Mecanin-i Kütüb

“KÜTÜPHANELERDEKİ KÜTÜPHANE”

Tarihin meşhur kitap kurtlarını ve “ayaklı kütüphanelerini” araştırıp kitap eden Dursun Gürlek ustanın yazdığına göre, âlimliğinin yanında kitap okuyuculuğu ve hafızası ile meşhur İstanbul Beyazıt Kütüphanesi’nin “hafız-ı kütübü” olan mütevazı müderris İsmail Saib Sencer‘i de (1873-1940) yâd etmek boynumuzun borcudur.

Müsteşrikler tarafından “kütüphanelerdeki kütüphane” nâmıyla yâdedilen ve hiç evlenmeyen Sencer vefatına kadar kütüphanedeki odasında kitaplar arasında ömrünü tamamlamış devrinin şeyhülkitabı‘dır. Beş dil bilen Sencer’in, İstanbul kütüphanelerinin bütün kitaplarını ezbere bildiği anlatılıyor. Sorulan bir bahsin hangi kütüphanede, hangi kitapların hangi bölümlerinde olduğunu ve bâzan sayfalarını da tereddüt etmeden bilen gerçek bir kitap âllamesidir.

Osmanlı zamanının ünlü âlim Katip Çelebi’nin, onun yanında bir tilmiz olarak kalabileceğini, Çelebi’nin Keşfü’z Zûnun adlı meşhur kitabının bazı yerlerini tashih ettiğini kaynaklardan öğreniyoruz. Sühely Ünver, “Kendi devrinde onun okumadığı kitap kalmamıştır” diyor. 


“BİZİM LEYLÂ’MIZ DA KİTAPLARDIR…”

Cumhuriyetin ilk neslinden Mahir İz Hoca da âlimliğinin yanında kitap mecnunları arasında zikredilir. Onun şu sözü kitap tiryakilerini, ağyarını mâni efradını câmi bir şekilde târif eder:

“Bostan ve Gülistan yazarı, ‘eğer Mecnun’un yanında oturursanız Leylâ’dan başka söz duyamazsınız’ der. Bizim Leylâ’mız da kitaplar olduğu için her gittiğimiz yerde döner dolaşır, sözü kitaplara getiririz. Kitaplardan bahsederken âdeta Mecnunlaşırız. İşte kitap muhabbetinin ön saflarında yer tutanlara mecanın-ı kütüp, yani kitap delileri denmesi bu sebeptendir.”

Büyük âlim ve kitap sevdalısı İbnü’l Cezvî, ilim ve kitaplarla geçen hayatı boyunca yazdığı eserlerde kullandığı kalemlerin yontulmasıyla çıkan talaşları biriktirerek bu talaşların, vefatında gasil suyunun ısıtılmasında kullanılmasını vasiyet etmiştir. Vefatında vasiyeti yerine getirilmiş ve biriktirdiği kalem talaşları gasil suyunu ısıtmada kullanılmıştır.

İBNİ RÜŞD’ÜN ÖMRÜ BOYUNCA KİTAP OKUMADAN ÖNCE GEÇEN İKİ GECESİ VAR

Kitap sevdalısının uç beylerinden Endülüslü İbn Rüşd’ün hayatı boyunca kitap okumadan geçen yalnızca iki gecesi bulunmaktadır. İlki evlendiği gece, ikincisi ise babasının vefat ettiği gecedir.

Şimdi de tarihin en cezbeli kitap tiryakisini tanıyalım. İslâm âlimlerinin içinde en ağır dil âlimi el-Câhız ilim aşkıyla kitapların peşinde koşan en fedakâr kitap ve ilim ehli bir zâttır. Kitap almaya parası yetmediği zamanlarda kitapçı dükkânlarını geceleri kiralayarak kapıyı üzerine kilitletip ertesi günü dükkân açılana kadar arzu ettiği kitapları okuyan biri. Onun vefatı da kitaplarla geçen hayatına benzer. Kitapları etrafını çevirecek biçimde yüksekçe dizerek arasında oturup çalışmayı severdi. Bu şekilde kitapların arasında hasta bir hâlde çalışırken kitap ciltleri üzerine yıkılarak ölümüne sebep olur.

“KİTAPLARIM ISLANMASIN DİYE ÜZERLERİNE KAPANDIM”

Bir kıssadan aldığım şu hadisede kitapseverliğin faydası ne kadar ibretli ve hikmetli verilmiştir. Dokuzuncu asrın ünlü hafızlarından Şâzegûnî, İsfahan’da vefat eder. Vefatından sonra bazı dostları onu rüyalarında görürler. “Allah sana nasıl muamele etti” diye sorarlar. O da “beni bağışladı” der. “Hangi amelinle?” derler. “İsfahan civarında yağmura yakalanmıştım. Yanımda kitaplarım da bulunuyordu. Kapalı bir yer aradım bulamadım. Kitaplarım ıslanmasın diye üzerlerine kapandım. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, diğer insanlar içerisinde beni bağışladı” der.

OKURKEN UYKUSU GELMESİN DİYE SAÇLARINI DUVARA ÇİVİLEYEN ÂLİM

Kelâm ilminin akılcı ekolünden İbn Teymiye kitap okuma tiryakisi ve bu sayede büyük âlim olmuş birisidir. Okumaya oturmadan önce, çok uzun saçlarının bir ucunu sırtını dayadığı duvardaki çiviye asarmış. Böylelikle okurken uykusu gelip başı öne düştüğünde saçlarının gerilmesiyle acı duyar ve uyanık kalmasına sebep olurmuş. Bu şekilde sabahlara kadar kitap okumaya devam edermiş.

Büyük fetihlerin sahibi Yavuz Sultan Selim‘in bir kitap tiryakisi olduğunu yoldaşı ve danışmanı Hasan Can’ın tarihe geçmiş sözlerinden öğreniyoruz: “Gözünden hiç kitap gitmezdi. Daima okurdu, uykuya ve yemeğe rağbet etmezdi.” Fetihlerin sultanının, Mısır seferine çıkarken üç katır yükü kitabı da beraberinde götürdüğünü, şehzadeliğinde de çok az uyuyup vaktinin çoğunu kitap okumaya ayırdığını öğrenince, demek ki kitap tiryakiliğimde bir anormallik yok diye sevinmiştim.

Birçok sahadaki büyük insanların çoğu hep kitap sevdalısı çıkıyor. Mısır’ın 1950’li yıllarında İslâmî düşüncelerinden dolayı idam edilen müfessir ve fikir adamı Seyyid Kutup günde on saat okurmuş.

“KİTAP KADAR İYİLİKSEVER BİR KOMŞU, İTAATLİ BİR ARKADAŞ, KAVGADAN UZAK TUTAN BİRİSİNİ TANIMIYORUM”

İbni Arabi Hazretlerinin kitap severliği ise mermerlere kazınarak çağlara okutulması gereken sözler çapındadır. Kitabın hususiyetlerini ondan dinleyelim:

“Hayatımda kitap gibi, cübbenin yenine sığabilen bir bağ, kucakta taşınabilen bir bahçe, ölülerle konuşan ve dirileri konuşturan bir şahıs görmedim. Ancak seninle birlikte yatıp kalkan ve sadece senin hoşlandığın şeyleri konuşan, sır sahibinden daha fazla sır saklayan, emanet sahibinden fazla emaneti muhafaza eden uysal bir dost başkaca var mıdır? Onun kadar iyilik sever bir komşu, insaflı bir dost, itaatli bir arkadaş, mütevazı bir hâldaş, bıktırıp usandırmayan, kötülük yapmaya imkân vermeyen, kavgadan uzak tutan ve kıtâlden alıkoyan birisini tanımıyorum.” 

Ahmet Doğan İlbey

Genelde dar gelirli kesim satın alıyor.

Türkiye’nin son yıllardaki en büyük sorunu -belirgin bir şekilde telaffuz edilmese de- ekonomik kriz. Dile getirmekten kaçınılan bu kriz, hemen her sektörü derinden etkiledi, etkiliyor. Can Yayınları’nın sahibi Can Öz ise kitap pazarında tam aksi bir durumun yaşandığını söylüyor.

“En çok, dar gelirliler kitap satın alıyor” diyen Öz, Diken’e, okurun Türkiye’nin sorunlarından uzaklaşarak huzuru nasıl aradığını anlattı…

‘Kitap okuru Türkiye ile dertli olmaktan bıktı’

Türkiye’de ‘sessiz’ bir ekonomik kriz yaşanıyor. Enflasyon ve işsizlik rakamlarında dünyayla kıyaslandığında rekorlar kırılıyor. Kişi başına gelir her geçen gün düşüyor. Halk yoksullaşırken, bu arada kitapçılar da sessiz sedasız kapanıyor. Siz ise kitap pazarının büyüdüğünü söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor?

Mümkün oluyor çünkü yayıncılar krizin çocuklarıdır. Dolayısıyla biz kriz olmasa da, krizdeymişiz gibi yaşarız.

Niye?

Türkiye’de ekonomik kriz olduğunda, bunun olacağını önceden hisseden, daralma yaşayan ve krizden sonra da en hızlı toparlanan sektör, yayın piyasasıdır. Ayrıca insanlar kriz olduğunda, daha az sokağa çıkıyor, evlerinde kitap okuyor, kitap satışları da artıyor. Mesela geçen yıl kitap piyasası büyüdü.

Ortalama bir kitabın fiyatı 17 lira. Asgari ücretin bin 300 lira olduğu düşünülürse bir kişi ancak üç saat çalışıp bir kitap satın alabiliyor. Türkiye’de kitabı kim alıyor?

Genelde dar gelirli kesim satın alıyor. Bu süreçte sadece kitap alımının şekli değişiyor. Okuyucu kitapçı yerine internetten indirimli kitapları alıp okuyor.

Zenginler kitap okumuyor mu peki?

Zenginler çok kitap satın almaz. Zaten gelir arttıkça kitap alımının arttığı yönünde bir veri de yok.

İnternet üzerinden kitap neredeyse yarı fiyatına satılıyor. Türkiye’de klasik kitapçılık bitiyor mu?

Bence bitiyor. Tüm dünyada kapanış rotasına girdi. Ama bu Türkiye’de daha hızlı. İnternetin pazar payı yüzde 27’lere vardı. Bu oran, Avrupa ortalamasının üzerinde.

Bu sorun geçenlerde Başbakan Davutoğlu’na kitapçılar tarafından iletildi. Fransa’da devletin, kitapçılara kapanmasınlar diye maddi destek verdiği ve internet üzerinden kitap satışına da sınırlamalar getirdiği anlatıldı.  Davutoğlu ise ‘En sevdiğim şey kitapçı gezmek, biz de hemen kitapçılarımıza bu desteği verelim’ demiş. Böyle bir devlet desteği kitapçıları kapanmaktan kurtarır mı? 

Çok rahatlatır hem de. Aslında kitapçılara verilebilecek en büyük destek, kitapçıların rakiplerinin raflarında korsan kitap satmasını engellemektir.

Kitapçılar korsan kitap mı satıyor?

Üç sene önce Adana’daydım. Çamlık Plaza’da, Kitapsan’ın kitabevi var. Ve karşısında korsan kitapçılar var. Korsan kitapçı vitrinine şunu yazmış: “Eğitime yüzde 100 destek, kitapta yüzde 70 indirim.” Peki ne oluyor? Müşteri Kitapsan’dan çıktığında ‘korsan’ satıcı müşteriye “Elinizdeki kitabı ne kadara aldınız, kazık yemişsiniz bizde daha ucuz, iade edin” diyor. Hükümet gerçekten istese bu korsan işini bir haftada bitirir.

Yılda kaç kitap basılıyor ?

2015’te edebiyat ve kültür kitapları toplam 49 bin basıldı. Bu rakam Avrupa ortalamasının çok üstünde. Çünkü bunların çoğu devlet desteğinde basılan din ve eğitim kitabı.

Siz, ‘Raflar aslında kitap okurlarının dertlerini yansıtıyor’ diyorsunuz. Kitapçılardaki raflara baktığınızda sizce Türkiyeli okurun en büyük derdi ne?

Valla benim gördüğüm, en büyük derdi; dertli olmaktan bıkmak. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesine kadar Türkiye’de olan bitenle ilgili kitaplar çok daha fazla satıyordu. Özellikle siyasi, Ergenekon ve Kürt meseleleriyle ilgili kitaplar… Şimdiyse Türkiye’deki gündeme biraz daha teğet geçen kitaplara yönelim var. Benim buradan çıkardığım sonuç; insanların artık Türkiye ile ilgili düşünmek istemedikleri.

