Sevgiliyi Paylaşmak

Remzi ağabey…

Özürle başlayayım. Yıllar oldu. Yazamadım. Arayamadım. Demek sana ulaşabilmek acı olayların yaşanmasını bekliyormuş.

Acı! Çok acı. Önce, geçen yıl eşimi yitirdim. Trafik kazası. Bir ayağım koptu benim de. Ben, o “yanağından kan damlayan, aslan gibi adam”, sakat, ezik, bitkin, bıkkın, huysuz bir haline geldim. “Öleyim ulan” dedim, kendi kendime. Hayattaki tek varlığımı yitirmişim. (Karımı, bacağımı değil! Bacağım umrumda değil!) Çocuk yok, çoluk yok. Dost yok. Aylarca hastanede kaldım. Çalmadı kimse kapımı. “Rüştü, sağ mısın?” demediler. İnsan sevgisiyle dolu, can sevgisiyle yanan yüreğiyle Rüştü’yü yapayalnız koydular. Allahtan birikmiş param vardı. Dükkanı ortağım çalıştırdı. Namuslu adam, hakkımı yemedi ama sevmedi beni, başımı bir gün olsun okşamadı. (Neden kimse başımı okşamıyor, abi? Sevgisizlikten eriyorum. Neden kimse dokunmuyor bana? Bir şeye ihtiyacın var mı diye sormuyor. Kainata ihtiyacım var benim. Cümle mahlukata. Taşa toprağa, güneş ışığına, deniz kokusuna. Senin anlayacağın sevgiye. Sevgiye ağabeyciğim, beni sever, başımı okşar mısın?) Diyeceksin ki eşek kadar adamın saçını okşamak da ne oluyor? İyi oluyor, be ağabeyciğim. Şu zalim dünyayı anlamak mümkün mü?

Bana hayatın gerçeklerinden söz etme. Hepsini iyi bilirim. Küçücük yaşta başladım, oto tamirciliğine. Yıllarca çıraklık yaptım. Bu arada okudum da. Para kazandım. Kendine dükkan açtım.

Allah’ım görüyor. Ben nasıl temiz bir adamım. Veriyor. Güzel bir kız. Karıcığım. Zavallı karıcığım. On yılını verdi bana. Okumuş bir kızdı. Beni eğitti. Ondan çok şey öğrendim. Senin öğrencinmiş. Tanıştırdı seni benimle. Evimize geldin. Seni sevdim. İçki içtik, türküler söyledik. Harbi adamdın. Hoş adamdın. Hep konuştun. Söylediklerinin bir kısmını anladım, çoğunu anlayamadım. Karım anlıyordu. Onunla geceler boyu konuştunuz. Ben uyuyup kalıyordum, masada.

Sonra, sen yittin gittin. Bir kart yollamışsın Rusya’dan. Orada hocalığa başlamışsın. O zaman, “ne matrak hoca” dedim içimden, Rusya’ya gitmiş. Komünist midir nedir, gül gibi vatanı dururken. Her neyse gittin işte. Karım çok üzüldü. Günlerce ağladı. Şaştım kaldım. “Karıdaki hoca aşkına bak!” dedim.

Sonra tutturdu mu, rahmetli, illa çocuğumuz olsun diyerek. Olmuyor ne yapayım. Gittik, baktırdık, kusur bende. Dev gibi adam, kısır.

Karım, sabahlara kadar okuyor, yazıyor, düşünüyor. “Yahu” dedim, “Galiba üşütüyor, bizimki.” Doktora götürdüm. “Ağır bir depresyon geçiriyor” dedi. Çiçeğe bakar gibi baktım ona, ağabeyciğim.

Sonra… Bir gece hadi gezelim dedi. Olmaz, molmaz dedimse de dinletemedim. “İlle de ben süreceğim” dedi. “Sen kemerini bağla.” Bağladım. Baktım yüzüne hafifçe. Sapsarı. Göz çukurları morarmış. Sanki bu dünyanın insanı değil. “Aman, Süheyla dikkatli sür” diyecek oldum. Zehir gibi gülümsedi. Sustu. Sonra… Girdi bir TIR’ın altına. Bitti her şey.

Uzatmayayım, uzun süre hastanede yattıktan sonra çıktım. Kimi kimsesi yoktu rahmetlinin. Eşyalarını toplayıp, bir fakire vereyim dedim. Benim okuyamadığım bir yığın kitabı vardı. Birinin içinden dört beş mektup düştü. Yırtıp atacaktım ki merak ettim. Açtım.

Senin el yazın. Uzun uzun yazmışsın. Önce, benim anlamadığım tartışmalar. Sandım. Değil. Bir aşk mektubu. Karıma yazmışsın. Ne güzel sözler öyle be Remzi abi! Karımı ne güzel anlatmışsın. Ağladım hüngür hüngür. Çok duygulu bir adammışsın, ince biri. Karımla da yatmışsın. Önce kızdım, ama geçti sonra. Seni kıskanmadım. Zaten masada hep dikkat ederdim, birbirinizle sevişir gibi konuşurdunuz. İnsan nasıl karısını doktorundan kıskanmazsa, senden de hiç kıskanmadım. Yatmanız yanlış. Ama olmuş bir kere. Güzel olmuştur, sanıyorum.

Öteki zarfları da açtım tek tek. Biri kopya kağıdıyla yazılmış mektuptu. Karım size yazmıştı. Sizi çok sevdiğini, sizsiz yapamayacağını söylüyordu. Tarihine baktım. O tarihten bir süre sonra siz Rusya’ya gitmişsiniz (kaçmıştınız!). Bir şeyi anlayamadım. Mektubun son satırıydı, şöyle diyordu: “Sizi de seviyorum.” Şimdi soruyorum, ağabeyciğim, burada “de” ne demek oluyor? Daha kaç kişiyi seviyordu Süheyla? Yoksa bir sizi, bir de beni mi? Galiba ikincisi doğru. Bu sözü öyle anladım. Bir sevindim, bir sevindim ki sorma. Süheyla beni seviyordu, demek. Söylerdi de rahmetli sağlığında, “Ey, koca adam, seni seviyorum” derdi. Doğruydu. Severdi. Ben hiç sevilmez miyim be ağabeyciğim?

Düşünüyorum da, Süheyla ölmeseydi, seninle paylaşabilir miydik onu? Evimize gelip, tartışmalarınızı sürdürseydiniz, mesela? Ben anlasaydım, aranızdaki ilişkiyi, anlamıyor gibi yapsaydım. Yapabilir miydim? Sen yapamadın. Kaçtın, gittin.

Güzel ağabeyim, dön gel artık. Oturup, onu hayırla analım. Güzelliğinden söz edelim. Ben ut çalarım sana. Şarkı söylerim. Demleniriz.

Mektubu Dolmabahçe camiinin yanındaki açıklıktan yazıyorum. Arabamı deniz kıyısına park ettim. Sabahın altısında. Yanımda yeni sevgilim var. Güzel, iyi bir kız. Bana baktı, garip, hastanede. Hemşiredir. Sıcak kalpli. Yoksul. Süheyla’ya benzemiyor, ama olsun. Zaten kim ona benzeyebilir ki?

Arabayı park ettim. Sevgilime büfeden sahlep söyledim. Kendime bir çay alıp, kıyıdaki taburelere oturup yazıyorum sana. Adresini, senin de öğrencin olan Süheyla’nın bir arkadaşından (Zehra!) aldım. Umarım, yerine ulaşır.

Oralardan evlen de gel. Bizim gibilere yalnızlık yakışmaz. Sevgilerimizle, yalnız kalmayı biliriz çünkü. Bu laf benim değil, tahmin edersin. Süheyla söylemişti, galiba seninmiş.

Öperim, aslan ağabeyciğim, adresim aşağıdadır.

Can arkadaşın Rüştü Deniz.

(Okura not: Bu yazıyı 17 Kasım 1995 günü, saat 5.30’da yazmaya başladım. Taksim’den Dolmabahçe’ye inen yolda, boğazın karşı tepelerinde güneş doğuyordu. Oracığa çöküp, tuhaftır, hüngür hüngür ağladım. Kıyıya indim. Taburelerden birine oturup, kendime bir çay söyledim. Yazmayı sürdürdüm. Yazı bitince ağladığımı unutmuşum. Boğazdan yüzüme vuran lodosun bir oyunu olsa gerekti, gözlerimdeki ıslaklık…)

Ahmet İnam

şiir şiir şiir

Meselâ, şiir nereden başlar? Nerede biter? Nerede bulunur? Peki, nedir şiir? Sadece bir edebî tür mü, yoksa ondan fazla bir şey mi?

Elbette şiirîn hikmetinden sual olunmaz. Şiir, uzam ve zamanda yer alan bir nesne gibi bilinemez. Salt bir düşünce de değildir. Derrida’nın deyimle bir “belki” ırmağında bulunur. [1] Belki ırmağında örneğin, “yaşam tiksintisi” [2] duyanlar, yaşamdan uzak kalmak isteyenler bulunur. “Belki” bir kenosis’dir. [3] Boşluk açmaktır; alışılagelen pılı pırtı bakışları, düşünceleri bir kenara iterek, yeni bir anlama alanı, yaşam alanı [4] açmak.”Ayaklarım nereye basıyorsa baba yurdu oradadır” [5] diyenlere karşı. Şiir bir baba yurdu değildir!

Şiir küre çatma anlamında bir “belki”! Dünyaya, şiir küreler çatmak gerek, şiiryuvarlar! Dünya, şiiryuvarlar içre solunursa dünyadır. Ayağımın bastığı yer nasıl vatanım olabilir? İçinde 1. Yârim 2. Şiir küre yoksa? Dünyayı yuvarlayıp küreselleştirenler, “yâr”larını unutuyorlar. Hiçbirinin yâri yok çünkü. [6]

Şiir bir yurt tutma işidir, Heidegger’e yakın anlamıyla: Bir oikêsis dir. Yâriyle yurt tutar insan. İçindeki dışındaki yâriyle. Yâr şiiri besleyen bir erktir, güçtür, enerjidir. Erôs’tur, libido’dur, wille’dir. Yâr, küreye yuvarlanmış insana cinsel nesnedir, yatak arkadaşıdır.Şiiryuvar yoğun bir dünyayı ayakta tutan bir güç kaynağıdır oysa,”belki ırmağında” yürürsek. Pılı pırtı, ıvır zıvır [7] dünyasının zıppırları olan entelektüeller, dünyayı kavramlara, sözcüklere boğarlar. [8] Sözcüklerin çökeltisi altında, canı çıkmış dünyada, şiiryuvarlar çatamazsanız!

Şiirin geldiğini ayak sesinden anlarız. Ivırla zıvırla dolu dünyada bu ses duyulmaz! Fizikte olduğunun aksine, şiirin ayak sesleri ancak boşlukta duyulabilir! Şiirin sesini ileten ortam boşluktur. Oysa, tıklım tıklımdır dünyamız, hınca hınç doludur. Bu boşluk yokluğu, bu tehî olmayan dünya, şiiri buyur etmez. Şiir bir eldir, yabancıdır, itilir sınır kapılarından dünyanın. Şiire karşı bu düşmanlık [9], onun yeryüzünde “mevzûn, mukaffâ” söz olarak anlaşılmasına yol açar. Kapıdan kovdukları şiiri, bacadan manzume olarak alırlar, kendilerine şair diyen zıppırlar! Arada bir düştükleri geçici boşlukları şiirsel boşluk sanırlar. Orda değildir oysa şiir. Şiir yurt tutabilmek [10]için”kalıcı” [11] boşluklar ister.

Şiire belki ırmağından gidilir. Bu ırmakta yürünürse, görülür ki içimizdedir şiir!

Unutma, içimizde çoğu zaman

Ateşli bir şiir vardır uyuyan. [12]

Şiir ateşlidir. Yârin ateşidir, ateşi. Öteki’nin ateşi! Batı kültürünün öteki’si, Levinas’da doruğuna varan biçimiyle, Yahudi-Hıristiyan gelenekten izler taşıyarak, bizim dilimizdeki şiir kürede yâre dönüşür! Dolular âleminin zıppırları yârin peşinden gitmeyi budalalık sanırlar. Şâir bir budaladır, boşlukta duyduğu ayak seslerinde dolayı belki de!

Kolla düşlerini:

Bilgeler budalalar kadar güzel düş göremezler. [13]

Yüreğimizin bağ bozumu sürekli olarak gerçekleştiği için şiirle, sürekli hasadı alındığı için gönlümüzün, hasta derler bize, biz şâirlere.[14]

Kalbimiz bir kez bağ bozumuna uğradı mı

Sayrıdır gayri yaşam. Bilsin herkes bu gizi. [15]

Sayrı olan, sağlıksız olan bu vıdı vıdı dünyadır. Gönlümüzden hasat alınmasına, şiir devşirilmesine dayanamaz. Şâiri manzumeci yapar. Manzumecilere sözde saygı gösterip, “çok büyük ruhlular” [16] dese de, onların kötülüklerinde de büyük olabileceklerini düşünür.

Çok büyük ruhluların çok büyük kötülüklere, çok

büyük iyilikler kadar güçleri yeter. [17]

Bu denli güçlü olan şâir ruhu, şiirin oyuncak olmadığını bilir. Şâirlik zordur, şâiri susturmak zordur çünkü. Şâiri susturamazlar, onun anası sütsüzdür. Sütü olmayan bir anadan, boşluktan, hiçlikten emen şâiri hiçbir ninni susturamaz. Mehmed Hasib Dûrrî (1844-1915) söylüyor:

Şâirin şi’rine eyler kuberâ istihzâ

Lu’b-i sıbyan mı sanırlar acabâ bu fenni

Mâderi sütsüz olan tıflı avutmak müşkil

Sesi kesmez ne kadar dense de neni neni

“Erbâb-ı teşaür çoğalıp, şâir azaldı” dermiş Muallim Nâci. Teşaür, şâirlik iddiasında bulunan, şiir kurnazı, zorluğu yaşamadan şiir tavrını gerçekleştirmeden şâir olmaya kalkandır.

Şâirlik zordur, şiir zor. Boşluktan söz devşirmek.

Her şey zor! Acı öyleyse,

Sen herkesten çok şâire

Amacı coşkudur çünki,

Çünki en zor iş onunki.

Affet şâiri, şiiri! [18]

Şiirin zor, şâirin zor olduğu anlaşılsa da, şiirin, şâirin ne olduğu anlaşılmamıştır.

NELİĞİ ÜSTÜNE ŞİİRİN

Şiir bir varoluş biçimidir. İnsan dünya gezegeninde varlığını, nice zorluklarla da olsa, sürdürebildi; bir anlamda da sürdürebiliyor. Karnını doyurabiliyor, neslini sürdürebiliyor. Bir ölçüde doğal felaketlerle, kıtlıklarla baş edebiliyor, oldukça çok fire verse de bu kavgasında. Kendi kendisiyle savaşıyor, kendi kendini kırıp geçirebiliyor.

Tutunuyor ama sonunda. Hâlâ bu gezegende var. Tutunma bilgisini geliştiriyor, bilimde, tıpta, teknolojide bilgisini genişleterek; daha güçlü tutunmaya çabalıyor.

Mağarasında yaşarken, ava çıkıyor, çevresiyle kavga ediyor, tutunuyor, türünü sürdürebiliyordu. Tutunma kültürü, bu gezegendeki binlerce yıllık tarihi içinde insanı var kıldı. Tutunma kültürü bugünde bugün de egemenliğini sürdürüyor. Yarışmacı, neoliberal düzende, insan tutunmak için koşturup duruyor.

Şiir bu tutunma kültürünün dönüşmesiyle ortaya çıktı. Karnı doymuş mağara insanı, cinsel açlığını da biçimde giderdikten sonra ya da bu açlığın yarattığı enerjiyle, belki de mağarasından, yeni doğmuş aya bakarak, belki de kuşluk vakti çiçek açan ağaçları alaca karanlıkta fark ederek ilk çığlığını attı: yere göğe inledi: Şiir, bir kültür olarak, bir tavır, bir yaşam biçimi olarak bu inlemeden çıktı.

Şiir kültürü, tutunma kültürü içinden, tutunma kültürü sonrası doğdu: Ardından iki yeni kültürü doğurdu: Anlam ve bezeme kültürünü.

Tutunma koşuşturması içinde attığı çığlık, onu türkülere, müziğe götürdü. İçindeki duygu ve düşünce güçlerini uyandırdı. Bu koşuşturmanın anlamını aramaya başladı. Kimi yerlere, kimi nesnelere, kimi insanlara kutsallık atfetti. Değerlerini oluşturmaya başladı. Dili, düşünce ve duygularının gelişmesiyle gelişti. Demek ki şiir dilden önceydi, bir çığlıktı, bir böğürme, bir homurtu. Dil şiirden sonra doğdu!

Kendini ifâde etmeyi denedi, bu arada. Tutunma kültüründen, şiir kültürüne, oradan anlam ve bezeme kültürüne geçişte, duvarlara resimler yaptı, onlara büyüsel anlamlar verdi, büyüyle”kerâmetler” gerçekleştirmeye çalıştı. Dünyayı araçlarla bezedi. Araçları tutunma kültürünü geliştirmek için kullanırken, verdiği anlamlarla yeryüzünde evler, tapınaklar yaptı, totemler yarattı! Ahlâk ve estetik kaygıları gelişti, bu gelişmeyle değerlerini daha belirgin kıldı; dilini, müziğini, resmini, heykelini, mimarîsini, şehirciliğini geliştirdi; anlam ve bezeme kültürü giderek tutunma kültürüyle bütünleşti.

Bu dönüşümleri sağlayan şiiri, tutunma, anlama ve bezeme kültürleri, kendi içlerinde çoğu zaman gizil olarak, arada bir de şiir olan yapıtlarla, yaşamlarla, tutumlarla etkin bir biçimde hep taşıdı. Şiiri, tutunma yoğun bir yaşam içinde ürün olarak anlamaya başladı, onun bir tavır, bir duruş, bir algılama olduğunu unuttu çoğu kez. Müziğe kattı şiiri, türkü söyledi; resimlere, heykellere kattı, büyüsel bir kılık verdi şiire, inancına kattı. Dinsel ayinlerde, tapınmalarında kullandı. Kutsal saydığı metinlerin diline işledi.

