halkı yeni devletleri yeni şehirleri kurdular
Bu defa iyiler bu defa kötülükleri süpürüp attı
Bir sen eskisin dünyamızda
Bir sen sonu gelmeyen kederler kinler zulümler içinde asırlardır beklediğimiz

Bir sen aptalları budalaları uşaklarını peşin sıra sürüyorsun
Arkanda kötülükler yığın yığın kederler ağır şatafatlı takım taklavatlarıyla geliyor
Gerinde kederli soluk yüzler omuz silkişler daha mütehammil daha asil bekliyor
Bir açılsan bütün nimetler
Bir açılsan ümit
Bir açılsan kurtuluş
Bir açılsan çocuklar kadınlar erkekler şarkılar sulh
Bundan böyle seninle senin önünde eğilmeler yalvarmalar
Bundan böyle işler devletler topraklar cumhuriyetler seninledir
Bundan böyle dünyanın ölmez şairleri seninledir
Bundan böyle paydos pisliklere çirkeflere cebre
Paydos yolunu kesen çamura kelepçelere boyunduruğa
Paydos zincirlere kara günlere topyekûn paydos

İlhan Berk

1947

SON YERİNE

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın
Yağmur altında bir adam sallanır durur sehpada
Bir damla mavi gök damlası gözlerinin üzerindedir
Karnını taşlara vermiş biri yatar camilerin önünde
Denize ağaçlara karşı
Bir bahriyeli bu şehrin parkında gördüğü rüyalardan utanıp kaçtı

Köprü başında yağlı ekmeklerini camekana sıralayan
İhtiyar satıcı memnun
Kocaman gemi direkleriyle dolu gökyüzü için şiirler yazıldı

Bakarsın ayağın dibinde boyalı kirli yelkenler yatar
Fildişi kakmalı aşağlık bir gökyüzü çalkalanıp durur
Memurun serserisinin aşkları hayalleri kendilerine mahsus
Ve deliler durup durup küfür etmesini unutmazlar
Minarelerine takılı bulutların sarhoş olduğunu şairler söylediler

Geceleri el kadar bayraklı gemilerin
Kızların uykularına girip dolaştıkları malumunuzdur
İnsana daima güzel şeyler düşündüren yıldızların
Zil zurnalığı için cigaralar yakılıp.
İki gözü iki çeşmedir serseriler için İstanbul
Dört yanında Allah’a söve söve yaşanır
Bir meyve gibidir intihar sabah akşam bölüşülür
Rakının adı geçtiği yerde ayağa kalkılır
Sualler tanzim edilir yaşamaya ait, sorulmaz

İki yanından uzamış saçlarıyla
Sevdiği kadından vatandan savaşlardan kaçmış bir takım insanlar geçer
Dünyayı ve insanları görmeye çıkmışlardır
Elleri arkasında bir adam köprünün ortasında durur
Nereye baktığı belli olmaz
Ben gökyüzünü parkı beyaz sarayları seyrettiğini söyleyebilirim
Bu şehir aşktan değil şehvetten düşüp gebermeye hazır
Genç orospular ölü padişahlar hastalar şehri Rezil İstanbul!

İlhan Berk

ileŞiir Antolojim

Sardunyanın Yazgısı

bir çok adın var senin
evlerden evlere geçerken değişmez
rakıda sınırsız…şarapta aynı sessizlik
sarısabır çiçeklerinin okşanması sırf telaş!
yüzünde gezinen gün sonları
alacası var karanlığı var
sesinde bitimsiz
yeryüzünde an çağcıl acıdır:
ansızın unutmak
önce beni sonra
adını unutun.
ve ellerini tutuşturdun gün sonları
sonra kapalıçarşı’yı, ayasofya’yı
bir istanbul gibi yandın iskeletinde
oysa ten sarı, dil sarı, ateş sarı
bir tek unutmazsa kendini sarı unutmaz
sakla bunu.
tekrarlarsam adını unutmam seni.
bir çok adın var senin
boz bulanık sardunyanın yazgısı
güz gözüydü gözlerin
fotoğraflarda hep arka sol köşe
ha gittim ha gidiyorum duruşun
bir lunapark enkazı gibi
dudağında kalmış çocukluğun
yeryüzünde en çağcıl suskudur utanmak
acılardan utanılır mı…?
utanırım!
utanırım unutursam seni.
birçok adın var senin
bir adını unutsam…
diğerini hatırlarım

