Hayır böyle tutkuyla sevdiğim sen değilsin

Hayır böyle tutkuyla sevdiğim sen değilsin
Güzelliğinin parıltısı etkilemiyor beni.
Sende, geçmiş yılların acılarını seviyorum
Ve yıkılıp giden gençliğimi.

Sana baktığımda kimi zaman,
Dalıp gittiğimde gözlerine,
Gizemli bir konuşmaya dalmışımdır,
Seninle değil ama, yüreğimle.

Konuştuğum, sevgilisidir genç günlerimin,
Başka çizgileri arıyorum seninkilerde…
Çoktan susmuş dudakları, canlı dudaklarında senin,
Sönmüş gözlerin ateşini, senin gözlerinde…

Lermontov

Söylesem Söyleyebilsem Ah Derdimi

söylesem ah söyleyebilsem derdimi
mehtap bir gecede açabilsem sana kalbimi
göreceksin seninle dolu
desem, diyebilsem ki seviyorum seni
çılgınca aşığım sana
ama demem, diyemem
çünkü aramızda dağlar, denizler
ve benim o kahrolası gururum var
bu böyle sürüp gidecek
sen, seni sevdiğimi bilmeyecek, öğrenmeyeceksin
ben her gece yıldızlara seni sevdiğimi söyleyeceğim
sana asla…
çünkü aramızda dağlar denizler
ve benim o kahrolası gururum var

Lermontov

Hem Sıkıntı, Hem Hüzün

Hem sıkıntı hem hüzün ve yok el uzatacak kimse
İçinin daraldığı bu dakikalar…
İstekler!… Boşuna ve sonsuzca istemenin yararı ne?..
Ve yıllar geçmede, en güzel yıllar!

Sevmek… fakat kimi? Değmez emeğine bir an için,
Ve yok olanağı sonsuz bir aşkın.
Kendi ruhunda da kalmamış izi geçmişin:
Yitirmiş anlamını sevinçlerin, acıların…

Tutkular mı? Gönlün o tatlı ağrısı da
Mantığın sözü önünde silinip gidecektir;
Ve yaşam, çevrene soğuk bir dikkatle baktığında
Boş ve aptalca bir şakadan başka nedir…

1840

Mihail Yuryevich Lermontov
Çeviri: Ataol Behramoğlu


Bir Şiir Defteri İçin

1

Hayır! İlgi beklemiyorum ben
Hüzünlü sayıklamalarına ruhumun,
Alışkınım el çekmeye isteklerimden
En uzak günlerinden beri çocukluğumun,
Yazdıklarımdan da bir şey beklemem
Fakat isterim ki yıllar sonra,
Kısa, fakat isyancı bir ömürden
Bir iz kalmış olsun onlarda.

2

Kim bilir belki günün birinde,
Tüm sayfaları hızla geçerken,
Takılıp kalacaksınız bu dizelere,
Mırıldanarak: haklıymış, gerçekten;
Belki o sevinçsiz şiir uzun süre
Durduracak üstünde bakışlarınızı,
Bir mezar taşının yol üstünde
Durdurması gibi bir yabancıyı! …

(1830)

Lermontov

Minnet

Minnet

Her şey ama her şey için minnettarım sana:
Hırsın gizli ızdırapları için,
Gözyaşlarının acısı ve öpücüğün zehri için,
Düşmanların intikamı, dostların iftirası için
Bir çölde erittiğin ruhumun yangını için
Hayatta aldanmış olduğum her şey için.
Sadece öyle yap ki, bundan sonra
Sana daha fazla minnet duymayayım.

Lermontov

Dostlara

Ateşli bir ruhla doğdum ben,Severim birlikte olmayı dostlarla;
Ve geçirmek zamanı hızla,
Şişenin arkasında bazen.

Gözüm yok gürültülü bir ünde,
Yalnız aşktır ısıtan yüreğimi;
Çınlayan lirin o titrek sesi
Kanımı kaynatır bir de.