Babanız Erdal Öz bir edebiyatçıydı. Kurduğu Can Yayınları da edebiyatı kollayan bir yayınevi. Türkiye’de son yıllarda kişisel gelişim kitapları, edebiyat kitaplarıyla yarışacak güçte. Niye?

Kişisel gelişim kendi okur kitlesini yarattı, pazarda yeni bir pay oluştu. Yani edebiyat okurları edebiyattan vazgeçip de kişisel gelişim okumuyor. Aksine Türkiye’de siyasi ve basın özgürlüğü baskısı arttıkça, edebiyat okuru zıplaya zıplaya artıyor. Kişisel gelişime gelince, 2002- 2010 arasında kariyer ve hayat planlamaya dair kitaplar tavan yapmıştı. Bugünse daha spiritüel ve huzur arayışına yönelik kitapların okunduğunu görüyoruz. Raflarda artık kariyerin yerini huzur arayışı aldı.

Siyasi iktidarı eleştiren yazarların kitaplarını basan yayıncılar, baskıya uğruyor mu? Örneğin yayıneviniz, Cumhurbaşkanı tarafından bizzat tehdit edilen ve cezalandırılması istenen Can Dündar’ın kitabını bastı. Ne yaşadınız? 

Tabii ki baskı hissediyoruz. Bir kere korkuyoruz. Çünkü bir anda hedef gösterilebilirsiniz. Birtakım ilkel güruhlar kapınıza gelip sizi her an öldürebilir.  Türkiye’de her meslekte olduğu gibi böyle bir korku bizde de var, yalan değil. Ancak doğrudan bir baskıyla karşılaşmadık. Henüz Can Yayınları aranıp, ‘şu kitabı sakın basmayın’ denmedi.

Peki, ya sosyal medya? 

Orası küfür, kıyamet… Troll’ler dadanıyor sürekli. Dündar’ın kitabı çıktı, etmedikleri küfür kalmadı. Bu profillere baktığınızda az takipçili kullanıcılar olduğu ve kendilerini Can Dündar’a küfür etmeye adamış olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla baskı biz yayıncılarda değil, yazarlarımızın üzerinde var.

Siyasi iktidar, kendi görüşüne yakın yazarları ve yayınevlerini destekliyor mu?

Desteklemez olur mu? Gazetelerde köşeler veriliyor, hepimiz görüyoruz. Okullarda da oluyor bu. Mesela okul yöneticisinin yakın olduğu ilçe belediyesi başkanıyla görüşülerek, onun da akrabasının ilişkili olduğu yayınevinin kitapları alınıyor. Okullardaki etkinliklerde de yazarlar kendilerini baskı altında hissediyor.

Türkiye’de bazı yayınevlerinin aynı zamanda kendi kitabevi zincirleri de var. ‘En Çok Satanlar Listesi’nin üst sıralarına kendi yayınladıkları kitapları koydukları ileri sürülüyor. Sizce böyle bir haksız rekabet yaşanıyor mu?

Yayın piyasasında haksız bir rekabet elbette var ama bu kitabevi zincirleri üzerinden yaşanmıyor. Kitabevi kendi yayınladığı kitabı tabii ki daha çok sergiliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok bence. Asıl haksız rekabet nerede var biliyor musunuz?

Nerede var?

Bu kitaplar satmazsa çok satanlar listesinde rafların tepesine konmuyor. Ancak bu kitapların da satılması için önlerde sergilenmesi gerekiyor. Yani o listelerle ilgili çok fazla spekülasyon var.

‘En Çok Satan Kitaplar Listesi’ bizde kitabevinden kitabevine, dergiden dergiye değişiyor. Herkes kendi listesini açıklıyor…

Bu listeler aslında her hafta değişiyor ve nasıl bir ortalama alınıyor anlamıyorum. Türkiye’de bunun oturmuş bir formülü yok. Biz yayıncılar olarak bu durumdan çok rahatsızız. Herkes kendi kitabının listeye girmesini istiyor. Bununla ilgili yayıncılar olarak nasıl bir mütabakat sağlarız inanın bilmiyorum.

Kitap satın almak için kitabevine giren okur, genel bir tarama mı yapıyor yoksa en çok satanlar bölümündeki kitabı mı tercih ediyor?

Bir kitabın satış listesine girmesi kadar satışı artıran başka bir şey yok. Bu yüzden okur tercihini, kitapçının en önde görünen rafındaki kitaptan yana kullanıyor. Aslında kitabı sattıran gerçek faktör vitrinde durması. Eminim ki bu çok satan kitaplar, arkadaki raflara konsa satış rakamları düşük olur.

E-kitapta durum ne? Türkiye’de okur rağbet gösteriyor mu?

Türkiye’deki E-kitap piyasası bakkal dükkanını bile döndürmez. Bol bol indiriyoruz ama hiç okumuyoruz.

Kitap eleştirmenlerinin sayısı çok arttı. Dergiler, kitap ekleri, bloglar kitap kritikleri yayınlıyor. Eleştirmenler, okurun tercihinde etkili mi? Kötü eleştiri bir kitabı bitirebilir mi/ öldürebilir mi?

Ben de Ömer Türkeş’in, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın kitabının eleştirisi satışları nasıl etkiledi merak ediyorum mesela. Çok sert ve haksız bir eleştiriydi. Eleştirmenlerin bir kitap hakkındaki olumlu ya da olumsuz görüşleri satışları neredeyse hiç etkilemiyor.

‘Eleştirmenlerin yorumları okuyucu etkilemiyor’ diyorsunuz. Peki, köşe yazarları örneğin Ayşe Arman köşesinde bir kitabı eleştirse ne olur?

Satışlar patlar. Ayşe Arman ya da Ertuğrul Özkök gibi yazarların köşelerinde bir kitaba yer vermeleri her zaman satışları arttırır. Üstelik bahsettikleri kitapları sevmeleri ya da sevmemelerinin bir önemi yoktur. Kitaptan bahsetmeleri bile yeter. Özellikle Mirgün Cabas’ın yayından kaldırılan programında, bir kitap değerlendirilmesi yapıldığında satışlar muazzam artıyordu

Yayınevlerinde çalışan editörlerin hepsinin ortak bir derdi var. O da, ‘yazarların şişkin egolarıyla başa çıkabilmek.’ Siz, bir yayıncı olarak yazarlarla çok yakınsınız. Yazarlar sıradan insanlardan çok mu farklı?

Yazarın en büyük sermayesi yazdığı kitap. Ve bu kitabı editöre verdiği zaman tüm varlığını emanet etmiş gibi oluyor. Bu yüzden sıradan insanlara göre her zaman biraz daha hassas ve bazen de saldırgandırlar. Ama bence Türkiye’deki yazarların egosu yüksek değil, aksine güvensizler. Yayıncıya, editöre, kitabının satılacağına ve kendisine özen gösterileceğine inanmıyorlar.

İyi yazarlar gelişmiş dünyada çok zengin. Bizde yazarların hakettikleri telif ücretini almaları niye hala zor? Birgün bizim de şairlerimiz, hikaye ve roman yazarlarımız zengin olacak mı?

Bizde de zengin olan yazarlar var ama Türkiye’de kitap yazmak dışında başka bir iş yapmak zorunda kalmadan geçinen kesim, yüzde ikiden fazla değildir. Oysa ülkenin en çok kazanan yazarının normal şartlarda uçak satın alabilecek kadar para kazanıyor olması gerekir. Türkiye’dekiler, Avrupa’daki yazarlara kıyasla nal topluyor.

Minez Bayülgen

Türkiye’de yayıncılık: Her şeye rağmen

Çevirisinden basımına, dağıtımından tanıtımına, davasından dijital dönüşümüne; yayıncılık sektörünün sorunlarına detaylı bir bakış.

Yayıncılık, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hiçbir zaman kolay olmadı. Üstelik Türkiye’nin kendine has sorunları; davaları, sancıları, dağıtımı, ekonomisi, teknolojiyi kullanma biçimi ve ‘bakış açısı’ var. Tüm bunlar bir araya gelince, son durumun fotoğrafını çekmenin şart olduğuna karar verdik.

Sektörün önemli isimleri; Can Yayınları Genel Müdürü Can Öz, Sel Yayıncılık Kurucusu İrfan Sancı, Ağaçkakan Yayınları Yayın Yönetmeni Metin Solmaz, Danışman-Eğitmen Sevengül Sönmez, Yazım Kılavuzu Kurucusu Şeniz Baş ve SimplePUB Kurucusu Bora Ekmekci bize bugünün yayıncılığını anlatıyor:


Can Öz: Zorluk diye sayabileceğim şeyler artık bu işin parçaları

Can Yayınları, Türkiye’nin en popüler ve güçlü yayınevlerinden biri. Babası Erdal Öz’den aldığı mirası başarılı bir şekilde sürdüren Can Öz, yaşadığı sorunları şöyle anlatıyor: “En zoru, babamdan devraldığım bu işi öğrenmek oldu. 2006’da babamı kaybettiğimde; daha okumadığım binden fazla kitap barındıran bir katalog, tanımadığım çevirmenler, yayın piyasasında adını duymadığım sayısız aktör, üzerine yüklü bir borçla karşı karşıyaydım. İşin tuhafı daha ‘irsaliye’ ne demek, onu dahi bilmiyordum. En büyük zorluk öğrenmek oldu. Onun ötesinde zorluk diye sayabileceğim şeyler bu işin parçaları artık: Siyasal baskı, ekonomik belirsizlikler, devlet kurumlarının güvenilmezliği, sosyal medya gerilimleri, telif kanunundaki belirsizlikler, lojistik sistemlerinin gelişmemiş olması ve şimdi de tekrar kapımızı çalmaya başlayan nur topu gibi bir ekonomik kriz.”

‘Yazarınız hapse atılabilir’

Öz, yayıncılığın sorunlarının hiçbir zaman değişmediğini anlatırken, Türkiye özelinde en büyük sorunun demokrasi yoksunluğu olduğunu belirtiyor: “Bir kitap basacağınız zaman korkacağınız şey; fazla basmak, okurun beğenmemesi, kötü kapak tasarlamak, yazara ayıp etmek vs. olmalı. Oysa biz neler yaşıyoruz? Yazarı sevmiyorsa belediyeler ilanları kabul etmez, gazeteler haber yapmaz, iki gün sonra bir belediye etkinliği iptal eder, hatta yazarlardan dolayı siz de çeşitli saldırılarla uğraşırsınız, bunlardan en kötüsü de yazarınız hapse atılabilir.”

‘Kriz olacaksa olsun ve bitsin’

Son günlerde doların yükselmesi ve ekonomik kriz söylentileri tüm sektörleri olduğu gibi yayıncılık sektörünü de etkiliyor. Üstelik siyasi gelişmeler en az ekonomik gelişmeler kadar her şeyi sekteye uğratıyor. Bu parametrelerin yayınevini nasıl etkilediğini soruyorum Öz’e, şöyle yanıtlıyor: “Açıkçası doların yükseleceği, ekonominin bir krize sürükleneceği yaklaşık üç senedir belliydi, ne zaman olacağını bilmiyorduk yalnızca. O nedenle zaten geçtiğimiz yılları buna hazırlanarak geçirdik. Ancak sorun ekonominin kötüye gitmesi değil, bunun da belirsiz olması. Kriz mi olacak, e olacaksa olsun ve bitsin. Yıllardır kriz oldu mu, olacak mı; böyle bir tabloda nasıl bütçe planlaması yapacaksınız? Ekonomik durum ile politik durumu ayırmak zor, çünkü ekonominin rotasını siyaset tayin ediyor. 2004’te AB’ye tam adaylık açıklandıktan sonra sermaye girişleriyle ayaklanan ekonomi, elbette AB’den uzaklaştıkça hızla çöküşe geçecekti.”

‘Enerjik olmayı becermek zor’

Öz, her şeye rağmen umutlu kalmak için çaba gösterenlerden. Hatta birlikte çalıştığı insanları mutsuz görmeye tahammül edemediğini şu sözlerle aktarıyor: “En zorlandığım şey siyasi ve ekonomik parametreler değil. Öngörünüz iyiyse bunu da iyi yönetirsiniz. En zorlandığım şey insanların moralleri, umutları. Birlikte çalıştığım insanlar mutsuz olduğu zaman çok üzülüyorum ve bunu düzeltmeye çalışıyorum. Ancak öyle bir dönemdeyiz ki; zekisi, cahili, yabancısı, muhafazakarı, herkes; etraftaki herkes mutsuz ve umutsuz. İşte bu ortamın içinde şu parametrelerle uğraşmak da, zaman zaman Titanik batarken keman çalma hissi uyandırıyor bende. En zorlandığım şey de bunu saklamak, enerjik olmayı becermek ve etrafımdaki insanları bizi bekleyen korkunç gelişmelere karşı koruyabileceğim güvenini vermek.”


