Kalan Çocuklar

Çocuklar kalır bölünmelerden geriye
yetim çocuklar; ana dilleri öfke
*
geri sayım başlamıştı okullara
çocuklar ; yatıcaz kalkıcaz parmak hesabı
birden on ocağa birden ateş
ateş birden yirmi beş ocağa birden
aklımda bir şiir:
“besmeleni çek ve başla !
tumturaklı sözlere ihtiyacın yok buğzetmek için”
*
biyoloji soğukkanlı:
insan doğar, büyür, yaşar ve ölür
sosyoloji : arada bir yerde de okula gider
ben : Türk olduğunu öğrenir, doğru ve çalışkan
varlığını armağan etmeyi bir de
*
tam böyle okullar diyecektim
eğitim şart, okullar mühim tam böyle
4000 isteyen bi dershaneyle
dershane isteyen bi düzen arasında
anneyim diyecektim
kapısı takılmamış sınıflar
sınıflar boyası yapılmamış
yakacak için ödenek var da
ya suyu kesilmiş tuvaletler?
*
babanın biri, uç uca sigaralarını hırsla
yumruğunu dişleriyle aynı anda ve hınçla
çenesi soğuktan, dumandan gözleri
gözlerini kocaman açtı
hepsi damga puluydu diyecektim on liralık
altı üstü bi paket A4 kağıttı
ama en çok da Mehmed’in yüzü
çünkü abisinin geçen seneki önlüğü
bu sene omuzlardan büyük gelen önlüğü
ama olsun, seneye tam olur önlüğü diyecektim
*
aklımın bütünlüğü tehlikede
dün aklımdan bunlar geçmiyordu
daha dün annemizin kollarında
hiçbirimizin aklından bunlar geçmiyordu
büyüdük ve okullu olduk
bazılarımız bütün okulları…
bazılarımız okulları bırakıp…
o dağ bizim dağımız mıdır?
*
insan doğar, büyür ve …
orada dur !
yaşayamadan
mesela maça gidemeden oğluyla
kızının kuşağını bağlayamadan
Kan ter içinde kalamadan
çoğalamadan ulan
bütün gövdesiyle, bi kez bile çoğalamadan
ölür bazen pis pis, pisi pisine
un ufak paramparçalar bırakarak
Sayın bakanım biliyor musunuz
insan dediğiniz geri dönüşümsüzdür
ölür.
*
oğlum, çılgın atıyormuş- ne demekse
ben, varsa bir bağ çılgınla çığlık arasında
tam ortasına atılıyorum
tam ortasında okulla ateşin kan tutuyor beni
aklımdan bir dağ geçiyor
manşetler pusularından çıkmış
bi gecede diyorlar, hepsi uyurken buraları
Ya da kimliklerine bakıp sorgusuz sualsizce
o dağ bizim dağımız değil midir?
*
Ben gördüm
Gülsüm’ü gördüm, gerçekti
Halime teyzeyi gerçek
Gülsüm anlıyordu sövenleri, ağlıyordu gerçekti
Halime Teyze, Gülsüm’e soruyordu
bi oğluma , bi elindeki resme
ağlıyordu, gerçek
acı, hiçbir resmî ağızda böyle gerçek olmamıştı
tuz hiçbir şiirde böyle gerçek değildi
*
karışıyorum
okulla ateşin tam ortasında
tam ortasında çılgın bi çığlığın
Uludere’den geçerken katırcılar
Yüzümde bi mühimmat kamyonu
yüzümde Mehmed’in yüzü
öfkeli bir dağ yüzümde
o dağ bizim dağımız mıdır?
*
keşke yaşasaydınız öğretmenim
sorardım; hangi babanın pazusu
oğlunun tabutunu taşımaya yeter, diye
bir ana, feryâd yazmayı bilmeyen
nece ağıt yakar
nece koklar hala ve hep bebeğinin kundağını
kardeşler, nece yemin ederler kardeşlerinin başında
kınası bile solmamış bi gelin
yatağın boş yanına nece devrilir
nece üşür
nece yanar
ya geceleri
babam ne zaman gelecek diyen çocuk
bavê mın çı waxt weri diyen çocuk ya da
avutulur mu öğretmenim
nece

Dilek Kartal

Roboski Versus Noel

Şekere, mazota ve Allah’a inanan oğullar için,

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen
Sûr üç gece önce üflenmiş
Üç gece önce korkunç aydınlanmıştır gökyüzü
Anne, “oğlum” diyerek uykusundan
Ve korkuyla pencereye: “hayrolur inşallah”
Sınıra yakın o yaylada yeni bir can pazarıdır
Olağan bile denmeyecek kadar olağandır her şey
Üç gece önce
**
Şekere ve mazota inanan oğullar
Devlete de inanmışlardır mecburen
Her şey yeni bir spor ayakkabısı kadar çocuk
Bir sofrayı doyurmak kadar erkekçedir
Olsundur ve şükürdür
Oğullar çünkü
Kadere, nasibe ve rızka
Oğullar en çok, Allaha inanmışlardır
**
Ötekiler
Gökyüzünün korkunç aydınlığından bihaber
Yine bir Son Dakika’dadır
Çoğu haklılıklarından emin
Derin bir oh! Ve eşkıyaya söverler
Değil mi ki izlerin neidüğü belirsizdir
Bizden olmayan kim varsa
Bize benzemeyen kim
Kim varsa bizden gayrı, öteki
Nasılsa düşman, nasılsa katli vacip
Der ve sözleşirler
Sır kalacaktır yine Sûr’un niye üflendiği
**
Birkaç gazete
Birkaç demeç
Sosyal medyada da birkaç cengâver sonra
Yangın, bir kez daha kartpostaldan
Zaten ellerini yıkayıp giden de
İsrafil falan değildir
**
Odalar sığılmaz olur artık
Baba, elma ağacını kökünden keser
Suyla şaka yapamayacak kadar büyür kız kardeş
Anne, Allaha havale eder
Allaha inanan oğulların hesabını
Kalan oğullar korka korka da olsa
Devam ederler inanmaya; şekere ve mazota
Çünkü üç gece önce onlara
İnanan kimse yoktur
Şekerden ve mazottan başka
Oğullar artık,
Yalnız şekere, mazota ve Allaha
Devlete inanan kalmamıştır
**
Ötekiler
Nisyan ile malul
Ah bile demezler havai fişekler atıldığında
Gökyüzü, o korkunç aydınlığı hatırladığında
Ah bile demezler
Hediyeler başlar; geleneksel, küçük, kırmızı
Bütçeye göre, hindi ya da tavuk
Piyango çekilişleri, büyük ikramiye, amorti
Ve üç… Ve iki… Ve bir…
Sadece üç gece sonra sadece üç
Hoş geldin iki bin on üüüüçççç
**
Karın içinde yanan kardan habersiz
Toplanmak vaktidir plastik çam ağacının altında
Eller çırpılır
Ve başlar kavmini helak eden şarkı:
jingle bells,jingle bells,
jingle all the way!
oh what fun it is to ride
in a one horse open sleigh!

Sahi siz
Allaha sarılıp ağlamak istemediniz mi hiç?

Dilek Kartal

Uludere Uludere II

II

aradan koskaca bir yıl geçti
Uludere’de, şivanın koptuğu o yerde
ve vicdanla uyumlu çarpan her yürekte,
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
melekler kanatlarını yırtarcasına
dehşet içinde,
göklere, düşlere, kutsal kitaplara,
oralardaki mağaralara kaçışıyorlarsa hâlâ;
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
Uludere’de ve uzak yakın her Kürt evinde
analar, içlerinde, tanımlanmaz bir yerden
hayatın kendisi gibi tanımlanmaz bir acıyı,
hayatın kendisi gibi yatışmaz bir hasreti,
hayatın kendisini
söküp çıkarmak için göğüslerini dövüp,
yanaklarını yırtıyorlarsa hâlâ;
babalar, içlerine cehennem kadar büyük,
cehennem gibi harlı ve uğultulu bir öfkeyi
gömmeye çalışırken
ağlamamak için yumruklarını dişliyor,
yüzlerini bizden saklıyorlarsa hâlâ,
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
“peki, hakikat? o nerde, o?
ve suçlu kim” sorusu, rüzgârın dudağında
kendine yerdeki tutanaklarda değil,
gökteki tutanaklarda cevap aramak için,
Uludere’den yola koyulup,
ta Sidret-i Müntehaya,
Roboski gibi bir başka sınır boyuna yani,
varıncaya kadar,
dere tepe, köy mezra, şehir şehir dolaşıp,
göçmen kuş sürüsü gibi
peşinde katar katar vicdan
ve sızlayan yürek toplayıp götürüyorsa hâlâ,
yaşlı şairlere iş kalmıyor demektir, yârenler,
yaşlı şairlere iş kalmıyor,
sessiz sessiz ağlamaktan başka;
çünkü yoksullar ve şairler bilirler ki,
yeryüzünde sessiz sessiz ağlayanlar çoğalınca,
gizli gizli dövünenler çoğalınca,
öfkelerini içlerine gömenler,
yumruklarını ısıranlar çoğalınca
evlerden, köylerden,
meydanlardan ve mabetlerden taşasıya
çoğalınca çığlıklar, çoğalınca havarlar,
çoğalınca ağıtlar,
işte o zaman, yerden göğe doğru
esmeye başlar rüzgarlar,
yerden göğe doğru çakmaya şimşekler,
yerden göğe doğru yağmaya,
yeri de, göğü de değiştiren
ve değişimden, dönüşümden daha büyük,
daha kahhâr,
daha âdil yağmurlar…
28 Aralık 2012
Cahit Koytak

Uludere Uludere

                            Mahir’e ve Merve Ceren’e

“Bir ‘Uludere Destanı’ yok mu tezgâhta, ağbi?”

diye soruyorlar e-mektuplarında bu iki dostum.

Ve uyandırıyorlar, uyuyan közlerimi.

Bir ‘Uludere Irmağı’, evet, neden olmasın?

Allah’ın ırmaklarından biri,

‘Şiirin ve Cazın Irmakların’dan biri?

Diye soruyorum ben de kendime

Ve o otuz dört Kürdün Rabbine,

Uludere’de kana boyanan otuz dört dereciğin…

Ve Uludere’de Allahın göklerini bombalarla yırtarak

Allah’ı seven Kürtlerin başlarına yıkan tağut’a

                    Söylenecek söz bulmak için

Kendi küllerini karıştıran bu şairin Rabbine;

Kendisine Kürt mü, Türk mü, Ermeni mi,

Olduğunu sorana elinin tersini gösteren Allah’a,

Yani herkesin ve her çağın Rabbine, soruyorum,

Yazdığı kıssalar arasında, Bir de ‘Uludere Kıssası’,

‘Düşünenlerin, düşünüp ders çıkaracağı’

Bir Uludere Destanı, niye olmasın, niye?

