Sonrası Ayrılık (Bir Kitabın Basılış Serüveni)

Sonrası Ayrılık’taki, bugün çoğunu acemice, çocukça bulduğum öyküler bana hep o yılları, o heyecanı, o sıkıntıları hatırlatır. İçlerinden şanslı olan birkaç tanesi Unuttuğum Bütün Akşamlar’da yer aldı. Diğerleri bir daha basılmayacak…

Dergilerde beş altı yıldır yazılarım, öykülerim yayımlanıyordu. Elime aldığım her kitap gözümde biraz daha büyüyor, ağırlaşıyor, ruhuma yük oluyordu. Bunlardan birinin kapağında kendi adımı görüp göremeyeceğimin ağırlığıydı bu. Oysa henüz yirmili yaşlarımın başlarındaydım. Şimdiki yaşımdan baktığımda neredeyse çocuk sayılırdım yani. Dosyamı hazırlamaya başlamıştım. Yayınevlerine, yazan çizen insanlara uzak, kendi halinde okuyup yazan bir gençtim. Birileri elimden tutmazsa, önüme düşmezse kendiliğimden bir yayınevinin kapısını çalacak cesarette değildim. Dergilere gönderdiğim öykülerden uzunca bir süre haber gelmeyince akıbetini sormaktan bile çekiniyorken bu cüreti asla gösteremezdim.

O günlerde Milli Eğitim Bakanlığı, “Öğretmen Yazarlar Dizisi” üst başlığı altında kitaplar yayımlamaya başlamıştı. Benim kadrom ise “Uzman Yardımcısı” idi ve bunun bir sıkıntı doğurup doğurmayacağını bilmiyordum. Şansımı denemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Dosyamı gönderdim.

Dergide yayımlanan öykü

Yine o günlerde, Yayımlar Dairesi’nce çıkarılmakta olan dergiye bir öykü ve öykümü destekleyecek birkaç desen gönderdim. Bir hafta sonra işyerime bir telefon geldi; Yayımlar’dan bir şube müdürüydü arayan. Beni oraya davet ediyordu. Aramız beş yüz metreydi. Gittim. Şube müdürü, bu kadar yakın olmamıza rağmen niçin öykümü postayla gönderdiğimi sordu. “Bilmem,” dedim, “kimseyi tanımıyorum; buraya gelip kime, ne diyeceğim ki…” Uzun uzun sohbet ettik. Öykümü beğendiğini söyledi, başka öykülerim olup olmadığını sordu. Vardı ama bakanlık onları yayımlamazdı, onların genel çizgisinin biraz dışında şeylerdi yazdıklarım. Görmek istedi. Bu vesileyle sık sık gidip gelmeye başladım oraya. Bir gün, okuyup yazan insanlara ihtiyaç duyduklarını söyleyip birlikte çalışmayı teklif etti bana. Önce kabul etmedim ama bir süre sonra beni kandırmayı başardı şube müdürü. Birlikte çalışmaya başladık. Dergiyi bir edebiyat dergisi kimliğine kavuşturmak istiyor, engelleri birlikte aşmaya çalışıyorduk. Bir yandan da aklım dosyamdaydı. Biz dergi şubesiydik, kitaplara kültür kitapları şubesi bakıyordu. Yani onun müdürü ayrıydı. Kitabımı daha doğrusu dosyamı sorarsam torpil istiyormuşum gibi anlaşılacak korkusuyla uzun süre sesimi çıkarmadım. Benim müdürüm, kitap çıkarmayı düşünüp düşünmediğimi sorunca durumu anlattım. O da kültür kitapları şubesi müdürüne soracağını söyledi. Bu arada, kültür kitapları yayın kurulu dağıtılmıştı ve yeni bir kurul oluşturulmaya çalışılıyordu. Bir süre sonra yeni yayın kurulu görevine başladı. Üniversite hocalarından oluşturulan kurulun günümüz edebiyatına ilgisi son derece zayıftı gördüğüm kadarıyla. Ben ise yine kimseye bir şey sormuyor, soramıyor, bekliyordum.

