Etiket arşivi Uludere Uludere

ileŞiir Antolojim

Fosseptik Çukuruna Asılan Ciğer

“Özellikle gurbette yaşayan memur aileler, okulların tatile girmesiyle birlikte köydeki evlerine gider, tatili orada geçirirler.

Köy yerlerinde kanalizasyon altyapısı olmadığı için tuvalet gideri için fosseptik çukuru bulunur.

Yaz tatili bittiğinde evden çıkmadan önce aile tüm hazırlıklarını tamamlar ve en son bir kuzu ciğerini de ipe bağlayıp, tuvaletin çukurunun üzerine asarlar.

Temmuz başında tekrar köye döndüğümüzde fosseptik çukurunun tertemiz ve bomboş olduğunu görürdük.

Bir gün anneme sordum :

“Anne, biz neden bunu yapıyoruz?”

O da izah etti:

Burada asılı olan ciğere, bir müddet sonra kurtçuklar üşüşür. O kurtçuklar ciğeri yer ve çoğalırlar. Onlar çoğaldıkça ciğer azalır. Bir gün kurtçuklar ciğeri tamamen yer bitirirler ve aşağıya düşerler. Bu sefer oradaki pislikleri yemeğe başlarlar. Kurtçuklar yine çoğalmaya başlarlar; bu defa da oradaki pislikler azalır, gün gelir o çukurdaki pislikleri de yer bitirirler. Aç kalan kurtçuklar en sonunda birbirlerini yemeğe başlarlar. Nihayet onlar da biter ve kuyu tertemiz olur.

Menfaat grupları arasında son yaşanan çıkar çatışmalarını gördükçe aklıma o evin lağım çukurunun tepesine asılan ciğer geldi. Üzülerek söylüyorum ama vaziyet aynen böyle.

Yıllar evvel bir ciğere saldırdılar, saldırdıkça çoğaldılar.

Şimdi ciğer bitti, lağım çukuruna düştüler.

O kadar açlar ki, oradaki pislikleri de yediler.

Doymadılar.

Şimdi birbirlerini yiyorlar.”

(Anonim)

ileŞiir Antolojim

Hiç kimse bizi kedi köpek gibi aşılayamaz.

Bugün uygulamada olan, sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu, sosyal mesafe kuralı, seyahat kısıtlamaları, bunların tamamı hukuka aykırıdır. 

Valiler bizlere aklımızın almayacağı şeyler emredebilir

Uzatmamak için çok fazla tafsilata girmiyorum fakat Anayasada bunun nasıl yapılabileceği ayrıntısıyla düzenlenmiş. Onun haricinde başlangıçta büyük karışıklık vardı yani belirlilik te yoktu ortada. Vatandaş neyle muhatap olacağını bilmiyordu. İl İdaresi Kanunu zikrediliyordu. Bunun 11/c ve 66. Maddeleri uyarınca bu işlemlerin yapıldığı söylendi. Fakat bir kanunda Vali gereken tedbirleri alır denmesi bu kısıtlamalar için hiçbir şey ifade etmez. Yoksa Vali bize aklımızın almayacağı şeyleri de emredebilir. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında dar yorum esastır. Kanunilik ilkesi caridir. Bunu bu kanuna istinaden yapamazsınız. 

Toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. 

Kabahatler Kanununa gelecek olursak… O da mesnet olarak zikrediliyordu. Bunun da 32. Maddesi istismar ediliyor. Ancak ikinci fıkrası okunmadı. Çünkü birlikte değerlendirildiğinde görülür ki emrin yahut yasaklamanın kanunda açıkça düzenlenmesi gerekir. Fakat burada zımni bir düzenleme dahi bulunmamakta. En son Umum Hıfzıssıhha Kanunu uyarınca idari yaptırım kararlarının verilmesi kararlaştırılmış gibi görünüyor. Fakat kanun açılıp okunduğunda bu kanun da hem tedbirlerin -ki bu tedbirler arasında hukuka aykırı olduğunu zikrettiklerim bulunmamakta- hem hastalıkların ki bu hastalıklar arasında Kovid-19 yoktur, hem de tedbirlerin uygulanabileceği kişiler sınırlandırıldığı bu şekilde belirtildiği görülür. Kimdir o kişiler? İnsanlar ancak hasta olduğunda yahut hastalık şüphesi altında bu tedbirler uygulanabilir. Yani toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. Bunlar hukuk devletinde olacak işler değil. 

Ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez

Yine aşı ikna timleri kurulup insanlar aşılanıyor ve yine onam belgesi adı altında bir belge imzalatılıyor. Benim incelediklerimde Bio tıp sözleşmesinde hasta hakları gibi mevzuatın öngördüğü şartları sağlayan ibareler o metinlerde yer almıyor. Bu metinler hukuken çöp. Çünkü pek çok insanın tereddütleri varken ve bu tereddütler yetkililer tarafından giderilmezken ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez. Kaldı ki bu zaten uygulamada doğru şekilde tatbik edilen bir şey de değildi. 

Yani ben aylardır müracaat savcılığı yapıyorum vatandaş pek çok kez gelip savcım ameliyata girmeden önce bana bir belge imzalattılar ne olduğunu kimse anlatmadı ben de bilmiyorum şu anda çocuğum sakat ben hastayım ve mesuliyet kabul edilmiyor demiştir. Türkiye’de belki milyonlarca dava vardır bu şekilde ve aşının prospektüsünde bulunan yan etkiler ikazlar dahi o metinde yazmıyorken orada aydınlatılmış rıza var denilemez. 

Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler.

Yargıda da çok büyük tuhaflıklar oluyor. Kabul edilebilir şeyler değil. Mesela Bolu’da bir vatandaşa yazılan maske cezası oranın Sulh Ceza Hakimliği tarafından iptal edildi. Bunun üzerine dosya Kanun Yararına Bozma talebiyle Yargıtay’a gitti. Yargıtay 19. Ceza Dairesi isteyen bakabilir 2020/4353 esas 2020/14250 karar sayılı ilamıyla. Bunun tarihi 9 Kasım 2020. 17 sayfalık bir karar. Bir hakim 7 sayfalık muhalefet şerhi yazdı. İlk derece mahkemesi sosyal devlet ilkesine, bunun mali bir külfet getirdiğine dayanarak iptal kararı vermişti. Dairenin çoğunluğu idareyi yaptırımı ayakta tutmak izlenimi veren bir karar verdi. Mahkemenin araştırma yükümlülüğünden bahsetti. Farklı ihtimallerin değerlendirilmesi için kararı bozdu. Muhalefet şerhi yazan hakim ise hukukta böyle bir şeyin olmadığını söyledi özetle. Hem de interdisiplinel çalışarak… Anayasa hukuku, kabahatler hukuku, ceza hukuku hepsini birlikte alıp farklı ülkelerdeki uygulamaları da anlatarak bu en sonunda müeyyidesiz bir idari işlemdir dedi. Fakat tuhaf olan bir şey var biz uygulamacılar her türlü Yargıtay kararına ulaşabiliriz normalde. Fakat aradan aylar geçmesine rağmen bu karar hala UYAP a yüklenmedi. Çünkü pek ala biliniyor ki Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler. Sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca bu karara da itiraz edildi. Dosyayı yeniden ele alan Yargıtay Dairesi, 2021/267 esas 2021/464 karar sayılı ilamıyla bunun da tarihi 25 Ocak 2021, başsavcılığın itirazını kabul ettiler. Oy çokluğuyla yine bir muhalefet şerhiyle. Başsavcılık, Kanun Yararına Bozma talebinin dışında hukuka aykırılıklar saptandığını söyledi. Dairenin çoğunluğu da bunu kabul etti. Ve burada gerekçe 3 satır. Mevzuat gereği her türlü mahkeme kararında bir gerekçe bulunmak zorunda. Bir ilk derece mahkemesi hakimi bunu yapsa onun kararını bozarlar. Bu tavrı anlamak mümkün değil. 