Fakat tam ortasında eğlencenin, ikide bir,
Üzülüyor, acı çekiyor ruhum;
Gürültüsünde azgın sarhoşluğun
Bir kurt yüreğimi yemektedir.

Lermontov

Yalnızım gecenin ıssızlığında

Yalnızım gecenin ıssızlığında,
Taşlı bir yol ışıldar durur siste;
Çevre suskun,kulak vermiş Tanrı´ya,
Yıldızlar konuşur birbiriyle.

Gökyüzünde görkemli bir şölen var!
Toprak,mavi bir ışıkta dinlenir..
Kimi bekliyorum,aradığım ne?
Yüreğimi böyle daraltan nedir?

Beklediğim hiçbir şey yok yaşamdan,
Geçmişten de pişmanlık duymuyorum;
Özgürlük ve huzurdur aradığım!
Unutmak ve uyumak istiyorum!

Ama benim uyumak istediğim
O soğuk uykusu değil ölümün..
Yaşam da uykuya dalsın içimde,
Usul usul inip kalkarken göğsüm;

Gündüz gece,tatlı ezgileriyle
Bir ses türküsünü söylesin aşkın..
Yeşil dallarıyla ulu bir meşe
Eğilsin üstüme ve hışırdasın..

Mihail Yuryevich Lermontov

Çeviren:Ataol Behramoğlu

Hayır, Sanma Ki Acınmaya Değer Biriyim Ben

Hayır, sanma ki acınmaya değer biriyim ben,
Şimdi sözlerim dolu olsa da kederle,
Hayır! Tüm amansız acılarım benim
Çok daha büyük yıkımların önsezileridir sadece.

Gencim! Fakat sesler kaynaşıyor yüreğimde
Ve ne kadar çok isterdim Byron a ulaşmayı;
Ruhumuz bir onunla, acılarımız da öyle
Ne olur, yazgılarımız da bir olsaydı! …

Onun gibi unutuş ve özgürlük arıyorum,
Ve onun gibi ruhum
çocukken tutuştu daha,
Dağlarda batan günü, köpüren suları seviyordum
kapılır giderdim yeryüzü ve gökyüzü fırtınalarına.

Onun gibi dinginlik aramaktayım, boşuna,
Her yerde tek bir düşüncedir izleyen beni;
Korkunç bir geçmiş, geriye baktığımda,
Ve yok yakın bir can, baktığımda ileri!

(1830)

Lermontov

İncelikle Sevdiler Birbirlerini Uzun Zaman

İncelikle sevdiler birbirlerini uzun zaman
Derin bir tasayla, çılgınca, isyancı bir tutkuyla!
Kaçınıyorlardı itiraftan ve karşılaşmaktan,
Düşman gibi; boştu ve soğuktu konuşmaları da.

Suskun ve gururlu bir acı içinde ayrıldılar,
Bazen ve ancak düşte gördüler yitik sevgiliyi.
Öldüler sonunda, mezar ötesinde buluştular…
Fakat orada da tanımadılar birbirlerini.

Mihail Lermontov
Çeviri : Ataol Behramoğlu

Aklın serin gözlemleri. Kalbin acı deyişleri.

Erkeklerimiz, genel olarak, öyle kaba saba ki, onlarla oynaşmak akıllı bir kadın için katlanılmaz bir şey olsa gerek.

*

-Kadınlar ancak tanımadıklarına âşık olurlar

*

Ne garip şey şu insan kalbi, özellikle kadın kalbi!

*

Hoşça vakit! Evet, doğrusunu isterseniz, insan ruhunun yalnızca mutluluk istediği, yüreğin birini büyük bir güçle, bir tutkuyla sevmeye ihtiyaç duyduğu dönemi atlatmışım ben. Şimdilik, bütün isteğim sevilmek, hem de az kimse tarafından: Arasıra, bir tek sürekli bağlılığın yeteceğini bile düşünmüşümdür kalbin acınacak bir alışkanlığı!

Bir nokta hep acayip görünmüştür bana: Şimdiye kadar sevdiğim hiçbir kadının esiri olmadım; tersine, onların iradeleri ve kalpleri üstünde tartışılmaz bir egemenlik kazandım, hem de hiç kendimi zorlamadan. Neden? Hiçbir zaman hiçbir şeye yeterince değer vermediğimden mi, onların beni elden kaçırmamak için durmadan korkmalarından mı? Yoksa güçlü bir organizmanın etkisi mi bu? Yoksa, kendi başına buyruk bir kadına rastlamamamdan ötürü mü?

Doğrusunu isterseniz, kendi başına buyruk kadınlardan oldum bittim hoşlanmamışımdır, alt edemem
onları; hem zaten onların alanı değil ki bu.

Evet, bir zamanlar iradesi çetin bir kadın sevmiş, asla altedememiştim onu. Düşman olarak ayrılmıştık; ona beş yıl sonra rastlamış olsaydım, başka türlü ayrılırdık belki.

*

Kadınlar! Kadınlar! Kim anlar onları ki? Gülüşleri bakışlarıyla çelişir, sözleri umut verir, kandırır, öte yandan sesleri uzaklaştırır bizi. Bir an bakarsın, en gizli sırrımızı sezmişlerdir, bir an geçmez en belirgin ipuçlarından bir şey çıkaramazlar. Şu prensesi ele alalım, mesela. Daha dün gözleri bana değdiğinde ateş gibi yanıyordu, bugünse bakışları tatsız, soğuk…

*

Vera kızararak sözünü tamamladı:
-Senin kölen olduğumu bilirsin; hiçbir zaman isteklerine karşı duramadım… Bu yüzden de cezamı
çekeceğim. Benden nasılsa bıkacaksın. Ben de onurumu koruyayım… Kendi adıma istemiyorum bunu, biliyorsun! Yalvarırım, eskisi gibi boş kuşkularla, yapmacık soğuk tavırlarla işkence etme bana. Belki de yakında öleceğim. Her geçen gün biraz daha güçsüz kaldığımı hissediyorum… Buna rağmen öbür dünyayı değil, seni düşünüyorum… Siz erkekler bir bakışın, bir el sıkışın ne tatlar verdiğini bilmezsiniz… Bense, yemin ederim, senin sesini dinlerken, öyle derin, öyle garip bir mutluluk duyuyorum ki en ateşli öpüşler bu mutluluğun yerini tutamaz.

*

Çoğu zaman kendi kendime sorarım, neden baştan çıkarmayı aklımdan bile geçirmediğim, evlenmeyi düşünmediğim bir genç kızın aşkını kazanmak için böylesine üsteliyorum? Neden bu kadınca cilveler? Vera, beni Prenses Meri’nin en çok sevebileceği erkekten fazla seviyor: Onu ele geçirilmez bir güzel olrak görseydim, belki de herhangi bir ilişki kurmanın güçlüğü bana çekici gelirdi. Gelgelelim, ortada öyle bir durum yok! Anlaşılan, benimki, gençliğimizin ilk yıllarında acıdan acıya sürükleyen, kadından kadına koşturan duraksız sevilme ihtiyacı değil. Ta ki bize katlanamayan bir kadına rastlayıncaya kadar koşarız, o zaman gerÇek bağlılık başlar; o gerçek ve sonsuz tutku; matematik deyimleriyle, bunu belli bir noktadan boşluğa indirilen bir çizgi diye adlandırabiliriz: Bu sonsuzluğun sırrı yalnız amaca ulaşmanın imkânsızlığında yatar, yani sona vardırmanın imkânsızlığında.

*

Geri dönerken, üzücü konuşmayı yenilemek istemedim, ama sorduğum sudan sorulara, yaptığım
gelişgüzel şakalara kısa karşılıklar verdi, dalgındı. Sonunda,
-Hiç sevdiniz mi? diye sordum.
Dikkatle gözlerimin içine baktı, başını iki yana salladı ve yine düşünceye daldı: Besbelli bir şey söylemek istiyor, yalnız söze nereden gireceğini kestiremiyordu. Göğsü inip inip kalkıyordu… O anda ne olsun istersiniz… Muslin elbise kolları pek korumaz insanı; bu yüzden bileğimden çıkan bir kıvılcım onun bileğini de sardı. Hemen hemen bütün tutkular böyle başlar; çoğu kere, bir kadının bizi fiziksel ya da moral özelliklerimiz yüzünden sevdiğini sanarak kendimizi büyük ölçüde aldatırız. Tabii ki onlar kutsal ateşi karşılamak için hazırlarlar yüreklerini, yumuşatırlar: Yine de, meseleyi çözümleyen ilk dokunuştur.
Gezintiden döndüğümüzde genç prenses, zoraki bir gülümsemeyle,
-Bugün çok iyiydim, değil mi? diye sordu.
Ayrıldık.
Kendinden hoşnut değil; bana soğuk davrandığından ötürü kızıyor kendine… ilk zafer, asıl zafer bu işte!
Yarın gönlümü almak isteyecek. Bunları ezbere biliyorum işin can sıkıcı yanı da bu ya.

*

Sonunda geldiler. Arabalarının sesini işittiğimde pencere kenarında oturuyordum: Yüreğim titredi… Bu da nesi? Aşık mı oldum acaba?.. Öyle budala bir yapım var ki, benden beklenir.
Öğle yemeğini onlarda yedim. Yaşlı prenses, beni tatlı tatlı süzüyor, kızının yanından da hiç ayrılmıyor.. Kötü! Öte yandan, Vera, genç prensesi kıskanıyor; işleri amma da karıştırdım! Erkeğini paylaştığı sandığı kadını çileden çıkarmak için nelere başvurmaz kadınlar? Hiç unutmam, bir keresinde, sırf başka bir kadına aşığım diye bir kadın âşık olmuştu bana. Kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür: Onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar. Onların önyargılarını çürütme usulleri de çok ilginçtir: Diyalektiklerini çözebilmek için bütün mantık kurallarını altüst etmeniz gerektir. Sözgelimi, sıradan bir örnek:
Bu adam beni seviyor, ama ben evliyim: demek ki onu sevmemeliyim.
Şimdi de kadınların yöntemi:
Evli olduğum için onu sevmemeliyinı; ama o beni seviyor, demek ki…
Burada bir sürü nokta sıralanabilir, çünkü mantık durur, artık sözü geçen dildir, gözlerdir ve sonra da, eğer varsa, yürek konuşur.
Bu yazdıklarımı bir kadın görse ne olurdu? “iftira!” diye haykırırdı öfkeyle.
Şairler şiir yazalı, kadınlar da onları okuyalı beri (bunun için de kadınlara içten bir teşekkür borçluyuz) melek olarak nitelendirilmeye öylesine alıştılar ki, aynı şairlerin Neron’u bile para uğruna yarı tanrı katına çıkardıklarını unutarak büyük bir safiyetle kendileri de inandılar melekliklerine.
Kadınlardan böylesine kinle bahsetmek, benim gibi gözü dünyada onlardan başka hiçbir şey görmeyen birine düşmezdi; ben onların uğruna iç rahatlığımı, amaçlarımı, hayatımı feda etmeye hep hazırdım. Belki de bir öfke anında, gururum kırıldığı için, ancak tecrübeli gözlerin değerlendirebileceği o büyülü örtüyü çekip atmak istiyorum üstlerinden. Hayır, hayır, onlar için bütün söylediklerim şunun sonucu:
Aklın serin gözlemleri. Kalbin acı deyişleri.
Kadınlar, bütün erkeklerin kendilerini benim tanıdığım kadar iyi tanımalarını istemeliler, çünkü onlardan duyduğum korkuyu yeneli beri, onların küçük zaaflarını anlayalı beri yüz kat daha çok seviyorum onları.

*

Bazan kendimi çok küçük görüyorum… Belki de başkalarını küçümsemem bu yüzdendir. Soylu
davranışlarda bulunamıyorum. Kendi gözümde gülünç olmaktan korkuyorum. Benim yerimde başka birisi olsa genç prensese yüreğini ve servetini hemen sunuverirdi, ama “evlenme” kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. Bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse… Ne aşk kalır, ne bir şey! Yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez. Bu fedakarlığın dışında her fedakarlık istenebilir benden. Yirmi kere hayatımı ya da namusumu ortaya koyabilirim, ama özgürlüğümü asla! Neden bunca değer veriyorum ona? Bana ne iyiliği dokunuyor? Kendimi neye hazırlıyorum? Gelecekten ne bekliyorum?.. Aslında hiç. Bu benimki, içten gelen bir korku, silinmez bir önsezi.

*

Ben daha çocukken, ihtiyar bir kadın annemin falına bakmış. Benim “kötü bir evlenme sonucunda öleceğimi” söylemiş. Beni çok etkilemişti bu: Ruhumda evlenmeye karşı sonsuz bir isteksizlik  uyandı. Yine de, bir şey, falın doğru çıkacağını gösteriyor, ama ben bunun mümkün olduğu kadar gecikmesi için elimden geleni yapacağım.
*

-Vasiyetnamenizi hazırlamış mıydınız? diye sordu Werner ansızın.
-Hayır.
-Ya ölürseniz?
-Mirasçılarım kendiliklerinden ortaya çıkarlar.
-Yani, son bir veda yazısı yollamak istediğiniz bir dostunuz yok mu?
Başımı salladım.
-Yani, kendisine hatıra olarak bir şey bırakmak isteyeceğiniz tek kadın da mı yok bu dünyada?
-Size açılmamı mı isterdiniz doktor? diye sordum, insanın sevgilisinin adını anarak öldüğü ya da sevgili bir dostuna pomatlı yahut pomatsız bir tutam saç bıraktığı yılları çoktan geride bıraktım ben. Yakın bir ölüm aklıma gelince yalnız kendimi düşünüyorum: Bazıları bunu bile yapmazlar. Yarın beni unutacak, daha kötüsü, hakkımda yalanlar uyduracak dostlardan, başkalarını kucaklarken bir ölüye karşı kıskançlık uyandırmamak için arkamdan gülecek kadınlardan bana ne? Hayatın kasırgası içinden birkaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle, ama hep dışarda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor: Bunlardan biri, kelimenin tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise
onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekiyse… Öteki ne
olacak?…

*

Uşağım, Werner’in geldiğini söyledi, iki tane not uzattı bana: Biri Werner’den, öteki… Vera’dan.
Birinciyi açtım; şöyle diyordu:
“Her şey mümkün olduğu kadar iyi halledildi: Parçalanmış ceset getirildi; kurşun, göğüsten çıkarıldı. Herkes bu ölümün bir kaza sonucu olduğuna inanıyor; yalnız bölge kumandanı kavganızı duymuş olacak ki başını salladı, ama bir şey demedi. Aleyhinize hiçbir delil yok; rahat uyuyabilirsiniz… Becerebilirsiniz… Hoşça kalın.”
Uzun bir süre ikinci notu okuyamadım… Vera ne söyleyebilirdi bana?… içimde kötü bir önsezi vardı. îşte, her kelimesi aklıma bir bir kazılan mektubu:
“Birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğimize kesinlikle inanarak yazıyorum sana. Yıllarca önce senden ayrılırken yine aynı şeyi düşünmüştüm; ama kader beni ikinci bir kere denemek istedi. Bu sınavı başarıyla atlatamadım: Zayıf yüreğim alıştığı sese boyun eğdi yine. Beni bu yüzden küçümsemezsin, değil mi? Bu mektup hem bir ayrılış mektubu olacak hem bir açıklama: Seni seveliberi içimde biriken şeyleri açıklamak zorundayım gibi geliyor. Seni suçlayacak değilim hangi erkek olsa böyle davranırdı; sen, beni kendi malın olarak, sevinçlerinin, tedirginliğinin, üzüntülerinin, durmadan değişen bu duyguların kaynağı olarak gördün; bunlarsız hayat sıkıcı ve tekdüze olurdu. Bunu ta baştan beri biliyordum; ama mutsuzdum, ben de bir gün davranışımı değerlendirirsin umuduyla, şartlara göre değişmeyen sevecenliğimi anlarsın umuduyla kendimi feda ettim. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Senin ruhunun bütün gizli kapaklı yanlarını kavradım… ve anladım ki umudum boşunaymış. Çok buruldum tabii! Ama aşkım, yüreğimle öylesine birleşmişti ki, o da karardı, ama sönmedi.
Bir daha karşılaşmamacasına ayrılıyoruz; senden başka kimseyi sevmeyeceğimi bilmelisin: Ruhun olanca hazinesini, gözyaşlarını ve umutlarını senin uğrunda tüketti. Seni bir kere sevmiş olan kadın, başka erkekleri küçümsemeden.edemez, onlardan daha iyisin diye değil, yok canım! Ama senin yaradılışında kendine özgü bir şey var, gururlu, esrarlı bir şey. Ne söylersen söyle, altedilmez bir güç var sesinde. Hiç kimse senin gibi durmamacasına sevilmek isteyemez: Kimsede kötülük bunca çekici değildir; kimsenin bakışı böylesi bir mutluluk vaat edemez, kimse üstünlüğünden bu derece ustalıkla yararlanamaz, üstelik kimse gerçekten senin kadar mutsuz olamaz, çünkü kendini aksine inandırmaya bu kadar çaba göstermemiştir.
Şimdi, buradan alelacele gidişimin nedenlerini anlatacağım: Senin için önemsiz şeyler, çünkü yalnız beni ilgilendiriyor.
Bu sabah, kocam odama geldi ve Gruşnitski’yle tartışmanızı anlattı. Herhalde yüzüm çok bozulmuş olacak; çünkü uzun uzun beni inceledi. Bugün dövüşeceğini ve buna benim sebep olduğumu düşündükçe az kalsın bayılacaktım; delireceğimi bile sandım… Ama şimdi mantığım çalıştığı için sağ kalacağından eminim: Bensiz ölmen imkânsız bir şey, imkânsız! Kocam, uzun süre odada dolaştı durdu. Bana ne söylediğini bilmiyorum, ne karşılık verdiğimi hatırlamıyorum şimdi… Yalnız seni sevdiğimi söyledim. Bir de şunu hatırlıyorum: Konuşmamızın sonuna doğru bana feci bir hakaret ederek odadan çıktı. Arabanın hazırlanması için emir verdiğini duydum… Uç saattir pencerenin başında senin dönmeni bekliyorum…
Biliyorum hayattasın, ölemezsin sen!… Araba neredeyse hazır… Allahaısmarladık… Bittim ben, ama ne zararı var? Beni hep hatırlayacağını, seveceğini demiyorum, yalnız hatırlayacağını bir bilsem…
Allahaısmarladık… Biri geliyor… Bu mektubu saklamam gerek…
Meri’yi sevmiyorsun, değil mi? Onunla evlenmeyeceksin? Bak, benim için bu fedakârlığı göze almalısın: Senin uğrunda her şeyimi kaybettim…”

Zamanımızın Bir Kahramanı
Lermontov