Tutunma yaşamında bilgisini yığma bilgi olarak kullandı çoğu zaman hâlâ da öyle yapıyor. Bilgisini süzmeye başladığında, anlam kültürünün etkisiyle “hakîkati” aramaya başladı. Bilimi ve felsefeyi oluşturdu. Unutmayalım, yığma bilgiyle hakîkat aranmaz. [19]

BELKİ IRMAĞINDA ŞİİR YOLCULUĞU

Şiir, yaşanan dünyaya belli bir duruşla başlar. Duruş olan şiir, şiir yolculuğunun başında durur. Şiir âleminin kapısıdır. Şiirin, salt bir edebî ürün olmadığını söylemiştik. Bir insan şiir olabilir: Bir yaşam. Yaşamının, kendinin şâiri olabilir insan. Bu, deyim yerindeyse eko-genetik bir niteliğidir, potansiyelidir insanın. Gücüdür. Çevresi ile bedensel yapısının etkileşimi içinde ortaya çıkmış bir özelliktir.

Mağara insanı, bir çığlıkla, bir inlemeyle, bir feryatla duyurmuştu, şiirsel duruşunu dünyaya. Bir duruş olan şiir, insanın bedeninden yayılır, duygu ve düşüncelerini etkileyerek çevresine.

Belki olanağını keşfeden insan, tutunma kültüründen, kendine yeni bir kapı açtı. Duruş olan şiiri gerçekleşti, dünyayı, kendi içinden, bedeninden, duygularından, aklından, ilişkilerinden, çevresinden süzerek geçirdi. Bu, dünyayı, kendini süzgeç kılarak süzme, ona, anlam kapılarını, dünyayı ve kendini (kendisi dünyadır zâten!) bezeme pencerelerini açtı. Kendini kendine, dünyaya, çevresindeki gerçekliği şiirden geçirerek takdim etme, sunma olanağını buldu. İnsan, kendini şiirlemeyi, şiir olarak takdim etmeyi öğrendi.

Duruşuyla kendini arındırdı tutunma yoğun yaşam doluluğundan; boşalttı içini kaplamış tutunma dünyasını, içinde ve dışında kendine yer açtı.

Olanaklarını araştırdı. Açılan yere, tutunma yoğun bir yaşamda edindiği dilinin sınırlarını zorlayarak, düş gücünün yardımıyla, farklı olanı koymayı denedi. Farklı olanı araştırdı. Kendi kültürünü, destanlarla, türkülerle, tutunma yoğun kültür içinde şiirin bu farklı duruşuyla besledi. Söylencelerini masallarını kurguladı. Şiir duruşuyla kendine, ilişkilerine, diline, duygu ve düşüncelerine, bedenine farklı bakmaya çabaladı. Kendine, kendini anlatacak ifâde aradı şiirle! Bir duruş olan şiir, kendini edebiyatta, seyirlik oyunlarında, resimde, heykelde ürünler olarak gösterdi. Tutunma dünyasının ifâde biçimlerinin ötesinde ifâde yollarını keşfe çıktı.

Şiirsel takdim, şiirsel bezeme, şiirsel kendini ortaya koyuş, tutunma kültürü dışında anlama yolları açtı ona. Bedenindeki oynamadürtüsüyle birleşince tutunma dünyasında kendini sınırlayan etkilerden kurtulmayı denedi; bakışında, kavrayışında, anlayışında özgürleşmeye çalıştı. Homo ludens, oyun oynayan insan, şiirleyen insanla örtüştü. [20]

Şiirleyen duruşuyla insan, belki ırmağında yol almaya başladı, dilin sınırlarında dolanmayı denedi. Dilin olanaklarını keşfe başladı.

Böylece yola düştü. Bir duruş olan şiirden, bir yola düşme, yola çıkma olan şiire doğru ufuklarını genişletmeye çabaladı.

Belki ırmağı onu beri âleminden, bu tarafta olan dünyadan, ötede olan dünyaya doğru taşımaya başladı.

Yola düşme olan şiir süresi, dinleme tavrı, becerisi, eylemi ile gerçekleşir. Dinleme, kendini, kendindeki sesi, evrenin doluluğundan, o doluluğun içinden gelen sese açar insanı. Dinleme insanın sabrını dener. Dinleme insanın kalıplarını kırıp, tüm bedeninin, duygularının ve aklının kulak kesilmesini ister. Oysa tutunma yaşamı içindeki insan, içini savunma mekanizmasıyla, alışkanlıklarıyla, kendini koruyup, sürdürmeye yarayan taktik ve stratejilerle donatmıştır. Bu doluluk, onun dinlemesini, kendini kollamayı bırakıp dinlediğine kendini açmasını, adamasını engeller. Bundan dolayı duruş olan şiirle başlamak gerekir: Duruş olan şiir boşaltır yer açar çünkü. Bu açılan yerin boşluğunu taşıyabilmek zordur, insan boşluğa kolay kolay katlanamaz, belki bir yansıtma (projection) mekanizması sonucu doğanın da boşluktan kaçtığını söylemiştir. [21] Oysa, Lucretius’un bir başka bağlamda söylediği gibi [22]

gösterir ne çok daha az boşluk var içeride [23]

sözü, içinde boşluk bulamayan, içindeki pılı pırtı doluluğuna şaşan insanın sözü olmalıydı. İçinde şiiri alacak boşluk olmayana şiir gelmez. “Ne çok daha az boşluk” olduğunu görünce, boşluk azlığını görünce kahrolan insandır, şiir duruşundaki insan. Belki yukarıdaki dizeyi

gösterir ne çok boşluk azlığı var içeride

diye yorumlayabiliriz! İnsanın boşluktan değil, boşluk azlığından korkması gerekir. Nedense tersi olmaktadır. Boşluğa dayanması için tutunma kültürü içindeki insanın sabır gücünün son derece gelişmiş olması gerekir, belki ırmağındaki yolculukta. Evrenin sesine, varlığın, yokluğun sesine açılan bir kulağın korkusu, yalnızlığı, çok şiddetli olabilir.

Burada Doğu hikmetinden alınacak dersler vardır: “Belki” yaşantısı şiir yolculuğunda yumuşaklık (docilité, soumission) gerektirir. Uslu olmak, teslim olmak, boşlukta boşluk olmak, varlıkta varlık.

Yola düşen, yeterince direnir, sabır ve yumuşaklığını (itidal!) koruyarak, içindeki ve dışındakini dinlemeyi bilirse, üçüncü aşamada dönüşmeye başlar! Dönüşüm bir coşku ve isteme gücü oluşturur. Buradan dördüncü aşamaya sıçranır. Bir geçiş olan şiire. Bu dünyanın, bu dilin, bu düşünme biçiminin ötesinin kapısı aralanır. Beride olan dünya ile vıdı vıdı dünyası ile ötede olan dünya arasında belki ırmağı boyunca şiir durur! Geçiş aşamasında dönüşmeye dönüşen, sürekli dönüşme olan bir yaşama varılır. Dünya salt bir dönüşme kesilir. Şiir, dönüşmeye durur.

Bütün bu ırmak boyunca yaşanan şiir serüveni ürüne dönüşürse, bu ürünler ne olarak çıkar önümüze?

Sanat yapıtı olarak çıkabilir. Düşünce yapıtı olarak da, sanatta, edebiyatta, bilimde, felsefede.

Bir tavır oluşumu olarak kendini ortaya koyabilir şiir. Tavrımız şiirsel bir ürün olarak sunabilir kendini. Bir karakter oluşumu da olabilir. Şiir olur insan. Şiirleyerek kendini. Nihayet, bir yaşam biçimi de olabilir şiirsel ürün: Yaşama biçimimiz şiir olabilir.

ŞİİR ve HİKMET

İnsan yaşam karşısında savrulan bir varlık. Çoğu zaman, savrulmayı istemediği hâlde savrulur. İtilip kakılmak, sürüklenmek istemez. Değişik kültürlerdeki hikmet, yaşam deneylerimizin süzülerek, içselleştirilerek düzenlenip, kuşaktan kuşağa sözel ya da yazılı olarak aktarıldığı bilgiler yumağı olarak, karşımıza kendini bilen, olgun, onurlu insan tipi çıkarıyor, örnek insan beklentisi içinde. Örneğin, bizim kültürümüzde rastgele seçeceğimiz şiir formunda bir örnekte bunu görebiliriz.

Ne olurdu beni dünyâya gelirken yâ Rab

Âlim ü kâmil ü fâzıl olarak halk etsen

Kimseden etmez idim şimdi temennâ-yı edeb

Beni meşmûl-i fezâil olarak halk etsen [24]

Kendi kendine yeten, erki kendinde bulunduran, nâmerde muhtaç olmayan bilge tipi, özellikle Stoa felsefesinin beslediği Roma kültüründe pek etkindi. Hikmet, bizim kültürümüzde Allah’tan başkasına muhtaç olmayan, kâmil insanların oluşumunu öngörür. Örneğin, aşağıdaki gibi sözler bir zaman evlerimizde, hat sanatının incelikleriyle yazılarak duvarlarımızı süslerdi:

Yarab, beni muhtacına muhtac itme,

Muhtac isem ancak sana muhtac olayım.

Peki, bu kemâle ermeye çalışan insanın çabasında şiir nerede durur?

Öl ve ol: Gerçek bu al!

Ya bil sen bunu ya da

Zavallı bir konuk kal,

Bu karanlık dünyada. [25]

Goethe, Doğu’nun sesini duymanın heyecanıyla tavrını almıştır: Öl ve ol! Şiirin belki ırmağında duruş, yola düşme, dönüşüm ve geçiş evrelerini bu dörtlüğün içinde çarpıcı biçimde görüyoruz. Hikmet şiiri, şiir hikmeti yoğuruyor. Duruş olan şiir, bir ölümdür, bir boşluktur, bir hiçliktir çünkü. Bu dünyanın vıdı vıdısına, pılı pırtısına sahip çıkma tavrını yok ederek, ölerek, ırmağa düşebilir, yolculuğa başlayabilirim. Tasavvufun odağını oluşturduğu hikmetimizin, başka bir kültürdeki şiir tarafından şiir ırmağına konularak, şiirsel yolculuğa çıkılması ilginçtir.

Şiirin hikmetinden sual olunmaz demiştik; elbette, hikmetin şiirinden de sual olunmamalıdır. Bunlar birbirlerini besleyebilir, güçlendirebilir, örneğin Yunus’ta olduğu gibi.

Bizim kültürümüzde şiirin kerâmet sayıldığı olmuştur. Örneğin Hacı Bayram Velî,”nazm evliyanın keramatındandır. Zorla değil, hâlle söylenir, görünüşündedir.” [26]

Şiiri hikmeti taşıyan önemli bir olanak olarak görmektedir. Örneğin, Nâbî şöyle diyor:

Hikmetâmîz gerektir eş’ar

Ki meâli ola irşâda medâr [27]

Oysa Mevlânâ Nefahat’ında şöyle diyormuş:

Şiir de nedir ki ondan laf edeyim

Şâirlerin hünerlerinden başka bir hünerim var benim [28]

Şiir hikmetin hizmetçisidir, hikmet şiirden fazladır, Mevlânâ’ya göre.

Şiir, cilâlı boş sözlerden oluşmuşsa, bir söz yığını ise, zâten şiir değildir, bu yazının çerçevesi içinde. Bundan dolayı Divân-ı Lügât-it-Türk’de şöyle deniyor. (I, 419)

Bulmaduk neng-ke sevinmeng

Bilgeler anı yirer [29]

Şiir yitirdiğimiz şeyleri bulma taklidi olamaz. Boş söz olamaz, olursa hikmet sahibi kişiler bunu eleştirirler. Bilgeler, şiirin hikmet, hikmetin şiir olmasını ister. Elbette, Mevlânâ’nın öngördüğü gibi hikmet şiirden fazladır, şiir dışında da kendini ortaya koyabilir: Bilimle, dinle örneğin.

SÖZ

Şiir sözden önce vardı demiştik. Şiirin söze önceliğinde, bedene, doğaya daha yakın olması özelliği bulunur. Söz, gelişen tutunma kültürünün önemli bir aracı oldu. Aynı zamanda söz, şiirle oluşan dönüşüm sonrasında, şiiri taşıdı, devamını sağladı.

Eski Yunan kültüründe epos, Homeros’un metinlerinde, duygusal açıdan etki yapmayı, ahlâkî niyetlerimize seslenmeyi amaçlayan bir söz olarak geçer. Şarkıyla söylenen etkili sözlerdir. Söz, bu anlamıyla, geleneği, geçmişi, geleceğe taşır. Sözün etki gücü duygularımıza, duygularımızla yaşadığımız ahlâk ve estetik yaşama yöneliktir. Batı kültürünü örnek aldığımızda, söz, başlangıçta, tutunma yaşamının yanı sıra şiirin de hizmetindeydi. Dinin sözü ele geçirmesi, şiirin sözü yakalamasından sonra gerçekleşti. İnanma, güvenme, bağlanma gereksinimimiz kökeninde tutunma yaşamında yer alır. Bu gereksinimin tinsel boyutu şiir tutumuyla ortaya çıkmıştır. Şiirsel duruş, kalıpları kırıp öteleyen tavrıyla tinselliği doğurmuştur. Zamanla kokuşan tinsellik, kaynağındaki şiiri yadsımaya çalışmıştır. (Örneğin Platon’da!) Bunda elbette bir tutum olan şiiri, basma kalıp söyleyiş hâline getiren, onu teknik kılığa sokup, sömüren şâirlerin de payı vardır. Şiirin unutulması, tutunma yoğun bir yaşamın gücünden gelir, bu yaşam, yalnız şiiri değil, şiirden doğan tinselliği de almış, götürmüş, kokuşturmuştur. Değerler, şiirin yitimi sonucunda kokuşmaya başlamıştır!(Nietzsche!)

Sözün sınırları eyleme kadar uzanıyor Eski Yunan’da. Eylemle söz birbirinden ayrılıyordu. [30]

Sözün müzikle yürütülmesi, etkileme, güç kaynağı olması, şiirden yansımasındandır. Şiir, poiêsis anlamında Eski Yunan’da konumuz çerçevesinde bakıldığında 1. İcât 2. Hüner 3. Büyü 4. Uyarlama 5. Kazanç 6. ürün oluşturmak, meydana getirmek, yoktan var etmek 7. Tören yapmak anlamlarına geliyor. Tutunma kültürü içinde ilginç bir yerde duruyor! Büyüsel bir gücü var. Bir başarıdır, ortaya koymadır, ürün vermedir! Sözün sınırlarını aşar şiir.

Eski Yunan’da şiirin, teknik olarak anlaşılıp, kullanılma eğilimi vardı. Bundan dolayı, marangozun, demir ustasının, ayakkabıcının ürünleri de”şiir” di! Meydana getirme, doğurma, ortaya koymanın kendisiydi şiir, hangi alanda, nasıl olursa olsun! Bu anlayışın ardında şiirin tutunma kültürünü dönüştürme gücünün izlerini görürüz. Sanki bir tür kültürel mutasyondur, kültür tarihinde: Kökten bir dönüşümdür, üstü bastırılmış, güdük kalmış bir dönüşüm. Şiir bundan dolayı, söze (epos) eylem dışında, etki yaratıcı türküler olarak gelmişse de tutunma yoğun kültürün etkisiyle, yaşam sorunlarının büyüsel, “teknik”, “icâd”a dayalı katkıların adı olmuş. Poiêsisanlamında şiir, tutunma kültürü içinde sonuca ulaşma, meydan getirme becerileri olarak ortaya çıkıyor. Poiêsis gerçekleştiren kişi, bir anlamıyla şâir, poiêtikos, yaratıcı, üretken biri oluyor. Bu üreticinin yapıp etmeleri, ahlâk eylemleri (prattein) değildir. [31] Şâirin ürünleri, prattein alanından, ahlâk ve siyaset alanından uzaktır. Şiirin araladığı tutunma kültüründe, siyaset ve ahlâk şiire uzak görülüyor, görülmek isteniyor.

Oysa, Arapça’dan dilimize girmiş “şiir”, “şuur” la ilgilidir. Şe’ere fiilinden şu’ur ve şiir tıpkı birbirine dolanan sarmaşıklar gibi birbirine girmiştir. Bir bilinçtir şiir. Tutunma kültürü ardından gelen şiir atılımı, Arap dilinde “bilinç” olarak kendini duyurmaktadır. Eski Yunan Kültüründe üretmek, ortaya koymak olarak görünürken, bedevî Arabın bilincinde yansımasını bulmaktadır. İnsan türü, şiir denilen üstü örtülmüş dönüşümü farklı kültürlerde farklı biçimlerde yaşamıştır. Bunlar arasında tutunma kültürü etkisiyle ortak noktalar vardır: Büyü özelliği, müzik aracılığıyla şiir söylemek gibi… Arap insanı, şiiri, sezgi derinliğiyle bilmek, kavramak olarak anlamış, yüceltmiştir. (Özellikle İslâm öncesi dönemde yapılan şiir yarışmaları düşünülürse!) Şiir derinden duyurmak, fark ettirmektir. Tavır olarak şiirin yoğun biçimde yansıdığı kültürlerden biridir Arap Kültürü: Şuurlanmadır. İncelik görmektir. Şaşırtıcı biçimde bu dilde şe’re (çoğulu şe’arat) “kıl” anlamına gelmektedir. (Örneğin”la kedre şe’re” “bir kıl genişliğinde değil!” demektir.) Hayvan kürkü, saç, kıl anlamına gelen sözcüğün “şu’ur” la, “şi’ir” le ne ilgisi olabilir? Bu bir rastlantı mıdır? Belki bir”inceliği”, kılı, fark etmeyle, şu’urla ilgili görüyordu bu kültür! Yine aynı kökten bir sözcük olan”şa’a’îr” köçek anlamına gelmektedir. Şiirin oyun, eğlence yanı mı ortaya çıkmaktadır bu sözcükle? “Kıl” ve “köçek”? Şiir böyle mi gelecek? Şâ’irîye, şiir gücü, şiir yetisi, yaratıcı şiir alanı, şiirsel karakter demek olan bu sözcük (çoğulu şâ’ irîyât) ne gibi oyunlar oynamaktadır Arap dilinde? Elbette uzman görüşlerine karşı boynumuz “kıldan ince” dir. Fakd eş şu’ur, bir şuur eksikliği midir, şiirin kaynağına varmayı engelleyen? Bir bilinçtir şiir, dünyaya karşı “farklı” bir bilinç, şâ’irîyât doğuran bir bilinç. Derin bir bilinç. Arap çöllerinde çınlayan. Dünyevî hesap kitap altında, kendine, çöllerde yankı arayan bir çığlık.