Daha da vahimi bir vatandaş tarafından maske zorunluluğu getirilen genelgelerin iptali istemi ve yürütmenin durdurulması talebiyle bir dava açıldı. Ve şahıs davayı açarken medyada dahil ben maskenin gereksiz ve zararlı olduğuna dair onlarca çalışma sundum. Bakanlık tek bir bilimsel veri çalışma ortaya koysun ben davamı çekeceğim demesine rağmen Danıştay 10. Dairesinde görülen davada, bunun da esas numarası 2020/4961, 23 Kasım 2020’de kurulan ilk ara kararda daire bakanlığa dedi ki genelgeleri gönder sana 30 günlük süre veriyorum. İkinci ara karar 3 Mart 2021 tarihinde yaklaşık 3,5 ay sonra kurulmuş ve aynı ara karar kurulmuş. Yani içerikten anladığımız kadarıyla bakanlık genelgeleri göndermemiş, mahkemeye cevap vermemiş. Daire de aynı ara kararı tekrar kurmuş, 30 gün içerisinde gönder diye. Bunu anlamak mümkün değil. Yani İdari Yargılama Usulü Kanunun 27. Maddesinin 8’inci fıkrasında bu hususta nasıl bir yol izlenmesi gerektiği açıklanmış. Aynı kanunda sürelerin dahi kısaltılabileceği belirtilmiş. Ayrıca Hakimler Savcılar Kurul Teftiş Kurulunun idari yargı tavsiyelerinde iki husus, bir yürütmenin durdurulması talepli davalarda bu talep hakkında iki bu talep hakkında karar verildikten sonra esas hakkında ivedi karar verilmesi tavsiye edilmiş aksine davranışlar eleştirilmiş. Yani burada sorulması gereken sorular var. Yayımlanmış bir genelge neden istenir? Yani mantık buysa uygulanacak kanunların da TBMM’den istenmesi gerekir. Mahkemeye cevap vermemek ne demek? Yürütmenin durdurulması talebi neden geciktirilir? Yani genelge yayımlanmamışsa daha büyük bir problem var demektir. Başka Türkiye’nin birkaç istisna dışında pek çok Sulh Ceza Hakimliğinin yakinen biliniyor ki bu tedbirler dolayısıyla verilen idari yaptırım kararlarına itiraz dosyaları aradan yıl geçmesine rağmen kasten bekletiliyor. Bu suçtur. Adil yargılanma hakkının ihlalidir. Görevi ihmaldir. Ve bir suçun yaygın şekilde işleniyor oluşu o suçu cezalandırılabilir olmaktan çıkarmaz.

Ben aşı karşıtı birisi değilim. Mesleğim icabı adıma aşı tanımlandığı için araştırmaya başladım ve araştırırken medyada bilimsel verilerle de desteklenen tıp sahasında uzman kişilerin beyanlarını raporları gördüm. Bunlar kan dondurucu ifadeler. Ve bir Cumhuriyet Savcısı bunları ihbar kabul edip soruşturma yapmak zorunda. Fakat bu dillendirildiği zaman insanlar cesaret edemiyor. Ben işim gereği bu hususta gerekli cesareti gösteriyorum. Herkes de haberdar olsun. Yani mesela hepsini zikretmek mümkün değil. Zikretmek de istemiyorum. Mesela bölünmeden önceki ismiyle Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı iş sağlığı ve güvenliği Genel Müdürlüğünün piyasada satışı arzedilen 41 marka ve model maskenin gerekli koşulları sağlamadığına dair raporu var. Yine Erkan İşgören imzalı Cumhurbaşkanlığına sunulmuş piyasadaki maskelerin yüzde 90’ının hijyen koşullarını sağlamadığına dair raporu var. Sonradan bunlar hakkında idari yaptırım dahi verilmemiş. Açılmış bir soruşturma bilmiyoruz.

Bilim Kurulu Üyelerinin ve ekranlarda boy gösteren pek çok işinin ehli doktorun çelişkili beyanları var. Hastalığın seyri dolayısıyla bir takımını anlayabiliriz. Fakat virüsün maske gözeneklerinden 7 kat küçük olduğu ve bu sebeple koruma sağlamayacağı, sağlıklı insanın maske takmasının güvenilir olmadığı şeklindeki beyanlar… Yani olayı karikatürize ediyorlar galiba. Virüsün semirdiği artık gözeneklerden çıkamadığı iddia edilmiyorsa ve şüphe çekmektedir.

Onun haricinde sağlıklı bir aşının iki ila beş yıl içerisinde kullanıma geleceği, mutasyona uğrayan bir virüse karşı aşı geliştirilemeyeceği, salgının sosyal bağışıklıkla sona ereceği şeklindeki beyanlar… Aşıdan sonra hastalanan ve hatta ölen kişiler olduğuna dair iddialar. Ki bunlardan bir kısmıyla bakanlık ilgilenmekte. 

Başka… Maskenin petrol türevi maddelerden üretildiği. Petrotoksit maddeler ihtiva ettiği. Soluma ile bunların inhale olacağı ve kemik iliğinin baskılanacağı. Son dönemde çocuklarda bu sebeple hastalık teşhisi yapıldığı şeklinde iddialar…

Kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında re’sen soruşturma başlatıyorum

Aşılar hakkında şu an zikredemeyeceğim pek çok ciddi iddia ve vakıa… Yani bu şekilde beyanda bulunan pek çok doktor var. Maskelerin içerisinde formaldehilid anilin, titanyumdioksit gibi zararlı maddeler bulunduğu şeklinde raporlar bulunmakta. Bunlar dolayısıyla her Cumhuriyet Savcısının bunları suç duyurusu kabul edip re’sen soruşturma başlatması gerekir. Yani Ceza Muhakemesi Kanunun 162. Maddesi açık. Bir suç işlendiği izlenimini gören Cumhuriyet Savcısının derhal hemen için gerçeğini araştırmaya başlayacağı düzenlenmiş. Yine farklı bir olaya ilişkin eski Adalet Bakanlarımızdan Cemil Çiçek’in beyanında, söz konusu görüntülerin internette yayıldığı artık savcıların bundan haberdar olduğu ve re’sen soruşturma başlatılması gerektiği beyan edildi. Ki böyledir. Mevzuat böyledir. Savcıların görev tanımı böyledir. Bir soruşturma başlatıyorum. 

Şöyle maskelerin içeriği hakkında az evvel çok cüzi bir kısmını saydığım iddialar dolayısıyla Türk Ceza Kanunun zehirli madde katma başlıklı 185. Maddesi kapsamında değerlendirilmek üzere. Yine aşılar hakkında aynı kanunun 187. Maddesi kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında değerlendirilmek üzere re’sen soruşturma açıyorum. Herkes böyle bir soruşturmanın varlığından haberdar olsun ve ellerindeki delilleri bu soruşturmaya göndersin. Bunlar çok ciddi iddialar. Ben zaten ilgili kurumlara müzekere yazıp bu hususta delil toplamaya başladım. Fakat ilgililer de bu noktada taşın altına elini koysunlar.

Başka… Tedbirlerin gerekli olduğuna dair de ciddi şüpheler var. Yani tedbir uygulanmayan ülkelerde korkutulduğumuz şekilde feci neticeler meydana gelmiyor. Yurt dışında pek çok fotoğraflar haberler görüyoruz. Bu tedbirler kaldırılıyor. Aşılama olmamasına rağmen kaldırılıyor yahut hiçbir tedbir alınmamasına rağmen kaldırılıyor. O ülkelerde de korkutulduğumuz neticeler yaşanmıyor.

Ben bunları söylediğim için muhtemelen işimi kaybedeceğim, başıma bela alacağım. Fakat haysiyetli bir hukukçunun bunu yapması lazım. Susan avukatların, baroların tavrını anlamak imkan dışı. Çıkıp cesurca konuşmak gerek. Ben Viranşehir’de savcılık yapıyorum. Burası uyuşturucu madde güzergahı. Ben aylardır onlarca çocuk dinledim. Birkaç yıldır uyuşturucu madde kullanıyor. Aileleri ile konuşuyorum fakat narkotik personeli yetersiz. Teknik donanımımız az. Benim işim 17.00’de bitmesine rağmen gece yarıları aramalar yapıyorum. Uyuşturucu ile mücadele eden personel zaten azken eldekiler de maske denetlemesi için görevlendiriliyor. Ben uyuşturucu madde engellemeye personel bulamazken maske için personeller görevlendiriliyor. İnsanlar maske takmasın, sosyal mesafeyi ihlal etsin ne olacak?

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım.

Yeterince insanımız intihar etti, yeterince insanımız iflas etti, bir takım grafiklerle, bunların söylenen boyutta olmadığı iddia ediliyor. Ben işim gereği günde onlar insan dinliyorum. Kimlik tespitinin yapılması bağlamında, mesleğini, aylık gelirini sorduğum zaman, onlarca insandan bu ilçede ‘falan işi yapıyordum fakat pandemi’ sözünü işittim. Hiçbirimiz yerden bitmedik, bu milletin evladıyız, yaşanana yakinen şahidiz. Bu tedbirler alınmasına rağmen, lebalep parti kongreleri yapılması, statüye göre cenaze törenleri düzenlenmesi tedbirlerin gereksizliğini ortaya koyar.

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım. Bu hukuksuzlukla hukuk çerçevesinde her türlü mücadeleyi edeceğim. Gördüğüm haksızlıklar karşısında yine beyanda bulunup işimi yapacağım. Ve bu saatten sonra işini titizlikle yapmaya gayret gösteren hiçbir cumhuriyet savcısı bu iddialar hakkında ben bilmiyordum diyemez.

Aşı konusunda vatandaşı zorlayamazsınız. Bu bir zorbalıktır. Haysiyetli hukukçular bu konuda gereğini yapar, benim ümidim bu yöndedir. Ben mesleğim gereği neyin ne olduğunu biliyorum. H

Bugün uygulamada olan, sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu, sosyal mesafe kuralı, seyahat kısıtlamaları, bunların tamamı hukuka aykırıdır. 