Üç yıl okunmadan bekleyen dosya

Aradan üç yıl geçti. Orada yeni bir çevre edindim. Eli kalem tutanlardan beni tanıyanlar, kitaplarının akıbetini öğrenmek için beni devreye sokuyorlar, ben de durumlarını öğrenip onları bilgilendiriyordum ama kendi kitabımı soramıyordum. Aralarında olduğum için beni dikkate mi almıyorlardı, yazardan mı saymıyorlardı ya da bilmediğim başka şeyler mi vardı, anlayamıyordum ama durum son derece can sıkıcıydı. Altlarında çalışan birinin kitabının çıkması onlar için pek de hoş bir şey değildi herhalde. Bir gün, nasıl olduysa söz benim dosyaya geldi. Dosyanın incelenmek üzere kime gönderildiğini hatırlayamadılar. Defterler, kayıtlar incelendikten sonra dosyanın, Gazi Üniversitesi’nde bir kadın hocada olduğu anlaşıldı. Bölüm şefinin hocaya ulaşma çabaları bir türlü sonuç vermiyordu. Birkaç ay da öyle geçti. Sonunda bölüm şefiyle birlikte hocanın odasına gittik. Hatırlayamadı, kendisinde öyle bir dosya olmadığını söyledi. Üç yıl önce kendisine gönderildiğini söyleyince dolaplarını karıştırdı ve nihayet benim zavallı dosyayı buldu. Okumamıştı tabii. Sanırım bunca yıl bekletmiş olmanın mahcubiyetiyle dosyama olumlu rapor verdi kısa süre içerisinde ve bize teslim etti. Şimdi de yayın kurulunun toplanmasını beklemek gerekiyordu, son kararı onlar verecekti. Neyse ki herhangi bir sorun çıkmadı ve dosyam basılmak üzere İstanbul’a, devlet kitapları matbaasına gönderildi.

Asıl serüven şimdi başlıyordu. Matbaada sıraya girecekti kitabım ve kim bilir kaç sene sonra sıra gelecekti. Önce dizgi sırası, sonra baskı… Sonra kapak… “Kapağı ben yaparım,” dedim, hiç değilse oradan zaman kazanabilirdim. Tuval üzerine yağlıboya, bozkırda ilerleyen bir tren resmi yaptım. Sonrası Ayrılık’ı en iyi bu resim vurgulardı herhalde. Tabii asıl neden, benim trenlere, tren resimlerine olan düşkünlüğümdü.

Dergimiz de İstanbul’daki matbaamızda basılıyordu. O günlerde derginin basımıyla ilgili bir sorun çıktı ve ben İstanbul’a gitmek zorunda kaldım. Orada matbaanın planlama şefiyle de tanıştık. Nasıl olduysa adam beni sevdi galiba, ilgileneceğini söyledi. (İkinci kitabım Kurutulmuş Gül Mevsimi o matbaada farklı bir kaderi yaşadı. Dizgisini, kapağını kendim yapıp dosyayı elden teslim etmiştim ama kendilerine ulaşmadığını söylediler, tekrar göndermemi istediler. Allah’tan, içlerinden biri hatırladı da tozlu kâğıt yığınlarının arasından bulup çıkardı benim dosyayı.)

Dizgiden gelen ilk nüshayı nasıl da heyecanla tashih ettiğimi nasıl anlatmalı şimdi… İtalik dizilmesini istediğim kısımlar vardı, farklı punto istediğim, farklı boşluklar bıraktığım yerler vardı ama elimdeki dizgi dümdüz bir şeydi. İşaretlemeler, uzun açıklamalar yaptım, geri gönderdim. Anlaşamıyorduk. “Olmaz!” diyorlardı, “Biz hayatımızda böyle bir şey görmedik, böyle kitap olmaz!” Bir sürü telefon konuşmasından sonra biraz onlar taviz verdi, biraz da ben, dizgiyi tamamladık.

Dört buçuk sene sonra yayımlandı

Sonrası Ayrılık, 1991 yılında, dosyayı teslim ettikten dört buçuk sene sonra, ben yirmi dokuzuma gelmişken basıldı. Kitap yirmi bin adet basılmıştı. O yıllarda bütün illerde bulunan (şimdi hepsi kapandı) satış yerlerinde okura sunuldu.

Aradan yıllar geçti ve kitabın ikinci baskısının yapılması gündeme geldi. İlk baskı kurşun dizgiydi, bu yüzden yeniden dizilmesi gerekiyordu. Oturup dizdim, bir de kapak hazırlayıp gönderdim. Bir süre sonra bir telefon: “Kitabın kapağını dışarıda bir şirkete yaptırıyoruz, içeriği hakkında bir şeyler yazar mısınız, nasıl bir kapak olsun?” Niye çıldırmıyordum, hâlâ anlayabilmiş değilim. Ellerindeki kapağı kullanabileceklerini, para pul istemediğimi, imzamı silebileceklerini vb. söylediysem de kâr etmedi, kitapla hiç ilgisi olmayan, üzerinde, kafes içinde bir kuş fotoğrafı bulunan aptal bir kapakla yeniden beş bin adet basıldı Sonrası Ayrılık…

Bugün çoğunu acemice, çocukça bulduğum o öyküler bana hep o yılları, o heyecanı, o sıkıntıları hatırlatır. İçlerinden şanslı olan birkaç tanesi Unuttuğum Bütün Akşamlar’da yer aldı. Diğerleri hep orada kalacak, bir daha basılmayacaklar…

Ethem Baran