‘Uludere’ için bir destan yazmak,

Uludere’nin oralardan geçen bir dere olmak,

Otların, taşların arasına saçılan kanı yuyup yıkamak,

Zamanın orasına, burasına sıçrayan,

Göğün kitaplarına, Tanrının web sayfalarına,

Tanrının Kâinatı doldurup taşan

Albümlerine, doğaçlama kayıtlarına,

Ve insanın suratına, alnının ortasına,

Ruhunun haritasına

Sıçrayan kanı yumak yıkamak…

Uludere de, orada, toza toprağa saçılan kaderleri,

Yazılmamış repliklerini, Kürt Hamletlerin,

Kürt Faustların ve Kürt Selim Işık’ların;

Kıyılan çocukluklarını, yeniyetmeliklerini,

Ve Dicle kıyısındaki kuzu melemelerini

                                toplamak o derenin sularına,

Ve bir yeryüzü dolusu gençliği

Ve gençliğin ölümlü tanrısallığını…

‘Uludere’ için bir destan yazmak, bir yeryüzü destanı,

Kürtçe konuşmayı bilen bir derecik olmak orada; 

Kürtçe mırıldanmayı bilen ve Kürtçe susmayı…

Ve yedinci kat göğe çıkarmak havarlarını Kürt anaların,

Peygamber sessizliğini, dağ sessizliğini Kürt babaların,

Ve Diş gıcırtılarını Uludere’de kurdun, kuşun, toprağın…

Sonra çağıl çağıl zılgıtlarla dolaşmak şehirlerde,

Zihnin arka sokaklarında ve bilincin bodrumunda:

“Ulan, biz Allahın Kürdüyüz, Kürdü

Ve o’na dönüyoruz, kabul!

Peki, ya siz? Ya siz, neyi oluyorsunuz O’nun

Ve kime dönüyorsunuz?”

Susalım şimdi ama. Ve dua edelim, dua.

Uludere’den ulu bir dere gibi geçsin dualarımız,

Yerin ve göğün bolluk ve barış çağıltılarıyla

            Akan bir dere olsun sabrımız…

Ve rahmet dileyelim, bolca rahmet dileyelim,

Allahın bu uzak akrabaları için değil yalnızca,

Dicle kıyısında kaybolan kuzular için değil yalnızca,

En çok ve öncelikle dindarları ve mirasyedileri için,

            Rahmeti de, gazabı da büyük olan Allah’ın…

Gücün ayartmalarına karşı iyi sınavlar vermeleri

Ve Gemiyi kaçırmamaları için, onların;

Dün Dersimlerden, Ermeni kıyımlarından,

Sivas katliamından falan, falan,

Bugün Agos’un önünden ve ‘Uludere’den geçen

Ve Nuh’un oğullarını, kızlarını

Çetin mi çetin sınavlardan geçiren büyük gemiyi…

Öyle bir sınav ki çünkü bu, gösterecek bize

Ve dosta, düşmana

Ve yeryüzünün gelecekteki halifelerine:

Yeni bir tanrı mı arıyor bu devletlüler kendilerine,

Yeni bir tanrı-sevgisi mi,

Yoksa yeni bir tanrı ve insan sevgisi mi?

18 Ocak 2012


Cahit Koytak


Onbeş nolu sınır taşı

ne zamandır bu dağ başındayım

hangi işgüzar eller dikti beni buraya
kumdan kilden demirden mamulüm
hangi dereden aldınız kumu
/kili hangi ocaktan

madenden alındım
işlendim haddeden geçtim
demir oldum birkaç filiz sınıra dikildim
ismim: onbeş nolu sınır taşı, biliniz

onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
dört bir yanım çırılçıplak
ne bir kavak ağacı var ne bir servi
ne sesli sessiz bir pınar
ne de ceylanlar uğrar bana
yârenim yok yapayalnızım sınır boyunca

onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
seksen altı yıldır yalnız yaşarım burada
kuşlar uçar üzerimden kanat çırparlar
pasavansız köylüler hışımdan kaçarlar
rüzgâr gibi geçerler savururlar tozu dumanı
bodur boyumu aşarlar
görüntüm “dur!” dese de, ne çare!

kaçakçılar gelirler yanıma milliyet sormam
gölgem yok yaprağım yok durağım onlara
kimler gelir geçer yanı başımdan bir bilseniz
çok gördüm duydum ama sağır ve dilsizim
evraktan ırak ekmek geçidiyim kaçakçıya
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta

kaçakçılar savuşurlar yanımdan
kimileyin cesur kimileyin korkak adımlarla
ne dost bilirler beni ne de düşman
gözlerim yoktur ama bilirim
kaçakçının gözlerindeki
/korku ve sevinci

o gün yanı başımda kanlar içinde
otuz dört insan elliden fazla katır
/yanarlarken cayır cayır
bir ben şahidim bir de ay ve yıldız
keşke gözlerim olsaydı allah’ım
gözlerim olsaydı ağlasaydım

ağlasaydım
pınar gibi çağlasaydım
gözlerimden yaşlar aksaydı
aksaydı hep aksaydı
göz seli alsaydı
her iki yakasını sınırın

kim bilebilir bunları kim
şüphesiz sen bilirsin allah’ım
gözyaşı acının şiiri değil mi
şair benden sorsa da susarım
tıpkı yıllardır sustuğum gibi

herkes bekler
o gece neler gördü
onbeş nolu sınır taşı neler…
ne ağzım var ne dilim
kendimi bile tarif edemem
göz de kulak da dil de şairde
gördüklerim duyduklarım ona ayandır
ağzım dilim yok ama tanığım tarihe
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta

rüzgâr eser kuşlar uçuşur üzerimden
katırlar gelir geçer yanımdan nal sesleriyle
hüzünlüdürler ırak’a giderken kaçakçılar
çoğu çocuk ekmek peşinde namus uğruna
katır kervanlarında dönüşler sevinçlidir
sıcaklaşmış eller yürekler kanatlanmıştır
kazanç ve vuslat direnç vermiştir dizlere
nafaka uğruna aşılır bu dağlar bir de sevda
ben görürüm onların kan ter içindeki hallerini
sınıra vardıklarında kurumuştur dilleri damakları
yürekleri serinleten ne bir çeşme ne bir pınar
bana varmak onura varmaktır
/böyle bellenir kavlince
ne sevdalar tanıdım dağlar aşıp vardılar bana
/aşıp da vardılar bir bilinmez divana

o gecenin tanıklığı düştü payıma
yıkın beni kırın beni parçalayın atın
demiri göğe fırlatın
kum ve kilimi katın toprağa
sürün bu diyarlardan tanıklık eziyor beni
dilsiz ağızsızım dertlerine dermansızım
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta

bilsem de bir şeyler kayıt dışı bu hususta
lâkin vicdanda tutulsun bunun muhasebesi
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta.

abdurrahman adıyan

Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir

…Aradan aylar geçti, Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır’daki (Pertek olması gerekir y.n) Murat suyu üzerinde yeni yeni yapılan Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki;

“Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Dersim hareketi bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkarmalarına meydan vermeyelim.”

1937 yılında resmi tatil günü Cumartesi öğleden sonra. Atatürk Pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenenler “asılacak asılsın” ve Atatürk’ün karşısına Beyaz Donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun. O dönemde Elazığ Valisi Şükrü Bey, Savcı Hatemi Senihi Bey, Emniyet Müdürü Sezerli İbrahim Bey, savcı yardımcısı arkadaşıydı.

Şükrü Sökmensüer, “Sivillerden Emniyet Genel Müdürlüğünün siyasi şubesinden istediklerini al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait” dedi. Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim Bey’e gittim. Savcı için, “kural dışı bir şey yapmaz, mümkün değil.” dedi.

Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bu konuda Adalet Bakanlığından da bir şifre aldığını, ama mahkemelerin Cumartesi tatil olduğunu, tatilde ise sonuç almanın mümkün olmadığını bana bildirdi. Ve ekledi:

“Ben de mahkemeleri etkileyemem.”

Oysa biz mahkemenin kararını Atatürk gelmeden evvel vermesini ve geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için Hükümet tarafından buraya gönderilmiştim.

Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana, “Sen valiye söyle bu savcı rapor alsın gitsin, ben senin istediğini yaparım.” dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı, rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti. Mahkeme hakimini evinde buldum. Gittiğinde mahkemenin aldığı kararı yazdırıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir, CHP devri. Herkes çekiniyor.

Hakim bana, “ Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak Pazartesi günü mahkemeyi toplar, kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz,”dedi.

O zamanlar dördüncü bölgede temyiz hakkı yok.

Abdullah Paşa, sıkıyönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek. O da, “ yukarıdaki karar tasdik olunur” demiş, basmış boş kâğıda imzasını. Yukarıya “ Abdullah Paşa’nın idamı” diye yazsanız kendisi asılacak. Hakime dedik ki:
“ Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki.”
Hakim, “başkaca bir şey yapılamaz” diyerek kestirdi attı. Ben de kendilerine sordum:

“Sizin saat 17:00’den sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?”

“Ooo, çok oluyor. Gün oluyor, dokuzlara onlara kadar çalışıyoruz,” cevabını verdi.

“Eee, sondan beş saat ihlal ediyorsunuz da baştan beş saat ihlal etseniz, olmuyor mu? Yani Pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Pazartesi günü 00.24’ten başlıyor, dedim.

Hakim: Elektrikler kesiliyor, dedi.
Ona da çare bulduk. Otomobil farları ile hapishaneyi aydınlatırız. Halkevi’ne lüksler koyarız.

Hakim bu defa ; samiin yok, dedi. Ona da çare bulduk. Samiin de getiririz. Kaç kişi asılacak? Onu karardan önce söyleyemem, dedi.
Ama ekledi: Savcı 27 kişinin idamını istedi. Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım? Bilemem, dedi.

Ceza İnfaz Kanunu her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu.
Gece 12:00′de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var. Sankıları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. “Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor.

Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarpıtırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı. Kararlar okununca hakim ilamda idam lafını kullanmadığı ve ölüm cezasına çarpıtırılmaktan bahsettiği için verilen hükmü iyi anlamadılar. “İdam Çino” diye bir vaveyle koptu.

Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı:

-Asacaksınız, dedi ve bana döndü:

-Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüzyüze geliyorum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi.

Son sözünü sorduk.

-Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz, dedi.

Bu sırda Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben Fındık Hafız asılırken, Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti.

“Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir!“

Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sesizliğe ve boşluğa hitap etti:

-Evladı Kerbelayime, bê gunayime, Ayıvo zulimo, Cinayeto, (-Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir ) dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. Oğlu yaşında bir subayı öldürecek kadar katı yürekli olan bir insanın bu mukadder akibetine acımak zor. Ama ihtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım. Asabım çok bozuldu. Emniyet Müdürüne;

-Ben üşüdüm, otele gidiyorum, dedim.”

Ben senin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da sana dert olsun.” (Seyit Riza)

İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım (Sayfa 51-52)

Milliyet Yayınları’ndan çıkan “Anılar ve Görüşler- Üç Dönemin Perde Arkası” kitabında (sayfa 25) ise Muhsin Batur, Dersim harekatında yer alan emekli bir general olarak, bunun bir katliam olduğunu doğrularcasına şunları söylüyordu:

…Günlerden bir gün Alayımıza emir geldi… tren yolu ile Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti, Elazığ’ın biraz uzağında Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.

Alaya verilen özel görev, Elazığ bölgesinde büyük bir manevra ve resmi geçit ile bitti… subaylara ve bizlere Atatürk imzalı birer madalya dağıttılar.

Alaya verilen bu görev bittikten sonra tekrar yük vagonlarına binerek Gaziantep’e doğru yola çıktık, Narlı istasyonunda indik, iki günlük bir yürüyüşten sonra bir manevraya katıldık. Rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak’ın da manevrayı izlediğini, yapılan taarruzu beğendiği için tekrarını istediğini duyduk ve tekrarladık.

Ateş altında olduğumuz varsayımı ile hedef göstermeden sürünerek ilerliyor ve kısa sıçrayışlar yapıyorduk, bize böyle öğretmişlerdi… ancak tatbikat üzüm bağları içinde yapılıyordu… önümüzde daha iyi bir üzüm salkımı gördükçe öne doğru sıçrıyorduk.

