Etiket arşivi Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Kasaba Dolmuşları

“En güzeli, yol yürüyüş öğretir

Dostum, eskimeyen arkadaşım”
Gülten Akın

Herkes beni bir demiryolu aşığı sanıyor ama gerçek öyle değil. Babam, otuz yıla yakın bir zaman hep aynı tren istasyonunda yol işçisi olarak çalıştı. Ama bir gün bile başka bir istasyona tayin olmaktan söz ettiğini hatırlamıyorum. İşinden yana mutlu olduğu söylenemezdi. Bir drezinanın güç bela ilerlediği güzergahta hemen hemen her gün demiryolunu onarmak sanıldığı kadar kolay değildi çünkü. Kar, demiryolunu kapardı, onu çağırırlardı. Gider, günlerce eve dönmezdi. Üzerinde kardan sırılsıklam olmuş elbiseleriyle eve geldiğinde buğular yükselirdi gövdesinden. Kimse ona yaklaşamazdı ama sabah hiçbir şey olmamış gibi yine yola düşeceğini adımız gibi bilirdik. Güneş, rayları gevşetip kaza ihtimali belirince yola çıkardı arkadaşlarıyla beraber. Yaz sıcağında gevşeyen rayları onarıp eve dönerdi akşamları. Erken uyuyup sabah karanlığında yola düşerdi sefer taslarıyla. Eğer nöbeti yoksa, yalnızca hafta sonları görünen bir babanın suretiyle açılan bir çocukluktan geriye, bana demiryolları kaldı.

Demiryolcu ailelerine ücretsiz seyahat yapma hakkı veren permiler sayesinde yılda iki kez tüm aile trene atlayıp uzaklara giderdik. Permilere dönüş tarihi yazıldığı için fazladan bir gün bile kalmazdık uzaklarda. Babam, çok sonra yaşlanıp emekli olduğunda dahi bu zorunluluğu değiştirmedi. Trenler, otobüslerin hızına yetişemiyordu. Bu yüzden artık otobüsle gidiyorduk uzaklara. Ama gittiğimiz yerde, daha otobüsten iner inmez dönüş biletini alıyordu babam. Ne kadar uzağa giderse gitsin herkes eve dönmeliydi sonuçta. Eve dönmenin belirli bir tarihi olmalıydı ona göre. Ev, kendisinden fazlaca uzağa gideni affetmeyebilirdi çünkü. Bu yüzden kasabaya, yeksenak zamana ve aşina olduğumuz yüzlere dönerdik her seferinde. Bütün ağabeylerim birer birer evden uzaklaşıp gittiğinde evin en küçük oğlu olan bana bir evin ağırlığı kaldı.

Böylesini hayal etmemiştim şüphesiz ama bütün ömrüm (bir iki yıllık bir Ankara macerasını saymazsam) tıpkı babam gibi hep aynı kasabada geçti. Ne kadar gitmek istesem de daha fazla uzağa kaçamadım anlaşılan. Üç beş yılda bir tayin vakti geldiğinde, ancak aynı kasabanın başka bir köyüne gidebildim. Her seferinde şehre biraz daha yaklaşsam da, iyi bildiğim, huzur veren köylere yakın durmak bana daha iyi bir fikir gibi geldi. Orada, dağların yanı başında çocuklarla bir alfabenin harfleri arasında oyalanmak daha isabetli bir seçimdi belki de. Pek çoğu tıpkı benim gibi hep orada, o kasabada, o köyde kalacak çocuklarla zamanı saydım. Zamanın tıpkı yol gibi ölçülen bir şey olmadığını ise ancak yıllar sonra anladım.

On üç yıl boyunca her gün beni şehirden köyüme götürecek kasaba dolmuşlarına binerken, her sabah yeni bir şey göreceğim duygusuyla gözümü açıp yola baktım. Hiçbir şey değişmiyordu o bir saatlik yolda. Evler, köprüler, dağ başında yayılmış koyunlar, tepelerde gelişi güzel kurulmuş köyler, her gün iki defa geçtiğimiz tarihi köprü, yıkık çiftlikler, yol kontrolü yapan askerler olması gereken yerdeydi sürekli. Zamanın geçtiğini saatler yardımıyla değil, dışarıda mevsime göre değişen tarlalar, ağaçların dökülüp yeniden yeşillenen yaprakları, toprağın renk değiştirmesinden anlayabiliyordu insan sadece. Gözümü dışarıdaki zamandan alıp dolmuşun içindeki zamana çevirdiğimde, beni kasabadaki başka bir dolmuşa aktaracak arabanın durakta ileri geri sallanır halde beklediğini görürüm çoğunlukta.

Dolmuşları, diğer ulaşım imkânlarından ayıran en temel özellik belirli bir zaman sıkıntısının olmamasıdır belki de. Şoförün insafı ve sayısı bin türlü hileyle arttırılmış koltuk sayısı belirler hareket saatini. Adı üzerindedir zaten, dolmayana kadar hareket etmez dolmuş. On yedi yolcu mutlaka tamamlanmalıdır. Bu yüzden on yedinci yolcuyu alıncaya kadar durakta ileri geri sallanan dolmuşun homurtusuna her sabah yolcuların hoşnutsuzluğu da eklenir ister istemez. Kasabada oturmak yerine her gün şehre gidiş geliş yapan yabancı memur ve kasabalılardan oluşan yolcular işe geç kalacak olmanın kızgınlığıyla oturdukları koltukta sağa sola dönerler habire. Bir türlü hareket etmeyen dolmuştan inip başka bir dolmuşa binecekmiş gibi yaparlar. Kimi parasını geri ister, kimi de dolu halde gelen başka bir dolmuşa koşturur telaşla. Ama taktiklerin hiçbiri işe yaramaz. Dolmuş şoförleri müşterilerini oyalayıp biraz daha zaman kazanmak için arabayı hareket edecekmiş gibi ikide bir hareket ettirip yeniden eski yerine geri döner. Dışarıdan, yaz kış güneşte kaldığı için kararan ve bu yüzden herkesin Arap diye seslendiği “ç” özürlü durak simsarının sesi duyulur: “Geş bin Ergani! Geş bin Ergani!” Yine de öyle kolay kolay hareket etmez dolmuş. Pencereler aralanır, tütünler sarılır, dizlere vurulup teyip yuvasına sokulan kasetten içli türküler yükselir, şoför mahallinin üzerindeki Yılmaz Güney fotoğrafıyla göz göze gelinir, dolmuşun orasına burasına yazılmış özlü sözler bir kez daha hatim edilir, kızgınlıkla bekleyen gözler dikiz aynasında birbirini süzer, şoförden korkan yolcular gözlerine kestirdikleri Arap’a çıkışır, ama on yedinci yolcu henüz gelmediği için bir türlü hareket etmez dolmuş. Kasaba dolmuşları gitmeye değil, aksine hep kalmaya ayarlıdır sanki.

Çok sonra, bahşişini alan Arap’ın bir işaretiyle yola koyulan dolmuştaki yolcuları bu kez başka bir sıkıntı basar. Ya çok hızlı gider dolmuş, ya da çok yavaş. İkisine de itirazı vardır yolcuların. Dolmuş şoförü kimseyi memnun edemeyeceğini bile bile bir vitesten öbürüne geçer. Bir türlü bitmeyen para alışverişi, yolda inip binenlerin yol açtığı zaman kaybı, koltuk sayısı yetmediği için aradaki taburelerde oturan yolcuların bitmeyen homurtusu, virajlarda birbirine değen omuzlar, birbirlerini gizli gizli süzen kadın ve erkek öğretmenler, bir türlü gelmeyen para üstü, içeriye dolan rüzgâr, içeriyi basan sıcak, gelen şikayetlerin oranına göre açılıp kapanan camlar, bir zaman sonra herkesin başını dışarı çevirip zamanı saydığı vakitler peş peşe akmaya başlar.

On üç yıldır hemen hemen her sabah yaşadığım bu türden sahneler zamanla belki de bir tür keyife dönüştü benim için. Koltuklar kesin çizgilerle ayrılmamıştır henüz. Hem fiziki hem de ruhsal temas hâlâ mümkündür dolmuşlarda. Bu yüzden hemen hemen her sabah yepyeni bir hikâye dinlersiniz yol arkadaşlarınızdan. Bu kimi zaman mecburcu bir öğretmen, kimi zaman şehre yakınlarını ziyarete gelmiş bir köylü ya da elindeki ilaçlarla hastaneden dönen ve gelininden şikayet eden yaşlı bir kadın olur. Sanki en mahrem hikayeler bir yolculuk için saklanmış ve bir daha görüşülmeyecek bir yol arkadaşına anlatılmak için beklemiştir onca zaman. Gündelik koşuşturmalardan hastalıklara, önemli tarihsel bilgilerden bitip tükenmek bilmeyen anılara kadar hemen hemen her bilgi, “nerelisin?” sorusunun akabinde peş peşe akmaya başlar yolda. Hemen yanınızdaki koltuğa oturup hikâyesini anlatmaya başlar size yol arkadaşınız.

“Küçüktüm,” der Hacı Amca, “bizim bir yakınımızın bir derdi vardı ama anlatmazdı kimseye. Tehcirden sağ kurtulduğunu bilirdik ama doğrusunu ondan dinlemek isterdik hep. Anlatmazdı. Sıkıştırırdık onu. Minderindeki yerini değiştirmeden başını pencereye çevirir, herkes ölürken kendisinin nasıl olup da sağ kaldığını sorardık ona. Önce yüzüme tükürün sonra anlatayım, derdi bize kadın.” Hacı Amca, arada bir uyuklayıp hikayesine devam eder. İşaret parmağıyla ikide bir kolunuza dokunup nasihatler verir: “Hacca git,” der, “oruç tut. Bu dünya dört günlük.” Üç günlük olması gereken dünyaya eklenen bir günün hesabını bile soramazsınız. Yolda anlatılan her şey doğrudur çünkü. Hemen arkanızdaki koltukta, ucunu kaçırdığınız başka bir hikayenin ancak kuyruğuna yetişirsiniz ancak: “Yoksulluğun kokusu kırk yıl geçmez. Böyle işte adamın hikâyesinin özeti.” Daha ötede, yeşillenmeye başlayan buğday tarlalarına bakan bir köylü, biraz daha yağmur yağması için dua eder Allah’a. Yaşlılar sohbet etmek için türlü bahaneler arar yolda. Biri “kaç yaşındasın amca?” diye sorar. “Yetmiş dört yaşındayım. On üç kez ameliyat oldum,” der yaşlı bir amca. Belli ki yol boyu anlatılacak çok hikâye vardır daha. Bütün ameliyatlar sırasıyla anlatılacaktır uzun yolda. Yol arkadaşı olmanın kendince bir hukuku vardır çünkü. Mecburcu bir öğretmen sıkılıp kravatını gevşetir. Arama noktasına yaklaşınca herkes gayri ihtiyari bir biçimde kimliğini çıkarır. Arada bir sigara yakıp külünü pencereden savuran şoför, teypteki Kürtçe kasedi çıkarıp yenisini takar. Dolmuşun içindeki dil değişir. Arama noktasına giren dolmuşu ter basar her seferinde. Genç bir asker yolcuların pörsümüş kimliklerini alıp kulübede bekleyen komutanına uzatır. Çaktırmadan şafak sorulur askere. Şafak karanlıktır daha. Kimlikler geri verilip tüm yolcular sağ salim yoluna devam eder. Köyüne dönen bir üniversite öğrencisi, okuduğu romanı telaşla açıp az önce kaldığı yerden devam eder kitaba:

“Eskiden her yer bu kadar uzak değilmiş. Gitmek istediğin yer neresi olursa olsun çabucak gidermişsin. Gidilmek istenen mesafe saatler değil, günlerle tayin edildiği için kimsenin aklından zamanı ölçmek geçmez, bunun için telaş etmezmiş. O zamanlar kimse varacağı yer için dertlenmezmiş açıkçası. Yolda geçen zaman da varılan yere dâhil edilir, o yol boyunca yaşananlar varılacak yerin, yapılacak işin, görülecek hesabın bir parçası sayılırmış. O yüzden de, eskiler bizden çok daha geç varsalar da uzağa, bizim kadar söylenmezmiş. Günler orda burada geçer, dağlar birbiri ardınca devrilir, insanların üzerine onlarca güneş doğup batar, ayaklar çoğu zaman gideceği yeri şaşırır da kimse dönüp arkasına bakmazmış. Aslolan yol değil, yolda geçen zamanmış çünkü.”

Yolun sağına soluna dağılmış lastik parçaları, güneşte solmuş reklam panoları, kimse ona trafik kurallarını öğretmediği için karşıdan karşıya geçememiş bir köpeğin leşi, otobüslerin yol kenarına döktüğü çöpler, rüzgârda savrulan boş poşetler, oraya buraya savrulan çalılar, eski benzin istasyonları, yıkık halde bekleyen hayvan çiftlikleri, kurşunlanmış trafik işaretleri, bozuk harflerle yazılmış tamirci tabelaları, sulanmadığı için kuruyan fidanlar, yol kenarında boş bir dolmuş bekleyen köylüler, gelişi güzel inşa edilen barakalarda mevsimine göre domates veya karpuz satan çocuklar, tarlalarda çalışan köylüler, sağda solda kaza yapmış araçlar, yola saçılan cam parçaları, öndeki dolmuşu geçmeye çalışan şoföre çıkışan yolcularla yol her gün biraz daha uzar ama yine de vazgeçemem bu koşturmadan.

Hemen hemen her sabah aynı cümleyle uyarırım dolmuş şoförünü: “Köy yolunda inecek var!” Sabah karanlığında kasabaya peynir ve yoğurt taşıdıktan sonra, geri dönüp hepsini başka başka köylere dağıtacak öğretmenleri alacak olan köy dolmuşunu beklerim yol kenarında. Adını bilmediğim bir kuş uzun uzun öter. Kuru otların hışırtısı duyulur peşinden. Hiç kimse yoktur sanki dünya üzerinde. Yalnızca kuşun ötüşü ve otlar. İleride bir hemzemin geçit vardır. Demiryolu ile karayolu birbirine kötü kötü bakar ama yolları kesişmiştir bir kere. Az ileride askeri bir konvoy durur. Askerler telaşla araçlardan inip yol kenarında elleri tetikte bekler hep. Sabırsız bir mayın arama köpeği burnunu yerlerde gezdirip bir şeyler arar. Heyecanla yolun altındaki menfeze girip çıkar. Bir şey bulamayınca geri dönüp askeri araca tırmanır köpek. Askerler köpeğin başını okşayıp yola devam eder. Karayolundan karpuz yükü kamyonlar geçer. Otobüsler uzaklara yolcu taşır. Dönüp bakarlar yol kenarında elinde çantasıyla bekleyen öğretmene. Daha gözlerini bile doğru dürüst açamayan öğretmenlerin doluştuğu köy dolmuşu her sabah olduğu gibi geç kalır yine. Yoğurt, peynir, hasta hayvanlar veya satılmak için pazara götürülen tavukları kasabaya bırakıp geri dönen köy dolmuşu hemzemin geçidi geçip önümde durur. Peynir suyu sinmiş tozlu koltuklardan birine kurulup dışarı bakarım. Dolmuş, “sıkılgan bir dağı” aşıp köy yoluna sapar.


Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla.

Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi modern Türk romanında “baba” imgesinin nasıl bir hale ile sarmalandığını göstermesi bakımından önemli veriler sunar bize. Tanzimat romanındaki yetimliğe dikkat çeken Parla’nın saptamasına karşılık, Gürbilek, modern Türk romanının en iyi örneklerinden bazılarının, özellikle de Oğuz Atay’ın yapıtlarının “çocuk kalmışlığa” kilitlediğini vurgular. Oğuz Atay’ın hayata geçiremediği “Türkiye’nin Ruhu” projesinin kaynağında bu duygunun ayırt edici bir özellik olarak öne çıktığını vurgulayan Gürbilek, “çocuk kalmışlık” sorunsalının hem ulusal, hem de bireysel ‘gurur yaralarıyla’ olan bağına dikkat çektiği “Kötü Çocuk Türk”te, modern Türk romanının sahnesindeki baba imgesine değinir. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında kendini “azgelişmiş bir babanın az gelişmiş oğlu” olarak tanıtan Selim’in, “Tehlikeli Oyunlar”da “benim içimdeki çocuk büyümedi… yaşamadığı için büyümedi hiç, amcası” diye yakınan Hikmet’in, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanındaki huysuz kahraman C.’nin “babam adamsa ben olmayacaktım” şeklindeki şikayetini yukarıdaki bağlam çerçevesinde okur Gürbilek.

Şüphesiz ki modern Türk romanındaki baba imgesi sadece bu romancılarla sınırlı değildir. Baba, Türk romanında daima bir fazlalık, bir tehlike, kendisine benzemekten ölesiye korkulan bir örnek olarak öne çıkar çoğunlukla. Hasan Ali Toptaş’ın “Sonsuzluğa Nokta” romanındaki baba ve oğul arasındaki gerilim ve babaya öykünme sıkıntısı romanın ana çatışmalarından biri olarak öne çıkar. Keza, Murat Uyurkulak’ın romanlarındaki baba probleminden de söz edilmelidir. Uyurkulak’ın “Tol” ve “Har” romanlarındaki baba tasavvuru modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlığa” daha bireysel, daha çatışmalı bir boyut ekler. Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri” adlı kitabındaki baba ise, evdeki sıkıntının ve öznedeki evden kaçma isteğinin bir sebebi gibi durur. Tezer Özlü’deki baba soğuk ve devlet ciddiyetiyle anlatılan bir babadır. Evde Atatürk köşeleri düzenler baba, İstiklal Marşı çalındığında ev sakinleri hazırola geçer; daha da ilginci baba çocuklarının odasına şu öğütleri asar: “Yavrularım: 1. Işık soldan gelmeli. 2. Kitap gözünüzden 30-45 cm uzakta durmalı. 3. Çalışma biter bitmez ışıklar kapatılmalı vb… Bu vatana hayırlı evlatlar olmanız isteği ile başarılar dilerim. Sevgili ve cefakâr babanız. Ad. Soyadı. İmza”.

Türk Şiirinde Baba

Türk romanındaki baba imgesi, hem Tanzimat romanında, hem de modern Türk romanında iki ayrı anlam kuşanmış halde çıkar karşımıza. Türk şiirinde ise, daha dolaysız, daha bireysel, duygu tonunu açık etmekten kaçınmayan, aksine neredeyse bütün varlığını çatışmadan ziyade bir tür uzlaşmaya borçlu olan bir baba imgesi belirir.

Nazım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Can Yücel’den İsmet Özel’e, Cahit Zarifoğlu’ndan Sezai Karakoç’a, Şükrü Erbaş’tan Abdülkadir Budak’a, Ayhan Kurt’tan Selim Temo’ya kadar sayısız şairde baba temalı şiirler bulmak mümkün. Adeta her şairin baba odaklı bir şiirinin olduğunu, babanın bir veya birkaç kez şairin eliyle şiire dahil edildiğini söyleyebiliriz. Ama baba temalı şiirler denince genellikle birkaç şiir öne çıkıyor. Cemal Süreya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” başlıklı şiiri bu şiirlerin başında geliyor hiç kuşkusuz: “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan hiç ummazdım bunu kör oldum” diyen Süreya’nın şiiri babanın kaybı odaklıdır. Babanın kaybının burada körlükle ilişkilendirilmesi daha dipte yatan bir ruhsal dinamiğe eşlik eder Cemal Süreya’da.

Can Yücel’in, “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” dediği babasına yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiiri ise, bütün baba şiirleri arasında gerek duygu tonu, gerekse de babaya yapılan olumlu aktarımlarla apayrı bir noktada durur. Hayatta ben en çok babamı sevdim /Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk / Çarpı bacaklarıyla –ha düştü ha düşecek- / Nasıl koşarsa ardından bir devin, / O çapkın babamı ben öyle sevdim”.

İsmet Özel’in “Amentü” şiiri, daha karmaşık, baba oğul çatışmasından ziyade, ideolojik bir ayrışma zeminine oturan bir şiirdir. “İnsan / eşref-i mahlûkattır, derdi babam” şeklinde başlayan bu uzun şiirin devamında babanın kimliğine sıklıkla vurgu yapılır. “Amentü” şiirindeki baba nasihat eden, Cumhuriyet’in bir kulu olduğu vurgulanan, kazılan meyan köklerini kapitalist bir şirkete satan, ezan’ın Türkçe okunmasından rahatsız olmayan bir baba olarak ideolojik olarak şairin karşı kutbuna yerleştirilir ve şiir de tüm gücünü bu gerilime yaslar.

Aynı Trene Biner Aynı Ufka Gitmezdik

Şükrü Erbaş’taki baba imgesinde ise başından beri benzemekten özenle uzak durulan, sürekli “bir diş gıcırtısı” olarak anımsanan, model olmaktan uzak bir tasavvur vardır. Şiirdeki baba imgesi oğulla konuşan, ona nasihat eden, seven, kollayan bir baba değildir. Erbaş’ın şiirlerinde sıklıkla karşımıza çıkan baba karanlık imgelerle yan yana anılır: “ Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım. / Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam. / Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı” diyen özne, bunca olumsuz örnekten sonra şöyle diyecektir: “Babam neden yalnızca içince güzeldi”.

Ahmet Erhan, “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” adlı otobiyografik özellikleri ağır basan kitabında, babası, kendisi ve oğlunu odağına alan bir deneyime soyunur. Baba’nın ortaya çıkışı biraz da öznenin kendisinin de baba vasfını kazanmasıyla önem kazanır. Çocukta bulunamayan sevgi babada aranır ve baba bu kitapta sıklıkla çocukla beraber anımsanır. Şiirdeki öznenin, babasıyla kurduğu ilişkinin bir benzerini kendi oğluyla da yaşama özlemi başarısızlığa uğradıkça özne bir hayıflanmayla seslenir kendi oğluna: “Oğlum, tam şurada durup, boynuma sarılsan / ‘Artık adam oldu diye babam”.

Türk şiirinde sadece babaya yazılmış şiirlerden oluşan tek kitabın sahibi olan Abdülkadir Budak, “Ahşap Anahtar” adlı kitabında baba şiirlerinin bir çeşitlemesini yapar. Bütünüyle baba ve oğul arasındaki gerilime adanmış bir kitaptır “Ahşap Anahtar”. Öfkeden ziyade daha çok bir hayıflanma ve telafi edilemeyen bir gerilime odaklanır şiir:“Yan yana ama ayrı iki raya benzerdik / Aynı trene biner aynı ufka gitmezdik” denildikten sonra, babanın imgesi daha da netliğe kavuşturulur: “Öyleydi, yalnızlıklar kız kardeşimdi / Birlikte açamazdık baba adlı kilidi”.

Kadın şairlerdeki baba unsurunu ise daha çatışmasız, babayı daha içerden kuşatan, onunla söyleşirken sevgiyi ve çoğunlukla özlemi esas alan bir söyleme yaslanmış görürüz. Bejan Matur’da zaman zaman tekrarlanan baba, daha çok kültürel ve dinsel referanslarla anılır: “Babanın cesedi en son gömülür / Bir gün ve geceyi odasında geçirmeli. Ve anlatmalı / Oğullar ve kızlar kâbus görecek. Görmeli”. Ama kanımca kadın şairlerdeki baba imgesi konusunda dikkate değer olan şiir Nilay Özer’in “Babam İçin Bir Sonsuz” başlıklı şiiridir. Bu şiir babalar ve kızları arasındaki ilişkiye dair önemli veriler sunar bize. Şiir olarak çarpıcılığı bir kenara, Türk şiirinde ilk kez böylesine cesurca bir deneyimle karşılaşırız: “her baba gibi evhamla isterdin ya / bağışla oğul doğmadım sana” diyen şiir öznesi giderek babalar ve kızları arasındaki ilişkiye başka bir ışık düşürür: “öğüdünü tuttum uzattım saçlarımı / ölürsem göğüslerimi örtsünler diye / çeyizimi barbar çalılıklara serdim / çekilecek çileye ikramdır diye / kızınım en zayıf yanınım sandın / sandın ki hep hazırım el olmaya”.

Romanın Çatıştığı, Şiirin Uzlaştığı Baba

Görüldüğü üzere, Türk edebiyatında baba imgesi roman ve şiirde iki ayrı yönelim içindedir. Özellikle modern Türk romanının kimi temsilcileri baba imgesini iyi bir çatışma alanı olarak görür ve romanlarının temel gerginliğini bu imge üzerine inşa ederler. Modern Türk romanındaki baba sakil, model olmaktan uzak, korkutucu, devlet otoritesiyle özdeşleştirilen, benzeme korkusuyla çarpışılan bir baba olarak resmedilir çoğunlukla. Gerek Oğuz Atay’da, gerek Yusuf Atılgan ve Tezer Özlü’de, gerekse de Hasan Ali Toptaş ve Murat Uyurkulak’taki baba, dışarıda kudretsiz olmalarına karşın evin içinde kudretli, daha doğrusu çocuk üzerinde kudretli olan babalardır. Ama bu kudrete karşın bir türlü sakil ve küçük görülmekten de kurtulamaz baba. Roman kahramanlarının temel açmazı da burada başlar. Modern Türk romanın kimi temsilcileri, romanlarını tam da bu açmaz üzerine inşa ederler ve başarıları da bir türlü çözüme ulaştırılmayan bu açmazı görmüş olmalarında yatar. Diğer yanıyla da, babayla çatışmanın bir nihayete erdirilememesinde bu roman kahramanlarının çocuğunun babalık vasfından yoksun olarak resmedilmesinin de payı vardır kanımca.

Türk şiirindeki baba imgesi ise, romandan apayrı bir seyir izlemektedir. Romanın aksine, bir açmazdan çok, bir telafi imkânına yaslanır Türk şiiri. Bir an önce sonuca varmaya, baba ve çocuk arasındaki açmazı çözme gücüne kavuşmak ister gibidir baba temalı şiirler. Genel olarak Türk şiirinde baba yüceltim ve hesaplaşmanın alanı olarak görülür. Bu alan daha çok babanın kaybıyla belirgin hale gelir:“Ben gidersem anlarsın / ardımda bıraktığım izi! / demişti babam” (Yücel Kayıran). Romanın aksine, şiirde olumsuz aktarımların yanı sıra sıklıkla olumlu aktarımlar da göze çarpar. Babayı, bütün olumsuzluklarına karşın yüceltme üzerine kuruludur bu söylem. “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”, (Can Yücel) “eflatun akşamların uç beyi babam” (Nilay Özer), “terleyen alnını sildiğim dua gibi adam” (Engin Turgut), “belki tanrıydı babam” (Selim Temo) gibi alıntılarda da gördüğümüz gibi yüceltim mekanizması, hesaplaşmayla yan yana durur Türk şiirinde.

Bu hesaplaşmanın sağlanması için de şiirin öznesi sıklıkla babayla doğrudan veya dolaylı şekilde bir diyalog arayışına girer. Yukarıda sözü edilen romanlarda ise uzun uzun anlatılan, sıklıkla kendisine hitap edilen babayla yapılan esaslı bir diyaloga rastlanmaz. Ama Türk şiirindeki baba, romanın aksine bol bol konuşma imkânı bulur. Baba temalı şiirlerin çoğu kez upuzun tutulmasında, şiirin babadan alınan hikmetli sözlerle bezenmesinde, sözün olabildiğince uzatılmasında bu durumun payı vardır bana kalırsa. Asıl soruna giriş yapmak için bir tür fazlalığa başvuruluyor gibidir. Şiirin öznesi sıklıkla babayla konuşarak, ona hitap ederek, onu hayali bir okuyucu veya dinleyen konumuna yerleştirerek bu konuşma havasını karşılıklı hale getirmeye çalışır. Zamanında yapılmamış, vakit bulunmamış, ertelenmiş, yüzüne söylenilmeye cesaret edilmediği için yutulmuş tüm sözler bir gecikmişlik duygusuyla şiirde yer bulur. Baba, yerilmesine yerilir ama bir süre sonra olumsuz aktarım yapılan tüm özelliklerin önemsizleştirildiği ve babanın anlaşılmaya çalışıldığı, tüm hatalarına karşın bağışlandığı bir yüceltim mekanizması devreye girer.

Babayla çatışmalı ve oğulsuz olarak resmedilen roman kahramanlarının aksine, Türk şiirindeki özne, babayı anarken bu anma işlemine kendi baba olma vasfını da ekler. Şiirin öznesi kendisinin de baba olduğunda fark ettiği açmazı bir tür uzlaşı ile çözmeye çalışır. Baba temalı çoğu şiirde, şiirin öznesinin babadan söz ederken sıklıkla kendi oğullarını anmasının bir nedeni de budur sanırım. Abdülkadir Budak’ın bir şiirinde değindiği gibi, babadan alınan meşale özne tarafından kendi oğluna devredilmektedir çünkü. Babalarla bir türlü kapanmayan sancılı ilişkinin bir örneğinin kendi babalık deneyiminde yeniden karşısına çıkacağını duyumsayan öznenin uzlaşı gayreti biraz da buradan kaynaklanır. Ama tam da kısmen telafi edildiği varsayılan baba ve çocuk arasındaki sancılı ilişki bir zaman sonra yeniden öznenin karşısına dikilir. Ahmet Erhan, “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” adlı kitabında bu döngüye dikkat çeker adeta: “Bütün cinnetlerine tamah ettiğim hayat / Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor”.

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

İlk anda tanıyamamıştım ama oydu. Babam, tamı tamına yirmi beş yıl sonra, bir elinde yıllanmış üç telli bağlaması diğer elinde ahşap bavulu kapımın önünde diz çökmüş, gece vakti aniden ortaya çıkmış mahcup bir konuk veya geçip giden zamandan borcunu mahsup etmeye gelmiş eski bir alacaklı gibi öylece beni bekliyordu.

@

Kapı ağzında, âdeta son bir kez daha karar vermek istercesine bir an durup merakla içeriye, evimin upuzun koridoruna baktı. Yorgun ve tükenmiş nefesi ondan önce içeri girdi. Tam hareketlenip eşikten bir adım atmak üzereydi ki birden vazgeçti. Sanki o kapı ağzında çekilmiş bir fotoğraf karesinde donup kalmış gibi öylece kalakaldı yerinde.

Gecenin bir yarısı her şeyi göze alıp kapıma kadar gelmişti ama hâla kararsızdı. Nedenini ikimizin de gayet iyi bildiği eski bir tereddütle yıllarla geçmemiş, hatta daha da artmış derin pişmanlık akıyordu kırışmış yüzünden. Belki de içeride biri olup olmadığını, bu gece yarısı rahatsız edip etmediğini, evin müsait olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Aslına bakılırsa babamın o sarsak, kararsız ve pişman halinden hiçbir farkım yoktu. Ona nasıl davranacağımı, hangi duyguyla karşısına dikileceğimi, yüzüme nasıl bir ifade iliştirmem gerektiğini bulamıyordum. Her şeyi, birbirimizden habersiz geçen yirmi beş yılı, hatta o yirmi beş yıldan önceki yalnız ve zorlu on beş yılı unutmuş gibi davranmaya çalışsam da nafile. Gözlerimde geçmişin şimşekleri, arada bir çakıp yeniden eski haline dönüyordu.

Bazen bir toprak yığınının altındaki geçmişimi aralayıp orada neler bulacağımı merak ediyor, kazdıkça kazıyor, kazdıkça kazıyor; çok geçmeden de bulduklarımdan hoşnut kalmamış gibi, elimde eski bir kürek, kazdığım çukura yeniden toprak dolduruyordum. Yine de her oğul gibi, ne kadar direnirsem direneyim daha en başından babama karşı yeniktim.

@

Hayatımın tepetaklak olacağından, babamın başıma kalacağından, çekip gittiğinde bile arkasında yepyeni sıkıntılar bırakacağından korkuyordum.

Bardaktaki suyun birazını ağzına diktikten sonra sigaradan sararmış bıyıklarındaki su damlacıklarını elinin tersiyle sildi. Aşağı sarkan gür bıyıklarının ucunu yeniden yanlara doğru kaldırdığında bu hareketini bir yerlerden anımsadığımı fark ettim. Büyümüştüm ama ben hâlâ o içli kuyunun dibindeki Yusuftum belki de. Babamın su içerken yaptığı bu hareket, aklımın üzerini toprak ve çerçöple örttüğüm o kapkaranlık kuyusundan çıkıp yirmi beş yıl sonra yeniden gözlerimin önüne serildi.

@

“Hasta mısın?” dedim kullanmadığım bir tişörtü ona uzatırken.

“Önemli bir şey yok,” dedi, “basit bir idrar sorunu. Doktor, birkaç gün kalsın, rahatlayınca sondayı çıkarabilirsin dedi.”

İyiyim” diyordu ama bunu söylerken kullandığı kelimedeki sesler bile ağzından zorlukla, âdeta titreye titreye çıkıyordu. Tişörtü altına sererken, sanki hayatla ilgili önemli bir şey söylemeye hazırlanır gibi bir an ağzını açıp “Yaşlılık,” dedi ama devamını getiremedi. Ne söylese, hayatla ilgili hangi sırrı fısıldasa artık hiçbir işe yaramayacağını fark edercesine, cümlenin devamını yutup ağzını sıkıca kapadı.

@

Babamın bir derdi, bir sıkıntısı vardı muhakkak. Yıllar sonra, üstelik bir gece vakti çıkıp gelmez, evimde böylesine kıvranmazdı yoksa.

@

Başını hafifçe öne arkaya sallayıp gözlerini kapamaya çalıştı. “Sabah uyandırmayacağım seni. Dinlen güzelce. Çıkmadan kahvaltı hazırlayacağım, ye muhakkak,” dedim.

Başını “tamam” der gibi sallayıp tepemizde merakla salınan kasvetli avizeyi işaret etti sonra. Yorulmuştu. Daha fazla hareket edecek, cümle kuracak, bir şeyleri izah edecek hali kalmamıştı.

Bir an bunca yolu tek başına, üstelik bu haliyle nasıl geldiğini düşündüm. Çok geçmeden başka sorular da gelip aklımın bir ucuna asıldı ama umursamadım. Yirmi beş yıl sonra neden ortaya çıktığının, bu saatte nereden gelip nereye gittiğinin, bütün o eski defterleri tekrar açmanın, oradaki okunaksız ve pişman harflere dikkatle eğilmenin bir anlamı yoktu… Nefes alıp almadığını, durumunun nasıl olduğunu anlamak için yorgun yüzüne eğildim, göğsü inip kalkıyordu. Takma dişlerinin yokluğunda yanağıyla dudakları suyu çekilmiş bir kuyu gibi içe doğru bükülmüştü.

@

Kapıyı yavaşça açıp tam dışarı çıkacakken, geçtiği yolların kir pasını almış, terle karışmış, dayanılmaz, ekşi ekşi bir koku geldi burnuma. Bir an başımı çevirip bu kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştım ama bulamadım. Merdivenlerden yalpalaya yalpalaya inerken hatırladım: Baba kokusuydu. Aradan yirmi beş yıl geçse de hâlâ aynıydı.

@

İçimden bir ses ısrarla, henüz şehirden ayrılmadan babamı son bir kez görmemi, her ne yaşamışsak yaşamış olalım, onunla son kez vedalaşmazsam acısının bir ömür boyu başımda bir sarkaç gibi sallanacağını söylüyordu. Oysa çoktan çekip gitmiş olmalıydı. Uyanmış, bir iki lokma yemiş ve muhtemelen çoktan otogarın yolunu tutmuştu.

@

Babam uzaklardayken, yıllar yılı kayıpken, nerede sefa sürdüğünü, yaşayıp yaşamadığını bile bilmezken, varı yoğu belirsiz bir türküden ibaretken daha güzel kavga ediyordum onunla. Çünkü bir babanın kendisiyle değil, hatırasıyla kavga etmek her zaman daha kolaydı, belki de daha zor, kim bilir.

@

İçinden gelen kelimeler ağzına kadar ulaşıyor ama yorgun, hastalıklı ve kederli dili o kelimelerin derli toplu bir cümleye varmasına engel oluyordu… “Tedavinin bir işe yaramayacağını biliyorum,” dedi gücünü toplayarak. “Değmez onca koşturmaya. Beni otogara bırakman kâfi!” Hayatının geri kalanını hepi topu üç cümleyle özetlemişti. Ne yaparsam yapayım, her ne söylersem söyleyeyim, karşımda babam değil, bir zamanların söz üstadı duruyordu ve ben bunu sıklıkla unutuyordum… İlk kez gücümü toplayıp ona bir şey sormaya cesaret ettim. Yıllarca ağzımın içinde dönüp duran kelimeler dudaklarıma nasıl hücum etti, ben de şaşırdım. Ne işin var Kars’ta?” diye sordum, biraz da çıkışır gibi. Yüzündeki kederi görünce daha fazla incinmesin, dudaklarını bir çocuk gibi büzmesin, son görüşmemiz bu sözlerle gölgelenmesin diye ses tonumu biraz daha yumuşattım.

@

“Sana da rahatsızlık verdim,” dedi kapıya yönelirken.

@

Sanki gövdesindeki her yerin sadece bir defa hareket edecek kadar takati vardı.

@

Belki de gittiğini gözlerimle görmek, o gönül rahatlığıyla işime gücüme dönmeyi düşlüyordum.

@

Birbirimize birkaç kaçamak ve hüzünlü bakış attık sadece. Sanırım vedalaşmak ve herkesin yolun gitmesi için bu kadarı kâfiydi.

@

Böylece etrafıma baka baka bir türlü otogardan ayrılamadığımı, gitmek istemediğimi, hem buna gücümün de olmadığını fark ettim.
..
Öylece dalmış, gözleri kederle asılı kalmış gibi belli belirsiz bir yere bakıyordu.

Bir insanı son kez gördüğünü peşinen bilmenin acısı hiçbir acıya benzemiyordu.

@

Belki geri geldiğim belki de ilk kez ona dokunduğum için gözleri doldu birden.

Görüşemediğimiz on beş yirmi dakikada daha da kötüleşmişti sanki.

Döndüğümde bıraktığım yerdeydi.

@

Çevre yoluna ilerlerken sesimi hafifçe yumuşatıp “Söyle bakalım,” dedim, “bu kış başında Kars’a neden gidiyorsun?”

O an otobüsten inip benim arabama bindiğine pişman olmuş gibi, yüzünde kapkara bir bulut belirdi. Dolan gözlerine, titreyen dudaklarına hâkim olmaya çalıştı. Ağlamadı ama sanki onun yerine gökyüzü ağlamış gibi arabanın camına birkaç yağmur damlası yağdı.

“Üç gün sonra Kars’ta Âşıklar Bayramı var,” dedi, “son kez arkadaşlarımı göreyim istedim.” “Son kez,” sözü sanki ağzından son kez çıkıyormuş gibi sesi titredi birden.
@

Ne kadar az konuşsak, birbirimize sonradan yük olacak ne kadar az anı bıraksak o kadar iyiydi. İnsan sonradan taşımakta zorlanacağı, bir anıya dönüşecek sözleri belki de hiçbir zaman sarf etmemeliydi. Ben de öyle yaptım. İçimden başka, ağzımdan başka kelimeler çıktı. “Kaygılanma,” dedim, “ben ulaştırırım seni bayrama.”

@

Koluna girdiğimde beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi. Ne ben bir şey sordum ne de o söyledi. Rastgele gömülmüş ölülerin arasından yavaşça ilerleyerek mezarlığın çıkısına vardığımızda takati tükenmişti ama dudağının bir kenarından az önce söylediği türküden kalma kelimeler dökülüyordu hâlâ. Onu orada, mezarlığın girişindeki taşlı çeşmenin kenarında indirip dağdan gelen buz gibi suyla elini yüzünü yıkadığımda dolaşık diliyle kendi kendine söyleniyor, dudaklarından bilmediğim, hayatım boyunca duymadığım, sanki çok ötelerden gelen eski mi eski kelimeler dökülüyordu.

Babamın bu haliyle Kars’a kadar dayanacağından, oraya sağ salim varacağından kuşkuluydum. Yine de yüzünü yıkar yıkamaz gözlerine bir ferahlık geldiğini gördüm. Sanki eteğindeki taşlardan birini attığı için bir parça rahatlamış, içindeki sıkıntıyı az da olsa yatıştırmıştı. Kime neyin iyi geleceğini kimse bilemezdi. Mezardaki kadın her kimse, onu ziyaret ettiği için galiba içindeki bulanık suyu yeniden arılaştırmıştı. Şalvarının arkasını eliyle üstünkörü silkeleyip yeniden arabaya bindiğinde bir süre inip kalkan göğsünün yatıştığını, düzensizleşen nefesinin hal yoluna girdiğini fark ettim.

@

Yine de babamın bu yeni halinde içimi acıtan bir şeyler vardı. Beline bağlanan peştamalla hamamdaki taşların üzerinde sanki ölmüş de teneşir taşına yatırmışlar gibi bir deri bir kemik, öylece yatıyordu. Bir an sahiden de öldüğünü düşünüp korktum onu öyle görünce. Karnına çektiği şişmiş bacakları ve yukarı inip kalkan göğsü olmasa düpedüz bir ölüye benziyordu. Rahatlamış, dünyanın tüm dertlerinden kurtulmuş, artık zamanı saymayı bırakmış bir ölü…

@

Adamla birlik olup yenilerini giydirdik ama babamın gözü bütün yaşlılar gibi hâlâ eski elbiselerindeydi.

@

Ama o, karşısındaki boy aynasında kendisini süzmek veri. ne dönüp usulca, göstermemeye gayret ederek bana bakmayı tercih etti. Yıllar sonra ilk kez göz göze geliyorduk. Heni topu birkaç saniye süren, ancak bu kadarına cesaret edebildiğimiz birkaç kaçamak bakış fırlattık birbirimize.

@

İçimden birkaç kez, keşke onu tanıtırken “peder” yerine “babam” deseydim diye geçirdim. Belki o zaman daha da sevinir, içi içine sığmaz olur, kim bilir belki hepi topu beş harften oluşan bir kelime ona şifa olurdu diye düşündüm ama yapamamıştım. O sesler içimde dönüp dururken ağzıma ulaşmıyordu.

Bana göstermemeye çalışıyordu ama acı çektiği belliydi. Belki de Kars’a gitmekten vazgeçerim de onu geri götürüp bir hastane köşesine atarım diye bu acıyı mümkün olduğunca benden gizlemeye gayret ediyordu.

@

“Biraz daha dayan,” dedim, “üç beş dakikaya acildeyiz.” Cevap vermedi. Gayri ihtiyari bir “Ah!” çıktı dudaklarından.

Onunla ağız tadıyla konuşmadan, hesaplaşmadan, içimde hiçbir ukde bırakmadan ölmesin istiyordum ama babam ellerimin arasından göz göre göre kayıp gidiyordu.

@

Acil servislerin belki de tek iyi yanı, ne yapacaklarını bilemez halde bekleyen kaygılı, telaşlı ve çaresiz hasta yakınlarını bir süreliğine de olsa rahatlatıp bütün kontrolü kendi ellerine almalarıydı.

@

“Kaygılanma,” dedim, “bak bağlaman köşede duruyor.” “Sağ ol,” dercesine yorgun ama birden ışıldayan gözlerini birkaç kez minnettarlıkla açıp kapadı ve ardından yeniden tıpkı akşamki gibi derin bir uykuya daldı. Morfin hem ağrılarını azaltmış hem de uyumasına yardım etmişti.

O, eksik gedik de olsa yeniden nefes almaya başlamıştı ama bu kez ben nefessiz kalmıştım.

@

Ben bu adamı nereden hatırlıyorum, muhakkak bir yerlerde gördüm diye düşünürken bir an bir şeyler anımsar gibi oldum. Eğer onu birine benzetmemişsem, birkaç kez bir yerlerde gördüğüm “Küfran” şiirini yazan şairdi bu. Tuhaf. bu adamın daha yirmi üç yaşında gencecik bir şairken yazdığı o ünlü şiirin adını hatırlıyor, bazı dizeleri belli belirsiz aklıma geliyor, hatta adamın sonraları şiiri bıraktığını bile anımsıyor ama adını bir türlü çıkaramıyordum. Yalnızdı.

@

Odadakiler hafifçe yerlerinden doğrulup neşeyle babama selam verirken, babam neden yollarda olduğunu, ölümle arasında bir karışlık mesafe kaldığını, Azrail’in kulağının arkasına üflemek için fırsat kolladığını unutmuş gibi kafasını keyifle sağa sola sallayarak onlara eşlik ediyordu.

@

Helallik İsteyenin Türküsü

“Ruhum arşıâlâya yükselip dünyayı bir yutkunma gibi arkamda bıraktığımda, anımsamanın o soğuk teneşir taşına yatırıldığımda, çenem bağlanıp sonsuza kadar suskunluğa emanet edildiğimde, önümde el pençe divan durulup helallik istendiğinde, kazma kürek sesleri hızla o kara toprağa değdiğinde, taşlarım oradan oraya yuvarlandığında, eski bir akşamın gölgesi son kez üzerime düştüğünde…

Beni hatırlayıp iç çekenler, adım geçince yere tükürenler, hakkım kalanlar, alacaklılarım, kırıp incittiklerim, susup dinlediklerim, adı dilimin ucuna gelenler, aklımdan hiç çıkmayanlar, içimden konuştuklarım, ihanet ettiklerim, sadık kaldıklarım, bende ağız tadı bırakmayanlar, ruhumdaki yırtığa iğne iplikle koşanlar başıma toplandığında. Bir zamanlar sırtımı dayadığım kavaklar, meşeler, ahlatlar; aksimi gördüğüm göller, benden akıp giden nehirler, dön dolaş yine bana kavuşan dereler; dağ yolları, patikalar, toprak ve asfalt yollar, elimi alnıma siper edip baktığım kuru güneş, uyku tutmadığında sımsıkı sarıldığım bazen bedir bazen kamer ay, içimdeki o zifiri karanlık son kez üzerime çöktüğünde.

Bende hakkı olan yağmur damlası, döne döne üzerime yağan kar tanesi, tenimi yalayan rüzgår, yolumda doğup batan güneş, yokluğumda hep beni soracak olan gölgem; buğday başakları, mısır püskülleri, her bahar çiçeklenen nar ağacım, hiç yemiş vermeyen dut ağacım, incirin sütü, narın hevesi, boynunu būküp son kez bana baktığında… Ağzımda sağa sola dönen, kimi söylenir söylenmez sönen kimi yıllar yılı gönül gezen, kimini ziyadesiyle fazla kimini yoksul așı gibi azar azar söylediğim, kimini eksik kimini döne dolaşa tellendirdiğim; kimini yutup kimini dilime sürdüğüm, gizli dertlerim saklayan, beni rezil rüsva etmeyen; sır tutan, kin tutan, kan tutan tüm kelimeler günün birinde kapkara bir bulut gibi toprağımın başında dikildiğinde…

Kâni Karaca gelsin, Çekiç Ali gelsin, Tenekeci Mahmut ve Ruhsatî gelsin; Fekiyê Teyran, Evdalê Zeynikê, Egidê Cimo ve Şakiro gelsin; Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Hafız Kemâl, Neşet, Mahsuni ve Sümmânî gelsin; Pir Sultan, Karac’oğlan, Kul Nesimi ve Yunus gelsin; yörükler, göçerler, koçerler gelsin; gevendeler, abdallar, mirtiplar, domlar, dengbėjler gelsin; hafızlar, gazelhanlar, mevlithanlar gelsin, başımda durup bana veda, bana sena, bana helal etsinler!”

@

“Bekle, bir tekerlekli sandalye alıp geleyim,” dedim.

Sanki o sandalyeye oturduğunda hepten elden ayaktan düştüğünü kabullenecekmiş gibi yüzünü keder ve derin bir sıkıntı bastı. Birkaç kez oflayıp puflayınca sandalyeden vazgeçtim.

@

Ağrıları azalmış, yüzü gözü gülüyordu. İçimden bir ses, ona zaman zaman büsbütün bir yabancı gibi davrandığımı, hatta kaderimin bana bahşettiği “baba” kelimesini kullanmaktan bile özellikle imtina ettiğimi söylüyordu. Üç günlük dünyaydı. Çekip gittiğinde ondan geriye dilden dile dolaşan üç beş türkü hariç hiçbir şey kalmayacaktı. Telefonumu havaya kaldırıp kamerasını açtım.

“Bir fotoğrafımız olsun,” dedim birden, “başını kaldırıp telefona bakar mısın?”

Bıyıklarını düzeltip gömleğinin düğmesinin ilikli olup olmadığını kontrol ettikten sonra yüzünü kapatan şapkasını hafifçe yukarı kaldırdı. Son anda bir şey hatırlamış gibi, fotoğraf karesine onun da girmesini istercesine üç telli bağlamasını alıp yanağına doğru yaklaştırdı. Telefonun neresine bakacağını bilemez bir halde başını kaldırıp boşlukta bir yerlere baksa da benim gülümseyen yüzümün aksine fotoğrafta onun gözleri dolu dolu çıkmıştı.

Telefondaki ilk ve tek fotoğrafımızı sosyal medya hesabıma yükleyip “Pederle Kars’a doğru…” diye yazdıktan sonra yavaşça gaza bastım.

Babamın gözlerindeki kedere karşılık, yarım bir gülüş gelip dudaklarının kıyısına kurulmuş ve o hafif yana kıvrık dudakları, onca yılın kahrından sonra bir keyif sigarası yakmış gibi, kendine bir türlü hâkim olamıyordu.

@

Besbelli zihninde oradan oraya taşımaktan yorulduğu, içini sıkıştıran anılarla cebelleşiyordu.

@

Sırf laf olsun, cümlelerimizle bu çekilmez yol da ferahlasın, aramızdaki bu keskin gerilim biraz düşsün diye “Sence adalet diye bir şey var mıdır?” diye sordum ona.

“Bu dünyada mı öbüründe mi?” diye sordu sigara tabakasını cebinden çıkarırken. “Her ikisinde de,” dedim. “Bu dünyada olmadığını görecek kadar uzun yaşadım,” dedi.

@

“Bir şey söyleyeceğim ama kızmak gücenmek yok,” dedi ağzından zar zor çıkan alıngan kelimelerle.

Konuşmaya başlamadan önce boğazını temizlediğine, yerinde tereddütle salındığına göre bu yıllanmış boğazdan mesut kelimeler çıkmazdı artık.

“Beni Ilıcalar yol ayrımında indir, sen yoluna devam et,” dedi.

“Hayrola, bir sorun mu var?” dedim.

“Bu kadarı kâfi,” dedi.

“Gücendin mi, ne oldu?” diye sordum.

“Zerre-i miskal gücenmedim,” dedi, “yolun bundan sonrası benim için kolay, sen de işine gücüne git artık!”

Bir yandan Ilıcalar yol ayrımını gösteren tabelayı kaçırmamak için etrafa bakarken diğer yandan da söylediklerini tartmaya çalışıyordum. Ağzımızdaki üç beş kelime yirmi beş yıl boyunca birbirimizden uzaklarda hayat sürdükten sonra nihayet yan yana gelmiş ama o kelimeler mesut bir cümle olmayı bir kez daha başaramamıştı. Haklıydı belki; fazla uzatmanın bir âlemi yoktu. Bu hikâye başından beri yarım kalmaya, sessizlikle geçiştirilmeye, daha en başından yazılan sonunu yaşamaya mahkûmdu çünkü.

@

O an tenimdeki küçücük bir ürpertiyi bile kendine dert edinen, benim hastalanmamdan kaygılanan bu adam, yirmi beş yıl boyunca bir kez bile beni merak etmemiş, durumumu sormaya, yaşayıp yaşamadığımı görmeye gelmemişti oysa.

@

“Uyan da biraz muhabbet edelim,” dedim şakayla.

“Ne anlatayım evladım!” dedi inlemeyle karışık.

“Evladım” sözcüğü arabanın aralık camından çıkıp heybetli dağların tepesinde toplanan bulutlardan fırlayan şimşeklerle aynı anda yankılandı sanki. Bir konuşma girişimi, daha en başında yara almaya başlamıştı. Sulanan gözlerime engel olmak için başımı yana çevirdim ama kırk yıl boyunca duymadığım bu sözün ağırlığını daha fazla taşıyamadım. Çaresiz, ağzımı kapayıp konuşmamızı yarıda kestim. İçimden binlerce kez söylememe rağmen, cevap olarak ona bir kez bile gönül rahatlığıyla “baba” diye seslenemediğimi fark ettim yeniden.

@

Çok geçmeden içimdeki buz tutmuş karların yavaş yavaş erimeye başladığını, tipki dağların zirvesinden aşağı süzülen o kaynak suları gibi garip bir biçimde ferahladığımı fark ettim. Babamı hep uzaklarda sanırken, o gizli bir el gibi hep yanımda yöremde dolaşmıştı. Galiba o an içimde engel olamadığım bir sevincin yükseldiğini de hissettim. Yine de babama duygularımı pek belli etmemeye çalıştım.

@

“Evet,” dedim, “ayrılıkla ölüm…”

“Ayrılıkla ölüm fena halde birbirine benziyor, biliyor musun?” dedi babam.

Yutkuna yutkuna tamamlamaya çalıştı cümlesini:

“İnsan öldüğü yaşta kalırmış. Yani kaç yaşında ölürsen geride kalanlar seni hep o yaşta hatırlarmış. Zannedersem, insan birinden ayrılınca da aynı yaşta kalıyormuş,” dedi.

Çok sonra oğlundan değil, hasbelkader karşısına çıkmış bir yol arkadaşından bir şey ister gibi, “Senden bir ricam var,” dedi.

“Buyur,” dedim, “yapabileceğim bir şeyse…”

“Ölünce beni Malatya’ya götürsünler,” dedi.

@

“Arguvan’da bir kadın var, onun yanına gömün beni,” dedi zorlukla.

“Yoksa en çok onu mu sevdin?” diye sordum utana utana.

Ağzını açtı ama takma dişleri sanki ona engel olmaya çalışırcasına öne fırladılar. Yine de galiba ilk kez kalbindeki gümbürtüyü, gözlerinde salınıp duran paylaşmak istiyordu.

“Gözün kaderi görmek, kalbin kaderi yanmaktır evladım,” dedi babam.

Yutkundu ama sanki daha devam etmek niyetindeydi. Dışarı, dağları saran ak dumana baktı. Tüm gücünü toplayıp “Göz elli kişide kalp birinde kalır,” dedi sonra.

Son sözü bu oldu… Erzurum’a gelene kadar bir daha ağzını açıp tek kelime etmedi.

Vasiyetini söylemiş, içini ilk kez açmış olmanın rahatlığıyla arkasına yaslanırken, neden annemin değil de Arguvan’daki kadının yanına gömülmek istediğini anlayamadım. Ona duyduğum merhamet ve sevginin yerini, tıpkı birbirimizden habersiz geçen o yirmi beş yılda olduğu gibi, yeniden derin bir kızgınlık aldı.

Babamı galiba en çok susarken seviyordum. Konuşur konuşmaz aramızda bir kırgınlığın kanat çırpınışları duyuluyordu. Ne hastalığı ne adım adım yaklaştığı ölümün umurumda olduğunu, bütün bir ömür ona sadece öfke duyduğumu, ne yaparsam yapayım, ona kaç adım atarsam atayım bu duygudan eni sonu kurtulamadığımı hissediyordum.

@

Yol boyu bir kez bile açmayı düşünmediğim bavulun ranmış kayışlarını açtığımda bir iki parça kıyafet, çoğu kirli iç çamaşırı ve çoraplarla eski bir poşetin içindeki bembeyaz bir kefen bezi ve sabun gördüm… Yırtık pırtık elbiselerle kefeni tekrar yerine koyup babamla yeniden yola düştük ama kederli bir dalganın kalbimi yavaş yavaş dövmeye başladığını, o dalganın bir süre geri çekilip denizdeki çerçöpün tamamını sonra hızla içime boca ettiğini hissettim.

@

Babam ölüyordu ve ben onun yanında değildim.

“Ha üç gün ha otuz üç yıl; ne kadar vakit geçerse geçsin, bu eski püskü zaman bir oğulla baba arasındaki eksik cümleleri tamamlamaya yetmiyor,” diye geçirdim içimden ve son sürat gaza bastım.

Herkesin babası bir kere ölürdü. Alır götürür, yıkar, kefenler, toprağa gömer ve sonra arada bir acıyla hatırlanan bir ölüye dönüşürdü babalar. Benimki yıllardır tekrar tekrar ölüyordu. Bir bakışla, bir sözle, upuzun bir suskunlukla, havaya kalkan bir parmakla, sallanan bir elle, bir iç çekişle ölüyordu babam. Bu yüzden dümdüz ovada telaşla yol alırken babamın acısının bana yeterince tesir etmediğini, onun öleceği fikrinin bana yeterince inandırıcı gelmediğini düşünüyordum. Fakat hastaneye yaklaşır yaklaşmaz içimin bulandığını, acı gerçeğe yavaş yavaş yaklaştığımı, babaların bir gün sahiden de öldüğünü anlayarak sıkıca direksiyona yapıştım.

@

Nabzının giderek düştüğünü, kalbinin çoktan iflas etmiş vücudunun yorgunluğuna daha fazla dayanamadığını, doğrusunu söylemek gerekirse fazla zamanı kalmadığını söyleyen acil servis doktoru, babamı yoğun bakım servisine almaları gerektiğini belirtti.

Babamı yoğun bakım servisine aldıklarında, tıpkı annem gibi, onu da yeterince göremeyeceğim, günde beş dakika görüp tekrar dışarı çıkarılacağım kaygısıyla bu teklife sıcak bakmadım. Onu mümkünse yanında kalabileceğim, son anlarına şahitlik yapabileceğim özel bir odaya almalarını rica ettim.

Babamın durumu ortadaydı. Fazla vakti kalmamıştı. Son anlarını morgun bir benzeri olan o yoğun bakım servisinde geçirmesindense sevdikleriyle yan yana olmasına acil servis doktoru da ikna oldu sonunda.

Sanki yatakta yatmıyor da yatağın içinde bir çukur açılmış ve onu o çukura gömmüşlerdi.

@

“Kapat gözlerini,” dedim en son, “yat dinlen güzelce.”

Elimi bembeyaz saçlarından çeker çekmez gözleri yeniden kapandı ama birden yanaklarından aşağı incecik bir gözyaşı süzüldü.

Sadece gözlerini son bir kez açmasını, kendine gelmesini, üç beş kelime daha konuşmasını, içindeki hesap defterini çıkarıp onca yılın borcunu aramızdaki masaya koyarak alacak verecek davamızı artık sona erdirmesini ya da o kapkara defteri hepten yok edip birbirimize son bir kez sarılmayı düşlüyordum, hepsi bu. Ama o bir türlü uyanmıyordu.

@

Yapamıyordum.

Razı değildim.

Ölüme giderk
en, etrafında melekler uçuşurken, ecel ondan Can talep ederken babamın yanında olmak istiyordum.

@

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

@

Gözleri kapalı bir halde, konuşmak için ciğerlerinden değil de, üç beş ses için tüm vücudundan destek alması gerekiyormuş gibi, takma dişlerinden yoksun dilini sağa sola çevirip “Korkma oğlum!” dedi sadece ve ağzını yeniden kapadı.

Korkmadığımı belli etmek için avcumdaki elini yavaşça okşadım ve sanki o da ellerimi hafifçe sıkarak bana kendince bir cevap verdi ama o an çoktandır kıyısında beklediğim uçurumdan aşağı yuvarlandığımı hissediyordum. Babam uyandığı için sevinecek yerde gırtlağıma bir şey sokulmuşçasına daha da beter dağılmıştım.

@

Günler sonra bir arkadaşımı yanı başımda gördüğüm için sevinçliydim. Ama onu görür görmez birden gözlerimden yaşlar boşandı ve birbirimize sarıldık. Ne o bir şey sordu ne de ben söyleyebildim. Gecenin o vakti, o yağmurda ta Van’dan Erzurum’a kadar gelmesi içime dokunmuştu. “Niye zahmet ettin?” dedim sevincime rağmen. “Bir faydam dokunur belki.” dedi burnunu hafifçe çekerken. Sessizce başımı öne eğip bir sigara da onunla birlikte içtim ama konuşmaya çabalamanın boşuna olduğunu hissettim. Dostlar, arkadaşlar bazen bir suskunluk için bile yeterliydi sanırım.

@

“Uğurlar olsun ba…” dedim sessizce.

Cümlenin devamını getirmek, “ba!” hecesine hepi topu iki ses daha eklemek için kendimi olabildiğince zorladım ama devamı gelmedi.


Babamın bu dünyadan göçtüğünü sular seller gibi akan gözyaşlarıma bakıp elini sarsılan omzuma koyunca anladı.

“Ba…” diyebildim sadece, “ba…”

Gerisini getiremedim. Ağzımdan çıkmayan, geride kalan kardeşleriyle bir türlü yan yana getiremediğim, belki de dişlerimin arasında un ufak olan o iki ses yavaşça gözlerimden dökülmeye başladı o anda.

“Kendini zorlama evlat,” dedi Kul Yakup, “baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten.”

“Hikâyem sona erdi Yakup Emmi,” dedim nihayet ağzımı açtığımda, “her şey buraya kadarmış.”

“Hikâyen sona erdi, evet, ama ne fayda!” dedi bir elini yeniden omzuma koyan Kul Yakup, “ona artık baba desen ne demesen ne! Ustam da öyle çekti gitti işte.”

Kemal Varol

Âşıklar Bayramı

ileŞiir Antolojim

Ayrılık Provaları

I. 
olmadım! 
dağların sabrına sığındığımdan beri
olduğum yok artık benim.
bulamadım, taş neden yüzünü döndü bana
ne söyleyecekti eğilip baktığım su
rüzgâra kapılmış sağrısı o atın
bana ne dileyecekti?
âh ki durmadım dünyada soluklanmak için. 
koyun koyuna uyuduğumuz
tepedeki çimenlikten beri
çok vaadiyle dünyanın
çok gözler gelip geçti canımdan
ama
olmadım! 
hepsi birdi sevgilim
nasılsa sonunda hepsi birdi.
  
II.  
filizkıran fırtınasıydı hayatım!
iyi hatırla!
kimin yüzüyle gelmiştin bana
bir begonvil, bir serçe, bir sabah ıslığı
kimin yüzüyle hayatım?
ayrıldığımızda kimdik
şimdi hangi gövdenin içindeyiz
küçük bir çıngırak çalarken sabahları..
bağışla!
bazı zamanlar unutuyorum
yola uzun bakmayı.
bazı şarkılardan geçmeyi örneğin:
famous blue raincoat, zu were, in your room
ya da o kemanlar 
bir filmden arta kalan o yara.
nerede battı kadırgam
ben bile hatırlamıyorum, hayatım
bağışla!

V.

elin alnında
otların hışırtısına kulak verdiğimiz
o geceyi unutma.

içinde çok dönmüş
paslı bir anahtarla gelirdi ölüm sana
gözlerin o zamanlar bir dua sessizliğiydi
unutma.

halkalanan bir deftere yazdık o geceyi
harfler belki susar sandık
bütün kelimeler bizi de an der gibi bakıyordu bize
unutma.

kimselere demeden çözdük iplerimizi
unutuş dedik sabaha karşı
dünya uzun bir unutuş
bir meleğin kanatlarını elledik o gece
unutma.

sabahına ela bir ayrılıkla veda ettik..

konuştuklarımız değil
sustuklarımız doğruymuş o gece
unutma.

VI.

gittin!

ki,

senden razıydım
senden razıydım.

VII.
bazen bir musluk sesine bile uyandı gözlerim, bazen hiçbir şeye uyanmadı. senden önce bin cümleye açılan ağzım,  senden sonra bir harfe bile uzanmadı. benden sana ne kaldı, bilmedim. bulutun geçti, rüzgârın geçti, yağmurun geçti. bütün gün elimde bir dal parçası; ikiye bölüp durdum toprağı. bir eve döndüm bazen. her gece açık tutulan bir radyo: pink floyd: hey you! bu taşı kaldırmama yardım edecek misin? bazen, oyuklu bir kayaydım. bir sığırcık sürüsü geçmeyegörsün, bakır çalığı bir dağdım bazen. her yangına ateş taşıdım da seni uğurlarken yoluna su döktüm. üç defa öptüm alnından. üç defa geçtim aşk kelimesinden de artık geçmem harfinden dedim. bazen gökyüzüne baktım, bazen toprağa. her taşın gediğinde bilmediğim bir şey aradım. hayattı, çekiyordu, içine istiyordu bazen. gitmedüm. bir eve döndüm bazen. boşluğuna akşamlar silkelenen bir eve. merdiven sayısı değişmeyen bir eve. bütün duvarlarında su sesi işitilen bir eve. topuk sesleriyle konuşan bir eve. açılıp kapanan kapılarıyla bir eve döndüm bazen.
dünyaya sığdım da, bir yatağa sığmadım bazen.

IX.

Dağından ayrı düşmüş bir kurt uluyor.

bir yel esiyor alnımda 
saçlarımı karıştıran bir el…
göğsünü karla ovduğum bir kış bitiyor.
görüyor musun: 
yıllar önce attığım ok 
şimdi düşüyor.
aşk sende
heves bende kaldı
çok seneler geçti
adın hâlâ
bir alaçiçek gibi duruyor,
büyüyor şuramda.

X.

köpekler yalaya yalaya
iyi edebiliyordu yarasını
kurudu dilim
ben edemedim.

tarafe’nin avlusunda
bütün ayrılık sözleri gibi
fazladan bir ses etmeden,
oturdum ağladım
oturdum ağladım.

XI.

içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan

sargılı kanatlarım duvarlara çarpa çarpa…

XII.

adın geçtiğinde susmasını öğrenecektim güya.
her cama kan üfleyip
ortancaların sabrıyla bakacaktım dünyaya.
sesimi kimin kalbinde düşürdüğümü unutacak
uğrun uğrun giden rüzgâra katılacaktım güya.
olmadı!

sürdükçe zaman
yemin düşürdüğüm kelimeler de
döndü sırtını bana.

sesimde hüzün evleri
dudaklarımda kuyu:
bir kayaya yaslanıp
boz bulanık bir sudan içtim:

ölüm içtim
ölüm içtim
ölüm içtim

yarıldı dünya

duymadın mı sevgilim?

XIV.
tutunduğum zifir sonuna kadar yandı gittiğin gece
yedi tas su içtim bir divandan
kefenlenen sözler çıkardım başkasının risalesinden
yılan çeşmesinde rumî bir rivayetle yıkadım yüzümü.
sen başkasının ateşine gittiğin günden beri
bağdatlı ruhi gibi bağırdım her gece:  
künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma
yâr ger sende yatursa elemi bende yatur 
duydun mu,
bazı gazellerin kahrıyla büyüdü
içimdeki çukur.

XV.

benim ördüğüm saçı başkası çözdü dedim. alaca akşamda
hevesim vardı, yolumda bir kaya duruyor dedim. artık götür
bu şakayık selini. bir kürt baladına kar yağıyor her gece: evdal,
dedim: evdal, daha incit kendini, daha incit dedim. yıldırım
düşür her gecene. ki, kalbini bir gülle değişmeye alıştın sen
dedim. bir yüzüm yaz, bir yüzüm ayaz. olmamıştı meyvem,
ham kopardın dedim. sende dolaşan çöl beni de aldı içine,
talibin unutma dedim. rüzgârın getirdiğini rüzgâr götürüyor.
on yıl önce tanrım öldür dedim. neden hâlâ bir inip bir çıkıyor
göğsüm, kaldıysa akıt zehrini dedim. biliyordun: düşecektim.
biliyordun: olmayacaktım. biliyordun: da neden vurdun
nefesin nefesime dedim. bağışla dedin. parmağını şeyh gâlip’in bir
gazeline koyup bittü dedin.

XVIII.
yedi kat göğün yetimiydin göğsümde,
yol kokusu başın
şimdi kimin sesinde uyuyor?
kimin ırmağındasın şimdi
o dağdan bu ovaya sürdüğün at
şimdi kimin ağacına bağlı?
yeşerdi mi tarlan
acı kök tadın aldın mı dünyadan?
bir avlunun karanlığından bakıp
her aşk kusur soyundandır
dedin mi her kapıda?
yarık içinde tırmandığın dut dalı
sana da verdi mi yemişin?
herkesten bir taş eksiltirken
ördün mü duvarın?
onca aşk geçtin,
hani ne var heybende?
her seferinde başka bir kapıdan
topuklarken ayrılığın atını
dinmek bildi mi içindeki sahra sesi?
onca yıl
veda ovasını gezip durdun da
gördün mü merhamet tepesini?

XXI.

senden kopan taş kapattı kuyumu
o harlı bahçede
ne yandım, ne söndüm.

sınırım oldun
sırrım oldun
gelip bana kurdu çadırını iki dağ:
sen ilmek ilmek eksilirken
ben yunus oldum.

kırıldı tenimdeki testi
damlada umman arayan hafız oldum.

XXIII.

ne gerek vardıyıllarla tartmaya
yüzüme ışık tutmaya bir vadide
o boşluk kokan aynalarda
hesap susmaya
ne gerek vardı?

aramızda akıp giden
ipince bir aşk
bizi yetiştiremedi bir cisme.
sonu gelmeyen bir avda
kaybolduk sonunda..

sen kimin kayığıyla vardın karşıya
ben kime kaldım,
bilmedik.

yaş aldık
ömür geçtik
kaç kasırga gelip geçti aramızdan,

ödeşmedik mi hâlâ?

XXVII.

adını bilmediğim bir kuşun suya batıp çıkan gagası. akasya ağacının altında uyuklayan bir adam. ellerini rüzgâra uçak yapan bir çocuk. gün akşam olunca etekliğini taşlara yayıp oturan bir kadın. yamaçtan aşağı yuvarlanan bir çakıl taşı mesela: yamaçtan aşağı kayan çocuklar… yok yere saklanmış bir fıkra diyelim ya da. leyleklerin sadakati üzerine gazeteden koparıp saklanmış bir haber. döne dolaşa dinlenmiş, beraber söylenmeyi beklenmiş bir şarkı: du/ du hast/ du hast mich. büyüsü bozulmasın diye adını yazmadığım çok ağlanmış bir film ya da… sırt ağrılarını dindiren bir ilaç. bazı atların neden ağladığına dair önemli bir bilgi. gelip bende duran bazı kelimeler mesela: du/ du hast/ du hast mich… karşıdaki balkonda her gece gizli gizli sigara içen bir kız. üst katta çaylarını yudumlayan bir anne ile baba. bir elimde kahve fincanı. kırık kolumun sargılarında senden bir işaret ya da… kiraz küpeli fotoğrafın duvarda duruyor: banabakmakta banabakmakta banabakmaktahâlâ: du hast mich. sokaktan geçen köpekler, sokaktan geçen yağmurlar, sokaktan geçen sirenler arasında, hiç geçmeyecek sanılan geceler mesela. senin adınla çağrılmış, senin yâdınla susulmuş aşklar ya da… biriktirdim hepsini. kar topladım. çığım bu yüzden kopuyor. çığlığım bu yüzden kapkara.
zaman olur
başka şeyler de anlatırım sana.
ama şimdilik:
can ile ten
cam ile taş
gibi kelimeler dönüyor ağzımda.

XXIX.

bir gün dön,
gel al emanetini.

bir çakıl taşıyım ben hâlâ

nehir boylarında
nehir boylarında.

XL.

bir ayrılık divanı boyınca
dövüp durduğum bu demir,
dilimdeki bu çatal:
-hem benüm diyen
hem du diye seslenen-
bu hafız ile yıldız,
daha en başından biliyordu:
karacaoğlan gibi
bütün kelimelerle tüterken ardından
söylenip duracaktım bu ovada:

göğsün cennet, koynun uçmağ dediler

âh ki
doymadan kalktım sofrandan!

XLV.

kapkara bir nehir oldum yollarında.
sonunda gidip
bir çöle döküldüm.

söndü yıldızım senden sonra.
odalardan odalara geçtim geceleri
yataklardan yataklara..
senin nefesinle üfledim
canımdaki sûr’a.

kıyamet
kıyamet
kıyamete kadar

kimseye çözmedim

çözmem artık gömleğim!

XLVI.

götürdün tozlarımı
götürdün tozlarımı
götürdün..

esrâr dede gibi inanmıştım sana.

XLVII.

vakti vardırmak sıram geldikçe
hep zifir bildim bahçemi.
herkes bir defa yanar ateşi avuçlarken
artık istesemde dönemem
o serin geceyi.

o büyülü aynada ki herkes kendisiyle sınanır
yıllar bir harfle gurbet düşürdü beni
şimdi ellerimde mor kelebek ölüleri.

tütmeyen ocak
boşalan kandil
yani kubbelerde bir sala sesi:

denize dokunsam dönemem suyu geri.
yıllar.. sade yıllar..

bu yaşımda da gel gör beni.
gel sen kapa gözlerimi!

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Küfran

o rahvan atları anlaşılır kılan sabahlarda
göğsü kasvet sayrılarıyla çarpışıp
delişmen çocuklarını azdırırken dünya
şehrin çarşılarından esen telaş
hıçkırıklarla akşamı karşılayan bir aldanış gibi
babamın incinmiş sesine çökerdi.
yatağına ilk kez akan bir nehrin hırçınlığıyla
karın kapadığı rayları temizleyendi babam.
bir nasihatin başlangıcındaki parmağı hep tehdit,
bütün oğulları kaçgöç,
herkesin yalnız klarnet çalarken duyduğu
kendinin öksüzü ıslak bir adam.
benzemem diye düşünürken
müsvedde oldum ona.

bütün bozgunlara mâlik bir adamdı babam
mahzenlerde sakladığım kitaplar kadar müphem.
eski gazetelerle dönerdi akşamları
yani ki posta katarlarının artıkları..
okuturdu akşamların camlara çarpan geniş sesiyle.
oysa renksiz gazetelerdi çeken bizi
yani yıldız paylaşan üç kardeş
devlet ve babamızdan korurduk kitaplarımızı.
çünkü, sabahına sorardı şehir:
kimdi duvarlara bu kızıl harfleri düşürenler..
kavmim kadar ümmîydi babam
ya da herkes kadar sis.
dağılır bu kirli yarış diye düşünürken
yekûn oldum ona.

bilmediğim bir rabbin secdesine çağırırken beni
suya inen gözlerin tedirginliği sanırdım onu.
çünkü anlamazdı kimse
raylar boyunca hıçkıran bir adamın
bir boşluğa içinden konuştuğunu maraz gecelerini.
çünkü yalnızlık eski kıbleydi doğu’da
kendimizin kapısını çaldıkça başlayan küfrân.
çünkü boşaltılmış köylere fısıltıyla bakan babam
katarlar boyunca gözyaşı şişelerini görmezdi
o, karın kapadığı rayları temizleyendi sadece
yorulunca klarnet çalan, boş vagonlara.
yürürüm diye düşünürken
sebep oldum ona.

gözlerim sarındığım yazlar için ıslakken
onun sefer taslarında kaynamış taşlar,
önünde, gidemediği arafat dağı
solgun takvim yaprakları cebinde..
her akşam kurulan bir saatti babam.
öldürdüklerinin de namazını kılan
acıya vâkıf bir adam.
sırtından kayan hırkasını okşarken
bana yeter sanırdım içimdeki hayâ taşı.
oysa herkes adak,
her şey ses’ti doğu’da.
bu sözle dirilip
bu sözle yaklaşırdım sırtındaki hançere.
babasız büyüyen babamın
oğulsuzluğuna dokunurdum.
ummam, diye düşünürken
sebep oldum ona.

(yaban olaydım gelirdim merhamet sathına
içimdeki bu fazla yaldızı döker
makas değiştiren trenlerin permilerine sığınarak
uzak çocuklarıyla konuşurken
hep sesi titreyen babamın
ilmini anlardım o zaman:
ey bulanık geçmiş, onun gam oğulları
neden babalarla bu kadar sus çocuklar. )

çırpınan bir saralının, durulduktan sonra
dünyaya fırlattığı o mahzun bakış gibi,
babasına halef olan her çocuğun
bir şerden kopardığı parsa
gün gelir ona da serap olur, diyendi babam.
o zaman şakaklarımdaki parmaklar sâdık değildi
kursağımda daralan bu sözün anlamına.
çünkü lazım gelirdi ki
hiç bir söz bizi töhmet altında bırakmasın
ya da kurulanmasın
çocukluktan arta kalan gözyaşları..
babam kuytu konuşur ve susardı.
katrana bulanmış bir ağacın aleviydi o.
dönmem diye düşünürken
tavaf oldum ona.

kıssalarla büyüyen bir yol eriydi babam
yanlış bir hayatın doğrusunda ısrar.
istasyon çeşmelerinin üşüyen suları gibi
o fer gözlerden gideli çok
o çorak toprak ezel
birbirimizin ayazında bir ibre ve hata:
her baba aslında bir imâdır oğluna.
mevsimler, yıllar ve hayat
ah, böyle böyle geldim huzura.
çiğnedim babamın sancı sırtını
gittim raylarda unutulan hikâyelerin kahrına.
ben o dişi taşların oyuklarında duaydım artık.
alışır, alışır, diye düşünürken
merak oldum ona.

kilitlenen dişlerimi açmak için
bir sedâ kadına vardım sonunda.
oysa, hummayla kıvranırken
babamın yastığıma bıraktığı gazozlar
gibi köpürmüştüm aşklara:
başka biri seyrediyor gözlerinde
sanki bazen kaç kişi —
derdi o üzünç kadın.
bir başıma geçerdim ölüm mülkü vefa topraklarını
sabır çekerdim ağzımdan dökülen vedâ sularına.
soluksuz bir sabahın ayazında
uzun ve ıslak mühürlerle dönerdim sonunda.
fermandır: babayla bozgun her çocuk
hoyrattır elbet aşklarına.
çünkü zamansız yolcuya susar kavşaklar.
dedim, dedim ve
revân oldum ona

haddim bilsem, yorgun sazlıklardan
bir hırka için geçmezdim.
âh, anlardım: sokaklar evlerden de helâk.
bütün gece yağmurda ıslanmış bir köpek gibi
boynumu sebepsiz bir boşluğa uzatarak
bir duvar dibine tüneyip konuşurdum elbet:
babam neden bizden önce kalkardı sofradan..
ama artık geç bağışlanma dilemek ondan
çünkü kara örtüler atılırken üstüme
canıma kesilen paralar da hebâ.
hiç gitmedim kendimden uzağa, diye düşünürken
sıla oldum ona.

göğü ne kadar hatmetsem varamazdım
artık asayla yürüyen bir babanın efkârına.
varamazdım, çünkü gördüm:
yaşlandı babam bulanık sulara benzeyerek.
silinmiş el yazmaları,
boynundaki teslim taşı,
her cuma evimizden çıkan yetim yemekleri
kadar ferahtı giderek azalmış öfkesine..
laf körüğü dünya!
yaşlandıkça neden yalvaran kabirler
gibi bakardı babalar.
neden! diye düşünürken
medet oldum ona.

ezber bir dille uzandım sayfalara.
umarsız tepeler, suyu azalmış hürmetler dolandım
sabah ezanları kadar kimsesizdim artık.
oysa nasıl da yalandı geçtiğim âyetler
bunca küf, bunca batık ve sır neyi söylerdi
marifet miydi sümbüllerle açılan sesimin örgüsü
beni ehven-i şer’den öteye götürür müydü?
tâkatsiz dillerin esvâbını yırtan menkıbeler
küllenen bir ocağın başına oturtup
babama o giz sözleri söyletir miydi yeniden:
günüm ve zamanım nerdeyse orda tamamım
nerdeyse şer meleklerim orda hazırım..
rüzgarda dalgalanan bir perde kadar
dokunaklıydı onca aleve susan babamın gözleri.
bakmam diye düşünürken
nişân oldum ona.

yıllarla hatırladım:
kazâ ve belâ ondan yanaymış eski zaman.
kabuğuna alışmış bir yaraya
yeniden ilişmenin hazzı gibi
yaşlandıkça anılar ona yorgan:
keçesine sarınıp dağları uyuttuğu
şehri hınzır bir ıslıkla geçtiği
gençliğinin haram günleri.
ürperdikçe ağlayan babam..
ne bir şarkıya nefes kaldı onda
ne rabbin dağlarına heves.
bütün çocuklarına gizli gizli ağlayan
bir kolun sancısı oldu zamanla.
sabaha karşı, mağlûp trenlerin
sararmış istasyonlara yanaşması gibiydi babam.
herkesin kulak kesildiği bir salâ oldu sonunda.
unuturum diye düşünürken
mürekkep oldum ona:

artık buruşuk bir çarşaf gibi dağılan
yüzüne bakınca duydum ancak:
anneler erken
ölümlerine yakın sevilir babalar.

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Kindar sabahı

“What can I tell you my brother, my killer
What can I possibly say?
I guess that I miss you, I guess I forgive you”
L. Cohen

gözlerini bir yabancıya anlatmak için
şimdi kimin mahvına imreniyorsun
hani üzgün anneler, eksik babalar
hummalı bir çocukluk varınca kapına
sarılıp sustuğun, tek gözünle ağladığın
sonsuz seviştiğin şimdi kim
derdin şimdi benimle yatarken
kime nasıl uyuyorsun
karanlık kışlalar, uzak dağ köyleri
ben hep seni gittim
galiba düşmanını özlemekle başlıyor kinimiz
ben şimdi galiba pek iyi değilim
peki ya sen nasılsın
uykularını bana kin edip
uzattın mı saçlarını

ben eskiden geceyi kendimden bilirdim
yağmur çırağı gözlerinle göğsüme kapandığın
safran sabahlarım yok artık
ben şimdi galiba çok deniz susmuş
kara kadınların kederiyim

ölüler akşamlara kavuşamaz diye
herkes beni suya uğurlarken
sen şimdi beni görmüyorsun
ne kılıçların şavkıması
ne yılanların yedi yıl sakladığı kin
saçlarını bana uzatıp hâlâ bilmiyorsun:
herkes ancak düşmanıyla tamamlanıyor

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Katran

I. Veda Neziri

sözün harfi bağışlamadığı yerden geldim
sabır telkin eden ayaklarımı unutup
taşın ve suyun uzağına geldim
oysa erkenmiş daha
ceplerimi sökerek ayrıldığım kendimden
ne kadar uzak düşsem
çeşmeler yine susacakmış yüzüme
geç oldu ama bunu da bildim:
yarıldı aklımın serinliği
herkes bir nehrin dalgınlığıyla baktı bana
ben ey paslı sözlerin sahibi
onca zaman sonra
herkesin yalanın saçlarını okşadığı yere geldim

herkesin veda hevesiyle toprağa imrendiği yerde
iki gece beş kış uyudum rüyama
kara atlar kışı geldiğinde
artık kalbime gerek yok, diyordum
olsa da faydasız
beni kadırgamdaki üveyiklere mahcup kılacak
hangi kelime geçit
dokunduğum ipeklerden yükselen zerre
bana neyi fısıldar, diyordum
ama bir gün bir harf parmaklarıma dar geldi
kirpiklerimin işaret ettiği vadiye baktım
bir gün ceketimle bir kapıya yığılıp durdum:
adımın geçtiği yerde bana kim üşüyebilir
her taşa tuttuğum alnımı
kim unutturabilir bana

daha çok dökülmeden varıp sormalıydım
ellerim titrerken çıraklığım nerde bitti
sebepsiz ıslanırken yoksul eskilerim
kayaları yalıyan köpeklere eşlik ettimse niye
kendimi soldurmakla ünlendim sonunda
sandım ki su bana sırrını bağışlayacak
taşa rastlayan bir çivi nasıl susarsa
öyle eğileceğim her kuşkuya
sandım ki söğüt ağaçlarına ağlayan
ürkek süvarileri susturabilir
ellerine bakarak büyüyenleri sevip
okuduğum veda yüzleri unutabilirim
çıraklığım nerde biter bilmeden
yedi cüretle geçtim kapılardan
yine de kaplan kini bırakmadı beni

hududa kulak veren boynuma
ne söylediysem faydasız
kırmızı karlar yağarken affedecektim
herkesi ve nezirimi
bu başkasının kini olmalı, dedim
bu gergef eski
vahdeti bozdum, daha çok mahvolmak için
çelikten aynalar tuttum çöle
haram sularda dağladım marifetimi
ne yapsam, ne yapsam
yine de hep, âh
düşmanımın teni çekti beni

başkasının kanatlarıyla vurdum kıyıya
yaralı atlarım, kırbamdan dökülen kan
gelip almaya gücümün yetmediği iştah
havaya atılan taşla vardım kapılara
çok eskiden yeterdi bana
duvara dayanmış tüfeklerle aldığım soluk
sanıyordum ki
rüzgâr her sözü süpürmeden anlayacaktım:
herkes ölüm kınaları sürünüp beni unutacak
ah ve ay’la görünecek görünmeyen
etimde sınanan bir veda ki
içimden o kelâm-ı kadîm akacak:
beni herkes en son gördüğüyle hatırlayacak

temaşakârların yalanıyla indim
çocukluğumun yılan sarnıcına
dilim ve rüyam geride kaldı
uzak düştüm yas çadırlarının kahrına
kırk inziva bakarken gözlerim
dedim: kara yazlar biriktireceğim yazgıma
gün gelecek göç edeceğim sarnıç ve şerrimden
ellerinden dövme güller düşürüp
güneşe sırt dönenler
kısmet ve allah’ı burada değildi
diyesilerdi bana

II. Veda Tavafı

puhu kuşlarıyla uyanıp
endam aynasında gördüğüme kıyam etsem
o isli tandırın etrafında ne kadar dönsem de
bir kuyu başında herkes kadardım işte
herkes kadar sevdim hatamı
söz olsun ki kustum öğrendiğim kelimeleri
ve eğildim uzağımdaki seyrime
kuyuya düşen kara çocuğa bakarken
son kez bakarken bende kararan bana
solarken solan her insan kadar
sordum suya karışan arzuma:
bir kötülük vaadidir insan
ey gizli çürüyen sima
yol dönsem şimdi kime

uzak kervanlara terk edilmiş gibi bakmasaydım
başkasının gözleriyle sevmeyecektim kendimi
bir tenha bulaydım kara kışlağımda
eğilip yalayacaktım sağrımı
ah, sırtımda rüya ve rüzgâr
ölüm suları dökünüp
yeniden sırdaş olacaktım cesedimle
ey zamanı kısa denilen heveskâr suret
kadınların hatırladıkça içlendikleri
o çok çocuklu çıkrık sesi
belki bu kadar incitmeyecekti beni
yalnızlığın herkese düğme olduğunu bilmesem
daha ikiydi tavafım,
belki gitmesem..

bir geyiğin gözlerinde kışmış uyandığımda
oysa öğrenmiştim dişlerimi sıkmadan
göklere yakın uyumayı
fakat dizlerim geyikler kadar koşarken tuzağına
hep bir fukara öfkesi belli etti beni
yokluk vadisinde ziyan seferiler
dönüp son kez baktılar bana
dediler: zamana küs
öldürdüğün yılanları gömmek için gelme
ağunu kirpiklerinin hürmetine sakla
çünkü kış kanat germez toprağın imâsına
nasılsa herkes ömrünü yer
git sen
kalbin acısını ayakların sızısı alır
kalbin acısını ayakların sızısı alır
gitsen de!

daha uzağa gidebilirdim ayaklarım olmasa
yükümü mola taşlarında indirmez
geceden geceye katrana bulamazdım göğsümü
parmaklarım her beladan hevesini alır
anlardım: geçer zaman
insan kötülüğüyle nam alır
ve ricat eder yılan derisine
bir elin bir ele selamıyla
velev ki geçer zaman
hâşâ, demedim, ama
kalpte zina gibi geçti söz içimden:
daha gül sen, daha gül
insan duman hevesindedir dünyada

yarasaların kanat sesleriyle
atımın masum boynundan inip
iki harf arasında şüpheyle kıvranan
toprağa ve adıma baktım
bir yaprak gibi ağdım boşluğa
ağzımdaki sağanağı dindirdim
ve fakat rüyâ terzisi razı gelmedi
kendimin kal’asında kirli durmama:
avuçta sıkılmış bir taş gibi durma, dedi bana
çünkü sorar her taş, sormalı:
neden benim kadar katlanmadın bana

kaç zaman sonra
eksik tavafıma bakıp
uzak gözüyle ağlayan bir kadına söz düştüm:
kıvranan ömrün uzun olsun, dedi bana
o yokluk burcunda git ve gel
allah bir tenha bulur belki sana
belki bana gel..

III. Veda Kini

ey sabahına uzak düşüp meydanda sıra bekleyen
çok yer dolandım sonunda yanına düştüm
sokaklara vardırmadım gözlerimi ama gördüm:
şehirde herkes tebdil, erkekler yalan
orada herkes tacir arzusunda
şimdiden sonra her söz tehir gelir onlara
orada zifiri kadınlar zamanla kendilerine kararır
denizi bilmeyen çocuklar suyu söyletir:
şehirde herkes teşhir, kadınlar yalan
andolsun ki neden sustuğu şüphe
bir seda kadını sevdim orada
uzadı saçları, görmedim
her harfi sağdım
alkışlar aldım şehirden çıkarken
erkekler ayan da, her kadının kalbi sır
neden, bilmedim

bildiğim, o haram duvardan neden geçtiğim
neyim varsa bıraktım geride çünkü
oysa gözlerim ki biri kibir biriktirir
biri içlenirdi ötekinin mahzenine
meğer denizi buluncaya kadarmış nehrin telaşı
hasılı bir bardakta iki suymuş kıymet ve kıyam
anladığımda gelip durduğum duvar
kollarına aldı beni ve git, dedi:
daha uzağa ve doğu’ya
saçlarını arkaya yaslayacak kadar
öğren yokluğun üşüyen dilini
doğu’da her şey bir vedayla sezilir
ey sözün sedefi
seni göndermez
anlam ve âmâ nerde
kulağına fısıldardım ammâ
sen de bir riyânın çocuğusun sonunda

iki taşın sesinden çıkan alâzla
her sabah yediğim toprağı unutup
soğuk taşlar biriktirdim sabahla gelenlere
ama her seferinde yatır uykusuyla
döndüm herkese ve ezberime:
şüphesiz, o eski ağunun çocuğusun sen
denilen tekrarı duydum her seferinde
karaağaç, karaağaç
sen de duydun mu, dedim
duydum, dedi
ama ben sözümü yutar taşımı çoğaltırım
her sırrını meydan eden o şüphe beytine:
ey geceden geceye katran isteyen
yoksulun oldum her seherde

göğsüme doldurduğum kemikler yetmez olunca
altın ufağı ayaklarıyla yolu tozutan kadınlar
hüsran renginde baktı bana
yüzümdeki peçeden umar yok, dedim onlara
kendine şehvet dedirten dünyadan payım yok
bir kırbacın iç çekişinden beklediğim sadakat
incimi nerde düşürdüğümü hatırlatmıyor bana
kusur benimdir, başa dönen tespihle affedin beni
boynum eğilirken çıkardığım ses
nöbet durduğum uykular, sonunda:
bu kimin haramıdır, diyecek bana

son gece, bir kadının çadırında
eğildim kar kuyularının ateşine
mübarek akşamdır diye yaktığım kandil
kıstığım kadın, sırrım ol, dedi
korkarım gizli bir bıçak imtihan ediyor beni
çünkü ay batarken hendekler kazacaklar sana
ve sen söyleneceksin:
sırtındaki ben, gözündeki kıymık
neden görünüyor şimdi bana
ve belki yeni bir mezhep için
ferman edeceksin feryat edenlere:
aşk bir yutkunmadan başka nedir
aşk bir yutkunmadan başka nedir
yeniden ırayacak yolların
sanırsın yeniden çöl ve bedir

kör akşamların hışırtısını duyduğumda
artık hakkım yoktu
kimsenin otağında söz dökmeye
hile ve hevestim herkesin huzurunda
sim yeşili sularla sardıklarında beni
uzak, mor bir örtüydü doğu’nun rüzgârında
böylece uzadıkça uzadı ardımda tüten akşam
ağladım…
ey hâlâ yollardan bir göz uman
ey kör, dedim
her nefes kafestir artık
her nefes kafes
beni senden soracaklar, şahit ol!
inandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel
inandım: her şey ben gittikten sonra güzel

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Tanrım Öldür

III.

aldığım lanetin uğruna yanan güneş söndü
özür borçluyum sırattan geçerken incittiklerime
borçluyum sırasını bozan her çocuğa
ama işte ben!
dünyaya selam durarak yürüdüm her adımda
yutkundukça kalbi acıyan bir ben kaldım
yine de üstüme kapanan hangi taş neyi örter
sokaklar hangi gülüşümden mustarip, bilmem
ama bilirdim uzun bir sayfada kara olmasam
ah! yine de unutulmuyor alınmış bir ah

IV.
boynumdan öpenlerin selamıyla bitirdim sözümü
oysa kimsenin sırrı yok
herkes kendi ömrüne recâ
avuç avuç gezer de bulamaz bir çıra
böylece bir kez daha ördüm duvarımı
bir kilit taşı tutuyor tüm sırrı, şimdi ağlasınlar
kimsenin su kadar mes’eli yok :
eğildim kuyuya, bir yudum dedim, herkes için
dedi : kan doluyum, sırrını verdin çünkü bana
keşke bir söz daha etseydin
belki şiir olur yazılırdım sana
ah! kalbim kir tuttukça kin döktüm

tanrım öldür!

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

Bıçağa Adanan Çocuk

akşamın ela perdesini aralayan
çocuklar erken büyür
erken büyüyen çocuklar
dağ ve namlulara inanırlar.
sıyırıp zehirli yılan gömleklerini
yoksulların göz hakkıyla bakarlar şehre.
eski kervanlardan rehin aldıkları çan sesleri
gelip geçer iki yanlarında akan iki mor nehirle.
akşamın ela perdesini aralayan
çocuklar çok geç anlarlar:
dünyada merhamet sözünü
miskal ile satarlar.
çünkü yazık ki artık
bin elin artığıdır dünya.

çünkü herkesin içinde
eksik bir yusuf vardır.
örtülü bir tabutla geçer

herkes herkesin içinden. 
bütün çocuklar başka bir
adla boğazlanır. âh ki
hüzünler evine asılır suretleri.
yani bazı çocuklar kuyuya düşer
o su artık içilmez olur
çocuklarla kapanan kuyu
elbette taşlanır.

eski bir yasin gecesi
diz çöküp okunur yas kitabı.
avuçtaki yeşil bene sığdırılan
abdal sırrı, o siyah sayfa
görülür: nasıl beter
nasıl mazlum, nasıl kin diliyle düğümlü.
diz çöküp okunur her gömlek:
çünkü kuyudur bazı çocukları söylemek

görmez kimse, göz göz olur insan.
toprağa sürtünen kadifelerin kahrıyla
üstüne dönen anahtarları haklı çıkartacak
bir maraz arar insan insanda.
görmez kimse, yol yol olur herkes.
kimse bilmez,  kuyuda
kim kimin incinme sesidir aslında.

çünkü
suyla dönen bakraç
taşlara çarpınca anlar:
herkesin içinde eksik bir yusuf vardır
çünkü
su ve ateş
kuyu ve dağ birdir:

bazı çocuklar kalır
bazı çocuklar bıçak içindir.

Kemal Varol

ileŞiir Antolojim

gözlerim uzak yollarda heves

                 n. gürbilek ve y. varol’a

canıma değen her sözden kara seyyâh ağrısıyla geçerim
uzun bir sıkıntı işte her akşam gidip geldiğim
oysa yataklardan geçerdim ben
hepaynıhikâyeyianlatankadınlardan
koynumda yıkanmış ırmaklar taht kurar
uzanıp üzgün aynalardan bakardım kendime:
evin küçük oğluymuşum bir zaman
bundanmış sokağa ve aşka çıkarılınca huysuzlanışım
bundanmış ve anlamam gerekmiyormuş:
şehrin alnında açılan ışıklar
kimlerin çocukluğuna değer
hangi nefsle aklanır ayrılığı hüner gibi yaşayanlar
bundanmış ve hep büyük konuşmak gerekmiş:
herkes gider ve düş evlerin küçük oğluna düşer

kapanır kapılar yüzüme, kaç yıl daha sabır kalırım
ince bahçeler, taş avlulardan geçer
ıssız kayalıklarda kötü sır kalırım
kendine enkaz insanlar bir tembih gibi bakar
unuturum çıkacağım sokakları, ömrümün tamamıdır bu
onca sözden, zamandan yadigârım,
bilmem kime kalırım..
soramam: eskiden dindiğim sarnıçlar neden şimdi kin
neden göğsümde bentlerden onca gürûh
soramam, kendime tanıdığım mehil biter
hangi gönle düşsem kapan dolanır ayaklarıma
çünkü ne kadar öpülse yine de kanar bazı yazgılar
bundanmış ve hep yemin konuşmak gerekmiş:
herkes gider ve yas evlerin küçük oğluna düşer

bir şarkı ağlar kahvelerde, her yaraya susarım
taşrada sıkıntıyla söylenince bazı sözler
patikalarda bırakırım canımın her yükünü, eve dönerim
kirpiklerimde pusu, kalbimde mushaf,
avuçlarımda eylül
kırılmış bir güz ayazı kime dönerim..
durmadan incinir çözülen saçlarda serinleyen elim
adım kötüye çıkar korkusuyla yaşanır akşamlar
nasıl unuturum çok önce kanımda yanan ateşi
acz içinde kalır esenliğim, ay ağlar pencerelerde
odalar bir pazar’a açarken perdelerini
gözlerim o uzak yollarda hep erken heves
bundanmış ve hep eczâ çıkarmış çağıltımın son kelâmı:
herkes gider ve evlerin küçük oğlu anneye kilit düşer

Kemal Varol