Betül Dünder

Hulusi Kentmen’in 1970 yapımı Güzel Şoför adlı filmde Rumeli Hisarı otobüs durağında görüntülendiği film karesi
ileŞiir Antolojim

Galata Kulesi

6 Haziran 1973,
pırıl pırıl bir yaz günüydü,
aydınlıktı, güzeldi dünya,
bir adam düştü o gün galata kulesinden. kendini bir anda bıraktı boşluğa;
ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu.
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu gencecikti Vedat, ışıl ışıldı gözleri, içi,
bütün insanlar için sevgiyle doluydu
çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
kendini bir anda bıraktı boşluğa,
söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
zaman durdu.
bir adam düştü galata kulesinden
bu adam benim oğlumdu;
açarken ufkunda güller alevden,
çıktı, her günkü gibi gülerek evden,
kimseye belli etmedi içindeki yangını
yürüdü, kendinden emin
sonsuzluğa doğru.
galata kulesinde bekliyordu ecel,
bir fincan kahve, bir kadeh konyak,
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu,
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu.
küçücüktü bir zaman,
kucağıma alır ninniler söylerdim ona,
uyu oğlum, uyu oğlum, ninni.
bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat.
6 haziran 1973
galata kulesinden bir adam attı kendini;
bu nankör insanlara
bu kalleş dünyaya inat,
şimdi yine bir ninni söylüyorum ona,
uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat.

Ümit Yaşar

ileŞiir Antolojim

Ayrılık Şiiri


Her satırı
Mendireğe dizili karabataklara benzeyen
Bir mektup bırakarak
balıkçı koyundan
sisler icinde uzaklaşan kayık gibi
bir sabah usulca ayrıldın
koynumdan

Bütün yolcularını
Boğaz köprüsünün çaldıgı
Araba vapurunun
boş seferleri
gibi yanlızca rüzgâr
gezinir sensiz
yüreğimde

Durgun bir sudur aslında deniz
ki çocukların acemi oltalarını denedikleri
kuytu bir iskelenin
tahtaları altına yazıdıgım
ayrılık siirini okudukca
dalgalanır…

Sunay Akın

ileŞiir Antolojim

Aşk

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı
İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların
dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

Cemal Süreya

ileŞiir Antolojim

Yar Çekimi

Beni alıp çıkarsalar feza füzesiyle gözümü bağlayıp,
atsalar sırtımdan itip;
Yine İstanbul’a düşerim.
‘Yer çekimi’ değil;
‘Yar çekimi’ derim.
Küçük İskender
ileŞiir Antolojim

Rüzgar Gülü

önümden çekilirsen İstanbul gözükecek
nerede olduğumu bileceğim
sisler utanacak eğilecek
ağzının ucundan öpeceğim
saçına kalbimi takacağım
avcunda bir şiir büyüyecek
nerede olduğumu bileceğim

bu çıplak geceler yok mu
bu plak böyle ağlamıyor mu
camları kırmak işten değil
delirecek miyim neyim
kirpiklerimden mısra dökülüyor
kenya’da simsiyah yalnızım
yoksul bir şilepte gemiciyim
malezya’da yük bekliyorum
önümden çekilirsen istanbul görünecek
nerde olduğumu bileceğim

gözlerini söndürme muhtacım
ben senin aydınlığına muhtacım
yepyeni bir ilkbahar harcayıp
bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp
rüzgar gülümü arayacağım
oran’da pernabouc’da tombuktu’da
vinçler yine akşamları indirecekler
yine karanlığa bulaşacağım
gözlerin rüzgarda savrulacak

ikimiz iki sap buğday olsak
sen benim olsan ben senin olsam
bir gece vakti aklına gelsem
uykunu tutsam bırakmasam
seni kucaklasam kucaklasam
birbirimizin kalbini dinlesek
dünyanın kalbini dinlesek
büyük ateşler yaksalar
iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek

Attila İlhan

ileŞiir Antolojim

Bir De Beni Ekleyin

hatalarımızı çıkarsak geriye ne kalır hayatımızdan
dokunulmuş yerlerimizde soğuyan sevinçli yaşamlar mı
hiç solmayan çiçeği görmüş müdür hai-kai ustaları
ve dikenlerini içine büyüten bir gül kimin kanayanıdır
bir de bunu ekleyin

neden yorgun akşamları giyindik her sabah üstümüze
aktar ölçeğinde mi incelir hüzün, sarraf nezdinde mi
oluksuz bıçaklarla sevişen kaçıncıda ölür
ve kısa pantolonlu bir çocukluğun dizleri neden hep kanar
bir de bunu ekleyin

çok çocuklu analar koynunda nasıl bakir kalınır
neden yağmurlar genişletir alnımızı, güneş kaçırır
redd-i ilhak’ın dilde yoksullaşması mıdır yalnızlık
ve biz Heybeli’de her gece haklıydık
bir de bunu ekleyin

(Parçalanmış Divan’dan)

Orhan Alkaya

ileŞiir Antolojim

Bir Gün Sabah Sabah

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç’ten.
Vapur düdükleri ötmededir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam…

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar söylemişim pencereden,
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapanca’dan bir sepet elma almışım..

Ver elini Haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafiften soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıktır, mahmursundur.
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç’ten.
Fabrika düdükleri ötmededir.

Turgut Uyar
ileŞiir Antolojim

Yaş

Yazmam daha aşk şiiri,
Diyenlerin kervanında kışladım
Çöle yağaerken donmuş levhalarda kar sureti
İmkânsızın bereketi
Gözümü alırken her yanımda ışıyan gençliğim
Kimin yaşındaydım bilmedim.

Geceleri heceleyerek söktüm
Aldım yedeğimdeki kelimeleri
Işığa tuttum içimi loş tutan nesneyi
Yunus’un yaşına geldiğimde
Dünyayı aşk, imkânsızı erkek bildim.

Kelimelerle dokundum dünyanın hallerine
Dokunulmazlığım kalktı
Kendi şiirimde kendi Divan’ımdan
Sürüldüm
Git gide Fuzulî’nin
Yaşına geldiğimde.

Halk türkülerinin serçeli kafiyeleri
Gibi uçuşu kolay ve çabuk akla gelmez
Engelleri aşk için yapılan bütün benzetmelerin
Sırasını sektiren olayların gidişi
Yılları saymadan Karacaoğlan’ın, Bakî’nin yaşına geldim.

Görmenin gevşeyen bilgisi
Yaş aldıkça tutunduğum diri şaşkınlık
Başkasına doğru çözülüyor tenimdeki kelepçe
Zaman benim içinde ileri gittikçe
Dönüp bakmaların tarihinden
Geri saydım kendimi sana geldim
Onca aşk içinden geçtim de
Kimsenin yaşına değmedim.

Kimsenin yaşına değmeden
Daha anısı kurumayan
Dünlerim bitmediğinde
Hayatın rüya dilini bile öğrenemeden
Hayatta kaldım
Onca felaketten
Şimdi buradayım
Elver yanına geleyim bunca aradığım,
Babam ol, oğlum ol,
Kardeşim, yoldaşım, arkadaşım ol,
Ben sevgilim gibi seveyim
Benim yaşıma geldiğinde.

Bildiklerim kadar unuttuklarımla da seni büyüteyim.
Biliyorum, yenilenenler geçmişe kadar kaçar birinde
Haritamı kaybettim ey Piri Reis!
Çinisi soldu maviliğimin
Nice Osmanlı şiirnde
Odalardan odalara
Azala çoğala
Yaşadım da
Fatih’in kokladığı karanfili
Denize bakan bir şiirde düşürdüm.

Rüyasında koklanmış karanfilini Fatih’in
Alınmış İstanbul’da düşürdüm
İçim başka yere sürüldü
Tarih alındı benden
Günümün acı ışığına kaldım yeniden

Bir sikkenin ilk basıldığı günü hatırlıyorum
Suç ışımasında ortak belleğin altın
Kaynağına indiğim suya düşürdüm
Kendi yaşıma geldiğimde

İlk şiirimi üzerine kazdım ben
Ben kendimi ilk şiirimde düşürdüm
Çok alındım kendimden.

Murathan Mungan