Vedâ Hutbesi

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah’dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.”

“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.
İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.

Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rabia’nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir.
Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Ey mü’minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.

Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

– Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

– Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

– Zina etmeyeceksiniz.

– Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? “

Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:

“Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!”

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu:

“Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! “

“Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”

Hadis-i Şeriflerde Ölüm

“Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.”
*
Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular.
*
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.”
*
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim! İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm hâdisesi) için iyi hazırlanın!” buyurdular.
*
“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık, yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, ilâhî yardım ve zafere, halinizin ıslâhına mazhar olasınız…”
*
“Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya -veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.”
*
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.”
*
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.”
*
“Sizden hiç kimse, mâruz kaldığı bir zarar sebebiyle ölümü temennî etmesin. Mutlaka bunu yapmak mecbûriyetini hissederse, bari şöyle söylesin: ‘Rabbim, hakkımda hayat hayırlı ise, yaşat; ölüm hayırlı ise canımı al!”
*
“Sizden kimse ölümü temennî etmesin. Muhsin (iyi amel üzere) ise, hayır cihetiyle artacağı umulur. Kötü amel işliyorsa kötülükten dönüp Allah’ın rızâsını arayacağı ümid edilir.”
*
“Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyadeleştirir.”
*
Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret (r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka onu talep ederdim.”
*
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!” dedi ve ağlamasına devam etti.Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”
Tirmizî’nin bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf: “Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak, fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak, cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet etmeyene rahmet edilmez.-“
*
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci (ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.”
*
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince, Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.”
*
“(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen, câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!”
*
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme (r.a.)’nin (ölümü anında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu takip eder.” buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!”
*
“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve: ‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin ruhlarına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:
‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:
‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):
‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:
“Kâfir, muhtazar olduğu vakit, azap melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın azâbına koş!’
Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:
‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.”
*
“Âni ölüm, kâfir için gazab-ı ilâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için de bir rahmettir.”
*
“Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî (çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.”
*
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm anına yaklaştığı zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz. Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden sonra baban ıstırap çekmeyecek!”
*
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.”
*
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine: “Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu.
*
“Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.”
*
“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki) yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir).
Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.”
*
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi için duâ ederdim.”
*
“Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya:
‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir. Ona:
‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar.
Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’ diye cevap verir. Kendisine:
‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibaret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak sahipleri) işitir.”
*
“Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.”
*
“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır.”
*
“Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar: Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok artırmadığı için pişman olur, nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedâmet duyar.”
*
“Bir insan ölünce üç kişi hariç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek sâlih evlât (bırakan).”
*
“Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur. Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.”
*
“Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.”
*
“Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.”
*
“Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı olan) borcunu ödemiş olur.”
*
“Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve şerden) gönderdiklerine kavuştular.”
*
“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.”
*
Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!”buyurduğunu söyledi.”
*
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.”
*
“Ben sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.”
*
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek:”Esselâmu aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.” buyurdular.”
*
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere kavuşacağız!”
Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır: “Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.”
*
“Allah kabirleri çok ziyaret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!
*
“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.”
*
Sahabeden bir hanıma denildi ki: “Kardeşin öldürüldü.”
“Allah ona rahmet etsin! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn,” diyerek cevapladı.
“Kocan da öldürüldü,” dediler. “Eyvah!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kadının kalbinde, kocasının, hiçbir şeyle karşılanamayacak bir yeri vardır.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

Kalp, çölde rüzgarın içini dışına dışını içine çevirip durduğu ağaca takılmış bir tüy misalidir.

Resulullah (sav)’a birlikte demirci Ebu Seyf radıyallahu anh’ın yanına girdik. O, Resulullah (sav)’ın oğlu İbrahim’in süt babası idi. Aleyhissalatu vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra yanına tekrar girdik, İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalatu vesselam’ın gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh: “Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın Resulü?” dedi. Aleyhissalatu vesselam: “Ey İbnu Avf! Bu merhamettir!” buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle söyledi: “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrahim! Senin ayrılmandan bizler üzgünüz!”
(Kayıt No.: 5423)

Resulullah (sav)`ın alinden birisi vefat etmişti. Kadınlar, arkasından ağlamak üzere toplandılar. Hz. Ömer (ra) onları bundan men etmek ve geri çevirmek üzere kalktı. Aleyhissalatu vesselam müdahele edip: “Ey Ömer! Bırak onları, çünkü göz ağlayıcıdır, kalp ızdıraba maruzdur, (izdırabın yaşandığı) zaman yakındır!” buyurdular.
(K. Sitte HadisNo : 5426)

“Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele” ayeti nazil olduğu zaman biz, Hz. Peygamberle bir seferde bulunuyorduk. Ashabından bazısı: “Ayet altın ve gümüş hakkında indi, hangi malın daha hayırlı olduğunu keşke bilseydik?” dedi. Resulullah (sav) şu cevabı verdi: “Sahip olunan şeylerin en efdali: Zikreden bir dil, şükreden bir kalb, kocasının imanına yardımcı olan saliha bir zevcedir.” (K. Sitte HadisNo:647)

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.” (C.Sağir-6146)

“Mü’minin kalbi tatlıdır tatlılığı da sever.” (C.Sağir-6147)

“Adem oğlunun kalpleri kışın yumuşar, çünkü Allah (c.c) Adem (a.s) mı çamurdan yarattı, çünkü kışın kar çamuru yumuşatır.” (C.Sağir-6149)

“Kalp hükümdardır,onun birtakım askerleri vardır. Hükümdar düzgün olunca askerler de düzgün olur, bozuk olunca askerler de bozuk olur.” (C.Sağir-6191)

“Şüphesiz Adem oğlunun kalbi serçe kuşu gibidir, günde yedi defa döner, çevrilir durur.” (C.Sağir-2342)

“Adem oğlunun kalbi her bir vadide bir şubedir, çeşittir. Kim kalbini her bir şeye uydurursa onu hangi vadide helak edeceği Allah’ın umurunda bile olmaz. Kim de tevekkül ederse Allah onun şubelerinin hepsine yeter.” (C.Sağir-2343)

“Şüphesiz ki  Ademoğllarının kalplerinin tamamı Rahman olan Allah’ın kudret parmakları arasında tekbir kalp gibidir, kul nereye çevrilmeyi istiyorsa Allah’ta onu oraya istediği gibi çevirir..” (C.Sağir-2344)

“Kalbe nur girince genişler, rahatlar. Bunun alameti nedir Ya Rasulullah dediler? Dedi ki; Ahiret’e yöneliş, aldatma yurdundan (Dünya) uzaklaşma, ölüm gelmeden ölüm için hazırlık.” (Tirmizi)

“Şanı yüce olan Allah suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (C.Sağir-1832)

“Şüphesiz ki beden de bir parça vardır; o düzgün olursa bedenin tamamı düzgün olur, bozuk olursa bedenin tamamı bozuk olur. Dikkat ediniz ki o kalptir.” (C.Sağir-3856 )

“Kulun imanı istikamet bulmaz, ta ki kalbi doğrulmadıkça; Kalbi istikamet bulmaz, ta ki dili doğrulmadıkça.” (Ahmet .b. Hanbel- Müsned-C.3 S.198)

“Adem oğlunun kalbi tencereden daha çok değişkendir. Tencere kaynarken suyun toplandığı gibi.” (C.Sağir-7300)

“Kalbin misali; çöldeki bir tüy gibidir. Rüzgar onun içini dışına, dışını içine çevirir durur.” (C.Sağir-8135)

“Dört şey şakiliktendir. Göz katılığı (ağlayamamak), Kalp katılığı, hırs, uzun emel.” (C.Sağir-921)

“Dünya’da züht sahibi olmak, kalbi ve bedeni rahatlatır. Dünya‘ya rağbet ise kalbi ve bedeni yorar.” (C.Sağir-4594)

Resulullah (sav) namazda şu duayı okumamızı öğretiyordu: “Allahım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı taleb ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalb diliyorum. Allah`ım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfar ediyorum.”
(K. Sitte HadisNo : 1847)

“Saflarınızı düzeltiniz, kalpleriniz ayrı düşmesin.” (C.Sağir-4729)

“Alçak gönüllü olmayı tavsiye ediyorum Alçakgönüllülük kalp amelidir.” (C.Sağir-5517)

“İlim iki kısımdır; Kalp ilmi ki; faydalı olan budur. Dil ilmi olan ki; ademoğlunun aleyhine kullanılacak ilimdir.” (C.Sağir-5717)

“Kalp hükümdardır, hükümdar düzgün olunca tebası da düzgün olur, bozuk olunca tebası da bozuk olur.” (C.Sağir-5752)

“Şarkı ve türkü, suyun baklayı büyütüp yeşerttiği gibi kalpte münafıklığı büyütür.” (C.Sağir-5809)

“Vera sahibi ol ki;insanların en abidi olasın. Kanaat sahibi ol ki; insanların en çok şükredeni olasın. Kendi nefsin için istediğini insanlar için de iste ki; mü’min olasın. Sana komşu olana komşuluğu güzel yap ki; Müslüman olasın. Gülmeni az yap, gülmenin çoğu kalbi öldürür.” (C.Sağir-6422)

“Körlüğün en şerlisi kalp körlüğüdür.” (C.Sağir-9689)

“Kalb kalb diye isimlendirildi, çünkü döndüğünden. Kalp, çölde rüzgarın içini dışına dışını içine çevirip durduğu ağaca takılmış bir tüy misalidir.” (C.Sağir-2595)

“İslam açıkça yaptığımız amellerdir,imanın yeri ise kalptir.” (C.Sağir-3060)

“Saffan.b. Muattal’a dokunmayın, onun dili pis kalbi temizdir.” (C.Sağir-4224)

“Kırallara sövme ile kalbinizi meşgul etmeyin. Onların ıslahı için dua etmek sureti ile Allahu teala’ya yakınlık arayınız.” (C.Sağir-9805)

“Kul bir hata işlediği zaman kalbine simsiyah bir nokta konur. Eğer günahtan kendini çeker, tevbe ve istiğfar ederse kalbi cilalanır, etmezse ta ki kalbini kaplayıncaya kadar nokta artırılır .” (C.Sağir-2070 , Tirmizi-tefsir 83 ,İ.Mace-tevhit 29 )

“Allahu teala buyurdu ki; Ben öyle mahluklar yarattım ki dilleri baldan tatlı, kalpleri kaktüsten daha acıdır.”