Valiler bizlere aklımızın almayacağı şeyler emredebilir

Uzatmamak için çok fazla tafsilata girmiyorum fakat Anayasada bunun nasıl yapılabileceği ayrıntısıyla düzenlenmiş. Onun haricinde başlangıçta büyük karışıklık vardı yani belirlilik te yoktu ortada. Vatandaş neyle muhatap olacağını bilmiyordu. İl İdaresi Kanunu zikrediliyordu. Bunun 11/c ve 66. Maddeleri uyarınca bu işlemlerin yapıldığı söylendi. Fakat bir kanunda Vali gereken tedbirleri alır denmesi bu kısıtlamalar için hiçbir şey ifade etmez. Yoksa Vali bize aklımızın almayacağı şeyleri de emredebilir. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında dar yorum esastır. Kanunilik ilkesi caridir. Bunu bu kanuna istinaden yapamazsınız. 

Toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. 

Kabahatler Kanununa gelecek olursak… O da mesnet olarak zikrediliyordu. Bunun da 32. Maddesi istismar ediliyor. Ancak ikinci fıkrası okunmadı. Çünkü birlikte değerlendirildiğinde görülür ki emrin yahut yasaklamanın kanunda açıkça düzenlenmesi gerekir. Fakat burada zımni bir düzenleme dahi bulunmamakta. En son Umum Hıfzıssıhha Kanunu uyarınca idari yaptırım kararlarının verilmesi kararlaştırılmış gibi görünüyor. Fakat kanun açılıp okunduğunda bu kanun da hem tedbirlerin -ki bu tedbirler arasında hukuka aykırı olduğunu zikrettiklerim bulunmamakta- hem hastalıkların ki bu hastalıklar arasında Kovid-19 yoktur, hem de tedbirlerin uygulanabileceği kişiler sınırlandırıldığı bu şekilde belirtildiği görülür. Kimdir o kişiler? İnsanlar ancak hasta olduğunda yahut hastalık şüphesi altında bu tedbirler uygulanabilir. Yani toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. Bunlar hukuk devletinde olacak işler değil. 

Ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez

Yine aşı ikna timleri kurulup insanlar aşılanıyor ve yine onam belgesi adı altında bir belge imzalatılıyor. Benim incelediklerimde Bio tıp sözleşmesinde hasta hakları gibi mevzuatın öngördüğü şartları sağlayan ibareler o metinlerde yer almıyor. Bu metinler hukuken çöp. Çünkü pek çok insanın tereddütleri varken ve bu tereddütler yetkililer tarafından giderilmezken ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez. Kaldı ki bu zaten uygulamada doğru şekilde tatbik edilen bir şey de değildi. 

Yani ben aylardır müracaat savcılığı yapıyorum vatandaş pek çok kez gelip savcım ameliyata girmeden önce bana bir belge imzalattılar ne olduğunu kimse anlatmadı ben de bilmiyorum şu anda çocuğum sakat ben hastayım ve mesuliyet kabul edilmiyor demiştir. Türkiye’de belki milyonlarca dava vardır bu şekilde ve aşının prospektüsünde bulunan yan etkiler ikazlar dahi o metinde yazmıyorken orada aydınlatılmış rıza var denilemez. 

Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler.

Yargıda da çok büyük tuhaflıklar oluyor. Kabul edilebilir şeyler değil. Mesela Bolu’da bir vatandaşa yazılan maske cezası oranın Sulh Ceza Hakimliği tarafından iptal edildi. Bunun üzerine dosya Kanun Yararına Bozma talebiyle Yargıtay’a gitti. Yargıtay 19. Ceza Dairesi isteyen bakabilir 2020/4353 esas 2020/14250 karar sayılı ilamıyla. Bunun tarihi 9 Kasım 2020. 17 sayfalık bir karar. Bir hakim 7 sayfalık muhalefet şerhi yazdı. İlk derece mahkemesi sosyal devlet ilkesine, bunun mali bir külfet getirdiğine dayanarak iptal kararı vermişti. Dairenin çoğunluğu idareyi yaptırımı ayakta tutmak izlenimi veren bir karar verdi. Mahkemenin araştırma yükümlülüğünden bahsetti. Farklı ihtimallerin değerlendirilmesi için kararı bozdu. Muhalefet şerhi yazan hakim ise hukukta böyle bir şeyin olmadığını söyledi özetle. Hem de interdisiplinel çalışarak… Anayasa hukuku, kabahatler hukuku, ceza hukuku hepsini birlikte alıp farklı ülkelerdeki uygulamaları da anlatarak bu en sonunda müeyyidesiz bir idari işlemdir dedi. Fakat tuhaf olan bir şey var biz uygulamacılar her türlü Yargıtay kararına ulaşabiliriz normalde. Fakat aradan aylar geçmesine rağmen bu karar hala UYAP a yüklenmedi. Çünkü pek ala biliniyor ki Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler. Sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca bu karara da itiraz edildi. Dosyayı yeniden ele alan Yargıtay Dairesi, 2021/267 esas 2021/464 karar sayılı ilamıyla bunun da tarihi 25 Ocak 2021, başsavcılığın itirazını kabul ettiler. Oy çokluğuyla yine bir muhalefet şerhiyle. Başsavcılık, Kanun Yararına Bozma talebinin dışında hukuka aykırılıklar saptandığını söyledi. Dairenin çoğunluğu da bunu kabul etti. Ve burada gerekçe 3 satır. Mevzuat gereği her türlü mahkeme kararında bir gerekçe bulunmak zorunda. Bir ilk derece mahkemesi hakimi bunu yapsa onun kararını bozarlar. Bu tavrı anlamak mümkün değil. 

Daha da vahimi bir vatandaş tarafından maske zorunluluğu getirilen genelgelerin iptali istemi ve yürütmenin durdurulması talebiyle bir dava açıldı. Ve şahıs davayı açarken medyada dahil ben maskenin gereksiz ve zararlı olduğuna dair onlarca çalışma sundum. Bakanlık tek bir bilimsel veri çalışma ortaya koysun ben davamı çekeceğim demesine rağmen Danıştay 10. Dairesinde görülen davada, bunun da esas numarası 2020/4961, 23 Kasım 2020’de kurulan ilk ara kararda daire bakanlığa dedi ki genelgeleri gönder sana 30 günlük süre veriyorum. İkinci ara karar 3 Mart 2021 tarihinde yaklaşık 3,5 ay sonra kurulmuş ve aynı ara karar kurulmuş. Yani içerikten anladığımız kadarıyla bakanlık genelgeleri göndermemiş, mahkemeye cevap vermemiş. Daire de aynı ara kararı tekrar kurmuş, 30 gün içerisinde gönder diye. Bunu anlamak mümkün değil. Yani İdari Yargılama Usulü Kanunun 27. Maddesinin 8’inci fıkrasında bu hususta nasıl bir yol izlenmesi gerektiği açıklanmış. Aynı kanunda sürelerin dahi kısaltılabileceği belirtilmiş. Ayrıca Hakimler Savcılar Kurul Teftiş Kurulunun idari yargı tavsiyelerinde iki husus, bir yürütmenin durdurulması talepli davalarda bu talep hakkında iki bu talep hakkında karar verildikten sonra esas hakkında ivedi karar verilmesi tavsiye edilmiş aksine davranışlar eleştirilmiş. Yani burada sorulması gereken sorular var. Yayımlanmış bir genelge neden istenir? Yani mantık buysa uygulanacak kanunların da TBMM’den istenmesi gerekir. Mahkemeye cevap vermemek ne demek? Yürütmenin durdurulması talebi neden geciktirilir? Yani genelge yayımlanmamışsa daha büyük bir problem var demektir. Başka Türkiye’nin birkaç istisna dışında pek çok Sulh Ceza Hakimliğinin yakinen biliniyor ki bu tedbirler dolayısıyla verilen idari yaptırım kararlarına itiraz dosyaları aradan yıl geçmesine rağmen kasten bekletiliyor. Bu suçtur. Adil yargılanma hakkının ihlalidir. Görevi ihmaldir. Ve bir suçun yaygın şekilde işleniyor oluşu o suçu cezalandırılabilir olmaktan çıkarmaz.

Ben aşı karşıtı birisi değilim. Mesleğim icabı adıma aşı tanımlandığı için araştırmaya başladım ve araştırırken medyada bilimsel verilerle de desteklenen tıp sahasında uzman kişilerin beyanlarını raporları gördüm. Bunlar kan dondurucu ifadeler. Ve bir Cumhuriyet Savcısı bunları ihbar kabul edip soruşturma yapmak zorunda. Fakat bu dillendirildiği zaman insanlar cesaret edemiyor. Ben işim gereği bu hususta gerekli cesareti gösteriyorum. Herkes de haberdar olsun. Yani mesela hepsini zikretmek mümkün değil. Zikretmek de istemiyorum. Mesela bölünmeden önceki ismiyle Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı iş sağlığı ve güvenliği Genel Müdürlüğünün piyasada satışı arzedilen 41 marka ve model maskenin gerekli koşulları sağlamadığına dair raporu var. Yine Erkan İşgören imzalı Cumhurbaşkanlığına sunulmuş piyasadaki maskelerin yüzde 90’ının hijyen koşullarını sağlamadığına dair raporu var. Sonradan bunlar hakkında idari yaptırım dahi verilmemiş. Açılmış bir soruşturma bilmiyoruz.