İrfan Sancı: 90’larda yayıncılık bayramı yaşıyormuşuz

Sel Yayıncılık’ın başlangıç hikâyesini İrfan Sancı şöyle anlatıyor: “1990’da yola çıktığımızda, Türkiye’de insanlar yeni yeni 12 Eylül darbesinin baskıcı havasını aralayıp neredeyse topluca okumaya yöneliyordu. Bir kitabın ilk baskısı beş bin adetti. Bir de cezaevinden yeni çıkmışız, genciz, enerji doluyuz. Hiçbir sorunu zorluk olarak görmeden gece-gündüz çalışıyoruz. Şimdi durduğumuz yerden geriye baktığımızda bırakın zorlukları neredeyse bayramı yaşıyormuşuz.

Sancı, 90’lı yılları ‘bayram’ olarak nitelendirirken, yayınevinin geçtiğimiz yıllardaki davalarını soruyorum. Şöyle diyor: “‘Yumuşak Makine’, ‘Görgülü ve Bilgili Bir Burjuva Kadının Mektupları’ ve ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ kitaplarından yargılanıp beraat ettik. Yargıtay, beraat kararını bozup yeniden yargılanmaya hükmetti. Beraat kararını veren mahkeme, bu aşamada verdiği kararda direnmeyip beşer yıl ceza verip ‘hükmün açıklanmasının geri bırakılması’na karar verdi. Bu da “üç yıl içinde benzer bir suç işlersen, bunları da cezana eklerim” demek. Bu karara Anayasa Mahkemesi nezdinde itiraz ettik ama şimdi de AYM’den duruşma günü alamıyoruz.”

‘Kitap yayımladıktan sonra okurun ferasetine kalıyor’

Görüldüğü gibi iyi kitap basmaya çalışmak dışında yayıncılar, başka başka konularla da mücadele ediyor. Sancı, bir kitabın tüm aşamalarını bir zorluk değil de, ‘çözümlenmesi gereken sorunlar’ olarak yorumluyor ve “Böyle yaklaştığımızda telif de olsa çeviri de olsa, nitelikli bir editörün elinden çıkmasına çalışıyoruz. Yayımladıktan sonra artık okurun ferasetine bırakıyoruz her şeyi” diyor.

Türkiye’nin politik ve ekonomik dalgalanmalarının yayınevine olan etkisine ise daha büyük bir pencereden bakıyor Sancı: “Bırakın ülkeyi, dünyanın herhangi bir yerindeki bir olay bile günümüzde piyasaları etkiliyor. Yayıncılık da bundan muaf değil. Bu durum içerikten ziyade maliyeti daha doğrudan etkiliyor.”

Dağıtım ve tanıtım kanallarındaki zorluklara dair ise, bu konunun her dönem bir sorun olarak gündemlerinde olduğunu aktarıyor ve şöyle diyor: “Bunun çözümünün de sihirli bir formülü yok ne yazık ki. Tanıtım mecralarında fiyatlandırma da yine pahalı bir kalem olarak çıkıyor karşımıza.”


Metin Solmaz: Dertsiz başımıza dert açtık

Hazır Bilgi Serisi’ni görenleriniz vardır. Az önce okuduğunuz iki deneyimli yayınevinin yanında oldukça genç olan Ağaçkakan Yayınları’nın Kurucusu Metin Solmaz, hikâyelerini şöyle anlatıyor: “Ağaçkakan’ı biraz keyfekeder kurduk. Dertsiz başımıza dert açtık. Dedik ki, biz güzel kitaplar yayınlarız ve karşılığını bulur. Yanıldığımızı düşünmüyoruz. Genel olarak ‘iyi satanlar’ arasında geçiyor adımız. Ama her şeyi o kadar pahalıya mal ediyoruz ve o kadar ucu ucuna yürüyoruz ki, en büyük derdimiz bu. Yani, iyi matematik bildiğini sanan insanların matematik yanılgısı diyelim.”

‘Medyanın ürkekliği bize dokunuyor’

Sektöre yeni girmiş bir yayıncının, oldukça samimi açıklamaları bunlar. En çok hangi noktalarda sıkıntı yaşadıklarını merak ediyorum, Solmaz şöyle anlatıyor: Zincir mağazalar geleneksel anlamda kitapçılığı neredeyse öldürdüğü için kısa vadede az, uzun vadede çok satan kitapların dağıtım şansı kalmadı. Tanıtım sıkıntıları yaşıyoruz. Medyanın genel ürkekliği bize çok dokunuyor. Gölgesinden korkan gazeteciler kitap yazısı yazarken, kitap tanıtırken de ürkek oluyor doğal olarak.”

Kitabın basım aşamasından sonraki okurla kavuşma anını bir yayıncı keşke arkasına yaslanıp gönül rahatlığıyla izleyebilse. Fakat ne yazık ki, o kısım da ayrı bir süreç ve Solmaz iyi kitabın kitapçılardan uzaklaştığını düşünüyor. Fena halde can yakan o süreci şöyle anlatıyor: “Biz en meşhurundan ilk kitabının yazarına aynı telifi veriyoruz. Dağıtımcımız Punto. Sanırım Türkiye’nin en iyisi.”

‘Uzun satan kitap basmak zor bir iş haline geldi’

Ama her durumda aynı problemler bizi buluyor: “Kitabımız dağılmıyor. Şöyle bir dağılır gibi oluyor. Ama sonra pek çok yerde bulunmaz hale geliyor. Çünkü o ‘son bir aydaki nakit akışı’ içinde az yer bulunca kitaplar gidiveriyor. Halbuki yayınladığımız kitapların satış frekansı zamanla azalmıyor ki… Velhasıl, uzun satan kitap basmak zor bir iş haline geldi. Kitabevi satışları, ya Orhan Pamuk olsun Sabahattin Ali olsun hem çok hem uzun satan kitaplara yahut sabun köpüğü, bugün satıp yarın görünmeyen kitaplara kilitlenmiş durumda. Dolayısıyla, iyi kitap kitapçılardan uzaklaşıyor. Bu da canımızı yakıyor. En büyük iktisadi derdimiz budur.”

Sevengül Sönmez: Sektör çalışanları her işi yapan elemanlar haline geldi

Sevengül Sönmez, uzun yıllardır yayıncılık sektöründe editör, danışman, yayın yönetmeni ve eğitmen olarak çalıştı. Şu sıralar AB ve Türkiye Arasında Sivil Toplum Diyalogu Programı kapsamında ‘Mesleğimiz Yayıncılık’ isimli AB projesinde sektör uzmanı olarak çalışıyor. Yapı Kredi Yayınları’nın çeşitli projelerinde de çalışmaya devam eden Sönmez aynı zamanda Bilgi Eğitim’de ‘Yayıncılıkta Editörlük’ eğitimini veriyor.

Sönmez, şimdiye dek edindiği deneyimlerden yola çıkarak yayıncılığa dair gördüğü sıkıntıları şöyle paylaşıyor: “Bence en büyük sorun, sektör çalışanlarının görev tanımları olmaksızın her işi yapan elemanlar haline gelmesi. Editörlerin nitelikli işler üretmesinin değil de, kaç kitap hazırladıklarının değerlendirilmesi gibi. İç içe geçen ve kolayca odağını kaybeden bir çalışma ortamı olması, iş yükünü çoğaltıyor. Çevirmen iyi bir çeviri yapamamışsa, editör onun tüm eksiklerini gideren kişi oluyor; ama bu yaptığının karşılığını alamıyor. Tanıtım bölümü, yayınevi içinde gerekli sayıda kişiyle çalışamıyor ama kitapların her yerde görünmesi isteniyor. Kısaca, var olan iş kapasitesini karşılayacak sayıda kişi istihdam edilmiyor.”

‘Nitelikli insan olmaması, yayıncılık sektörünün eksiği’

Yayıncılığın nitelikli insan gücüne dayanan bir iş olduğunu savunan Sönmez, çözüm için önerilerini şöyle sıralıyor: “Editörlükten, kitap satış noktasına kadar pek çok yerde nitelikli insan olmaması, sektörün en büyük eksiği. Öte yandan az sayıdaki nitelikli insanın maddi-manevi emeğinin karşılığını alamaması da bu sorunu büyüten bir sıkıntı. Yayıncılık konusunda eğitimlerin artması, bu alanda tecrübe sahibi insanların çoğalması gerekiyor.”

Şeniz Baş: Yayıncılığın meslek olarak görülmesini sağlamak lazım

1996’dan bu yana kitabevi müdürlüğünden satınalma yöneticiliğine ve yayınevi sahipliğine kadar farklı alanlarda çalışan Şeniz Baş, onlarca kitabın editörlüğünü de üstlendi. Bu aralar çocuk kitapları yazıyor ve 2017’de 9 yaş üstü için yazdığı romanların yayınlanmasını bekliyor. Baş’ın, Pınar Falcıoğlu ile birlikte kurduğu Yazım Kılavuzu, yazar adayları ile uzman editörleri ve yazarları bir araya getirmeyi amaçlayan bir edebiyat platformu.

Baş, Yazım Kılavuzu’nu yazar adaylarının da sıkça sorduğu “Kitabım neden reddedildi” sorusuna yanıt olmak için kurduklarını anlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Yazar adaylarının dosyaları yayınevi yayınevi dolaşırken bu soruların da, yazma motivasyonunun da giderek eridiğini görmek üzücüydü. Nasıl  yardımcı olabiliriz, iyi kalemlerin kaybolmasına nasıl engel olabiliriz arayışı bizi Yazım Kılavuzu’na getirdi.”

‘Kitapların bir aydan fazla rafta kalabilmesi mucize’

Yayıncılığın neredeyse her alanında bulunmuş biri olarak Baş, sorunların çok ama özellikle üçünün önemli olduğunu şöyle anlatıyor: “Kitabevlerinin yeterli olmayışı önemli bir sorun. Büyük şehirlerde yaşayan bizler her şeyin dijital ile değiştiğini sanıyoruz. Oysa Anadolu’da kitapla buluşulan noktalar hâlâ kırtasiye ve kitabevleri. Kitapların bu noktaya ulaşması, ulaşsa bile raflarda bir aydan fazla kalabilmesi bir mucize. Dağıtım kanallarının ve kitabevlerinin ciro kaygısı ile çok satanlar dışındaki eserleri raflarda tutmak istememesi, nitelikli eserlerin hızla piyasadan çekilmesine hatta dağıtılmamasına neden oluyor. Güçlü bir kalemin ilk kitabının yeterli dağıtılmaması ve dolayısıyla satmaması -eğer işinin ehli bir yayıncı ile çalışmıyorsa- yeni kitabının basılmaması demek.”

Kitabevi yoksunluğunu derinden hisseden biri olarak Baş’a katılmamak mümkün değil. Diğer sorunları ise şöyle anlatıyor: “Uzman çevirmenler de büyük ihtiyaç alanlarından. Anadilini ve çeviri yaptığı alanı da iyi tanıyan, entelektüel birikimi yüksek çevirmenlere ihtiyacımız var. Üçüncü önemli sorun ise genç, idealist, yetenekli gençlerin yayıncılığa kazandırılmasıyla ilgili. Yayıncılığın tüm alanlarının bir meslek olarak görülmesini sağlamak lazım.”

Bora Ekmekci: Yayıncılık sektörü dijital dönüşümünü gerçekleştiremedi

Bora Ekmekci, idefix.com ve D&R bünyesinde hem kitap hem de e-kitap tarafındaki 14 yıllık tecrübesinin ardından kendi şirketini kurdu. Bir yayınevinin tüm süreçlerinin yönetilebileceği bir sistem olarak tanımlayabileceğimiz SimplePUB, kısa sürede sektörün birçok sıkıntısını da gidereceğe benziyor.

Ekmekci, dijital yayıncılığa dair ilk anısını şöyle anlatıyor: “idefix’in ilk kurulduğu yılları hatırlıyorum. Yayıncılar ‘İnternetten kitap mı satılır?’ diyorlardı! Şimdi geldiğimiz durumda bırakın son kullanıcıya kitap satışını, kitapçılar bile artık internet üzerinden kitap dağıtımı yapan Prefix ve Emek Kitap gibi dağıtıcıları tercih ediyorlar. Yayıncılık sektöründeki e-ticaretin payı da her geçen yıl ortalama yüzde 40 ile büyümeye devam ediyor. İsim vermek doğru olmaz ama bir kısım yayınevlerinin satışlarındaki e-ticaret payı yüzde 50’lere yaklaştı. Daha popüler kitaplar hâlâ mağazalarda çok satıyor. Ama bunun dışındaki kitaplar e-ticaret tarafında daha iyi satılıyor. Yani, 15 sene önce ‘İnternetten kitap mı satılır?’ diyen yayınevleri şimdi e-ticaret firmaları ile kampanya yapabilmek için uğraşıyor.”

