Anne Beni Merak Et

anne beni merak et
kaybolmam yakın

yorulursam tut beni
saçlarımın dalgalı geçmişinden

ben sadece
derdimi anlatmak istedim dinleyicilere
aklını yitirimiş bir dünya uğruna
öfke enkazı sözleriyle dehşet saçan
nefrete bulaşan
ve deliler mezarlığında kaybolan insanlar gördüm

yalancı düşlere uyandığım sabahlar
burnum kısalırken doğrularımla
kendimi ihbar ettim sessizce
ben de delirdim
epey delirdim
beter oldum

biliyorsun
serseri bir aklım var tutunduğum
ardına saklandığım anılarım rehin

durduk yere ara bu aralar beni
şarkıların içine saklandı ruhum
çoktandır bulamıyorum kendimi unuttuğum ritimde

inceldiği yerden koptu yine dilim
yüreğim sağır, gözlerim ağır
bir çığlık atsam geçecek
ama
sesim ahlaz güncesi gibi kayıp

her yolculuktan gitmeden dönüyorum
kadınlığımdan başka sığınacak yerim yok

buğulu camlardan süzülüyor umutlarım
söyleyemediğim sözler için, için için
idamlarda sallanıyor şah damarım

isimsizdi tüm gülüşler
ve her gözyaşı aksansız bir alfabe

ben sadece çok istedim
neyi istediğimi bilmeden
suya döküldüm kaçarken
dağıldı omurgalarım

alıkoy beni / düşünürken
özle özleyebildiğin çocuk gözlerimden

fulya codal

ben şimdi gelmiyorum ya

– su gibidir insan dediğin
çatladığı yerden akmak için yol arar durur kendine
yıkmak ister bendini

kırgınım
ve bunun ne anlama geldiğini henüz bende bilmiyorum..

İbrahim Tenekeci

ben şimdi gelmiyorum ya
zehir zemberek bir kızıllığa uyanıyor düşlerim

içimi içimden soyup
en olmadık zamanlarda akın ediyorum çığlıklanmış korkularıma
şaşkınlıktan dilimi yuttuğumda mesela

ben şimdi öylece duruyorum ya
zevk ediyor büyücüler kahve diplerinde

çok biçimsiz hınçlar büyüttüğünde
yaşamak bilgelik gerektirir diyorlar
oysa bilgeler de ölüyor sonunda

şart mıydı kahraman olmak diyorum
haritalarda kaybolurken masallarımız
cennet hangi sevabıma daha yakın bilmiyorum

ben şimdi susuyorum ya
tinerci çocuklar karton döşeklerinde uyuyorken
en dibinden karanlığın bir ağlamak geliyor

ama ayaz

batık gemilerinizin içinde çırpınan ruhlarınız hala kafa tutuyor
sökülmüş geleceğinize
bizim de karaya vuramayan med-cezirlerimiz
g/örmeye çalışmadığınız heveslerimizden damlıyor

biz iyi insanlarız diye bas bas diretiyorum
öfkenizi hala anlamıyorum
bu kin de nesi manzaranın önünde

anlatın diyorum
bilmek anlamamaktan kötü değil
’kalbin kabı akıldır’
– su gibidir insan dediğin
çatladığı yerden akmak için yol arar durur kendine
yıkmak ister bendini

– öyleyse bu katılık neden

ben yolumu bulurum
kaybolsam da bulurum
önüme barikatlar kurmayın
yeter bağırmayın benliğimde

ve bu kadar çok susmayın
sizi duyamıyorum kibirlendiğinizde
alçak mı oluyorsunuz
gönlünüzü alçaklara indirdiğinizde

ki sessizken daha çok anlıyorum düşüncelerinizi
ama yalandan bozma gerçeklerinizle
çoğalmayın zihnimde

topraklarımda devşiriyorsunuz aklınızı
fakat görüyorum ki
nankörlük etmek için yaşayan adımlarınız var
çok fazla hainlik beslemiyor musunuz damarlarınızın akışkan şahaneliğinde

ben şimdi kanıyorum diye
daraltmayın eksenimi
akbabalar gibi üşüşmeyin tökezlediğimde

yaşlarımı toplarken dağıldım
yaslarımdan tutunmayın

bunlar benim intiharlarım
alacaklı değilim hayattan
en acısız sözcük ölüm artık
yaşamaktan daha yalın

sayıkladığım için
bu kaçıncı tekrar demeyin ne olur
saymıyorum artık lekelenmiş parmak izlerimi
bozgunlara uğrattığım saç diplerimi
yoklamıyorum artık