Bilim Kurulu Üyelerinin ve ekranlarda boy gösteren pek çok işinin ehli doktorun çelişkili beyanları var. Hastalığın seyri dolayısıyla bir takımını anlayabiliriz. Fakat virüsün maske gözeneklerinden 7 kat küçük olduğu ve bu sebeple koruma sağlamayacağı, sağlıklı insanın maske takmasının güvenilir olmadığı şeklindeki beyanlar… Yani olayı karikatürize ediyorlar galiba. Virüsün semirdiği artık gözeneklerden çıkamadığı iddia edilmiyorsa ve şüphe çekmektedir.

Onun haricinde sağlıklı bir aşının iki ila beş yıl içerisinde kullanıma geleceği, mutasyona uğrayan bir virüse karşı aşı geliştirilemeyeceği, salgının sosyal bağışıklıkla sona ereceği şeklindeki beyanlar… Aşıdan sonra hastalanan ve hatta ölen kişiler olduğuna dair iddialar. Ki bunlardan bir kısmıyla bakanlık ilgilenmekte. 

Başka… Maskenin petrol türevi maddelerden üretildiği. Petrotoksit maddeler ihtiva ettiği. Soluma ile bunların inhale olacağı ve kemik iliğinin baskılanacağı. Son dönemde çocuklarda bu sebeple hastalık teşhisi yapıldığı şeklinde iddialar…

Kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında re’sen soruşturma başlatıyorum

Aşılar hakkında şu an zikredemeyeceğim pek çok ciddi iddia ve vakıa… Yani bu şekilde beyanda bulunan pek çok doktor var. Maskelerin içerisinde formaldehilid anilin, titanyumdioksit gibi zararlı maddeler bulunduğu şeklinde raporlar bulunmakta. Bunlar dolayısıyla her Cumhuriyet Savcısının bunları suç duyurusu kabul edip re’sen soruşturma başlatması gerekir. Yani Ceza Muhakemesi Kanunun 162. Maddesi açık. Bir suç işlendiği izlenimini gören Cumhuriyet Savcısının derhal hemen için gerçeğini araştırmaya başlayacağı düzenlenmiş. Yine farklı bir olaya ilişkin eski Adalet Bakanlarımızdan Cemil Çiçek’in beyanında, söz konusu görüntülerin internette yayıldığı artık savcıların bundan haberdar olduğu ve re’sen soruşturma başlatılması gerektiği beyan edildi. Ki böyledir. Mevzuat böyledir. Savcıların görev tanımı böyledir. Bir soruşturma başlatıyorum. 

Şöyle maskelerin içeriği hakkında az evvel çok cüzi bir kısmını saydığım iddialar dolayısıyla Türk Ceza Kanunun zehirli madde katma başlıklı 185. Maddesi kapsamında değerlendirilmek üzere. Yine aşılar hakkında aynı kanunun 187. Maddesi kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında değerlendirilmek üzere re’sen soruşturma açıyorum. Herkes böyle bir soruşturmanın varlığından haberdar olsun ve ellerindeki delilleri bu soruşturmaya göndersin. Bunlar çok ciddi iddialar. Ben zaten ilgili kurumlara müzekere yazıp bu hususta delil toplamaya başladım. Fakat ilgililer de bu noktada taşın altına elini koysunlar.

Başka… Tedbirlerin gerekli olduğuna dair de ciddi şüpheler var. Yani tedbir uygulanmayan ülkelerde korkutulduğumuz şekilde feci neticeler meydana gelmiyor. Yurt dışında pek çok fotoğraflar haberler görüyoruz. Bu tedbirler kaldırılıyor. Aşılama olmamasına rağmen kaldırılıyor yahut hiçbir tedbir alınmamasına rağmen kaldırılıyor. O ülkelerde de korkutulduğumuz neticeler yaşanmıyor.

Ben bunları söylediğim için muhtemelen işimi kaybedeceğim, başıma bela alacağım. Fakat haysiyetli bir hukukçunun bunu yapması lazım. Susan avukatların, baroların tavrını anlamak imkan dışı. Çıkıp cesurca konuşmak gerek. Ben Viranşehir’de savcılık yapıyorum. Burası uyuşturucu madde güzergahı. Ben aylardır onlarca çocuk dinledim. Birkaç yıldır uyuşturucu madde kullanıyor. Aileleri ile konuşuyorum fakat narkotik personeli yetersiz. Teknik donanımımız az. Benim işim 17.00’de bitmesine rağmen gece yarıları aramalar yapıyorum. Uyuşturucu ile mücadele eden personel zaten azken eldekiler de maske denetlemesi için görevlendiriliyor. Ben uyuşturucu madde engellemeye personel bulamazken maske için personeller görevlendiriliyor. İnsanlar maske takmasın, sosyal mesafeyi ihlal etsin ne olacak?

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım.

Yeterince insanımız intihar etti, yeterince insanımız iflas etti, bir takım grafiklerle, bunların söylenen boyutta olmadığı iddia ediliyor. Ben işim gereği günde onlar insan dinliyorum. Kimlik tespitinin yapılması bağlamında, mesleğini, aylık gelirini sorduğum zaman, onlarca insandan bu ilçede ‘falan işi yapıyordum fakat pandemi’ sözünü işittim. Hiçbirimiz yerden bitmedik, bu milletin evladıyız, yaşanana yakinen şahidiz. Bu tedbirler alınmasına rağmen, lebalep parti kongreleri yapılması, statüye göre cenaze törenleri düzenlenmesi tedbirlerin gereksizliğini ortaya koyar.

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım. Bu hukuksuzlukla hukuk çerçevesinde her türlü mücadeleyi edeceğim. Gördüğüm haksızlıklar karşısında yine beyanda bulunup işimi yapacağım. Ve bu saatten sonra işini titizlikle yapmaya gayret gösteren hiçbir cumhuriyet savcısı bu iddialar hakkında ben bilmiyordum diyemez.

Aşı konusunda vatandaşı zorlayamazsınız. Bu bir zorbalıktır. Haysiyetli hukukçular bu konuda gereğini yapar, benim ümidim bu yöndedir. Ben mesleğim gereği neyin ne olduğunu biliyorum. Hiç kimse bizi kedi köpek gibi aşılayamaz. ‘Keyfine bak ben aşılıyım’ demek ne demek oluyor? Kimse korkmasın hukuk devletinde yaşıyoruz.