‘E-kitap, basılı kitapla yarışır duruma gelecek’

Yayınevlerinin e-kitap tarafında bir direnci ya da ilgisizliği olduğunu düşünen Ekmekci, e-kitabın geleceğini şöyle aktarıyor: “Nasıl ki internetten kitap satın almak daha kolay ve avantajlı olduğu için tercih edilmeye başladıysa, e-kitap da aynı nedenlerden dolayı basılı kitapla yarışır duruma gelecek. Evet, e-kitap basılı kitabı bitirir demiyorum kesinlikle. Çünkü kitap aynı zamanda bir arzu nesnesidir ama e-kitap tarafında da okur için birçok kolaylık bulunuyor.”

‘E-kitap yayınlamazsanız, ciro da gelmez’

Dijital dönüşümü izleyen Ekmekci, e-kitaba gereken ilginin gösterilmemesinin yayıncılığın en büyük sorunu olduğunu düşünüyor. Bu duruma getirdiği çözüm önerisi ise şöyle: “Evet anlıyorum, e-kitap ciroları basılı kitaba göre çok düşük. Ama burada bir kısır döngü de var. Siz e-kitap yayınlamazsanız, ciro da gelmez. İnsanlar da korsan e-kitaplara yönelir. Yani talep var ama sektör olarak arzı üretemiyoruz. Bu da korsan e-kitap dolaşımını teşvik ediyor. Siz insanlara keyifli bir okuma deneyimi ve içerik çeşitliliğini sunarsanız, okurların büyük çoğunluğu zaten bu parayı vermeye hazır. Ancak siz e-kitap yayınlamıyorsanız, o kitabı ille de e-kitap formatında okumak isteyen okuru korsana yönlendiriyorsunuz. Bulmak da hiç zor değil! Google’a okumak istediğiniz kitabın ismini ve epub kelimesini yazın, hemen karşınıza çıkacaktır.”

Yayıncılık sektörünün dijital dönüşümünü gerçekleştiremediğini söyleyen Ekmekci: “Hâlâ çıkan yeni kitap bilgileri firmalara mail ile atılıyor. Yayınevleri güncel stoklarını bilmiyor. Kendileri bilmedikleri için tedarikçi firmaları da net bir şekilde bilgilendiremiyorlar ve e-ticaret sitelerinde aslında stoğu olmayan kitaplar satılabiliyor. Bu da müşteri memnuniyetsizliği yaratıyor. Aynı durum yazar ve çevirmen teliflerinde de geçerli. Kötü niyetli olmasa da sistemsizlik nedeniyle telif hesaplamalarında ve ödemelerinde sorunlar yaşanabiliyor.”

Nihan Bora

BATI’DA ÇEŞİTLİ DEVİRLERDE KİTAP TİCARETİ

KİTAPÇILIK TARİHİ ÜZERİNE NOTLAR:

BATI’DA ÇEŞİTLİ DEVİRLERDE KİTAP TİCARETİ

Matbaacılığın ilk zamanlarında, matbaacıların aynı zamanda kitapçılık da yaptıkları görülür. Bunlar bastıkları kitapların satışı ile bizzat kendileri meşgul olmuşlardır. Daha sonra ortaya seyyar satıcılar çıkmış ve matbaacılardan aldıkları kitapları şehir şehir gezerek satmağa başlamışlardır. Bu seyyar satıcıların 1469 yılından kalma kitap katalogları günümüze intikal etmiştir. Bunlar bir şehre geldikleri zaman, bir hana yerleşirler, arabalarına yükledikleri kitapların isimlerini bir meydanda toplanan kalabalık önünde sayarlar ve müşterilerini yerleştikleri handaki kitaplarını görmeğe davet ederlerdi.

Bu tarihlerde büyük kitapçılar da yok değildi. Bu yıllarda Frankfurt, Cologne ve Strassburg canlı kitap ticaretinin merkezleriydi. Bu kitapçıların başında da Anton Koberger gelmekteydi. Onun Nuremberg’deki kitapçı dükkânı o zaman Almanya’nın en büyük kitap ticarethanesi durumundaydı.

Yine bu tarihlerde İtalya’da Venedikli Nicolas Jenson’da sayılı kitap ticareti yapanların başında yer almaktaydı.

XV. yüzyılın sonlarına doğru, seyyar kitap satıcılığının yanı sıra, kitap ticaretinde teşkilâtlanmağa doğru bir gidiş baş gösterdi. Büyük yayınevleri kurulmağa başladı. Bunlar kendi yayınladıkları kitapların yanı sıra, başkalarının da yayınladıkları eserleri satmaktaydılar. Bu devirde, özellikle ticaret ve üniversite şehirlerinde yayıncıların tutundukları görüldü.

Bu arada kitap panayırları da devam etmekteydi. Bu panayırların başında da, yılda ilkbahar ve sonbahar olmak üzere iki defa kurulan Frankfurt Kitap Panayırı gelmekteydi. Bu panayıra başta İtalya olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinden Fransa’dan, Belçika’dan ve diğerlerinden de kitapçılar katılmaktaydılar.

Daha sonraları 1680 yıllarında Leipzig Kitap Panayırı’nın kitapçılar tarafından tercih edildiği görülmektedir. Leipzig günümüze kadar Alman kitapçılığının merkezi olarak kalmıştır. Bu arada Jenave Dresd gibi şehirler de kitap ticaretinin merkezleri olmuşlardır.

1564 yılında, kitap panayırlarında satışa çıkarılan kitapların katalogları basılmağa başlanmış, bugün kitapçıların yayınladıkları kitap katalogları, bu panayır kataloglarından doğmuştur.

XVII. yüzyılın ilk başlarında kitap ticareti yeni bir görünüş kazanmış ve kitaplar umumî müzayedelerle, arttırma usulü ile, en fazla verene satılmağa başlanmıştır. Bu hareketin öncülüğünü Hollanda yapmıştır. İlk kitap mezatları da Leyden’de yapılmıştır. Bu hareketin fikir babalığını Lodewijk Elvezir’in yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Elzevir Leyden Üniversitesinde lâboratuvar kısmında çalışırmış, üniversite talebesine kitap satma müsaadesini aldıktan sonra kitap ticaretini hızlandırmış ve Avrupa ülkelerine de yaymıştır. Hollandalı meşhur Elzevir ailesi, bu Lodewijk Elzevir’den gelmedir. En meşhurları Bonaventura ve onun torunu Abraham’dır. 1625 -1652 yılları arası en faal oldukları devirdir. Bugün, Elzevir Associated Scientific Publishers adıyla Amsterdam’da faaliyetlerine devam etmektedirler. Caesar’ın, Pliny’nin, Terence’in, Vergil’in, Moliere’in, Corneille’in, Racine’in ve Pascal’ın baskıları, en meşhur Elzevir baskılarını teşkil eder. Oxford’da Bodleian Kütüphanesi’nde, Paris’te Bibliotheque Nationale’de ve Amsterdam’da Üniversite Kütüphanesi’nde Elzevir baskılarını görme imkânını bulmuştuk. Devirlerinde kitapçılık sahasında Elzevir’ler bütün rakiplerini geçmişler, büyük bir servet yaptıkları gibi, Fransızca eserleri tekrar basmakla devrin Fransız edebiyatının gelişmesine imkân hazırlamışlardır. Hollanda, XVII. yüzyıl Avrupa kitapçılığında üstün bir yer işgal eder. Fransa parlak edebî üstünlüğüne rağmen, bu konuda birinci sırayı alamamıştır. Üstelik Fransız edebiyatı yukarıda da belirtildiği gibi, ilerlemesini Hollanda’da basılan taklit nüshalara borçludur.

Müzayede yoluyla yapılan kitap ticaretinde, hem alıcının hemde satıcının menfaatleri karşılıklı korunmuş oluyordu. Kitap satan daha çok kazanç sağlıyor, kitap alan ise tesadüfen karşısına çıkan kitabı değil, istediği, koleksiyonuna katmak arzusunda bulunduğu eseri satın almış oluyordu.

Hollanda’daki bu şekil kitap ticareti, çok kısa bir süre içersinde diğer Avrupa ülkelerinin de dikkatini çekti ve müzayede yoluyla kitap ticareti kısa zamanda milletlerarası bir hüviyet kazandı.

Joseph Hill adlı, Hollanda’da yerleşmiş bir İngiliz rahibi, 1676’da vefat eden bir arkadaşının kitaplarını bu şekilde sattırarak, bu.çeşit kitap ticaretini Londra’ya soktu ve kısa bir zamanda İngiltere’de yerleşmesine vasıta oldu.

Müzayede yoluyla kitap satışının en hareketli devri, şüphesiz XVIII. yüzyıldır. Arttırma yoluyla kitap ticareti Fransa ve Almanya’da da kısa zamanda revaç görmüştür.

Bu arada, Avrupa’da ciltçiliğin yeterli kazanç sağlamadığını gören küçük şehirlerdeki ciltçiler, dükkânlarını kâğıt ve çeşitli halk kitaplan satan bir şekle soktular. Buralarda dinî mevaiz kitapları, halk için yazılmış eserler, rüya tabirnameleri ve ilâç kitapları gibi şeyler satılmaktaydı.

XVII. yüzyıla kadar Avrupa’da kitap fiyatlarının sabit olmadığı görülür. Ancak XVIII. yüzyılın ilk yıllarında Almanya’da kitap fiyatlarını gösterir kataloglar yayınlanmağa başlanmıştır. 1742 yılında kitapçı Georgi, her kitabın sayfasını ve fiyatını gösterir Avrupa Fihristi’ni yayınladığı zaman, meslektaşlarının hoşnutsuzluğunu üzerine çekmiştir.

XVII. yüzyılda Paris’teki büyük müzayedelerde, kitapseverler seçkin bir müşteri halkası teşkil ediyorlardı. Bu arada aranılan kitapların fiyatları da devamlı surette artmaktaydı. Yine bu tarihlerde. Paris’te Pont – Neuf üzerinde ve Seine Nehrinin sahillerindeki rıhtımlarda sandıklar içinde kitap satan açık hava kitapçıları türemişti. Bunların sandıklarında kıymetsiz kitapların yanı sıra nadir eserlere de raslanırdı. Saray ve kilise bu satıcıları devamlı kontrol altında bulundururlardı. Bunların sansür tarafından yasaklanmış siyasî ve dinî yazıları dağıtıp sattıklarından şüphe edilirdi. Teşkilâtlanmış kitapçılar da, bouquinists denilen bu açık hava kitap satıcılarını kaldırtmağa çalışırlardı.

Okumaya karşı olan ilginin artması, kitapçılığa yeni imkânlar sağlamış ve XVIII. yüzyılın ikinci yarısında kitap istihsali önemli bir artış kaydetmiştir. Bu arada kitap istihsalinin artışına paralel olarak, telif haklarının da yükseldiği görülmüştür. Telif haklarının artması ise, kitap fiyatlarının yükselmesine sebep olmuştur.

Kitap fiyatlarının artması, XVIII. yüzyıl kitap basımcılığında bir takım sahtekârlıkların yapılmasına yol açmıştır. Meselâ bazı Almanca eserler, Belçika, İsviçre ve özellikle Avusturya’da tekrar basılmıştır. Frankfurt Panayırı, yavaş yavaş bir taklit eserler panayırı görünümü kazanmıştır.

Almanya’da ancak 1791 yılında yazarların telif hak ve hukukları himaye edilmeğe başlanmış ve yine bu tarihlerde yayınlanan Prusya Medenî Kanunu ile yayıncıların haklarına ait ilk talimat tanzim edilmiştir.

Kitap ticaretinin teşkilâtlanması da, bu arada ağır ağır ilerleme kaydetmiştir. Bu yüzyılın sonlarına doğru, Leipzig’de kurulan kitap borsası ve Charles Chr. Horwath ile G. J. Göschen’in tedbir teklifleri, Alman kitapçılığı için gerekli olan birleşmeye doğru atılmış bir adım olmuştur.

Fransız kitapçılığı, diğer Avrupa ülkelerine nazaran daha önce teşkilâtlanma imkânlarını elde etmiştir. Daha XV. Louis zamanında bir Kitapçılık Müdürlüğü kurulmuş ve bu kuruluşun başına da kıralın başkütüphanecisi rahip Bignon getirilmişti.