Dua

Kuğular bu akşam ümitsizce göçtü zehirli göllerden
Mahzun kızlar zindandaki kardeşlerini düşlüyor
Savaş bitti leylakların bittiği çayırda.
Ağıtlar yakarak ince kadınlar, başları önde
Tabutların ardından gidiyorlar yeraltı geçitlerinde.
Çabuk n’olur, donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,
Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,
Kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.
Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda
Ve orda, kan damlıyor gözlerimde taze ölüler üstüne.
Sakatlar ordusu çiğnerken kalbimin patikalarını
Çıplak ayaklı bir kör
Bir duacı aramada kutsal umutla.
Bütün gece uludu çölün kızıl köpekleri
Kumlar üstünde anlaşılmaz, anlatılmaz bir kederle inleyerek.
Ve düşüncelerimin fırtınası yağmurla dindi;
Dalgalar zâlim buzun altında sindi
Dev meşeler çığlık çığlığa
Yaralı kuşlar gibi döktü yapraklarını.
Sonra gece, ıssız bir boşluğa gömüldü.
Ve yalnız, kanlı ayın altında
Kımıltısız, binlerce mermer heykel gibi
Toprağımızın bütün ölüleri, birbirine duaya dirildi.

Adom Yarcanyan

“Siamanto ya da gerçek adıyla Adom Yarcanyan, Eskişehir’den başlayıp Konya, Bozantı, Kanlı Geçit ve Diyarbakır üzerinden Der Zor çöllerine uzanacak olan ölüm yürüyüşünün ilk kurbanlarındandır. Şair 1878 yılında Eğin’de dünyaya gelmiş; İstanbul’da başladığı felsefe eğitimini Paris-Sorbonne’da sürdürmüştü. Halep’ten Yeni Dünya’ya doğu-batı hattında edindiği birikim ve izlenimleri incelikli şiir kumaşına nakşeden Siamanto, etkin siyasi kimliği ve yazdıkları ile kendi toplumu içerisinde giderek bir idol şaire dönüştü. 1902 tarihli Bir Kahraman Tavrıyla ve 1903 tarihli Atayurdun Çağrısı isimli şiir kitapları, 20. yüzyıl Avrupa şiirindeki yönelimlerin onun imgelemindeki yansımalarını sergiler. Halkının düçar olduğu haksızlıklara duyduğu öfkeyi dışa vururken kullandığı büyülü, neredeyse ayinsel üslup sayesinde devrinin en sevilen şairi haline gelen Siamanto, aynı kadere yürüyen yoldaşlarıyla birlikte, meşhur Dua şiirinde tasvir ettiği gece gibi, ıssız bir boşluğa gömüldü…”

Roboski ve ‘İstenmeyen Çocuklar’

Çocukluğun sevinç tomurcukları henüz patlamadan yok edilen eksik bir hayattan geriye ne kalır?

Serin dağ rüzgarlarının ‘yoksunluğu’ derinden hissettirdiği çorak topraklarda oğullardan kalan tek bir ayakkabı, nefes kokusunu hatırlatan taze bir gelincik, yüreği kavuran koyu bir ağıt, boş odalarda sessizliği yırtan tabak, çanak sesleri, karda iz bırakan tedirgin kuş adımlarıyla gülümseyen bakışlar,  acıyla gölgelenen vaktinden çok önce buruşmuş yüzler. Geriye ne kalır?

Her sene bugün 28 Aralık’ta benzer düşüncelerle, artık büsbütün incinmiş adalet bilincimle o sabaha dönüyorum. Hayata vicdanıyla tutunmaya çalışan herkes gibi kendimi büsbütün çaresiz hissediyorum. Yüzlerce kez baktığım fotoğraflar, izlediğim belgeseller, okuduğum yazılar beni her defasında ‘insan’ olmaktan utandırıyor. Yine de kimilerinin hala ‘katliam’ demekten çekinen zehirli diline rağmen devletin, iktidarın, militarizmin ve bu güçlere koşulsuz biat eden merkez medyanın ne kadar alçalabileceğinin çıplak fotoğrafı olan ‘vahşeti’ hatırlamanın ve hatırlatmanın gelecek için umut barındırdığına inanıyorum.

Üç sene sonra Roboski katliamının tek bir faili bile yargı önüne çıkarılmamışken geriye kalan kelimelerin gücüne sığınmaktan, bıkmadan usanmadan, umutsuzluk çukurunda boğulmadan adalet talep etmekten başka ne olabilir?

Banu Güven’in hazırladığı belgeselin başında 13 yaşındaki oğlu Muhammed Encü’yü kaybeden Ubadullah Encü anlatıyordu: “Kendim oğlumu arıyordum. Sırtındaki kıyafetten tanıdım. Sol elinde katır ipi vardı. Ondan daha büyük çekmiş onu, bu tarafa gel, diye.  O sırada bomba atmışlar. Kafasını kendi çıkardım bu taraf (eliyle tarif ediyor) dümdüz. Bir tane burun, bir göz, bu kadar (başının yarısını gösteriyor) kafa kalmıştır. Tanıdım, dedim benim oğlumdur. Çıkardım, temizledim. İki üç kez öptüm orada”.

Buna benzer onlarca anne, baba, kardeş, akraba ve dostların anlattıklarını dinledikten, izledikten sonra söz bitiyor aslında. Söylenecek, yazılacak her kelime hayatın hakikatine fazla gelir. Ama dedim ya başka çaremiz yok. Bu katliamları unutturanlara, otuz yıldır bu kirli savaşın sürmesini farklı yöntemlerle destekleyenlere, süreci oy devşirmek için kullanırken emri kimlerin verdiğini halkına, 34 çocuğun, gencin ailelerine açıklayamayanlara inat hatırlamak zorundayız.

‘Yazarlar arasında Dostoyevski, Tolstoy’ olmalı’

Müge Tuzcuoğlu’nun yayına hazırladığı, yazarların katkıda bulunduğu ‘İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlamak’ adlı kitabın giriş yazısında kitabı hazırlama nedeni net bir dille anlatılıyor: “Hatırlamadıkça, hatırlamak için aramadıkça; nasıl bir dünya yarattığımız ortada. Hatırlamadığımız için gücümüzün neye yettiği de…Bunlara hiç değinmeden ortak hatırlamanın ve ortak hafızanın gücünü göstermek istedi bu kitap. Yaşananların, birey birey hayatlarımızın, hayatlarımızda neye tekabül ettiğini göstermek”.

Roboski’yi hatırlamak, yanık kokan o acıyla yüzleşmek sadece bu katliamla yüzleşmek değil elbet. Geçmişin üzerine çekilen bütün kirli örtüleri kaldırıp altına gizlenenlere de cesaretle bakmak anlamına geliyor. Dersim, Sivas, Maraş, kanlı darbeler ve otuz yıldan fazla süren savaşın çamurdan tortusu da o karanlık çukurda bütün suçlarını itiraf etmek için asıl sahiplerini bekliyor. Bu korkunç ezilmişlik hissinden açıkça yüzleşmeden kurtulmak mümkün mü?

Belki bir katliamdan sonra toplumun farklı kesimlerini ilk kez bir araya getirerek gerçek bir dayanışma duygusuyla hazırlanan, hafızayı diri tutan bu tür çalışmaları önemsiyorum bu yüzden. Kitabın hazırlık aşamasında Roboskili  birkaç gence danışmışlar. Onlardan biri, “Roboski ne kadar anlatılırsa o kadar iyi! Bence mesela yazarlar arasında, Dostoyevski olmalı, Tolstoy olmalı..” demiş. Bu cevap, bölgede yaşayanların algısını göstermesi açısından da çarpıcı bir örnekti.

‘Delidir meşe ağaçları’

Sonra Müge Tuzcuoğlu’nun “Delidir meşe ağaçları” diye başlayan yazısını okudum. Olay gecesinin tanıklarıyla konuştuklarını aktarıyordu. Olduğu gibi…O uğultulu patlamayı, basınçla yerinden fırlayıp metrelerce öteye düşenleri, gökten yağan katır ve insan parçalarını, saatlerce kayaların dibinde ölü taklidi yapanları gördüm. Son anda kelime-i şahadet getiren parmaklarını da…Çocukların inlemelerini, katırların kişnemelerini, kırılan dalların çıtırtılarını, yangının cızırtısını duydum.  Yanık kokusu havada asılı kalmıştı. Orada tam o çaresizliğin ortasında duruyordum sanki. Onların yerine bu dünyadan yok olmak istedim. Sonsuza kadar yazsam kelimelerin o anı anlatamayacağını, iyileştiremeyeceğini biliyordum çünkü.

Ama okudum sonuna kadar. Onlar için, geride kalanlar için. Otuz kırk lira para kazanabilmek, eve çay, şeker, ekmek getirebilmek için dağlarda, sınır köylerinde kardeşleri kadar çok sevdikleri katırlarla kaçakçılık yapmak zorunda bırakılan çocukları hiç unutmamak için tekrar tekrar okudum. Her şeye rağmen yazının umuduna sarılarak.

Atları çok sevdiğinden veteriner olmak isteyen 13 yaşındaki Muhammed’in hayallerini düşündüm. O meşeliğin ortasında yaşarken biri ona 14. Yaş gününde Buzatti’nin ‘Yaşlı Ormanın Gizemini’ hediye etseydi, kim bilir ne çok sevinirdi. İstediklerinde bir hayvana, insana dönüşebilen, barındıkları ağaçlardan dilediklerinde çıkabilen cinlerin hikayeleri ona nasıl hayaller kurdururdu acaba?

Bir daha hiçbirinin istese de kitap okuyamayacağını, şırıldayan bir nehrin kenarına çöküp türkü söylemeyeceklerini, bilgisayarı alabilmek için ilk kaçağına çıkan Orhan gibi üşüdüklerini belli edemeyeceklerini, Seyithan gibi sevgililerine mesaj atamayacaklarını, birbirlerine ‘aşkın formülünü sorup gülüşemeyeceklerini bilmek geride kalan bizlerin hayatını da epey eksiltiyor.

‘Bizi öldürenler bizim gibi insan mı’

Çocukların dağlardaki ‘koruyucu melekleri’ deli meşeler misali, kayıplarımızın üzerine titremeli, bir daha böyle katliamlar yaşanmasın diye hatırlamalı, hatırlatmalıyız. Kitaba katkıda bulunan yazarlar ve tanıklar sonsuz Roboski yolculuğunda güçlü bir adım daha attılar. Bu halkanın bir parçası olmak her şeyden evvel devletlerin zorbalığından korunabilmek adına önemli. Ne demek istediğimi Fahreddin Hacı Selim’in ‘Halepçe’den Roboski’ye’ ve Ehmed Huseyni ‘nin ‘Bellek Acısı’ başlıklı yazılarında daha açık görebilirsiniz. Huseyni, 1960 yılında Rojova’nın Amude kentindeki bir sinemada çıkartılan yangında diri diri yanan 300 çocuktan biri olan Ebdulsemed’in babası. “Acıdır Amude’nin çiğ ateşinde yuvarlanan ve sabahın şafağında patika yollarda Roboski’ye doğru yola çıkan…Yaratıklar, geyiklerin rüyasını görürler acıda, katliamların kuytusunda ve sırrında gezerler, peki bunlar, bizleri öldürenler bizler gibi insan mı? Evet çocuk! Taze çocukluğunun unutulan yanlarını kandıracak bir şey yok mu, alnına yazılan sadece bir matem; uzun bir matem çok uzun, varoluşun başlangıcından yeşil taçtaki Kürtçe türküye kadar”. Böyle yazmış çocuğunu bir başka katliamda kaybeden baba.