Eyüp Akbulut

Viranşehir Cumhuriyet Savcısı

https://www.youtube.com/watch?v=_pENNS96U_I&feature=emb_title
ileŞiir Antolojim

Kalan Çocuklar

Çocuklar kalır bölünmelerden geriye
yetim çocuklar; ana dilleri öfke
*
geri sayım başlamıştı okullara
çocuklar ; yatıcaz kalkıcaz parmak hesabı
birden on ocağa birden ateş
ateş birden yirmi beş ocağa birden
aklımda bir şiir:
“besmeleni çek ve başla !
tumturaklı sözlere ihtiyacın yok buğzetmek için”
*
biyoloji soğukkanlı:
insan doğar, büyür, yaşar ve ölür
sosyoloji : arada bir yerde de okula gider
ben : Türk olduğunu öğrenir, doğru ve çalışkan
varlığını armağan etmeyi bir de
*
tam böyle okullar diyecektim
eğitim şart, okullar mühim tam böyle
4000 isteyen bi dershaneyle
dershane isteyen bi düzen arasında
anneyim diyecektim
kapısı takılmamış sınıflar
sınıflar boyası yapılmamış
yakacak için ödenek var da
ya suyu kesilmiş tuvaletler?
*
babanın biri, uç uca sigaralarını hırsla
yumruğunu dişleriyle aynı anda ve hınçla
çenesi soğuktan, dumandan gözleri
gözlerini kocaman açtı
hepsi damga puluydu diyecektim on liralık
altı üstü bi paket A4 kağıttı
ama en çok da Mehmed’in yüzü
çünkü abisinin geçen seneki önlüğü
bu sene omuzlardan büyük gelen önlüğü
ama olsun, seneye tam olur önlüğü diyecektim
*
aklımın bütünlüğü tehlikede
dün aklımdan bunlar geçmiyordu
daha dün annemizin kollarında
hiçbirimizin aklından bunlar geçmiyordu
büyüdük ve okullu olduk
bazılarımız bütün okulları…
bazılarımız okulları bırakıp…
o dağ bizim dağımız mıdır?
*
insan doğar, büyür ve …
orada dur !
yaşayamadan
mesela maça gidemeden oğluyla
kızının kuşağını bağlayamadan
Kan ter içinde kalamadan
çoğalamadan ulan
bütün gövdesiyle, bi kez bile çoğalamadan
ölür bazen pis pis, pisi pisine
un ufak paramparçalar bırakarak
Sayın bakanım biliyor musunuz
insan dediğiniz geri dönüşümsüzdür
ölür.
*
oğlum, çılgın atıyormuş- ne demekse
ben, varsa bir bağ çılgınla çığlık arasında
tam ortasına atılıyorum
tam ortasında okulla ateşin kan tutuyor beni
aklımdan bir dağ geçiyor
manşetler pusularından çıkmış
bi gecede diyorlar, hepsi uyurken buraları
Ya da kimliklerine bakıp sorgusuz sualsizce
o dağ bizim dağımız değil midir?
*
Ben gördüm
Gülsüm’ü gördüm, gerçekti
Halime teyzeyi gerçek
Gülsüm anlıyordu sövenleri, ağlıyordu gerçekti
Halime Teyze, Gülsüm’e soruyordu
bi oğluma , bi elindeki resme
ağlıyordu, gerçek
acı, hiçbir resmî ağızda böyle gerçek olmamıştı
tuz hiçbir şiirde böyle gerçek değildi
*
karışıyorum
okulla ateşin tam ortasında
tam ortasında çılgın bi çığlığın
Uludere’den geçerken katırcılar
Yüzümde bi mühimmat kamyonu
yüzümde Mehmed’in yüzü
öfkeli bir dağ yüzümde
o dağ bizim dağımız mıdır?
*
keşke yaşasaydınız öğretmenim
sorardım; hangi babanın pazusu
oğlunun tabutunu taşımaya yeter, diye
bir ana, feryâd yazmayı bilmeyen
nece ağıt yakar
nece koklar hala ve hep bebeğinin kundağını
kardeşler, nece yemin ederler kardeşlerinin başında
kınası bile solmamış bi gelin
yatağın boş yanına nece devrilir
nece üşür
nece yanar
ya geceleri
babam ne zaman gelecek diyen çocuk
bavê mın çı waxt weri diyen çocuk ya da
avutulur mu öğretmenim
nece

Dilek Kartal

ileŞiir Antolojim

Roboski Versus Noel

Şekere, mazota ve Allah’a inanan oğullar için,

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen
Sûr üç gece önce üflenmiş
Üç gece önce korkunç aydınlanmıştır gökyüzü
Anne, “oğlum” diyerek uykusundan
Ve korkuyla pencereye: “hayrolur inşallah”
Sınıra yakın o yaylada yeni bir can pazarıdır
Olağan bile denmeyecek kadar olağandır her şey
Üç gece önce
**
Şekere ve mazota inanan oğullar
Devlete de inanmışlardır mecburen
Her şey yeni bir spor ayakkabısı kadar çocuk
Bir sofrayı doyurmak kadar erkekçedir
Olsundur ve şükürdür
Oğullar çünkü
Kadere, nasibe ve rızka
Oğullar en çok, Allaha inanmışlardır
**
Ötekiler
Gökyüzünün korkunç aydınlığından bihaber
Yine bir Son Dakika’dadır
Çoğu haklılıklarından emin
Derin bir oh! Ve eşkıyaya söverler
Değil mi ki izlerin neidüğü belirsizdir
Bizden olmayan kim varsa
Bize benzemeyen kim
Kim varsa bizden gayrı, öteki
Nasılsa düşman, nasılsa katli vacip
Der ve sözleşirler
Sır kalacaktır yine Sûr’un niye üflendiği
**
Birkaç gazete
Birkaç demeç
Sosyal medyada da birkaç cengâver sonra
Yangın, bir kez daha kartpostaldan
Zaten ellerini yıkayıp giden de
İsrafil falan değildir
**
Odalar sığılmaz olur artık
Baba, elma ağacını kökünden keser
Suyla şaka yapamayacak kadar büyür kız kardeş
Anne, Allaha havale eder
Allaha inanan oğulların hesabını
Kalan oğullar korka korka da olsa
Devam ederler inanmaya; şekere ve mazota
Çünkü üç gece önce onlara
İnanan kimse yoktur
Şekerden ve mazottan başka
Oğullar artık,
Yalnız şekere, mazota ve Allaha
Devlete inanan kalmamıştır
**
Ötekiler
Nisyan ile malul
Ah bile demezler havai fişekler atıldığında
Gökyüzü, o korkunç aydınlığı hatırladığında
Ah bile demezler
Hediyeler başlar; geleneksel, küçük, kırmızı
Bütçeye göre, hindi ya da tavuk
Piyango çekilişleri, büyük ikramiye, amorti
Ve üç… Ve iki… Ve bir…
Sadece üç gece sonra sadece üç
Hoş geldin iki bin on üüüüçççç
**
Karın içinde yanan kardan habersiz
Toplanmak vaktidir plastik çam ağacının altında
Eller çırpılır
Ve başlar kavmini helak eden şarkı:
jingle bells,jingle bells,
jingle all the way!
oh what fun it is to ride
in a one horse open sleigh!

Sahi siz
Allaha sarılıp ağlamak istemediniz mi hiç?

Dilek Kartal
ileŞiir Antolojim

Uludere Uludere II

II

aradan koskaca bir yıl geçti
Uludere’de, şivanın koptuğu o yerde
ve vicdanla uyumlu çarpan her yürekte,
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
melekler kanatlarını yırtarcasına
dehşet içinde,
göklere, düşlere, kutsal kitaplara,
oralardaki mağaralara kaçışıyorlarsa hâlâ;
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
Uludere’de ve uzak yakın her Kürt evinde
analar, içlerinde, tanımlanmaz bir yerden
hayatın kendisi gibi tanımlanmaz bir acıyı,
hayatın kendisi gibi yatışmaz bir hasreti,
hayatın kendisini
söküp çıkarmak için göğüslerini dövüp,
yanaklarını yırtıyorlarsa hâlâ;
babalar, içlerine cehennem kadar büyük,
cehennem gibi harlı ve uğultulu bir öfkeyi
gömmeye çalışırken
ağlamamak için yumruklarını dişliyor,
yüzlerini bizden saklıyorlarsa hâlâ,
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
“peki, hakikat? o nerde, o?
ve suçlu kim” sorusu, rüzgârın dudağında
kendine yerdeki tutanaklarda değil,
gökteki tutanaklarda cevap aramak için,
Uludere’den yola koyulup,
ta Sidret-i Müntehaya,
Roboski gibi bir başka sınır boyuna yani,
varıncaya kadar,
dere tepe, köy mezra, şehir şehir dolaşıp,
göçmen kuş sürüsü gibi
peşinde katar katar vicdan
ve sızlayan yürek toplayıp götürüyorsa hâlâ,
yaşlı şairlere iş kalmıyor demektir, yârenler,
yaşlı şairlere iş kalmıyor,
sessiz sessiz ağlamaktan başka;
çünkü yoksullar ve şairler bilirler ki,
yeryüzünde sessiz sessiz ağlayanlar çoğalınca,
gizli gizli dövünenler çoğalınca,
öfkelerini içlerine gömenler,
yumruklarını ısıranlar çoğalınca
evlerden, köylerden,
meydanlardan ve mabetlerden taşasıya
çoğalınca çığlıklar, çoğalınca havarlar,
çoğalınca ağıtlar,
işte o zaman, yerden göğe doğru
esmeye başlar rüzgarlar,
yerden göğe doğru çakmaya şimşekler,
yerden göğe doğru yağmaya,
yeri de, göğü de değiştiren
ve değişimden, dönüşümden daha büyük,
daha kahhâr,
daha âdil yağmurlar…
28 Aralık 2012
Cahit Koytak

ileŞiir Antolojim

Uludere Uludere

                            Mahir’e ve Merve Ceren’e

“Bir ‘Uludere Destanı’ yok mu tezgâhta, ağbi?”

diye soruyorlar e-mektuplarında bu iki dostum.

Ve uyandırıyorlar, uyuyan közlerimi.

Bir ‘Uludere Irmağı’, evet, neden olmasın?

Allah’ın ırmaklarından biri,

‘Şiirin ve Cazın Irmakların’dan biri?

Diye soruyorum ben de kendime

Ve o otuz dört Kürdün Rabbine,

Uludere’de kana boyanan otuz dört dereciğin…

Ve Uludere’de Allahın göklerini bombalarla yırtarak

Allah’ı seven Kürtlerin başlarına yıkan tağut’a

                    Söylenecek söz bulmak için

Kendi küllerini karıştıran bu şairin Rabbine;

Kendisine Kürt mü, Türk mü, Ermeni mi,

Olduğunu sorana elinin tersini gösteren Allah’a,

Yani herkesin ve her çağın Rabbine, soruyorum,

Yazdığı kıssalar arasında, Bir de ‘Uludere Kıssası’,

‘Düşünenlerin, düşünüp ders çıkaracağı’

Bir Uludere Destanı, niye olmasın, niye?