XIX. yüzyılda İngiltere’de bir kitap müzayedesinde, arttırmaya çıkarılan bir koleksiyon için ödenen en yüksek para 50 bin İngiliz lirası olmuştur. Bu para, gözü doymaz bir kitap meraklısı olan ve Avrupa’nın birçok şehirlerinde koleksiyonları bulunan Richard Heber’in terekesinin satışında ödenmiştir.

Kont Charles de Sunderland tarafından XVII. yüzyılın sonlarında toplanmış olan meşhur Sunderland koleksiyonu, 1881 – 83 yılları arasında satıldığı zaman tahminen buna yakın bir meblağ tutmuştur.

Bu yıllarda bu arttırmalardan en ziyade faydalanan kitap satıcılarının başında, aslen Alman olan Bernard Quaritch gelir ki, bu şahıs XIX. yüzyılın sonlarına doğru kitap ticaretinde Avrupa piyasasının âdeta tek hâkimiydi.

Fransız İnkılâbı ile sınaî hürriyetin tesisi, Fransa’da kitap ticaretinin şartlarını değiştirmişti. Ayrıca o tarihe kadar kitapçılık ve matbaacılık için mevcut olan esnaf teşkilâtı da son bulmuştu.

1815’den sonra Almanya’da kitapçılık alanında, kitapçılar arasında o zamana kadar kendini hissettirmemiş bir birleşme fikri doğmuş ve bunun neticesi olarak, Leipzig’de bir Kitap Borsası kurulmuştur. Ancak, kitapçılıkda sahtekârlığa karşı koyacak, yazarların hak ve hukukunu koruyacak bir kanunun hazırlanması için yeterli olgunluğa erişilmemişti. XX. yüzyılın ilk yılları bu konunun tartışmaları ve bununla ilgili olarak yapılan çeşitli teşebbüslerle geçmiştir. Yazar ve yayıncıların hukukunun güçlükle korunabildiği bu yıllarda, bu konuda mühim rol oynayanlar içersinde Friederich Perthes ile, daha önce fabrikatör iken kısa zamanda Almanya’nın en tanınmış yayıncıları arasında yer alan F. A. Brockhaus‘un isimleri sayılabilir.

Almanya’da Kitap Borsası üyeleri, telif hakkının korunması için bir sözleşme kabul ettirebilme konusunda önemli gayretler sarfettiler ve bunun neticesinde Bern şehrinde 1866’da ilk sözleşme imzalandı. Bern Sözleşmesi (The Berne Convention) bugüne kadar çeşitli defalar gözden geçirilmiştir. Herhangi bir muameleye ihtiyaç göstermeksizin, imza sahibi bütün ülkelerde telif hakkını kabul eden, edebî mülkiyeti bu şekilde muhafaza eden bu sözleşmenin mazisi bu kadar yenidir.

Fransa’da Konvansiyon Meclisi tarafından 1793’de kabul edilmiş olan kanun, yazar haklarını bir mülkiyet olarak tanımıştı. İlk edebî sözleşme 1840 yılında Fransa ile Belçika arasında yapılmış olup, Bern Sözleşmesi’nin esasını teşkil etmiştir.

Bu arada, kitap ticaretinin panayırlarda yapılan eski şekli de, XIX. yüzyılın ilk yarısında önemini kaybetmşitir.

Alman Kitap Borsası, XIX. yüzyılın ikinci yarısında, modern kitapçılığın bütün teşkilât ve yeniliklerini yerine getirmişti. Bu kuruluş, kitapçılar için bibliyografyalar, altı aylık ve beş yıllık kataloglar yayınlamağa başlamıştı.

Almanya’da kitap ticareti gayet ciddi bir kontrole tabi olup, bu kontrol merkezi Leipzig’de olan Yayıncılar Sendikası (Verlegerverein) ve Alman Kitapçılar Sendikası (Börsenverein der deutschenbuchhândler) tarafından yapılır. Bu arada, Leipzig’de meslek gazetelerinin en önemlilerinden biri olan ve yeni Alman kitaplarını günlük olarak duyuran Börsenblatt yayınlanır.

Yalnız Leipzig, Berlin, Stutgart ve Münich gibi büyük merkezlerde değil, birçok küçük şehirlerde, özellikle Tübingen, Heidelbergve Göttingen’de de önemli yayınevleri bulunmaktadır.

Başlıca Alman yayıncıları arasında: Berlin’de Walter de Gruyter,S. Urban ve Sechwarzenberg, Julius Springer, S. Fischer, BrunoCassirer; Leipzig’de Karl W. Hiersemann, B. G. Teubner, F. A. Brock-haus, E.A. Seemann, Hinrichs, J. A. Barth, Göschem, Reclam,Tauchnitz, Velhagen ve Klasing; Münich’de F. Bruckmann ve R. Ol-denburg’u; Jena’da Gustav Fischer’i; Gotha’da Julius Perthes’i say-mak mümkündür. Almanya’da ikinci eelden kitap toplayan kitapçıların başında Gustav Fock, K. F. Koehler, Otto Harrassowitz ve KarlW. Hiersemann gelir. Almanya’da bu işin öncülüğünü Frankfurt’da1785’de kurulmuş olan Joseph Baer müessesesi yapmıştır.

Leipzig’de merkezi bulunmayan bütün Alman yayıncıları, burada bir komisyoncu nezdinde yayınlan için umumî bir depo bulundururlar. Almanya’da kitap satışı şarta bağlı olarak yürütülür. Buna göre komisyoncu ve perakendeci kitapçılar, her yeni çıkan kitaptan belli bir miktar alırlar ve bunların içinden belli bir sürede satamadıklarını iade ederler. Bu çeşit şarta bağlı satışta, satılan kitapların tenzilât yüzdesi de azdır.

Almanya’da kitapların iade süresi Birinci Dünya Harbi’nden önce oldukça uzun tutulmaktaysa da, şimdi bu süre üç ayı geçmemektedir.

Almanya’da ayrıca Barsortiment denilen toptan satış yapan kitapçılar da bulunmaktadır. Bunlar bazen bir eserin bütün edisyonlarını satın alırlar ve özel tenzilâttan yararlanırlar. Bunlara daha çok Leipzig, Berlin ve Stutgart gibi büyük yerleşme merkezlerinde rastlanmaktadır. Bunların başında merkezi Leipzig’de olan, katalog ve bibliyografik türdeki eserleri ile de tanınmış olan Koehler-Volckmar gelir.

Tanınmış Fransız kitapçıları arasında ise; Fransız klâsikleri serisinin yayıncısı J. J. Lefevre, Panckoucke fils, A. A. Renouard, Querard’m La France Litteraire adlı eserini Catalogue de la librairieadı ile devam ettiren Otto Lorenz, romantik eserlerin yayıncıları olarak bilinen Renduel ve Curmer; Hetzel, Hachette, Lemerre, Firmin Didot, Plon, Calman-Levy, Charpentier ve halefi Fasquelle, vulgarizasyon türü eserler yayınlamakla şöhret bulmuş Larousse ve Armand Colin sayılabilir. Fransa’da ikinci elden kitap toplayan kitapçıların başında ise, Renouard, J. Techener, E. Rahir ve Maisonneuve – Cie gelir.

Paris’te 1847’de kurulmuş olan Kitapçılık Cemiyeti (Cercle dela Librairie) ‘nin kontrolü altında, kitap ticareti ve sanayii ile uğraşanlar cemiyet ve sendikalarda toplanmışlardır. Kitapçılık Cemiyeti’nin haftalık yayını olan la Bibliographie de la France, Fransız kitapçılığının isteklerini karşılar durumdadır.

Fransa’da yayıncılar satışlarını kitapçılara doğrudan doğruya yaparlar. Kitapçılara satış şartsız olarak ve depot sistemi (Systemedu depot) ile yapılır. Fransa’daki bu sistem aşağı yukarı Almanların şarta bağlı satış sistemine yakındır. Fransa’da kitap komisyoncuları da vardır ve hemen hepsi Paris’te toplanmışlardır. Bu komisyoncular bazen kitapçılar adına kitap da satın alırlar.

İngiltere’de ise kitap satışı şartsız olarak yapılır. Kitapçılar, kendileri veya müşterileri için yeni çıkan kitapları incelemek için yayıncılardan istiyebilirler. Ancak bu kitapların kısa bir süre içersinde iadesi şarttır. Piyasaya çıkmadan önce siparişi yapılan kitaplar için daha fazla tenzilât yapılır.

İngiltere’nin tanınmış kitapçıları arasında, Longmans, Green, İngiltere’nin en eski yayınevi olan John Murray, George Allen ve Unwin, William Heinemann ve Macmillan sayılabilir. Bunlar özellikle kısa vade ile satış yaparlar. İngiltere’de ayrıca satılmamış kitapları daha ucuz fiyatla satmağa çalışan ve remainders denilen kitapçılar da vardır.

İngiltere ile müstemlekeleri arasındaki kitap ticaretinin büyük bir kısmını wholsale booksellers’ler yaparlar. Bu toptancı kitapçıların en tanınmışlarından biri de Simpkin Marshall’dır.

İngiltere’de ikinci elden kitap ticareti yapanlar arasında en tanınmışları Londra’da Bernard Quaritch, H. G. Bohn, H. Sotheran, Maggs Brothers, Francis Edwards, E. P. Goldschmidt ve Robinson’dur.

Danimarka, İsveç, Norveç ve Finlandiya’da kitapçıların ticari teşkilâtı, aşağı yukarı Almanya’dakinin aynıdır, Danimarka’da, yayıncılar yeni açılmış bir kitapçıya kredi açıp açmıyacaklarına kendileri karar verirler.

İsveç’te bu gibi hallerde kitapçılardan kefalet tarzında teminat talep edilir. Sendikalarından tavsiye ve teminat getiren kitapçı ve komisyonculara tenzilât da söz konusudur.

Norveç’te yeni bir kitapçının yayıncılardan kredi alabilmesi için, Kitapçılar Sendikası’na girmesi ve bu kitapçının daha önce başka bir kitapçı yanında çıraklık yapmış olması gereklidir.

Finlandiya’da da kitapçılar, kitaplarını komisyon karşılığı ve numune olarak alırlar. Bu sistem bugün Finlandiya’da oldukça geçerlidir. Küçük kitapçı dükkânlarındaki kitapların çoğu, yayıncılar tarafından gönderilmiş olan numune kitaplardır. Böylece, küçük kitapçı dükkânları bile müşterilerine çeşitli türdeki yayınları sunabilme imkânına sahiptirler. Finlandiya’da kitapçı dükkânlarının çoğu, bir – iki yardımcıyla çalıştırılan küçük aile teşebbüsleridir. Büyük yerleşme merkezlerinin dışında kalan bölgelerde kooperatif kitapçılığı da yaygındır. Finlandiya’nın en tanınmış kitapçıları Helsinki’deki Akateeminen kirjakauppa (Akademi Kitabevi) ve Suomalainen kirjakauppa (Fin Kitabevi) dır.

İskandinav ülkelerinde kitapçılar, yayıncılardan % 25 ile % 30arasında tenzilâtla kitap satın alabilmektedirler.

İskandinav ülkelerinde ikinci elden kitap ticareti pek o kadari lerlememiştir. Başlıcaları Danimarka’da H. J. Lynpe ve Son, J.Grubb, Magnus Hansen, Jeppe Poulsen Skadhauge; İsveç’te O. H.Klemming, Robert Sandberg, Björck ve Börjesson; Norveç’te N. W.Damm’dır.

Belçika’da kitap ticareti serbestir. Fakat bu ülkede de, sendika tarafından tanınmış olan ve yayıncılar tarafından tenzilât yapılan kitapçı ve komisyoncuların listesi yapılmıştır.

Hollanda’da bir Yayıncılar Sendikası ve bir Kitapçılar Cemiyeti vardır. Bu kuruluşlar kendi tüzükleri gereğince yayıncılar nezdinde, tenzilâta hak kazanmış kitapçı ve komisyoncuların listesini düzenlerler. Yayıncılar, yeni kurulmuş bir kitapçıya, bu kuruluşların muvaffakati olmadan hiç bir şekilde tenzilât yapamazlar. Çıraklık müessesesi bu ülkede de geçerlidir.

Hollanda’da ikinci elden kitap ticareti yapanların başında, Hague’daki Martinus Nijhoff, Amsterdam’daki Menno Hertzberger gelmektedir.

İsviçre’de Zurich’de L’art ancien; İtalya’da Milan’da Ulrico Hoepli, Florence’da Leo S. Olschki, Rome’da C. E. Rappaport ikincielden kitap ticareti yapanların başında gelir.