Romancı Haydar Karataş yazısında Roboski’deki fotoğrafların bütün anlatılanları toptan bitirdiğini söylüyor: “Ve öyle olur ki bazen bir fotoğraf karesi genel insanlık durumunun bir belgesi haline gelir…Ama o sadece bir fotoğraf karesi değildir; Kürdün hikayesinde bütün anlatıların sonudur. Şöyle oldu, böyle oldu denen her şeye noktayı koymuştur. Toplum o fotoğraf karşısında dilsiz kalmıştır”.

‘İstenmeyen Çocuklar’ sadece Roboski’nin kayda geçmiş, hiç silinmeyecek ‘hikayesi’ değil. Katliamlardaki ortak suskunluğa yürekli bir direniş aynı zamanda. “Bir kessen bin çıkan deli meşe ağaçları” misali hatırladıkça yaşayacak olan çocukların sevincini hatırlatmaktır. Asırlardır bitmeyen çileyi, zulmü bitirebilme umudunu korumaktır. Katliam sırasında köyünü arayarak  “Bizi katlettiler, öldürdüler, annemizi babamızı alın gelin” diye haykıran Servet gibi kardeşlerimizin elinden tutmak ve o katırlar gibi inat ederek o elleri hiç bırakmamaktır.

Kurtulanlardan birine sormuşlar; “Katliamdan 4 ay sonra bir çocuğun oldu. Adını da serdar koydun. Onun doğumunda ne hissettin ve neden Serdar? ”O anlatırken yine orada soğuk bir kayanın dibinde oturmuş çaresizce onları izliyordum: “O doğduğunda şehit arkadaşlarımın anneleri geldi aklıma. Sevincimi hiç yaşayamadım. Üzerimize bombalar yağdığında parçalanan bedenler gökyüzünden düşerken bazı parçaları ağaçlara takıldı. Ağaçların üzerine düştü. 34 insanın bedeni ağaçların üzerinde kaldı.
Kürtçede “ser dare me” derler. Ser-dar ismini ise bunu andırsın diye koydum. Ağacın üstü demek…

Hal böyleyken kitabın isminin nereden geldiğini de hatırlatmak lazım. “Katliamı yapmış biri olarak , üzerine bir de kürtaj benzetmesi yapacak kadar pişkinleşebildikleri için, bizler mutlaka istenmeyen çocuklar’ız!”

Biz ‘istenmeyen çocuklar’ ne kadar kalabalığız aslında değil mi? Göremedikleri gücümüz tam da orada, umudu yeşertebilen kelimelerde saklı.

İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak’ / Hazırlayan Müge Tuzcuoğlu / İletişim Yayınları

A. Esra Yalazan

Güzel Suriye sahi sana ne oldu?

Bir zamanlar sözleri Çolpan’a ait “Güzel Türkistan sana ne oldu – Sebepsiz vakitsiz güllerin soldu” diye bir türkü vardı. Gençliğimizde dinler, hüzünlenirdik. O diyarlarda güllerin açmasını bekleye duralım gariptir ki son yıllarda ne zaman Diyar-ı Şam’dan haberlere baksam gayr-i ihtiyari “Güzel Suriye sana ne oldu…” diye mırıldanır oldum.

Pirimiz Muhyiddin-i Arabi; “Şam Allah’ın, arzında mümtaz kıldığı yerdir. Melekler kanatlarını onun üzerine germişlerdir. Allah kulları arasında seçkin olanları oraya tahsis eder” (Ebu Davud, 2483) nebevi sözüne istinaden ahir ömründe oraya yerleşti ve orada vefat etti. Kasyun dağının eteğinde yatıyor.

Dostlar, benim durumum çok kötü. Hani derler ya “Allah kimseyi benim durumuma düşürmesin!” kabîlinden. Vazifem gereği sekiz yılı aşkın bir süredir İstanbul ve Tahran arasında gidip gelen birisiyim. Ayın yarısı orada yarısı burada gibi. İstanbul’daki evimde izlediğim televizyon kanallarında Suriye rejiminin bombaladığı okulda parçalanan çocukların görüntülerini görüyor ardından yorumcuların o sünni çocukları vahşice katledenler üzerine yaptıkları yorumları izliyorum. Bir Sünni Türk olarak lanet olsun bu vahşete diyorum.

Sonra Tahran’a gidiyorum. Bu sefer orada akşam haberlerini izliyorum. El-Kaide veyahut İşid benzeri Sünnilerin (?) yakaladıkları Şiileri nasıl işkence ile öldürdüklerini izliyorum (sansürsüz). Canlı canlı kalbini sökmelerden tutunuz ateşte kızarta kızarta yakarak öldürmelere kadar. Kurbanların yalvarmaları, çığlıkları tüylerimi diken diken ediyor. Bir İran’lı ve de bir şii olarak bunları izlesem ne yapardım diye empati kurmaya çalışıyorum. Çıldırıyorum ve aynı laneti burada da haykırıyorum. Buna kalp mi dayanır, asab mı dayanır? Bu karşılıklı ekran okumalarımdan vereceğim örneklerin sayısını yüzlere çıkarabilirim.

Ama dostlar durun bir dakika, ortada bir gariplik var.

KANDIRILIYORUZ!.

Ne buradaki medya o haberi ve ne oradaki medya buradaki haberi göstermiyor. Herkes kendi mezhebine karşı yapılanları gösteriyor ama kendinden olanların yaptıklarını sansürlüyor. Halklar tek taraf gösterilerek kandırılıyorlar. Bir de kasabalı cahil din adamlarının aslına bakarsanız din kardeşi olan “ötekiler” aleyhinde abartmalı rivayetler ve hikayeler anlatarak takipçilerini nasıl Allah’ın ayetini ters çevirerek, yani tabir caizse “Kafirlere karşı merhametli birbirlerine karşı şiddetli (?)” hale getirdiklerini görüyorsunuz. Ayetin manasını tersine çevirenler anlaşılıyor ki bu sefer Hz. Peygamber’in; “Suriye konusu, sizin toplu gruplara ayrılmanıza müncer olacak: Şam’da bir grup, Yemen’de bir grup, Irak’ta bir grup!” (Ebu Davud, 2483) sözündeki rolü de üstlenmiş olduklarının farkında değiller.

Dahası, siyasi erke yaranmak isteyen yalaka gazetecilerin ne sahadan ve ne de bölgede konuşulan dillerden haberleri olmadan, kahve içerken yazdıkları âfâki haberlerle, ateşi daha da körüklediklerine şahid oluyorsunuz. Tasavvuf tabiriyle hakka’l-yakînleri olmadığı gibi ayne’l-yakînleri ve hatta ilme’l-yakînleri dahi olmayan bu, bilgiden ve derinlikten uzak kalemşörlerden her iki tarafın yöneticilerinin de etkilendikleri verdikleri kararlardaki sürekli değişikliklerden anlayabiliyorsunuz. Bizde bunlar olurken bir takım ülkelerde de birilerinin her iki tarafın kanallarına bakıp keyifli keyifli purolarını içtiklerini görür gibiyim.

Bence James Bond filmleri izleyerek istihbaratçılık taslayanlar da ülke menfaatlerine zarar vermektedirler. Operasyonel anlamda delikanlılık işe yarayabilir ama gerçek silah bilgidedir, bilendedir. Yüzyılın başında Orta Doğu’yu siyasi olarak şekillendiren Sykes-Picot projesinin baş mimarı Mark Sykes bunu film çevirerek yapmadı. Londra’da oturarak da yapmadı. Osmanlı vilayetlerinde dolaştı. Halkların dillerini konuştu. Bugün sana yarın ona çalışacak olan tercümanla operasyon yapmadı. Çok okuyan birisiydi. Anılarını yayınladı. Osmanlı topraklarını itilaf devletlerince ilhak edilmesi yerine bölge bölge farklı kültür gruplarına bölmeyi teklif eden kişiydi. Londra’da adam tanıma sanatına sahip Kitchner gibi siyasiler daha 39 yaşındayken ölecek olan bu gençteki cevheri gördüler ve onun bizzat sahadan ayne’l-yakin ve ilme’l-yakin verdiği bilgilerle amel ettiler.

Ben derim ki ülkemin insanının emniyet ve huzur içerisinde yaşaması ancak maceradan uzak soğukkanlı analizlere bağlıdır. Hakiki manasına erenler müstesna, iki duygusal alan olarak Dindarlık ve Milliyetçilik bazen kişilerin gözlerini kör edebilmektedir. Argo tabiriyle en çok gaza getirilen durumlar bu sahalardan çıkmaktadır. Halbuki bu durum âli menfaatlere zarar verebilmektedir. Bilgisiz güç, kuvvet değildir. Ortaya yemeği baş aşçı koyar ama büyük devletlerin mutfağında binlerce kişi çalışır. Küçük devletlerde ise bireysel şovlara dayalı ya tutarsa misali atışlar yapılır. Tutan tutar tutmayan da tutmaz. Gittiği yere kadar gider. Lakin unutulmaması gerekir ki bu keyfi ve duygusal durum rasyonel bir araç olan devletlerin beka sorununa ciddi manada açıklar verdirir.

Bilindiği üzere geçen hafta son OPEC toplantısında petrolün arz ve fiyatının ayarlanmasında üretici ülkeler ittifak kararları aldılar. Peki Suudi Arabistan ve İran’ın baş başa görüşmeler yaparak İran’ın petrol arzını attırmasında ve de fiyatları yukarı çekmesinde anlaştıklarını biliyor muydunuz? Zira bir zamanlar İran OPEC’te ikinci ülke konumunda idi fakat ambargolar yüzünden bu derecesini kaybetmişti. Şimdi Suudi Arabistan’ın yardımıyla arzını attırarak yeniden bu mevkiini elde etmeye çalışacak. İran’a bir darbe de fiyatları düşürerek verelim diyen bazı güçlerin teklifini Suudi Arabistan yıllarca desteklemişti. Fakat aynı silah şimdi kendisini de vurmaya başlayınca her iki ülke ortak hareket ettiler ve fiyatları yükseltme kararı aldılar. Ne kadar güzel değil mi? İslam dünyasının iki zıt kutbu bir araya geldiler. Demek ki istenirse gelinebiliyormuş.

Lakin şimdi soruyorum, Yemen’de akan, Suriye’de akan kan petro-dolarlardan daha mı değerli? Binlerce masumun akan kanını durdurmak için niye bir araya gelinmez acaba? Niçin her iki tarafın din adamları Şii petrolü veyahut Vahhabi petrolü kullanmak caiz değildir diye fetva vermezler de Şii kanı veyahut Sünni kanı akıtmak için insanlık dışı, rahmet dışı, hikmet dışı fetvalar verirler?.. Ne bilsin ham, Allah’ın eşref-i mahlukat olarak yarattığı hazret-i insanın kanının göklerin sırlarını taşıdığını ve buna mukabil petrolün yerin dibinin irinini taşıdığını. Mesulüz, hepimiz mesulüz. Sünnisiyle şiisiyle hepimiz mesulüz.

