Ne geçmiş ne de gelecek, dem bu demdir…

Mezarlıktan çıkıp eve gittim. Annem şaşkın bir hâldeydi. Her gece beni sarhoş olarak görmeye alışmıştı. Her zaman eve sabaha doğru gelirdim. Onu hasta olmadığıma ikna ettikten sonra kendi hâlime bırakıldım. Gördüğüm hayalleri düşündüm ve erkenden yattım. Ertesi sabah çarşıya gittim. Birkaç küçük tencere, tabak, sahan, kaşık ve mangal gibi eşyaların yanı sıra yağ, pirinç, kahve gibi şeyler aldım. Ve mezarlığa gittim. Aynalı Baba kulübesinin önünde oturuyordu. Aldığım hediyeleri reddetmedi. Kahve pişirdi. Bir müddet sohbet ettik. Sonra yemek yedik. Biraz uyuduk. Sonra kahve içtik. Aynalı Baba neyini eline aldı. O güzel sesiyle gazel okuyarak neyi üflemeye başladı.

Bu şuun, âlem
Bîsebat-u bîkıdem
Nerde Havva, Adem?
Varsa aklın ey dedem.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Yâd-ı mazi bahşeder
Hayf-ü âlâm-ü keder
Olma meşgul-i kader
Kimse kalmaz hep gider.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Sen gibi bir saile
Heyf değil mi gaile?
Olma meşgul hâl ile
Derd-i istikbal ile.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Bu hayatta yok vefa
Her günü derd-ü cefa
Sen, ey müştak-ı sefa
Ömrünü etme heba.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Kim bilir Ethem imiş
Bilmeyen sersem imiş
Gayesi bir dem imiş
Maadası hem imiş.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem

A-mâk-ı Hayal
Filibeli Ahmed Hilmi
(Hayalin Derinliklerinde Yolculuk)

Bu olaylar ve bu âlem
ezelî ve ebedî (süresiz) değildir.
Havva ve Adem nerede, ey dedem!
Aklın varsa an bu andır.

Geçmişi hatırlamak korku,
ıstırap ve keder verir.
Kaderinle uğraşma.
Çünkü kimse kalıcı değildir, herkes gelip gider.
An bu andır, an bu an.

Senin gibi bir dilencinin
dert ve sıkıntı ile uğraşması yazık değil mi?
Ne şimdinin ne de geleceğin derdiyle uğraşma!
An bu andır, an bu an.

Bu hayatta vefa yoktur,
Her günü dert ve cefadır.
Sen ki; Ey huzur için can atan!
Boşa geçirme ömrünü!
An bu andır, an bu an.

Bilen kimse Ethem imiş,
bilmeyen ise sersem imiş.
Ölüm sırasında hayat bir nefesten ibaretmiş,
Geride kalanlar dert ve kedermiş.

An bu andır, an bu an.
An bu andır, an bu an.

A-mâk-ı Hayal
Filibeli Ahmed Hilmi
(Hayalin Derinliklerinde Yolculuk)

Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret etmektir.

Bugün Aynalı’nın hâlinde bir durgunluk, bakışlarında biraz hüzün vardı. Uzun süre sessiz kalıp, düşüncelere daldık. Ben seyrettiğim garip manzaraları düşünüyor, insanların fikirlerinin bu kadar değişik ve çok oluşuna şaşırıyordum. Aynalı’nın konuşmaya başlamasıyla düşüncelerden sıyrıldım ve kendime geldim.
-Ben yalnızca ney değil, saz çalmasını da bilirim. Aslında bütün çalgıları çalmasını bilirim. Bugün sana biraz saz çalayım.
Kulübesine girip bir saz getirdi. Kalenderâne bir taksimden sonra okumaya başladı:

Zahid bize ta’n eyleme
Hak ismi okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazrete gider yolumuz.
Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli

Ko desinler bize deli
Usludan yeğdir delimiz.
Muhyi sana da ola himmet
Aşık isen canan minnet
Elif Allah, mim Muhammed
Kisvemizdedir dallımız.

Dalmışım… Büyük bir sarayın içinde, çok küçük bir pencerenin önünde bulunuyordum. Bu pencereden, içine binlerce kişinin sığabileceği genişlikte büyük bir oda görüyordum. Odanın duvarları, benim pencerem gibi küçük pencerelerle doluydu. Her birinin önünde bir kişi oturmuş, odayı seyrediyordu. Odanın içinde, zümrüt ve yakuttan yapılmış kürsülerin üstünde, başlarında taç olan, çoğunun yüzü peçeli, heybetli ve ağırbaşlı kimseler oturuyordu.

Kürsülerin ortasında, oturan zattın biri ayağa kalkıp:

-Beşeriyet gelmiş. Bize bir soru soracakmış. Uygun bulursanız gelsin, dedi.

Orada bulunanlar uygun bulduklarını söylediler. Konuşma yapan zattın emri üzerine Beşeriyet’i odaya aldılar.

“Beşeriyet” adındaki bu adam sakat ve sefil bir zavallıydı. Üzerindeki eski püskü elbiseleri ve sararmış yüzü, meclisin durumuyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Başkan vekili ona:

-Ey Beşeriyet! Otur, rahat et ve sorunu sor! dedi. Fakat Beşeriyet oturmadı ve dedi ki:

-Oturmak, rahat etmek mi? Yazık! Yüzbinlerce senedir oturup, rahat edecek zamanın oldu mu diye bir sorun hele. Bir taraftan geçim derdi, diğer taraftan hastalıklar rahat etmek için vakit mi bırakıyor? Bu kadar sefil olmama rağmen, yine de intihar edemiyorum. Ben alçağın biriyim.

Bunları söylerken hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bu durumdan son derece etkilenen meclisi hazin bir sessizlik kaplamıştı.

Bütün üyeler zavallı Beşeriyetin acısını paylaşıyormuş gibi görünüyordu. Başkan vekili:

-Bu çok büyük bir mesele. Çözüme kavuşturulması başkanın gelmesine bağlı, dedi.

O sırada Beşeriyet dedi ki:

-En azından bu kadar sefalete niçin katlandığımı, neden intihar etmediğimi anlasam.

Meclistekilerden biri ayağa kalkıp:

-İzin verirseniz şu zavallıyı teselli edeyim, dedi. Meclisin uygun görmesiyle, şunları söyledi:

Ya Rab! Hayatta nedir bu lezzet?
Hayata rabteden bu garip kuvvet!
Hayat ki bîbeka pür derd-ü keder,
Yine emel o, nedir bu hikmet?
Bir an bırakmaz insanı rahat,
Bin türlü âlâm, derd-i maişet,
Çocukluğunda ağlar beşikte,
Feryatla geçer o vakt-i ismet,
Civanlığında bin türlü âmâl,
Şeyhudetinde bin türlü minnet,
Vakt-i ecelde mazı bir an,
Bir an için mi bunca sefalet!
Hatifi bir ses verdi cevabı,
Dedi: Hayatta bu zev- ü kıymet,
Akiller için seyr-i bedayi,
Câhiller için yemekle şehvet.

Beşeriyet derin bir ah çekti ve:

-Doğru, Doğru!.. Lütfen bana söyleyin, merhamet edin. Madem ki hayattan tiksiniyorum, ama onsuz da yapamıyorum. Öyleyse saadetin ne olduğunu bana söyleyin, dedi.

O sırada başkan geldi. Meseleyi anladı ve oradakilere:

-Haydi bakalım, şu zavallının sorusunun cevabını verin! dedi.

Oradakilerin bazıları şu şekilde cevap verdiler:

Hz. İbrahim:
-Saadet; çalışıp kazanmak ve kazanılanları başkalarıyla paylaşmaktadır.
Hz. Musa:
-Saadet; nefsi, Firavun’un tutkuları gibi tutkulardan kurtarmaktadır.
Hz. Adem:
-Saadet; şeytana ve Havva’ya uymamaktadır.
Konfüçyüs:
-Bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.
Platon:
-Daima yüce şeyleri düşünmektedir.
Aristo:
-Mantık! İşte saadet!
Zerdüşt:
-Saadet, karanlıkta kalmamaktadır.
Brahma:
-Saadet mi? Zannedilen şeyin aksidir.
Hz. İsa:
-Saadet; Maziyi unutmak, içinde bulunulan anı iyi değerlendirmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.
Lokman Hekim:
-İnsanlar bu kelimeyi bütün dertlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişlerdir.
Hızır Aleyhisselâm:
-Saadet, tutkuların giremediği gönüllerde aniden görülen bir hayalettir.

Bu sözler üzerine Buda öfke ile ayağa kalkıp:

-Ey Beşeriyet! Saadet, yok olmanın güzel isimlerinden biridir. Nirvana! Ey Beşeriyet! Nirvana! dedi.

Sonunda Beşeriyet yorgun bir hâlde yere düşüp:

-Oooff! Hangisi? Hangisi? diye söylendi kendi kendine.

İşte o zaman Başkan ayağa kalktı ve:

-Ey Beşeriyet! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret etmektir, dedi.

O sırada Beşeriyet ayağa kalktı ve:

-Ey Fahr-i Alem Efendimiz! Beşeriyet’in dertlerini anlayan ve bunun ilacını bulan yalnızca sensin! dedi.

Gözlerimi açtığımda, boşu boşuna Aynalı’yı aradı gözlerim. Derken yanımda bir kâğıt parçası gördüm. Üzerinde şunlar yazılıydı: “Elveda! Kim bilir gün gelir belki yine görüşürüz.”
Mezarlıkta akşama kadar ağladım…

A-mâk-ı Hayal
Filibeli Ahmed Hilmi
(Hayalin Derinliklerinde Yolculuk)