Amerika’da da kitapçılar şartsız satış sistemi ile satış yaparlar.Kitap satışının büyük bir kısmı, toptan satış yapan kitapçılar tarafından yapılır. Bunların en tanınmışlarından’ biri de, American News Company’dir. Amerika’da ikinci elden kitap ticareti yapanların başında, New York’da Alman asıllı A. S. W. Rosenbach, H. P.Kraus, Lathrop C. Harper, James F. Drake ve Boston’daki Good-speed’s sayılabilir.

Dağıtım yoluyla satış, kitap ticaretinde her zaman tercih edilmiştir. Bu usul çok önceleri Batı’da, dinî kitapların satışı için denenmişti. Daha sonraları fasikül fasikül yayınlanan eserlerin abone kaydedilmesine başlandığı zaman çok tutuldu ve geliştirildi. Bugünde vadeli ödeme usulü ile, aşağı yukarı dünyanın her ülkesinde uygulanmaktadır.

BAŞVURULAN DİĞER KAYNAKLAR :

— D. W. Davies. The World of Elzeviers, 1586-1712. Haag 1954.
— Marjorie Plant. The Engish Book Trade. An Economic History. London 1939.
— Helmut Lehmann – Haupt. A History of the Making and Selling of Books in the UnitedStates. New York 1951.
— Pentti Kuoplo. Books from Finland. Quarterly Review, No. 3, 1975.
— Unwin, Stanley. Kitapçılığın iç yüzü. Çeviren : Leylâ Elburz. İstanbul 1950

Svend DAHL’ in History of the Book (New York, 1958) adlı eserinden kısaltarak çeviren ve metne ilâveler yapan: İsmet BİNARK

Milli Kütüphane Başuzmanı

OKUMAK TESELLİSİ

Bir gün, bir dostumla, sevdiğimiz bir şairin cenaze merali siminde bulunuyorduk. O: Kaybettiğimiz bu şâir o kadar çalışkandı ki, gece gündüz okurdu” diyince, ben hayret içinde kalmıştım.

Evet, okumak, bazan, muhakkak çalışmaktır. Fakat her zaman çalışmak mıdır? Tecrübelerime göre, okumak, çok kerre çalışmak sayılamaz. Okumak, bilhassa bir faaliyet değil, mutavaattır. Bir külfet, bir zahmet olan çalışmak, okumak değil, yazmaktır. Yazmak, düşünmek, hesap etmek, karar almak, muhakeme etmek, nâdim olmak, tashih etmek, hüküm vermek, yani birçok fikir amelesiyle uğraşmaktır. Okumak, bilâkis, sadece bir kolaylıktır. Kitaplarımızı, etrafımızda en tatlı tembellik âlât ve edevatımız gibi hazırlanmış duyarız. Okumak, yorgunluktan kurtulmak, dinlenmek, kendini unutmak, yaşadığımız zamanlara nispetle daha masûm bir zamana ermek, istediğini düşünmek ve istemediğini düşünmemek, gönül eğlendirici bir devre geçmek, müstesna bir muhitin sükûnuna varmak, başka bir tarihe dalmak, hülâsa okumak bir hodkâmlık, bir kurtuluş, bir zevk, bir vuslat, bir inzivaya varış, toprağımızdan uzaklaşarak bir aya yükseliş, bir nevi morfin kullanmak gibidir. Istirahatli bir sükûtun sükûnunu duymak ve bilhassa, bir teselliye kavuşmaktır. 

Zaten en büyük rahatlık, tabiatımızın ihtiyacını tatmin edebilmektir. Hemen her tabiatın ihtiyacı başkadır. İçki sevenler daima içmek isterler, içen, hasta veya sıhhatli, neşesiz veya neşeli, muttasıl içmek ve sarhoş olsa da yine içmek ister. Kumarbaz gece gündüz oynamak, kime rast gelse onunla oynamak ister. Artık kaybedecek bir şeyi kalmasa da oynamak ister. Okumak ihtiyacını duyan da her gün ve her gece, memnun veya meyus, muttasıl okumak ihtiyacındadır. Eli altında, her zaman, bir kütüphane bulunmalıdır. Tiryaki, yeni sigarasını bitmek üzere olan sigarasiyle yaktığı gibi, o da, elindeki kitabın bittiği dakikada yeni bir kitaba başlamak ister. Okumak, bir iptilâdır. 

Tabiatımın hastalıkları, ömrümün rahatsızlıkları, uyku saatlerimin uykusuzlukları ile, ben de, uzun zaman, kitapları birer ilâç gibi kullanmak zorunda kalmıştım. Kitapsız yatamazdım. Yatağıma girerken, uykularıma varmak için, denize atlar gibi, bir kitaba dalardım. Birini elime alır, onu bitirirken, bir başkasına başlardım. Etrafımı bir kütüphane ile kuşatmıştım. Ruhumla hastalığım, rahatsızlıklarım ve karşımdaki hakikat arasına bir siper koymuş gibi, muttasıl okumaktan başka bir şey yapamıyor, bu suretle o kadar tembelleşmiş oluyordum ki herhangi başka bir işe girişmek şöyle dursun, en basit bir şey, hattâ bir iki satırlık bir mektup yazmak istemiyor, yazamıyordum. Zamanımı ve hayatımı unutmak isteyerek, okumak sayesinde, şahsıma taalluku olmıyan bir âlemle alâkadar olmak ihtiyacını duyuyordum. Muttasıl, his ve fikirlerle dolu kitapları okuyor, şair, hikâyeci, romancı, ahlâkçı, münekkid, filozof, seyyah, tarihçi, bütün yazarların hayat konserlerini dinliyor ve bu sayede kendimi unutabiliyordum. 

Bütün dünya nimetleri arasında bu kitapları saymamak kadar nankörlük olamaz. Bu kitaplar, çocuk oyuncakları değil, mucizeleriyle, dünya hâdiseleri arasında, en mühim olanlardandır. Dünyada asıl yegâne dostlarımız olan ve ömrümüzün hâlâ lezzetlerini duyuran bu kitaplar dünyanın asıl asaleti, insan ruh ve fikrinin en ince ve yüksek tezahürleridir. Dünya edebiyatının en çok sevdiğimiz bu kitaplarından bazılarını okumamış olsaydık, hayatımızın en büyük zevklerinden birçoklarını duymamış ve mahrum kalacağımız bu zevkleri başka hiçbir suretle telâfi edememiş olacaktık. 

Beğendiğimiz ve sevdiğimiz bütün bu kitapların diyarı, yeryüzünde en eski zamanlardan beri büyülenmiş bir cennet bahçesi teşkil eder. Şark ve Garp iklimleri var ve bunların kendilerine has kitapları vardır. Her kitap bir hususî iklim, bir devir mahlûkudur. Hepsinin toprakları, suları, meyvalan, çiçekleri, kuşlan, tatları vardır. Bu bahçede, hâlâ en eski zamanların meymenetleri duyulur. Ta ilk ömürlerin şarkıları işitilir. En eski üstadların huzurlarına girilir. 

Dünyanın en derin sözleri, bazı şairlerin mısralarıdır. Bunlar bütün dünya çiçeklerinin usareleri nispetinde bin nevbahar kokularını birden dökecek kadar kuvvetli duyulan birer mânadır. Dâhi şairler, peygamberler gibidirler. Birer din yahut birer tarikat kurucusudurlar. Muhtaç olduğumuz en büyük tesellileri veren din kitapları gibi onlar da kitaplarının mucizeleriyle, şiirlerinin tarikatlarına girmiş olurlar. Hazreti Mevlânâ için: “Nîst peygamber veli dâred kitâb!” denilmişti. Yunus Emre, bir Bektaşilik velisiydi. Mu’tekidler Fuzulî divanını açmakla tefe’ül ederlerdi. Victor Hugo, büyük bir şiir kitabından sonraki ikisini de ikmal edince kendi şiir tarikatını tetvic edeceğini söylemişti. En büyük şairlerin âhenklerinde din mâbedlerinin musikileri duyulur. Hâlâ Mevlevî âyinlerinde neylerle kudümler konuşur. Fuzulî’nin “Menem ki kafile sâlâru kârbân-ı gamam” terci-i bendinde mâbed erganunlarının çıktırdığı sesler işitilir gibidir.

Bütün bu kitapların, ayrı ayrı zamanlarda ihtiyaçlarını duyarız. Filozoflar, insan ruhunun mantık ve ahlâk gayelerini toplar. Zamanlar, dinler, felsefeler geçer ve yeniden her şey ölçülür, değişir ve tekerrür eder.

Tarihçiler, dünya hâdiselerini, en mühim vak’aları tekrar anlatmak ihtiyacını duyarlar. Dünyada büyük imparatorluklar kurulur, yıkılır. Tarih hâlâ eski zamanların yeni bir hâtırası, yeni bir izahı, yeni bir yâdıdır, öyle ki, onu her gün okusak yeni dersler alacaktık.

Dünyayı dolaşmak ihtiyaciyle doğmuş büyük seyyahlar, Evliya Çelebi gibi, iptidaî şartlar içinde bile, seyahatlerini tamamlıyarak, neler gördüklerini naklederler. Ve Pierre Loti gibi, bütün dünya yollarında tesadüf ettikleri her manzaranın bir resmini çizerler.

Hikâyeciler, Binbirgece Masalları gibi, dünyanın bütün gün ve gecelerini hâlâ daha naklederler. Çocuk masalları, hakikat masalları, hülya masalları, eski zaman masalları birbirlerine karışır. Romancılar, dünyanın en meşhur adamları arasına, kendilerinin dünyaya getirdikleri insanları karıştırırlar. Bu, tarihin bildiği insanlar arasında, meselâ Don Quichotte yok mudur? Shakespear’in kahramanları yok mudur? En meşhur âşıklar arasında da Leylâ ile Mecnun yok mudur? Fuzulî’nin aşk uğrunda fedakârlık hisleri ve Nedim’in gönül maceraları tatlarını dünyada olduklarından daha fazla duymazlar mı? Bazı saraylarda en güzellerinden nice kadınlar hazırlanmışlardır. Bazı yerlerde sefahat meraklısı nice insanlar kadın ticareti yapmaktadırlar. Fakat bütün bu maddiyat ile meşgul insanlardan ziyade bazı aşk romancılarının kitaplarında duyulan his, fikir ve tecrübeleri bu hisleri daha ziyade izah eder, onlardan daha ziyade canlı duyulur.

Ne olursa olsun, işte, parasızken zenginliğin kolaylıklarından istifade etmek, ümidi yokken bir imanın bahtiyarlığını duymak, hayret içinde kalınmışken bir felsefenin selâmetine ermek, okumak sayesinde mümkün olabilir. 

Zavallı beşeriyetin zaten bedbahtlıkla malûlken, dünyanın kullarının çoğu tesellisiz bulunurken birde okumak tesellisinden mahrum kalışları, düşündükçe, rikkatime dokunuyor. Onların iyi okumayı bilmedikleri anlaşılıyor. Bu kitapları okumakla bunca insanın, tedavi olmasalar da, büyük bir teselliye ulaşacaklarına inanıyorum.

Abdülhak Şinasi Hisar
Türk Yurdu der.; S.246, Temmuz 1955

KİTAPLARIN VAKT-İ MERHUNU

Mesut bir ömür, hiçbir yangın felâketini görmemeliydi.

Muhteşem bir ömür, okunmuş kitaplarının bir tanesini kaybetmemeliydi. Eski kitaplarımızın hepsi yanımızda kalmalıydılar. Dostlarımız, kendilerine okunmak üzere verdiğimiz kitapları iade etmeliydiler. Kütüphanemizin bütün kitapları muhafaza edilmeliydi.

Her kitap doğduğu, yaşadığı devrin mânâsı ve hâfızası sayılır. Her okuduğumuz kitap, yaşamış olduğumuz bir zaman, düşünmüş olduğumuz fikirler, duyduğumuz muhabbetler demektir. Onları, ömrümüzün parçaları gibi duyarız. Bir zaman geçtikten sonra, bütün bu kitaplar birer hâtıra sayılır. Görülen gözler, duyulan bir ses ve bir telâffuz hususiyeti gibidir.

Bunun için, hepsi de, her zaman gözlerimizin önünde olmalıdırlar.

İlk mektep kitapları, ilk şiirler, ilk romanlar, ilk tarihler ömrümüzde en mühim bir devri açarlar. Belki bütün kitaplar arasında bizi âdeta büyülemiş olanlar, ilk gençlik zamanlarımızda okuduğumuz, ilk beğendiklerimiz ve muharrirlerini üstad saydıklarımızdır. Bilhassa çocukluk zamanlarımızın kitapları en eski hatıralarla dolu kutular gibidir. Bu kitapları karıştırırsak renkleri, kâğıtları, kapları ile bize hâlâ maddeden bir tesir yapmakta olduklarını görürüz.