Türkçe’ye nasıl görünür şiir denilen bir kültürel sıçrama: Bir tavır olan farkındalık? Yır, yıra, ır gibi sözcükler çerçevesinde, örneğin,Divân-ü Lügât-it Türk içinde düşünürsek ‘yır’ sözcüğünün koşma, türkü, hava gibi anlamları vardır. Yır aynı zamanda ‘yer’le ilgilidir. Ülkeyle. Şiir bize bir”yer” olarak görünüyor. “Yarmak”, parçalamak anlamlarına da yakın duruyor. “Yer”mekle de ilgili.

Elbette, tutunma kültürünün yarılması, yerilmesidir, şiirsel dönüşüm. Şiir kültüre kendi varlığını ‘yer’ olarak duyuracaktır, göçebe bir kültüre; yerecek ve yaracaktır, çünkü onu uzağa çağıracaktır. (Yıra: Uzaklaşmak, ırak olmak!) Uzağa çağıracaktır, yarıp; şiir ötededir; bu dünyaya yaramak, yaraşmak için bu çağrısını yineleyecektir.

Şiir, Türkçe’nin pınarında ırak bir yerdir, kendine yaraşan bir yaşamı çağıran, çığıran bir türküdür. İçinde, yaşanan sıradan dünyayı yermeyi de barındırır, bu dünyadan bir utanmadır.(yır, ır, ıra: Utanma!)

DİLE VURAN ŞİİR

Tutunma kültürünün”bir noktaya” gelmesi ile oluşan şiir kültürü, tutunma kültürü içindeki bilimi, sanatı, inanç düzenlerini etkiledi. Tutunma kültürü içindeki şiir, damarını, şiir gücünü, şâ’ irîyâtı kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çabaladı. Şiirin gücü Eski Yunan-Roma kültüründe retorik olarak dönüştürüldü. Siyasal, toplumsal konum elde etme çabasında, Eski Yunanca’daki “rheô” “konuşuyorum” dan yararlandılar. Konuşan, anlamı tutunma kültüründe buharlaşmış, geriye “lakırdı” olarak çökeltisi kalmış şiir gücüydü! Konuşarak ikna etmeye çabaladılar. İkna ederek güç kazanma amacı taşıdırlar.

Şiir bizde, Divân Edebiyatı çerçevesinde”mevzun mukaffa” söz olarak anlaşıldı. “Nazm” olarak ortaya çıkan şiir kültürü, içinde sıra ve düzeni, “ipliğe inci dizmeyi” barındıran bir özellik taşıyordu. Konuşmanın, sözün bir “cânı olduğuna”, çok etkin olduğuna inanılıyordu. “Nutkun cânı var” deniliyordu. Batının ikna yoluyla güç elde etmeye çalışan retoriği önünde , söze saygıyla yaklaşan, sözün yaşam içinde etkin olduğuna, değişebilir, dönüşebilir özellikler taşıdığına inanan Osmanlı, nazma dönüşen şiiri, Aşkî’nin sözleriyle şöyle dile getiriyordu;

Vasf-ı dendânınla dürr-î nazma deryâdır gönül

Nutk sâhil akıl gavvâs u dürr-î şehvâr şi’r

Yârin dişinin öyle bir özelliği var ki nazm incisini taşıyan deniz oluyor, gönül. Nazm incisi olarak gönlüne düşmüştür insanın. Öyle bir denizdir ki o, sahili söz, dalgıcı akıl, iri taneli incisi ise şiirdir. Sahili söz, dalgıcı akıl olan gönül denizinin incisi şiirdir, nazm dır! Şiir incisi gönül denizinde oluşur. Bu inciyi ise akıl, dalar çıkarır!

Aklın, sözün, gönlün ve şiirin bu çarpıcı birlikteliği Batının pragmatik yararcı retoriğinden oldukça farklıdır. Şiir, tutunma kültürü içinde yok olup gitmez, insanların gönlündedir! Gönlü olanın ise, Divân-ı Lügât-it Türk’de dendiği gibi [32] dilinden iyi sözler çıkar.

Tılda çıkar edgü söz

Belki Batılı, bu sözleri bir verbum inane [33] olarak görecek, belki non est bonum verbum [34] ya da non est malum verbum[35] diyecektir. Bizde söz, Batılının kaygılı, mücadeleci dünyasının anlayamayacağı biçimde, gönül denizinin kıyılarını oluşturur. Şiir, kültürel dönüşüm içinde, onu duyan gönüllerin denizinde inci oluşturmuştur. Şimdi onu çıkaracak akıl aranmaktadır. Bu”vasıftaki” akıl ise, tutunma kültürünün tutsağı olduğu için ortaya çıkamamaktır.

Ne yapılmalıdır öyleyse? Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca adlı yapıtının sonundaki şiirde bunu çarpıcı biçimde yanıtlamaktadır.

Güzeldir karşılıklı susuşmak

Daha güzeli de gülüşmek, [36]

Akla yardım, susmakla olur, karşılıklı susuşmayı başararak akılla, tutunma kültürünün sürekli konuşturup iş yaptırdığı akılla karşılıklı susuşmayı öğrenmek gerek: Susuşarak sonradan gülüşeceğiz, birlikte. Şiir, belki ozanın gönül denizinde aklın dalgıçlığına kendini hazırlayabilecek!

HAKÎKAT PERDECİSİ ŞAİR

Şâir, dil öncesi tutunma kültürü içindeki şiirsel dönüşümün izlerini dilde arayan, bulan insan. Çok çok eski bir tarihte, tarih öncesi bir tarihte, kültüre giren şiir kültürünün ortaya çıkardığı şiir duruşunun izlerini dilde arayan kişidir, şimdi şâir. Bu duruşuyaşayabildiğinde, şuuruyla, bu tarih öncesi tarihi kendinde yaşayabilir, bu ruhu kendinde duyabilir, bir tür büyücü olur, bir tür şaman! Mücessem bir kelâm oluverir, bedenlenmiş bir söz. Büyücüdür, büyüdür şâir, sözü aşan şâir olduğunda.

Şiir duruşu, yalnız bugün edebiyat türü olan şiire değil, diğer edebiyat türlerine de, öyküye, romana, denemeye etkisini duyurmaktadır. Yalnız edebiyatta değil elbette, sanatta, düşüncede, kültürün hemen her alanında şiirsel olanın ortaya çıkmasının ardında, bu tarih ve dil öncesi şiirsel dönüşüm bulunmaktadır.

Belki de evrenin yaratılışındaki şiiri görmekle gerçekleşti, tarih ve dil öncesi şiirsel dönüşüm. “Tanrı şâirdir, insanlarsa yalnızca aktörlerdir” der Balzac. [37] Şâirler, şiirsel dönüşümün ardında, dilde bu dönüşüm izlerini arayıp bulan, bunu yazan; bir anlamda sahneye koyan, sahnede oynayan aktörlerdir. Oysa, şâirin gücü hakîkati bulmaya yeter. Önünde doğa vardır, doğayı örnek alıp, hakîkatin kılavuzluğunda yürümelidir. [38] Tutunma kültürü içinde görünen hakîkatin perdelerini kaldırabilir şâir: Şâir hakîkatin örtülerini kaldıran, hakîkat perdecisidir. (Perdeci, perde yapan anlamına da gelebilir!)

Bu perdeyi kaldıracak şâirin sıcak kanlı, ateşli, coşkulu olması gerekir. Goethe’nin Doğu-Batı Divânından dinleyelim.

Şiir yazmak coşkudur hem de nasıl coşku

Bu konuda ulaşamaz hiçbir azar bana!

Sıcak kanlı kişi, yoksa içinde korku

Şendir, özgürdür, her şeyiyle benzer bana [39]

Şen ve özgür şâir, hakîkate yaklaşan yolculuğa çıkabilir. Yalnız onlar mı, tâze olanlar, kanlı canlı olanlar, şiir kapısından içeri girebilir. Yine aynı şiirde, Goethe konuşuyor:

Şiir yazmak coşkudur hem de nasıl coşku!

Sürükler savurur dalgalandırır yapısı.

Dostlar, hanımlar, tâze olanlar, yok hiçbir kuşku,

Buyrun yalnız size açık şiir kapısı! [40]

İçi kurumamış insan, salt Goethe’nin anlattığı coşkulu biri değildir, iç sıkıntısını (ennui!) yoğun biçimde yaşayan da perdecidir. Bu sıkıntıyı yaşamıyormuş gibi yapan okur da, şâir de, içtenlikten uzaktır, iki yüzlüdür. İç sıkıntısı da şiir kapısını açar. Baudelaire’i Okuraadlı şiirinin son dörtlüğünde dinleyelim:

İç sıkıntısı!- Gözü yaşlı istemeden,

Darağaçları düşler, yakıp çubuğunu.

Kibar canavar o, okur tanırsın onu

İki yüzlü okur,- benzerim, – kardeşim sen. [41]

Coşku ve can sıkıntısı, iki karşıt uçta birleşir. Coşku ve iç sıkıntısı savurur şâiri. Hakîkat yolculuğunda başlangıç ve son birleşir, yolun bitmeyişi başlayamamaya yol açar.

Büyüklüğündür bitiremeyişin,

Hiç başlayamayışınsa kaderin.

Şiirin sanki yıldızlı gökkubbe

Başıyla sonu aynı, hep dönmekte,

Ortanın getirdiğiyse âşikâr

Sonda olan herneyse baştada var. [42]

Goethe bu şiiri Hâfız’a adamış. Hakîkat’e duruşunda şâirin tutumu burada: Başlayamama ve bitirememe.

Başlayamama ve bitirememenin dünyası, bir su dünyasıdır, belki. Âlem-i âb’ın, su dünyası içinde bir gemidedir şâir. Kadeh alır,”sefine-i şiir” verir, şiir gemisi. Şiir mecmuası! Şeyh Gâlib’in su dünyasında, işi, kârı budur, belki de kazancı! Bir kadehe, bir gemi dolusu şiir vermek, şiir dolu bir defter vermek. Burada,”zevrak” da, sefine de, gemi, kayık anlamına gelebilir. Şâirin kadehi de şiiridir belki, aldığı da verdiği de şiir. Başı da sonu da.

Seyr eyle kârın âlem-i âb içre Gâlib’in

Zevrak alır sefine-i şi’r ü gazel verir

Zevrak gönül kadehidir; şiir gemisi, gönül kadehidir.”Zevrak-ı derûn”, iç kadeh, içimizdeki kadeh,”derd-i derûn”umuzdur, yürek yanıklığımızdır.”Derûn-i hâne”mizde, ev içinde, hakîkat dolanır; şâirizdir, nasıl yakalayacağımızı bilemeyiz, düşüverir gönlümüzden kadeh, taşlı yola düşer; taşlı yol, şâire, şiiri, haram eden hayattır. Şeyh Gâlib’den dinleyelim:

Yine zevrak-ı derûnûm kırılıp kenâre düştü

Dayanır mı şîşedir bu reh-î seng-sâre düştü

Şâir,”reh-î seng-sâr”da dolanır, taşlıklı yolda. Sırca yüreğini, gönül kadehini düşürür durur, kırılıverir yürek, yayılır kâğıtlara paramparça şiirler olarak.

Sonra o paramparça kadeh kırıntılarında hakîkat yansır, ışıldar bir ok olarak, gelir saplanır, şiirin yüreğine. Bu ışıltılarda aşk, kanlı canlı bir varlık olarak ortaya çıkar, şiir giysisiyle görünür insana, taşıdığı hakîkatle.

Nefis şiirlerden, saf hakîkatle

Bir oktur, gelir saplanır gönlüme!

Aşk bu, ete kemiğe bürünüp de

Çıkar şiir giysisiyle önüme [43]

Bir gün kapınızı çalıp gelebilir şiir, hakîkatin bir görünüşüyle, örneğin Erôs olarak,

Erôs’tu görüp geçirmiş

Gelip çalmıştı kapımı.

“Kim” dedim”o yumruklayan?”

“Erôs! Açın hadi” dedi [44]

Siz beklemeyi bilirseniz şiir duruşuyla, bir gece apansız Erôs yumruklar kapınızı, alırsınız içeri, ellerinde oku ve mızrağıyla gelir, görkemliErôs, yer gösterirsiniz oturur ve konuşursunuz. Mücessem bir söz olarak, bedenli bir söz olarak, Erôs, Şiir, gelir, konuşursunuz.

ÖTE’DE ÜRPERİR ŞİİR

Öte de ürperir şiir. Yeri orasıdır çünkü. Dilden önceydi. Tarihten önce. Dilden ve tarihten sonra da olacaktır. Öte, başlangıcı bir anlamda olmayan, başlangıcı dilde belirtilemeyen. Başlangıcı olmayanın, bitişi de olmayacaktır. Öteye geçme o, saptanamayan önceye dönmedir. Şiir bir edebiyat türü olarak yazılı hâliyle yalnızca bir hatemdir: Bir mühür. Hatem, bir bitiş demek aynı zamanda. Üzeri yazılı, mühür olarak kullanılan yüzük de demek. Şiir, öteyle bu dünyayı bağlayan mühürdür, mührün mumudur da. Mum sözdür. İki dünya arasında köprü olan. Mühür mumu. Şiir sözü. Bu mührün bitişi göstermesi ilginçtir. Hatem-î dünyâ. Öte, şiirin sözüne açılmıştır ya, şâir ne kadarını, nasıl görecektir? Öte, bilinseydi, öte olamazdı. Yazılsaydı öte olamazdı. Bir tutum olarak şiir yazılamaz, yaşanır. Duyulur. Öteyi yazdığınızda, beriye çekilmiş olursunuz. Örneğin, Yolculuğa Çağrı [45] şiirinde Baudelaire şöyle betimliyor öteyi.

Orada her şey güzellik, dinginlik

Yalnız düzen, keyif ve zenginlik [46]

Baudelaire’e göre güzellik (beauté), dinginlik (calme), düzen (ordre), keyif (volupté) ve zenginlik (luxe), ötenin özellikleridir. Hâşimin OBelde’sine hem yakın hem uzak bir yer mi acaba? Öte, bir yer (topos) midir? Öteyi, edebiyatın bir türünün yazarı olarak şâir bir yer olarak görmek eğilimi taşır, bir ütopya olarak, Oraya yolculuk yapılacaktır.

Yeni yi, farklı olanı, bulmak için, cennet de olsa, cehennem de olsa, bilinmeyenin dibindeki yeni yakalanmaya çalışılacaktır. Yine Baudelaire’in Yolculuk’unda [47] görürüz bunu.

Dalalım uçuruma cennet cehennem fark eder mi?

Dalalım dibine bilinmeyenin bulmaya yeniyi! [48]

Buradaki öte tutkusu, başlangıçtaki şiir kültürünü, dil öncesi şiir tutumuna yönelik arayışı yansıtıyor. Bilinmeyenin ardına düşmüş, yeniyi arayan şâir, öteye geçmeye hazırlanmaktadır. Ötede ne bulacaktır? Dil öncesi dönemdeki o büyük dönüşümün izini arayan şâir, doğanın kendini ortaya koyuşunda yaşadığı etkilenimi doğaya doğa koymak, doğaya doğa olmakla karşılamaktadır. Doğanın verdiğini kendisi doğa olarak ödeyecektir. Doğanın altında kalmayacaktır! Öte, bu dünyanın altında kalmamakla sınırlarına varılacak bir alandır. Öteye, beriye beri koyarak, dünyaya dünya koyarak, dünyaya dünya olarak gidilir. Walt Whitman’ın sözleriyle:

Göz kamaştırıcı dehşetli büyüklüğüyle ne çabuk öldürürdü beni gün doğumu,

Şimdi ve her zaman kendimden gün doğumları göndermeseydim ben. [49]

——————————–
Prof. Dr. Ahmet İnam
Nisan 2005, İstanbul

NOTLAR1. “Perhaps”, vielleicht, peut-être! Derrida, bu deyimi Nietzsche’nin dostluk anlayışını tartışırken, kullanmıştı. Bu metinden esinlenip yorumlayarak alıyorum,”belki” yi. Bkz. Jacques Derrida, Politiques de l’amitié, Editions Galilée, 1994
2. Taedium vitae
3. Kenos, boş; kenosis boşaltma anlamında.
4. Lebensgebiet
5. Ubî pedes ibi patrîa
6. Çünkü, yârları yok, yarılmışlıkları, dünyanın herhangi bir yerine yurdum diyemeyen!
7. Eski Yunanca da kenos’un, boşluğun, zıttı olan pleôs, mestos, plêrês gibi sözcüklerin yerine, Türkçe de”pılı pırtı”yı,”ıvır zıvır”ı, kullanıyorum!8. Tıpkı, şu an, benim yaptığım gibi!
9. Hostilité
10. Oikêsis
11. Bebaios12. Souviens-toi qu’en nous il existe souvent
Un poète endormi, toujours jeune et vivant
Alfred DE MUSSET
A Sainte-Beuve
Türkçe dışındaki dillerden çeviriler benimdir.
13. Garde tes songes:
Les sages n’en ont pas d’aussi beaux que les sots.
Baudelaire, Les Épaves
XVII-La voix