Alemlere rahmet olarak gönderilen o kutlu nebi bir keresinde; “Eğer benim bildiklerimi siz bilseydiniz az güler çok ağlardınız” buyurmuştu. Şimdi siz bu cümleyi kendi işlerinizde de kullanabilirsiniz. Yani “Ah! Sıradan insanlar bir bilseydiniz bazılarının bildiklerini?”. Hasılı tek taraftan bakan, sadece kendine gösterildiğini gören tabakadan olmayı ne çok isterdim bir bilseniz. Ne rahat!. Şuraya bağır diyorlar bağırıyorsun, şuraya alkış diyorlar alkışlıyorsun.

Tehlikeli şeyler söylediğimin farkındayım. “Sus Yunus!, Molla Kasım duyar” dediklerinde Yunus’un verdiği o muhteşem cevap şiârımızdır: “Ya ben öleyim mi söylemeyince”.

Sözlerim kimseyi incitmesin. Dost acı söyler. Lakin münafıklar, iki yüzlüler şunu da iyi bilsinler ki “Şam münafıklarının, Şam mü’minlerine üstün gelmesi haramdır. Onlar ancak öfke ve keder içinde öleceklerdir” (Taberani).

Feryadıma, ol Şâh-ı Rusûl’ün; “Şam helak olduğunda artık ümmetimde hayır kalmamış demektir” sözünü bütün iz’an, vicdan ve irfan sahibi dostların dikkatlerine sunarak son vermek istiyorum.

Mahmud Erol Kılıç

Sarkis Çerkezyan: Ben bu ülkede olmanın acısını çektim.

“91 yılda neler gördüm, neler…Her şey değişti ama iktidarlardaki İttihatçı kafa hiç değişmedi. Birinin bıraktığı yerden öbürü devam etti. ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar’ demişti Nazım, ama o da o günleri göremeden gitti Moskova’da. Vaziyet böyle, ister ağla ister gül.”

1916 Halep doğumlu Çerkezyan’ın ailesi 1915’te Tehcir Yasası’yla Suriye’ye “göçtürülmüş“.

1918’de ise baba memleketine, Konya-Karaman‘a “göçmüş“. Koca bir dönemin, hatta bir tarihin yaşayan bir tanığı o. Cumhuriyet ilan edildi, Varlık Vergisi “kondu“, 6-7 Eylül “oldu“, Atatürk “öldü“, (sanal-gerçek) darbeler oldu, Sarkis Amca vardı. En yakından gözlemledi olanları; içinden, en içinden hem de. Bizim tarih dersinde hatmettiğimiz ‘inkılaplara’ o, bizzat şahit oldu. 1965‘te TİP’e girdi. Atılım Gazetesi’ni 4 yıl Gedikpaşa’daki marangozhanesinde gizli saklı çıkardı. İki oğlunu üniversitede okuttu. Her gün bir paket sigara içer. Eşi Ağavni Mayrig/Kuyrig (ki başlı başına ayrı bir yazı konusudur) 2000 yılında aramızdan ayrıldığından beri, Sarkis Amca Kumkapı’daki eski evinde tek başına yaşıyor.

Onun sözünün başladığı yer, bizim sözümüzün bittiği yer oluyor adeta.

“Uzun bir hayat, 91 yaşındayım. Birçok insanın anlatılanlardan öğrendiklerini ben yaşayarak gördüm. Kimseden, kulaktan dolma bir şey yok. Babamlar Tehcir’de Suriye’ye gitmiş. Ben orada doğmuşum. 1918’de yeniden Karaman’a geldiğimizde, koskoca bir banker olan babamın iki paket tütün alacak parası kalmamış. Annem bizi okutmak için İstanbul’a geldi babamı bırakıp. Temizliğe gitti, basamak sildi, ama olmadı. 7’nci sınıfta bıraktım okulu parasızlıktan. Sınıf birincisiydim… Konya Ereğli’ye geri döndük. Akrabamızın yanında marangozluğa başladım.”

Hepimizin hayalleri vardır. Kimimizinki basit, kolay elde edilebilir ama üşengeçliğimizden ya da tembelliğimizden olsa gerek, ömür boyu hayal olarak kalıverir. Kimimizinki ise gerçekten hayal olmaya mahkumdur. Sarkis Amca’nın hayali ise…

“Havacılığa tutkundum. Hâlâ da bir uçak görsem kaybolana kadar seyrederim. Çok istememe rağmen almadılar beni İnönü Planör kampına. Belki de helikopteri ben icat edecektim kim bilir?”

II. Dünya Savaşı boyunca 48 ay askerlik yaptı Sarkis Amca. Döndüğünde babasız bir hayat bekliyordu onu. 1946‘da İstanbul’a gelmiş annesi ve kızkardeşiyle… 1953’te ise hayatını Ağavni Mayrig’le birleştirmiş ölüm onları ayırana dek….

İki halkın birbirlerine düşman olması baştakilerin marifeti. Komünist oldum, iki halkın yararına olduğunu düşündüğüm şeyleri yaptım. Halklarımızın benzer acılar yaşamaması için uğraştık. Emeklerin boşa gitmediğini düşünüyorum.”

Bunca acıya şahit hayat hikayesi, biz “kanıbozuk“ Ermeni’lerin, en çok da gurbette yaşayanlarımızın burnunun direğini sızlatan bir söylemle devam ediyor:

“Bu memlekette doğduk. Bu memleketin insanıyız. Ermenistan’a gittim, burası burnumda tüttü. Varlık Vergisi de aldılar, 6-7 Eylül olayları da oldu. Bu işleri yapan insanlar var Türkiye’de. Şimdi bile yaparlar fırsatını bulsalar. Zihniyet değişmedi ki… Hrant’ın öldürülmesi de ortada işte. Ne yaptı da bu adamı öldürdüler? (Duvardaki resmi gösteriyor) Bunlar Ermeni aydınları, 287 kişi, Türkiye’de öldürüldüler. Kuduz köpek toplar gibi topladılar, öldürdüler. 1915-16 olaylarını İttihatçılar yaptı.”

Ve Hrant Dink… Agos’u ara sıra ziyaret ettiğini anlatarak devam ediyor Sarkis Amca:

“Hrant’ı orada görürdüm. Özgür düşenen bir insandı. Yazık oldu çocuğa. Memlekete zararlı bir adam değildi. ‘Türklüğe hakaret etmiş’! Nereden çıkarıyorlar bunları? Biraz muhalefet yaparsan götürüyorlar seni işte. Bunu yapanlar kılıfını hazırlamıştır. Kafaya koymuşlar adamı ortadan kaldırmayı, kime anlatacaksın meramını? Yalnız Hrant değil ki! Kaç tane Türk gazeteci de öldürüldü. 91 yıldır hiçbir şey değişmedi. Görüyorsunuz iktidarlardaki zihniyet hep aynı. O eski İttihatçı kafa. Talat’ı, Enver’i Niyazi’si… İsmet İnönü ve Celal Bayar da İttihatçıydı. Birinin bıraktığı yerden öbürü başlıyor, mantık aynı. Fırsatı buldular mı yine aynı pislikleri yapıyorlar. 1900’lü yılların başında bu coğrafyada 166 Ermeni okulu varmış. Şimdi kaç tane kaldı? Bu kadar okulu olan bir halk şimdi nerede?” 

Hrant Dink’in öldürülmesinin Ermenileri çok üzdüğünü anlatan Sarkis Amca, Ermenileri ne kadar iyi tanıdığını şu ilk cümlesinde gözümüze sokar:

“Üzülürler ama ayaklanacak değiller ya. ‘Onlar öldürdü biz de seni öldürelim’ diyecek halleri de yok. Ama bu Türkiye için iyi olmadı, AB işi bitti. Avrupa’nın kapısı kapanınca bizimkiler dönecek İslam Birliği’ne” diye tamamlıyor sözlerini, biraz düşünceli...

(Bu röportaj ağustos 2009 da yapılmış, 2016 dan bakınca tespitinin yerindeliği insanı düşündürüyor.)

DÜNYA HEPİMİZE YETER

Ailem 1900’ün başlarında Kayseri Talas’tan Karaman’a yerleşmiş ve yaşamaya başlamış. Karaman’da ticaret yapıyorlarmış. Bir gün Karaman’a bir adam gelmiş ve kiliseye herkesi toplamış. “Herkes malının, canının güvenliği için bazı tedbirler alsın. Ne yapabilirse onu yapsın,” diye birtakım önerilerde bulunmuş. Amcam o zaman çok ağır bir adam. Gelip konuşma yapan adamı, “Bu namussuz memlekette fesat çıkarıyor,” diye kovmuş.

1909’da amcam Adana’da öldürülmüş. Babam 1915’te sürgüne gönderilmiş. Arabistan’a…

Yani babam her şeyini kaybetmiş bir adamdı. Bir gün otururken bana dedi ki, “Biliyor musun Karaman’da kiliseye toplayarak bizi uyaran adam var ya o akıllıymış, biz eşekmişiz.” 

“Neden baba?” dedim.

“Ben isteseydim Karaman’da 500 tane Ermeni gencinin altına 500 tane at verirdim. 500’üne de 500 tane silah verseydim. Keşke öyle yapsaydık. Böyle onursuz öleceğimize şerefimizle ölürdük…” Yani babamlar, sürgünü yaşayacaklarını düşünmemişler bile. Öldüğü günlerde iki paket köylü tütünü alacak parası yoktu. O ki bir zamanlar 57 bin sarı liranın sahibiydi. Bu bankerlik belgeleri halen elimde.

Ben okuyamadım. Tahsili yarıda bıraktım. İstanbul’a geldim, çalıştım, marangoz oldum. Ereğli’ye gittim. Biraz şiir yazdım, biraz resim yaptım. Ama bunlarla geçinilmiyordu. Babamın ise bir işi yoktu. Akrabaların yanına gidiyordum. Marangozluğu öğrendim. Öğrendim derken işte akşam cebime iki paket tütün alıp eve giderdim. “Aferin oğlum. Benim de hiç tütünüm kalmamıştı,” derdi. Halbuki alacak parası yoktu. Bunlar ailemizde hep yaşanmış şeyler. Ne yapmıştı bu adam? Suçu neydi? Kimse buna cevap veremez…

Ben bu nedenle hiçbir zaman Türk halkını suçlamıyorum. Yani genelleme yapamıyorum, ama iktidarlardan soracak çok şey var. O İttihatçılardan, o Sultan Hamit’ten… Onlar katliamların sorumlusu. Sultan Hamit yöresel katliamların mucidi. Ama İttihatçılar onun yarım bıraktığı işi tamamlamış. Üstelik de Ermeniler, Hareket Ordusu’nu coşkuyla karşılamıştı. Yeşilköy’e gidip de çiçeklerle karşılayan bir halktı. İşte Adana katliamı tam o günlere rastlar. Bu bir intikamdır. Gerici bir harekettir ve 27-28 bin kişi öldürülmüştür.

Annem Tokatlıydı. 1910 veya 1911’de İstanbul’da Gedikpaşa Ermeni Okulu’nda öğretmenlik yapmış biriydi. Babalarını kaybedince üç kız, bir erkek kardeş geçim derdine düşmüştü. Annem Tokat Katliamı’nın şahidiydi. Tarih 1895 olsa gerek. O olayları bize şöyle anlatırdı:

“Tokat’taydık. Vur emri geldi. Babam ve amcam terziydi. Amcam sakattı ve dükkânına eşekle gidip gelirdi. Katliam başladığı zaman babam amcamı kaptı geldi, ama amcamı kapının eşiğinde kestiler... Biz kundaktaki kardeşim Aram’ı bahçe duvarlarına merdiven dayayarak kaçırdık. Kendi canımızı da böyle kurtardık. Üç kız kardeş, annem ve babamla Fransız okuluna sığınarak kurtulduk. Dört saat sürdü. Dur emri gelince padişahtan, biz okulun penceresinden beygir arabalarıyla parçalanmış insan cesetlerinin taşındığını gördük.”