şiirlerin doğum sancıları için dişlerimi sıkmaktan
imgesiz yaşayanlara inat
rahmini parçalamayı öğrendim cümlelerin

kasımayazında
inceldiği yerden kopamadığında büyür mü insan siluetleri

Fulya Codal

Adresi Kayıp Üryan Bir Ağıt

ayrılık kekremsi bir tat bırakıyor damağımda
ellerimde kanıyor kırmızı bir gelincik
gecenin dördünde üryan bir sessizlik
b o ğ u l u y o r u m
sessizlik ki derdimden harap düşmüş,sefil
sevdiğim
kuşatılmış geceye kurtuluştur adın
el değmemiş geleceğe fermandır varlığın
hiç olmadığım kadar gerçeğim bugün,yalın
/d i n l e a n l a t ı y o r u m/

-gözlerinsizgöremiyorsözlerinsizduyamıyorum-

benim vatanım tüm şehirlere uzak
ve her ülkeye yakındır dağları
yüreğim yüreğine bu kadar yakınsa
acın yüreğimin acısıdır artık

bir kuş çırpınır ayazda,yitik
kalbi ürkek bumerang oluverir
sevdiğim kuşun kanadına takılır
bir gece de iki umudu bitirir

sığınmak isterim bir şeylere
sığmak isterim bir kente
sığ sular gibi bi çare
s ı ğ m a z s ı n i ç i m e
sığ(a)mam,sığın(a)mam kimselere

ibadet gibi düşünürken vakit vakit seni
o vakit,her vakit ve şimdi,düşünürüm
aklıma bir tek gözlerin gelir
bir gülüşe sığdırırsın ömrümü
aklımı dudağının kıvrımında heba ederim
ömrüm
t u t u k l u
e l l e r i n d e c a n v e r i r
acemi intiharlar dizi dizi önüme serilir

sanadır tüm serzenişler
sitem etmeye kıyamam
isyanlar gövdem de boy verir

-ç a r e s i z i m-

yalnızlık beni kendince sahipleniyor
abanıyor üzerime üzerime
varlığınla can çekişirken
yokluğunla direniyorum
/k i m s e s i z l i ğ i m e/

ıslak gözlü,rüzgar bakışlı çocukluğun aklıma geliyor
i r k i l i y o r u m
kıyamıyorum sevmeye bile
y e k p a r e p a r e p a r e
gel ömrümü ruhuna sürgün eyle
gel ruhumu ruhuna kelepçele

özlemler sığmıyor akıyor şah damarımdan
lime lime etseler sen çıkacaksın her parçamdan

azad et bakışlarını sal üzerime
(değil mi ki biz bir bütünüz)
sarmaş dolaş olsun gözlerimiz
sözlerini savur benliğime
kazırım mıh gibi tüm hücrelerime

senin aklın ki ahengidir ömrümün

/g ö k k u ş a ğ ı m/

-geleceksenyağmurolurdökülürüm-

her zerremde seni s/aklıyorum yar
gökyüzünde yıldız diye seni arıyorum yar
şiirime hece diye
düşlerime gece diye
s e n i e k l i y o r u m y a r

/N E R E D E S İ N?/

bensiz gelen sabahlara kaçıncıyı ekledin?

günlerim kifayetsiz
dağlarımda hüzün var
eşkiya bir geceye kurban verdim aşkımı
bu kahrolası ayrılık hangimize revaydı?
bu berbat yalnızlık söyle şimdi bize hak mı?

s u s u y o r s u n!
cevap bile vermiyorsun
soğuk bir nefes kadar özledim seni
ben bu kalp ağrısı ile nereye kadar giderim?
y a b i r l i m a n o l u r u m
y a l i m a n a b i r g e m i
y a b i r y a r a o l u r u m
y a y a r a y a ç a r e
olurum işte bir şey!

sevdiğim
bu yine çözemediğim çok yanlışlı bilmece
azar azar bitirdi inan
ö l ü y o r u m i n c e i n c e
kalmadım artık
/ b i l e s i n ! /
e r i y o r u m g ü n d ü z g e c e
-kan revan içindeyim-
y i t i y o r u m h e c e h e c e

düş kovanında iğneli arılar
ne zaman hayaline insem
iğneyi canıma
zehri kalbime akıtırlar

kara gözlü
kem sözlü
y a r . . .
düşlerime sür gözlerini
gözlerine düşlerimi
kınama beni
b a ğ ı ş l a !
/akla beni/

-gözlerime süreyim sürme gibi hasretini-

sevdiğim
ezelden yoluma çıkmış
gider sandım
yerimde saydım
bir adım gitmedim ileri
yarim bir med-cezirdi
gelişi gibi hazin oldu gidişi
yarim bir med-cezirdi
ben kaldım
o g i t t i

-seviyorumbensenibensenisenisenibenseni-

ilk
günkü
gibi..

Fulya Codal

Irmağa Dökülürken…

Irmağa Dökülürken…

“Belki de asıl ustalık budur;
her zaman acemi olmayı bilmek…”

Turgut Uyar

-iltihap heveslisi yaralarımı kanat
içimden bir sen daha çıkart-

I-
hayli zaman geçti tenimden
dirilmek için erken bir ölüm geçti üzerimden
ne gelirse ondan deyip sus kaldım
aklım oradaydı

derine indikçe kaybettim sesimi
iğne deliğinden sokuldum toprağa
Baybars’ın tek gözüyle baktım dünyaya

onlar uçan kuşların iç huzuruyla çıktılar kuytularından
suskun günahlarını bavullarına kaldırdılar
şapkalarının içlerinde kumral ağrıları vardı
asmaya kıyamadılar hiçbir portmantoya sancılarını

II-
evvelce geldim
aslında hep vardım
çok gittim önceleri
bu defa kalmak için bekledim

bana masal okuma
çocuk yaşımı çoktan geçtim

sussam zayi olacak sözlerim
konuşsam çok üzüleceksin

ne yana döneceğinden habersiz
savrulup duran bir uçurtma gibiyim

III-
kimse gidemiyor böyle kalmalara meyilliyken adımlar
anladım ki hayat koca bir kova
balık olduysam
oltanın ne kusuru var

yakalanmaktan başka suçum olmadığı gibi
kancalarda can çekişen avlara da yazık oldu
oysa hiçbirimiz incitmek istememiştik avcıları

bir hayal kurdum herkes inandı
kendim bile inandım gerçek olduğuna
ortak olan yalanlar buldum
guguklu saat gibi kurdum
nabzımın hızlanan atışına
hep kendi içine çoğalan bir zamanda
birileri şahit oldu
nostaljik kalp çarpıntılı tik taklarına

IV-
oy ömrüm..
ve ah sudan çıkmış gururum!

hadi benliğim
hadi çok bilmiş sessizliğim
bu kez ç/ağla
bir çığlık ol genzimde; oradan oraya yalpalan!
tiz bir ses; yitirdiğim…
itinalı ellerinle dokunma; şimdi değil!
dermanlarına sarma bu kez acımı
bırak kanayım biraz kanmalara

buradan geçti
artık geçti
az önce uğurladım o kadını

ekose kaplı bir fuları vardı eylülden ödünç aldığı
ırmaktı o! eylüle akan bir nehirdi..

kendi içinde yanıyordu çağlayan ikindileri

V-
diyorum sana!

görmediğimde tedirgin oluyorum neşeni
ya o da beni göremiyorsa…
diyorum.. susuyorum sonra çaresiz…

ben benden geçmedikçe elimde bir mayın
ha patladı, ha patlayacak içime
kalbimde kalabalık hüsranlar yankılanıyor
geçmeler tanık mı kimsesiz çocukluğumun kayıp renklerine

ilgisizlik hastalığına tutuldu kalbim
korkma, bulaşıcı değil..
ilgimden zerre ödün vermedi savunmasız hücrelerim
aşk vitaminleri içtim şiirlerde
ve şarkılar eşlik etti inceliğimi yitirmeyeyim diye
ben hala abartıyorum çok sevdiğimde

VI-
eylül arafıydı tutulduğum hazan
ve daha hiç geçemediğim mevsimdi, mevsimlerden…

şimdi hatırlıyorsan anlarım ancak; şuursuz sınırlarımı
unuttuysan boşver!
nerden başlayayım anlatmaya; yanılgılarımın zafer anlarını

hatırla!
kutsal bir yangındı bu
dünya tutuşmuştu dehşetinden

diyordu ya şair;
’sen bu şiiri okurken
(kim bilir)
belki ben başka bir şehirde ölürüm’

VII-
önsezili ihtimalleri kaldır üzerimden
dudaklarımda bir şarkı patladı demin
üzerimden notalar geçiyor sanki

duydum ki
iyi niyetler ülkesinde
hep pembe açıyormuş
fulyalar bile

boşluklarından yer aç biraz
bir şehrin sızısına düşeriz belki
ölümlerden ölüm beğenir gibi

ben sana / sen bana
yanan iki bulutuz şimdi

Fulya Codal

Yok

”yaşasaydın söyleyecektim sana,
yaşamıyordun ki,
başka bir şeydi senin yaptığın.”

’Hatıralar üretiyorum telgraf tellerinden.
Akşamüstleri fesleğenleri suluyorum,
Bekle demiyorum kimseye, unutma demiyorum’

Ahmet Telli

suya sabuna sapmadan
hınzırca çekiyorum o ipi boğazımdan
gerçek nedir diye sorgulamamalısın artık
mütemadiyen yorgunum

bu ağrı bindikçe böyle şakaklarıma
gerdanımdan bir ölmek doğuyor
takatim kesiliyor
durmaksızın kanımı emen bir kurt taşıyorum içimde
kalbimi kemiriyor kahrolası

gelsen de artık
aklımın kalbini toparlayamazsın
öyle dağılmışım ki boşluğa
bir şiir yetiyor soluğumu yutmaya

kimsenin etlisinde sütlüsünde değilim
o kadınının adı neydi unuttum
neden değişir insanlar
değişim çaresizliğin en beteridir
ve en çirkin halidir yaşamanın

bir yere geldim ki
adım sanım yok
benden başka beni duyan yok

çık bu şehirden ve yürü sonsuzluğa
öl n’olursun öl
yaşamayı beceremedin bunca güzellik arasında
yabancıydın, ulaşılmaz oldun mevsimlere
oysa tanır seni bu rüzgarlar

şimdi saklanıyorum bir damla suyun içine
toprağa yasladım alnımı
seni yitirdiğime göre
dönebilirim uyuduğum iklime
ve yeniden başlayabilirim/ölüme y’akın

’aramızdaki mesafe gittikçe güzelleşiyor’
yanlış anlama ama
bunda benim payım yok

-saksısını parçalamaya çalışan bir kaktüs gibiyim
artık sen bile iyileştiremezsin beni

fulya/temmuz2012

Yalnızlığım Karanlığı İncitmesin

..kahır da yara’dır!
kalp yarası..

Sevgili dostum
Son günlerde tahminsiz gelişen tatsız şeyler oluyor. Bendeyse sürekli bir yakınma, devam eden bir isyan ve hiç bitmeyen gözyaşları var. Yeni yeni haykırışlar besteliyorum devrimime. Gücüm kesilince kalkıp yalnızım diyorum boyuna; sanki herkes kalabalıkmış gibi!

Yağmurdan arta kalan küçük su birikintilerine düşmeden karşıya geçmeye çalışıyorum; sanki biri eteğimdeki çamuru görecekmiş gibi tedirginim. Bazen utanıyor, bazen gururlanıyorum. Birçok duygu geçisi arasında dönüp duruyorum yine.
Geçen gün sesimi duydun; soğuktum, uzaktım ve eğer gerçekten kalbinle dinlediysen, seni çoktan unutmuş gibi yankılandığını da anlamış olman lazım.
Benden çok şey gitti, alamadıklarım oldu, ayıklayamadıklarım, ayıltamadığım uykulu sahipliklerim… Elimden kayıp hayatın alacasına saçılanlarsa çoktan bütünleşmişti o renk karmaşasıyla. Önce kaktüsler kurudu, sonra balıklar öldü. İkimiz seninle eş zamanlı terk ettik varolan düzeni. Sen gidince ölürüm sanmıştım. Ben gidince ölürsün sanmıştım. Bak yaşıyoruz. Bak! Her şeye alışıyor insan… Demek ki sevgimizi fazla büyütmüşüz gözümüzde…

Zamanla sevilmez, zamanla unutulur bilirsin. Biz birden sevdik ama zamanla unutmak istemedik. Bize eşlik etmesi gücümüze gitti zamanın. Zamanla aynı hızda ve aynı ritimde yürümek istedik. Görüyorsun ki zamana yeniliyor insan. İnsan dediğin balık mı ki hafızası tembel olsun derdim. Öyleymiş sevgili dostum. Zaman iyilikleri de, kötülükleri de unutturuyor insana. O öyle bir silici ki, geriye yalnızca birkaç zerre anıların tozu kalıyor. Sonra bir bakıyorsun bir dakikanı ayrı geçirmek istemediğin insan, Afrika’daki bir siyahi kadar uzağın oluyor. Ne aramak, ne sormak, ne cemalini görmek… Hepsi bir düş oluyor. Zaman iyileştirse de aynı ölçüde nankörleştiriyor bizleri. Unutkan, pervasız ve vefasız insanlar olup çıkıveriyoruz meydanlara.
Aslında sen de haklısın. Harflere basmaktan daha zor rakamlara dokunmak! Yazmak daha kolay, sesindeki buğuyu anlamaktan! Sanal bir sandaldayken suyun üzerine silinip giden harflere itimat etmek, sahibine nasılsa ulaşır diye gönül rahatlığıyla teslim etmek cümleleri… Ah kayboluyorlar oysa! Muhattabının gözüne bile değmeden. Zamane dostlukları bunlar. Dokunmaya, görmeye, sesini duymaya ne hacet!

Sevgili dostum. Bak sonunda bu da oldu. Artık seni özlemiyorum. Sendeki ve bendeki iki yüreği yanyana getirdim ve anladım ki birimizinki yalnızca kan pıhtısından ibaret. Hani diyor ya şair, herkesin kalbi var sanılmasın! Sanmıyorum artık idare et…
Sana delice bir öfkeyle kızdığım zamanlar oluyor. Öyle yorgunum ki daha iyisi gelmiyor elimden. Daha iyisi seni incitmek olurdu belki ama yapamam. Ben karşılığını alıyorum aynadaki aksimin. Özetle sevgili dostum, ben hata ektim, şimdi pişmanlık biçiyorum!

Bunca zaman senin hep diğer yarım olduğunu düşündüm durdum. Ayrılmaz yanım, dayanıklı yanım, görmeden sevebilecek kadar tahammüllü yarım.. Bunca boş dünya işi arasında beni es geçtiğinde anladım bir olmadığımızı. Hem senin kalbin benden bağımsız çarpıyordu. Belli ki bu şekilde atıyor olmasına belki sen, belki de ben müsaade etmiştim. Bizden başkası değildi suçlu. Belki benden başkası değildi. Ama ne olursa olsun ben hayatımın en zor günlerini yaşıyordum ve sen yoktun. Yaşadıklarım anlatamayacağım kadar ağır, taşıyamayacağım kadar büyüktü.. İhtiyacım olduğunda yanımda olmaman, bizim için eksik bir vefa veya ne bileyim tamamlanmamış bir duygu göstergesiydi. Bağlılık, güven, vefa zoraki olacak hisler değildi. Dost dediğin, çağırmadan gelendir. Anlatmadan, senin darda olduğunu hissedebilendir. Göze, söze gerek duymaz dostluk. Hislerle yol alır. Sen hissetmedin.. Şimdi düşününce sitem bile etmemi gerektirmeyecek kadar uzak olduğumuzu anladım. Öyle ya, insan hatrının geçtiği insana sitem eder, sevildiğini bildiği insana nazlanır. Ki sevmek artık hiçbir şeye yetmiyor. Görüyorum ki bizim sevgimiz yokluğa, vefasızlığa, zamansızlığa katlanacak güce sahip değil. Zorluklar paylaşıldığında azalır sanmıştım hep, ama zorlukların paylaşmadığında katmerlenmesi çok beterdi… Az önce bir konuşmada şöyle dedi telefondaki ses; ’Sesin kötü geliyor, ciddi bir şey yok değil mi?’ ’Ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi ne olabilir ki!’..

Evet ölmediğimiz sürece her şey steril, her şey yolunda. Ama şunu unutma sevgili dost’um, ben ’gel’ dediğimde gelmediğinde bitti her şey. Sonrası uzatmaları oynamaktan başka bir şey değildi. Belki de çok uzun zaman önce kangren olduğunda dostluğumuzu kesip atmayı becerebilseydik, tüm ruhumuza yayılmayacaktı vurgun. Hayattan hep darbe aldığımı düşünürken nasıl da koca bir yanılgıda ömür tüketmişim meğer. Hayat değil, insanlarmış acı veren!
Galiba umutsuzluk en beteri. Bu umutsuzluk bendeki bütün yaşama gücünü alıyor. Değer vermek ve değer görmekle ilgili sıkıntılar içerisindeydim. Nedir değer vermek? Bir insanı belki kendinden dahi fazla önemsemek veya öncelikler sıralamasında tutmak. Sırtında taşımak değil, yanında yürümek. Değer verdiğim için vazgeçtiklerim ve değer görmediğim için vazgeçilemeyenleri düşündüm. Değer vermekte, değer görmemekte aynı derecede can acıtıcı bir şeydi. Çünkü insan hep kendisinden ödün veriyor, değişiyor ve eksiliyordu. Birisi bana değer vermek nedir diye sorsa benim yaptıklarım derdim sanırım. Değer vermenin karşılığı ben olmalıydım. Literatürlerde bile böyle anılmalıydı değer vermek. Ben değişmiştim. Verdiğim değerler yüzünden eksile eksile ufacık kalmıştım. Birisine darda olduğunu bile bile ırak durmak değer vermek değildi. Ve darda olduğun ortadayken es geçilmek de değer görmemekti. Her ikisi de birbirinden beterdi. Sesler yükselir, insanlar kırılır, ruhlar incinir ama özündeki değer başkadır, değişmez. Doğru! Ne bu kadar hafife alınacak kadar yüzeysel, ne de abartılacak kadar zor değildi değer vermek. Yapılması gerekenler belliydi. Her şey ortadaydı. Sevilen insan önemsendiğini hissetmek istiyordu hepsi bu! Ona bunu hissettirmek bu kadar imkansız olamazdı. Eksilmekle aynı şeydi değersizlik. Verdiğinde de, almadığında da eksilmek söz konusuydu. Değer vermek, -sana değer veriyorum! demek değildi. İcraat etmekti. Fedakarlık yapmaktı. Lafta kalmayacak kadar mübarek, mübarek olduğu için de kutsal bir şeydi değer vermek. Ama nedense değer görmek için değer vermek yetmiyordu çoğu zaman…

Bendeki karanlık bile bir yara. Aydınlık gözlerimi kör ediyor. Yaram var, kanayan, hiç kapanmıyor, iyileşmiyor. Biliyor musun sevgili dostum, kahır da bir yaradır, adına kalp yarası denir! Ve bazı yaralar var ki, onları dostlar dahi iyileştiremiyor…

Şimdi sen beni uzaktan izliyorsun ya artık, böyle devam et.
Terk edilmiş ve bütün sokak lambaları sönmüş bir şehri seyre dalmış gibisin. Sende kalbimdeki ışıkları sönmüş ve terk edilmiş şehirde yaşamaktan umudu kesmiş ve fes edilmişsin artık sana olan düşkünlüğümden…

Oysa hala göremiyorsun. Bilmiyorsun çarmıhta gerilmişim ben, gerilmişim bir ok gibi ve bıçak gibi bir yaydan kopmak üzereyim. Yalnızlığım karanlığı da incitecek.

Ben sadece O’nu kaybetmedim ki! En temiz kalpli arkadaşımı, hiç büyümeyen çocuğumu, kaşları çatık babamı ve ömür boyu özleyeceğim bir adamı kaybettim..
Kaybetmekte hünerli biri olduğumu düşünürsek eğer, o gitti, o gidince herkes gitti ve ben her şeyimi kaybettim…

fulya/kasım2012

Erken Rezervasyon

                               bilinmezliğiyle bildiğim bilinmeze…

kadın ironiyi seviyor, adam incinmeyi
her şeyi ucuza harcıyor kelebek ömürlü zaman
adam kadının gülüşünü üflüyor mumdan kalbinin ateşine
gamzesinin izi hala duruyor gözbebeklerinde

simsiyah bir rüzgâr geçiyor içindeki boşluktan
adam acı dumanı içine gömüyor
çocuksu bir alınganlık okşuyor yanağını
kirpiklerine misafir sitemkâr bir yağmur başlıyor
belleğini saklamak istiyor kadın
susuyor gözleri / sözleri düş’e koyuluyor
fark etmiyor adamı
fark etmeye bile çalışmıyor adamın ıslandığını

adam çoğul halini yaşıyor yalnızlığın
varlığı içinden payına düşen yokluğunu alıyor kadının
dilinde viraneye dönmüş bir hikaye sayıklıyor
düpedüz ahmaklık ve lüzumsuz üzüntülerle dolu
damlalarla boyuyor umudu / bebeğini doyurur gibi
dik bakışlarını öfkesinin üzerine deviriyor kadın
mavi değil, gri değil, siyah değil
sönmüş bir şehir gibi karanlık

kadın baharsız bir tomurcuk
cehennem içinde cennet arıyor adam
yağıyor da yağıyor yağmur / inceden
diz çöküyor yağmura toprağın çatlamış bedeni
diş ağrısı gibi zonkluyor, çekiliyor, af diliyor
ne ay güneş’i özlüyor, ne güneş ay’ı geri istiyor
araya bulutlar giriyor
yüzler paramparça, diller alev saçıyor
olduğu yerde kırılıyor aynalar

görmüyor kimse aralığın kapandığını
mevsimler bile inanmıyor artık yağmurlara
adam halâ şiirdeki gökkuşağında bekliyor kadının dönmesini
kadınsa artık şiirlerde ıslanmayacak kadar gerçekçi

toy bir rezilden öğrendiği edebi kucaklıyor adam
boynu bükük bakıyor kudreti / buğudaki can’a
bıçak keskin, gözler bıçak, ölüm kesin
ve hepsi kadının adında birleşiyor

ölüyor kelamlar menzilinden habersiz / kadın aşk’a namahrem
hâlden anlamayanlarla geçiyor her güz ve her yüz halsiz
elleri telaşlı; iş arıyor, anıları ateşe veriyor, tütün sarıyor
öyle ölümsüz ki kadının elleri, her dokunduğu adam diriliyor

kalbine batan kahırlı bir kıymık gibi yaşıyor içinde kadının gözleri
çürüyen ruhunu kemiren çıyanlar ve beynini yiyen iblisler doğuyor kadının yokluğundan
kadının sessizliği nefretini savuruyor adama
kadının kalbine bağladığı ümidi kesiyor artık adam
erken rezervasyon yaptırıyor kimsesizliğin yurduna

fulya/aralık2012

Fulya Codal

Avuntu

..sonra;

dudakların ismimi fısıldadı
içimde bir deniz havalandı
gülüşün arsız, yüzün beyazdı
ölüyordum, bakışını fark ettim
seni olmayan bir şeye benzettim

-ki düşünmek en zor halidir özlemin!

ben kimseyi böyle hunharca sevmedim
sen herkesi öyle güzel sevdin ki
kimin sevgisi daha demokratik
kimimizinki daha politik bilmiyorum

herhangi biriyim, herhangi biri için
ama herhangi biri olmadığın için
herhangi biri olacağımı düşünmedim senin için
başkaları olmadı herhangi biri olduğumdan
başkalarının olmadığını düşündüm herhangi biri olmadığından
sözlerin başkasına değdi, rüzgarında ben savruldum

-galiba alternatif bir ağrı bulmalıyım kendime..

sesini tutsam kırlangıç sürüsü doluyor ciğerime
ırmaktan geçen antiloplar besliyorum sevinçten
bir belgeselde izlemiştim
zor oluyor ayaklanan korkuları bastırmak
seni görünce heyecanım timsahınkiyle eş
şimdi aramızda olmayan bir aşk seç
sen böyle kırmızıyken geçemiyorum
yeşil yanarsa kalbin bana son dakika geç

-ah yine ne çok şey istiyorum!

’sevgilim yağmur yağıyor’ diye başlamalıydı bu şiir
ama duygusallığın hiç sırası değil
sen beni bıraktığında halime kendimin
sütten yeni kesilmiş o zamanlar gibiydim lakin
cami avlusuna da bırakılmıyor ki aşk dediğin

’sevgilim yağmur yağıyor’ demeyi ne çok isterdim
bir sobanın başında kestane çatlatıyorken ikimiz
nasıl da unutmuşum evlerimiz kaloriferli
-bu hayali hiç sevmedim!
kestaneyi sever misin bundan da şüpheliyim

sevgili(m)!
seninle hiç hayalimiz yok, yeni fark ettim
sevgilim diyorum, bunu kafka’dan öğrendim
burada yağmur da yağmıyor
milena kadar çaresizim

dün gece seni ışıkların saçılırken gördüm
yıldız mıydın, ay mı? -karar veremedim
ne olduğun benim için mühim
ben sana güneş oldum örneğin
yanan yalnızca içimmiş
mevzu biraz derin

aslında yokluğunu anlatmak zor değil
neden! diye sorunca bocalamasam anlatabilirim
mantığımı seyyar satıcıdan ucuza almış gibiyim

sevgilim! ah benim deli mayınım
serseri buzulum, yanan iklimim
seni dokudum, uzaklığı keşfettim
son kez eğildim
pürtelaştı ellerim

-gamzelerinden öptüm fotoğraftaki senin

kendini unutturmak için mi susuyorsun?
arada bir uğra, sitem et, kalbimi kır, şiir yolla

konuşmak istiyorum mühim olmayan şeyleri
ankara’ya gelen baharın nazındaki ayazı
çekirgelerden korktuğumu
ve serçeleri çok sevdiğimi söylemiş miydim?

hiç gün doğmadan neler doğabileceğine şahit oldun mu?
örneğin uzun sancılardan sonra doğan bebeğin kokusu
gecenin bir yarısı çalan telefondaki sesin mahcubiyeti
bir gecede hayatı değişen insanları diyorum
gün doğmadan doğar bazı hikayelerimiz

’bana güzel ama imkansız bir şey söyle’ deseydin
sevgilim olmadığın zamanlarda da sevebildiğimi
bir japon balığının gözlerinden öpülebileceğini gizlemezdim

sesine kapılınca yaşlı bir çingenenin
ağaç kovuklarının içine gizlendiğimi
ve sıcak ikindilerde gölgeme sarılıp çok kere
tekliğimi çoğul hissettiğimi keşke bilseydin

-gayri meşrulaştırabiliyorum bazen esas hikayeleri

söylesene hangisi daha büyük
toprağına küsüp kuruyan ağacın sevgisi mi?
dalından düştükçe yeniden yeşeren yaprağınki mi?

-başkasında bulamadığım neydi sendeki?

misal o ki ben sana
eli ayağı düzgün cümleler kursaydım
gidip topal sözlerle kirletmezdin gözlerini

biliyorum, biliyorum, biliyorum, ah!
saçlarım uzamayacak, sen hiç gelmeyeceksin
mutlulukla ilgili şüphelerim bitmeyecek

-sen de boş bir avuntusun
sonsuzluk yok ellerinde..

fulya/genişzamanlar_nisan2014

Fulya Codal