‘Uludere’ için bir destan yazmak,

Uludere’nin oralardan geçen bir dere olmak,

Otların, taşların arasına saçılan kanı yuyup yıkamak,

Zamanın orasına, burasına sıçrayan,

Göğün kitaplarına, Tanrının web sayfalarına,

Tanrının Kâinatı doldurup taşan

Albümlerine, doğaçlama kayıtlarına,

Ve insanın suratına, alnının ortasına,

Ruhunun haritasına

Sıçrayan kanı yumak yıkamak…

Uludere de, orada, toza toprağa saçılan kaderleri,

Yazılmamış repliklerini, Kürt Hamletlerin,

Kürt Faustların ve Kürt Selim Işık’ların;

Kıyılan çocukluklarını, yeniyetmeliklerini,

Ve Dicle kıyısındaki kuzu melemelerini

                                toplamak o derenin sularına,

Ve bir yeryüzü dolusu gençliği

Ve gençliğin ölümlü tanrısallığını…

‘Uludere’ için bir destan yazmak, bir yeryüzü destanı,

Kürtçe konuşmayı bilen bir derecik olmak orada; 

Kürtçe mırıldanmayı bilen ve Kürtçe susmayı…

Ve yedinci kat göğe çıkarmak havarlarını Kürt anaların,

Peygamber sessizliğini, dağ sessizliğini Kürt babaların,

Ve Diş gıcırtılarını Uludere’de kurdun, kuşun, toprağın…

Sonra çağıl çağıl zılgıtlarla dolaşmak şehirlerde,

Zihnin arka sokaklarında ve bilincin bodrumunda:

“Ulan, biz Allahın Kürdüyüz, Kürdü

Ve o’na dönüyoruz, kabul!

Peki, ya siz? Ya siz, neyi oluyorsunuz O’nun

Ve kime dönüyorsunuz?”

Susalım şimdi ama. Ve dua edelim, dua.

Uludere’den ulu bir dere gibi geçsin dualarımız,

Yerin ve göğün bolluk ve barış çağıltılarıyla

            Akan bir dere olsun sabrımız…

Ve rahmet dileyelim, bolca rahmet dileyelim,

Allahın bu uzak akrabaları için değil yalnızca,

Dicle kıyısında kaybolan kuzular için değil yalnızca,

En çok ve öncelikle dindarları ve mirasyedileri için,

            Rahmeti de, gazabı da büyük olan Allah’ın…

Gücün ayartmalarına karşı iyi sınavlar vermeleri

Ve Gemiyi kaçırmamaları için, onların;

Dün Dersimlerden, Ermeni kıyımlarından,

Sivas katliamından falan, falan,

Bugün Agos’un önünden ve ‘Uludere’den geçen

Ve Nuh’un oğullarını, kızlarını

Çetin mi çetin sınavlardan geçiren büyük gemiyi…

Öyle bir sınav ki çünkü bu, gösterecek bize

Ve dosta, düşmana

Ve yeryüzünün gelecekteki halifelerine:

Yeni bir tanrı mı arıyor bu devletlüler kendilerine,

Yeni bir tanrı-sevgisi mi,

Yoksa yeni bir tanrı ve insan sevgisi mi?

18 Ocak 2012


Cahit Koytak


ileŞiir Antolojim

Onbeş nolu sınır taşı

ne zamandır bu dağ başındayım

hangi işgüzar eller dikti beni buraya
kumdan kilden demirden mamulüm
hangi dereden aldınız kumu
/kili hangi ocaktan

madenden alındım
işlendim haddeden geçtim
demir oldum birkaç filiz sınıra dikildim
ismim: onbeş nolu sınır taşı, biliniz

onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
dört bir yanım çırılçıplak
ne bir kavak ağacı var ne bir servi
ne sesli sessiz bir pınar
ne de ceylanlar uğrar bana
yârenim yok yapayalnızım sınır boyunca

onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
seksen altı yıldır yalnız yaşarım burada
kuşlar uçar üzerimden kanat çırparlar
pasavansız köylüler hışımdan kaçarlar
rüzgâr gibi geçerler savururlar tozu dumanı
bodur boyumu aşarlar
görüntüm “dur!” dese de, ne çare!

kaçakçılar gelirler yanıma milliyet sormam
gölgem yok yaprağım yok durağım onlara
kimler gelir geçer yanı başımdan bir bilseniz
çok gördüm duydum ama sağır ve dilsizim
evraktan ırak ekmek geçidiyim kaçakçıya
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta

kaçakçılar savuşurlar yanımdan
kimileyin cesur kimileyin korkak adımlarla
ne dost bilirler beni ne de düşman
gözlerim yoktur ama bilirim
kaçakçının gözlerindeki
/korku ve sevinci

o gün yanı başımda kanlar içinde
otuz dört insan elliden fazla katır
/yanarlarken cayır cayır
bir ben şahidim bir de ay ve yıldız
keşke gözlerim olsaydı allah’ım
gözlerim olsaydı ağlasaydım

ağlasaydım
pınar gibi çağlasaydım
gözlerimden yaşlar aksaydı
aksaydı hep aksaydı
göz seli alsaydı
her iki yakasını sınırın

kim bilebilir bunları kim
şüphesiz sen bilirsin allah’ım
gözyaşı acının şiiri değil mi
şair benden sorsa da susarım
tıpkı yıllardır sustuğum gibi

herkes bekler
o gece neler gördü
onbeş nolu sınır taşı neler…
ne ağzım var ne dilim
kendimi bile tarif edemem
göz de kulak da dil de şairde
gördüklerim duyduklarım ona ayandır
ağzım dilim yok ama tanığım tarihe
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta

rüzgâr eser kuşlar uçuşur üzerimden
katırlar gelir geçer yanımdan nal sesleriyle
hüzünlüdürler ırak’a giderken kaçakçılar
çoğu çocuk ekmek peşinde namus uğruna
katır kervanlarında dönüşler sevinçlidir
sıcaklaşmış eller yürekler kanatlanmıştır
kazanç ve vuslat direnç vermiştir dizlere
nafaka uğruna aşılır bu dağlar bir de sevda
ben görürüm onların kan ter içindeki hallerini
sınıra vardıklarında kurumuştur dilleri damakları
yürekleri serinleten ne bir çeşme ne bir pınar
bana varmak onura varmaktır
/böyle bellenir kavlince
ne sevdalar tanıdım dağlar aşıp vardılar bana
/aşıp da vardılar bir bilinmez divana

o gecenin tanıklığı düştü payıma
yıkın beni kırın beni parçalayın atın
demiri göğe fırlatın
kum ve kilimi katın toprağa
sürün bu diyarlardan tanıklık eziyor beni
dilsiz ağızsızım dertlerine dermansızım
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta

bilsem de bir şeyler kayıt dışı bu hususta
lâkin vicdanda tutulsun bunun muhasebesi
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta.

abdurrahman adıyan

ileŞiir Antolojim

Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir

…Aradan aylar geçti, Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır’daki (Pertek olması gerekir y.n) Murat suyu üzerinde yeni yeni yapılan Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki;

“Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Dersim hareketi bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkarmalarına meydan vermeyelim.”

1937 yılında resmi tatil günü Cumartesi öğleden sonra. Atatürk Pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenenler “asılacak asılsın” ve Atatürk’ün karşısına Beyaz Donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun. O dönemde Elazığ Valisi Şükrü Bey, Savcı Hatemi Senihi Bey, Emniyet Müdürü Sezerli İbrahim Bey, savcı yardımcısı arkadaşıydı.

Şükrü Sökmensüer, “Sivillerden Emniyet Genel Müdürlüğünün siyasi şubesinden istediklerini al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait” dedi. Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim Bey’e gittim. Savcı için, “kural dışı bir şey yapmaz, mümkün değil.” dedi.

Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bu konuda Adalet Bakanlığından da bir şifre aldığını, ama mahkemelerin Cumartesi tatil olduğunu, tatilde ise sonuç almanın mümkün olmadığını bana bildirdi. Ve ekledi:

“Ben de mahkemeleri etkileyemem.”

Oysa biz mahkemenin kararını Atatürk gelmeden evvel vermesini ve geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için Hükümet tarafından buraya gönderilmiştim.

Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana, “Sen valiye söyle bu savcı rapor alsın gitsin, ben senin istediğini yaparım.” dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı, rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti. Mahkeme hakimini evinde buldum. Gittiğinde mahkemenin aldığı kararı yazdırıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir, CHP devri. Herkes çekiniyor.

Hakim bana, “ Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak Pazartesi günü mahkemeyi toplar, kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz,”dedi.

O zamanlar dördüncü bölgede temyiz hakkı yok.

