kadınların en güzeli

gerçek şu ki geleceğin çiftleri tatilde-özellikle de
plajlarda-oluşmakta. aynı kentte-hatta aynı
semtte- oturan genç adamlar ve genç kızlar
on bir ay boyunca birbirlerinin ayrımına
varmadan karşılaşıyor, yan yana yürüyorlar.
hiç kuşkusuz kafaları bu işte değil
tarlalarda söyledikleri gibi “bakışmaları” için
plaj gerekir, böylece plaj uçsuz bucaksız bir
nişanlı panayırı olarak belirir.

ben bunları düşünürken, birkaç metre ötemde
söyleşi iyice kızışmıştı.topluluğun ortasında ,
anne, artık pek genç sayılmayacak, şimdiden
bayağı toplu bir kadın , en küçüğünü, belki
altı yaşında bir çocuğu dizlerine oturtmuş,
ona sessizce sarılıyordu.

ama çevrelerindeki gençler çoşku içinde bir
yerel “miss” seçmek üzere o akşam gazinoda
yapılacak bir güzellik yarışmasından söz
ediyorlardı. Kazanma şansı olan genç kızların
adları atılıyordu ortaya. Kızlar, utanmış ve
imrenmiş durumda, kendilerine güvenemiyor,
bu türlü gösterilere karşı yüzeyde kalan
bir ilgisizlik gösteriyorlar.

birden bir sessizlik oluyor,
sonra küçük oğlanın sesi duyuluyor:
“Anne, sen niye katılmıyorsun
güzellik yarışmasına?”
bir anlık şaşkınlık.
sonra delikanlıların kahkahalarının uğultusu.
bu oğlan alık ki alık!
düşünebiliyor musun annem
güzellik yarışmasına katılacak!

ama bütün bu gürültünün ortasında,
iki kişi var ki hiçbir şey söylemiyor.
gözlerini açabildiğince açıp tutkuyla
annesine bakan küçük oğlan.
bu kaba sevinç boşalmasından hiçbir şey,
hiç ama hiçbir şey anlamıyor.
gözlerini ne denli açarsa açsın,
gördüğü tartışmasız bir biçimde,
kadınların en güzeli.

ve artık pek genç olmayan,
şimdiden biraz toplamış anne,
küçük oğluna bakan.
hayır, küçük oğlunun gözlerinde
hayran hayran kendine bakan.
Plaj nişanlıları..

Michel Tournier

Anahtarlar ve Kilitler

anahtarlar..

ve açlık vardır, ve çocuklar vardır,
benim Hindistan’da gördüğüm en güzel,
en çoşturucu , ağlanacak, haykırılacak
ölçüde çoşturucu şey, ne Akra’nın Tac Mahal’i,
ne Elephanta mağaraları ne de Benares’in
ölü yakım yerleriydi, hayır yolun darlığının
sollamamızı engellediği, haldur huldur,
şıngır mıngır ilerleyen eski bir sarnıç-kamyondu,
köyden köye sarsıla sarsıla gidiyor, görünüşe göre
önceden belirlenmiş noktalarda duruyordu,
çünkü bu noktalarda bekliyorlardı onu,
paçavralar içinde çocuk toplulukları
sarnıcın arkasında usluca toplanıyorlardı,
aşağı inen şöför koca bir musluğu çalıştırıyor,
musluk çocuğun uzattığı küçük kaseye
bir pirinç bulamacı boşaltıyor,
çocukta bulamacını alır almaz topraklarının
üstüne oturup esmer yüzünü kasesine daldırıyordu,

önce dünyaya bu besleyici-şöför rolünden
daha kıskanılır şey olmadığını düşündüm,
onun yazgısını şiddetle kıskandım,
ama belki de şu gizemlere ve canavarlara
doymuş Hintli havasının etkisiyle daha da
çoşku verici bir dönüşüm düşledim,
sarnıç-kamyonun kendisi olmak
ve hepside cömert mi cömert
yüz memeli kocaman dişi hayvan gibi
karnımı bu aç Hintli çocuklara sunmak,
çocuk yiyen dev’de zararsız bir sapkınlığın
etkisiyle çocukları yiyecek yerde,
kendini onlara yedirir…

seviyorum ve seviliyorum,
aynı kişi söz konusu olsa
mutluluğa ererdim!

bir gölün suyu
öylece kalırsa pis pis kokar,
akarsa duru kalır,
yolculuk eden insanda böyledir.

at, insandan gördüğü olağanüstü sevgiyi,
“ensoylu fethi”, güzellik, duyarlılık ününü
sanmayın ki savaşlarımızda ve işlerimizlerde
oynadığı tarihsel role borçlu olsun,
hayır bunun tek nedeni at’ın- köpeğin,öküzün,
devenin hatta filin tersine-popoları
bulunan tek hayvan olmasıdır, bu ayrıcalık
ona benzersiz bir insanlık vermeye yeter.

komşuların bebeği topu topu bir haftalık,
durmadan ağlıyor gece gündüz,
karanlıkların en kara noktasında,
bu incecik yakınma hem bana dokunuyor
hem de beni yatıştırıyor,
sırtına varoluş yüklenmiş ,
hiçliğin karşı çıkışı bu.

insanlara göre rastlantısal olan şey ,
Tanrı’ya göre amaçtır.

hiçlik , ağacın taşıdığı gölgedir.

genç olmak, henüz hiç kimseyi yitirmemiş
olmaktır, ama daha sonra ölülerimiz bizi
kendileriyle sürükler, herbiri belleğimize
atılmış bir kayadır,
su yüzeyinde kalma çizgimizi yükseltir,
sonunda, su çizgisinde, yaşam çizgisinde
sürüklenip durur. canlılara ancak bu
dünyadan olduğumuza inandırmaya yetecek
bakışları ve sözleri sunarız.

yaşamın yolu doğudan batıya doğru gider,
çocuk , doğan güne sırtı dönük olarak yürür,
boyunun kısalığına rağmen uçsuz bucaksız
bir gölge gider önünden, geleceğidir bu onun,
aynı zamanda açık ve kapalı,
umutlarla tehditlerle dolu mağaradır
tam da “istekleri” denilen şeye boyun
eğerek oraya yönelir,
öğleyin güneş tam tepedeyken,
gölge ergin kişinin ayakları dibinde
silinmiştir, gelişmiş adam o anın
ivedi işlerine dalar, geleceği ne çeker
ne kaygılandırır onu, geçmişi yürüyüşünü
ağırlaştırmaz, daha yarın kaygısını
bilmediği gibi, ölmüş yılların özlemini de
bilemez,çağdaşı, dostu kardeşi şimdiki zamana
güvenir, ama güneş batıya doğru devrildikçe,
olgun insanın gölgesi kendininkine eklendiğinden,
ayaklarında gittikçe daha ağır bir anı yükü
sürükler, ayrıca geçmişi büyüdükçe daha ağır
ilerler, gittikçe küçülür, bir gün gelir
gölge öyle ağır çeker ki,
insanın durması gerekir,
o zaman silinip gider
tümüyle bir gölge olur
amansızca insanların eline
bırakılmış bir gölge…

Michel Tournier