Bir Aşk Hikayesi Ya Da Bir Aşk Şiiri

Veronica Micle, dünyada adına belki de en çok şiir yazılan kadınlardan biri. Kendisi de aynı zamanda şair ama Romanya’da ve dünyada şairliğiyle, kısa hikâyeleriyle, tercümeleriyle veya piyano resitalleriyle değil yaşadığı büyük aşkıyla tanınıyor…

Âşık olduğu adam öldüğünde tabutun içine bir demet çiçekle beraber kendi el yazısıyla bir not koymuş. “Beni unutma” yazıyormuş o notta.. Ölmüş bir adamdan kendisini unutmamasını istiyormuş. Aslında bu, beni orada bekle, geliyorum yanına demekti bir bakıma. Ve evet, çok kısa bir süre sonra öte dünyaya, sevdiğinin yanına gitmek için Veronica Micle intihar etti.

Sevdiği adam 15 Haziran 1889‘da öldü,  Veronica Micle ise bundan kısa bir süre sonra 3 Ağustos 1889’da intihar ederek öldü. Daha henüz 39 yaşındayken sevdiği adama kavuşmak için intihar ederek bu dünyadan göçüp giden genç bir kadın… Veronica Micle’nin büyük aşkı, Romanya’nın en büyük şairlerinden biri olan Mihai Eminescu’dan başkası değildi…

Veronica Micle 22 Nisan 1850 yılında Nâsâud’da, Cımpeanu ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası kendisi doğmadan öldü. Ana Cımpeanu eşi öldükten sonra iki çocuğunu da alarak Târgu Neamt’a taşındı. Çocuklarından biri Veronica diğeri Radu isimli erkek çocuğu.  Veronica Micle’nin erkek kardeşi çok kısa bir süre sonra öldü. Anne Ana Cımpeanu kız çocuğunu da alarak tekrar göç etti, bu sefer İaşi şehrine. Veronica ilkokuldan sonra kızlar okuluna gitti.  Bu okuldan mezun olmak için, mezuniyet sınavını vermek için karşısına çıktığı sınav komisyonunda çok kısa bir süre sonra eşi olacak olan adam da vardı ismi Ştefan Micle. Annesi Ana Cımpeanu’nun isteğiyle Veronica Micle daha henüz on dört yaşlarındayken evlendirilmişti kırk üç yaşındaki adamla. Anne Cımpeanu için bu evlilik çok önemliydi. Kızının şehrin en önemli simalarından biriyle evlenmesi, sosyal statü kazanması önemliydi. Kızı için en iyisini istiyordu.

Ştefan Micle, Veronica ile evlendiğinde kendisi üniversitede profesördü, kısa bir süre sonra aynı üniversiteye rektör olarak atanmıştı. Micle çiftinin iki kız çocuğu olmuştu bu evliliklerinden. Birincisi  evliliklerinden iki yıl sonra dünyaya gelen Valeria . Anne Veronica bu kızına hep “Cırcır Böceğim” diyordu. İkinci kızları ise evliliklerinin dördüncü yılında dünyaya gelen Virginia Livia…  Annesi bu kızına da hep “Kelebeğim” diyordu.

Veronica Micle 22 yaşlarındayken kulağındaki rahatsızlığından dolayı 1872 yılının ilkbaharında, eşi Ştefan Micle’nin isteğiyle tedavi olabilmek için Viyana’ya gidiyor. Piyano çaldığı ve şarkı da söylediği için, resitaller de verdiği için söz konusu rahatsızlık önemli bir sorun haline gelmişti. O seyahatte o sırada Viyana’da burslu üniversite öğrencisi olarak bulunan genç şair Mihai Eminescu ile tanıştırılıyor. Çok yakışıklı, şair ve en önemlisi kendisiyle aynı yaşta olan bir adamla tanışıyor ki birbirlerine ilk görüşte âşık oluyorlar. O andan itibaren artık ikisi de ülkelerinden uzakta olmalarına rağmen Viyana’da hiç de yabancı gibi hissetmiyorlar kendilerini. Aksine alabildiğine özgür hissediyorlar.  Eşinin konumu ve çevresi itibariyle o ana kadar hep kendisinden büyük yaşlı insanların sıkıcı sosyete hayatı içinde bunalan Veronica Micle ilk kez o insanlardan farklı ve kendini heyecanlandıran özgür hissettiren çılgın bir adamla tanışıyordu. Kendisi çok güzel, iyi eğitim almış olmasına rağmen küçük yaşta kendisinden yaşça büyük bir adamla evlendirildiği için özgürlük, sevgi, aşk gibi duyguları yaşamayı o ana kadar sadece hayal edebiliyordu ve ilk defa hayallerindeki gibi, düşlediği gibi biriyle tanışıyordu. Kendisine kadın olduğunu ve sevildiğini hissettiren biriyle… Saf bir aşktı. Mihai Eminescu mektuplarında, anılarında fiziki temastan sadece bir kez söz ediyor, bir kucaklaşmadan… Şöyle anlatıyor; “16/ 4/1876 hayatımın en güzel günüydü. Veronica’yı kucakladım ona sarıldım ve onu öptüm. Bana mavi çiçekler hediye etti ve onları hayatım boyunca saklayacağım.”