Abdullah Paşa, sıkıyönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek. O da, “ yukarıdaki karar tasdik olunur” demiş, basmış boş kâğıda imzasını. Yukarıya “ Abdullah Paşa’nın idamı” diye yazsanız kendisi asılacak. Hakime dedik ki:
“ Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki.”
Hakim, “başkaca bir şey yapılamaz” diyerek kestirdi attı. Ben de kendilerine sordum:

“Sizin saat 17:00’den sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?”

“Ooo, çok oluyor. Gün oluyor, dokuzlara onlara kadar çalışıyoruz,” cevabını verdi.

“Eee, sondan beş saat ihlal ediyorsunuz da baştan beş saat ihlal etseniz, olmuyor mu? Yani Pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Pazartesi günü 00.24’ten başlıyor, dedim.

Hakim: Elektrikler kesiliyor, dedi.
Ona da çare bulduk. Otomobil farları ile hapishaneyi aydınlatırız. Halkevi’ne lüksler koyarız.

Hakim bu defa ; samiin yok, dedi. Ona da çare bulduk. Samiin de getiririz. Kaç kişi asılacak? Onu karardan önce söyleyemem, dedi.
Ama ekledi: Savcı 27 kişinin idamını istedi. Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım? Bilemem, dedi.

Ceza İnfaz Kanunu her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu.
Gece 12:00′de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var. Sankıları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. “Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor.

Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarpıtırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı. Kararlar okununca hakim ilamda idam lafını kullanmadığı ve ölüm cezasına çarpıtırılmaktan bahsettiği için verilen hükmü iyi anlamadılar. “İdam Çino” diye bir vaveyle koptu.

Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı:

-Asacaksınız, dedi ve bana döndü:

-Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüzyüze geliyorum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi.

Son sözünü sorduk.

-Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz, dedi.

Bu sırda Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben Fındık Hafız asılırken, Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti.

“Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir!“

Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sesizliğe ve boşluğa hitap etti:

-Evladı Kerbelayime, bê gunayime, Ayıvo zulimo, Cinayeto, (-Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir ) dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. Oğlu yaşında bir subayı öldürecek kadar katı yürekli olan bir insanın bu mukadder akibetine acımak zor. Ama ihtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım. Asabım çok bozuldu. Emniyet Müdürüne;

-Ben üşüdüm, otele gidiyorum, dedim.”

Ben senin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da sana dert olsun.” (Seyit Riza)

İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım (Sayfa 51-52)

Milliyet Yayınları’ndan çıkan “Anılar ve Görüşler- Üç Dönemin Perde Arkası” kitabında (sayfa 25) ise Muhsin Batur, Dersim harekatında yer alan emekli bir general olarak, bunun bir katliam olduğunu doğrularcasına şunları söylüyordu:

…Günlerden bir gün Alayımıza emir geldi… tren yolu ile Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti, Elazığ’ın biraz uzağında Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.

Alaya verilen özel görev, Elazığ bölgesinde büyük bir manevra ve resmi geçit ile bitti… subaylara ve bizlere Atatürk imzalı birer madalya dağıttılar.

Alaya verilen bu görev bittikten sonra tekrar yük vagonlarına binerek Gaziantep’e doğru yola çıktık, Narlı istasyonunda indik, iki günlük bir yürüyüşten sonra bir manevraya katıldık. Rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak’ın da manevrayı izlediğini, yapılan taarruzu beğendiği için tekrarını istediğini duyduk ve tekrarladık.

Ateş altında olduğumuz varsayımı ile hedef göstermeden sürünerek ilerliyor ve kısa sıçrayışlar yapıyorduk, bize böyle öğretmişlerdi… ancak tatbikat üzüm bağları içinde yapılıyordu… önümüzde daha iyi bir üzüm salkımı gördükçe öne doğru sıçrıyorduk.

ileŞiir Antolojim

Dua

Kuğular bu akşam ümitsizce göçtü zehirli göllerden
Mahzun kızlar zindandaki kardeşlerini düşlüyor
Savaş bitti leylakların bittiği çayırda.
Ağıtlar yakarak ince kadınlar, başları önde
Tabutların ardından gidiyorlar yeraltı geçitlerinde.
Çabuk n’olur, donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,
Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,
Kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.
Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda
Ve orda, kan damlıyor gözlerimde taze ölüler üstüne.
Sakatlar ordusu çiğnerken kalbimin patikalarını
Çıplak ayaklı bir kör
Bir duacı aramada kutsal umutla.
Bütün gece uludu çölün kızıl köpekleri
Kumlar üstünde anlaşılmaz, anlatılmaz bir kederle inleyerek.
Ve düşüncelerimin fırtınası yağmurla dindi;
Dalgalar zâlim buzun altında sindi
Dev meşeler çığlık çığlığa
Yaralı kuşlar gibi döktü yapraklarını.
Sonra gece, ıssız bir boşluğa gömüldü.
Ve yalnız, kanlı ayın altında
Kımıltısız, binlerce mermer heykel gibi
Toprağımızın bütün ölüleri, birbirine duaya dirildi.

Adom Yarcanyan

“Siamanto ya da gerçek adıyla Adom Yarcanyan, Eskişehir’den başlayıp Konya, Bozantı, Kanlı Geçit ve Diyarbakır üzerinden Der Zor çöllerine uzanacak olan ölüm yürüyüşünün ilk kurbanlarındandır. Şair 1878 yılında Eğin’de dünyaya gelmiş; İstanbul’da başladığı felsefe eğitimini Paris-Sorbonne’da sürdürmüştü. Halep’ten Yeni Dünya’ya doğu-batı hattında edindiği birikim ve izlenimleri incelikli şiir kumaşına nakşeden Siamanto, etkin siyasi kimliği ve yazdıkları ile kendi toplumu içerisinde giderek bir idol şaire dönüştü. 1902 tarihli Bir Kahraman Tavrıyla ve 1903 tarihli Atayurdun Çağrısı isimli şiir kitapları, 20. yüzyıl Avrupa şiirindeki yönelimlerin onun imgelemindeki yansımalarını sergiler. Halkının düçar olduğu haksızlıklara duyduğu öfkeyi dışa vururken kullandığı büyülü, neredeyse ayinsel üslup sayesinde devrinin en sevilen şairi haline gelen Siamanto, aynı kadere yürüyen yoldaşlarıyla birlikte, meşhur Dua şiirinde tasvir ettiği gece gibi, ıssız bir boşluğa gömüldü…”

ileŞiir Antolojim

Roboski ve ‘İstenmeyen Çocuklar’

Çocukluğun sevinç tomurcukları henüz patlamadan yok edilen eksik bir hayattan geriye ne kalır?

Serin dağ rüzgarlarının ‘yoksunluğu’ derinden hissettirdiği çorak topraklarda oğullardan kalan tek bir ayakkabı, nefes kokusunu hatırlatan taze bir gelincik, yüreği kavuran koyu bir ağıt, boş odalarda sessizliği yırtan tabak, çanak sesleri, karda iz bırakan tedirgin kuş adımlarıyla gülümseyen bakışlar,  acıyla gölgelenen vaktinden çok önce buruşmuş yüzler. Geriye ne kalır?

Her sene bugün 28 Aralık’ta benzer düşüncelerle, artık büsbütün incinmiş adalet bilincimle o sabaha dönüyorum. Hayata vicdanıyla tutunmaya çalışan herkes gibi kendimi büsbütün çaresiz hissediyorum. Yüzlerce kez baktığım fotoğraflar, izlediğim belgeseller, okuduğum yazılar beni her defasında ‘insan’ olmaktan utandırıyor. Yine de kimilerinin hala ‘katliam’ demekten çekinen zehirli diline rağmen devletin, iktidarın, militarizmin ve bu güçlere koşulsuz biat eden merkez medyanın ne kadar alçalabileceğinin çıplak fotoğrafı olan ‘vahşeti’ hatırlamanın ve hatırlatmanın gelecek için umut barındırdığına inanıyorum.

Üç sene sonra Roboski katliamının tek bir faili bile yargı önüne çıkarılmamışken geriye kalan kelimelerin gücüne sığınmaktan, bıkmadan usanmadan, umutsuzluk çukurunda boğulmadan adalet talep etmekten başka ne olabilir?

Banu Güven’in hazırladığı belgeselin başında 13 yaşındaki oğlu Muhammed Encü’yü kaybeden Ubadullah Encü anlatıyordu: “Kendim oğlumu arıyordum. Sırtındaki kıyafetten tanıdım. Sol elinde katır ipi vardı. Ondan daha büyük çekmiş onu, bu tarafa gel, diye.  O sırada bomba atmışlar. Kafasını kendi çıkardım bu taraf (eliyle tarif ediyor) dümdüz. Bir tane burun, bir göz, bu kadar (başının yarısını gösteriyor) kafa kalmıştır. Tanıdım, dedim benim oğlumdur. Çıkardım, temizledim. İki üç kez öptüm orada”.