14. “Biz” içinde, bu satırların yazarı olan”ben” yoktur!
15. Quand notre coeur a fait une foi sa vendange
Vivre est un mal.C’est un secret des tous connu.
Baudelaire, Les Fleurs du Mal, XL
16. Grandes âmes
17. Les plus grandes âmes sont capable des plus grands
vices, qussi bien que des plus grandes vertus.
Descartes, Discours de la Methode,
Premiere Partie
18. NOTHING is easy! Pity then
The poet more then other men:
And since his aim is ecstasy,
And since none work so hard as he,
Forgive the poet, poesy’
James Stephens
19. Eğitim sistemimizde hâla mâlûmâta boğulan gençlerimizin üstüne”bilgi” yığılıyor. Oysa, bilgilenen insanın bu bilgiyi süzebilmesi gerekli. Yığma bilgiyle bilim ve felsefe yapılamayacağı gibi şiir de gerçekleştirilemez. Sanat yapılamaz!
20. Homo poîêsis diyebiliriz belki ona!
21. Natūrā abhorret ab vacuô.22. De Rerum Natura, I. 367
23. dedicat et multo vacui minus intus habere
24. Mahmut Kemâleddin-i Fenârî’nin”Kıt’a” sı.
25. Goethe, Doğu- Batı Dîvânı’nda, Mutluluk Veren Özlem (Seelige Sehnsucht) şiirinden:
Und so long du das nicht hast,
Dieses: Stirb und werde!
Bist du nur ein trüber Gast
Auf der dunklen Erde.
26. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ethem Cebecioğlu, Rehber Yayınları, Ankara, 1997, s. 675
27. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Maarifet Yayınları, İstanbul, 1999, s.499
28. a.g.y. s.499
29. Bulmadığınız şeylere sevinmeyin/ (çünkü) Bilge kişiler bunu yererler.
30. Örneğin, Platon, Yasalar 879 c’de söz ve eylemi ayrı ayrı düşünür!
31. Örneğin, Platon, Kharmides, 163 b
32. III, 160
33. Boş söz
34. İyi söz değildir.
35. Kötü söz değildir.
36. Schön ists, miteinander schweigen
Schöner, miteinander lachen,-
37. Dieu est la poète et les hommes ne sont que les acteurs.
J.L. Guez Balzac, Socrate Chrétien, Discours VIII.
38. Victor Hugo, Odes et Ballades, Préface’da şöyle diyor:”Le poète ne doit avoir qu’un modèle, la nature; qu’un guide, la vérité.” Şâirin örnek alması gereken tek şey doğadır, tek kılavuzu ise hakîkattir.
39. Dichten ist ein Übermut,
Niemand schelte mich!
Habt getrost ein warmes Blut
Froh und frei wie ich.
Derb und Tüchtig (Canlı ve Gücü Yeten) adlı şiirden.
40. Dichten ist ein Übermut!
Treib’ es gern allein.
Freund’ und Frauen, frisch von Blut,
Kommt nur auch herein!
41. Au Lecteur şiirinden:
Ćest l’ Ennui!- L’ oeil chargé d’un pleur involontaire,
Il rêve d’ échafouds en fumont son houka.
Tu le connais lecteur, ce monstre délicat
-Hypocrite lecteur- mon semblable, – mon frére!
42. Goethe’nin Doğu-Batı Dîvânı’nda Unbegrenzt (Sınırsız) adlı şiirinde:
Dass du nicht enden kannst das macht dich gross,
Und dass du nie beginnst, das ist dein Los.
Dein Lied ist drehend wie das Sterngewölbe,
Anfang und Ende immerfort dassselbe,
Und was die Mitte bringt, ist offenbar
Das, was zu Ende und anfangs war.
43. Goethe’nin Doğu-Batı Dîvânı’nda Süleika (Züleyhâ) şiirinden.
Süsses Dichten, lautre Wahrheit
Fesselt mich in Sympathie!
Rein verkörpert Liebesklarheit
In Gewand der Poesie.
44. Anakreon’a (M.Ö. 563-478) atfedilen şiirin bir bölümü şöyle:
tôt’ Erôs epistatheis moi
okheas thurôn ekopton.
“tis” efên”thuras arassei
ho d’ Erôs anoige” fêsin.
45. L’ invitation Au Voyage
46. Là tout ńest qu’ordre et beauté,
Luxe, calme et volupté.
47. La Voyage
48. Plonger ou fond du gouffre, Enfer ou Ciel, qu’importe?
Au fond de l’ Inconnu pour trouver du neouveau!
49. Song of Myself (Kendimin Şarkısı) şiirinden:
Dazzling and tremendous how quick sun-rise would kill me,
If I could not now and always send sun-rise out of me.

Andelîb-i Gûyânın Yolculuğu Olarak Aşk

Biz güzellersiz olmazız Ahmed
Bülbülüz gülsitânsız olamasız

Ahmet Paşa
Dede Efendi’nin güfte yazarını bilmediğim hicâz yörük semâisinin sözlerinin bir bölümü şöyle:
Yine neş’e-i muhabbet dil-u cânım etti şeydâ
Yine bezm-i ayş-u vuslat edip ehl-i aşkı ihyâ
Aman ey gül-i nihâlim beni eyle vasla şâyân
Sana cân-ü dil fedâdır gönül andelib-i gûyâ
Muhabbet neş’esi, muhabbet gibi çok zor gerçekleşen bir iletişim ve sevgi paylaşımının neş’esidir. Bu sevinç, gönlü, cânın derinliklerindeki bir ateşe yakınlaştırır. Cânın başını döndürebilir. Muhabbet neş’esi aşk deliliğine yol açar. Demek ki sevinçtir, deliliğe yol açan; kavuşmanın, sevgilinin, paylaşmanın sevinci. Buluşma, kavuşma eğlencesini yaşayanların içinde bulunduğu ortam, kavuşanlar topluluğu, aşk ehline cân veriyor. Kavuşanların bir meclisi vardır, bir topluluğu: Bezm-i vuslat. Kavuşma bireysel değildir, kavuşan, kavuşanlar topluluğunun üyesidir: Kavuşma topluluğu, aşk yolunda yürüyenlerin bir alt kümesidir, matematiksel dille söylersek. Kavuşanlar, aşk âlemine yürüyenlere can katarlar.
Çünkü aşk, onüçüncü yüzyılla onsekizinci yüzyıla dek, beşyüzyıllık süre içinde İran ve Osmanlı topraklarında, sevenden, sevilenden bağımsız olarak yaşar. En azından bu çalışmanın odaklandığı onbeş şairin divânlarında yaptığım geziden ulaştığım sonuç bu. Bu şairler saptayabildiğim ölüm tarihlerine göre eskiden yeniye doğru şöyle sıralanabilir. Sâdi (1292), Hâfız (1390), Şeyhî (1431), Nesîmi (1433), Mollâ Câmi (1492), Ahmet Paşa (1497), Necâtî (1509), Usûli (1538), Üsküplü Ishâk (1539), Hayâlî (1557), Yahyâ Bey (1582), Nef’î (1635), Şeyhülislâm Yahyâ (1644), Nâilî (1666), Nedîm (1730). Bu onbeş şairlik aşkı anlatanlar öbeği, rastgele seçilmiştir. Bu öbeğe bir iki şair eklenmesiyle ya da ondan kimi şairlerin çıkarılmasıyla, yorum, elbette değişebilir.
Aşk, o dönem içinde (onüçünçü ve onsekizinci yüzyıllar arası) bir yaşam biçimi idi. Bu yaşam biçiminin tasavvufî gelenekten beslendiği açık. Bu çalışmada yorumlamaya çabalayacağım aşk, bu gelenekten beslenip, edebiyatın zenginliği içinde, divân şiirinin gözüyle görülen aşktır. Bu aşk, bir aşk küre olarak kültürü sarar. Bu aşk küre içindeki şairler, bu kürenin ulaşmaya çalıştığı, ötedeki, bu dünyayı aşan ideal bir aşk âleminin yolcularıdır. Ehl-î aşka mensupturlar. Bu âlem, Platon’un idealar dünyasına benzer. Ulaşılması olanaklı değildir. Giderek yaklaşabilirsiniz ancak.
Bu çalışmayı Dede Efendi’nin bir güftesiyle açışımın nedeni, dünyadaki aşk kürede yaşanan vuslatın, kavuşmanın, önemini vurgulayarak varlıklarını göstermeye çalışmaktır. Bu çalışmadaki yorumlarımız konunun uzmanları tarafından pek acemice belki de ukâlaca bulanabilir. Andelîb-i gûyânın yorumlarıdır, yanlışlarından öğrenmeye gafletinden uyanmaya hazırdır.
Aşk kürede, dünyada, yeryüzündeki aşk, Divân şairlerinin deyimiyle ayş-i deh-rûz (sözcük anlamı on günlük yaşam, dünya yaşamı!) içindeki aşk ile aşk âlemindeki yetkin aşk arasındaki uçurum, çalışma boyunca vurgulanmaya çalışılacaktır. Kavuşma, ihyâ eder, can verir, hayat verir, geliştirir, olgunlaştırır, ama ideal anlamıyla yetkinleştirmez. Ayş-î dehrûz içindeki vuslat, hep nâkızdır (eksik!)
Gül fidanına kavuşulacaktır, bu gül-î nihâl, seveni, kavuşmaya yakışır hâle getirecektir. Her türlü kavuşma “vuslat” değildir. Vuslatı haketmiş olmak gerekir. Bundan dolayı, sevgili, “beni eyle vasla şâyân” diyor. Vasla, kavuşmaya değer bir insan yap beni. Vuslat, aşk âleminden “nasibini almamış”, “vasl”ı haketmemiş insanların işi değildir. Sevgilisine, gül fidanına, gül-i nihâline, beni eyle vasla şâyân” diyen sevgili, âşık, aşk âleminden nasip almış bir âşıktır. Nesine güvenerek yapmaktadır bu önerisini? Kendisini sevgilisine feda edebilme cesâretine güvenerek. Bu cesâretle. Ehl-i dil olarak yaptığı yalculuğun çilesi ve cesaretiyle. Kendi gönlünün, söyleyen, konuşan şiir söyleyen bülbül olduğunu bilerek: Gönül, andelîb-i gûyâ, Gönül bülbül olmasaydı aşk küreye giremez, aşkı duyamazdı:
Çünki bülbülsün gönül bir gülistân lâzım sana
Çünki dil koymuşlar adın dil-sitân lâzım sana

