Etiket arşivi Furuğ Ferruhzad

ileŞiir Antolojim

Füruğ Ferruhzad’dan babasına mektup: Mezarında yatan biri gibi yalnızım

Çarşamba, 2 Ocak 1957

Sayın babacığım, umarım iyisinizdir. Muhakkak size uzun bir süredir mektup yazamadığım için incinmiş ve sizi sevmediğimi düşünmüşsünüzdür, ama bu doğru değil. Ben hep size mektup yazıp, sizinle dertleşmek istiyordum. Ama ne zaman mektup yazmağa niyetlensem, kendi kendime soruyorum ne yazayım, sizinle benim aramda oluşan bu arayı ne ile kapatabilirim diye. Ben iyiyim, sağlığım yerinde, siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz diye yazmayı sevmiyordum. Tüm yaşamımı, duygularımı, acılarımı ve mutsuzluklarımı size yazmak istiyordum, yazamıyordum ve hâlâ da yazamıyorum, bizim düşünce yapılarımızın temelleri, tüm koşulları ile farklı olan iki değişik zaman ve toplumda olduğundan, nasıl aramızda uyuşup anlaşma havası yaratabiliriz ki? Söyleyeceklerimin hepsini söyleyecek olsam, bir kitap yazmam gerekir ve sözlerimin sizi üzeceğinden korkuyorum, size hoş gelmemesinden. Ancak, bu sözler içimde durduğu sürece ben de memnun ve rahat olmayacağım. Ve sizi gördüğümde kendim olmak istiyorum, gülmeyen, konuşmayan, bir köşeye sinip çöken biri değil. Benim büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır, hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, ve aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim, işte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans meclislerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla, kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım, bir ipekböceği gibi kendi kozamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranır büyürdüm ve hayatım sona ererdi. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş yüzünden başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup bir gün de bu dünyadan çekip giden ve artlarında herhangi bir iz bırakmayan yüzbinlerce insan gibi yaşayamam. Bende bu duygu var, fakat şimdiye kadar yaptıklarımın tümü doğrudur ve kimse buna itiraz edemez demiyorum. Hayır, yaşamım boyunca birçok hatalar yaptığımı kendim de biliyorum. Ama kim tüm yaşamı boyunca yaptıklarının, düşündüklerinin ve davrandıklarının doğru olduğunu söyleyebilir? Şairin dediği gibi: Bu dünyada yaşam iki olmalı / biri deneyim kazanmak / diğeri deneyimleri kullanmak için. Ben kötü bir kız değilim ve asla ailemin utancına neden olmak istemedim.Şayet ben bu yola adım atmışsam, ailemin benimle gurur duyması içindi, hâlâ da Öyle ve eminim bir gün gayeme ulaşacağım. Ancak hiçbir zaman ve hiçbir yerde rahat edemediysem, sözlerimi söylemek için hiçbir zaman ağzımı açamadıysam, kendimi size ve başkalarına tanıtamadıysam ne yapabilirdim? Anımsıyorum da, ben evde felsefe kitapları okuduğumda ve edebiyat fakültesi felsefe hocası ile oturup saatlerce Doğu felsefesi üzerine tartıştığımda, siz benim hakkımda fikir yürütürdünüz; ben aptal bir kızmışım ve saçma sapan dergileri okuduğumdan kafam bozulmuşmuş. İşte o zamanlar ezilirdim, evde bu denli yabancı olduğumdan gözlerim dolardı, sesimi kesip susmağa ve kimse ile uğraşmamağa çalışırdım veya buna benzer binlerce başka olay ki kendi başına belki o denli önemli değildirler, fakat her biri bir insanı yıkıp dağıtmak için yeterlidir. Konuşmak istersem çok şeyleri anlatmalıyım. İlkin de sizden başlamalıyım, sevgisi ile bizi kendine doğru çekebilecek ve bize yol gösterebilecek biri. Ancak o, sertliği ile bizi korkutuyordu, bu ise bizim kendimize sığınmamıza, küçücük beyinlerimizle yaşamın büyük sorunlarını çözmeğe çalışmamıza neden oluyor, çok defa da hata yapmamıza yol açıyordu. Anımsıyorum, arada bir bize öğüt vermek isterdiniz, fakat siz konuşmaya gereksinim duyduğunuz zaman, biz dinlemeğe hazır olmazdık. Koşulların ve ondan daha önemli olan bizim moralimizin sizin öğütlerinizi anlayıp kabul edebilmek için elverişli olup olmadığına bakmazdınız. Birini yataktan, diğerini yemek masasından kaldırır, okumaya dalmış bir üçüncüsünü çağırır ve pat diye öğütlere başlardınız, her zaman çatık kaşlar ve öne eğilmiş bir kafa ile. Sanki siz korkardınız, bizim gözlerimize bakar ve bize gülümserseniz biz sizin sevginizi ve duygularınızın inceliğini anlarız da bu sizin için çok kötü olur diye, sonraları bizi artık sizden korkmaya, size uymaya mecbur edemezsiniz diye. Sizin söylediklerinizi ciddiye aldığımı hiç anımsamıyorum. Siz bize hararetli hararetli öğüt yağdırırken, eminim diğer çocukların da kafaları benimkisi gibi başka şeylere takılırdı ve ertesi gün uyandığımda sizin öğütlerinizin tümünü unutmuş olurdum; veya tam tersine, benim ruhumun bir hatadan dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ile titrediği zamanlar size gelip ne yaptığımı söylemek ve sizden öğüt almak istediğimde, her zamanki gibi korkar ve sizinle bir yabancı olduğumuz duygusuna kapılırdım. Neden böyle olmalı? Siz ki bu kadar çok psikoloji kitapları okurdunuz, bunların nedenlerini bilmeliydiniz. Ne zaman geçmiş yaşantımı, sizin evinizde geçirdiğim son bir yılı hatırlasam ödüm kopar. Bir hırsız gibi, iyisi ve kötüsü ile her şeyim gizlice.

Neden beni adam yerine koymuyor ve neden evden kaçmaya zorluyordunuz, ben bir uyurgezer gibi nerede olduğumu, ne yaptığımı ve kiminle konuştuğumu bilmez hale geleyim diye mi? Neden arkadaşlarımı eve getirmekten ve iyi mi kötü mü oldukları konusunda beni ikaz edip bana yardım edesiniz diye sizinle tanıştırmaktan çekinirdim? Ama şimdi neden buraya geldim, ve neden açlık, avarelik, bin bir sıkıntıya katlanıyorum? Aslında ben evi seviyorum. Sabahtan akşama caddelerde aylak aylak dolaşmak ve her önüme gelenle konuşmanın verdiği ruhsal sıkıntıya katlanmak istemiyordum. Sırf evde yabancı olduğum için, kendimi tanıtamadığım ve rahat olamadığım için, kalkıp buraya geldim. Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz işte bu özgürlüktü ve ben sizden gizli olarak onu elde etmek istiyordum, bu nedenle de hatalar yapıyordum. Halbuki bu özgürlüğü elde etmemde bana yardımcı olmalıydınız, doğru olan buydu. Şimdi buradayım. Ama kim benim bir gece olsun dışarıda yattığımı söyleyebilir? Hayır kimse. Ben sabahtan akşama odamdayım ve kendi işimle uğraşıyorum, dışarı çıkmayı da pek sevmiyorum… Masası başında oturup okuyan, şiir yazan ve düşünen bir kadınım. Neden? Çünkü kendime ait olduğumu biliyorum. Artık kimsenin nefret ve aşağılama dolu gözleri üzerimde değil. Artık kimse bana bunu yap veya bunu yapma demiyor. Kimse beni kafasız bir çocuk olarak görmüyor. Ve ben kendim için, kendi benliğim ve varlığım için sorumluluk duyuyorum, bundan sonra yapabileceğim hatalar için kendimi affetmem. Halbuki kendi kendime geçmiş hakkında düşündüğümde, asla kendimi suçlu hissetmiyorum, başkalarını benim hatalarımın nedeni olarak görüyorum. Ne yazık ki her şeyi söyleyemiyorum. Şayet bana izin verseydiniz ve incinmeyeceğinize dair söz verseydiniz, söyleyecek çok sözüm vardı. Yaşantımı başından ele almak, her anını size açıklamak ve düşüncelerimi yazmak isterdim. Ben, hayatım hakkında çok düşündüm, sizin hakkınızda da bizi eğitme ve düşünce biçiminiz hakkında da. Ama şimdi ne yapabilirim? İncinmeyeceğinizi bilsem, hep böyle suskun dudaklar ve sevginizi dileyen gözlerle size bakayım daha iyi ve kalbim dopdolu durakalsın ve laflarımız merhaba, nasılsınızdan öteye geçmesin. Ancak şu kadarını bilin ki ben de diğer çocuklar gibi sizi seviyorum ve sizi rahatsız edecek bir iş yapmak istemiyorum. Biliyorum ki anne babaların çocuklarını sevmemeleri olası değil. Belki de benim sizi sevdiğimden daha çok seviyorsunuz beni. Ben, Kami’yi düşündüğümde üzüntüden bağırasım ve hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Fakat anlayış olmadığı sürece her ikimiz de hatalar yapacağız.

Münih’e geleli 10 gün olmuş. Dün gece Emir ile sizin hakkınızda çok konuştuk. Uyumaya giderken artık mektup yazamadan edemeyeceğimi anladım. Kendi kendime, iki satırlık da olsa yazacağım dedim. Şu kadarcık da bana yeterli. Size bütün düşüncelerimi yazacağıma dair Emir’e söz verdim. Ama yapamıyorum, ne kadar bahtsızım, yapamıyorum. Ancak istiyorum ki benim kötü bir kız olmadığımı ve sizi sevdiğimi bilesiniz. Sizin durumunuzdan hep haberim olmuştur, ben arkadaşlık ve sevgi gösterisi yapacak biri değilim, neyim varsa kalbimdedir.

Ayda bir miktar para gönderdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Ne yapabilirdim ki, hayat koşullarım çok zordu. Ama bir iki aya kalmaz burada bana bir iş verirler ve artık bu paraya gereksinimim kalmaz. Tahran’a geldiğimde paralı olacağım ve size olan borcumu öderim. Mektubumu yanıtlarsanız sevinirim, çünkü şu sıralar çok acı ve zor günler geçirmekteyim ve mezarında yatan biri gibi yalnızım, bir sürü acı ve azap veren düşünce ve hiç bitmeyecek olan bir hüzünle. Şimdilik sizi memnun edemiyorum, belki bir gün gelir siz de bana hak verirsiniz ve bana küsmezsiniz, benimle de diğer çocuklarla olduğunuz gibi sevecen olursunuz. Uzaktan sizi öpüyorum.

Füruğ Ferruhzad
Çeviren: Hasim Hüsrevşahi

Babacığım,

Sizlere uzun zamandır mektup yazmadım, yani yazdım da göndermedim. Şu an masamda üstüne adresinizi yazdığım iki zarf var ama sürekli mektupları değiştirmeliyim diye düşündüğümden masamın üzerinde öylece kaldılar. Size ne yazabilirim bilmiyorum? Ben, hayatta her ne kadar çok yoksul olsa da oldukça rahat bir insan gibiyim. Şimdilik kendimi hayattan fazla bir şey beklememeye alıştırdım, her zaman dediğim gibi, buna da şükür. Çokları var ki benim kadar da mutlu değiller ve bu nedenle daha az kafa yorup daha fazla yaşıyorum. Emir’in durumu da fena değil. Biz sık sık görüşüyoruz ve konuşmalarımız her zamanki gibi Tahran, çocuklar, anne ve babamız hakkında oluyor. Bu öyle bir konu ki günlerce bu konuda yorulmadan konuşabiliriz.

Birlikte olduğumuzda her ikimiz de annemizi, babamızı ve bu çocukları ne kadar çok sevdiğimizi anlıyor; onların her zaman hayatımızda var olmasını ve sevgilerini hissetmeyi arzuladığımızı fark ediyoruz. Ben ilkbaharda İran’a dönmeyi düşünüyorum ama Emir aynı görüşte değil, benim burada onun yanında kalacağımı sonra birlikte döneceğimizi sanıyor. Henüz bu konuda düşüncelerimi belirtmedim. Kami’yi özlüyorum ama öte yandan ruhsal durumumun iyi olmadığını düşünüyorum. Hâlâ güçlü ve normal değilim eğer oraya dönersem yeniden o cehennemi hayat başlayacak ve ben artık bazı şeylere tahammül edemeyeceğimden korkuyorum. İşimi ve okulumu sormuşsunuz. Siz benim hayattaki hedefimin ne olduğunu biliyorsunuz, belki biraz aptalca olacak ama ben burada bir başına olmaktan mutluluk duyuyorum. Şiiri seviyorum ve büyük bir şair olmak istiyorum. Hiçbir zaman bundan başka bir işim olmadı yani kendimi bildiğimden beri şiiri sevdiğimi hissettim. Ben bilinç ve anlayış kapasitemi geliştirmek için her işi yapıyorum. Asla diploma almak ya da yüksek öğrenim görmek için okumuyorum, belki de amacım bilgilerimi geliştirip ilgi duyduğum konunun yani şiirin peşine düşüp başarılı olabilmektir. İtalya’da bulunduğum yedi ay zarfında İtalyanca’yı iyi öğrendim ve İtalyanca’dan iki şiir kitabı tercüme ettim. Şimdi de Almanca bir kitabın çevirisi için Emir’e yardım ediyorum.

Çevirdiklerimden bir tanesini de basılması için Tahran’a gönderdim. Elbette bana bir gelir de sağlayacak. Avrupa’da bulunduğum bu on ay zarfında bir şiir kitabı yazdım ve yayınlatmayı düşünüyorum. Şiir benim Allah’ım yani ben şiiri bu derece seviyorum. Gecem gündüzüm hiç kimsenin şimdiye kadar söylemediği yeni ve güzel bir şiir söylemenin düşüncesiyle geçiyor. Kendimle baş başa kalamadığım ve şiir düşünmediğim gün, bana boşu boşuna geçen bir günmüş gibi geliyor. Belki şiir beni mutlu edemez gibi görünüyor olabilir ama ben mutluluğu başka bir şekilde algılıyorum. Benim için mutluluk güzel elbiseler, iyi yaşam ya da güzel yemekler değil, ben ruhen huzurlu olduğumda mutlu oluyorum ve şiir ruhumu huzurlu kılıyor, eğer insanı hırslandıran güzel şeylerin hepsini bana verip şiir söyleme kudretini benden alırlarsa kendimi öldürürüm. Siz bana bir zaman izin verin, bırakın ben diğerlerinin gözünde mutsuz ve derbeder olayım göreceksiniz asla hayatımdan sızlanmayacağım. Allah’a ve çocuğumun üzerine yemin ederim ki sizleri çok seviyorum; sizleri düşündükçe gözlerim doluyor. Bazı zamanlar Allah niçin beni böyle yarattı ve bu şeytanı niçin şiir adıyla vücudumda diriltti diye düşünüyorum.

Şimdiye kadar sizin sevginizi ve rızanızı kazanamadıysam hata bende değil. Ben diğer insanlar gibi normal bir yaşamı kabullenme ve tahammül etme gücünü kendimde göremiyorum. Evlenmeyi düşünmüyorum. Hayatımda ilerlemeyi, toplumumda kadının sıçrama yapmasını istiyorum ama söylediklerimi kabulleneceğinizi de sanmıyorum.

Bana mektup yazın çünkü mektuplarınızı seviyorum, size iyi bir şeyler alıp göndermek istiyorum ama nasıl bir şey sevdiğinizi bilmiyorum. Biraz param var eğer bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazarsanız güzel babama ilk defa küçük bir hediye almak istiyorum, ama siz bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazmalısınız. Sizi öpüyorum.

Füruğ Ferruhzad
Farsçadan Çeviren: Kenan Karabulut

ileŞiir Antolojim

Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım

ve bu benim
yani bir yalnız kadın
ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
belirsizliğini anlamanın başlangıcında, tüm yeryüzü varlığının
yalın ve kederli umutsuzluğunu, gökyüzünün
güçsüzlüğünü, bu betona kesmiş ellerin

akıp gitti zaman
gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı
dört kez çaldı
aralık ayının yirmisi bugün
ve artık mevsimlerin gizini biliyorum
dakikaların söylediklerini
uzanmış yatıyor mezarında kurtarıcı
ve dinginliğe bir işaret gibi
toprak, barındıran toprak

gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı

sokakta rüzgar
sokakta rüzgar
ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum
ince sapları, kansız goncaları
ve bu veremli, yorgun zamanı
bir adam geçiyor ıslak ağaçlar altından
mavi damarları boynunun
kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
yukarılara doğru
gelince tam karmakarışık şakaklarına
bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
“selam!”
“selam!”
ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum.
soğuk mevsimin eşiğinde
ve yaslı buluşmasında aynaların
toplantısında kederli ve soluk yaşam deneylerinin
suskunluğun bilgisiyle döllenmiş günbatımında

nasıl dur emri verilebilir
sabırlı,
ağır,
avare
yürüyen bu adama?
hiç yaşamadığı nasıl söylenebilir, hiçbir zaman
yaşamadığı?

rüzgar esiyor sokakta
yalnız ve içlerine çekilmiş kargalar
uçuşuyorlar yaşlı, kasvetli bahçelerde
ve tanrım ne kadar kısa
merdivenin boyu!

onlar bir yüreğin bütün saflığını
alıp götürdüler kendileriyle birlikte masallar sarayına
şimdi artık
artık nasıl fırlayıp dans edebilir insan?
nasıl dökebilir akan sulara
çocukluğunun saçlarını
ve koparıp kokladığı elmanı
nasıl ezebilir ayaklarıyla?

ey sevgilim! ey tek sevgilim!
ne çok kara bulut var güneşin şölenini kollayan!
sanırım uçuşu düşlediğin yolda göründü o kuş
ve sanırım hayalgücünün yeşil çizgilerinde
oluşan o taptaze yapraklar
sabah esintisinin isteğiyle nefes alıyorlar
sanırım
pencerenin lekesiz belleğinde yanar gördüğün o menekşe
renkli alev
çocuksu bir lamba tasarımından başka bir şey değildi

sokakta rüzgar esiyor
yıkımın başlangıcıdır bu
ellerinin yıkıldığı günde esiyordu rüzgar
sevgili yıldızlar!
kağıttan yapılma sevgili yıldızlar!
esmeye başlayınca yalan gökyüzünde
nasıl sığınabiliriz yenik peygamberlerin surelerine?
o zaman binlerce yıldır ölüymüşüz gibi karşılaşacağız ve
güneş
yargılayacak gövdelerimizin çürümesini

üşüyorum
üşüyorum ve sanırım artık hiç ısınamıyacağım
ey sevgilim! ey tek sevgilim “kaç yıllıktı acaba o şarap?”
bak burada
ne kadar ağır zaman
ve nasıl kemiriyor balıklar benim tenimi!
niçin hep denizin altında tutuyorsun beni?

üşüyorum ben ve sedef küpelerden nefret ediyorum
üşüyorum ve biliyorum
bir yaban lalesinin kırmızı düşlerinden
bir kaç damla kandan başka
hiç bir şey kalmayak yerde.
bırakacağım artık çizgileri bir yana
sayıları saymayı da
çıkacağım sınırlı geometrilerin odalarından
sezgi alanlarının genişliğine sığınacağım
çıplağım ben, çıplağım, çırılçıplağım
sevgi sözcüklerinin arasındaki sessizlikler kadar çıplak
ve aşktan benim tüm yaralarım
aşktan aşktan aşktan!
ben bu avare adayı
başkaldıran okyanustan geçirdim
patlayan yanardağlardan
ve parçalanmak: giziydi tüm gövdenin
güneşler doğdu parçalarından

selam ey masum gece!

selam çöl kurtlarının gözlerini bile inanç ve güven oyuklarına döndüren gece!
derelerinin kıyılarında söğüt ruhları
kokluyor baltaların sevecen gölgesini
düşüncelerin, sözcüklerin ve seslerin ilgisiz oldukları bir dünyadan geliyorum ben
ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü
seni öperken bile
düşlerinde darağacına senin için ipler ören
adamların ayak sesleriyle dolu

selam ey masum gece!

her zaman bir aralık var
pencere ile görmek arasında
niçin bakmadım niçin
bir adam yağmurlu ağaçların altından geçerken baktığım
gibi?

niçin bakmadım
annem ağlıyor sandığım o gece?
bir acı duyduğum ve dölün biçimlendiği
akasya salkımlarının gelini olduğum
mavi çini sesleriyle dolduğu tüm isfahan’ın
öbür yarım olan insanın içime geri döndüğü o gece?
aynada görüyordum onu
aynanın kendisi gibiydi temiz ve ışıklı
seslendi birden
ve ben akasya salkımlarının gelini oldum…
o gece, annemin ağladığını sandığım

nasıl anlamsız bir ışık belirdi küçük pencereden
niçin bakmadım?
biliyordu tüm mutluluk anlarını
yıkılacak senin ellerin
ve ben bakmadım
açılan penceresinden saatin
yaslı kanarya dört kez ötünceye kadar
ötünceye kadar dört kez
sonra o küçük kadınla karşılaştım
gözleri simurg’un yuvası kadar boş
salınan kalçalarıyla yürüyüp götürdü
kızıllığını göz kamaştıran düşlerimin
kendisiyle birlikte gecenin yatağına…
yeniden tarayabilecek miyim
saçlarımı rüzgarla?
menekşeler dikebilecek miyim yeniden bahçelere?
ve pencerenin ardında duran
gökyüzüne sardunyalar dizebilecek miyim?
acaba yeniden dansedebilecek miyim kadehler üstünde?
kapı zili çağıracak mı beni yeniden bir bekleyişe?

“artık bitti” dedim anneme
“düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar…
gazeteye bir başsağlığı ilanı versek?”

boş
boş ama güvenle dolu
bak dişleri nasıl bir marş söylüyor
çiğnerken lokmaları
ve nasıl yırtıyor
dikip gözlerini bakarken
ıslanan ağaçların altından geçerken nasıl
sabırlı
ağır
avare!

saat dörtte
tam o anda mavi damarları boynunun
kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
yukarılara doğru
gelince tam karmakarışık şakaklarına
bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
“selam!”
“selam!”
sen hiç
dört mavi lale
kokladın mı?

zaman geçti
zaman geçti ve akasyanın çıplak dallarına düştü gece
kaydı pencerenin camları ardından
ve soğuk diliyle
topladı tüketilmiş gündüzün artıklarını

nereden geliyorum ben?
ben nereden geliyorum?
kokusuna bulanmış olarak gecenin
henüz çok taze mezar toprağı
o iki taze elin mezar toprağı
nasıl sevecendin ey sevgilim, ey tek sevgilim
nasıl da sevecendin yalan söylerken bana
kapatırken göz kapaklarını aynaların
ve avizelerin
incecik saplarını koparırken
götürürken beni karanlıkta aşkın ovalarına
bir susuzluk yangınından çıkan o baş döndürücü buğu
uzanır uykunun çimenlerine!

o kağıttan yapma yıldızlar
dönüp duruyor sonsuzluğun çevresinde
niçin sözü sesle söylediler?
niçin görme’nin evine konuk ettiler bakışı?
niçin götürdüler okşamayı
kızlık saçlarının utangaçlığına?
burada bak,
sözle konuşan
bakışla okşayan
ve okşayarak dinginlik bulan o insanın canı
nasıl gerildi
kuşkuların çarmıhına
ve nasıl gerçeğin beş harfi olan
dallarının izleri beş parmağının
kaldı onun yüzünde!

nedir sessizlik, nedir, nedir ey sevgilim?
nedir sessizlik söylenmeyen sözlerden başka?
susuyorum ben ama dili serçelerin
doğa şenliğinde akan cümlelerin yaşam dilidir
serçelerin dili, yani : bahar. yaprak. bahar.
serçelerin dili : meltem. koku. meltem.
fabrikalarda ölüyor şimdi serçelerin dili

kimdir bu insan, caddesinde sonsuzluğun
yürüyen bir birlik anına doğru
ve yıllardır taşıdığı saati
kim bu, horozlar ötmeye başlayınca
doğan günün yüreği yerine
kahvaltının hazır olduğunu düşünen
kimdir bu insan, hem başında bir aşk çelengi
hem de çürüyen düğün giysileri içinde ?

demek vurmadı sonunda güneş
aynı anda
ikisine birden kutupların
ve çıkıp gitti
gövdeni dolduran çınlayışı mavi çinilerin

öylesine doluyum ki, tapınıyorlar sesimin üstünde…

mutlu cesetler
kederli cesetler
cesetler suskun ve düşünceli
inceliksever, giyimsever, yemeksever
belirli zamanların dudaklarında
ve kuşkulu zemininde gelip geçen ışıkların
istekle dolu boşunalığın çürümüş meyvalarını toplarken
ah,
ne kadar insan var kavşaklarda merakla olay bekleyen
tam da dur işareti verilirken ezilmiş olmalı
olmalı olmalı zamanın tekerleri altında
yağmurlu ağaçların yanından geçen adam.

Furuğ Ferruhzad

ileŞiir Antolojim

Bahçeye Acıyorum

 

Çiçekleri düşünen yok!
Balıkları düşünen yok!
İnanmak isteyen yok:
Bahçe ölüyor!
Yüreği kabarmış bahçenin güneş altında.
Boşalıyor bahçenin zihni usul usul
yeşil anılardan!
Sanki bahçenin duygusu
soyut bir şey
bahçenin yalnızlığında solan.

Evimizin avlusu yapayalnız.
Yabancı bir bulutun yağmasını bekliyor
evimizin avlusu.
Esniyor.
Ve boşalmış evimizdeki havuz.
Düşüyor ağaçların tepesinden toprağa
küçücük acemi yıldızlar.
Ve balık yuvalarının loş pencerelerinden
Öksürük sesleri geliyor geceler.
Evimizin avlusu yapayalnız.

Babam Diyor:
“Geçti benden!
Benden geçti!
Eledim unumu,
Astım eleği.”
Ve odasında sabahtan akşama dek
Ya Şâhnâme okuyor
Ya Nâsihüttevârih.
“Lanet olsun balığına da kuşuna da!
Ben öldükten sonra
ne fark eder
ha bahçe olmuş
ha olmamış!
Yeter emekli maaşım bana!”

Anamın bütün hayatı
Serilmiş bir seccade
cehennem korkusunun eşiğinde.
Anam her şeyin altında
arar bir günah izini
ve düşünür:
Bir bitkinin küfrü
lekelemiştir bahçeyi.
Anam dua okur gün boyu.
Doğal bir günahkârdır anam!
Ve üfler tüm çiçeklere.
Ve üfler tüm balıklara.
Ve üfler kendisine.
Anam bekler durur hep
ilahî bir zuhûru,
ilahî bir bağışı.

Biraderim “kabristan” der bahçeye.
Biraderim güler otların kargaşasına
ve sayar
balık cenazelerini
suyun hasta kabuğu altında
bozuşmuş zerreciklere dönüşen.
Biraderim felsefe düşkünü.
Biraderim bahçenin şifasını
bulur bahçenin yok oluşunda.
İçip buldu mu kafayı
Yumruklar kapıyı, duvarı.
Ve çalışır söylemeye
çok dertli,
yorgun
ve umutsuz olduğunu.
Ve taşır umutsuzluğunu yanında
çarşıda, pazarda
Kimliği, takvimi, mendili, çakmağı,
tükenmez kalemi gibi.
Ve öyle küçüktür ki umutsuzluğu
her akşam
kaybolur meyhanenin izdihamında.

Ve çiçek dostuydu kızkardeşim.
Yüreğindeki sade sözleri,
dayak yiyince anamdan,
götürürdü onların müşfik ve sessiz topluluğuna.
Ve konuk ederdi kimi zaman
balık ailelerini
güneşle,
tatlıyla.
Şehrin öte yakasında onun evi
Yalancıktan evler arasında,
Yalancıktan kırmızı balıklarla,
Sığınarak yalancıktan eşinin aşkına
Ve yalancıktan elma ağaçlarının dalları altında
Yalancıktan şarkılar söyler
Ve doğal çocuklar yapar.

Ne zaman gelse bizi görmeye
Eteklerinin ucu bulaşır bahçenin fakirliğine,
Kolonya banyosu yapar.

Ne zaman gelse bizi görmeye
Hamiledir hep.

Evimizin avlusu yapayalnız.
Yapayalnız evimizin avlusu.
Gün boyu
un ufak oluş
ve çatırdayış sesleri gelir kapının ardından.
Bizim komşular bahçelerinde çiçek yerine
Makineli, top, tüfek ekerler hep toprağa.
Bizim komşular kapak koyarlar hep
çini havuzlarının üstüne.
Ve çini havuzlar,
-İstemese de kendileri-
gizli barut depoları.
Ve bizim sokağın veletleri
doldururlar okul çantalarını
küçük bombalarla.
Serseme dönmüş bizim evin avlusu.

Yitireli beri kalbini
korkuyorum
bunca elin saçma tasavvurundan.
Ve korkuyorum
bunca suratın yabancı yabancı
cisme bürünüşünden.
Yapayalnızım ben
geometri dersini çılgınca seven
bir öğrenci gibi.
Ve düşünüyorum:
Hastaneye kaldırmalı bahçeyi.
Düşünüyorum…
Düşünüyorum…
Düşünüyorum da..
Yüreği kabarmış bahçenin güneş altında.
Ve boşalıyor bahçenin zihni usul usul
yeşil anılardan.

Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Mehmet Kanar

ileŞiir Antolojim

Yolculuk Şiiri

Gece boyunca birisi gönlümle konuşuyordu
“Onu görmekten perişan olmuşsun
Sabah beyaz yıldızlarla
Gidiyor, gidiyor, onu tut”

Ben senin kokunla bu dünyadan gitmiş
Yarınların aldatmacasından habersiz
Nazlı kirpiklerinin üzerine azıcık dökülüyordu
Altın tozu gibi gözlerin
Tenim ellerinin dokunuşuyla ateş gibi
Zülüflerim nefesinle dağılıyor
Aşktan şaşkın
“Kim sevgilisine âşık olduysa
Onu üzmez
Gitsin, gözüm arkasında
Gitsin, aşkım onu korur” diyordum

Ah, şimdi sen yoksun ve günbatımı
Yayıyor yolun göğsüne gölgesini
Yavaş yavaş üzüntünün karanlık tanrısı
Bakışımın mabedine ayak koyuyor
Her duvarın üzerine yazıyor
Bütün kara kara ayetlerini

Furuğ Ferruhzad

ileŞiir Antolojim

Yalnızlığın Hüznü

Camın arkasında kar yağıyor
Camın arkasında kar yağıyor
Bir el, yüreğimin sessizliğine
Hüzün tohumları ekiyor.
Sonumu böyle gördükten sonra
Saçların ağardı ey kar,
Ama yüreğime yağdın ne yazık
Mezarıma değil.
Bir fidan gibi titriyor gövdem
Yalnızlığın soğuğundan.
Süzülüyor kalbimin karanlığına
Yalnızlığın korkunçluğu

Artık içimi ısıtmıyorsun Aşk
Ey donmuş güneş
Gönlüm ümitsizlik çölü
Yorgunum, aşktan yorgun.

Ey aldatıcı şeytan, şiir
Senin de sevinçli goncan kurudu,
Sonunda;
Ruhum, bu kederli uykudan uyandı.
Ondan sonra neye baktıysam
Baş döndürücü
Şarabı görüm,
Ne yazık aradığım bir rüyanın hayaliydi.

Tanrım, cehennemi,n kapılarını benim için aç
Ne zaman kadar gizleyeceğim yüreğimde
Cehennem sıcağı arzumu.

Batıda batan güneşi çok gördüm,
Ne yazık güneyde soldu
Benim batamayan güneşim.

Ondan sonra ne arıyordum,
Ondan sonra neyi gözetliyorum?
Soğuk bir damla gözyaşı
Sıcak bir mezar gerek benim için uyumaya.

Camın arkasında kar yağıyor,
Camın arkasında kar yağıyor,
Bir el, yüreğimin sessizliğine
Hüzün tohumları ekiyor.

Furuğ Ferruhzad

ileŞiir Antolojim

Ben Senden Ölürdüm

ben senden ölürdüm
oysa sen benim yaşamımdın

sen benimle giderdin
sen bende okurdun
ben caddeleri
başıboş dolaşırken
sen benimle giderdin
sen bende okurdun

sen, ulu çınarlar ortasından sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışımasına çağırırdın
gece yinelendiğinde
gece bitmediğinde sen
ulu çınarlar ortasından , sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışımasına çağırırdın..

sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza
sen ışıklarınla gelirdin
çocuklar gidince
ve akasya başakları uyuyunca
ve ben aynada yalnız kalınca
sen ışıklarınla gelirdin..

sen ellerini bağışlardın
sen gözlerini bağışlardın
sen sevecenliğini bağışlardın
ben açken sen
hayatını bağışlardın
ışık misali bonkördün

sen laleleri toplardın
ve örterdin saçlarımı
saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde
sen laleleri toplardın

sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına
ve ben
söylemeye başka bir şey bulamadığımda
sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına
ve dinlerdin
ağlayarak akan kanımı

ve ağlayarak ölen aşkımı

sen dinlerdin
görmezdin beni ancak..

Furuğ Ferruhzad

Ben Senden Ölürdüm


ben senden ölürdüm
oysa sen benim yaşamımdın


sen benimle giderdin
sen bende okurdun
ben caddeleri 
başıboş dolaşırken
sen benimle giderdin
sen bende okurdun


sen ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışığına çağırırdın
gece yinelendiğinde
gece bitmediğinde sen 
ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışığına çağırırdın.


sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza
sen ışıklarınla gelirdin
çocuklar gidince
ve akasya başakları uyuyunca
ve ben aynada yalnız kalınca
sen ışıklarınla gelirdin…


sen ellerini bağışlardın
sen gözlerini bağışlardın
sen sevecenliğini bağışlardın
ben açken sen 
hayatını bağışlardın
ışık misali bonkördün


sen laleleri toplardın
ve örterdin saçlarımı
saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde
sen laleleri toplardın


sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına 
ve ben 
söylemeye başka bir şey bulamadığımda
sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına 
ve dinlerdin
ağlayarak akan kanımı
ve ağlayarak ölen aşkımı


sen dinlerdin
görmezdin beni ancak.


Furuğ FERRUHZAD
Çeviren : Haşim Hüsrevşahi

ileŞiir Antolojim

Onu bağışlayın

O bazen
Vücudunun kederli bağlantısını
Durgun sularda
Boş mezarlarla, unutuyor
Ve aptalca zannediyor ki
Yaşama hakkı var,
Onu bağışlayın
Bir resmin sıradan öfkesini
Kışkırtmanın uzak arzusu
Kâğıdının gözlerinde eriyor
Onu bağışlayın
Baştan başa tabutunda
Ayın kırmızı hâlesi geziniyor
Ve gecenin değişken kokuları
Vücudunu bin yıllık uykusundan
Uyandırıyor
Onu bağışlayın
O içten yıkık
Ama hâlâ gözlerinin içi ışık zerrelerinin hayaliyle parlıyor
Ve anlamsız saçları
Ümitsizce aşkının soluklarının etkisiyle titriyor
Ey mutluluğun sâde ülkesinin sakinleri
Ey yağmurda açılan pencerelerin komşuları
Onu bağışlayın
Onu bağışlayın
Çünkü büyülenmiş
Çünkü sizin ağır gelen varlığınızın kökleri
Onun gurbet topraklarında derinlere kök salıyor
Ve onun kolay inanan kalbi
Hasretin acı darbeleriyle
Göğsünün içinde kabardıkça kabarıyor

Furuğ Ferruhzad

ileŞiir Antolojim

Günah

günah işledim lezzet dolu bir günah

titreyen esrik bir tenin yanında
tanrım ne bileyim ne yaptım ben
o karanlık susku dolu zulada

o karanlık susku dolu zulada
baktım gözlerine gizemleriyle dolu
gözlerinin çaresiz isteklerinden
kalbim göğsümde çırpınıp durdu

o karanlık susku dolu zulada
yanında darmadağın oturdum
dudaklarıma heves döktü dudakları
deli kalbimin üzüncünden kurtuldum

aşkın öyküsünü okudum kulaklarına:
seni istiyorum ey benim cânânem!
ey bağrı can bağışlayan, seni
seni ey aşkım benim divânem!

kırmızı şarap camda oynadı
gözlerinde heves yalazlandı
yumuşak yatakta benim bedenim
göğsünde onun sarhoşça kıvrandı

günah işledim lezzet dolu bir günah
alevli yangılı bir kucakta
günah işledim kinci, sıcak
ve demirsi iki kol ortasında

Furuğ Ferruhzad


ileŞiir Antolojim

Akbaba


tepemde bir akbaba
hırsla ölmemi bekliyor
ben ise düşünüyorum
nasıl bir tuzak kurayım ki
bana yaklaşsın da
onu vurayım

soluk almak için
oturmaya kalksam
işte yıkıldı diye
saldırıyor yüzüme
onu vurmak için
anlayınca fırsat beklediğimi
hızla dönüyor gökyüzüne

kuşaktan kuşağa
onca insanlar öldü
yem olarak, şu ihtiyar akbabaya

deneyimlerim sesleniyor ki
bitimindeyiz zamanın
yaklaşan bir sonu var
ya senin, ya ihtiyar akbabanın

bu cadı, bu kocamış
leş yiyenin yazgısı, sana bağlı
başaramazsan eger
sıran geldi demektir

tepemde bir akbaba
hırsla bekliyor ölmemi
vay eğer
fırsatı ben kaçırırsam

dökülüyor suskunluğuna akşamın
ezanin ayak sesleri
kent akşamının hayalinde yanıyor
altın ormanları düşlerin
ve odamın suskunluğunda
cuma akşamıyla uğraşıyor
ezanın ayak sesleri

benim elimde kitap
cuma akşamı sessiz
kopuk kopuk geliyor kulağıma,
ezan
kime söylüyor
ne diyor
kent
ugraşıyor Cuma akşamıyla
ve o garip ses
yalın bir köylü gibi
yitiyor kentin çağıltısında
ben yine
kitap okuyorum

Furuğ Ferruhzad
Türkçesi: Sobhi Babek

ileŞiir Antolojim

Tutsak

seni istiyorum ve biliyorum ki
gönlümce kucaklayamayacağım
sen, aydınlık ve el değmemiş gökyüzüsün
ben, bu kafesin köşesinde bir kuşum, tutsağım

karanlık ve soğuk parmaklıklar ardından
hasret dolu gözlerim, bakıyor yüzüne hayranlıkla
bir elin uzanışını düşünüyorum
ve ansızın kanatlanmayı sana

bir gaflet anında aklımdan geçiriyorum
bu sessiz zindandan kanatlanıp uçmayı
tebessümle bakarak gardiyanın gözlerine
senin yanında yeniden hayata başlamayı

düşünüyorum ama biliyorum ki hiç
gücüm yok bu kafesten kurtulmaya
gardiyan razı olsa bile
takatim yok kanatlanıp uçmaya

parmaklıkların ardında her gündoğumunda
bir çocuğun gözleri gülümser yüzüme
şen bir şarkıya başladığımda
gelir bana dudaklarında buseyle

eğer ey gökyüzü bir gün
bu sessiz zindandan kanatlanıp uçarsam
o ağlayan çocuğun gözlerine bakarak nasıl
vazgeç benden, ben tutsak bir kuşum derim

bir mumum ben, gönlümdeki ateşle
viraneyi aydınlatırım
eğer sönmeyi seçersem
yuvayı yıkar dağıtırım

Furuğ Ferruhzad
Yeryüzü Ayetleri – Tutsak