Burada annemin bahsettiği Aram dayım; Birinci Cihan Harbi’nde Cemal Paşa’nın yanındaymış, Yunanistan’da albay olarak öldü. Sonra İstanbul’a gelmişler. Karaman Ermeni Okulu’na öğretmen ihtiyacı olmuş. Anasını da yanına alarak Karaman’a gitmiş annem. Orada babamla tanışmış. Babamlar, oranın zengin ve iyi bir ailesi. Yaşça biraz farkları da vardı, evlenmişler. Annem, “Hiç değilse şu fakirlik bitsin dedim ve 1911’de 18 yaşında babanla evlendim,” derdi. Ablam Arşaluys dünyaya gelmiş. İlk önce adını Münevver koymuşlar, buraya gelince adı Arşaluys yapmışlar. Aradan çok vakit geçmeden Arabistan’a sürgüne gitmişler. Annem, babamların bir ay sonra döneceklerine inandıkları için paralarını bankaya yatırdıklarını anlatırdı. Yukarıda o paranın belgeleri bulunuyor. Külek Boğazı’ndan geçmişler. Babaannem, sürgüne giderken Kilis’te ölmüş. Arabistan’a sürgüne gitmişler. Orada Meskene denilen yerde Aram Andonyan Efendi’yi tanıyorlar. Babam bu olayı şöyle anlatırdı:

“Çadırların arasında bir deli vardı. Kıçını ellerlerdi, deli gibi bağırırdı. O adamın kimliğini bilen yoktu. Bir gün Kayserili bir arkadaşla Fırat’ın kenarında böyle otururken baktık ki bu deli geliyor. Ben ‘Deli geliyor,’ dedim. Arkadaşım, ‘Çerkezyan, o deli değil. Bizim aydınlarımızdan Aram Andonyan Efendi’ dedi. Geldi yanımıza, deli gibi davranıyor. Kayserili arkadaşı, ‘Aram Efendi, böyle davranmana gerek yok. Bu arkadaş güvenilir bir arkadaştır. Sizin kim olduğunuzu söyledim,’ demiş. Aram Andonyan, ‘Söylemesen iyi olurdu,’ diyerek oturdu. O günlerin kritiğini yaptı. Türklerin yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu, savaşın ne kadar süreceğini anlattı. Kimliğinden kimseye bahsetmememiz gerektiğini söyledi ve yanımızdan uzaklaştı. 1918’de İngilizler Suriye’ye girdi. Mustafa Kemal Anadolu’ya kaçtı. Hatta o adam, ‘Türkiye’nin kurtarıcısı bu adam olacak,’ demişti. Ne ileri görüşlü adammış… Herkes Halep’e girip çıkamıyordu. Sadece askeriyenin erzağını taşıyan Ermeni arabacılar girip çıkıyordu. Aram Andonyan Efendi yanımıza geldi ve ‘Söyleyin şu arabacılardan birine, beni Halep’e götürsün,’ dedi. Birinin yanına verdik. Götürdü. Sorduklarında arabacı ‘Halep’in yakınlarına kadar arabanın arkasında oturuyordu. Sonra baktık ki yok,’ dedi.”

Aradan zaman geçtikten sonra sürgün kararı kalkmış artık. Herkes gibi babam da yeniden memleketine, Karaman’a dönmek istiyormuş. O Kayserili arkadaşıyla karşılaşmış. Babam, Karaman’a dönmek istediğini ancak yeni hükümetin kurulduğunu, kimden izin alacağını bilmediğini söylemiş. Kayserili arkadaşı, “Çerkezyan, hani seninle Meskene’de konuşurken yanımıza gelen bir deli vardı ya, şimdi senin bu işini o deli, yani Aram Andonyan Efendi yapacak,” demiş. İngiliz yönetimi, Halep’te Baron Oteli’ne yerleşmiş. Babam oraya gitmiş ancak kapıdakiler üstü başı döküldüğü için içeri almamışlar. Girmekte direnince çıkan sesi duyan Aram Efendi gelip babama sarılmış, öpmüş. Oradaki İngilizlere, “Benim kurtarıcılarımdan,” diye babamı tanıtmış. Ağırlamış. Konuşmuşlar ve babama Karaman’a gitmemesi gerektiğini, çünkü Pozantı’dan öte tarafın geleceğinin belirsiz olduğunu söylemiş. Kâğıtlarını yapmış ve babam yola çıkmış. Adana’ya kadar gitmiş. Mağazaları varmış babamların, oraya gitmiş. Tanımadığı adamlar oturuyormuş. Bir tanesinde genç bir oğlan varmış. Babam bir şeyler almış ve “Oğlum bu mülkün sahibi kim?” diye sormuş. “Gövdereli-oğlu bilmem kim…” demiş çocuk. Babam, “Kaç paraya oturuyorsun?” diye sorunca çocuk kızmış ve “Yahu aldığın bir toplu iğne, demirin batmanını soruyorsun,” diye terslenmiş. Babam da bunun üzerine sinirlenmiş ve o mağazaların hepsinin sahibi olduğunu ve kendisini sinirlendirdiği için dükkânından çıkaracağını söylemiş. Çocuk yeni evliymiş. Böyle bir olay da yaşayınca dükkânını erkenden kapatıp evine gitmiş. Kayınbabası, “Ne oldu, bu saatte eve geldin?” demiş. Olayı anlatınca, kayınbabası “Mülkün sahibi o adam. Sen ne yaptın öyle,” diyerek telaşlanmış. Babam bir otelde kalıyormuş. Bir bakmış, bu çocuk ve yanında kayınbabası, bir tepsi baklavayla gelmişler. Dayım Cemal Paşa’nın yanındaymış. Paşa’ya bir gün “Ablam Arabistan’a sürgüne gönderildi. Bana izin ver de gidip onları alıp geleyim,” demiş. Cemal Paşa, “Aram, gidip ablanı, yeğenlerini alabilirsin ama enişteni alamazsın. Erkeklere izin yok,” diyerek dayımı göndermiş. Annemler Suriye’deyken bir bakmışlar bir subay, arkasında askerlerle Karamanlı Gazaros Çerkezoğlu ailesini arıyor. Korkmuşlar. Sonra tanımışlar dayımı ve sarılmışlar… Bütün muhacirler toplanmış etraflarına. Bir Ermeni subay gelmiş. Askerleri de göndermiş dayım ve o gece çadırda yatmış. Anneme “Buraya seni almaya geldim,” demiş. Annem kocasını sorunca “Ona izin verilmiyor,” diye cevap vermiş dayım. Annem, kocası için “Aram, bu adam her şeyini kaybetmiş. İki çocuğu var. Ben onları da alacağım elinden ve İstanbul’a götüreceğim. Olmaz. Öleceksek de beraber öleceğiz,” demiş. O kadın işte bizi bugünlere getirmiş.

O günlerde hükümetin bir marifeti daha var. Sürgüne gidenleri içeri almadılar. Gelenleri bir ay içinde yeniden göndermeye çalıştılar ve “Bir ay içinde giden gider, gitmeyenin başına geleceklerden biz sorumlu değiliz,” dediler. Amcamın ailesi geri döndü Suriye’ye. Ailem Karaman’a döndükten sonra, babamı Karaman’dan yine sürmüşler. Bu kez Ereğli’ye gitmiş. Orada Deli Mustafa adlı bir ağa babama sahip çıkmış. Babam da telgraf çekmiş anneme, “Ben Ereğli’deyim. Eşyalarınızı müftüye emanet edin ve buraya gelin.” Babam halıya çok meraklıymış. Halıları, yatakları, bütün eşyaları müftüye emanet etmiş ve Ereğli’ye gelmişler. Gelmişler de onlar gelinceye kadar babamı Ereğli’den de sürmüşler. Ereğli’de Gökbudak ailesinin lideri Deli Mustafa ailemize sahip çıkmış. Ailesi bize kucak açmış. Babam, Ereğli’den de sürülünce kaçmış ve Toroslar’a gitmiş. Türk köylüleri babamı altı ay saklamış. Sonradan yanımıza geldi.

1932’de ablam evlenirken annemler gitmişler Karaman’a, müftüden “Kızımıza çeyiz yapacağız,” diyerek eşyaları istemişler. Altlarına serdikleri yatak bizim, halılar bizim. Ama istediklerinde müftü, “Amcanızın bana borcu vardı. Ben o eşyaları ona saydım,” diyerek hiçbir şey vermemiş. Müftü, amcamın İskenderun’a gittiğini ve orada kaldığını, gelemeyeceğini ve kendisini yalanlayamayacağını biliyordu. Amcam Hatay’ın ilhakında, 1939’da, Ereğli’ye geldi ve görüştük. Ben ülser nedeniyle hastanede yatıyordum. Babam amcama müftünün halı olayını anlattı. Amcam, “Ne borcu? Olsa olsa müftünün bize borcu vardır,” dedi. Ardından da atla Karaman’a gitti. Bizim Karaman’da şadırvanlı bir hanımız vardı. Oraya gitmiş. Eskiler, bildikler gelip oturmuşlar etrafına. Amcam “Şu müftüye haber gönderin gelsin buraya,” demiş. Amcamın Karaman’a geldiğini duyan müftü Karaman’ı terk etmiş. Amcam, Karaman’dan dönünceye kadar da gelmemiş.

Yıllar sonra Nişanca’da iki genç tavla oynuyordu. Biri bana “Bak bu senin hemşerin,” dedi. Çocuk bana kimi tanıdığımı sordu. Aklıma bir tek Müftüzade Ahmet Efendi ismi geldi, onu söyledim. “Ha, halıcı mı?” dedi. Arkasından “O adam halıya öyle meraklı ki evinin içi tavan arasına kadar halı döşeli,” dedi. “Döşer tabii” dedim, “o halıların sahibi, halıcılığının sermayesi biziz.”