“Allahım korkmayan kalpten, faydasız ilimden, kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.” (C.Sağir-1490)

“Allahım; Kalbimi nurlu kıl, lisanımı nurlu kıl, bakışımı nurlu kıl, işitmemi nurlu kıl..” (C.Sağir-1513)

“Allahım kalbimi nifaktan, amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hain bakmaktan koru. Şüphesiz ki sen gözlerin hain bakışlarını ve göğüslerde gizlenenleri bilirsin.” (C.Sağir-1529)

“Şüphesiz ki kıyamet günü kulların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olan kişidir.”

Resulullah (sav)`ı işittim. Demişti ki: “Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece ikiayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (beşeri değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir.” Bu rivayette Huzeyfe (ra) der ki: “(Ey Ömer!) Seninle o fitne arasında kapalı bir kapı vardır kırılması yakındır!” Hz. Ömer atıldı: “Ey babasız kalasıca! O kırılacak mı? Keşke açılsaydı. Böylece tekrar (kapatılarak eski normal hale) dönülürdü!” Huzeyfe der ki: “Ben ona bu kapı ile öldürülecek veya ölecek bir şahsın kinaye edildiğini bildiren bir hadis söyledim. Mugalata (ve efsane anlatıp boş laf) etmedim.” Ravi der ki: “Sa`d İbnu Tarık`a (hadiste geçen) “esvedü mürbad” tabiri ne demektir?” diye sordum. “Siyah üzerine şiddetli beyazlıktır” dedi. Ben tekrar “el-kuzu meçhıyy” nedir?” dedim. “Tepetaklak (ters çevrilmiş) testi!” diye cevap verdi.” (K. Sitte HadisNo:4767)

Safiyye (ra) buyurdu ki: “Hz. Peygamber (sav) i’tikafta iken ziyaret maksadıyla geceleyin yanına uğradım. Bir müddet konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere de o kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki, Ensar’dan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber (sav)’i görünce hızlandılar. Resulullah (sav): “Ağır olun dedi, şu yanımdaki Huyey’in kızı Safiyye’dir.” Onlar “Subhanallah, dediler bu da ne demek ey Allah’ın Resulü” Hz. Peygamber (sav): “Şeytan, insana, damarlardaki kan gibi nüfuz eder. Ben, onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım” buyurdu.”
(Kayıt No.: 103)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Müsafaha edin ki, kalblerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin.”
(Kayıt No.: 3393)

Resulullah (sav) (bir gün), Hasan İbnu Ali (ra)’yi öpmüş idi. Bu sırada yanında bulunan Akra’ İbnu Habis, (sanki bunu tuhaf karşıladı ve:) “Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim” dedi, Resulullah (sav) ona bakıp: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurdu. [Rezin ilave etti: “(Resulullah (sav) şunu da söyledi:) “Allah siz(in kalbiniz)den merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?”]
(Kayıt No.: 1981)

Resulullah (sav) şu duayı okurlardı: “Allah’ım, huşu duymaz bir kalbten sana sığınırım, dinlenmeyen bir duadan sana sığınırım, doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu dört şeyden sana sığınırım.”
(Kayıt No.: 1876)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Allah’a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle şanuhu (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez.”
(Kayıt No.: 1771)

Resulullah (sav) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: “Kendini nasıl buluyorsun?” “Ey Allah’ın Resulü, Allah’tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum” diye cevap verdi. Resulullah (sav) da şu açıklamayı yaptı: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleşti mi Allah o kulun ümid ettiği şeyi mutlak verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.”
(Kayıt No.: 1679)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler; Adil imam, Allah’a ibadet içinde yetişen genç, tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için biraraya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: “Ben Allah’tan korkarım” de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.”
(Kayıt No.: 4679)

‘Ey Müslüman! Şu arkamda duran kişi bir Yahûdî’dir. Onu öldür!’

Abdullah bin Ömer (ra) bildirdi: “Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle buyurdu:

“Yahûdîler sizinle savaşacaktır! Fakat netîcede siz onlara musallat kılınacaksınız! Öldürme o kadar şiddetli olacak ki, bir kaya parçası: ‘Ey Müslüman! Şu arkamda duran kişi bir Yahûdî’dir. Onu öldür!’ diye haber verecektir.”(Müslim, Fiten, 81)

“Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.”

Peygamberimizin Tebliğ Hayatından Seçmeler

Hazret-i Ömer radıyallâhu anh şöyle anlatır: Bir defasında Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’e esirler getirilmişti. Bir de baktık ki esirlerden bir kadın büyük bir endişeyle, kaybettiği çocuğunu arıyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu vakit, onu alıyor göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem bize:

“–Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu. “–Hayır, vallahi asla atamaz!” dedik. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz: “-İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha şefkatli ve merhametlidir,” buyurdu. (Müslim, tevbe 22).

*

Bir hadislerinde; “Kim mes’ûliyeti altındaki kız veya erkek yetim çocuğuna iyi davranırsa; o ve ben cennette (şöylece) beraber bulunacağız,” buyurarak, iki parmağını yan yana getirmişlerdi. (Buhârî, edeb 24.) (Sahabe-i Kiram, bu ve benzeri beden dilinin kullanıldığı hadisleri rivayet ederken, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptıkları uygulamayı aynen yaparlardı. Bu hadisler, böyle uygulamalı rivayetten dolayı, “müselsel hadis” adını almıştır. (Bkz: Başaran-Sönmez; Hadis Usulü ve Tarihi, s. 124).)
*

Veda Hutbesinin son bölümü son derece dikkate şayandır: “–Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?” Bütün ashâb-ı kirâm:

“–Allah’ın elçiliğini îfâ ettin; vazîfeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz!” dediler.

Bu şehâdetin ardından Varlık Nûru Efendimiz, dînin teblîğine dâir:

“–Ashabım! Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra şehadet parmağını semâya kaldırarak insanların üzerine indirdi ve Cenâb-ı Hakk’ın şehâdetini diledi:

“Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!..” (Müslim, hac 147; Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 76, 84)

*

Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ, ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.v) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.” (Ebu Davûd, libâs 31).

*

İrbad b. Sariye der ki;“- Rasûlullah (s.a.v.) bize, bir gün sabah namazından sonra tesirli bir vaaz etti, (öyle ki) o nasihattan gözler (yaşardı) ve kalpler ürperdi.” (Tirmizî, ilim 16).

Enes (r.a.) anlatır: Rasululah (s.a.v.) bir hutbe îrad etmişti. Onun benzerini hiç işitmedim. Buyurdu ki: “-Şayet siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız; elbette az güler, çok ağlardınız.” “Bunun üzerine Rasululah (s.a.v.)’in ashabı, ağlayarak yüzlerini örttüler.” (Tirmizî, zühd 9).

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu ve’s-selâm) hutbe irad ettiği zaman (konunun ehemmiyetine göre) gözleri kızarır, sesi yükselir, öfkesi artardı. Sanki bir orduya “Düşmanınız akşama veya sabaha size baskın yapacak!” diye tehlikeyi haber veren komutan gibi (fevkalâde ciddî bir eda ile bir gün): “Ben size, kıyamet şu iki parmak kadar yaklaşmış olduğu bir zamanda peygamber gönderildim,” dedi ve şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yaklaştırarak gösterdi. (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22).

*

Abdullah b. Şihhir (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v.)’in huzuruna vardım. O namaz kılmaktaydı. Değirmenin uğultusu gibi, ağlamaktan (meydana gelen) göğsünde fıkırtı vardı.” (Ebû Davud, salât 156, 157.)

TEBLİĞ GAYRETLERİ

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) ’in hizmetinde bulunan Yahudi bir genç vardı. Bir gün hastalandı. Peygamberimiz onu ziyarete gitti, başucuna oturdu ve ona, “Müslüman olmasını” teklif etti. Genç, düşüncesini öğrenmek için, yanında bulunan babasının yüzüne baktı. Babası: Ebu’l-Kasım’ın çağrısına uy, deyince, çocuk da Müslüman oldu.

Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Şu yavrucağı cehennemden kurtaran Allah’a hamdolsun,” diyerek oradan ayrıldı. (Buhârî, cenâiz 80.)

*

Hazret-i Peygamber (s.a.v) Efendimizin tebliğ gayretlerine dair pek çok şey biliyoruz. O’nun bu çabalarını hiç göz ardı etmemek lâzımdır. Bir kere o, ümmetine çok düşkündür:

“-Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir.”( 9 Tevbe 128.)

Cenab-ı Hakk, Kendi mübarek isimlerinden olan “Raûf ve Rahim” sıfatlarını ona da vermiştir.

İşte bu durumu Mevlâ’mız şöyle haber verir:

“-Ey Peygamber! Biz Seni hakikaten bir şahit, müjdeci, uyarıcı olarak gönderdik. (Ve yine) Allah’ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir lamba olarak (gönderdik). “(33 Ahzab 45.)

*

Peygamberimiz (s.a.v.)’i kendisine rehber edinen tebliğ insanı da, ondan örnek alacak, ümmete düşkün olacak ve asla bundan yılmayacaktır.

İşte, şu temsil ve ardından gelen ifadeler bizim için nasıl da ehemmiyet arz eder:

“-Benim ve sizin benzeriniz; ateş yakan, içine çekirge ve pervaneler (böcekler) düşmeye başlayınca onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın benzeri gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.” (Müslim, fezâil 19.)

*

Cafer İbn Ebî Talib’in, Necaşî karşısında söylediği sözlere kulak vermek gerekir:

“Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik. Kavi zayıfı ezer ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık…” (Ahmed b. Hanbel,el-Müsned, I/201–202.)

Bir gün Allah Rasûlü (s.a.v) minberde; “(O kâfirler) Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir,” (39 Zümer 67) ayetini okurken mübarek elini hareket ettiriyor, avucunu açıp kapatıyor ve: “Yüce Allah kendini ululayıp yüceltiyor; Mütekebbir Benim, gerçek hükümdar Benim, Kerem ve ihsan sahibi Benim,” buyuruyor. Rasûlullah adeta bu hali yaşıyordu. Buna şahid olan ashab, “neredeyse minberle birlikte (üzerimize) devrilecek sandık,” diyorlar. (Ahmed b. Hanbel, 2, 88)

O’nun gayretleri ne müthiş idi: “(Ey Habibim!) Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!”(26 Şua’râ 3)

*

Allah’ın Rasûlü İslâm’ı tebliğ buyururlarken kavmi Kureyş’ten çok çekmişlerdi. O’na nice eziyet ve ızdırap vermişlerdi. İşte bunlardan birinde O, yine üzgün ve perişan halde iken, dağlar emrinde olan melek gelerek şöyle dedi:

“Bana emretmen için Rabbim beni sana gönderdi. Ne yapmamı dilersin? Eğer istersen şu iki yalçın dağı (Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarını), onların üzerine kapatıvereceğim!

Peygamber (s.a.v.):

“-Hayır, ben Allah’ın, bunların neslinden yalnız Kendine kulluk edecek ve O’na hiç bir şeyi ortak tutmayacak, (mü’min) bir topluluk çıkarmasını ümid etmekteyim,” buyurdu. (Müslim, fezâil 19).

*

Risaleti alenî olarak tebliğ emrini aldığı zaman (26 Şuara 214), Safa tepesine topladığı yakınlarına hitab eden Peygamberimiz söze: – “Size şu dağın arkasında gelen düşmandan haber versem inanır mısınız?” diye başlamış, cemaat:

-“Evet, inanırız, çünkü sen Muhammedü’l-Emîn’sin, yalan söylemezsin…” demişlerdi. (Buhari, tefsiru sûreti Tebbet, 1–3)

*

Târık İbn Abdullah el-Muhâribî bir müşahedesini şöyle anlatır:

Rasûlullah (a.s.)’ı Zü’l-mecaz Panayırı’nda, üzerinde kırmızı bir elbise olduğu hâlde görmüştüm:

-“Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllah deyiniz de kurtulunuz!” diye yüksek sesle hitap ediyordu. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve:

-Ey insanlar, sakın ona inanmayınız, itaat etmeyiniz. Çünkü o yalancıdır,” diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Efendimiz’in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere:

-Kimdir bu zât, diye sordum.

-Bu, Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir, dediler.

-Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir, diye sordum.

-O da onun amcası Ebû Leheb’dir, dediler.”( Dârakutnî, Sünen, Beyrut, 1986, III, 44–45.)

*

Rasûlullah (s.a.v.), Mekke’de tebliğ ve davet ortamının iyiden iyiye sıkıştığını görmüş ve bir çare arayışı olarak Taif’e yönelmişti. Ama Taif zorbaları Peygamberimizi reddetmekle kalmadılar, O’nu taşlatarak her tarafını yara-bere içinde bıraktılar. Taif’ten geri dönen Peygamberimiz (s.a.v.) bitkin ve yorgun bir halde, doğduğu şehrin yakınlarına geri geldi. Ebû Leheb kendisini yasa dışı ilan etmişti; bu durumda Rasûlullah (s.a.v.) şehre girmeyi uygun bulmadı. Önce, Mekke’nin ılımlı liderlerinden biri olan Ahnes b. Şerik’e kendisini himaye etmesi için bir haberci gönderdi, ama o bu teklifi reddetti. Bunun üzerine bir başka lider Süheyl b. Amr’a haberci gönderdiyse de yine sonuç alamadı. Nihayet üçüncüsü, Mut’im b. ‘Adiy, O’nu korumayı kabul etti: Yanında silahlı oğullarıyla birlikte Hz. Muhammed’i (s.a.v.) karşılayıp, önce yedi kez tavaf etmesi için Kâbe’ye, sonra da kendi evine kadar götürdü ve tüm şehre, Muhammed’i (s.a.v) kendi himayesine aldığını ilan etti. Mut’im bin Adiyy’in işte bu iyiliği yüzündendir ki, Rasûlullah (s.a.v) Bedir Savaşı’nda esir düşen Kureyşlilerle ilgili olarak şunları söylemişti:

“Eğer Mut’im hayatta olsaydı ve benden bu iğrenç adamların serbest bıra­kılmasını istemiş olsaydı, ben onun hatırı için bunları serbest bırakırdım.” (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi; Ebû’l-A‘lâ el-Mevdudi, Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi.

O’NUN AHLÂKI

Sevgili Peygamberimizin o eşsiz hâl ve tavırları insanları ne kadar da çok etkilemişti. Hz. Ali (r.a.), Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) Efendimizi anlatırken bakın nasıl tavsif etmişlerdi:

“-İnsanların en iyi kalplisi, en şecaatlisi ve en doğru sözlüsü idi. O, ahlâkça herkesten yüce, muaşeret yönüyle de en geçimlisi idi. O’nu aniden gören O’ndan heybet duyardı; bilerek beraber olan, kalpten severdi. O’nu vasfeden şöyle derdi.

“Ben ne O’ndan önce, ne de O’ndan sonra, O’nun gibisini görmedim.” (Tirmizî, menakıb 8.)

O, biriyle konuştuğu zaman onun yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karsısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi.

Hatta bir adam bir şey söylemek gayesiyle Rasûlullah’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan Rasûlullah başını uzaklaştırmazdı. Müslümanların birbirine güler yüzle bakmasını öğütleyen Hz. Peygamber (s.a.v.), yüzünden sürekli tebessümü eksik etmezdi.” (Cahit Şimşek, “Peygamber Efendimizin Beden Dili)

Takvanın sözle ya da şekille olmadığını, kalpte olduğunu anlatırken de Rasûlullah (s.a.v.), “takva işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her defasında eliyle göğsüne işaret etti.( Müslim, birr 32.)

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte yürüdüm. Üzerinde kenarı sert, Necrânî bir hırka vardı. O’na bir bedevî arkadan yetişerek hırkadan tutup şiddetle çekti. Boynunun derisine baktığımda, şiddetle çekilen hırkanın kenarının zedeleyip iz bıraktığını gördüm. Bedevi:

“Ey Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini emret,” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ona doğru baktı ve güldü. Sonra da bir ihsanda bulunulmasını emretti.” (Buhari, libas 18)

Peygamber Efendimizin yanında on yıl kalan ve onun eşsiz eğitiminden geçen Hz. Enes (r.a.)’ın şu sözleri bu hususta çok önemli bir örnektir: “-Andolsun ki, Rasûlullah (s.a.v.)’e on sene hizmet ettim, bana öf demedi. (Yapmamam gerekirken) yaptığım birşey için; niçin yaptın, (yapmam gerekirken) yapmadığım bir şey hakkında; şöyle yapmış olsaydın ne olurdu? demedi.” (Buharî, edeb 39).

Böylesi bir davranışla “en hayırlı nesli” nasıl yetiştirdiler acaba? İşte onun beden dilinin önemi bir kat daha ortaya çıkmaktadır.

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) konuşurken ağır ağır konuşurdu. (Öyle ki) eğer biri çıkıp, kelimeleri saymak istese sayardı. O, sözü sizin gibi peş peşe getirmezdi.”(Buhari, menakıb 23; Müslim, fezâilü’s-sahabe 19)

Rabbimiz O’nun ahlâkından ve mücadele azminden bizlere de bahşeylesin!