Nedîm

Andelîb-i gûyâsın ey gönül, mâdem ki söylüyor, konuşuyor, söz söylüyorsun, elbette bir gül bahçesi gerekecek sana. İşte, aşkta sözü olanlar, şairler, şuarâ-yi aşk, aşk âlemini duyup, dünyada gülistân yaratanlar, işte onlardır aşk ehli. Onlardır, aşk yolunda gönül taşıyanlar; onlardır, gönül çelenlere, gönül alanlara gerek duyanlar. Önce aşk âlemi. Sonra bu âlemi tanıyan, sezen, duyan, bülbül. Sonra bülbülün sözleri. Konuşması. Sonra gül bahçesi. Sonra da dilsitân olan, gönül çelen, gönül çeken, sevgili.
Bülbül gönüldür. Gönül aşk âlemine yapılan yolculukta, tadan, acı çeken, duyan, düşünen güçtür:
Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkidir gönül
Ehl-i aşkın hâsılı sâhib-mezâkıdır gönül
Nef’î
Gönül, aşk ehlinin, dünyanın mânâ ve lezzetine sahip olduğu yerdir. Ehl-i aşk gönülle zevk sahibi olur, aşk âlemi ile irtibatı kurandır. Hem aşkı taşır, kadehtir, hem aşk âlemiyle bağlantıdır, şaraptır, hem de diğer gönüllere aşkı sunabilir, sâkidir.
Aşk gönülle yaşanır, gönül vuslatlarla kanmaz. Vuslatlara kanmaz. Aşkın uçsuz bucaksız çöl olduğunu bilir. Hiç bir konuşma doyurmaz onu. Hiç bir vahâda duramaz.
Böyle bî-hâlet değildi gördüğüm sahrâ-yı aşk
Anda mecnûn bîdler divâne cûlar var idi
Nedîm
Aşk küre, âşıka bî-hâlet, niteliksiz görünebilir, oysa o kürede mecnûn bidler (bîd-i mecnûn, ağlayan söğüt, salkım söğüt!) ve deli gibi akan akarsular vardır. Aşk küre sürekli değişir, bülbül, çölün bî-hâlet hâline de tahammül edebilir, çöl bir gül bahçesi olabilir ona, çölün ıssızlığı dilsitân olabilir. Aşk, bu yazıda bu bülbülün gözüyle anlatılacaktır.
1. AŞK
Aşk bir âlem. Evrenin üstünde durduğu bir anlam ve sırdır. Aşk âlemi âşık ve mâşuktan önce var. Onlar bu âleme doğuyorlar.
Her dilde arasan bulunur aşkdan eser
Her toprağı ki kazsalar elbette mâ çıkar
Necâtî
Her gönülde aşkın izleri vardır. Her topraktan su çıkabileceği gibi, her kalpte aşk bulunabilir. Evren aşk küre içindedir. Aşk her gönülde vardır ama onu bulup çıkaracak insana gerek vardır. Aşk bağımsızdır insandan, aşk öncedir insandan Önce aşk, sonra âşık, sonra mâşuk gelir.
Dünyada bir beden ki onun aşkı olmaya
Bir şehre benzer ol şeh-i âlem penâhsız
Yahyâ Bey
Âlemin düzenini koruyan padişahın bulunmadığı bir şehre benzer aşksız beden. Aşksız beden düzen tutmaz. Aşksız beden cansızdır, güçsüzdür. Yaşam biter, insan için, aşk olmayınca. Aşk, tasavvufun çekirdeğinde büyüyen aşktır. Dünyevî renklere bürünse de, bedene, hazlara yönelse de.
Ey Nesîmî kâ’inâtın varına sen bakma kim
Çünkü cânın dâ’imâ dil-dâra döndürmüş yüzün
Nesîmî
Dünyada, dünyaya ait sevgili bile “ka’inâtın varına” yönelmeyen bir gözle görülür. “Dildâr”, kâ’inat ötesidir. Aşk oradan gelir. Aşk âleminin kaynağı odur. Her aşığın yüzü, aşk âleminin “menbaına”, sevgiliye, aşkâ dönüktür. İster mutasavvıf olsun ister olmasın. 13. yüzyıldan 18. yüzyıla uzanan zaman dilimi içinde, islâm kültürü, aşkı, tasavvufî bakışın oluşturduğu bir ortam içinde yaşadı. Sevgiliye dönen yüz, kâ’inat ötesi aşk âleminden gelen ışıkla aydınlanır. Sevgilinin yüzü bu ışıkla görülür. Bu ışığın aydınlattığı aşk âleminde yaşanır aşk. Bu nedenle aşk âleminin etkileri ten toprağı ile gizlenemez. Aşk âleminden gelen okun açtığı yara, dünyevî şifâ ile kapanmaz.
Ahmed’in cânına zahm urdu ezelde tîr-i aşk
Bir avuç ten toprağıyla gizlenir mi yarası
Ahmet Paşa
Cânı olan, aşk yarasına açar kalbini. Aşk okundan korkmaz. “Merdâne” atılır, aşk meydanına.
Baş açuk yalın ayak girmişüz deryûze-i ‘ışka
Cihan dervâzesinde cirmimüz mihr ü muhabbettir.
Üsküplü Ishâk Çelebi
Bu mertlikte aşk ehli dilenciliğe bile râzı olabilir. “deryûze-i ışk” olmak aşk âleminin kapısındaki dilenciliğimiz muhabbet ışığına bürünmüşlüğümüzden gelir. Muhabbetin ışığıyla, aşk âleminden gelerek varırız dünyadaki sevgiliye. Aşk âleminin kapısındaki dilenciliğimiz, muhabbet ışığımız, bu dünyadaki garipliğimizi ortadan kaldırmaz. Garipliğimiz, aşk yarasıyla kanayan kalbimizden, aşk âlemini derinden duyuyor oluşumuzdandır. Dünyayı merak eder ama fırsatlarını da aç gözlülükle değerlendirmek istemeyiz.
Bu şehrün çok didiler dilberini
Garibüz görmedük biz ekserini
Üsküplü Ishâk Çelebi
Tüm dilberleri görmek dünyaya gark olmak demek. Aşk yarasıyla kanayanlar elbette aşk âleminden beslenirler, garip olurlar, aşkı yaşamak için tüm dilberleri görmek zorunda değiller. Adını dîvân-ı aşka yazdıranların ikinci adları “gussa”dır, kaygıdır. Kaygıyla yaşanan aşk büyük bir belâdır.
Gussadan mahlâs dilersen ey gönül
Adını dîvân-ı aşka yazdır
Necâtî
Bir belâdır aşk, yakıp kül eder insanı, bütün belâlerden üstün bir belâdır o:
Bir demûr tağı delüp boynına almak gibidür
Her kişi âşık olurdı eğer âsân olsa
Yahyâ Bey
Şulesine mumun bile güldüğü ateşe ateş demezler. Ateş, pervâneyi yakıp kül eden ateşe derler.
Hâfız, 127.Gazel
Demirdağı delen ateş, ona pervâne olanları yakar, âşk âlemi yakıcı bir alemdir. Bir belâdır. Ama yaşayabilen, belâya bağışıklık kazanan için, bir varoluş biçimidir. Yaşamak yanmak demektir.
Aşk ateşine yanıcı pervâne değilsek
Bîllâhi Usûlî bize de yâ nelerîz biz
Usûlî
Aşk belîsının düşen belâsı yok sanarak düşer aşka:
Aşkın belâsı yoh deyüben aşka düşme var
Kim âşık oldu kim didi aşkın belâsı yoh
Nesîmî
Yanan pervane belâ-yı aşktan beslenir, ateşle yaşar. Aşk belâsı aşığı dünyanın belâlarından korur.
Cân ile şöyle belâ dedin belâ-yı aşka kim
Her taraftan bin belâ gelse belâ gelmez sana
Usûlî
Aşk, yanma, yaralanma ile yaşanan bir belâdır ama sevgilinin elinden bize evrenin yaratılış sırlarını da sunar:
Bûr kâse sundu sâki-i aşkın cihâna kim
Nûş eden anı kevn ü mekândan haber verir
Ahmet Paşa
Aşkın belâsı, aşk âleminden uzak düştükçe yaşanır. Mal-mülk dünyasına gömüldükçe aşk bir belâdır. Bu dünyada iken bu dünyadan uzak kalabilmek, aşk âlemine yaklaşabilmek, gönlü zenginleştirir, aşkın doruklarından birine ulaştırır insanı. Sevinçlerden ve acılardan uzaklaşır insan, ruh dinginliğine erer.
Ganîdir ışk ile gönlüm ne mâlûm ne menâlüm var
Ne vasl-ı yâre handânâm ne hicrandan melâlüm var
Yahyâ Bey
Aşk, zengini, malı mülkü bir kenara koyar. Aşk âlemine yakınlığından dolayı ne sevgiliye kavuşmak sevinç verir ona ne de ondan uzaklaşmak acılıdır. Yunus’un “Ne varlığa sevinirim / Ne yokluğa yerinirim / Aşkın ile avunurum / Bana seni gerek seni” dediği aşk âlemi yaşantısıdır, bu. Aşk âlemi şarapla duyulur şarapla bu âlemden pay alınır.
Mecnun gibi tolu içelim ışk şarâbın
Sohbetde gerek içile peymâne berâber
Üsküplü İshâk Çelebi
“Sohbet”, “muhabbet” aşk âleminin görünüşleridir dünyada. Bu âlemi âşık farklı yaşar, zâhid farklı.
Erbâb-ı aşk ah eder ashâb-ı zühd hû
Lâbüd cihânda her kişinin bir hevâsı var
Necâtî
Âşık din yoluna uzak değildir amâ aşk âlemini duymanın kişinin kendini vermesini gerektiren bir özelliği vardır. Her kişi bu âlemle kendi “hevâsı” ile ilişkiye geçer.
Âlem-i aşk, bir sırdır, bir belâdır, ama rastgele yaşanan, kendi düzeni, “iç yasaları” olmayan bir âlem değildir.
Ey dîde hûsn-i yâr harîminden özgeye
Zinhâr bakma hâkim-i ışkun yasağı var
Üsküplü İshâk Çelebi
“Hâkim-i ışk” aşk bilgesi, yâr güzelliğinin mahremiyeti dışına çıkmamamız gerektiğini söyler: Yâr ile ilişki, kapalı, özel bir ilişkidir.Öte yandan aşk âlemi bilgeleri bile dünyevî aşklara karışır.
Müşkül bu kim muhabbet iki baştan olmadı
Sevdirmedi sana beni illâ bana seni
Necâtî
Aşk âlemi bilgelerinin aşktaki bakışımlılığı (simetriyi) vurgulamaları ilginçtir. Gerçi, yukarıdaki dizelerde karşılıklılığın gözetilmemesinden duyulan zorluk dile getiriliyorsa da,bu dizeler, aşk ehlinin aşk âleminden pay alarak yaşadıkları dünyevî aşklarda taşıdıkları kaygılardan birini vurgulaması açısından dikkat çekici.
Dünyadaki aşklardan çekilen ağır acılar karşısında tahammülden öte bir yol var mıdır?
Gönül, âşıklıkta tahammül gerek, ayağını dire. Bir elem olduysa oldu, bir hatâ yapıldıysa yapıldı.
Hâfız, 78. Gazel
Aşkta yapılan yanlışlar, beceriksizlikler, Başarısızlıklar, aşk âleminden uzaklaştırır bizi. Oysa direnmek, bu âlemle bağlantıyı kesmemek gerekir. Hattâ, tahammül gücü bizi aşk âlemine yolculuğa, sefere, seferlere çıkarır…
Yâ seferdir yâ tahammül anla aşkın çâresi
Nedîm
2. HAYRET DENİZİNDE BÂLÂDAN BELÂYA
Tahammülden sefere geçiş, tahammülü içinde taşıyıp tahammül-sefer zıtlığını, “çelişkisini” Hegelgil bir aufhebung’la aşmayla başarılır. Sefere çıkılacaktır. Sefer içinde tahammülü taşır. Âşık yolcudur. Âşık, aşk âlemine doğru hayretle yola çıkar. Karşılaşılan sevgililere sorulur:
Taştan yüreği ve gümüşten göğsü olan güzel çocuk! Senden başıma ne garip işler geldi benim. Sen benim sevgilimsin fakat bilmem neden? Ben senin sevgilinim; fakat bilmem niçin?
Mollâ Câmî, 12. Rubâî
Sonra, âşk âlemine yapılan bu hayret yolculuğu, tasavvufî renkler içinde bir makâm olmasının ötesinde, aşkı yaşantısının kaçınılmaz öğesidir. Hâfızı dinleyelim:
Sevgili senin aşkın hayret fidanıdır. Vuslatın da hayretin kemâli. Nice vuslat dünyasına dalanlar, nihayet hayrete vardılar.
Hayret hayâlinin geldiği yerde ne vuslat kalır ne vuslata eren.
Bir gönül göster bana ki, onun yolunda, çehresinde hayret beni hâsıl olmamış olsun.
Ne tarafı dinlediysem kulağıma “Hayret nedir?” suali geldi.
Hayret ululuğuna varan kişi, yüceliğinin kemâlinden mahvolur.
Hâfız’ın vücudu, baştan ayağa kadar aşk içinde bir hayret fidanı olup kaldı.
Hâfız, 149. Gazel
Kimdir hayretzede? Aşk yolundaki bu mütehayyir (hayrette kalmış), mebhût (şaşkın) insan? Hayret, behteye uğramak, şaşkınlıktan dona kalmak değildir. Hayrân, bir hâir-i bâir, aklını kaybederek yolunu şaşırmış biri değildir. Aşk seferi hayret fidanında çiçek açar! Hayret fidanının meyveleri vuslatı oluşturur. Vuslat hayretle birleşirse vuslattır. Hayret, Aristoteles’inthaumazein’i değildir, o felsefeyi başlatan hayret. Âşıkın hayreti bir hayaldir. Vuslatı aşan bir hayâl. Aşk âlemininyolcularında, aşk ehlinde, yüzlerinde bir ben olarak bulunur. Hayret, yürüme gücüdür. Hayret olmasa yürüyüş olmazdı. Hayretle bütünleşerek, Hâfız, “hayret” hâline geliyor. Bir hayret fidânı olarak aşk âlemine yöneliyor. Bahr-i hayret, vâdi-i hayret Hâfız’ın mekânıdır artık. Ukûs-i hayret (hayret akisleri, yansımaları) âşıktan âleme yayılmaktadır.
Dest-i taleb erişmedi dâmân-ı vahdete
Düşdük bu ızdırâb ile vâdî-î hayrete
Nailî
Nailî, hayreti, tanrıya giden yolda bir erken aşama olarak görüyor. Hayret başarısız yolcuların bir ızdırâbıdır. Nailî’inin küçümsediği hayret ile Hâfız’ın yüceleştirdiği hayret ilişkisini belki şu beyitle anlayabiliriz:
Hayret denizi âlemi gark etdi Şeyhî’yâ
Kanı necât bulmağa hikmet sefînesi
Şeyhî
Hayret denizinde yaşanan aşk muhabbetinin sevincine kapılmak da doğru değildir. Hayret yaşantısında bile bir intibah(uyanıklık), bir dikkat, bir ihtiyat gerekir.
Garîb neşve-i idrâkdır muhabbet-i aşk
Ki hayretinde bile intibâh lâzımdır
Nâ’ilî
Hayret denizi dünyayı kaplamıştır. Hâfız, bu denizin, bir katresi olarak aşk âlemine yürüyebilir. Nâilî ise bu denizde boğulabilir. Şeyhî, kurtuluş(necât) için bilgelik gemisini (hikmet sefînesini) arar. “Hani, hayret denizinde hikmet gemisi ? ” diye sorar. Hâfız hayret fidânıdır, yalnız bir yolcudur o. Deniz halindeki hayret ise bilgelik gemisini gerektirir. Hayret denizine varan aşk gemileri,hikmet sefînesiyle yollarına devam ederken başlarına başka neler gelir?
Hikmet sefînesi hayret denizinde, bahr-i hayretle kolay yol alamaz. Aşkın yükü ağırdır çünkü,
Bileli kendim ben gönlümü âşık buldum
Bâr-ı gayrî ten-î bîtâb ü tüvânım çekemez
Nef’î
Nef’i hep hayret denizinde bulmuştur kendini. Âşıktır. Bâr-î gâyrî, bir diğer aşkı bu gücü tükenmiş yorgun beden çekemez. Gemi, aşk yükünü kolay kaldıramaz.
Aşkına ulaşa’ldan kevneynden kesildim
bâlâsına dayanan kendi belâsın ister
Şeyhî
Aşkın, aşkla gelen sevgilisinin yüceliğine (bâlâ) dayanan, belânın içine düşmüştür. Belâya yönelmiştir. Bâlâdan belâya aşk, hayret denizinde. Çünkü aşk, hayret denizine ulaşınca, iki dünyadan da (kevneyn:Cismâni ve ruhâni dünya) eder aşığı. Hayret denizine varma vuslatı, maddi ve mânevi dünyaları aşmak demektir. Bu aşma, aşığı boşlukta, mûallakta bırakır. Boşluktan akıl yoluyla kurtulmayı çabalamak yanlıştır.
Aşkı koyup akla uymak bir belâdır ey hakîm
Bu belâyı vermesin Hak dini ayruk kâfire
Necâtî
Aşk bir belâdır ya, aşktan akıla kaçış da kurtuluş değildir, o da bir başka belâdır, dini ayrı kâfirlere bile Hakkın vermesini dileyemeyeceğimiz bir belâdır.
Akıl ile aşk ikisi de belâdır ama uyuşmazlar birbirleriyle:
Alışmadı akl ile mizâcı yine ışkun
Sohbetde inen alışımaz mest ile ayık
Üsküplü İshâk Çelebi
Akıl ayık, aşk mesttir, nasıl uyuşsunlar birbirleriyle? (Yoksa, yukarıdaki beyitte anlatış sırasına göre, akıl mest, “ışk” ayık mıdır?)
Ey akıl defterinden aşk âyetini öğrenmeye çalışan! Korkarım bir ince mes’elenin künhüne eremeyeceksin.
Hâfız, 16. Gazel
Hayret denizindeki hikmet gemisinde akıl defteri açılmaz. Akıl, aşkı öğretemez. Çünkü, aşk aklın terkedilmesiyle yaşanabilir.
Ben ol hayrân-ı ışkam ki yitürdüm akl u idraki
Ne âlemden haberdâram ne kendümden hayâlüm var
Yahyâ Bey
Hayrân-ı aşk, hayret denizinde hikmet sefinesinde, aklını ve idrakını yitirmiştir. Sevgilinin perişan saçlarının gamı (gam-ı gîsû-yı perişân) zihnimizi paramparça eder, biz de cem’iyyeti hâtır (zihnimizin derli topluluğu) bırakmaz.
Cem’iyyet-i hâtır mı kalır âşık olunca
İllâ gam-ı gîsû-yı perişân ne belâdır
Şeyhülislam Yahyâ
Aşkı anlamak için, hikmet gemisinde aşk ehline gelinir. Onların kapısına aklı başında gelinir ama akıl yitimi ve hayranlıkla dönülür. Aşk ehline akıllı gelinip, deli ve hayran dönülürse, nâsiplenilmiş olur aşk âleminden
Âşık-ı bî çâre erbâb-ı mahabbet bâbına
Âkıl ü dânâ gelür dîvanê vü hayrân gider
Yahyâ Bey
Akıl ne denli yitirilirse yitirilsin, kalanıyla sevgiliye çalışmalıdır.
Aklın eli, sevgilinin nakşından başka ne nakış yaparsa yapsın, hiçtir.
Hâfız, 230. Gazel
Akıl, aşkta sevgilinin hizmetçisidir. İşçisidir. Hikmet sefînesinin tayfasıdır.
Gülşen-i âlemde ey serv-i revânum bu gerek
Âşık olanlar delü mahbûblar uslu gerek
Yahyâ Bey
Akıl âşıktan ayrıldığı için âşıklar deli, sevgililerin (mahbûbların) yardımcısı olduğu için, sevgililer uslu, akıllıdır.
İkimiz de tıpkı gül gibi, süsen gibi tertemiz bir sevgiyle yaşardık. Duygularımız, düşüncelerimiz birdi, benim dilim senin kalbinden geçenleri söylerdi.
Gönül akıl pirinden mânâler nakleder, müşkil olanlarını, aşk, şerh edip söylerdi.
Hâfız, 140. Gazel
Akıl ve delilik hayret denizini aşınca, dünyadaki alışılmış anlamlarını yitirir. Duygular ve düşünceler birleşir, sevenle sevilenin uyumu artar. Birinin kalbinden geçeni diğerinin yüreği söyler.