Ereğli’de artık bizim tahsil zamanımız geldi. Annem ne de olsa öğretmen geçmişi olan biri. Babamı sıkıştırıyor; bizi İstanbul’a götürsün de okutsun. Babam da biraz sert bir adamdı. Ben de biraz haşarıydım. Ara sıra döverdi beni. Gece yatarken bu tartışmalar oluyor, ben de “Şu İstanbul’a bir gitsem de şu dayaktan bir kurtulsam,” diyorum. Neticede babamı ikna ettiler. O zavallı anacığım neler yapmadı? Pantolon dikti, basamak sildi, kapıcılık yaptı bizleri okutmak için. Ablam gelin gittikten sonra bizim okuma işi yarım kaldı. Ben Aram Pehlivanyan ve Ahmet Saydan’la yan yana oturmuşumdur Getronogan Lisesi’nde. Onlar devam ettiler, biz geri döndük Ereğli’ye. Çaremiz kalmamıştı. “Bir hayırsever bulalım da buna yardım etsin de okusun,” dediler. Bahçekapı’da Arpacılar Camii var. Onun iki dükkân aşağısında kapının üstünde bir gözlükçü var. Bir kadın beni aldı o adama götürdü. O zaman bir lira veriyorsun bir hafta okulda yemek yiyorsun. O adam bana bir lira verdi aldık götürdük okula, bir hafta yemek yedim. Çok ağrıma gidiyordu. Dükkânın kapısının önünde geziyorum, adam görür de çağırır diye. Çağırmayınca ben giriyordum içeri. Bana neden geldiğimi soruyordu. Ben hatırlatıyordum gelme nedenimi. İsteksizce çekmeceyi açıp dilenciye verir gibi para veriyordu. Alıp okula veriyordum. O zaman hafta tatili cuma günüydü. Üçüncü hafta yine gittim adama, bana yine neden geldiğimi sordu. Parayı vermemek için “Amaan,” dedi. Dükkân başıma yıkıldı sanki. Eve gittim. “Bu sene okul yok,” dedim. Döndük Ereğli’ye. Okulların açılması zamanı gelince babam bizi İstanbul’a göndermeye çalıştı. Annem para olmayınca okumanın imkânsız olduğunu anlatınca babam düşündü düşündü, “Ben oğlumu okutacağım. Hem de Fransız okuluna göndereceğim,” dedi. “Nasıl?” diye sordu annem. “Atımı satacağım,” dedi. Annem, “Bu sene atını satacaksın, gelecek sene ne satacaksın Gazaros Efendi?” diyerek bu işin sonunun olmadığını söyledi. Babamın ağladığını hatırlarım. Kaldık ve marangoz olduk. Sonradan askere gittik. 1948’de İsmet Paşa bizi sürüm sürüm süründürdü. Askerden geldim, babam ölmüş. İstanbul’a taşındık. Arnavutköy’de ev tuttum. Bir kış boyunca eve dükkândan odun taşıdım. Dükkân Tavukpazarı’ndaydı. Tramvayla taşıdım her gün. Kız kardeşimi evlendirdik. Seneler geçti. Kumkapı’da dükkân açtım. Hayatım böyle, mücadeleyle geçti.

İstanbul’da yaşarken baktım ki yaşıtlarım, arkadaşlarım evlenmiş çocuklarını gezdiriyor. Bizim seneler geçmiş. Bir gariplik çöktü bana. Bir yılbaşı meyhanede içtim, kafayı buldum. Kumkapı’daki sokaklarda gezdim ve okula geldim. Duvarın üzerindeki demire başımı dayadım ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Kimse de yok, rahatladım. Hiç unutmam. Samatya’da bir Yozgatlının evine kapı takmaya gittim. Rahmetli eşim de o evde, küçük kardeşi kucağında. Birdenbire bir yakınlık duydum. Onlar da fakir bir aileydi. Oradan geçerken selamdı, bakmaydı derken nasipmiş 1952-53’te evlendik. Ben hayatta okuma yazma bilmeyen biriyle evlenebileceğimi düşünmez-dim. Ama onun dışında öyle meziyetleri vardı ki o eksikliği bir şey değildi. İnsan iyisiydi. Adı Ağavni idi. 1969’da Güneydoğu’dan Ermeniler geldi. Sason civarından. Öyle bir yardım etti ki bizim hanım, hâlâ onlardan gelenler olur. Kumkapı’da oturuyordum. Evlendik. Kırk sekiz sene beraber kaldık. Sonradan ayrıldık birbirimizden. Kaybettim onu. Cenazesinde kimler yoktu ki patrik bile maiyetiyle birlikte indi ve konuşma yaptı. Patriğin sıradan bir cenazeye katılması görülmüş şey değil. Dedi ki “Bu kadına Avrupa’ dan Amerika’ya kadar herkesin borcu var.” Aynen bu ifadeleri kullandı. O doğal bir komünistti. Kendinin komünist olduğunu bilmezdi ama yaşantısıyla, uygulamasıyla eşitliğe olan düşkünlüğüyle doğal bir komünistti o.

İki oğlum var, ikisi de üniversite tahsili yaptılar. Oğlumun birinden iki torunum var.

1941 Haziran ayının 10’unda askere aldılar. Ben 20 Kura Askerlik uygulamasına denk geldim. Yani, benim normal askerlik zamanımda bu uygulama da yapıldı ve 1312 (Miladi 1897) doğumlulardan 1332 (Miladi 1917) doğumlulara kadar 20 yıllık tertibi askere aldılar. Koca koca adamlar vardı asker olarak. Bunun altında İttihatçı gelenek vardır. Çünkü bizi, gayrimüslimleri potansiyel düşman olarak görürler ya, maazallah memleketi satarız! Kimler yoktu ki mühendisi, kimyageri, doktoru… Hepsinin eline kazmayı, küreği verdiler. Kürtlere de “Siz muhafızsınız,” diyerek ellerine sopayı verdiler, “Yürü lan,” diyerek taş taşıttılar. Armenak Bezirciyan vardı. Ordulu, Robert Kolej mezunu. Bizden çok büyüktü ama bizlerle beraber geldi askere. Teyzemlere gelirdi, oradan tanırdım. O mühendis Armenak’ın sırtına sopayla vurduklarını iyi hatırlarım. “Yürü lan,” diyerek el arabasıyla toprak taşıtıyorlardı.

Varlık Vergisi bizi etkilemedi. Neyimiz vardı ki? Babam ölmüştü, ben de Ankara’da demiryolunda askerdim o yıllarda. Aşkale’ye götürülenler trenlere doldurulmuş halde Ankara’dan geçerdi. Ankaralılar da toplanıp sirkte hayvan seyreder gibi Aşkale’ye götürülenleri seyrederdi. Hatta “Yeter artık yaşadığınız,” diye laf atarlardı. Yaşlı yaşlı insanları götürüyorlardı.

Celal Bayar’ın yaptığı 6-7 Eylül. Tepeden iner gibi adını Demokrat Parti koydu ve partiyi kurdu. Halk demokrasinin ne olduğunu bilmiyor. “Batı’yı nasıl kazıklarız,” hesabıyla demokrat oldular. Halk demokrat diyemiyordu ki, “Demir kırat,” dedi, “Komatrik,” dedi, bilmem ne dedi. Ondan sonra da Kore’ye asker gönderdi. 7-8 bin askerimiz Kore dağlarında mezarsız kaldı. Bunları üstüne basa basa yazmak lazım. Kapatıyorlar tarihi, çulla üzerini örtüyorlar. Çünkü kendileri, onların vârisleri.

Babamın ölüm günü ben askerdim. Güllübağ denilen tren yolunda bir yerde çadırda yatıyordum. Rüyamda babam geldi yanıma. Siyahlar giymiş. “Oo, baba gel şöyle otur,” dedim. Babam bana cevap vermedi, hiç konuşmadı. Meğerse babam o gün ölmüş. Annemin mektubu kesildi. Halbuki dağın başına gitsem bile mektubu gelirdi. Bana mektup yazabilmek için bu eski yazıyı öğrendi annem. Eski yazıyla gönderdiği bazı mektupları hâlâ duruyor. İçime de doğuyordu. Mektupta soruyordum “Babam nerede?” diye. Annem cevabında “Köyden hasta geldi. Baban onunla oturuyor. Mektup yazamıyor ama imzasını atıyor,” diye yazmış. Annem babamın imzasını bir taklit etmiş, aynısı. Ben buna da inanmadım. Zaten birliğe de babamın ölüm haberi gelmiş ama arkadaşlar bana söylemiyorlar. Ben “Kaçacağım, eve gideceğim. Babamı merak ediyorum,” diye söyleniyorum. Bir gün Fırat Nehri’nin kenarındayız. Bölük komutanı çalıların içinden çıktı. Selamlaştık. Beni çağırdı yanına ve konuşmaya başladı: “Hayatta acılı günler de var, tatlı günler de…” Böyle daha önce hiç söylemediği laflar ediyor. “Kaçacağım, demişsin. Seni severim ama görevimi de severim. Kaçarsan seni mahkemeye veririm, askerliğin yanar,” dedi. Sonra da kaçmamam için “Bizim bölük Balıkesir’e gidecek. Seni giderken Kayseri’de bırakırım. Bir hafta kalırsın. Sonra da bize yetişirsin,” çözümünü önerdi. Bir süre sonra bölüğümüz yola çıktı ve Kayseri’de mola verdi. Ben komutanın yanına çıktım ve verdiği sözü hatırlattım. İzni koparttım. Sabahleyin Ulukışla’dan Ereğli’ye gittim. Bir kalaycı Kirkor vardı. Karşılaştık. O istasyona gidiyor ben şehre… Ama babamın durumunu soramadım. “Eğer babam öldüyse bu adam dönüp bana hüzünlü hüzünlü bakar,” dedim. Yürürken geri döndüm, Kirkor dönüp bana baktı. Anladım. Eve girdim, babamın bir arkadaşı tenekeci Artin, bir danayı ağaca bağlamaya çalışıyor. Anam siyahlar giyinmiş. Koşup geldi. Sarıldık. İçeri girerken kapının önünde babamın ayakkabılarını gördüm. Babamı sordum, akrabalardan birinin hasta olduğunu ve babamın onu İstanbul’a götürdüğünü söyledi. Şaşırdı ne diyeceğini, yalan söylemeye çalıştı. Ben de “Yalınayak mı gönderdiniz? Babamın ayakkabıları burada,” deyince annemin gözyaşları boşandı.

Askerden dönüp geldim. Marangozluğa başladım. Bizim Ereğli’nin İvriz Köyü’nde köy enstitüsü açılmıştı. Ben de oraya masalar yaptım, dolayısıyla da enstitüye gidip gelirdim. O hareketi yerinde izledim. Genç köylü çocukları, saçları kısa kesilmiş köylü kızları, ayaklarında kalın postallar, erkek arkadaşlarıyla şehre yürüyerek gidip gelirlerdi. Binalarını kendileri yapıyorlardı. Mandolin çalıyorlardı. Köyle, halkla ilişki kurabiliyorlardı. Ama iktidarların bu hoşuna gitmedi. Önce bazı dedikodular çıkarıldı. Sonra da kapatıldı. Onları kapattılar ki imam hatipleri açsınlar. Bunu aydınlar da görmüyor. O güzelim hareketi boğdular. Yeniden bu yönde adım atılması lazım. “Türk çocuğu Müslüman olursa komünizme karşı olur,” dediler. Şimdi de şeriatçılarla uğraşıyorlar. Türkeş, “Benim militanlarım güvenlik güçlerinin yardımcıları,” diyordu. Şimdi hepsi çete oldular.

Avedis Aharonyan vardır. 1918 Ermenistan Cumhuriyeti kurulduğu zaman Dışişleri Bakanlığı yaptı. Hatta Türkiye’yle bazı anlaşmalar imzalamaya gelmiştir. Onun Türkçeye Fedailer adıyla çevrilen bir kitabı var. O kitapta bir Kör Âşık var. Her dizesinin arkasında “Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa bütün dünya bizi ayıplasın,” diyor. Aslında Türk okuru Ermeni edebiyatına çok uzak kaldı. Bir gün Karagözyan Yetimhanesi’nin salonunda Hagop Mintzuri ile ilgili bir toplantı vardı, Aziz Nesin de gelmişti oraya. Dedi ki, “Bu Hagop Mintzuri’yi biz tanımıyoruz. Ama kabahat da bizim değil, sizindir. Siz tanıtmadınız bize…”

Ama düşünebiliyor musunuz, 287 tane aydınını kaybeden bir halk, o çekingenliğin, yılgınlığın içinde yaşadı. Yeni yeni bir çığır açıldı.

Ne düşünürüm biliyor musun? Anadolu insanıyız. Amerika’ya gittim 1987’de. Washington’da pikniğe gittik. Bir sürü insan toplandı geldi yanıma. Koklayacaklar neredeyse. Çünkü biz Türkiye’den gelmişiz. Kimisi Harputlu, kimisi bilmem nereli. Herkes kayıplarını arıyor. “Şöyle bir isim duydun mu?” diye soruyor. Bu çok acı bir duygu. Bir arkadaşım var, kendisi emekli bir albay. Onunla konuşurken bana asılan Levon Ekmekçiyan’ı sordu. Ben de “Bu adama hem acıyorum hem kızıyorum,” dedim. Türkiye’ye gelip iki tane Türk öldürünce sanki Türkiye batacak. Zavallılığına acıyorum. Ama biliyor musun, bu adam Anadolu insanı. Muhacirlikten sonra bu adamları sokmadılar Türkiye’ye. İçeriye almadılar. Çünkü malları filan hep kapışılmış. Herkes sahiplenmiş malları. Gelince malını isteyecek, o yüzden gelemezsin dediler. Arabistan filan Ermeni kaynıyor. Gelenleri de geri gönderiyorlar, gitmeyenler de babam gibi oldu. “Nasıl düzelir bu iş?” diye sordu. “Çaresi var ama onu yapacak yapıda insan yok Türkiye’de. Herkesin aklı bir karış havada… Eğer birisi çıkıp da kanun çıkarsa, ‘Şu tarihe kadar burada yaşayanların çocukları, torunları Türkiye vatandaşı olabilir,’ diye, bakalım geliyorlar mı gelmiyorlar mı?” dedim. Emekli albay arkadaşım, “Gelirler mi Sarkis?” dedi. “Bir deneyin. Ben o hasreti gördüm,” dedim. Bir tanesi geldi Van’da otel açtı. Herifin başına gelmedik kalmadı.

Koca bir tarihin üzerine çul örtmek istiyorlar. Hitler Yahudilere bu işi yaparken “Türkler yaptı Ermenilere, kim hesap sordu?” deyince bizimkiler karşı çıkıyor “Hitler böyle bir şey söylemedi,” diye. Ben hatırlıyorum dediğini.

6-7 Eylül’de büyük oğlum kundaktaydı. Yedikule’de oturuyordum. Yeni taşınmıştım, bir Ermeni aileden yeri kiralamıştım. Gençağa Caddesi üzerinde otururduk biz. Kumkapı’da dükkânım vardı. Bütün vilayetlerde mitingler yapıldı. Nutuklar atıldı. Radyolar bangır bangır bağırdı. “Palikarya geliyoruz,” filan diye bir kamuoyu oluştu. Karaköy’de Tünel’in karşı sırasında birbirine yakın iki dükkân yapıyordum. Akşam gazeteleri “Atatürk’ün evine bomba atıldı,” diye yazdı. Zaten kamuoyu oluşmuştu. Ben Kumkapı’ya dükkânıma geldim. Köşede dükkânın üzerinde Demokrat Parti vardı. Tevfik Bey, meydanda halkı tahrik ediyordu. Hızla eve gittim. Köşe başında bir hareket de başlamıştı. Eve girdim. Annem “Ne o yahu, bunlar yine kudurdu,” dedi. Ben “Aman sus,” dedim. Hemen bir bayrak uydurduk astık. Anneme de “Sen de Müslüman karısı gibi örtün,” dedim. Karıyı da “Sen çocuğu al, yukarı çık, gözükme,” diyerek üst kata gönderdim.

Yeni taşınmış olduğum için mahalleli beni tanımıyor. Tek güvencem o. Bayrağı asınca çıkıp sokak kapısına oturdum. Yanıma da ufak bir kamam vardı onu aldım. Karıya kıza da saldırmaya başlamışlardı. Öyle bir şey olursa kapıyı kapatıp içeride işlerini bitireceğim, niyetim o. Kırıp dökmeye başladılar. Üç kişi benim evin önüne geldiler. Konuşurken sarkık bıyıklı biri bizim evi gösteriyor. Anladım, o semtin adamı. Hıristiyan evlerini gösteriyor. Hemen gittim, adamın omzuna elimi koydum. “Ne oluyor?” dedi. “Üçünüzün arasındaki konu, bu evdir. Bu evin sahibi Ermeni’dir. Şimdi yazlıktadır. Ama size hatırlatayım ki bu evde şimdi ben oturuyorum,” dedim. Bana “Sen kimsin?” diye soramadılar. Gittiler.

Bir süre sonra bir genç geldi. Eve bakıyor filan. “Ne bakıyorsun?” diye sertçe çıkıştım. “Burası gâvur evi,” dedi. Onu da “Hadi lan oradan, aşağıda ben oturuyorum,” diye küfrederek kovaladım.
Kırdılar, döktüler. Karşı evden bazı Rum kadınlar sokağa kaçtılar. Başka evlere girdiler. Bir grup amele, kendi yaptıkları binayı söktü. Akşam oldu, gece oldu, saat 1’de Yedikule’ye giderken yol üzerindeki kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim eve geliyor. Sinirler gergin. Sakin olmak durumundasın. Bir de baktık ki askeriye köşe başından düdük sesleriyle müdahale etti. Yağmacıları başıma toplamıştım. Annem kahve pişirmişti. Kahve içiyorduk. Bizim ev iyice girilmez olmuştu. Yağmacıların kiminin koltuğunun altında makine kafası, kiminin halılar, kiminde de bilmem ne; düdüğü duyunca oraya buraya kaçışmaya başladılar. Biri de bizim eve girmeye kalktı. “Çık ulan!” diye attım bunu dışarı. O da şaşırdı. O ana kadar kahve yapmışım, su vermişim, şimdi evime sokmuyorum. Bir yüzbaşı geldi üç askerle. Elimde kahve fincanı vardı. “Delikanlı sizi tebrik ederim,” dedi, “tam kahvenin tadını çıkaracak zamanı bulmuşsun. Her Türk sizin gibi olmalı… Ama artık askeriye müdahale etti, lütfen kahvenizi içeride için.”

Ben eve girdim ama bütün bina başıma yıkılıyor. Hem öfkeliyim, hem üzüntülüyüm, hem de sakin olmak zorundayım. O gün şöyle düşündüm: “Dünyada başka yerler var ki oralarda çocuklar başlarını yastıklarına koymuşlar, hiçbir tehlike duygusuna kapılmadan huzur içinde uyuyorlar. Öyle bir ülkenin hasretini çekiyorum ben. Ben bu ülkede olmanın acısını çektim.”

1973’te benim Sovyetler Birliği vatandaşlığı emrim geldi. Ama çevremdeki insanlar “Bizi, davayı yarım bırakıp gidiyorsun,” diye çok söylendiler. Velhasıl olmadı. Ben burada mücadele sürerken Sovyetler Birliği’ne gitmeyi kaçma gibi, bir utanç gibi gördüm. Senelerce konsolosluğun önünden geçerken bir suçlu gibi geçtim. Müracaat etmiştim onlar da kabul etmişti. Çocuklar ufaktı orada okuyabilirlerdi. Gitsek olurdu. Ama biz de burada partiliydik. Çevrede tanınmıştık. Emeğim vardı. Helali hoş olsun, ne yapabildiysek… Yine de unutulmadık…

Yaşamım boyunca Türkçe bir ad kullanmadım, öyle bir şey olmadı hiç. Hep Sarkis oldum. Ama partide, illegalitede bir adım vardı.

 “Her Şeyi Türk Yaptınız, Solu Bari Türk Solu Yapmayın”

Türkiye’de iktidarlar açısından Ermenilik ayrı bir şeydir. Hâlâ öyle.

“Kanun nazarında bütün vatandaşlar eşittir,” bunların hepsi palavra. Bir tane çöpçü yok, bir devlet dairesinde memur yok. Atatürk, sembolik olarak bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni’yi TBMM’ye sokardı. O da göstermelik bir şeydi. Şimdi o da yok. Solcularımız bile yaptı bu ayrımı. Mihri Belli, Türk Solu dergisine yazı yazmamı istedi benden. Dedim ki “Kırk yıllık İtalyan Pirelli’yi alıp Türk Pirelli yaptınız. Philips’i alıp Türk Philips yaptınız. Solu bari Türklüğe mahkûm etmeyin,” dedim ve yazmadım. Ben bir zamanlar planör kursuna yazılmak istemiştim. Havacılığa çok meraklıydım. Beni Ermeni olduğum için almadılar. Düşün ki ben 1932’de helikopter tasarlamıştım. Ama ben meslek sahibiydim. Böyle herhangi bir başvuruda bulunmadım. Ama başvuruda bulunsaydım da olmazdı, çünkü örneği yok. Hâlâ yok. Ermeniler yeteneksiz adamlar mı yahu? Ama yok. Aram Andonyan’ın Balkan Harbi kitabında, o zamanki iktidarlar için diyor ki, “Kendilerine doğruyu ve güzeli anlatan çevreleri vardı. Ama onlar aklıselimi bir tarafa attılar ve ahmaklıklarında ısrar ettiler.”

Bu benim babamdan dinlediğim bir hikâyedir. Sanki bugünleri düşünerek anlatmış gibi.
Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. “İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. “Kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk.
Dönmüş Ermeni’ye, “Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış.
Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönmüş. “Müslüman’sın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk’tür. Kardeşimdir,” diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk’ün hoşuna gitmiş.
Biraz sonra Türk’e dönmüş ve “Tamam anladık Türk’sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?” diyerek Türk’e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönmüş ve “Biz,” demiş “papazı dövdürmeyecektik”.

Ereğli’deki Deli Mustafa, tehcirde Ermenileri kurtaran kişidir. Gökbudak ailesinin lideriydi. İyi insanlar. Biz Ereğli’ye geldikten sonra onlarla aynı avluda beraber oturduk. Sürgüne gidileceği yıllarda Deli Mustafa Karaman’a gitmiş. Eşraf, ağayı misafir etmiş. Konuşurlarken eşraf, Deli Mustafa’ ya “Biz Ermenileri çıkaracağız buradan. Siz ne yapacaksınız?” diye sormuş. Deli Mustafa, “Sizin asaletinize o yakışır. Biz çıkarmayacağız,” demiş. Ereğli’ye gelince ailesi de Ermenilerin sürülmesi işini söylemiş. Deli Mustafa, “Biz öyle bir şey yapmayacağız,” demiş. Deli Mustafa sonra şu benzetmeyi yaparak sormuş:

“Bir pilav pişirmek için su yerine tereyağı koysam ama tuz koymasam o pilav yenir mi?”

“Hayır, yenmez,” diye cevap vermişler. “Ulan Türk bulgur olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni’yi koymazsak o pilav yenmez. Onlar bu memleketin hem tadı hem tuzu. Gâvursuz memleket mi olurmuş? demiş.

Ereğli Ermeni’sinin büyük çoğunluğu muhacirliğe gitmemişti. Malları mülkleri kaybolmamıştı. Çoğu sattı, buraya geldiler. Bir ara İstanbul’da 150 hane Ereğli Ermeni’si vardı.

Ereğli’de Ermeni mezarlığı var, temizlemişler, etrafını çevirmişler, demir kapı takmışlar, bekçi koymuşlar. Gittim, genç bir oğlan geldi. “Gezmek ister misin?” dedi. Beni gezdirdi. Tanıdıklarımın olup olmadığını sordu. Deli Mustafa’yı sorunca bana torununun benzin istasyonunu gösterdi. Gittim, Deli Mustafa’nın torunu Mustafa’yı buldum. Genç Mustafa bana kim olduğumu sordu. “Babanın arkadaşıydım. Çerkezoğlu Gazaros’un oğlu Sarkis,” dedim. Adamlar bir anda ayağa kalktılar, beni yere göğe sığdıramadılar.

Sarkis Çerkezyan