Allah (c.c.)’a emanet olunuz!

Muzaffer Dereli

“…sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum.”

قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللّهِ وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

Kâle innemâ eşkû bessî ve huznî ilallâhi ve a’lemu inallâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

“Ben” dedi, “sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.” (Yusuf-86)


Kur’ân hüzünle nazil oldu, onu okurken ağlayınız. Ağlayamıyorsanız, ağlar gibi okuyunuz.

Hz. Muhammed (S.A.V.)
(İbn Mâce, İkametüssalah, 176)

Kırık Kalpler

Yaratılışında “takva” ve “fücur” potansiyeline sahip olan insanın hem inşa etme, hem de imha etme özelliğini taşıdığını görüyoruz. Kan dökücü, bozguncu vasfının yanında ıslah ve imar edici boyutu ile de insan kendini gösterir. Hz. Adem (as)’ın ilk çocuklarından Kabil’in mesleğini sürdürenler kadar Habilce bir tarzı yaşam modeli edinenler de vardır… İnsanlar birbirlerinin bedenlerine suikastte bulundukları gibi yek diğerinin yüreğine de kastedebiliyor… Bedenler budandığı gibi yürekler de budanıyor… Beşeri ilişkilerinde gönüller arasında köprüler inşa ederek muhabbet hamallığı yapanların sayısı azaldıkça; yürek yaralayarak, kırıp dökenlerin oranında ciddi artışlar oluyor…

İnsanlık tarihinde bu yeni bir durum değildir. Kalbleri koruyanlar da, kıranlar da “herkes kendi şakilesine (mizaç ve meşrebine) göre bir yol tutmuştur.”

Yusuf’u kuyuya atanların karakterinde baskın olan, narin ve nazif bir kalbi incitmek vardı… Yusuf’ta ise tam tersi haşin ve hain yürekleri af ile onarmak vardı.

“(Yusuf) Dedi ki: “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi af fetsinl O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf–92)

Hz. Eyyüb (as)ın uzun hastalık döneminde hanımı onun kalbini kırmıştı, sağlığına kavuşunca ona yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Hâlbuki hanımının emek ve hizmeti büyüktü. Cenab-ı Hak işi tatlıya bağlıyor. Yüz tane ekin sapından oluşan demetle bir kere vurulmasını yeterli görüyor.

“Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyüb’ü sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu. Daima Allah’a yönelirdi.” (Sad-44)

Rasulullah (sav)’in hanımları da onun kalbini kırmamışlar mıydı? Muhayyerlik ayetleri neden nazil oldu?

Bir gün Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber (sav)’i ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğu ve Hz. Peygamber (sav)in de sessiz olduğunu gördüler. Hz. Ömer (ra)’e hitaben: “Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir ve Ömer (ra) kızlarını azarladı ve: “Niçin, Nebi’yi üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri ondan istiyorsunuz?” dediler. (Müslim) Bu olay, Hz. Peygamber (sav)in o dönemde ekonomik yönden ne kadar zorluklar içinde olduğunu ve İslam’la küfrün şiddetli bir çatışma halinde olduğu o dönemde eşlerinin isteklerinden ne kadar üzüntü duyduğunu göstermektedir. O eşsiz insanın kalbi mahzun ve kırgın… Bu esnada şu ayetler nazil oluyor:

“Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim.

Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab–28–29)

Bu ayetlerden sonra hanımlarını tek tek ziyaret etti, ayetleri okudu, tercihlerini bildirmelerini istedi. Hepsi O’nu tercih etti. Kırık kalbi kazanmasını bildiler…

Şimdi bizler, yani Peygamber (sav)in güzel örnekliğinde mutabık olanlarımız aile içi hayatımızda dünyalık talep ve tartışmalardan dolayı nasılız? Aile düzenimizi ve yürek dünyamızı sarsan tüketim hastalığımızı ne yapacağız? Bunca tamah, hırs, tutku, kapris ile kalbler nasıl tutunacak? Ülfet nasıl sağlanacak?

Huneyn savaşı sonrasında da ilginç gelişmeler yaşandı… Hevazin ve Sakif kabilelerinden yüklü miktarda ganimetler elde edilmişti. Rasulullah (sav) bunları taksim ederken yeni Müslüman olan ve kalpleri İslam’a ısındırılmak üzere bulunan Mekkelilere bol bol dağıttı. Medineli Ensara ganimetlerden çok az bir pay verildi. Ensar bu durumdan rahatsızdı. Kendi aralarında konuşuyorlardı: “Allah’ın Rasulü kendi kabilesine döndü” diyorlardı. “Savaş sırasında onun arkadaşları bizlerdik. Fakat ganimetler dağıtılırken akrabaları, kabilesi onun arkadaşları oldu. Bunun nereden geldiğini muhakkak öğreneceğiz. Eğer bu Allah’tan ise sabırla kabul ederiz, fakat eğer bu sadece Rasulullah’ın bir fikrinden öte gitmiyorsa, bizi de düşünmesini isteyeceğiz.”

Ensar arasındaki bu düşünce ve konuşmalar ateşlenince Sad ibn-i Ubade (ra) Peygamber (sav)e gitti ve onların neler söyleyip neler düşündüklerini anlattı. Peygamber (sav): “Peki bu durumda sen nerede yer alıyorsun, ey Sa’d?” dedi. Sa’d: “Ey Allah’ın Rasulü, ben de onlardan biriyim. Bunun nereden geldiğini öğrenmek istiyoruz.” diye karşılık verdi. Peygamber (sav) Sa’d’a tüm Ensar’ın daha önce esirlerin yerleştirildiği sığınaklardan birine toplanmasını söyledi. Sa’d’ın izniyle onlara birkaç da Muhacir katıldı. Daha sonra Peygamber (sav) onlara gitti ve Allah’a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi: “Ey Ensar gönüllerinizin bana karşı olduğu haberi ulaştı. Ben sizi sapıklıkta bulmuşken Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Ben sizi fakir bulmuşken, Allah sizi zenginleştirmedi mi? Ben sizi birbirinize düşman bulmuşken Allah kalplerinizi uzlaştırmadı mı?” Onlar: “Evet, elbette” dediler. “Allah ve Rasulü en cömert ve en eli açık olandır.” Peygamber (sav): “Bu söylediklerime mukabele etmeyecek misiniz?” dedi. “Nasıl mukabele edelim?” dediler. Peygamber (sav) şöyle dedi: “Eğer isterseniz ‘sen bize itibardan düşmüş halde geldin, biz sana itibar kazandırdık, bize terkedilmiş geldin ve sana yardım ettik; seni toplumdan atılmış bulduk, içeri aldık, seni mahrum bulduk, rahatlattık’ diyebilirsiniz. Doğruyu da söylemiş olursunuz ve size inanılır. Ey Ensar, ben sizin İslamınıza güvenmişken benim insanların kalplerini ısındırmak için kullandığım dünya malları kalbiniz de o kadar çok mu yer tutuyor? Ey Ensar, memnun değil misiniz? İnsanlar, develerini ve koyunlarını götürürken, siz evinize Allah’ın Rasulü’nü beraberinizde götürüyorsunuz. Ensar hariç bütün insanlar bir yöne gitse, Ensar da başka bir yola gitse, ben Ensarın yolundan giderim. Allah Ensar’a onların oğullarına ve oğullarının oğullarına rahmet etsin.” Adamlar gözyaşlarıyla sakalları ıslanıncaya kadar ağladılar. Ve bir tek ses halinde: “Biz hissemize düşen Allah’ın Rasulünden memnunuz” dediler. (İbn-i İshak)

Kırgın olan yürekler onarıldı, Ensar onore edildi, saflar pekiştirildi.

Hz. Muhammed (sav) kendi şahsı için sahabesine kızmamıştır, beşeri zaaflarından dolayı onlara kalbinde bir kırgınlık hissetmemiştir… Geniş bir yürekle onları kucaklamıştır…

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi…” (Al-i imran–1 59)

Hz. Peygamber (sav) kalp kırmamak için tüm bu rikkat ve dikkatine rağmen en ağır uyarıyı yine de bu konuda almıştır.

Rasulullah (sav) bir defasında Kureyş’in ileri gelenlerinin bir topluluğu İslam’a davetle meşgulken İbn-i Ümmü Mektum adında ki fakir âma çıkageldi. “Ya Rasulallah; bana Kur’an oku ve Allah’ın sana öğrettiklerinden bir şeyler bana Öğret.” Allah Rasulü Mekke önderlerini İslam’a kazandırma, derdinde olduğu için, İbn-i Ümmü Mektum’un ısrarlı taleplerinden memnun kalmaz. Hoşnutsuzluğu da yüzünden belli olur, fakat âma bunu göremez. Rasulullah (sav) ise ondan yüzünü çevirir. Bu yüz çevirme İbn-i Ümmü Mektum’u üzmüştü, kalbi kırıktı…
İşte tam bu esnada ilahi ikaz gelir: “Yanına âma bir kimse geldi diye hoşlanmadı ve yüzünü çevirdi. Ey Habibim! Ne bilirsin belki de o arınacak. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti.” (Abese–1 -4)

Sen misin, sana yönelen bir gönül dostundan yüz çeviren? Vahyi ilahi bu duruma müdahale ediyor… İlk defa Rasulullah (sav) ayetlerle bu kadar şiddetle sarsılıyordu… Ömrünün sonuna kadar bunu telafi etmek için çırpındı durdu. Bu hadiseden sonra İbn-i Ümmü Mektum’a iltifat eder; her gördüğünde de ona:

Merhaba! Yüzünden Rabbimin beni itap ettiği kimse” derdi.

Hicretten sonra iki defa Medine’de onu yerine vali olarak bırakmıştı. Bilal ile birlikte müezzinlikte ondaydı.

Hz. Nebi (sav)in terbiyesinden geçenler, kırık kalbin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı, bunun kalıcı bir maraza dönüşmemesi için çırpınıyorlardı…

Ebuzer-i Gıfari ile Bilal İbn-i Rebah aralarında münakaşa Yaptıkları sırada Ebuzer, Bilal’e: “Ey siyah kadının oğlu!” diye kırıcı bir hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah kızmış, Ebuzer’in yüzüne kızgın ve korkutucu bir nazar atfederek şöyle demişti: “Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al beyazın oğlunun, siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur.”

Peygamber Efendimizin sözleri bütün sıcaklığı ile çok hassas olan Ebuzer’in kalbine işler. Bundan çok mahzun olur, O sözünün kefaretinden dolayı Bilal ayağını başıma basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım, der. Kalbi kıran da kırılan da yaralarını sarıyorlardı.

Bu gün kırgın ve kızgın dostlarımızla kalbi buluşmamız nasıl olacak? Kalbi yıkılışların önü nasıl alınacak? Gönül yıkımı nasıl tamir edilecek? Kalblerin hüznünü Allah önemsiyor... O halde kardeşlik ikliminde yüreğimizi kardeşlerimizin yüreğine dayamamız gerekiyor… “Biz biribirimiz içiniz” diyebilmeliyiz… Bunu diyemediğimiz zaman yollar Sıffın’a çıkar… Cemel’e çıkar… Herkes kendi yüreğine bakacak, insaf diye, af diye bir duygu, bir duyarlılık var mı, yok mu?

Davet gayretlerimiz ile uzandığımız, kazandığımız kalbler mi, yoksa kazandıktan sonra kırdığımız, yıktığımız kalbler mi daha çok? Kırıp dökerek, yürekleri yaralayarak nereye varabiliriz? Bu kalbleri nasıl onarabiliriz? Sebep olduğumuz yaraları sarmakta bize düşüyor… Siz hiç kırılan bir kalbin sesini duydunuz mu? Kalbe bir sızı saplanır… Kırılan kalbin sesi insanın yüzü ve hareketleri ile dışarı yansır…

Anne-babayı bir “üf” ile de olsa üzme, kalblerini kırma hakkımız yok… Şöyle bir yoklayalım, anne babalarımızın yürekleri bize karşı nasıl? İçlerinde bir yara, bir ukde taşıyorlar mı yoksa?

İslami çabalarımız için yüreklerin ortaya konulması gerekiyor, ancak cemaat ruhumuz sıkıntılı… Vahdet arayışlarımız problemli… Kalbde bir yetersizlik mi var? Hırs, haset, nefret ve gıybetle yaraladığımız kardeşlerden dolayı içimizde bir burkulma hissediyor muyuz?

Kalp kırıklığını nasıl tamir edebiliriz? Paranın gücü ile mi? Yani fidye veya tazminat yoluyla mı? Mahkeme kararı ile mi? Rüşvet ve iltimas ile mi?

Hayır, hayır! Kırılan kalbin, yine kalp ile tamiri mümkün! Yüreğinle saracaksın yaralı yürekleri! Sonuna kadar açık tutacaksın kalbini… Gelen yer bulabilsin… Sıcaklığınla buzları eritirsin…

Yoksa kırılan kalbleri umursamıyor muyuz? Bir kalp kırmanın neye tekabül ettiğini düşünmek, hesabımıza gelmiyor mu? Böyle düşünmek istemiyorum… Biz kalbi kırıklardan olduğumuz için, kalp kırmanında ne demek olduğunu en iyi biz biliriz…

Yüreklerin kaldıramayacağı bunca haksızlıktan sonra af ve merhamet sunmaya hazırız…

Yüreklerimizi açıyoruz… Yeter ki kırgınlıklar, kine dönüşmesin…

Yaralı yüreklerimizle, yara sarmaya razıyız…

Ramazan Kayan

Rasûlullah’ın Eşlerine Bir Ay Küs Durması

 “Benim dünyayla işim ne? Ben dünyada ancak bir ağacın gölgesinde bir an dinlenen daha sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim”

Hz. Muhammed S.A.V..

RASÛLULLAH’IN EŞLERİNE BİR AY KÜS DURMASI

            Hicrî 9. yılda Yemen de dahil olmak üzere bütün Arabistan müslüman idaresini kabul etmiş, Bizans ve Sasani sınırlarına ulaşılmıştı. Devletin gelirleri eskisine nazaran artmış ve Hz. Peygamberin şahsi gelir kaynakları, arazileri de çoğalmıştı. Fakat İslam devletinin kuzey ve kuzey doğusundaki imparatorluklar büyük tehlike oluşturuyorlardı. Nitekim ilerideki hadîslerde görüleceği üzere Hz. Ömer, bir Gassanî saldırısından endişe etmektedir.  Bu sebeple de gelebilecek böyle bir saldırıya karşı hazırlıklı olmak gerekiyordu. Rasûlullâh (SAS)’in eşleri ise eski hayatlarında olduğu gibi sade ve basit bir hayat yaşıyorlardı ve Rasûlullah gelirlerini fakir ve yoksullara umumi ihtiyaçlara ve olası savaşa karşı silah teminine harcıyordu.[1]
         
Örneğin Mescid-i Nebeviye çok sayıda köle mevcut olduğu bir zamanda Hz. Ali’nin teşvikiyle Hz. Fatıma el değirmeni çevirmekten ellerinin nasırlaştığını ve işleri yapmakta zorlandığını ifade ederek kölelerden bir tane istemiş, fakat Peygamber (SAS) kızının bu isteğini geri çevirmiş ve yorgun olarak yatağa giderken 33 er defa tesbih çekmenin bu isteğinden daha hayırlı olduğunu bildirmişti.[2] Buhâri, Hz. Peygamber’in o zenginlik döneminde bile fakirlerin, yoksulların, Suffa ashabının ve dulların ihtiyaçlarını kendi ailesinin ihtiyaçlarından öne aldığını bildirmektedir.[3]

            Bir başka yerde bu hadise şöyle anlatılmaktadır: Bir gün Hz. Peygamber’in eline bir miktar para geçer; kızı Fatıma gelip, kocasının kuyudan su çekerken zorluk içinde kaldığını, kendisinin de un yapmak için tane öğütecek gücünün kalmadığını söyleyerek, bu işlere yardımcı olması için bir köle almak istediğini söyler. Rasûlullâh ona şu cevabı verir:
            “Suffadaki insanların midelerini boş bırakarak sizin istediğinizi yerine getiremem, parayı onlara harcayacağım.”[4]
            Hz. Peygamberin şahsi gelirlerinin arttığı ve fakat yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden ve diğer sebeplerden dolayı ailesinin hayat seviyesinin yükselmediğini görüyoruz. Bu sebeple Hicrî 9. yılda ekonomik sıkıntılara artık katlanmak istemeyen eşlerinin adeta bir toplu grev gibi Rasûlullâhâ karşı tavır aldıklarını ve onu sıkıntıya sokarak geçimliklerinin yükseltilmesini isterler. Bunun üzerine Alah Teâlâ onlar hitâben şöyle buyurur:
“Ey Peygamber; eşlerine de: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah’ı , Rasulünü ve Ahiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Allah içinizden iyi davranan hanımlara büyük mükafat hazırlamıştır.”   (Ahzap 28-29)

Bu konu ile ilgili hadîsleri taradığımızda Rasûlullah’ın eşlerine bir ay darılmasının yalnızca geçimlik istemeleri olmadığını görüyoruz. Çorbada her ne kadar bunun büyük bir yeri varsa da bunun haricinde de Rasûlulâhın eşlerine bir ay küsmesini gerektirecek hadiselerin birbiri ardına geldiğini görüyoruz. Rasûlullâh’ın eşleri kendilerini efendimizden zaman zaman uzak tutuyorlar ve efendimizi kızdıracak tutum içerisine giriyorlardı. Yine bunun üstüne bal olayı ve İbrâhim’in annesi Cariye ile ilgili Rasûlullâh’ı üzen bir takım olaylar da buna tuz biber olmuş ve Bir ay darılarak eşlerinden uzak durmasına neden olmuştur. Rasûlullâh’ın eşlerinin nafakalarının yükseltilmesi için Peygamber (SAS)’i rahatsız ettiklerini Hz. Ömer şöyle anlatıyor:

İmam Ahmet b. Hanbel der ki: “Bize Ebû Âmir Abdülmelik b. Amr … Câbir’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Ebû Bekir (RA) Rasûlullah (SAV) efendimizin yanına gelip girmek için izin istedi. Halk Peygamberin kapısı önünde oturmuşlardı. Peygamber de oturmuştu. Ancak Ebû Bekir’e izin verilmedi, sonra Ömer geldi, izin istedi ona da izin verilmedi. Daha sonra hem Ebû Bekir’e hem de Ömer’e izin verildi ve Rasûlullâh’ın yanına girdiler. Hz. Peygamber çevresinde eşleri olmak üzere oturuyordu ve susmuştu. Hz. Ömer dedi ki: ‘Bir söz etsem de Peygamberi güldürsem.’ Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasûlü görüyor musun Zeyd’in kızı –kendi hanımını kastediyordu-  biraz önce benden nafaka istedi. Ben de boynunu büküverdim.’ Bunun üzerine Rasûlullah ön dişleri belirinceye kadar güldü ve dedi ki: İşte şunlar da benim çevreme oturmuşlar benden nafaka istiyorlar.’ Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı ve kızı Âişe’yi dövmek istedi. Bunun üzerine Hz. Ömer de kalktı kızı Hafsa’yı dövmek istedi. Her ikisi de dediler ki: ‘Peygamberin sahip olmadığı şeyi ondan istiyorsunuz ha...’ Rasûlullah (SAV) Ebû Bekir ve Ömer’i durdurdu. Peygamberin hanımları dediler ki: ‘Biz bu meclisten sonra bir daha Allah Rasulünden yanında bulunmayan hiç bir şeyi istemeyeceğiz.’ Câbir der ki:’İşte bunun üzerine Allah Teâla muhayyerlik âyetini indirdi ve Peygamber Hz. Âişe’den başlayarak dedi ki:  ‘Ben sana bir durumu hatırlatacağım, ancak anne ve babanla istişare etmeden çabucak cevap vermeni istemem. Hz. Âişe ‘neymiş o ?’ deyince Hz. Peygamber
” يأ  ا يها النبي قل  لارواجك  إن كنتن تردن الحياة الدنيا وزينتها فتعالين أمتعكن وأسرحكن سراحا جميل “
      Âyetini okudu. Hz. Âişe dedi ki: ‘Ben senin için mi anne ve babama danışacağım? Hayır, ben Allah’ı ve Rasûlünü tercih ediyorum. Ve senden hanımlarının hiç birine benim tercih ettiğim şeyi söylememeni istiyorum. Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘Doğrusu Allah Teâla beni zorlayıcı ve sıkıştırıcı olarak göndermemiştir. Yalnızca öğretici ve kolaylaştırıcı olarak göndermiştir. Eşlerimden hangisi neyi tercih ettiğini söylerse ben de onu hemen kendilerine veririm.” Bu hadîsin tahricinde Müslim yalnız kalmıştır. Müslim ve Neseî bu hadisi Zekeriyâ b. İshâk el-Mehdî kanalıyla Câbir’den rivâyet ederler.”[5]

            Hz. Peygamber’in hanımlarıyla arasının açılması hadisesine ve sebeplerine genişçe yer veren Kurtubi bunları şöyle özetler. 1) Hanımları ondan dünya malı istediler. 2) Fazla nafaka istediler. 3) Birbirlerini kıskanarak ona eziyet ettiler. 4) Hanımlarından bir ona altın yüzük istemiş, Rasûlullâh ona gümüşten bir yüzük yaptırmış ve üzerini altınla kapattırarak ucuza mal etmişti. Bu hanımı, yüzüğü altın yaptırmadığı gerekçesiyle ondan uzak durmuştur.[6]

            Allah Teâla Peygamberin eşlerine yönelik olarak şu uyarılarda bulunmuştur:
“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki. Eğer siz dünya hayatını ve onun zinet ve ihtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşanma bedellerini vereyim de hepinizi güzellikle salıvereyim.”[7]

“Eğer Allah’ı, Peygamber’ini ve âhiret yurdunu diliyorsanız şüphe yok ki Allah, içinizden güzel hareket edenler için büyük bir mükafat hazırlamıştır.”[8]

“Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim açık bir terbiyesizlik ederse, onun azabı iki kat artırılır. Bu Allah’a göre kolaydır. Sizden kim de Allah’a ve Peygamber’ine itaat eder, iyi amelde bulunursa ona da mükafatını iki kat artırırız. Biz ona çok şerefli bir rızkta hazırlamışızdır.”[9]

“Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi,hanımlarının hoşnutluğu için, niçin haram ediyorsun? Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Allah sizin için yeminlerinizin çözülmesini farz kılmıştır. Allah sizin Mevlânızdır, O bilendir, hikmet sahibi olandır. Hani Peygamber, eşlerinden bazısına sır olarak bir şey söylemişti de o onu bir başkasına söylemişti. Allah da Peygamber’e bunu haber verdiğinde Peygamber de o (o zevcesine) birazını geri bırakıp, bir kısmını aktardığında ‘Bunu sana kim haber verdi?” dedi. (Peygamber dedi ki:’Bunu bana âlim olan ve her şeyden haberder olan Allah haber verdi.’ (Ey Peygamber eşleri) Siz ikiniz eğer Allah’a tevbe ederseniz ne iyi, –çünkü ikinizinde kalpleri meyletmiştir– yok eğer ona karşı birbirinizle yardımlaşmaya devam ederseniz biliniz ki onun mevlası olan Allah, Cebrail, salih mü’minler ve meleklerde bundan sonra ona destekçidirler. Eğer o sizi boşarsa, yerinize ona sizden daha hayırlı Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, Ona boyun eğmiş, tevbekar olan, ibadete düşkün olan, oruç tutan, dul ve bakire zevceler verir.”[10]

Konu ile ilgili hadîsi şeriflere baktığımızda:
İmam Ahmet b. Hanbel’in Müsned’inde Abdürrezzakİbn Abbas’tan şu rivâyeti nakletmiştir: “Ben Allah Teâla’nın ‘Eğer her ikinizde Allah’a tevbe ederseniz gerçekten kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur…’ ayetine bahis mevzu ettiği iki kadının, Peygamberin eşlerinden hangilerinin olduğunu Hz. Ömer’e çok sormak istedim. Nihayet Ömer’in hac ettiği esnada ben de kendisiyle birlikte hac ettim. Yolun bir kısmını kat edince, Ömer geriye döndü. Ben de onunla beraber ibriği alıp döndüm. Ömer dışarı çıktı sonra geldi. Ben eline su döktüm, o abdest aldı. Ona ‘ey mü’minlerin emiri Allah Teâlâ’nın ‘Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe edersiniz , gerçekten kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur…’ kavlinde bahis mevzu edilen Peygamberin eşlerinden o iki kadın hangileridir?’ dedim. Hz. Ömer dedi ki: ‘Ne tuhafsın ey Abbas’ın oğlu –Zühri der ki: Hoşlanmadı ancak Allah’a andolsun ki ne sordumsa onu gizlemedi de- ‘o Hafsa ve Âişe’dir’ dedi. Sonra hadisi anlatmaya başladı:

Biz Kureyşliler topluluğu, kadınlarına üstün gelen bir topluluk idik. Medine’ye geldiğimizde , kadınları kendilerine üstün gelen bir topluluk ile karşılaştık. Bizim hanımlarımızda onların hanımlarından bir şeyler öğrenmeye başladılar. Hz. Ömer der ki: ‘Benim evim yukarı kısımda Ümeyye b. Zeyd’in evinin yanında idi. Birgün karıma kızdım bir de baktım ki o, benden geri duruyor.Onun benden geri durmasını kınadım. Eşim senden geri durmamı niçin kınıyorsun?’ dedi. Allah’a and olsun ki Peygamberin eşleri de ondan geri duruyorlar ve içlerinden kimisi onu gündüzden akşama kadar yalnız bırakıp terk edip gidiyorlar.’ Dedi. Hz. Ömer der ki: ‘Dönüp Hafsa’nın evine gittim ve ona Alah Rasûlünden geri duruyor musun?’ dedim. O: ‘evet’ dedi. ‘Sizlerden kimileriniz sabahtan akşama kadar onu terk ediyor mu? dedim. O ‘Evet’ dedi. Ben ‘İçinizden böyle yapanlar kaybetmiş, hüsrana uğramıştır.  Allah’ın Rasulünü kızdırdığınız için Allah’ın size gazap etmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz? Onu kızdıran helak oluverir.’ Dedim. ‘Rasûlullahtan geri durma, ondan bir şey isteme de benden dilediğin malımı al. Senin komşun olan kadının, Allah Rasulüne daha sevimli ve daha hoş olması seni aldatmasın. –bununla Âişe’yi kastediyordu.- Hz. Ömer der ki: “Benim ensardan bir komşum vardı. Ve biz sıra gözeterek Rasûlullah’ın yanına giderdik. Bir gün o Medine’ye iner, bir gün ben inerdim ve bana vahiyle ilgili haberleri ve diğer şeyleri getirirdi, ben de ona aynı şekilde haberler getirirdim. Hz. Ömer der ki: ‘’Gassanlıların bizimle savaşmak üzere atlarını nalladıkların konuşuyorduk. Bu nedenle arkadaşım bir gün Medine’ye indi ve akşamleyin bana geldi., kapımı çaldı ve beni çağırdı. Ben onun yanına vardığımda dedi ki: ‘Büyük bir şey oldu’ dedi. Ben ‘Neymiş o? Yoksa Gassanlılar mı geldi?’ dedim. O ‘Hayır bundan daha büyük ve daha önemli bir şey, Rasûlullah (SAV) hanımlarını boşadı.’ dedi. Ben ‘Hafsa kaybetti ve hüsrana uğradı. Bunun böyle olacağını zaten tahmin etmiştim’ dedim. Nihayet sabah namazını kıldım ve üzerime elbisemi çektim ve Medine’ye indim. Hafsa’nın yanına girdiğimde o ağlıyordu. Kendisine ‘Allah’ın Rasulü sizi boşadı mı?’ dedim. O ‘Bilmiyorum, o şu odaya çekilmiş yalnız başına oturuyor’ dedi. Peygambere hizmet eden siyahi çocuğun yanına varıp : ‘Ömer için izin iste’ dedim. Çocuk içeri girdi, sonra yanıma geldi. ‘Seni söyledim de sustu.’ dedi. Ben çıkıp minberin yanına geldim, baktım ki orada bir kalabalık oturmuş birbirleriyle ağlaşıyorlar. Biraz oturduktan sonra, karşılaştığım şey bana galip geldi de, kalktım çocuğun yanına gelip ’Ömer izin ister de’ dedim. Çocuk girdi, sonra çıktı yanıma geldi. ‘Seni andım ama sustu.’ Dedi. Ben de çıkıp minberin yanında oturdum.  Sonra, karşılaştığım şey bana galip geldi de, dönüp çocuğa ‘Ömer için izin iste’ dedim. Çocuk girdi, sonra yanıma geldi ve ‘Seni andım ama sustu.’ Dedi. Ben gerisin geri döndüm ama birden çocuk beni çağırıp; ‘gir sana izin verdi’ dedi. Ben de girip Rabûlullah’a selam verdim. Baktım ki o hasırdan örgülerin üzerine uzanmıştı.”[11]

            İmam Ahmet der ki: Bu hadisi bize Ya’kup şöyle anlattı: ‘Hasırın örgüleri bir yanında iz bırakmıştı. Ben ‘Ey Allah’ın Rasûlü hanımlarını boşadın mı?’ dedim. O başını bana doğru kaldırıp ‘Hayır’ dedi. Ben ‘Allahu Ekber. Ey Allah’ın Rasûlü gördün mü biz Kureyşliler, hanımlarına hakim olan bir kavim idik. Ama Medine’ye geldiğimizde hanımların kocalarına hakim olduğu bir kavim bulduk, bizim hanımlarımız onların hanımlarından bunu öğrendiler. Hanımım bir gün bana kızdı ve benden geri durdu. Ben onun benden geri durmasını kınadım da o; ‘Senden geri durmamı niçin kınarsın? Allah’a and olsun ki, peygamberin eşleri de ondan ayrı duruyorlar ve içlerinden birisi sabahtan akşama kadar onu terk ediyor’ dedi. Ben de:’İçinizden böyle yapan kaybetmiş ve hüsrana uğramıştır, sizden biriniz Allah’ın Rasulünü kızdırmanızdan dolayı Allah’ı kızdırıp helak olmaktan emin misiniz?’ Bunun üzerine Rasûlullah tebessüm etti ve ben dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü ben Hafsa’nın yanına gidip ‘komşunun senden Allah Rasulüne daha sevimli ve daha hoş olması seni aldatmasın, kıskandırmasın.’ Dedim. Rasûlullah bir kere daha tebessüm etti. Ben ‘Ey Allah’ın Rasûlü arkadaşlık edeyim mi?’ dedim. O ‘evet’ dedi oturdum. Evin içinde başımı yukarıya doğru diktim. Allah’a andolsun ki, evde göze dokunacak yalnız tabaklanmış üç sığır derisi gördüm. Ve dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü Allah’a dua et de senin ümmetine genişlik versin. Allah’a ibadet etmedikleri halde İranlılara ve Bizanslılara genişlik verdi.’ Rasulullah doğruldu ve oturdu ve şöyle buyurdu: ‘Ey Hattab’ın oğlu, sen şüphede misin yoksa? Onlar güzellikleri dünya hayatında kendilerine acele verilmiş olan bir kavimdir. Bunun üzerine ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, benim için bağışlanma dile.’ Dedim. Rasûlullah (SAS) eşlerinden gördüğü halden dolayı bir ay boyunca onların yanına girmemeye yemin etmişti. Nihayet Allah Azze ve Celle onu azarladı. Buhari ve Müslim ayrıca Yahya b. Said kanalıyla… İbn Abbas’ın şöyle dediğini bildirirler. Bir yıl boyunca Hattab oğlu Ömer’e bir âyeti sormak için bekledim. Onun heybetinden kendisine bunu soramıyordum. Nihayet hacca gitti, ben de onunla beraber hacca gittim., Dönüşte biz yolun bir kısmını katetmiştik ki. Ömer ihtiyacını gidermek için bir kenara çekildi. Abdullah b. Abbas der ki: “O işini bitirinceye kadar durdum, sonra kendisiyle beraber yürüyüp: ‘Ey mü’minlerin emiri, Peygambere karşı birbirine destekçi olan iki kadın kimdir?’ Dedim.  Bu ifade Buhari’nindir. Müslim de ise bu ifade şöyledir: ‘Allah teâla’nın ‘Şayet ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız…’ kavlinde söz konusu ettiği iki kadın kimdir?’dedim. Hz. Ömer ‘Bunlar Âişe ve Hafsa’dır’dedi. Sonra Müslim uzun uzadıya bu hadisi nakleder. Bazıları ise bunu muhtasar olarak zikretmişlerdir.[12]

            İbn Ebû Hâtim der ki. “Bize Ansarî… Enes’ten nakletti ki; Hattab oğlu Ömer şöyle demiş: ‘Rasûlullah (SAS) ile mü’minlerin anneleri arasında bir şeyler olduğu haberi bana ulaştığında, ben onları teker teker yoklayıp dedim ki: ‘Ya Allah Rasûlü’nden özür dilersiniz veya Allah ona sizden daha hayırlı eşler verir. Mü’minlerin annelerinden en sonuncularına geldiğimde o dedi ki: ‘Ey Ömer sana ne oluyor ki, Allah Rasûlü hanımlarına öğüt vermiyor da, sen onlara öğüt veriyorsun?’ Bunun üzerine ben durdum. Nihâyet Allah Azze ve Celle “Şayet o, sizi boşarsa; Rabbi ona sizden daha hayırlı, kendini Allah’a veren, inanan, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir.’ Ayetini inzal buyurdu. Hz. Peygamberin hanımlarına öğüt vermesine karşı çıkan bu kadın Ümmü Seleme idi. Bu husus Buhârî’nin Sahih’inde sabittir. Taberâni der ki: ‘Bize İbrâhim b. Nâile….İbn Abbas’tan nakleder ki o: ‘Hani  Peygamber eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.’ Kavli hakkında şöyle demiş: Hafsa kendi odasına girdiğinde, Rasûlullah Mariye ile birleşiyordu. Bunu Âişe’ye bildirme ki sana bir müjde vereyim. Çünkü ben ölürsem Ebû Bekir’den sonra hâkimiyet senin babana geçecektir, dedi. Hafsa gidip durumu Âişe’ye söyledi. Hz. Âişe, Rasûlullah’a  ‘Sana bunu kim haber verdi?’ dedi. O da her şeyden haberdar olan Allah Teâla haber verdi dedi. Hz. Âişe ona, ‘Mariyeyi kendine haram kılıncaya kadar sana bakmam dedi. Bunun üzerine Rasulullah da onu kendisine haram kıldı.  Bu sebeple Allah Teâla: ‘Ey Peygamber eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?’ ayetini inzal buyurdu. Bu hadisin rivayeti üzerinde durulması gerekir. Çünkü biz yukarıda bu âyeti kerimelerden anlaşılan tefsiri zikretmiştik.[13]

            Siyer muharrirleri hadîseyi şöyle anlatırlar: Hafsa babasını ziyafete gitmişti. O evde yokken Hz. Peygamber onun evinde bulunduğu bir sırada Mâriye gelmişti. Onunla orada kaldı. Hafsa dönünce Mariye’yi evinde buldu. Evinden çıkmasını bekledi. Bu esnada kıskançlık gayreti arttı. Mariye çıktıktan sonra Mariye evine girdi ve :
            “Beni hor gördüğünden böyle yapıyorsun.” Dedi. Hz. Peygamber: “Eğer bu sırrı tutarsan, Mariye bana haram olsun.” Dedi. Hafsa da vadetti. Fakat sonra bu sırrı Âişe’ye söyledi. Bunların hepsinin başı bir erkek çocuk doğuran Mâriye’yi kıskanmakla başlar. Buna bir de nafaka meselesi ilave olunursa, asıl sebep ortaya çıkar. Bal meselesi, sır meselesi, onlar bunların teferruatıdır.[14]

            Bal meselesine de kısaca değinecek olursak Rasûlullâh her ikindi namazını kıldıktan sonra, sırasıyla hanımlarına uğrar ve her biriyle baş başa sohbet yapardı. Bir gün sohbeti sırasında eşlerinden Zeynep b. Cahş tam ayrılacağı sırada ona hediye olan bal şerbetinden sunmuş efendimiz de bal şerbetini içmek ve sohbeti biraz daha uzatmak suretiyle Hz. Âişe ve Hafsa’nın ziyaretini geciktirmişti. Bu kıskançlıklarını artırdı da söz birliği ettiler ve efendimiz yanlarında geldiğinde ‘meğafir’ denen kötü kokulu bir bitki suyunu mu içtiğini sordular.  Hz. Peygamber, kötü kokuya yol açtığını düşünerek, bal içmemeye yemin etti de bunun üzerine Allah Teâla Tahrim suresini göndererek onu uyardı. Hz. Peygamber de, hanımlarıyla arayı açtı.[15]

            Hatta hanımların kıskançlığı o derece artmıştı ki, bunu siyer kitapları şöyle belirtiyor: Bir gün Hz. Peygamber, İbrâhimi kolları arasına almış, onu okşuyordu ve çok memnundu. Hz. Âişe’ye “Bana ne kadar benziyor değil mi?” dide. Ondan tatlı bir cevap bekliyordu. O ise sevgiden kaynaklanan samimi bir kıskançlık gayretiyle:”Ben ise o kadar bir benzeyiş göremiyorum” dedi. Yine bi başka defa Hz. Peygamber, İbrahim’in pek gürbüz olarak büyüdüğünden bahsedince eşlerinden biri “İbrahim kadar bol süt bulan her çocuk onun gibi gürbüz olur” dedi. Bunlar hep kadınların kıskançlık eseriydi. İşte Îlâ hadisesi bu gibi sebeplerin neticesiydi.[16]

            Burada hatıra şöyle bir şey gelebilir. Hz. Peygamber neden zevcelerini boşamaya kararla onlara mühlet verdi? Çünkü onun kadın gürültüsüyle uğraşmaya ayıracak vakti yoktu. Onu daha mühim işler bekliyordu. Başı gürültüden azade çalışmak istiyordu. Eğer akıllarını başlarına alırlar, Peygamber (SAS)’in dediklerini kabul ederlerse ne ala. Yoksa onları en güzel bir surette boşar, aradaki zevciyet bağlarını kaldırırdı, onlar da arzuladıkları dünya hayatına nail olurlardı. İşte bu maksatla o, zevcelerinden hiç birine bir ay yaklaşmadı, biriyle konuşmadı. Fıkıh lisanında buna îlâ denir.[17]

Fatma Köksal Albayrak

[1] Celal Yeniçeri, Hz. Peygamber ve aile Hayatı, “Hz. Peygamber Ailesinin Gelirleri”, s.378.
[2] Buhârî,, Nafakât 5-6.
[3] Buhârî, Cihâd 205.
[4] Ahmed, Müsned 838.
[5] İbn Kesîr, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, c.XII, s.6516, terc. Bekir Karlığa, Bedrettin Çetiner,C.XVI, İstanbul 1992. Ayrıca bkz. Suyuti, Abdurrahman b. Kemal Celaleddîn es-Suyûtî (v.911), Ed-Dürrü’l-Mensûr, c. s. C.VIII, Beyrut 1993.
[6] Kurtubî, Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr el-Ferec el-Kurtubî, (v.671), el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur’ân, c.XIV, s.162, 2.Baskı, C.VIII,Kahire 1372.
[7] (33) Ahzab 27.
[8] (33) Ahzab 28.
[9] (33) Ahzap 29.
[10] (66) Tahrim 1-5.
[11] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr, c.XIV, s.7960-7961.
[12] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr, c.XIV, s.7962.
[13] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr,c.XIV, s.7964. İbn Kesîr bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili Mariye ile ilgili hadisleri ve bal şerbeti ile ilgili eşlerinin hilesini içeren diğer hadisleri zikretmiştir. Ayrıca bkz. Taberi, Muhammed b. Cerir Yezid b. Hâlid et-Taberî, (v.310) Câmiu’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, (Tefsîr-ü Taberî), c.XXI, s.156 ve c.XXVIII, s.156, 1.Baskı, c.XXX, Beyrut 1405; Ebu’s-Suûd Muhammed b. Muhammed el-İmâdî Ebû’s-Suûd (v.951), İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ilâ Mezâye’l-Kur’âni’l-Kerîm, (Tefsîr-ü Ebî’s-Suûd, c.VIII, s.266-267, 1.Baskı, C.IX, Beyrut ts.
[14] Ali Himmet Berki ve Osman Keskioğlu, Hatemü’l-Enbiyâ Hazreti Muhammed ve Hayatı, s.405, 18.Baskı, Ankara 1998.
[15] Bkz. Buhârî, Talak 7; Mezâlim 25; Müslim, Talak 20-21. Ayrıca bkz. Ebu’s-Suûd ,Tefsîr-ü Ebî’s-Suûd, c.VIII, s.266-267.
[16] Osman Keski ve A. Himmet Berki, Hatemü’l-Enbiya, s.405.
[17] Osman Keski ve A. Himmet Berki, Hatemü’l-Enbiya, s.405.

“Lâ ilâhe illallah kıyamet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın?”

Üsâme ibni Zeyd radıyallahu anhümâ şöyle demiştir :
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bizi Cüheyne kabilesinin Huraka kolu üzerine göndermişti. Sabahleyin onlar sularının başında iken üzerlerine hücum ettik. Ben ve ensardan bir kişi onlardan bir adama ulaştık. Biz onun üzerine yürüyünce, adam: “Lâ ilâhe illallah: Allah’tan başka ilâh yoktur” dedi. Bunun üzerine ensardan olan arkadaşım ona hücumdan vazgeçti; ben ise mızrağımı ona sapladım ve adamı öldürdüm. Biz Medine’ye gelince bu olay Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kulağına gitti ve bana:
“Ey Üsâme! Lâ ilâhe illallah dedikten sonra adamı öldürdün mü?” buyurdu. Ben:
– Yâ Resûlallah! O, bu sözü sadece canını kurtarmak için söyledi, dedim. Peygamber Efendimiz tekrar :
“Lâ ilâhe illallah dedikten sonra adamı öldürdün mü?” diye yine sordu ve bu sözü o kadar çok tekrarladı ki, ben, daha önce müslüman olmamış olmayı bile temenni ettim.[1]

*

Müslim’in bir rivâyeti şöyledir :
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Adam lâ ilâhe illallah dedi ve sen de onu öldürdün, öyle mi?” Ben :
– Yâ Resûlallah! O, bu sözü sadece silahtan korktuğu için söyledi, dedim. Peygamber Efendimiz :
“Kalbini mi yardın ki, bu sebeple söyleyip söylemediğini bilesin?” buyurdu.
Bu sözü o kadar çok tekrarladı ki, ilk defa o gün müslüman olmuş olmayı temenni ettim.[2]

*

Cündeb İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanlardan müteşekkil bir askerî birliği müşriklerden bir kavme göndermişti. Müslüman askerler, müşriklerle karşılaştılar. Müşriklerden bir adam, müslüman askerlerden istediğine saldırıp öldürüyordu. Müslümanlardan biri de onun boş bulunduğu anı gözlüyordu. Biz bu müslümanın Üsâme İbni Zeyd olduğunu konuşup duruyorduk. Üsâme, kılıcını çekip de adamı öldüreceği sırada o:
– Lâ ilâhe illallah, dedi; fakat Üsâme onu yine de öldürdü. Peygamber Efendimiz’e müjdeci geldi. Peygamberimiz ona ordunun durumunu sordu, o da olup biteni kendisine haber verdi. Hatta o adamın durumunu ve Üsâme’nin ona ne yaptığını da anlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber Üsâme’yi çağırdı ve ona :
“Adamı niçin öldürdün?” diye sordu. Üsâme :
– Yâ Resûlallah! O adam müslümanların canını yaktı; falanı ve falanı öldürdü, diyerek bir kaç şehidin adını saydı. Sözüne devamla şunları söyledi:
– Ben ise onun üzerine yürüdüm. Kılıcı görünce:
– Lâ ilâhe illallah, dedi.
Resûl–i Ekrem Efendimiz:
“Böyle diyen adamı öldürdün mü?” diye sordu. Ben:
– Evet, dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
“Lâ ilâhe illallah kıyamet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın?” dedi. Üsâme ibni Zeyd:
– Yâ Resûlallah! Cenâb–ı Hak’dan beni bağışlamasını dile, dedi. Resûl–i Ekrem durmadan:
“Lâ ilâhe illallah kelimesi kıyamet günü huzuruna geldiğinde ne yapacaksın, söyle?” “Lâ ilâhe illallah sözü kıyamet günü huzuruna geldiğinde ne yapacaksın?” diyor, başka bir söz söylemiyordu. [3]

[1] Buhârî, Diyât 2, Meğâzî 45; Müslim, Îmân l58–159. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre(11).
[2] Müslim, Îmân 158.
[3] Müslim, Îmân 160.