Buna benzer onlarca anne, baba, kardeş, akraba ve dostların anlattıklarını dinledikten, izledikten sonra söz bitiyor aslında. Söylenecek, yazılacak her kelime hayatın hakikatine fazla gelir. Ama dedim ya başka çaremiz yok. Bu katliamları unutturanlara, otuz yıldır bu kirli savaşın sürmesini farklı yöntemlerle destekleyenlere, süreci oy devşirmek için kullanırken emri kimlerin verdiğini halkına, 34 çocuğun, gencin ailelerine açıklayamayanlara inat hatırlamak zorundayız.

‘Yazarlar arasında Dostoyevski, Tolstoy’ olmalı’

Müge Tuzcuoğlu’nun yayına hazırladığı, yazarların katkıda bulunduğu ‘İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlamak’ adlı kitabın giriş yazısında kitabı hazırlama nedeni net bir dille anlatılıyor: “Hatırlamadıkça, hatırlamak için aramadıkça; nasıl bir dünya yarattığımız ortada. Hatırlamadığımız için gücümüzün neye yettiği de…Bunlara hiç değinmeden ortak hatırlamanın ve ortak hafızanın gücünü göstermek istedi bu kitap. Yaşananların, birey birey hayatlarımızın, hayatlarımızda neye tekabül ettiğini göstermek”.

Roboski’yi hatırlamak, yanık kokan o acıyla yüzleşmek sadece bu katliamla yüzleşmek değil elbet. Geçmişin üzerine çekilen bütün kirli örtüleri kaldırıp altına gizlenenlere de cesaretle bakmak anlamına geliyor. Dersim, Sivas, Maraş, kanlı darbeler ve otuz yıldan fazla süren savaşın çamurdan tortusu da o karanlık çukurda bütün suçlarını itiraf etmek için asıl sahiplerini bekliyor. Bu korkunç ezilmişlik hissinden açıkça yüzleşmeden kurtulmak mümkün mü?

Belki bir katliamdan sonra toplumun farklı kesimlerini ilk kez bir araya getirerek gerçek bir dayanışma duygusuyla hazırlanan, hafızayı diri tutan bu tür çalışmaları önemsiyorum bu yüzden. Kitabın hazırlık aşamasında Roboskili  birkaç gence danışmışlar. Onlardan biri, “Roboski ne kadar anlatılırsa o kadar iyi! Bence mesela yazarlar arasında, Dostoyevski olmalı, Tolstoy olmalı..” demiş. Bu cevap, bölgede yaşayanların algısını göstermesi açısından da çarpıcı bir örnekti.

‘Delidir meşe ağaçları’

Sonra Müge Tuzcuoğlu’nun “Delidir meşe ağaçları” diye başlayan yazısını okudum. Olay gecesinin tanıklarıyla konuştuklarını aktarıyordu. Olduğu gibi…O uğultulu patlamayı, basınçla yerinden fırlayıp metrelerce öteye düşenleri, gökten yağan katır ve insan parçalarını, saatlerce kayaların dibinde ölü taklidi yapanları gördüm. Son anda kelime-i şahadet getiren parmaklarını da…Çocukların inlemelerini, katırların kişnemelerini, kırılan dalların çıtırtılarını, yangının cızırtısını duydum.  Yanık kokusu havada asılı kalmıştı. Orada tam o çaresizliğin ortasında duruyordum sanki. Onların yerine bu dünyadan yok olmak istedim. Sonsuza kadar yazsam kelimelerin o anı anlatamayacağını, iyileştiremeyeceğini biliyordum çünkü.

Ama okudum sonuna kadar. Onlar için, geride kalanlar için. Otuz kırk lira para kazanabilmek, eve çay, şeker, ekmek getirebilmek için dağlarda, sınır köylerinde kardeşleri kadar çok sevdikleri katırlarla kaçakçılık yapmak zorunda bırakılan çocukları hiç unutmamak için tekrar tekrar okudum. Her şeye rağmen yazının umuduna sarılarak.

Atları çok sevdiğinden veteriner olmak isteyen 13 yaşındaki Muhammed’in hayallerini düşündüm. O meşeliğin ortasında yaşarken biri ona 14. Yaş gününde Buzatti’nin ‘Yaşlı Ormanın Gizemini’ hediye etseydi, kim bilir ne çok sevinirdi. İstediklerinde bir hayvana, insana dönüşebilen, barındıkları ağaçlardan dilediklerinde çıkabilen cinlerin hikayeleri ona nasıl hayaller kurdururdu acaba?

Bir daha hiçbirinin istese de kitap okuyamayacağını, şırıldayan bir nehrin kenarına çöküp türkü söylemeyeceklerini, bilgisayarı alabilmek için ilk kaçağına çıkan Orhan gibi üşüdüklerini belli edemeyeceklerini, Seyithan gibi sevgililerine mesaj atamayacaklarını, birbirlerine ‘aşkın formülünü sorup gülüşemeyeceklerini bilmek geride kalan bizlerin hayatını da epey eksiltiyor.

‘Bizi öldürenler bizim gibi insan mı’

Çocukların dağlardaki ‘koruyucu melekleri’ deli meşeler misali, kayıplarımızın üzerine titremeli, bir daha böyle katliamlar yaşanmasın diye hatırlamalı, hatırlatmalıyız. Kitaba katkıda bulunan yazarlar ve tanıklar sonsuz Roboski yolculuğunda güçlü bir adım daha attılar. Bu halkanın bir parçası olmak her şeyden evvel devletlerin zorbalığından korunabilmek adına önemli. Ne demek istediğimi Fahreddin Hacı Selim’in ‘Halepçe’den Roboski’ye’ ve Ehmed Huseyni ‘nin ‘Bellek Acısı’ başlıklı yazılarında daha açık görebilirsiniz. Huseyni, 1960 yılında Rojova’nın Amude kentindeki bir sinemada çıkartılan yangında diri diri yanan 300 çocuktan biri olan Ebdulsemed’in babası. “Acıdır Amude’nin çiğ ateşinde yuvarlanan ve sabahın şafağında patika yollarda Roboski’ye doğru yola çıkan…Yaratıklar, geyiklerin rüyasını görürler acıda, katliamların kuytusunda ve sırrında gezerler, peki bunlar, bizleri öldürenler bizler gibi insan mı? Evet çocuk! Taze çocukluğunun unutulan yanlarını kandıracak bir şey yok mu, alnına yazılan sadece bir matem; uzun bir matem çok uzun, varoluşun başlangıcından yeşil taçtaki Kürtçe türküye kadar”. Böyle yazmış çocuğunu bir başka katliamda kaybeden baba.

Romancı Haydar Karataş yazısında Roboski’deki fotoğrafların bütün anlatılanları toptan bitirdiğini söylüyor: “Ve öyle olur ki bazen bir fotoğraf karesi genel insanlık durumunun bir belgesi haline gelir…Ama o sadece bir fotoğraf karesi değildir; Kürdün hikayesinde bütün anlatıların sonudur. Şöyle oldu, böyle oldu denen her şeye noktayı koymuştur. Toplum o fotoğraf karşısında dilsiz kalmıştır”.

‘İstenmeyen Çocuklar’ sadece Roboski’nin kayda geçmiş, hiç silinmeyecek ‘hikayesi’ değil. Katliamlardaki ortak suskunluğa yürekli bir direniş aynı zamanda. “Bir kessen bin çıkan deli meşe ağaçları” misali hatırladıkça yaşayacak olan çocukların sevincini hatırlatmaktır. Asırlardır bitmeyen çileyi, zulmü bitirebilme umudunu korumaktır. Katliam sırasında köyünü arayarak  “Bizi katlettiler, öldürdüler, annemizi babamızı alın gelin” diye haykıran Servet gibi kardeşlerimizin elinden tutmak ve o katırlar gibi inat ederek o elleri hiç bırakmamaktır.

Kurtulanlardan birine sormuşlar; “Katliamdan 4 ay sonra bir çocuğun oldu. Adını da serdar koydun. Onun doğumunda ne hissettin ve neden Serdar? ”O anlatırken yine orada soğuk bir kayanın dibinde oturmuş çaresizce onları izliyordum: “O doğduğunda şehit arkadaşlarımın anneleri geldi aklıma. Sevincimi hiç yaşayamadım. Üzerimize bombalar yağdığında parçalanan bedenler gökyüzünden düşerken bazı parçaları ağaçlara takıldı. Ağaçların üzerine düştü. 34 insanın bedeni ağaçların üzerinde kaldı.
Kürtçede “ser dare me” derler. Ser-dar ismini ise bunu andırsın diye koydum. Ağacın üstü demek…

Hal böyleyken kitabın isminin nereden geldiğini de hatırlatmak lazım. “Katliamı yapmış biri olarak , üzerine bir de kürtaj benzetmesi yapacak kadar pişkinleşebildikleri için, bizler mutlaka istenmeyen çocuklar’ız!”

Biz ‘istenmeyen çocuklar’ ne kadar kalabalığız aslında değil mi? Göremedikleri gücümüz tam da orada, umudu yeşertebilen kelimelerde saklı.

İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak’ / Hazırlayan Müge Tuzcuoğlu / İletişim Yayınları

A. Esra Yalazan