Edebiyat-ı Cedide’nin kırmızı kaplı ve isimleri beyaz yazılı kitaplarından ilk beş tanesi: Hüseyin Cahid’in “Hayatı Muhayyeri, Tevfik Fikret’in “Rubab-ı Şikeste” si, Halid Ziya’nın “Bir Yazın Tarihi” ile “Aşk-ı Memnu”u, Hüseyin Cahid’in “Hayal İçinde”si sanki gözlerimden evvel basılmışlardı. Gözlerim açılır açılmaz bunları gördüm. Ancak bu kitaplardan sonrakilerini muasırlarım saymıştım.

Sonra, yine, Hüseyin Cahid’in bir küçük hikâyesinde: “Fransızca sarı kaplı kitaplar” diye bahsettiği ilk okuduklarımla öyle bir istina peyda etmiştim ki hâlâ bunların renklerini, şekillerini görür görmez o zamanların tatlarını ve hazlarını duymağa koyulurum.

Çocukluk hatıralarımız, bazı günlerimize hâlâ karışır, ilk okuduğumuz kitapların kahramanlarını hayatımız boyunca hatırlarız. Bazı kitapların isimleri hatıramızda kalır da, yazanların adları unutulur. Bir gün “Zavallı Necdet”i hatırlar ve o kitabı okumak isteriz. 

Bütün bu yeni doğmuş kitaplar, baharın kelebekleri gibi, bahar çiçeklerine doğru, rengârenk uçuşmağa koyulurlar. Fakat, mevsimleri geçince, hemen hepsi de kaybolur ve yine başka bir mevsim gelince, yine başka kelebekler gibi, uçuşmağa başlarlar. Bu kitaplar, şekilleri ve renkleriyle, tatil ayları, deniz saatleri, mehtap geceleri, sabah kuşları, şiir tatlariyle toplaşır, karışır ve hâfızamızda, bütün bunları artık biribirlerinden ayıramayız. Haklarındaki hükümlerimizi ne kadar değiştirmiş olursak olalım, kütüphanedeki bu kitapları karıştırıp onları renk ve şekilleriyle tekrar görür görmez, hislerimiz bakımından, yine tesirleri altında kalırız.

Yeni şairlerden ziyade, eski şairleri okumağı severiz. Bazı kitaplar vardır ki, bunları ancak bir tek cümlesini bulmak için tekrar karıştırırız. Bazılarım bir bakışta bertaraf ederiz. Bazan da onların içindeki eski zaman seslerini duyar gibi mütehassis oluruz. 

Kütüphanemizin pek kullanmadığımız bir köşesindeki bu raflarda, daha hiç okumadığımız şiir, hikâye, roman, tenkid, tarih, seyahatname, din ve felsefe kitapları bulunabilir. Bütün bu kitapların şimdi hemen hepsini okumağa imkân bulamayız. Fakat bu kitapların bir gün okunabilmesi için şimdiden bir ihtimal imkânı hazırlanır. Bilmediğimiz tesirler altında, okumak ihtiyacımızın evvelden tahmin edilmeyen sebeplerinin de değişmesiyle onlara yaklaşabiliriz. Muharrirler, kitap isimleri ve mevzuları karışarak geçmiş zamanlarla birleşerek bazan da duyulmamış bir meraka kapılabilir, senelerden sonra, herhangi bir gün veya bir gece, bazan bir kitabı, bazan da bir başkasını okumak ihtiyacını duyabiliriz. Ve denilebilir ki, mukadderat her kitabı bir vakt-i merhun için saklar. Zamanla hazırlanıp nihayet onu okumak ihtiyacını duyup kendisini aradığımız kitabı derhal yerinde bulmak için de hepimizin az çok böyle bir kütüphaneye ihtiyacı vardır.

Heva ve hevesimiz, şiirimiz ve şuurumuz, hüznümüz ve neşemiz, hülyalar ve rüyalarımız, dualar ve ilâçlarımız, soğuk veya sıcak, yağmur veya rutubet, günler ve geceler her şeyi karıştırarak, o zamana kadar duymadığımız bazı şiirleri duymak, bazı hikâyeleri dinlemek, bazı mevzuları deşmek, bazı hikâyeleri düşünmek isteğiyle önümüzde kapalı duran bazı kitapları, gözlerimiz önüne açabiliriz.

Mevcut kitaplar, her zaman bir okumak imkânı saklar. Bazan artık bir satır olsun yazmak ihtiyacını duymadığıma emin olacağım gelir. Fakat hiçbir zaman artık okumak istemediğime tamamen inandığım olmamıştır. 

İnsanın bazan meyus ve yapayalnız kaldığı günler vardır. Kendini tamamen kitapsız ve dostsuz bulur. Bomboş gibi doğan bazı sabahlar çölde bir mezar yalnızlığı duyulur. O zaman yeni baştan bir kitap, yeni baştan bir mekân ve makam aramağa başlarsınız. Ve anlarsınız ki bugün, o kitabın günüdür. Anlarsınız ki, her kitabın bir vakt-i merhunu vardır.

Abdülhak Şinasi Hisar

Türkiye’de insanlar kitaba para vermez… Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı.

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar’da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal’la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk…

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Başlıktaki bazılarımızın hemen itiraza yelteneceği bu cümle, 50’li yıllardan itibaren Sahaflar Çarşısı’na gitmeye başlamış, kendisi de bir dönem sahaf dükkanı işletmiş ve Osmanlı sahafları üzerine kitap yazmış bir isme, Prof. Dr. İsmail Erünsal’a ait. Erünsal, asırlardır süregelen bir geleneğin bugün evrildiği noktaya bakarak yapıyor bu tespiti. Zira meslek erbabı da, sattıkları kitaplar da, müşteri ve mecra da değişmiş durumda. Yeni zamanın ihtiyaçları, kendi tercihlerini doğuruyor. Size de olanı kabullenmek düşüyor…

İsmail Erünsal’ın Osmanlılar’da Sahaflar ve Sahaflık kitabı, 15 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü. Mesleğin tarihsel gelişimini, dönemlerin yüksek kıymete sahip kitaplarını ve bu kitaplara kimlerin talip olduğunu bu eser aracılığıyla takip etmek mümkün. Ancak alan ve satanın kimliği, alınan ve satılan metaın sembolik değeri ne kadar yüksek olsa da Cumhuriyet dönemi sahaflığı hakkında yapılmış böyle bir çalışma henüz yok. Yakın tarihin takibini yapmak için hatıralara ve hafızalara muhtacız…

İsmail Erünsal’ın yolu, okuma yazma öğrenmeden önce düşmüş Sahaflar Çarşısı’na. Ve bu ilişki uzun yıllar kesintisiz devam etmiş. Sahafların kültür ortamında yetişen Hoca, akademik çalışmalarını da o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa etmiş. Tesbitlerini, bu birikim ve tecrübeden hareketle yapan İsmail Erünsal’la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk…

Hocam, günümüz sahaf ortamını geçmişle mukayese ettiğinizde karşımıza nasıl bir manzara çıkıyor?

Sahaflık denince bizim aklımızda Nizamettin Bey‘in ya da Raif Yelkenci‘nin dükkanları ve oralardaki yazmalar, eski Osmanlıca kitaplar canlanıyor. Biz Sahaflar Çarşısı‘nda kıymetli eserler satıldığına şahit olduğumuz için sahaflığı öyle biliyoruz. Oysa sahaflık ikinci el kitap satma işidir. Eski sahaflar; kendileri de bir miktar âlim olan ve kitaptan anlayan insanlardı. Kitapları değerlendirebilirlerdi ve dükkanlarında iyi kitaplar tutarlardı. Öyle sahaf da, öyle kitapda kalmadı artık. Şimdi Müneccimbaşı Tarihi ya da Tacü’t-Tevarih lazım olsa kolay kolay bulamazsınız. Kitap olsa da talep yok. Sahaflar gibi müşteri de karakter değiştirdi. Kitaplar biraz pahalandı. İnsanlar istenen paraları çıkarıp kolay kolay veremiyor. Ama biz veriyorduk.

Ne değişti?

O zamanki ilim adamı ile bugünkülerin yaklaşımları farklı. Eskiden kitap almak, kütüphane kurmak, o kitabı kütüphanede bulundurmak önemliydi. Başka yerde Tacü’t-Tevarih okuyamazdınız çünkü. Kütüphaneye gidecek vaktiniz olacak, gittiğinizde kütüphane açık olacak… Kitapların fotokopisi de yoktu. Şimdi pek çok kitap elektronik ortamda mevcut. Sadece kitap meraklıları kitap alıyor, onların da sayısı çok azaldı. O insanlar okumaktan ziyade koleksiyon tamamlamak hevesindedir. Hatırlarım, Allah rahmet eylesin Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin oğullarından bir tanesi kitap meraklısıydı. Bir divan arardı mesela. ‘Sende vardır!’ dediğimizde ‘Var ama bendeki nüshanın sağ tarafında bir sinek pisliği var. Temizini arıyorum’ derdi. Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı. Şimdikiler araba, arsa, yazlık, kışlık alıyor. Zenginlerden kitap toplayan kimse kaldı mı bilmiyorum. Eskiden en az 15 – 20 kişi vardı. Kitapçılar onları bilir, kitap ayırırdı.

Tek başına sahaflığı konuşamıyoruz yani. Sosyo kültürel boyutları çerçeveyi genişletiyor…

Gayet tabii. Araştırmacıların ve kitap meraklılarının geçirdiği değişimden bağımsız değil. Bizim bildiğimiz sahaflar genellikle kitap meraklılarına hitap eden yerlerdi. Küçük dükkanları vardı. Kaliteli kitaplar bulundururlardı. Mesela İbrahim Manav yazma eser satardı. Ancak iki kişinin sığacağı 4 – 5 rafı olan ufacık bir dükkanı vardı. Ama koyduğu bütün kitaplar kıymetliydi. 1930’daki 40’lardaki sayı yoktu biz yetiştiğimizde. Şimdi de bizim zamanımızdaki kitaplar yok. Necati Bey para üstü olarak tanesi 1 liradan Osmanlıca Reşat Nuri Güntekin romanları seçtirirdi. Şimdi o romanların tanesi 100 lira. 

Osmanlı dönemini yazarken pek çok belge kullanmışsınız. Cumhuriyet dönemi için benzer kayıtlar mevcut mu?

O yıllarda ne yaşandığını tespit etmek zor. Harf değişmiş, eski harfin ticareti de yok. Sahaflık gibi bir şey kalmamış tabii. Bırak kitap satmayı, ellerinde bile bulundurmuyorlar. Ancak belli kişilerin koleksiyonlarında bir şeyler var belki. İlk dönemlerde eski kitap pek değerli bir şey değil. Bildiğimiz manada sahaflık ancak 1940’larda, 50’lerde başlamış.

Ne kadar sürelik bir kesintiden söz ediyoruz?

Kesinti de yok aslında. Ders kitabı falan satmışlar. Sonra da öyle devam etmiş. Eskiden de sahafların önemli bir kısmı ders kitabı satardı. 30 dükkan varsa bunların 10 tanesinde falan eski kitap bulunurdu.

Meslek tanımında bir değişiklik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hacı Muzaffer (Ozak), “Sahaf, ölülerin kitaplarını dirilere satan kişidir.” derdi. Değişiklik yok yani. İkinci el kitap satıyorlar neticede.

Peki o geçiş dönemini yaşayanlara ait hatırat türü kaynaklar var mı?