Viyana’daki tanışmanın ve orada birlikte geçirdikleri günlerin ardından Mihai Eminescu 1874 yılında İaşi şehrindeki kütüphaneye genel müdür olarak atandı.  Eminescu o görevde üç yıl kaldı. Bu üç yıl boyunca Ştefan Micle’nin evine de defalarca gitti, ayrıca Veronica’nın piyano çaldığı solona da sık sık giderdi. Az önce fiziki temasları olmadığını yazdım ama başka rivayetler de var. Bu üç yıl boyunca Eminescu gün geçtikçe daha fazla bağlandı Veronica’ya. O dönemde Veronica’ya gönderdiği bir mektupta;”Hanımefendi, iki yıl boyunca çalışamadım, ahmak gibi beyhude bir umudu takip ettim. Siz kafamda bir hayalsiniz ve sizi tıpkı bir tabloyu seven biri gibi seviyorum.”
O kucaklamadan sonra her ikisinde de çok belirgin değişiklikler olmaya başlamıştı. Mihai Eminescu’nun şiirlerinde bu hemen fark ediliyordu. O dönemde, bir kaç ay boyunca çok sayıda şiir yazdı ve sadece başlıklar bile aşkı, acıyı, gelgitleri, açıkça anlatıyordu. “Gizli Seviyoruz,  Ben Sayıyorum Ah Ağlıyorum, Ne Fısıldıyorsun O Kadar Gizli,  Zehir Ve Büyü, Kıskançlık Ve Başka Şeyler” şiirlerini o dönemde yazdı.

Mihai Eminescu İaşi şehrinden 1877 yılında ayrıldı ve Bükreş’e taşındı. O dönemde Veronica’nın büyüsünden kurtulmuş gibiydi sanki ve şiirleri de. “Aşk Sözcükleriyle Bana İşkence Ettin” şiirindeki  “Kadere nasıl teşekkür ediyorum, senden kurtuldum” veya “Bugün kendimi yine yalnız ve iyi görüyorum” mısralarında olduğu gibi.  Hatta şiir “Seni artık zor hatırlıyorum”  diye bitiyor.

Veronica Micle’nin eşi Ştefan Micle 1879 yılında vefat etti. Veronica Micle artık dul bir kadın ve iki kız çocuğun annesiydi. Mihai Eminescu her ne kadar daha önce Veronica’nın büyüsünden kurtulduğunu şiirinde yazmışsa da Veronica’ya yazdığı taziye mektubundaki cümlelerinden durumun hiç de böyle olmadığı anlaşılıyordu. Söyle yazmıştı Mihai Eminscu o taziye mektubunda; “Hayatım tuhaf ve bütün tanıdıklarım için de anlaşılmaz, sensiz hiç bir anlamı yok” Hemen o sıralarda bir şiir de yazdı: “Dünya Bana Bir Sayı Gibi Geliyor”

Veronica Micle eşinin ölümünden çok kısa bir süre sonra, hiç beklemeden sevdiği adamın yanına gitti, Bükreş’e. Orada birkaç ay birlikte geçirdiler. Kaynaklar bu kısa süreyi “bal ayı” olarak anlatıyor. Yeni bir yuva kurmaya çalıştılar ama maddi sıkıntılardan dolayı başaramadılar. Bazı kaynaklarda “Eminescu’nun eğer evlenirlerse, Veronica’nın ölmüş eşinden kalan maaşı alamayacağını düşündüğü ve kendisinin de sevdiği kadına ve çocuklarına rahat bir hayat sunamayacağından korktuğu için aslında hiç bir zaman evlenmek istemediği “ belirtiliyor.

O dönemde kendileri için bir yuva kurmayı başaramadılar ve Veronica, İaşi şehrine geri döndü. Bir yıl kadar mektuplaştılar. Mektup gönderen daha çok Veronica idi. Sitem dolu mektuplar. Bu sırada bir makale yazdı Veronica ve yayınlandı. Eminescu’nun ilgisizliğinden kaynaklanan öfkeyle ve yine Eminescu’nun kendisine gönderdiği mektuplardaki “edebiyat dünyası” hakkındaki itiraflara dayanarak yazılmış bir makale. Makalenin ismi “Jüpiter’in Haremi ve Bir Edebiyat Çemberinin Gizemi’ idi. Veronica, makalesine dayanak olan Eminescu’nun o mektuplarını tümüyle ve orijinal haliyle hiçbir zaman hiçbir yerde yayınlamadı.

Veronica’ın o sitem dolu mektupları ve davranışları yaşadıklarından kaynaklanıyordu. Dul bir kadın ve iki çocuk annesi olarak, genç ve ünlü bir şair ile gönül ilişkisinin herkesin dilinde olmasına çok üzülüyordu. Veronica’nın “dünyaya karşı beni rezil ettin, küçük düşürdün” şeklindeki sitemleri devam etti hep. Mihai Eminescu’nun kendisiyle evlenmesini engelleyen aslında makalesinde söz ettiği edebiyat çemberinin içindekilerdi Veronica’ya göre…

Mihai Eminesc’nun dikkatini çekmek için, yalvartmak için Veronica kışkırtıcı mektuplar da gönderiyordu. Eminescu’nun ileri derecedeki kıskançlığını bildiği için “gelmezsen ben süslenirim ve bulvarda gezmeye çıkarım” diye yazıyordu ona. “Bulvarda gezmeye çıkarım”  diyerek  “ sen değil başka erkeklerin gözleri benim güzelliğimi seyredecek, görecek” demek istiyordu.  Eminescu ise bu mektupları aldığında, sevgi dolu sözlerle ve pek çok bahane öne sürerek Veronica’nın “süslenip bulvarda gezmesini” engellemeye çalışıyordu.

Mihai Eminescu’nun kıskançlık krizleri, açıklanamayan çılgınlık dürtüleri özellikle mektuplarında oldukça belirgin. Misal; “Veronica bilmelisin ki seni sevdiğim kadar, bazen, senden nefret ediyorum; bu nefret sebepsiz, anlatılmaz, sadece başkasıyla birlikte gülüyorsun, gülüş ki benim verdiğim değerindeki değerinde değil ve başkasının sana dokunacağı düşüncesi beni çıldırtıyor, bedenin bana ait ve paylaşılamaz. Senden nefret ediyorum bazen çünkü biliyorum ki beni deli eden çekiciliğin sahibisin, senden nefret ediyorum bana ait bir serveti senin başkasına sunabilme ihtimalini düşündükçe, servet ki tek servetim. Seninle tam mutlu olabilmem ve sakin olabilmem için insanlardan uzak, kimseye seni takdim etmek zorunda kalmadan seni bir kulübeye kapatıp o kulübeye yalnızca ben girmeliyim”.

Veronica ise mektuplarında “Sen bana o kadar az yazıyorsun ki mektubu açar açmaz okumayı bitiriyorum”,  ” Sana yazmamaya karar verdim, senin taşı sıkarken akan su kadar cevaplar vermemen için” veya “Sessizliğinin yılmazlığı yüreğimi parçalıyor” diyordu.

O dönemde, 1880 yılında Veronica Micle artık ayrılmak istediğini yazınca Mihai Eminescu hemen İaşi şehrine Veronica’nın yanına gitti onu bu isteğinden vazgeçirebilmek için ve başardı ama çok kısa bir süre için.

Bir mektubunda Mihai Eminescu:
” Biliyorum seni hak etmiyorum. Sana defalarca beni bağışlaman için yalvardım, hayatının üzerindeki mutsuzluk gölgesini atmaya cüret ettim ve sen iyi niyetle hep görmezden geldin beceriksizliğimi, hareket eksikliğimi ve zayıf karakterimi ki hayatımdaki kötülüklerin ana kaynağı. Senin için şüphesiz ki daha iyi bu sorumluluktan kurtulmak, bu adam hiç bir şey yapamıyor, hiç bir şey istemiyor, bu adam ki ömrünü tüketiyor korkaklığıyla ve güçsüzlüğüyle. Yaşamaya cesareti yok, ruhunda bir ışın yok ama bütün bunlara rağmen seni sevmeye cüret ettim. İnsanların düşüncelerini ve bakışlarını hesaba katmadım, benim olma isteğimin olmasını istemişim. Sana olan kötülüğüm ve davranışlarım beni korkutuyor” diyordu.

Mihai Eminescu ve Veronica Micle’nin 1881 ile 1882 yılları arasında bir önceki “nişanlılık” gibi bir beraberlikleri daha oldu. Tarih tekerrürden ibaret dercesine tekrar aynı şeyleri yaşadılar. Bu dönemden sonra Eminescu’nun hastalığı sinsice ilerlemeye başladı ve 1883 yılından itibaren hayatının geri kalan altı yılını daha çok hastanelerde, sanatoryumlarda geçirdi, yurt içi ve yurt dışında.

Bu sıralarda Veronica Micle’nin ilk ve tek kitabı yayınlandı, 1887 yılında. Mihai Eminescu o kitap için” Onun kitabı benim için ebediyen yeni kalacak. Ne güzel dizelerle karşılaştım bu kitapçıkta. Sen de oku, haklı olduğumu göreceksin” demişti.  Ertesi yıl 1888 yılında Eminescu Botoşani’den, yani doğduğu şehirden ayrılıp Bükreş’e temelli taşındı,  Mihai Eminescu’yu buna Veronica ikna etti. 1889 yılının ilk günlerinden sonra Mihai Eminescu’nun hastalığı gün geçtikçe ağırlaştı ve 15 Haziran 1889 yılında hayatını kaybetti. “Bir Tek Özlemim Daha Var” isimli şiirindeki gibi defnedildi. Sade bir tören, sade bir tabut ve en önemlisi şiirlerindeki “kutsal ıhlamur ağacı” mezarının yanı başında, başucunda… Bükreş’teki bugünkü adıyla Bellu mezarlığına defnedildi. Mihai Eminescu şiirlerindeki “kutsal ıhlamur ağacı” İaşi şehrinde, çok yaşlı bir ağaç, yaklaşık 500 yıllık.

Veronica Micle de Mihai Eminescu’nun ölümünden 50 gün sonra sevdiği adama uzun yıllar önce söz verdiği gibi hayatına son verdi cıva içerek; “Hayatımı sana kurban olarak getireceğim” demişti. “Ruhum ölümden sonra da sevilen şairin gölgesini arayacak”. Veronica Micle sevdiği adamdan uzak bir yerde öleceğini biliyor gibiydi; “biz bir birimizden uzak öleceğiz, belki bir birimize ağlamayacağız” demişti.
Veronica Micle kendisine annesi Ana Cımpeanu’dan miras kalan evi bir manastıra bağışladı ve kendisi de o manastırda intihar ederek öldü. Mezarı da orada… İntihar etmeden önce arkadaşlarını topladı, Mihai Eminescu’nun kendisi için yazdığı şiirleri okudular, çıkan yorumları okudular ve önceden eczaneden temin ettiği cıva ile o gece intihar etti.

Benim mümkün olduğunca özetleyerek çok kısa bir hikâye şeklinde anlatmaya çalıştığım son derece trajik ve hayli fırtınalı yaşanmış olan bu büyük aşkı her yönüyle bilmek anlamak ve hissetmek için elbette ki bu yazı yetmez.  Veronica Micle ile Mihai Eminescu’nun ölümlerinden sonra nesilden nesile aktarıldıkça adeta efsaneleşen bu gerçek aşk hikâyesi birçok araştırmaya ve yazıya konu olduğu gibi “Sonsuz Bir Aşk” adıyla sinema filmi olarak beyaz perdeye de aktarılmış.

Ben bir aşk hikâyesi dedim ama yanlış dedim galiba. Bu hikâye değil, hikâyeden çok öte… İnsanın yüreğini alabildiğine sarsan bir şiir bu.. Evet,  yürekleri sarsan bir aşk şiiri demeliydim. Gerçek “Bir Aşk Şiiri”,  iki şairin, Veronica ile Eminescu’nun birlikte yazdığı…

Teodora Doni

Kaynak: asanatlar.com/sairlerin-aski-veronica-micle-ile-mihai-eminescu/

Bir Tek Dileğim Var

Dileğim var bir tek:
Dingin bir ülkede
Deniz kıyısında ölmek;
Kumsalının üstünde,
O yüzdüğüm, her zaman,
Bir cennete nazır,
Yanında ormanı hazır,
Huzur dolu derinliklere uzanan.
Bedenim ne mezar ister,
Ne de mum ışıkları,
Örün sarmaşıkları
Bir yatak yapın yeter.

Benim için ne göz yaşı dökün,
Ne üzün kendinizi
Yalnız sonbahar, bırakın
Versin yapraklara dilini
Akarken bir küçük çay
Dalgacıklarında şırıltılı bir seda,
Ve çam ağaçlarının arasında
Görünürken ay,
Usulca öttürürken
Titreşen ahengini rüzgar
Ve üzerime ıhlamur
Çiçeklerini dökerken.

Artık bir gezgin
Olmayacağım vakit daha fazla
Anın
Hatıramı şefkatla.
Ve çoban yıldızı
Çamların üstündeyken artık
Yoldaşım olacak iyilik
Üstümde nazikçe gülecek yüzü;
Yaslı bir havada,
Deniz söyleyecek kederli nakaratlar
Ve ben tekrar
Toprak olcağım tenhada.

Mihai Eminescu
Çeviri: Osman Tuğlu

Çobanyıldızı

Geçmişin hikayelerinde
Belki de hiç söylenmemiş.
Soylu büyük bir ailede,
Peri gibi bir kız varmış.

Ailenin tek bir kızı,
Sevimli ve güzelmiş.
Azizeler arasında en iyisi,
Yıldızlar ortasında ay’mış.

Yüksek şatolar gölgesinde,
Güven içinde gidiyormuş.
Pencere köşesinde,
Çobanyıldızı’nı bekliyormuş.

Bakarken deniz ufkuna,
Yükselerek parlıyordu.
Hareketli patika yolda,
Kurşuni kayıklar gidiyordu.

Bugün de görüyor, yarın da,
Böylece hayaline girerdi.
Hep izledi haftalarca yukarda,
Güzel kızın gönlüne damladı.

Dirsekleri arasında başı,
Düşlerinde onu arzuluyor.
Yüreğine tüm hasretini,
Gönlüne aşkını dolduruyor.

Herhangi bir gecede,
Nasıl da canlı parlıyor.
Şatonun kara gölgesinde,
Görüneceğini düşlüyor,

*

Kızın ardında adım adım,
Birden odasına dalıyor.
Kırağı düşmüş toprak gibi,
Bir serinlik veriyor.

Uzanıp doğruca yatağına,
O hemen uykuya dalıyor.
Dokunup elleriyle göğsüne,
Güzel kirpiklerini kapatıyor.

Işık aynaya vurunca,
Bedenine yansıyor.
Yüzünü çevirse de.
İri gözlere saçılıyor.

O, aynadan ürperip,
Gülümseyerek süzüyordu.
Geçmişi rüyasına dağılıp,
Gönlünün içine giriyordu.

Kız uykuda onunla sanki,
Ah edip iç çekerek konuşuyor,
…-“Ah gecelerimin tatlı beyi
Neden gelmiyorsun gel”, diyor.

Yavaşça in Çobanyıldızı,
Parlak ışıklarından kayarak,
Aydınlat bu yaşamımı.
Evime ve hayalime girerek.”

Heyecanla dinleyip,
Giderek tutuşuyordu.
Şimşek gibi çakıp,
Denizde kayboluyordu.

Nasıl da suya düştü,
Gökte daireler çizerek.
Bilinmeyen derinlikte,
Sevimli bir genç büyüyerek.

Sessizce pencere kenarında.
Eşiğin ortasından geçiyor.
Elinde tuttuğu bastonuyla,
Acıları birleştiriyor.

Yumuşacık altın saçlı,
Genç bir beye benziyor.
Çıplak omuzundan aşağı,
Mor bir atkı bağlıyor.

Ama bakarken gölgesine,
Beyaz mum gibi dökülür.
Bir ölü, gözleri sevecen,
Dışarıda şimşek çakıyor.

-“İnan yerimden zor geldim,
Ardımdaki çağrıların üstüne,
Bak gökyüzü babamdır benim,
Deniz de benim anam.

Görmek için yakından,
Odana girmeye geldim,
İndim parlak ışığımdan,
Ve sular içinde doğdum.

Bilinmez özlemimle geldim.
İrkilme, her şeyi bırak sen,
Gökteki Çobanyıldızı’yım;
Gelinim olacaksın sen.

Şatonun kolonları mercan.
Sen sonsuzda yaşadıkça,
Dünyada okyanustur insan,
Hep seni dinledikçe.”

-“Rüyalardaki gibi güzelsin,
Melek görünüşündesin,
Düşündüğün yolda ben;
Gidemem hiçbir zaman.

Yaşam olmadan da ışıksın,
Sözlerin, giysilerin yabancı,
Korkutuyor beni gözlerin.
Sen ölüsün, ben canlı.

*

Bir gün geçer, üç gün de
O, yine de gece gelir,
Çobanyıldızı üstüne,
Parlak ışıklarını saçar.

Kız uyuyup sakince,
Onu hep hayal ediyor.
Ve hasret çekiyor beye,
Yüreğinden tutuşuyor.

-“Yavaşça in Çobanyıldızı,
Parlak ışıklardan kayarak,
Aydınlat bu yaşamımı.
Evime ve hayalime girerek”

Gökte sesini duyunca,
Acısından sönüyor,
Kaybolduğu yerde
Gök dönmeye başlıyor.

Bakır kıvılcımlar boşlukta,
Tüm evrene yayılıyor,
Kaos içindeki ovada,
Bir adam secde ediyor.

Saçı siyah salkıma benzeyip;
Sanki taç gibi parlıyor,
Güneşin ateşiyle yıkanıp,
Doğrulardan geliyor,

Kurtulunca yaslardan.
Günahsız omuzları.
Düşünerek geliyor,
Ve solgundur yüzü.

Gözleri iri ve hoş gibi.
Umut içinde ışıldıyor.
Sanki iki evsiz gibi,
Karanlıkla doluyor.

-“Uzun bir yoldan geldim,
Şimdi seni dinlemek için,
Güneş babamdır benim,
Geceler de annem.

Benim tanımsız özlemim,
Bırak ne olur her şeyi,
Çobanyıldızı’nım ben;
Gelinim olacaksın sen.

Konayım sarı saçlarına,
Bizi yıldızlar birleştirsin,
Sevecen ol onlardan,
Doğ semamda bir tanem”

– “Ancak, rüya gibi güzelsin,
Huysuzsun belki bir an;
Fakat açtığın o yollardan,
Gidemeyiz hiçbir zaman.

Acımasız boş sevginden,
Göğüs kolonlarım ağrıyor,
Ah, beni o iri bakışların,
Bana baktıkça yakıyor”

– “Ama nasıl inebilirim?
Acaba bunu anlar mısın?
Çünkü ben ölümsüzüm,
Sen ise ölümlüsün?”

– “Seçkin sözleri aramam,
Nasıl başlar bilmiyorum,
Seni ben anlayamam.
Anlayarak konuşurum,

İstiyorsan gerçeğinle,
Hemen seni sevebileyim,
Sen de ölümlü ol benimle.
İn gel yere de göreyim”

– “Bir öpücük uğruna mı,
Ölümsüzlüğü istiyorsun,
Ne kadar çok sevdiğimi,
Anlamanı istiyorum;

Başka bir kanun göster,
Üzülerek doğayım,
Ben buraya bağlıyım,
Beni çözebilirsen.

Gidiyor, hep giderken,
Kıza bakıp sevdalanarak,
Koptu kendi yerinden,
Çoğu zaman kaybolarak.

*

Catalin bu mevsimde,
Güçlü bir evcil çocuk,
Misafirler masada,
Kadehe şarap koyar.

Çaba gösterir tavırlarıyla,
Giysilerle kendini sevdirir,
Bir çiçekten olmuşsa da.
Cesur ve açıkgözlüdür.

Gelincik gibidir yanakları,
Catalin onu gizlice süzüyor,
Saklanıp gözetleyerek kızı,
Hep kurnazca konuşuyor.

Güzel ama sıkılgan,
Yakan alev gibi sevimli,
Dene şansını istersen.
Hey Catalin tam yeri,

Bir köşede gerçekten,
Kızı nazikçe kucakladı,
-“Ne istiyorsun Catalin?
Git işine bak”, dedi.

– “Ne istiyorsun? İsterdim ki,
Dalma hep düşüncelere,
Daha hoş görünesin ki
Bir öpücük ver sadece.”

– “Huzur ver, uzaklara git,
Ne istediğini bilmem.
Sarmış beni ölüm özlemi.
Gökteki Çobanyıldızı’yım.”

– “Bilmiyorsan göstereyim,
Sevmeyi tane tane.
Yeter ki öfkelenme
Uslu durabilirsen.”

Tuzak kuran avcı gibi,
Korudaki kuşlara,
Uzatırsam sol yanımı,
Sar beni de kucakla.

Kıpırdanmayan gözlerin,
Bakışlarımın altındadır,
Dikilip altında güneşin,
Sanki ökçesinden yükselir.

Ne zaman Yüzüm yüzünde,
Doyumsuzca bakışıyoruz,
Senin de yüzün yüzümde,
Hoş geçiyor hayatımız.

Bilesin ki çok doluyum,
Bu gerçek sevginle,
Öp ne olur sevineyim.
Sarılıp da okşadığında,

Sanki çocukça dinliyor,
Şaşırıp, çılgınca eğleniyor,
Sevimli ve Çekingendir,
İstekli ama, bekliyor,

Sessizce:- “Yine de bana
Seni ben tanıyorum.
Geveze ve bir hiçtin ama,
Yine de bana uygunsun…

Çobanyıldızı yine belirdi,
Unutulan bu sessizlikte,
Ufukta beliriyor belli,
Büyük yalnızlığında.

Kirpiklerim ağırlaştı,
Gözyaşlarım dinmiyor,
Geçince su dalgaları,
Ona doğru gidiyor.

Parlıyor güçlü bir aşkla,
Bütün dertlerimi kovuyor,
Ona kavuşmamak adına,
Hep yükseklere çıkıyor.

Onları ayıran dünyadan,
Ezilip ebedice batıyor,
Çok uzaklardan da olsa
Onu eskisi gibi seviyor.

Bu nedenle günlerim,
Bozkır gibi boş kalır.
Büyülü kutsal gecelerim
Onsuz anlamsız kalır”

– “Bir çocuksun hepsi bu,
Hadi gel kaçalım buradan,
Herkese unutturalım bunu.
Silip izimizi ardından,

Çünkü ikimiz de uslu,
Gururlu ve onurluyuz,
Çobanyıldızı’nın düşünü….
Aile özlemini de kaybederiz,

Çobanyıldızı göründü,
Göklerin kanadında.
Binlerce sene oldu,
Bunca saniyelerde.

Yıldızlı bir gök üstünden,
Göğün üstünde yıldızlar,
Bir şimşek gibi bitmeyen,
Boşlukta yok olup gider.

Tehlikeli bir vadi,
Örtüyor etrafını,
Her zaman olduğu gibi,
Işıktan bir pınardı.

Deniz gibi kabarıp,
Akıp onu kucaklıyor,
Her şeyini kaybedip,
Düşünde buluşuyor.

Orada, her şey boş,
Gözleri yabancıdır.
Doğumlar da bir boş.
Sanki zaman geçicidir.

Her şey var ama yoktur.
Susamış yutkunuyor sanki,
Kör kuyu içinde unutulur,
Görünmez bir boşluk sanki.

“Bu ağır yükten,
Kurtar beni ey tanrım,
Yerde hep övülürsün,
Her şeye de kadirsin.

Ne istersen iste tanrım,
Bana başka bir kader ver,
Her yaşamın kaynağısın,
Ölümü de sen verdin.

Ölümsüzlüğümü geri al,
Bakışlarımdaki alev ile.
Her şeyi değiştir de al.
Bir saatlik sevgi ile,

Tanrım, kaos içinden çıktım,
Yine o kaosa döneceğim.
Bu boşluk içinde doğdum.
Yine de boşlukta duracağım.

– “Hyperion’un ikizi,
Doğ bütün insanlar gibi,
İsteme benden bir mucize,
Adsız bir beden gibi.

Sen bir insan mı olacaksın?
Onlara mı benzeyeceksin?
Sen de herkes gibi ölümlü,
Yeniden insan doğacaksın.

Umut bekleme yelden.
Dağıtır düşüncelerini,
Dalgalar hissedilince mezardan,
Ardından yine dalgalar doğardı.

Şans yıldızıdır sadece.
Kaderlerine boyun eğer.
Tanımayız ölümü de.
Yoktur yer va zamanımız meğer.

Dünün sonsuz gönlünden,
Ölen bugün yine yaşar,
Doğacak başkası yeniden.
Güneş yok olursa eğer,

Ölümsüzlük için doğsan
Ardından yine ölüm izler…
Çünkü ölür her doğan,
Ve de ölmek için doğar.

Yine de Hyperion’sun.
Göründüğünde kal ve dur.
Sana gücümü vereyim.
Anla beni ne olur.

Vereyim mi aynı sesi?
Ardındaki yakınmaya,
Denizde bir ada mı?
Ormanlık dağları yoksa,

Gücün ve doğruluğunla,
Göster bana yaptıklarını.
Dünyayı bölüp vereyim de,
Sürdüresin saltanatını.

Başarıp, kazanır mısın?
Ordular, gemiler vereyim.
Topraklar ve denizleri mi?
Ancak ölümü veremem.

Ölmek istiyorsan kim için?
Dön de kendine gel bak,
Yine de kayıp topraklar için,
Neler bekliyor seni gör bak.

Onun yerinde gökten gelen,
Hayperion dönüyor,
Bugün olduğu gibi dün de
Hep ışığını yayıyor.

Çünkü gün batmakta,
Gece başlamak üzere,
Sessizce ay doğmakta,
Sulara hareketlenmek üzere.

Kutsal ışıklarla dolu,
Ağaçlar arasındaki yollar,
Ihlamur altında sevgi dolu,
İki genç buluşuyor.

– “Bırak, başımı göğsüne daya.
Sevgilim, orada uyuyacak,
Işıklar gözlerimin altında,
Sevimli ve hoşça konuşacak.

Büyülü sert ışıklar içinde,
Düşüncelerini bana ver.
Benim gecemin üstüne.
Sonsuz huzurunu ver,

Ve kal üstümde benim,
Takip et acılarımı öylece,
Geçmişteki rüyamsın.
Benim her şeyden önce,

Ürperen o güzel kızı,
Hayperion görüyor,
Açıyor o da kucağını.
Boynuna zor sarılıyor.

Çiçeğin gümüş kokusuna,
Hoş bir yağmur yağıyor,
Uzun örgülü sarışın.
Ve iki çocuk büyüyor,

Sevgiden sarhoş olup,
Açıp gözlerini bakıyor.
Çobanyıldızı sessiz olup,
İnanıp dileğine bakıyor.

– “Çobanyıldızı in aşağıya,
Işıklarından kayarak.
Gir içine düşüncemin,
Şansımı da aydınlat.

Önceki gibi ürperiyor,
Derinlik ve yokuşlarda,
Tek başına yol alıyor,
Hareketli dalgalarda.

Ama, eskisi gibi düşmüyor,
Denizlerden başka yere,
– “Sana ne, bu balçıktan
Ben veya başkası da!

Yaşıyordu bu göklerde,
Bahtı hep açık olsun,
Bense kendi dünyamda,
Ölümsüz de üzgün.”

Mihai Eminescu
(Çevirmen Ali Narçın)

Genel bir bakış sergilendiğinde Doğa sevgisi ve aşk sevgisini bir bütünlük içinde şiirlerinin mutfağında kullandığı ve özellikle sevgilisi Veronica’nın aşkını yüceleştirdiği bazen de tepkilerini gösterdiğine tanık olmak hiç de zor değildir. Çünkü aradığı sevgiyi Veronica’da bile bulamayan şair; ifadeleri olmayan bir aşkı arar durur. Ancak belgelerin tümünde Mihai Eminescu’nun tek sevgilisi olarak adı belirtilen Veronica için son derece duygusal, romantik şiirler yazdığı belirtilmektedir. Yaşam alanı içinde çalışmalarına, kişiliğine karşı yapılan eleştiriler için de ayrı bir şiir yazar. “Crıtıcilor mei” (Eleştirenlerim) adlı şiirinde; ”Yazacak bir şey yoksa/Şiir yazmak kolaydır!/Dolambaçlı boş sözleri/Yan yana kuyruk yapar/” şeklinde bir ifadeyle şiir yoluyla eleştirisini yapmaktadır. 1870 yılında Romen edebiyatının en üst düzeydeki eleştirmeni Titu Maurescu..Mihai Eminescu’ya gerçek bir şair ünvanını verir. Eminescu Muhafazakâr milliyetçi görüşü nedeniyle Romen politikasının sağ kanadının bir sembolü durumuna getirilir. Şiirlerinde, Budizm, Hıristiyanlık ve Ateistlik temaları görülür. Bu tavrıyla daha önce sosyalistler tarafından benimsenen Eminescu’nun milli duygulara yaslanması nedeniyle sempatileri azalır ve önemsenmez duruma getirilir. Şiir çalışmalarındaki şekli serbest ölçüye dayanan Eminescu’nun “gazel, kâside, ölçü” türlerinden de yararlandığı ve “sone” de yazdığı görülmektedir. Özellikle uzun şiir yazma biçimi Mihai Eminescu’nun içinde bitmeyen duygularının yükselişi anlamında değerlendirilmiştir. Yazdığı şiirlerinin bazılarında “Divan Edebiyatı”nın biçimini görmek de mümkündür.

Kaynak: http://www.alinarcin.com