Gönül, aklın ve aşkın bağlantısını kurarak, akıl ile aşkı konuşturabilir. Gönlün pîrî akıl, gönüle aşk âlemi hakkında konuşunca, zor olanlarını gönül anlamayınca aşk, akıldan üstün olduğu için şerh ederek açıklar.
Peki nedir bu hayrat denizinin kıyılarına vurmakta olan hikmet sefinesinde akılla aşkı buluşturan gönül?
3. GÖNÜLDEN GÖZE, GÖZDEN SEVGİLİYİ GÖREN GÖNÜLCÜĞE
Gönül, göz penceresine gelendir. Sevgiliyi görmek, sevgilinin gözdeki görüntüsüne dokunmak için.
Yüzünün hayâli göz gülşenine uğrayınca gönül bakmak için göz penceresine gelir.
Hâfız, 349. Gazel
Gönül evinde kapalı kalmamak, evinden çıkıp göz penceresine ulaşmaktır. Sevgiliyi görmek, göz penceresine ulaşmış gönülle gerçekleşir.
Sevgilinin resmi, sevgilinin gözünün beyazına çizilmiştir. Göz hep onu görür, ondan görür, ondan geçerek görür, onun aracılığıyla görür:
Değildir gözlerinde sây-i müjgânı uşşâkın
Hattan resmin beyâz-ı dide-i giryâne yazmışlar.
Nef’î
Aşıkların gözlerindeki karalık, kirpiklerinin gölgesinden oluşmuyor. Sevgilinin resmi ağlayan gözlerdeki beyâzlara çizilmiştir. Gönül gözle, gözdeki sevgiliyi görür. Sevgili uzakta değildir, gözdedir. Göze değmektedir. Pencerenin kendisidir. Gönül pencresinin kendisi. Gönül penceresidir sevgili. Gönlün camı, gönlün gözlüğü, gönlün gözüdür.
Nice nişâne ol gam taşına sırça gönül
Atar gözüm güheri hayırdır nişân ola mı
Şeyhî
Sevgili gönül penceresi ise, taş da, gam taşı da pencereye atılmaz. Pencerenin kendisi “gözün güheri”, gözün cevheri, gözün özü atar taşı. Sırça gönül, gözün özünün attığı taşlara hedef olmuştur. Gözün özü sevgilidir. Sevgili gözün önünde değildir, ardında da. Gözün kendisidir. Göz gönüle taş atar. Sırça gönülü hedefler.
Gönlüm evi karanuyise gözlerime gel
Nur ile Ruşen eyle ki hoş tâbhânedir
Şeyhî
Gönül evi karanlık olabilir, gönüle giren sevgili, gözlere doğru yürümelidir. Işığı görmek için. Gözlerime gelen sevgili içinde bende duran sevgili değil, gözün ardında, gönülde duran sevgili değil de gözün önündeki sevgilidir. Sevgili, gözleri ışığı ile aydınlatır, gözlere gelir çünkü gözler bir tâbhânedir. Sıcak aydınlık bir şifâ evidir, bir nekâhethane, bir hastahane, bir darüşşifâdır. Gözlerime buyur, gönlüm karanlıksa, gözümden gönlüme ışık gitmiyorsa, gözüne gel, gözüm sensin zaten, gözüm ol, ışıkla doldur gözümü, gözümden gönlüme ışık gönder,
Heves gönülde hevâ başta vü belî canda
Gözün kem olmasa bu hâl ile benim nem olur
Şeyhî
Gönül ışıklı, akıl kararlı, arzulu, cânda ise belâ var. Gönül, hikmet sefinesînin yolcusu akılla, belâyla iç içe. Göz de katılmalı buna. Göz, gönülle, başımla, cânla, hemhâl olmalı, yoksa gözümün ne anlamı kalır?
Söyleyen bülbül, hem gönül, hem akıl, hem candır. Hem de göz. Göz sevgilidir. Bülbül gözünün sevgili olduğunu anlamıştır bu yolculukta. Gönül yine de gözde kalmaz, gözdeki sevgiliden aşk küredeki sevgiliye yönelir, sevgilinin ser-î kûyuna. Sevgilinin oralarına. Sevgilinin olduğu yerlere. Sevgilinin civârına. Sevgilinin sokak başlarına. Sevgilinin yörelerine. Gönülden göze. Gözden sevgilinin sokağına.
Ânı hoş tut garibindir efendim işte biz gittik
Gönül derler serî kûyunda bir divânemiz kaldı
Hayâlî
Sevgilinin mahallesinde bir divânedir gönül. Biz gitmişiz, gönlümüz o mahallenin başında kalmıştır. Gariptir gönlümüz, garip gönül, bir divâne olarak kalmıştır sevgilistanda. Gözden, sevgiliden gören gönül, sevgilinin sokağının başında kalakalmıştır. Gariptir, yalnızdır. Gönül akıldan, bedenden, benlikten de kopmuş, sevgilinin yöresinde bir divâne olarak kalakalmıştır. Sevgiliye teslim olmuş bir gariptir artık gönül.
Gönülün temel özelliklerinden biri de dalgalanmasıdır. Dalgalanır gönül, bir uçtan bir uca. Sevgilinin sokağında bir divânedir ama sevenin gözüdür.
Hârab olmağa yüz dutmuşdur ol ma’mur olan gönlüm
Gamınla mübtelâdur şimdi ol mesrûr olan gönlüm
Hevâya uydı biz kalduk şeb-i tarîk-i fürkatde
Hemişe devletûn şem’i gibi pür-nûr olan gönlüm
Eline bir güzel girse girür meyhâneye çıkmaz
Cihanda ol salâh ve zûhd ile meşhur olan gönlüm
Eğer dünyayı virsen bir güzelsûz ihtiyar etmez
Benûm şol bi-vefâlar sevmede mecbûr olan gönlüm
Açıldı halk-ı âlem cümle bildi n’idûgîn İshâk
Hicab u uzlet ü halvetle ol mestûr olan gönlüm
Üsküplü İshâk Çelebi
Gönül dalgalanmalarını çarpıcı bir biçimde anlatan bu dizeler ma’mur olan sağlam gönlün harab olduğunu, sevinçliyken gamla bağımlılık ilişkisi içine girdiğini gösterirken, bir uçtan diğer bir uca geçişin örneklerini göz önüne seriyor. Pırıl pırıl olan gönül, ayrılık yolunun gecesini yaşamak zorunda kalmıştır. Sağlam iken harap, sevinçli iken üzüntülü, aydınlık iken karanlık oluveren gönül… Neden dalgalanır? “Hevâya uyar”, gönül azularının ardındadır. Kendini olumlu, uyumlu, zühd içinde yaşarken meyhanede bulabilir. Gönül bu, ferman dinlemez. Vefâsız sevgilileri sevmeye zorunlu iken, sevgiyi zincirler içinde yaşarken, artık güzeller arasında seçimini yapma, kararını verme durumuna girivermiştir. Kapalı, utangaç, yalnız gönül birden bire cümle âleme açılıverir. Gönül gidiş gelişleri çırpınışları ile meşhurdur.
Garipliğinin yanında içinde tüm evreni taşıyabildiği için ulu bir yurttur gönül:
Ey gönül sana sığdı kevn-ü mekân
Ne ulu bârîgâh imişsin sen
Hayâlî
Gönül aşk aleminde, aşk âlemi gönüldedir. Elbette gönül aşk alemine hiçbir zaman erişemez, dünyada aşk kürede yaşar, ama içinde aşk âlemini duyar. Ona aşk âlemi sığabilir.
Çün senindir her ne kim var ey gönül
Kimden umarsan atâ var ey gönül
Çunkü yetersin sen sana yâr ey gönül
Yârını bil olma ağyâr ey gönül
Nesîmî
Bu tuğuyunda Nesîmî, gönülün yetkinliğe doğru gittikçe ne denli güçlü olabilceğini îma ederek, bu güçlenmenin yârini bilmekle gerçekleşebilceğini belirtiyor. Gönül yârini bilirse, gözünü, kendini, gözünün önündeki sevgilistanı; kendine yabancılaşmadan kurtulur, güçlenir.
Ey nasihât eyleyen ben bî-dile dildâr için
Hey ne derdin var senin gönülcüğün yanındadır
Necatî
Sevgili hakkında bize yol göstermeye çalışanlar olabilir. Oysa bî-dîl olmuş, gönülsüz olmuş, gönlünü gönülsüzlükle bulmuş, âşık olmuş biri için, aşk derdinin çekilmesinde en güvenilir dayanağımız gönlümüzdür. Gönülcüğümüzdür. Gönülcüğümüz varsa aşkta, bize yakışan gönlümüz; işte bu gönülcüğümüz acımızı azaltır, sıkıntılara direncimizi güçlendirir.
Gönülcüğümüz, gönlümüzce yaşayabildiğimiz gönlümüz, dalgalanan savrulan gönüldür ama öz saygısı olan, onurlu bir varlıktır.
Ne mutlu her gördüğünün ardına düşmeyen, her çağrıldığı kapıya habersizce varmayan gönüle.
Hâfız, 163. Gazel
Bu öz saygıyı, dalgalanmaları olanaklı kılan, sürekli yenilenmesi, tazelenmesidir. Gönül hep tazedir. Gönülün bayatı köhnesi olmaz.
Gönlüm ki anda bir güzelûn tâze dağı var
Bir köhne hânedir yenilenmiş ocağı var
Üsküplü İshâk Çelebi
Gönlü yine de dalgalanmaları içinde, gönülcüğünü yaşayarak bilebilen, yaşayabilenler gönül ehlidir. Gönül ehli, gönülden konuşur, söyledikleri olgulardan uzak ve bağımsız olduğu için yanlış olmaz.
Gönül ehlinin sözünü duyunca yanlış deme. Söz anlamıyorsun cânım efendim …yanlış burada.
Hâfız, 87. Gazel
4. BERZÂH ÂLEMİNDE BİR ÂYİNE-DÂR OLARAK GÖNÜL
Aşk âlemi, kültürümüzün kökenlerinden besleniyor. Divân şairlerinin günlük yaşamdaki sevgiliyle ilgili anlattığı aşk, tasavvuf açısından mecâzi aşktır. Hakiki aşk tanrıya duyulan aşktır. Bu yazıdaki andelib-i gûyânın aşkı, bir anlamıyla berzâhi bir aşktır.Berzâhın farklı anlamları vardır. İki şey arasındaki aralık ya da engel (örneğin, iki deniz arasındaki kara parçası), ölüm ile tekrar dirilme arsında geçen zaman, çok sıkıntılı yer… bu anlamlardan bir kaçıdır. Berzâh arada olandır. İnsan berzâhtır, bu anlamıyla. Yaratanla yaratılmış arasında. Ölümlülük ile ölümsüzlük arasında.
Göz-gönül ilişkisi, islâmi gelenekteki yoğun anlamlarının çerçevesi içinde görülmeden anlaşılmaz. Örneğin, Aynu’llâh, Allahın gözü, âlemde olan her şeyi Allahla gören demektir. “Ben kulumun gören gözü olurum da, o kul benimle görür ” anlamını taşıyan bir kudsî hadisten söz edebiliriz.
Gönül-göz ilişkisi “ayna” kavramı olmadan anlaşılmaz.
“Gönül acayib bir aynadır” dediler; onda hodbin güzellerin yüzleri akseder. Garibi şu ki o aynada güzellerin yüzü yoktur. O hem güzel hem aynadır.
İşte asıl acayib olan şey budur!
Molla Câmi, 9. Rübâî
Tasavvufta, Allahın insanı ayna olarak yarattığı savı vardır. İnsan, diğer yaratılmışlarla birlikte Tanrının aynasıdır. İnsanın bağımsız bir varlığı yoktur. O, yansıtandır. Bir gözgü, bir mir’attır. İnsan-ı kâmilin kalbi bir aynadır. Cilâlı, parlak, sâf bir ayna. Gönlü temiz olmayanın aynası da tozludur.Berzâhî bakışta sevgilinin aynasıdır seven. Gönül hem kendine bakan güzelleri yansıtır hem de güzelleri görebildiği, kendisi zâten güzel olduğu için görebildiğinden dolayı,güzelin kendisidir. Câmi buna şaşıyor, şaşmış görünüyor. Oysa gönül aynası güzel olmasa, güzeller kendilerini göremezler. Aynanın saflığı, güzelliği, bakanlardan önce gelir:
Gönül âyinesi safidir ammâ
Temâşâ bu ki sahib-nazar yok
Üsküplü İshâk Çelebi
Gönülün ayna oluşu gözle ilişkisindendir:
Gönül onun muhabbetinin haremidir, göz, yüzüne ayna tutmaktadır.
Hâfız, 16. Gazel
Gönül sevgilinin gizlerini içinde taşır, örter. Göz ise sevgilinin aynasıdır. Göz berzâhtır: dış dünya ile gönülü ayıran. Göz yansıtır, sevgiliyi taşır, sevgili olur, ama gönül göze, ya da göz gönüle ulaşamazsa aralarında boşluk kalır.
Eğer sevgilinin yüzünü görmek istiyorsan gönül aynasını cilâla. Yoksa demirden, taştan asla ne gül biter ne nesrin.
Hâfız, 478. Gazel
Aynayı cilâlamak güzelleşmek demektir. Eski zaman aynaları “demirden, tunçtan” yapılır, üzerleri cilâlanırmış. Cilâlanmayan, gönül sevgiliyi yansıtamaz. Güzelleşmeyen gönül sevgiliyi göremez.
Sanemâ gün yüzün âyine-i cândır bilirim
Dü cihân nakşı kamu anda âyandır bilirim
Şeyhî
Sevgilinin yüzü cân aynasıdır. Cân aynasından görülendir. Sevgili kendini cânımda, cânım kendini sevgilide görmektedir. Berzâh aleminde, aşk âlemi ile aşk küre arasındaki uzun yolculuğun yer aldığı âlemde, sevenle sevilen aynalaşır, karşılıklı ayna olurlar birbirlerine. Berzâh âleminde “Dü cihânın nakşı” görünür: aşk âlemi ile aşk kürenin! Berzâh âleminde sevgilinin zulmü, aşkın belâsı yaşanır. Sevgilinin anlayışsızlığı gözümün aynasını da, gönlümün aynasını da kırar.
Gözüm âyinesine bas kademin
Ki gönül sırçası şikeste yatar
Şeyhî
Sevgili gözümün aynasına ayağıyla basınca, gönlümün aynası, gönül camım, gönül sırçam kırılıverir. Kırık bir aynada sevgili kendini göremez. Kendini görecek ağyar arar. Gönül sırçam kırıldığı için gönlümle gözüm aynasına, penceresine ulaşamam. (Göz hem ayna hem câmdır. Gözlem odalarındaki aynalar gibi!) Sevgiliyi göremem. Oysa sokaklara, dükkanlara asılan aynalar sevgiliyi görmek için. Sevgilinin kendini, bizim sevgiliyi görmemiz için.
Sen olasın deyû yer yer asılıp âyineler
Gelen gider eyler nazarı dâne dâne
Necatî
Eski dönemlerde sokaklarda, çarşı pazarlarda asılan aynalar sevgilinin görüntüsünü yakalamak için döner dururlar. Ayna sevgiliden önce vardır. Sevgiliyi arar. Tasavvuftaki bağımlılık, berzâh âleminde tam işlemiyor gibidir. Ayna sevgiliden öncedir. Göz ve gönül, öncedir. Ayna sevgiliyi yansıtmasa da vardır. Önce ayna vardır ve sevgiliyi aramaktadır. Sevgilinin görüntüsünün ardına düşmüş aynalar.
Bu aynalar yok olup gidecektir bir gün. Ayna eski dönemlerde parlasın diye külle oğulur, cilâlanırmış. Gönül aynası da cilâlı, saf, temiz, güzel olmalıdır ki, güzeli yansıtabilsin. Oysa ayna gün gelir yokluk külü (hâkister-i fenâ) ile cilâlanır. O zaman ne gönül aynasının pası (jeng) ne de kırığı (inkisâr) kalır.
Olur musaykal-ı hâkister-i fenâ bir gün
Ne jeng-i âyine-î dil ne inkisâr kalır
Nâilî
Ayna bir anlamıyla iki yüzlüdür. Arkası karanlık, önü aydınlıktır. Tasavvufî anlamıyla “tecelli mahalli”dir. Aşk ehlinin gücü ne denli fazlaysa, aynanın saflığı o denli korunabilir. Ama, aynalar, insanın yazgısını taşırlar, ölümlüdür.
Bu ölümlü aynalar, ölüm döşeğinde yatanların sağ olup olmadığını anlamak için ağızlarına tutulurdu. Ayna buharlanırsa, bu, hastanın hâlâ yaşadığının işaretiydi. Bir ayna olarak sevgili, ruhunu, ölmekte olan sevenin ağzına tutabilirdi:
Hasretle çıktı cânım inanmazsa sözûme
Kosun dehânıma ruh-u âyînesine yâr
Ahmet Paşa
Sevgili ruhunun aynasını ölmekte olan seveninin ağzına koyarak ondaki özlemi görebilirdi. Seven olarak ben aynaydım. Sevgiliye, sevgili ölümüne tanıklık için bile olsa aynaydım ona. O, bende kendisini görebiliyordu. Ben onda kendimi göremiyordum. Bu, asimetrik durum, bu, karşılıksızlık, berzâh âlemini bir berzâh-ı belâya, içinden çıkılmaz belâya dönüştürüyordu!
5. ÂNESTÜ NÂRÂ
Güzel sevme, tüm belâlarına karşın göze alınır. Güzel, sevilmek içindir. Yola çıkan, söyleyen bülbül, dilli bülbül, yanık bülbül nasıl sevileceğini bilir, hem de çok iyi bilir. Çünkü güzel sevme fenninde,ilminde (“ilminde” demek, “ilme” saygısızlık olmazsa) bülbül çok başarılıdır. Sevmeyi beceremeyen, aşk yoksunu sofu, zâhîd, aşkı bülbülden sormalıdır. Güzel sevme denen fende çok çalışmış, çok yol katetmiş, bilgisini pekiştirip sağlamlaştırmıştır bülbül:
Güzel sevmekde zâhid müşkilin var ise benden sor
Bizim ol fende çok tahkîkimiz itkânımız vardır
Nedîm
Bülbül güzelsiz olmaz, güzeller gül bahçesinde bülbülü bekler çünkü. Yola çıkılıp, gülsitana varılmalıdır.
Biz güzellersiz olmazız Ahmed
Bülbülüz gülsitânsız olamazız
Ahmet Paşa
Kitâb-ı aşk okunacak. Nasıl? Yanarak. Yanmayı öğrenerek. Yanmadan kitâb-ı aşk okunamaz. Kitâb-ı aşk okumak için içindeki “şem”i yakmak gerekir, bu mumum ışığı altında, bu mumun ışığında yanarak okunur aşk kitabı, bir suhte olunur sonunda, yanmış tutuşmuş bir, fen sahibi.
Yakıp şem’in kitâb-ı aşk okur bir suhte var mı
Dilâ bî-hûde meşhur olmadı ol fenle pervâne
Şeyhülislâm Yahyâ
Yana yana yürüyen suhteye rastlayıp hatırını sormaya görün: Sizden yâre ulaşmada yardımınızı dileyebilir, Tanrıdan dilediği gibi. Ya yâre ulaşılacak ya yapayalnız kalıncaktır. Aşkta ya âşığa yardım edilecek ya âşık yapayalnız bırakılacak ilişilmeyecektir ona:
Ey hâtırım soran göricek kaygılı beni
Yâ vasl-ı dilber ile sevindir yâ ko beni
Şeyhî
Âşık bülbül yanıp yanıp tekrar yandığı âteşe doğru yürüyecek, bu yürüyüşte kendisine Ânestü nârâ sözü eşlik edecektir;Ânestü nârâ: Bir ateşe yakınlaştım. Hz Musa’nın Tur dağında ilâhi ışığı ateş sandığında söylediği sözdür ânestü nârâ. Yanar veânestü nârâ dersiniz. Yanmanız bitmemiştir çünkü. Yandıkça ateşe yakınlaşırsınız. Sevgiliye yaklaşmak, ateşe yaklaşmaktır. Ateşin üstünde durmaktır. Murâdına ermek, sürekli aramayı gerektirir. Murâdınıza erdikçe muradınıza eremezsiniz. Ten sevgiliye ulaşacaktır. Ten ulaşmadan cân ulaşmaz. Ten ulaşmazsa cân teni terkeder. Ne demişti Hafız?
Muradıma erişinceye kadar aramaktan el çekmem. Ya ten sevgiliye ulaşır ya cân tenden çıkar!
Hâfız, 241. Gazel
Sevgili yürüyüşü insanı suhte kılar, yanmaktan korkmayan yiğit insanların işidir sevmek. Mahbubluk devrânı, öyle bir devrandır ki, orada aşk insandan yürek ister, kül olmaya hazır ruh ister. Ayıp değildir sevmek, ayıplık bir yana, kahramanlıktır.
Dostum sevmek sevilmek kişiye ‘ayb olmaya
Çün yiğitlik devridir mahbûbluk devrânıdır
Üsküplü İshâk Çelebi
Nedir derdi bülbülün? Yolculuğu hiç biter mi? Ne kadar sürer? Aşık olmak eksik olmak demektir. Yâr eksikliğidir herşeyden önce. Yâre duyulan eksikliktir belki de;
Hey ne müşkil kâr imiş âlemde yâr eksikliği
Cânıma kâr eyledi bî-ihtiyâr eksikliği
Hayâlî
Hayâlî, yâr eksikliğinin yanında tuhaf bir şeyin eksikliğini daha duyuyor. “İhtiyârı” (karar verme gücü diyelim kabaca buna) olmasından yakınıyor. Neden kararsız değilim, karar verme gücüm, iradem neden var diye yakınıyor. Yâr yok, bî-ihtiyar yok! Aşksızlık bu işte. Aşk yolunda düşen anlayabilir bunu. Neden yâr yoktur? Çünkü devrân öyle bir devrân çağ öyle bir çağdır ki rüzgâr yoktur. Rüzgâr olmayınca yâr olmaz.
Rûh-ı gamda ben gubârı hakden kaldırmayan
Rûzigâr eksikliğidir rûzigâr eksikliği
Hayâlî
Rüzgâr olmayınca bir toz (gubâr) olan âşık yerden kalkmaz. Sahralara savrulmaz.
Savrulsa hiçliğe savrulacaktır, yokluğa, “fenâ”ya. Âşık, sinesine düşen aşk yarası ile yok olmakdan zevk duyar. Bir gam akşamında mumlar yakıp sevgiliyi arar. Belki sevgiliyi değil de sevgilinin bıraktığı boşluğu, yokluğu arar.
Sine-i pûr dağ ile âşık fenâdan aldı zevk
Şâm-ı gamda şamlar yakıp arar eksikliği
Hayâlî
Çağ, toplum, kültürel koşullar kısaca devran; devrandan korkusu yoktur aşığın. Devrân sevgiliyi alıp uzağımıza götürebilir, ama dünyanın bir gül bahçesi yok mudur? Bir “gülzâr-ı dehr”i? Vardır. O gül bahçesine bir bülbül gerekli değil midir? Hezâr eksikliği, bülbül eksikliği kötü bir eksikliktir. Dünyaya çok yazık olur hezârını yitirirse. Dünya aşkın, aşkı var kılacak âşıkın, hezârınkıymetini bilmelidir:
Kûy-ı dilberden ne gam dûr etsen ey devrân beni
Çok mudur gülzâr-ı dehre bir hezâr eksikliği
Hayâlî
Eksikliği gidermek için bir tenhâ oda bulup sevgiliyle halvet olmak yeterli midir?
Ümid-i vasl ile dilden gidüpdûr sabr u a’kl u cân
Müşerref olmayalum mı mu begüm gel oda tenhâdur
Üsküplü İshâk Çelebi
Tenhâ odada acele geçiştirilecek bir şey midir acaba “vasl” ? Güzel sevmeyi bilirsen cümle eksikler ortadan kalkar
Vardur İshâkun begüm her nesnede eksikliği
Lîk dilber sevmede bir zerrece noksânı yok
Üsküplü İshâk Çelebi
Çapkın bir bülbül olan İshak Çelebi öylesine yitirir ki sabr u akl u cânını, gökyüzünden bir ses duyar, ses bütün güzellere, İshakâ bûse lûtfetmeyi buyurmaktadır.
Âsumandan bir nidâ gelmiş dimiş dilberlerün
Cümlesi İshâka virsün bûsesi in’âmını
Üsküplü İshâk Çelebi
Bülbül, güzel sevmekte şanslıdır. Tâli-i firûz üstün talih sahibidir çünkü gökyüzünün yapısı, güneş tutuşturan ayı vardır gökyüzünde. Sevgilisi güneşi tutuşturan aydır. İşte bu ay, gökyüzündeki düzeni değiştirmiş güzel sevmede şanslı kılmıştır aşığı, bülbülü.
Felekde misli yok bir mâh-ı mihr-efrûzumuz vardır
Güzel sevmekde elhâk tâlî-i firûzumuz vardır
Şeyhülislâm Yahyâ
Güzel sevme bir âb-ı hayattır, insana can verir gençleştirir.
İhtiyârım ama bir gece sen beni adam akıllı bir sev de, seher çağında koynundan genç çıkayım
Hâfız, 380. Gazel
Güzel sevme belâlıdır, yakıcıdır, eksiklerle yoksunluklarla doludur, buna karşı “dilden sabr u akl u cân” gittiği için tenhâ odalara dâvet edilen sevgili ile murâd aranır. Bülbül ne denli “fünûn-ı ışkı tekmil eyle”se de, gamdan kurtulamaz. Sevmeyi bilen gamla ve gözyaşıyla bir sohbet meclisi kurabilir.
Gele ey gam bu gece sohbet-i hâs eyleyelim
Bir sen ol bir de hemân dide-i giryân olsun
Üsküplü İshâk Çelebi
Gam meclisinde aç sussuz, nasiplerini alamamış garibân gibi kalakalırlar âşıklar, aşk bilgisine, hünerine sahip olsalar da.
Fünun-ı ışk-ı tekmil eyleyenler bî-nevâlardır
Cihânda behremend olmaz kalur ehl-i hünerdirler
Üsküplü İshâk Çelebi
6. “IŞKDAN BİGÂNE”LERİN ZULMÜ
Bülbülün aşk âlemiyle zoru ne? Neden ümid-i vasl gerçekleşmiyor? Gerçekleşse de gerçekleşmiyor. Yâre ulaşılamıyor. Sevgili, bülbüle bırakılmıyor. Ne devrân izin veriyor ne de ağyar. Devrân neden izin vermiyor? Ne sorun var bu devrânda, dünyada?
Cihân bir simyahâne felek hem sihr-saz ancak
Meh ile mihr çapük-dest bir iki hokka-bâz ancak
Hayâlî
Dünyanın içinde bulunduğu cihânı anlamak olanaklı değil; orası, bakırdan altın elde edilmeye çalışılan, büyülerin yapıldığı bir yer. Dünya, devrân, cihân içindedir, gökyüzü, gök halkaları, felekler, dünyadaki yaşamı etkiler. Ay ve güneş eli çabuk bir hokkabazdır. Gökte ve yerde bir takım anlaşılmaz oyunlar oynanmaktadır. Cihân aldatıcıdır, anlaşılmaz, kavranamazdır.Böyle bir dünyada yaşarken, insan, sürekli zarar eder:
Cihân bâzârına her ne getirdikse ziyân ettik
Metâ-ı sûdmend eydil hemân söz u güdâz ancak
Hâyâlî
Cihân pazarında kârlı olan satış ancak yanıp yakılma olabilir.
Bu aldatıcı hokkabaz dünya yâre kavuşmayı engelliyor. Derdimiz yâr değildir; yâr değildir bu sevdâ yürüyüşünde bize acı veren; yaşadığımız düzendir, zamanın isteği, âşıkın yolunu engellemektir. Bülbül, engeli bilir.
Yârdan ben ne şikâyet edeyin çünkü beni
Nâ-murâd etmek imiş devr-i zamânın hevesi
Şeyhî
Yâra giden yolda aşığın önünü kesen en azından üç engel şunlardır: Yârın kendisi, ağyâr ve düzen. Bu nedenle yapılacak şey, sürâhiyle bir kitâbı alıp, hayatın, dünyanın uzağına çekilmektir. Nereye? Meyhâneye. Meyhâne, alışılagelen yaşamın dışında bulunuyor.
Sürahiyle bir kitapdan başka ne dostumuz olsun ne hemdemim. Bu suretle de cihânın hilebâz ve gaddar adamlarını az göreyim.
Hâfız, 317. gazel
Cihânın hilebaz ve gaddar adamlarının ayakları altında inleyen bir aşkkürede, yâr da, aşk da yok edilmekte, bozulmakta, çarpıtılmaktadır. Öyleyse cihânın görünürdeki nimetlerine, şana, şöhrete makâma önem vermemek gerekmektedir:
Aldanmamaşız mansıb u câhına cihânın
Dervişleriz sâkin-i meyhâneleriz biz
Usûlî
Dünyadan aşk âlemine meyhanelerden geçilerek gidilecektir, çünkü mey, bu dünyada aşkların yaşandığı aşk küre ile aşk âlemiarasında yoldur, köprüdür. Yürüyüşte engel bitmez: Sevgiliye giden yolda, ağyar (rakib, hasm, ayruk, düşman) iş başındadır. Ağyar, sevgiliyi seven, sevgimize engel olan, sevgilimizle ilişkimizde bize tehdit olanlardır. (Ağyar, “gayrı”lardir!) Ne özellikleri vardır, aşığın gözüyle görüldüğünde? Şeytandır, örneğin.
Yâr ile ağyârı gördüm oturur iken dedim
Ey melek sûret nedir yanında şeytânın mı var?
Hayâlî
Ağyâr, melek olan sevgilinin yanında şeytân gibi durur. Sevgili abartıldıkça, ağyâr aşağılanmaktadır. Şeytanın meleğin yanında ne işi vardır? Melek, kendisi de bir melek olan aşığın yanında olmalıdır. Bülbülün yanında. Hokka dudaklı melek, ağyarla, rakible konuşurken, şeytana ‘gayb sırrını’ açmış bir melek gibidir. Şeytâna bu bilinmeyenin gizini açmak doğru değildir. Gayb sırrı melekte kalmalıdır. Sevgili paylaşılmayacak bir gayb sırrıdır çünkü. Onunla hem-râz olmak, sır ortağı olmak ancak sevenin ulaşacağı bir durumdur. Bülbül hem-râzdır. Sevgili onundur. Sır onundur. “Söz gehveri” ağyara açılamaz. Sözün özü, sevgilide kalmalıdır. Söyleyen bülbülde, andelib-î gûyâda.
Ol hokka-leb rakîbe ki söz gehverin açar
Şeytânı gayb sırrına hem-râz eder diriğ
Ahmet Paşa
Ağyar kördür. Sevgilinin güzelliğini göremez. Sevgilinin yüzü bir aynadır, ağyarsa aynaya bakan bir kör. Oysa bu aynaya ancak güzel insan bakabilir, sevgilidir bu güzel insan. Sevgili aynadır, ancak güzeller onu görebilir. Sevgiliyle eş güzellikte olanlar. Rakipse, ağyarsa kör (nâbîna) dür.
Sakın ağyara gösterme cemâlün
Koma âyine nâbînaya karşı
Hayâlî
Ağyar eşek, sevgili ise göğe çıkan İsâdır. Eşeğin İsâ ile işi ne olabilir? İsâ eşeği ile göğe çıkmadı ki!
Rakibin dilberâ kûyunda neyler
Ki İsâ ile göke çıkmadı har
Hayâlî
Köpektir ağyar. Yar eşiğine vardığımda ürer, havlar bana.
Yar eşiğine varmağı afv eylemez rakib
Söyletmen ol iti kerem eylen ki söz ürer
Necâtî
Deli bir köpektir rakib, kudurur ve âşıklara dilini çıkarır, söz söyler, havlar.
Yine uşşâka dilin çıktı kudurdun mu rakib
Biliriz böyle olur seg kim ola divâne
Necâtî
Rakip ölürse, sevgilinin kapısından bir köpek eksilmiş olur. Sevgili zararlı değildir rakibin ölmesinden.
İşittim kim rakib ölmüş habibin ömrü çoğ olsun
Kapıdan bir seg eksilmiş anı sanman ziyânlıdır
Necâtî
Bir köpek, it, seg olan ağyar, ne zaman sevgilinin yanına gidilse, sevene saldırır:
Kûyûna ölmege varsam eder ağyar hücûm
Eşiği itleri ben hastaya rahat mı verir?
Şeyhülîslâm Yahyâ
Peki sevgilinin tutumu nedir? Ağyarı mı, âşığı mı sevmektedir? Sevgili ikisini de idâre etmeye çalışmaktadır.
Bana bir yüz gösterir ağyara bir yüz dilberim
Kendüyi gülzâr-ı hüsn içre gül-i rânâ satar
Hayâlî
Güzellik bahçesinde hoş güller satan yâr, hem ağyara hem sevgiliye yanaşarak ortalığı kızıştırır.
Çünkü yâr ağyâr ile dem-sâzdır
Bana günde bin kez ölmek azdır
Necâtî
Ağyâra yönelince sevgili, âşık günde bin kez ölür, kahrolur.
Sevgiliye vurmak, eşiğine, kapısına, ayağına, ayağını öpmeye varmak demektir. Yolunda toprak olmaya hazırdır, âşık. Ayağını öpmek umuduyla yola çıkarsınız ve bakarsınız ki sevgilinin ayağının altında bir el, bir yabancı, bir diğeri, bir ağyâr olmuşsunuzdur.
Ümid-i pây-bûsiyle yolunda hâksâr oldum
Müyesser olmadı pâ-mâl-i ağyar olduğum kaldı
Şeyhül İslâm Yahya
Sevgili sizi ağyara dönüştürebilir. Ben senin âşığınım diye varırsınız yanına, o sizi ayaklarının altına alıp, sizi kendine yabancı kılar, ağyar durumuna sokar. Siz ağyarı engellemek için varırsınız yanına, ulaşamaz ağyar olursunuz. Yâr olamazsınız. Yârin yâri olamazsınız. Sevgiliye güvenilmez çünkü, ben ona hayranken, o bana değil de bir başkasına hayrandır.
Bu cemâl-i bî-nazîr ü hûsn-i bî-hemtâ ile
Ben onun hayranıyam kim ol kimün hayrânıdır
Üsküplü İshâk Çelebi
Bu benzersiz güzellik, güzelliğini hayranları ile geliştirdiği için, hayranlarını çoğaltmak zorundadır. Sevgilinin hep sevenleri, hayranları olacaktır ki, o sevgili olsun. Sevgili ile onu sevenleri olmasa cihân güneş ve aysız, anlamsız olurdu.
Sevdügûm ile sevdüğûmün sevdiği eğer
Olmasa kalur idi cihân mihr ü mahsuz
Yahyâ Bey
Sevgiliyi saklamak sır saklamak gibi idi. Yukarıda Ahmet Paşa’dan aldığım beyitte sevgilinin saklanması gereken bir sır gibi görüldüğünden söz etmiştik. Sevgilinin derdi bile rakibden saklanmalıdır. Çünkü derd temiz kalpli insanlarla paylaşılır, oysa rakip kin gütmektedir.
Neden? Rakip niçin şeytan, eşek, it, kötü kalplidir? Sevgiliyi bizimle birlikte seviyor olmak neden onu aşağılamamıza yol açmaktadır? Âşık ne yâri ne de ağyarı tanımak istememektedir. Önceden kararının vermiştir o: Yâr melek, âğyar şeytandır.
Sevgilinin derdîni rakibin ağzına düşürmeyip gizlemek daha iyi, Çünki kin güdenlerin gönlü, sırra mahrem olmaz.
Hâfız, 263. Gazel
Benim sevgili için yanmam, ağyarın işine gelirse, benim yanmam yüzünden, yârime verdiğim ışıkla, yâr, ağyar meclisinde ışık kaynağı olursa, bu hiç de hoş olmaz. Benim yanmam yâr içindir, ağyar için değil. Ağyarın yâri daha iyi görmesi için değil.
Sevgili, bana yar olursa hoş, fakat ben yanar dururum da o, ağyar meclisine çırağ olursa hoş değil doğrusu…
Hâfız, 206. Gazel
Sevgili ağyar meclisine çırağ olursa ne olur benim halîm? Neler duyar, nasıl acı çekerim?
Dost düşmanlar ile sohbet-i hâs eyleyicek
Bana şem’in özü köynür kadehin içi acır
Necatî
Dost, sevgili ağyar ile, düşmanlar ile sohbeti koyulaştırınca ben kahrolmam yalnızca, mumun özü dertlenir, kadehin içi de bana acır. Eşya benim halime üzülür. Eşyâ benim yanımdadır çünkü. Dünya zaman zaman düşmanım olsa da, yârim ağyar ile söyleşince bana acımaya başlar.
Ama ben ağyara kızarsam, dünya bana acısa da öfkemi ağyardan fenâ halde çıkarır onu perişan edebilirim. Bütün ağyara, duyduğum kıskançlıkla onları sevgiliye yaklaştırmam.
Ah ile komam dilleri zûlfunda huzûra
Cemiyette-i ağyar-ı perişân ederim ben
Nef’î
Sevgili bakış oklarını aşıktan ağyara, ayruğa, bir başkasına yöneltirse içinden belki de sevgiliyi de ağyarı da yok etmek geçer. Belki ağyarı perişân etmek yâre dokunmamayı düşünebilirim.
Doğrulducak Necâtî’den ayruğa tirini
Allah bilir ki hasta gönülden neler geçer
Necâtî
Ağyar, yâri kandırıp, aşığın kendisini sevmediğine iknâ etmeye çalışır. Âşık yeminler ederek sevdiğini sürekli olarak vurgular.
Düşman ne dîdügün beni bilmez mi sanursun
Sevmez diyenûn sözûnûne fi’lhâl inanırsın
Üsküplü İshâk Çelebi
Ben senin düşmanın değilim denir sevgiliye, senin düşmanların ile dostluk etmiyorum. Ben senin yârinim, ağyarın değil. Benim açımdan bakılınca sen yârimsin. Ama yârim açısından bakılınca ben ağyar görünüyorum. Sevgilimin düşmanları ile dostluk yaptığım için, sevgiliyi sevmek, düşmanları ile dost olmamayı gerektirir. Yâr olmak tümüyle bağlanmayı gerektirir.
Dostum düşmenler ile yâr sanmışsın beni
Ey dîrigâ yâr iken ağyar sanmışsın beni
Usûlî
Oysa, aşk ehline yakınlaşırsan, aşktan habersiz olanlardan uzaklaşmış olursun. Aşka yakın olanlara yakın, aşktan uzakta olanlara uzakta durmam gerekir.
“Âşina-yı ışk” âşîna olanların rakib ile sorunları olmaz.
Âşinâ-yı ışkdan bîgâne olup dôstum
Işktan bigânelerle âşinâ olmak neden
Üsküplü İshâk Çelebi
Rakibe aldırış etmemize gerek yoktur. Rakip ne derse desin onu anlamayarak, onun sitemlerine yanıt vermemek en iyisidir.
Ağyar elemin çekme gönül nâfile gamdır
Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir
Nef’î
Sonunda sevgiliyle anlaşmaya bile varılır. Sevgili, çünkü, hem âşığa, hem de ağyara eziyet etmektedir. Sevgilinin bakışı, cefâ okudur. Bu bakışı, bu oku ise, ağyar kıskanır. Okun kıskanılacak nesi vardır? “Çok sevdinse oku” denir rakibe, al gözüne sok!
Tir-i cefâdır andan iren bana ey rakîb
Çok gördün al anı dahî gözîne sok
Ahmet Paşa
Ağyardan korkulmaz, onunla didişilir, ona değer verilmez, hakaret edilir. Ağyar bir tehdittir ama aşk-âlemine yürüyen bülbülümüz de az ceberût değildir! Kıyameti koparabilir, ağyar ile kavga edebilir.
Düşündürücü olan, bülbülün, âşığın, ne sevgilisinin ne de ağyarın kim olduğunu merak etmemesidir. Sevgili aşk kürede, aşk âleminin gül-i ra’nasıdır. Melektir. Ağyar ise şeytan.
Gerçekten de kimdir sevgili andelib-î gûyâ için? Söyleyen bülbülün gözü, ne kadar sevgiliyi, biricikliliği, farklılığı, ayrıntısı içinde, görebilme gücüne sahiptir?
7. HABİBÜN ASİTÂN-I ÂSÛMANI OLARAK DEST-İ BİGÂNE