Yok, hayır. Hiçbir şey yok. Bizde zaten hatırat türü zayıftır. Ne Osmanlı döneminde ne de sonrasında böyle bir kayıt tutulmamış. 40’larda, 50’lerde kimse kitap almıyor. Kitaplar yerlerde sürünüyor. Bu kültürün yeniden canlanması zaman aldı. Eşimin ailesi İzmir’deydi, o vesileyle İzmir’e gidip geliyordum. Karşıyaka’da bir iki kitapçıdan eski kitap bulurdum. Kitapçılar bu kitapların kıymetini anlamıyordu. Bir keresinde o dükkanlardan birinde kalın yazma bir eser gördüm. Başı yok, sonu yok. Adam, ‘Bunu da al, 5 lira!’ dedi. Alıp ne yapacağım. Taşımak bile iş, baktım darılıyor mecburen aldım. Getirdim evde duruyor. Tıpla ilgili Arapça bir kitap. Birgün İbrahim Manav’ın dükkanında otururken bahsi geçti Acem Nihat ben doktorum, getir okurum dedi. Yazmadan anlardı. Getirdim, baktı ve ‘300 lira vereyim’ dedi. 5 liraya aldığımı söylemiştim halbuki! Aradan 3 – 5 sene geçti. Birinin cenazesindeyiz, Nihat yanıma yaklaştı, cebime bir rulo koydu. ‘Al arkadaş, bu senin. O kitaptan çok para kazandım!’ dedi. Eve gidince baktım ki Hattat Hulusi Efendi’nin bir yazısıymış bana verdiği. Çok meşhur bir talik hattatı Hulusi Efendi. Benim anlamadığım yazmanın hatırası bu. Eski kitaba kimse para vermiyordu ki o zamanlar. O yüzden almak istememiştim. Bilen değerlendirebiliyordu ancak.

Sahaflara ne zaman gidip gelmeye başladınız?

İlkokula gitmeden önce. Allah rahmet eylesin Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı hocaefendi Beyazıt Camii’nde vaaz verirdi. Babam da onu çok severdi. Pazar günleri beni alır götürürdü. 6 -7 yaşındayım. Gidip gelirken Sahaflar Çarşısı’ndan geçerdik. Cemaleddin Server Revnakoğlu‘nu orada gördüm. Gözümün önüne gelir. Kırmızı bir elbisesi vardı. Üzerinde acayip bir cübbe, başında külah… İbnü’l Emin’i galiba bir kere gördüm. Bazen sergiden kitap da alırdık. Okuma yazma öğrendikten sonra dini kitaplar almaya başladım. Ilişki öyle devam etti. Fakülteye geldikten sonra da zaten İbrahim’in (Manav) dükkanından çıkmazdık. Dersten sonra gelir orada kitap karıştırırdık. Sonra Enderun’u kurduk. Orası bir ocak oldu. Çok gelen giden olurdu. Uzun bir sure orada vakit geçirdik.

50’lerin sahafları ve sahaf müdavimleri kimlerdi?

Çocuktum, çok net hatırlamıyorum. Raif Yelkenci’nin dükkanını dışarıdan görürdük. Hasır sandalyede oturan bir adam, ‘O Raif Yelkenci!’ derlerdi. Karşısındaki de bilmem hangi profesör. Dükkanında bir ya da iki sandalye vardı. Fazla kimse girip oturamazdı. Sahaflar Çarşısı’nın alt kapısının girişinde, Kapalı Çarşı’nın duvarındaydı yeri. Üniversiteye girene kadar sahaf dükkanına girecek statümüz yoktu. Ancak kapısından geçerken içeri bakardık. Müdavimlerin hepsi meşhur, piyasanın okumuş yazmış adamlarıydı. Necmettin Hilav Karayolları’nda mühendisti ama Arapça’ya lugat hazırlayacak kadar vâkıftı. Sahaflar Çarşısı’na gelirdi. Hilmi Yavuz, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Niyazi Ahmet Banoğlu, Adnan Erzi… Hepsini orada tanıdım. İbrahim’in (Manav) dükkanında her zaman iki üç kişi bulunurdu. Çay içer, onları dinlerdik.

Sahaflık 30’larda kaybettiği itibarı o yıllarda geri kazanmıştı öyle mi?

Sahaflar hiç bir zaman itibar kazanmadı. Bizim nezdimizde itibarı vardı o ayrı. Türkiye’de insanlar kitaba para vermez. Şimdi kitaplar, tablolar, yazılar para ediyorsa zenginler ‘Bende de var!’ diyebilmek için satın aldığındandır. Hattat Hamid’e 5 liraya yazı yazdırırdık. İki öğle yemeği parasına Türk ressamlarının tabloları satılırdı. Kimse yüzüne bakmazdı ki!.. Kitaplar da öyleydi. Bu tür şeylerin değer kazanması için toplumun belli bir seviyeye gelmesi gerekir. Geri kalmış toplumlarda tercihler farklıdır. Çok mühim bir belge buluyoruz ama ancak biz seviniyoruz. Tarihin bir bölümünü değiştirdiniz diyelim. Adam için hiç bir şey değişmiyor ki. Eskiden az da olsa okuyan bir kesim vardı, şimdi okumuyor insanlar. 

Sahafların kıymetli kitap satmak yanında bir de kültür muhiti sağlama özelliği var. Bu ortamlara da devam ettiniz mi?

Gayet tabii, o fonksiyonu hep vardı. Osmanlı zamanında da varmış. Sahaf dükkanları aydınların gelip oturduğu, kitap baktığı, sohbet ettiği yerler. Bu kimliği şimdi de devam ediyor. Ancak artık insanlar dükkanlara gitmek yerine internetten alış verişi tercih ediyor. Şimdiki durumda internet alışverişi bir zaruret. Çünkü piyasadaki kitap sayısı çok fazla ve bunların hepsini bir dükkanda bulmanıza imkan yok. NadirKitap.com başlıbaşına sahaflık yapıyor. Siteye girip lazım olan kitabı arıyorsunuz, kimde olduğunu gördükten sonra fiyatlarını mukayese edip istediğinizi alıyorsunuz. Artık böyle olacak. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. 

Sahaf dükkanlarında bir araya gelen muhitin size etkisi nasıl odu?

Çok tabii bir muhitti o. Biz talebeyken MTTB vardı. Ondan önce Aydınlar Ocağı, Milliyetçiler Derneği. Oralarda konferanslar olurdu. Hepsine giderdik. Milliyetçiler Derneği şimdiki Birlik Vakfı’nın bulunduğu yerdeydi. Hemen her akşam oraya gider çalışırdık. Müzisyen arkadaşlar çalar, söyler… Gece, 2’den, 3’ten sonra vapura yetişmek için yürüyerek Kabataş’a giderdik. Öyle bir hayattı. O muhitler bir ihtiyacın ürünüydü. Şimdi o hayatı devam ettirmek mümkün değil. Bugün o ortamlar varlığını sürdürse bile kimse gitmez.

Enderun Kitabevi’ni de o yıllarda kurdunuz değil mi?

Evet, Enderun da bir ihtiyacın neticesinde kuruldu. Bir araya gelecek yer lazımdı. Kitap bulursak rafa koyalım, aldığımız kitabı da yüzde 25 kârla satalım. Beklentimiz o kadardı. Yeni ortamlar doğmaya başlayınca insanlar dağıldı. Her şeyin bir zamanı var, yaşatamazsınız. Sahaflığın da öyle. Eski tarz sahaflığın zamanı doldu, küçük dükkanlardan elektronik ortama geçildi. 

Sahaflarla sıkı ilişkiniz hangi tarihe kadar devam etti?

80’lerin başlarından itibaren sahaflara çok gidip gelememeye başladım. O tarihlerde ortam değişmeye başlamıştı ama eski usul iş yapanlar vardı. İbrahim Manav, Tunç, Hacı Muzaffer, İsmail devam ediyorlardı. Biz iş yoğunluğu sebebiyle gidemez olduk.

Osmanlı sahaflarının katalog yapmadıklarını belirtiyorsunuz kitabınızda. Cumhuriyet dönemi için böyle bir çalışma var mı?

Sahaflarda katalog yoktur. Yurtdışına kitap satan bir kaç müessesenin teksirle çoğalttığı özel çalışmaları vardı sadece. Dükkanlarda kitaplar yığın halinde durur. Sahaflar bilir hangi kitabın nerede olduğunu ama kayıt tutulmaz. Müşteri açısından da işin en zevkli kısmı odur. Gider eşelenirsiniz, karşınıza ilginizi çeken bir şey çıkarsa alırsınız. 

Sahaf müdavimlerinde bir müddet sonra koleksiyonerlik zuhur eder. Siz koleksiyon yaptınız mı?

Yazma kitaplarım var. Basma almadım pek. Zamanında aldıklarımın çoğunu da dağıttım. Yazmaları da çalışsınlar diye meraklılara veriyorum. Benim yazmalardan epey tez yapan oldu.

Koleksiyonerliğe nasıl başlanır ve nasıl yol alınır?

Kitap koleksiyonerliğinin iki türü var ya yazma eser alacaksınız ya da basma. Her ikisinin de kuralları ayrı. Basma eser alan için taş baskı bir tercihtir. Başkası bulak baskısı biriktirir. Çok parası varsa Müteferrika takımı yapar. Akademisyense tarihleri toplar. Edebiyatçıysa tezkireleri, divanları toplar. Ben Osmanlı döneminde basılan divanları toplamıştım. Yazmada sanat değerine göre eser toplamış olsam şimdi çok zengindim. Biz sadece işe yarar mı, kullanır mıyım diye baktık. Bir kısmını da neşrettim. Bunlardan biri Mir’atü’l-Işk, Anadolu’da Melamilikle ilgili kaleme alınan ilk kitaptır. Dünyada tek nüsha.

Sizin bütçenizde biri için erişilebilir miydi fiyatı?

O kitap erişilmezdi aslında. İbrahim Manav’ın esnaflığı sayesinde alabiliyorduk. ‘Al, yazarız deftere!’ diyordu. Süleyman Nazif’in ailesinden 30 kadar yazma almıştı. 70’lerin sonlarında 27 bin lira gibi bir para vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Ben içinden 5 kitap seçtim. ’22 bin lira!’ dedi. Aldım tabii. O paraya Marmara Ereğlisi’nde deniz kenarında 2 dönüm arsa alınıyordu. 2 – 3 senede ödedim. Ortalama alıcı kitap alırken, tezhibine, cildine, yazısına bakar. Oysa kıymetli yazmaların çoğu yüzüne bakılmayacak durumda. Batılıların aldığı kitaplar da öyle. Bu tür koleksiyonculuk biraz ilgi ve kültür istiyor. Zenginler pek girmiyor bu sahaya.

Yazma esere nasıl değer biçilir?

Yazma uzmanı olmak için elinizden en azından 3-5 bin kitap geçmesi lazım. Bu bir aşk meselesi. İlgili olmanız lazım. Ben ne öğrendiysem merakım sayesinde öğrendim. Bir yazma gördüğüm zaman içim bir garip olur. Hissediyorsun eline aldığın kitapta bir şey olduğunu. Türkiye’de yazmadan anlayan kimse yok. Bir aralar elimde bir İbn-i Arap Şah Tarihi vardı. Onu göstermek için Merhum Hilmi Türkmen’in Süleymaniye’deki deposuna gittim. Yerde bazı kitaplar gördüm. Süleymaniye Kütüphanesi’ne vermiş, bir sene tutmuş, sonunda işimize yaramıyor diye geri vermişler. O sıralarda Marmara Üniversitesi’nde çalışıyorum. Bizim dekan kütüphaneye kitap almak istiyordu. Yerdeki kitaplara baktım, aralarında tek nüsha bir kitap var. Ahmedi’nin Yusuf ile Zeliha’sı. Bildiğimiz Ahmedi değil, Azerbeycanlı başka bir Ahmedi. Süleymaniye’de bir sene kalmış ama anlamamışlar. Hepsini aldım. O kitabı 3 yıl sonra bir katalogda gördüm. Bizdeki nüshadan haberleri yok. Ellerindekinin tek nüsha olduğunu farketmedikleri halde 25 bin mark fiyat koymuşlar…

Sizin sahaflara devam ettiğiniz Osmanlı bakiyesi, devr-i kadîm insanlarından kimler vardı?

Eski devri görmüş insanlardan bir tek Raif Yelkenci vardı o yıllarda. Onun dükkanına girmeye statümüz yetmezdi. Hacı Muzaffer gibi o zamanın kıdemli isimleri ise Cumhuriyet devri adamlarıydı. Ama kitaptan anlarlardı. Nizamettin Aktunç’un dükkanının önünden geçiyordum birgün. ‘Hoca gel sana bir kitap ayırdım!’ dedi. Çıkardı, ‘200 lira!’ ‘Tamam’, dedim. Sahafla pazarlık edemezsiniz. Bir kez pazarlık ederseniz bir daha kitap ayırmaz size. 15. asır güzel bir Tezkiretü’l-Evliya. Anlıyor ki ayırıyor! Renkli adamlardı onlar. Herbirinin nev’i şahsına münhasır özellikleri vardı. Her şey gibi sahaflık da zamanla çehre değiştirdi. Şimdi eski kitaplar yok, eski müşteri de yok. Ama yeni bir müşteri ve yeni kitaplar var. Onlara da sahaflık yapacak yeni mecralar var. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. Benim gibi bir adam internetten kitap okuyor. Eskiden öldürseler okumazdım. 

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli