Ağlarım ağlatamam

Bana sor sevgili kâri’, sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım:
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şi’r için “gözyaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.

Mehmet Akif

Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi

Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,
Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler, göremezlerdi tabii;
Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,
Bir kerede, mamure-i dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma’sum,
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;
Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!
Âlemlere rahmetti evet şer-i mübini,
Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;
Medyûn ona cemiyyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûndur o mâsuma bütün bir beşeriyyet
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Mehmet Akif Ersoy

Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak…

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir.”
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez…
En korkulu câni gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel’un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev’ûd-u Hudâ’dan,
Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…
Sesler de: “Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!”
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.

Mehmet Akif Ersoy

Necid Çöllerinden Medine’ye

Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…
Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,
Üç ay “Tihâme!” deyip çiğnedim beyabanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene ram,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş’ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!…

Mehmet Akif Ersoy



Seyfi Baba

Geçen akşam eve geldim. Dediler:
-Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
-Nesi varmış acaba?
-Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
-Keşki ben evde olaydım… Esef ettim, vah vah!
Bir fener yok mu, verin… Nerde sopam? Kız çabuk ol…
Gecikirsem kalırım beklemeyin… Zîrâ yol
Hem uzun, hem de bataktır…
-Daha a’lâ, kalınız:
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.

Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde.
Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,
“Gel!” diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
Boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;
Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun…
Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
Kâh olur, kör gibi Çarpar sıvasız bir duvara;
Kâh olur, mürde şuâ’âtı düşer bir mezara;
Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
Kâh bir ma’bed-i fersûdenin üstünden aşar;

Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,
Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;
Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;
Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kâtil…
Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
Bana göstermeli bir kerre… Niçin? Belli değil!
Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
Hatm-i enfâs edivermez mi hemen “cız!” diyerek?
O zaman sâmi’anın, lâmisenin sevkıyle
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi…
Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.

Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
Geçiyor… Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,
Giderim arkalarından… Yolu buldum zâten.
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.
Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem… İyi amma kapı zâten aralık…
Gâlibâ bir çıkan olmuş… Neme lâzım, artık
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:

– Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun…
Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın…
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!
O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:
O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!

Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba.
-Ihlamur verdi demin komşu… Bulaydık, şunu, bir…
-Sen otur, ben ararım…
-Olsa içerdik, iyidir…
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme…
Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.

-Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
-Mehmed Ağa’nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktamıyayım… Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez… Yalınızlık pek güç.
Ba’zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
-Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.

İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına…
Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

Mehmet Akif Ersoy

استقلال مارشی

استقلال مارشی

                   – قهرمان اوردومزه –

قورقما، سونمز بو شفقلرده يوزن آل سانجاق
.سونمدن يوردمڭ اوستنده توتن اڭ صوڭ اوجاق
!او بنم ملتمڭ ييلديزيدر، پارلاياجاق
!او بنمدر، او بنم ملتمڭدر آنجاق

!چاتما، قربان اوله يم، چهره ڭى اى نازلي هلال 
قهرمان عرقمه بر گول… نه بو شدت، بو جلال؟
.سڭا اولماز دوكولن قانلريمز صوڭره حلال
.حقيدر، حقه طاپان، ملتمڭ استقلال

بن ازلدن بريدر حر ياشادم، حر ياشارم؛
!هانگى چیلغین بڭا زنجير ووراجقمش؟ شاشارم
.كوكره مش سیل گبى يم، بنديمى چيگنر، آشارم
.ييرتارم داغلرى، انگينلره صيغمام، طاشارم

،غر بڭ آفاقنى صارمشسه چليك زرهلى ديوار
.بنم ايمان دولو گوگسم كبى سرحدم وار
،اولوسون، قورقما! نصل بويله بر ايمانى بوغار
‘مدنيت!’ ديديگڭ تك ديشى قالمش جاناوار؟

آرقاداش، يورديمه الچاقلرى اوغراتما صاقين؛ 
.سپر ايت گووده ڭى، دورسون بو حياسزجه آقين
،دوغا جقدر ساڭا وعد ايتديگى گونلر حقڭ 
.كيم بيلير، بلكه يارين، بلكه ياريندن ده ياقين

!باصديغڭ يرلرى ‘طوپراق’ دييه رك گچمه، طانى
.دوشون التنده كى بيڭلرجه كفنسز ياتانى
.سن شهيد اوغليسيڭ، اينجيتمه، يازيقدر، آتاڭى
.ويرمه، دنيالرى آلسه ڭ ده ، بو جنت وطنى

كيم بو جنت وطنڭ اوغرينه اولمازكه فدا؟
! شهدا فيشقيراجق طوپراغى صقسه ڭ، شهدا
، جانى، جانانى، بوتون واريمى آلسين ده خدا
.ايتمه سن تك وطنمدن بنى دنياده جدا

:روحمڭ سندن الهى، شودر آنجاق املى 
!دگمه سين معبدمڭ گوگسنه نامحرم الى
-بو اذانلر- كه شهادتلرى دينڭ تملى
.ابدى يوردمڭ اوستنده بنم ايڭله ملى

.او زمان وجد ایله بيڭ سجده ايدر- وارسه – طاشم
هر جريحه مدن، الهى، بوشانوب قانلى ياشم؛
فيشقيرير روح مجرد گبى يردن نعشم؛ 
!او زمان يوكسله رك عرشه ده گر بلكه باشم

!دالغا لان سن ده شفقلر گبى اى شانلى هلال  
.اولسون آرتيق دوكولن قانلريمڭ هپسى حلال 
ابدياً سڭا يوق، عرقمه يوق اضمحلال؛ 
،حقيدر، حر ياشامش، بايراغمڭ حريت
.حقيدر، حقه طاپان ملتمڭ استقلال


                                      محمد عاكف 

شعر اچون «كوز یاشی« دیرلر

بڭا صرسوكیلی قارء ، سڭا بن سویلیه یم؛
نە هویتدە شو قارشیڭده طوران اشعارم
برییغین سوزكه، صمیمیتی آنجق هنری؛
نه تصنع بیلیرم، چونكه، نه صنعتكارم
شعر اچون «كوز یاشی« دیرلر ؛ اونی بیلمم، یالڭز
عجزمڭ كریه سیدر بنجە بوتون آثارم
اغلارم، اغلاده مام؛ حس ایدرم، سویلیه مم؛
دیلی یوك كلبمڭ ، اوندن نه قدر بیزارم
اوقو، شاید سڭا بر حسلی یورك لازمسه؛
اوقو، زیرا اونی یازدم ایكی سوز یازدمسه

محمد عاكف 

Bana sor sevgili kaari,sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım

Bir yığın söz ki,samimiyeti ancak hüneri;
Ne tasannu bilirim,çünkü ne sanatkârım

Şiir için ‘gözyaşı’derler; onu bilmem, yalnız
Aczimin giryesidir bence bütün âsarım

Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizârım

Oku ,şayed sana hisli bir yürek lâzımsa;
Oku ,zira onu yazdım ,iki söz yazdımsa

Yarim Çiçek Olmuş Burnumda Tüter: Mehmet Âkif’in Mektupları

Mehmet Âkif’in yüzünün güldüğü bir fotoğrafı hiç görmedim. Hemen her fotoğrafında devasa yüklerin altındaki bir adamın sorumluluğu ya da derin bir hüznün ağırlığı okunabilir. Kendini değil milletini yaşayan bir adam olarak gördüğümüz Âkif’te belki de bu yanı kanıksadık ve bu yüzden fazla da dikkatimizi çekmiyor. Milletinin hayatını yaşayan bu adamın elbette hepimiz gibi bir ailesi de vardı. Bu çevre içinde Âkif’in yaşadığı acılar, endişeler, sevinçler ve sıkıntılar da vardı. Âkif’in kızına ve damadına 1928-36 yılları arasında Mısır’dan yazdığı yazdığı mektuplarda şiirin kayıtlarından âzâde ve Âkif’in kamuya yansıyan yüzünün daha mahrem yanları var.

Mehmet Âkif’in yazdığı mektuplar pek çok açıdan konuşulabilir. Ancak bu yazıda Âkif’in mektuplarına yansıyan ekonomik sıkıntılar, bir aile büyüğü olarak kızına ve torununa duyduğu sevgi ele alınacak. Tabi ki bir de Âkif’in bazı sosyal meselelere dair düşünceleri…

Mehmet Âkif’in mektuplarını okurken yaşadığı malî sıkıntının izlerine, kızına verdiği öğütte rastlıyoruz. Şöyle diyor Âkif: “Dünyada para kadar lüzumlu bir şey daha olmadığı için onu idare ile harç etmek en ziyade aranılacak bir meseledir. Biz bu hakikati pek geç anladık.” Aynı konu birkaç yıl sonra yazdığı bir mektupta da “…yazdan biriken borçları ödemekle meşgulüm.” cümlesiyle tekrar karşımıza çıkar. Âkif Mısır’dadır ve ihtiyarlığına rağmen kendilerine yardımcı olacak birini tutmaya gücü yetmez. Bu dönemde Âkif, “Ben de çay, bulaşık işlerini kemal-i intizam ile görüyorum.” diye yazar. Bir başka mektubunda, “Yemeğimi pişiriyorum. Ortalığımı süpürüyorum. Bir evde ne vazife varsa hepsini kendim yapıyorum.” diye yazar. Bunları yazdığında Âkif, altmışını geçmiştir. Mısır’da 1935 yılında aileye bir ev tahsis edilir. Mektubundaki “…kira derdi olmaması ne büyük bir saadetmiş.” cümlesi Âkif’in yaşadığı maddi sıkıntıları göstermesi bakımından kayda değer.

Akif’in yaşadığı gurbetin derinliğinin en çok hissedebileceği mektup belki de bahar ve bülbülden bahsettiği mektuptur. Âkif’in bülbül şiirinin başlangıcında, yemyeşil bir tabiatta defalarca bülbül sesi dinlemiş bir şairin bakışı vardır. Aynı şair, bakınız Mısır’ın kavurucu sıcağında neleri özlemiş: “Hesapça baharınız gelmiş olacak… Civardan bülbül sesleri geliyor mu? Yoksa bizim gibi sizler de o mübarek sese hasret misiniz? Mısır’da hiç bülbül yoktur. Bazıları İskenderiye civarında tek tük bulunduğunu söylüyorlar. Bizler alışık olduğumuz için bülbülsüz bahardan zevk alamıyoruz.”

Ancak tüm bu olumsuz şartlara rağmen Âkif şikayet eden bir ruh hâli içinde değildir. Hatta Yahya Kemal’in şiirinden ödünç alarak söylersek, Âkif’e mektuplarında “mümin, mütevekkil” bir ruh hâli hakimdir. Belki de en çok tekrarladığı ve beğendiğini söylediği söz şudur: “Bir yiyip bin şükretmeli… Şair ‘şükr-ü nimet dahi bir nimettir’ diyor ki en beğendiğim sözlerdendir.” Kendinin ve kızının durumundan bahsettikten sonra şükür sadedinde şöyle der: “Allah, odunu, kömürü, yiyeceği, giyeceği kıt olan kullarına yardımcı olsun, âmîn.” Bu satırlarda hayatla iç içe, hayatın gerçeklerini gören ve son derece insanî bir şekilde onlarla hemhâl olan bir Âkif görüyoruz.

Âkif’in mektuplarının en duygulu yanı belki de torunu hakkında yazdıklarıdır. Hemen her mektubunda sözü hemen ona getirir ve ayrıntılarıyla onun hakkında bilgi verilmesini ister. Daha üç dört yaşından itibaren ona Ferda Kadın diye takılır. Kendi ifadesiyle artık yaşlı bir adam olan Âkif, torunu söz konusu olduğunda âdeta çocuklaşır. İşte torunu için yazdığı cümleler: “Elhamdülillah mektubunuz geldi. İçinde fotoğraflarınızı görünce dikiş kala sevincimden çıldırıyordum. …Benim kıymetli minicik Ferda’m maşallah enikonu büyümüş, o benim pek sevgili ve pek kıymetli bir malımdır. Onun güzel, zeki gözlerinden şapır şapır benim için öpünüz! Olmaz mı?

Son olarak, Âkif’in mektuplarında geçen ve onun çağını aşan ufkunu yansıtan birkaç konudan bahsetmekte fayda var. Âkif’in damadının tayini Beytüşşebab’a çıkar, İstanbul’da yetişmiş biri için muhtemelen Beytüşşebab’ın şartları zordur. Kızına yazdığı ve torunlarının Kürtçe öğrenip öğrenmediğini sorduğu mektuplarından birinde şunları söyler: “Yurdun her tarafını dolaşmalı, her tarafına hizmet etmelisiniz. Vatan bir küldür ki tecezzi kabul etmez: şarkı, garbı, şimali, cenubu nazarımızda bir olmalıdır. Uzak, yakın, soğuk, sıcak dememeli; elimizden geldiği kadar, hatta bunun fevkinde olarak fedakârane çalışmalıyız. Başka türlü ne yaşamak, ne memleketi yaşatmak ihtimali yoktur.” Âkif’in 1935’te kendi çocuklarına verdiği bu öğütleri, aradan yaklaşık yüz yıl geçmesine rağmen benimseyememiş olmamızı nasıl açıklamak gerekir, bilemiyorum!

Benzer bir düşünceyi yine kızına yazdığı mektupta, İngilizleri örnek göstererek ifade eder. Âkif, Mithat Cemal’den ödünç aldığı bir ifadeyle, “Bizler dünyaya gelmemişiz, İstanbul’a gelmişiz.” der. Bu sözü dünyayı tanımadığımız, farklı coğrafyalara gitmediğimiz, her yerde olmadığımız için kendi vatanımızda da rahat edemediğimiz sadedinde söyler. Âkif, İngiliz hakimiyetinin ardındaki itici gücü kolaya kaçarak sadece sömürgecilikle açıklamaz. Uzunluğuna rağmen Âkif’in nesrini ve düşüncelerini çok güzel yansıttığı için mektubun bu kısmını buraya alabiliriz: “Bugün yüzlerce milyon efrad-ı beşere hakim bulunan İngilizleri gözümüzün önüne getirelim. Acaba heriflerin bu kudretleri, bu muvaffakiyetleri tesadüfen mi oluvermiş, yoksa milletçe birçok mesaiye, birçok şedaide katlanmak sayesinde mi elde edilmiş? Londra’da naz ü naim içinde büyümüş, ebeveyninin milyonları sayesinde her türlü ihtiyaçtan fersahlarca uzak bir lordun oğlu kalkıyor, Sudanlara, Afrika’nın en yaşanmaz, en cehennemi bucaklarına giderek gençliğinin en kıymetli çağlarını İngiltere hesabına o kumlara gömüyor. Vatanı uğruna çektiği tahammülsüz meşakkatleri hiçe sayıyor. Daha doğrusu kendine şeref biliyor. Biz biçarelerse İstanbul’dan çıkıp Bursa’ya gitmeyi felaket telakki ediyoruz. Bizim Mithat Cemal ‘Bizler dünyaya gelmemişiz, İstanbul’a gelmişiz.’ der ki pek doğrudur.”

Âkif, milletini yaşamış büyük bir insan. Merasimlerde okunan şiirleri dâhil, Âkif’in hâlâ hakkıyla anlaşılmadığını görüyoruz. Onu okudukça yepyeni söyleyişlerle, yepyeni tecrübelerle, yepyeni bakış açılarıyla karşılaşıyoruz. Bu nedenle Âkif, sadece bir kere değil tekrar tekrar okunması gereken biri. Mektupları da Âkif’in bu zengin yönünü yansıtan bir metin ve mutlaka okunmalı.

Doç Dr. Zekeriya Başkal

Kızı Suad Hanım’a yazdığı başka bir mektubunda şöyle sesleniyor:

“Biz cümlemiz iyiyiz. Sizden iyi haberler aldıkça büsbütün iyi oluyoruz. Mektupların arkasının kesilmemesine, aralarının da açık olmamasına lütfen itina ediniz. Validen Suad fodulu oldu demiştim ya, şimdi o fodulluk bir kat daha arttı: Geçen gün ‘Suad nerde, biliyor musun?’ diye sordu. ‘Türkiye’de’ dedim. ‘Hayır, işte buracıkta’ diye burnunun ucunu gösterdi. 
Yarim çiçek olmuş burnumda tüter! Gündüzleri hülyasında, geceleri rüyasında Ferda Kadın’la Suad Hatun’dan başkası yok.”

*

Dünyada ne mesud kimseler vardır ki: Saadetlerinden haberleri yoktur, kendilerini bedbaht sanır dururlar! Galiba Suad Hanım da yavaş yavaş onların sürüsüne katılacak! Bugün dünyanın garbı, şarkı, cenubu, şimali gûn-a-gûn buhranlarla kıyamete dönmüş; yüzlerce milyon benî Âdem sefaletin, işsizliğin, ümidsizliğin pençeleri altında kıvranıyor; mahşer meydanı gibi kimse nefsinden başkasıyla katiyyen meşgul değilİşte o zavallıları göz önüne getirmeli de insan bir yiyip bin şükretmeli. Hamdolsun bizlerin hiçbir şeyimiz eksik değil.”