uzanacağım ve ağlayacağım

Felâketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felâketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarım
çocuklarına fazlasiyle iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.

Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok… çok seviyorum. Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğiyle ve çerden çöpden yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve âdeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.

Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epeyce durarak, hareketsiz etrafıma bakındım. Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neş’esi orada görünür, her günün hâdiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işaret ilâve eder. Bu sofa canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur. Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin
yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir. Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.

Ve baktım: Minderde üstüste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem en üst raftan bir ilâç şişesi almış). Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Minderin üstünde ıslak, buruşuk
bir mendil. (Demek annem ağlamış.)

Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım.

Peyami Safa 9 uncu Hariciye Koğuşu

Aşk bir mücadele değil âhenktir

Gerçek aşk sevgilinin bütün kusurlarını görür ve sever.. Aşk inanmanın şiiridir. Aşk şüphe etmez. Aşk kıskanmaz. Aşk iğrenmez. Aşk çirkin bulmaz. Aşk küçümsemez. Aşk bencilliğin, kendini sevgiliden daha üstün görmenin, buhranın ve kötümserliğin tam zıddıdır. Aşk istemez, yalnız verir. Aşk bir mücadele değil âhenktir.. Aşk bunun için ilâhidir.. Gerçek aşkın bir tek değişmez vasfı vardır: tükenmezlik.. Aşk engellere ve hücuma uğradıkça kuvvetlenen ihtirastır. Rakipsizdir, yenilmez.. Aşk kendi saadetini bir başkasınınkine feda etmektir.. Mârifet bize yâr olmayan sevgiliyi kalbimizin içinde öldürmek! İşte en haklı, en mâsum, en kudretli ve en muhteşem cinayet.

Aşkın tam bir tarifi yapılamaz. Şiir de böyledir. Yapılmış ve yapılacak tariflerden her biri, denizden alınmış bir kova suya benzer. Hiç şüphesiz bu, deniz suyudur, fakat deniz değildir. Aşkı denize, tarifi de kovaya benzetirseniz elde edilen şey, aşkın bir halini izahtan ibaret kalır. Enginsiz, kıyısız, renksiz, dalgasız, derinliksiz bir izah.

Peyami Safa

Sen… dedi, iki gözüm Neriman, sen fokstrot oynamak istiyorsun ve iyi bir kavalye. Onu da bulmuşsun.

   İkisine de mazi hâkimdi. Hep geçen günleri düşünerek yürüyorlardı. Bir kibrit alevinin muvakkat ışığında görünüp kaybolan eşya gibi, birçok hatıralar parlayıp sönüyordu. Şinasi bu hatıralara dalarken her vagonunun penceresinde bildik bir baş gülümseyen şimendifer katarının hızla geçmesi karşısındaki hissi duyuyordu: Bu bildikler, çoğu aziz dostlar ve hep aziz dostlar, mendil sallayarak uzaklaşıyorlardı ve bir daha dönmemek üzere uzaklaşıyorlardı.
   Mercan tarafına doğru yürüdüler. Şinasi birdenbire durdu:
   – Peki… dedi, bir şey soracağım.
   Neriman bu teklifi ümit ile karşıladı. Sorulacak sualin her şeyi tamir edecek bir cevap
yolu açacağından âdeta emindi. Mes’ut günlerindeki tebessümü hatırlamaya ve
taklit etmeye çalışarak:
   – Sor! dedi.
   Şinasi, aklına gelen sayısız birçok suallerin hücumu altında boğulmaktan kurtulmaya çalışır gibi durdu, düşündü, seçti ve sordu:
   – Niçin, sen artık dünkü sen değilsin? Niçin, biz bugün ikimiz de kıymetli bir şey kaybetmiş gibiyiz? Niçin bugünün düne benzemiyor? Niçin dünkü gibi rahat adımlar atamıyorsun? Niçin böyle oldun?
   Şinasi’nin sesinde öfke ile sevgi. Neriman daha basit bir sual beklemişti. Kendi tahmini ile bu sualler arasındaki farkın uyandırdığı komik duygusu geçinceye kadar şaşkın durdu, sonra düşünmeye başladı. Onun da aklına sayısız cevaplar geliyordu. Fakat hepsini ayrı ayrı teftiş etmeden o da söylemek istemedi.
   Yan gözle Şinasi’ye baktı. O, Neriman’ın cevap vermekte gecikmesinden mağrur gibiydi. Öne doğru eğilmiş başı derece derece kalkıyordu ve sanki gururuyla aynı seviyede yükseliyordu. Neriman bu kadarına tahammül edemedi. Kendi kendine cevap veriyordu: “Niçin mi? Çünkü, artık ben bir Fatih kızı olmak istemiyorum, anlıyor musun? Böyle yaşamaktan nefret ediyorum, eskilikten nefret ediyorum, yeniyi ve güzeli istiyorum, anlıyor musun? Eski ve yırtık ve pis iğrenç bir elbiseyi üstümden atar gibi bu hayattan ayrılmak, çıkmak istiyorum. İhtiyar adam, bozuk sokak, salaşpur ev, gıy gıy, hey hey, ezan, helvacı… Bıktım artık, ben başka şeyler istiyorum, başka, bambaşka, anlamıyor musun?”
   Fakat bunların hiçbirini söyleyemedi ve cevap için Şinasi’nin tahammül edebileceği azamî müddet geçti.
   Şinasi, müşfik bir ses perdesiyle örtmeye çalıştıkça Neriman’a daha fazla tesir eden gururunu gizlemek için gayret göstererek devam etti:
   – Sen eskiden… eskiden dediğim, bundan daha birkaç ay evvel ne sade kızdın, ne sade! Hoş gene bugünkü heveslerin vardı. Ama onları meydana dökmüyordun. Bugün ne kadar farkettin.
   Biliyor musun? Herkes söylüyor Neriman! Sen de açık söyle, açık! Ben senin ne istediğini biliyorum.
   Neriman korku ile sordu:
   – Ne istiyorum ben? Şinasi derhal cevap verdi:
   – Sen… dedi, iki gözüm Neriman, sen fokstrot oynamak istiyorsun ve iyi bir kavalye. Onu da bulmuşsun.
   Şinasi’nin sesinde ne kin, ne de hattâ sitem vardı; terkibinde kayıtsızlık ve istihzadan başka hiçbir unsur keşfedilmeyen bu ses, sözlerinin tesirini çok şiddetli bir dereceye çıkardı ve Neriman’da mücadele kabiliyetini hemen darma dağınık etti. Ruhî kuvvetleri, kopçaları birdenbire açılan bir esvap gibi ansızın çözü-lüvermişti. Kendini hemen toplayamazsa başına felâketler gelebilirdi: Gözleri kararabilir, dizleri bükülebi-lir, yere çökebilir, ağlayabilir, bayılabilir, bir sar’a nöbetine tutulabilir,
çırpınabilir, felce uğrayabilirdi. Bütün bu nev’i felâketlerin başlangıcı olan zaaf halini geçiriyordu.
   Sapsarı kesildi. Ona tesir eden şeylerden biri de bu ithamların müthiş üslûbu idi. Hattâ Şinasi’nin söylediği şeylerin hemen hepsini unutmuştu. Yalnız bu ses, bu eda, bu kelimesiz ve gayet büyük mânalardan mürekkep ses, beyninin soğumuş hücreleri içinde akisler yapıyordu. Bu düşman tesirini o kadar beğendi ve kıskandı ki, aynı silâhla karşılık vermek istiyordu; fakat kendinde bu kuvvetin zerresini bulamadı.
   İçi çekiliyordu. Yürüyemedi. Öne baktı. Kendini sıkıyor ve son kuvvetlerini kaçırmamak istiyordu. Müthiş bir gayret içindeydi. Şimdi de yüzüne kan çıkıyordu. Bu anda o kadar kızardı ki, Neriman’ın sinir nöbetlerini bilen Şinasi korktu, sözünün tesirini anlatacak bir teselli aradı, geç kaldığını da bildiği için hiçbir şey bulamadı, yalnız Neriman’ın koluna girmek istedi.
   Fakat kız kolunu şiddetle çekti ve Şinasi’nin bu zaafından aldığı yeni bir cesaretledirildi, derin bir nefes aldı ve gözlerini alabildiğine açtı. Her tarafı, bilhassa çenesi ve omuzları görünecek kadar titriyordu. İki ellerini de yukarı kaldırdı ve yumruklarını, dişlerini sıktı, sıktı, korkunç bir kelime söylemek için haykırmak ister gibi gerildi ve hiçbir şey söylemeden, olduğu yerde sallandı, Şinasi’nin hemen açılan kollarına baygın düştü.
   İki yolcunun yardımıyla onu evvelâ bir kahveye taşıdılar. Yüzüne su serpildi. Kendine geldiği vakit büyük bir sinir nöbeti başlamak üzereydi. Şinasi otomobille onu bir eczaneye götürdü. Dükkânın arka tarafında onu bir şezlonga yatırdılar. Daha otomobilde iken şiddetli bir titreme ile başlayan asabı buhran iki saat sürdü. Eczacıyı, sonradan gelen doktoru, fennin bütün vasıtalarını âciz bırakan şiddetli
buhranlardan biri ki, titremeler, katılmalar, küçük muvakkat felçler, hıçkırıklar, kahkahalar, kendini oraya buraya atmalar, nefes tıkanıklıkları, boğulmalar, ihtilâçlar gibi… hayvanı varlığın bütün sefaletini ilân eden en korkunç arazı gösterdi ve nihayet hastayı tam bir hüzal haline düşürdü.
    Eczaneden çıktıkları vakit geceydi. Otomobille eve gittiler. Yolda bir kelime konuşmamışlardı.
   Şinasi iki üç kere, Neriman’ın elini tutmuş ve okşamak istemişti. Kız şiddetle elini çekti ve başını arkasına dayadı, gözlerini yarı kapadı, otomobil evinin önünde duruncaya kadar hiç kımıldamadı. Yere inerken Şinasi’nin koluna girmesini de istememişti. Sallanarak atladı, kapının tokmağını kendisini kurtaran bir şey gibi tuttu ve bütün kuvvetiyle hızlı hızlı, üst üste vurdu.
   Gülter kapıyı açınca Neriman kendini içeri attı ve merdivenlere doğru koşmaya başladı. Şinasi de onu takip ediyordu. Merdiven başında Faiz Bey’le karşılaştılar. İhtiyar adam kızının önüne durdu, kollarını uzattı ve onu durdurmak istedi.
   Neriman babasını da itti, merdivenleri hızla çıktı, odasına koştu, kapıyı kapadı ve içeriden kilitledi.
   Faiz Bey, Şinasi ve Gülter kapısının önünde kaldılar. Şinasi alçak sesle:
   – Nöbet geldi!
   Dedi ve başka hiçbir şey konuşmadılar; Neriman’da ilk defa görülmeyen bu asabî buhranın ne olduğunu onlara anlatmaya lüzum yoktu; sebepleri de kolayca tahmin edilebilirdi.

Fatih-Harbiye / Peyami Safa

Ayastefanos Ufuklarında…

-Bir Hatıraya-

-Genç adam… Ne için gamlısın sen yine?
Elemli gölgeler sinmiş hep çehrene…
Bir uzak hayali yaşıyor gibisin,
Hasta bir hicranla titriyor bak sesin.

Ne için, ya ruhun ağlıyor derinden…
Yıldızlı geceler mi dolar oraya,
Yoksa nazlı ayın gümüşlü kalbinden,
Sihirli nağmeler… mi akar ruhuna.

Bu kalbin melâli nedir söyle gel!
Ölmesin, ruhunda süslenen o emel
Samimi kalplere söylenen kederler,
Bulutlara eştir: sönerler, giderler.

Anladım!… Söyleme: Ne gece, ne yıldız,
Yaşıyor orada şafaklı bir genç kız.

-Çok güzel buldunuz… Lazım mı gizlemek,
Ruhumun kanayan acılarını,
Geliniz, kâbilse onları dinlemek…
O bîkes o acı hıçkırıklarını.

Tatlı bir serinlik, bir nesîm-i seher,
Bir sabah rüzgârı esiyor ruhuma,
Doğuyor orada karanlık bir keder,
Sönmüş bir hatıra, hicranlı lerzeler:

Eflâtun renkli bir semanın altında
Bir akşam gurubda, benimle gezmişti.
“Bir çiçek ne kadar yaşıyor?” sordum ben,
Titreyen bir sesle: “Gâyet az” demişti.

Sıkarken son defa o penbe elini,
Ruhumun kopardı hasta bir telini.

Peyami Safa
(Servet-i Fünûn, Nu.:1392, 9 Mayıs 1918, s.223)