Kimdir sevgili? Ben cân verirken, şarap için öpüşendir, ağyarla.

Ben iki bir demiyim cân virem ü karşıma sen
Çifte dolular içip öpüşesin iki de bir
Necâtî
Zâlim, bencil, keyfine düşkün biri. Âşığına söğer ve âşık bülbüle bu sövgüler tatlı gelir.
Bana söğdüklerin hep tatlu geldi
Begüm sen sûkheri helvâ imişsin
Üsküplü İshâk Paşa
Sevgilinin sövmesi, zaten aşkından hasta olan sevene bir dua gibi gelir.
Lutf edip incinmesin söğdûm Usûlî’ye demiş
Her ne söğmek hasta câna ol dua’dır sevdiğim
Usûlî
Sevgili, durmadan eziyet eder? Neden sevgilinin zoru nedir? Aşığa çektirdiği acının ardına ne vardır?
Sen elinden geleni cevrden eksik komadın
Ne diyeyin sana ey yâr elimden ne gelir
Ahmet Paşa
Sevginin elinden gelen, eziyet etmektir, aşık ise bu eziyete karşı çaresizdir, seven ve sevilen arasındaki dengesizlik, sevgilinin dorukta, sevenin çukurda olması, bu eşitsizlik, ikisi arasında sağlıklı iletişimin kurulmasını engeller. Bu çâresizlikten, sevgiliyle aradaki uçurumdan kurtulmanın tek yolunun ölüm olduğu düşünülür.
Dil ü cân derdine çun çâre hemân ölmek imiş
Öleyin derd ile nâ-çâr elimden ne gelir
Ahmet Paşa
Yanına varılır, bir ömür harcayarak, kapısında toprak olunur.
Ser-î kûyuna erdim nakd-î ömrü gerçi harc ettim
Cihanda bana da hâk-i der-i yâr olduğum kaldı
Şeyhülislâm Yahyâ
Sevgilinin eşiği o denli yüksektir, âşık sevgilinin eşiğinin göğünü yuva edinir.
Huzurum şâhbâzını uçurdı dest-i bigâne
Habibün âsitan-ı âsumânın aşiyân itdûm
Yahyâ Bey
Yabancının, anlayışsızın eli huzurumun doğanını uçurdu. Huzurum bir doğân gibi güçlüydü. Dengeliydim. Bir yabancı, bir uzak insan, bir anlayışsız, geldi huzurumu bozdu. Kim bu bigâne? Sevgili mi yoksa? Kimin elidir dest-î bigâne? Ağyar değildir. Ağyar huzurumuzu bozar ama, nerede? Habibûn âsit’an-ı âsumanında! Oysa henûz yârin eşiğinin göğüne varmadı ki, seven! Huzur, yâr eşiğine varmadan kaçmıştır. Kimdir kaçıran? Sevgili hem yüksekte, âsumânda, hem de uzağımda, yabandadır. Sevgili eşiğin göğüne yuva kurmağa çalıştığım bir yabancıdır. Benden haberi yoktur çünkü. Bigânedir bana, ben sevene, ben bülbüle… O yabancının eşiğine varıp yuva kuruyorum. İşte benden bigâne olan sevgiliye, sevgiliden bigâne olan ben, varıp onun eşiğine yuva kuruyorum. İki bigâne arasında bir hadise var. Buna aşk deniyor. Aşk küre, aşk âleminin kopyası, kötü, tozlu bir aynası olarak bigâneliği yaşatmaktadır ancak, aşk adına! Aynanın cilalanması için saykala gerek vardır.*
Bu erişilmez sevgilinin varlığı bir silâhtır sanki, bakışları ok, gamzeleri hançerdir. Fitne çıkaran, ortalığı karıştırıcı, bir cadıdır. Bu cadılığı ile mest eder.
Göz ucuyla naz eder mestâne hem hançer çeker
Görmedim ol gamze-i câdu gibi fettân mest
Nef’î
Bu karıştırıcılığı, büyüleyiciliği içinde sevgilinin yüzünde tüm evreni gösteren ayna vardır.
Sözünde hile vü efsun gözünde fitneler zâhir
Yüzünde gün gibi âyine-i âlem-nümâ peydâ
Yahyâ Bey
Sevgilinin yüzünde neden evreni gösteren ayna vardır? Sevgiliye evren bakıyordur, çünkü. Evren sevgilidedir. Âlem, seven açısından görüldüğünde âlem-i aşktır. Sevgili evreni taşır içinde, evreni yansıtır. Oysa fitnecidir, yoldan çıkarıcıdır. Cihânı yansıtan birisi nasıl böyle hileci olabiliyor? Çünkü, sevgilinin yüzündeki aynayı görebilmek için, sevgilinin tuzağına düşmek, hilelerine kanmak gerekir. Hileye aldanmadan sevgiliyi göremezsiniz. Mâsumiyet içinde görülmez sevgili.
Sevgili, sevene, ağyarı severek de zulmeder. Onu sende iş yok diyerek kapısından kovar.
Gönlüm de gitti dinim de. Sevgili beni kınamaya kalkışıp, haydi git, benle düşüp kalma; gayri sende hayır kalmadı dedi
Hâfız, 89. Gazel
Bu zulmûne karşılık seven, sevgiliye, sevdiğini söylemekten çekinir. Çünkü, sevgili, sevenin sevgisini öğrenince ona gücenir.
Bu hasta vü bî-çâre vü dermânde fakirün
Derdi dilini dirdi n’idem kim gücenürsün
Üsküplü İshâk Çelebi
Sevgili seveni paylar hemen, onun tarafından sevildiğini duyunca.
Ömrümün içinde bir kez yanılıp sevdim dedim
Kakıma kulun işi dayim hatâdır sevdiğüm
Usûlî
Sevgili kakır, azarlar. Öyle bir nâz eder ki onun nâzı, nâza bile nâz edilmiş nâzdır.
Ol serv-i nâz nâza dahi nâz eder dirig
Ehl-i niyâza merhametin âz eder dirig
Ahmet Paşa
Bu nâza niyâz ede ede tahammül edebilen âşık, sevgiliden yıktığı gönülü, cân ilini, tâmir etmesini diler.
Cân ilini cevrin ile nicesi kıldın harâb
Vaktidir ta’mire bûnyâd eyle kurban olduğum
Ahmet Paşa
Zaman zaman öylesine bilinçlenebilir ki, sevginin karşılıklı olması gerektiğini sevgiliye korkusuzca söyleyebilir.
Müşkül bu kim muhabbet iki baştan olmadı
Sevdirmedi sana beni illâ bana seni
Necâtî
Oysa o herkesi, her güzeli sevdiği halde onu kimse sevmez.
Sever her gördüğü mahbûbı dirler
Görün İshâkı aslâ sever yok
Üsküplü İshâk Çelebi
Bu yüzden artık çözüm çözümsüzlüktedir. Dermân dermânsızlıktadır.

Vasla dermân isteyenler derde dermân etmesin
Derde dermân eylesin kim derddir dermân-ı dost
Necât
Bu dermânsızlık içinde seven, bülbül, andelîb-i gûyâ, sevenle sevileni, kendisiyle sevgilisini karıştırır birbirine. Sevgili, hiç anlaşılmayacak olan bir sırdır, kimdir sevgili?
Ben miyim, cân olarak, yoksa benden başkası mı? Sevgilinin aynası mıyım, sevgili benim aynam mı? Dünyanın zulmünden kaçarak sığınmaya çalıştığım sevgili, bana zulmeden bir yabancı mı?
Kimdir sevgili? Cân mı? Benden bağımsız cânan mı?
Sana kimisi cânım kimi cânânım deyü söyler
Nesin sen doğru söyle cân mısın cânan mısın kâfir
Nedîm
9. SÛZ-I FİRÂK MI YİNE, YOKSA VİSÂL ERDÎ Mİ?

Kendi çevresini çöl hâline getirir sevgili, seveni aşağıladığı, kendine kavuşanları karşılayanlara gül bahçesi hazırlanmadığı için.

Yalnızlığı seçen kişinin âlemi seyre ne ihtiyacı var? Sevgilinin civârı varken sahraya ne hacet?
Hâfız, 32. Gazel
Sevgilinin zoru sevenledir. Sevenin dışında tüm kentliyle iyi geçinir, herkese selâm verip, yaşadığı kenti bayram yerine,cennete çevirebilir.
Yâr bizden gayriye çok çok selâm etmiş yine
Şehr için baştan başa darüs-selâm etmiş yine
Necâti
Sevgili yaşadığı ortamda herkese ulaşabilir ama sevgiliye ulaşılmaz. Öylesine ulaşılamaz ki onun yanında bile onsuz kalmaktayız.
Sevgili yanlarında iken gene sevgiliyi ararlar. Irmağın kıyısında bulundukları halde dudakları susuzluktan kurumuştur. Su içmezler demiyorum, onlar Nil kenarına bile suya kanmazlar.
Sâdi, Bostan, 3/xcvı
Yâre ulaşma ümidi, bizi, dert isteyen insanlar hâline getirir. Yâre ulaşılamaz çünkü, yâr ile biz karşıt yönlerde yürürüz. Bu yüzden, bu ümitle yola koyulup cennet sandığımız aşk, cehenneme döner.
Olduk ûmîd-i vuslat-ı yâr ile derd-hâl
Âhır bihişt-i aşkı bize dûzeh etdi âh
Nâilî
Sevgilinin çevresinden rezil olarak geçilir. Sevgiliyle eşdeğerde olamaz seven, ona karşı mahçuptur. Onu bir türlü aradığı yerde bulamaz. Attığı her adımda (hatvede) sevgilinin yerinde olmamasından yakınılır. (şekve-i bîcâ)
Kûyûndan o şuhun dil-i rüsvâ ile geçdik
Her hatvede bin şekve-i bîcâ ile geçdik
Nâilî
Neden varılamaz sevgiliye? Neden karşısında mahçup olunur? Çünkü sevende yeterli güç yoktur. “devlet” yoktur. Bahtı, yazgısı yasaklamış kavuşmayı. Gam dağında dolaşırken, bu dağdan, kavuşma meyvaları toplamak ister. Oysa gam dağı, çıplak bir dağdır, bağ değildir ki kavuşma meyvaları yetişsin! Gam dağı aşk kürededir. Aşk küre, mîve-i vaslı, kavuşma meyvasını yetiştirecek bağa sahip değildir. Sevenin “devlet”i, talihi, mevkii, zenginliği yoktur. Aşk kürenin mîve-i vaslı yoktur.
Kûh-ı gamda mîve-i vaslın umarsın ey gönül
Sende ol devlet mi var k’ola sana dağ üstü bağ
Ahmet Paşa
Yine de aşk kürede arada bir vuslat olanağı yok değildir.
Her zamân sûz-ı firâk olmaz visâl erdi açıl
Âlem-i aşkın da Yahyâ kışı var hem yazı var
Şeyhülislâm Yahyâ
Nasıl olur kavuşma?
Bir müşrik-i muhabbet ider dayimâ seni
Dilber ki pür zerâfet ola şivekâr ola
Yahyâ Bey
İnce, cilveli, edâlı, nâzik, şiveli güzel, muhabbetine katabilir bizi. Muhabbet ortağı yapabilir. O isterse biz ona katılabiliriz, lûtfederse.
Çoğu zaman bizden kaçar, muhabbetine bizi iştirak ettirmez. Derdimiz anlar anlamasına da uygun görmez nedense. Hâfız, sevgiliyi anlayışsız bulmaz, anlaşılmaz bulur belki. Dileğimizi, müşrik-i muhabbet olma, muhabbete katılma isteğimizi yadsır.
Sevgili zevk ve huzura erişmeyi şimdilik münasip bulmadı;
yoksa gönlümüzün dileğini anlamadı değil
Hâfız, 25. Gazel
Sevgili o denli güçlüdür ki onun yanında benliğimizi silmek gerekir.
Eğer âşıksan kendinden bahsetme; sevgilinin yanında benlik satmak, Tanrıya ortak koşmak gibidir.
Sâdi, Bostan 3/C
Yine de kendimizin değerini görmezlikten gelemeyiz.
Sevgili bize özlem duyar. Seven sevgilinin aynasıdır çünkü kendi güzelliğini, yüceliğini sevende görmek zorundadır.
Mâşukun gölgesi, âşıkın üstüne düştü de ne oldu ki? Elbette öyle olacaktı. Biz ona muhtaçtık, o bize müştâk!
Hâfız, 144. Gazel
Aynayız ama, sevenler olarak perdeyiz, engeliz de sevgiliye giden yolda.
Âşıkla mâşuk arasında hiçbir hail yoktur. Sen perdesin…Hâfız oradan kalk!
Hâfız, 266. Gazel
Hail, engel olmamalıdır sevenle sevilen arasında. Hâfız seven olarak kendini engel görür. Perde (hicâb) olarak da görür:
Hâfız, yolunun hicâbı sensin, sen, oradan kalk! Ne mutlu o kişiye ki bu yolu hicâpsız yürür gider.
Hâfız, 156. Gazel
Seven kendini sevene ulaşmada engel görüyor. Kendisi aradan kalkarsa sevgilinin yüzünde aşk âlemini gösteren ayna, tüm ışığıyla ortalığı aydınlatacaktır.
Sevgili bana benden yakındır. Bunca uzaklığına, kavuşma olanaksızlığına karşın.
Dost bana benden yakındır. Daha garip olan şey: Ben ondan uzağım! Ne yapayım, “o benim kucağımda iken ben ondan ayrıyım!” desem kim anlar?
Sâdî, Gülistan, 2/LII
Neden yakındır bana? Cândadır çünkü cânımın içindedir.
Cânâne gelir sohbete gelmez değil ammâ
Kendisini cân gibi nihân eylemek ister
Necâtî
Kendisini gizleyerek gelir sevgili, gizler çünkü cândadır. Cân ise gizlidir.
Dehânın düzdidür var ise dil mülkin kalan yağma
Ki gelmez sûrete olur cân gibi nâ peydâ
Yahyâ Bey
Sevgilinin ağzı hırsızdır, çünkü gönül mülkünü yağma etmiştir. Bundan dolayı kaçar, görünmez cân gibi gizlenir. Sevgili birden bire girer cân içine gizlenir. Sevgili gizli olunca, aşk da aşk küreyi bir nihânhâne’ye, gizlenme yerine çevirir.
Derdiz ki devâ şifte-i sihhatimizdir
Aşkız ki nihânhâne-i sevdâda nihânız
Nâilî
Derdimize çâre sağlığımıza aşırı düşkün olmaktan gelir.. Aşk da gizlenirse, sevdânın gizlenme yerinde yurt tutarsa, oluşabilir. Cânan cânda gizli, aşk, aşkın gizliliğinde gizlidir. Çünkü, cân içindedir sevgili ve cân gizlidir. Cânan, sevgili, câna girerse, gizlenirse görünür:
Yanakları gül kokan sevgilimize: “İşveli güzellerin yaptığı gibi her an yüzünü örtmesen!” dedim. O gülümsedi: “Ben dünya güzellerinin aksine, örtü ile görünür ve örtüsüz gizlenirim” dedi.
Mollâ Câmi, 57. Rübâî
Sırrım sevgilim cândadır, oysa, kamu, kent bu sırrı nasılsa bilir. Benim derinliğimin ayırdında değildirler. Benim sır gibi cânımda sakladığım sevgilim, o ulu kişi (Server) kentin içinde, sırrı herkese duyurur. Belki de ben cânımda gizli olanı, cânımla söyleşim tam olmadığı, cânımı bir sır gibi yaşadığım için, farkına varmadan çevreme belli etmiş olabilirim.
Ben ağzım açmadım bu ne sırdır ki şehrde
Ben serveri sever diye her gün haber çıkar
Ahmet Paşa
Sevgili cânımda olduğu için sır, cânımda olduğu için benden uzaktır! Bu inanılmaz paradoks tasavvufî iklimin yarattığı bir paradoks olmakla birlikte, berzâh âleminde olağan bir durumdur. Sevgili içimdedir. Ona ulaşamıyorum çünkü içime uzağım. Sevgili dışımdadır. Aşkı yansıtması için yüksekte, çok yüksekte, çok uzakta olmak zorundadır, dışımdadır uzaktadır. Çünkü, seven olarak ben hem içime hem dışıma uzağım! Ya sevgili? O bir aynadır sadece, ondan yansıyanı biliyorum, arkası ise bir sır aynanın! O da kendini bilmiyor, beni de bilmiyor. Yine de aşk var. Ehl-i aşk var. Andelîb-i gûya, aşk küreden berzâhâleminde yaptığı yolculukta, aşkı yazan şairlerinin dünyasına kısaca göz atıp, yolculuğu tamamlamak istiyor.
10. BİRİNİ SEVSEM DİMEK LÂZIM GELÛR NÂ-ÇÂR Şİ’R
Kim bakardı kalbi sâfi olmasa âyîneye
Sûrete gelmezdi ger olmasa ma’nîdâr şi’r
Üsküplü İshâk Çelebi
Aşk âleminin habercileridir şairler. Belki, her şairim diye ortaya çıkan öyle olmasa da. Kalbi saf olanların işidir şiir. Şiir bir aynadır, mânâ âlemini, aşk âlemini yansıtır. Aşk kürede yaşarlar şairler.. Doğrusu, bu küredeki yaşamı anlatırlar.
Şi’re tevbe nice olur çâr-ebrû dilberün
Birini sevsem dimek lâzım gelür nâ-çâr şi’r
Üsküplü İshâk Çelebi
Dört kaşlı dilber, bıyıkları yeni çıkmaya başlamış sevgilidir. Sevdânın olduğu yerde şiir vardır. Şiirden vazgeçilmez. Şiir, hem aşk kürenin yükünü çekmek, hem de sevgiliye dert anlatmak için gereklidir.
Çekdüğüm derdi bilürdi nâlemi gûş eylese
Halüme vâkıf olurdı okusa dildâr şi’r
Üsküplü İshâk Çelebi
Gerçekten şiir sevenle sevilen arasında bir iletişim aracı olabilir, bir bağ oluşturabilir mi? Şiir sevenle sevgili arasında bir sevdâ dili oluşturabilir mi? Yanıt, pek olumlu değildir. Çünkü sevgili şiirin kaynağının kendisi olduğunu bilerek, şiirden çok kendini önemser.
Şi’ri cihânsûzımı hayli beğendi habîb
Söyledeni gör beğüm söyleyeni ko dedi
Üsküplü İshâk Çelebi
Şairleri şiirlerini pek beğenirler, Îshâk kendi şiirine şi’ri cihânsûz, cihân yakan şiir diyor. Şiirinin yakıcılığını ileri süren şairlerden biri de Nedîm’dir.
Nedimâ şi’rimi tertib ederdim korkarım ammâ
Yaka nazmımdaki sûz u güdâz evrâk-ı divânım
Nedim şiirlerinin yakmasından korktuğu için divânını hazırlayamamaktan yakınıyor. Şeyhülislâm Yahyâ içinse şiiri bir inci gerdanlığı (ıkd-ı leâl) dır.
Mecmû’larda şi’rim arar ehl-i tab’ olan
Hâce gibi şehrde ıkd-ı leâl arar
Şeyhülislâm Yahyâ
Kendinin dışındaki şairlerden kimileri çok değersizdir. Şiirleriyle aşk küreyi kirletmektedirler.
Şular kî âdemidir halk içinde yeyip içip
Nihâni yerde tekâza gelirse def eyler
Bu şimdi şaîr olanlar bir iki üç bed-baht
Nihâni yerde yiyip halk içinde s.çarlar
Necâtî
Şair, kendi dışındaki şairlere kızdığı gibi, şiirden anlamayana hâr-ı lâyefheme (anlayışsız eşek) diyecek denli ileri gider.
Okuma nâdâna ey Yahyâ sakın eş’ârını
Şi’rden yekdir hâr-ı lâyefheme zirâ şair
Şeyhülislâm Yahyâ
Çünkü şiir yazan şairler değerli insanlardır, onlar olmasaydı dünyanın ileri gelenlerini tanıtan, duyuran olmayacaktı..
Kim bilirdi şu’arâ olmasa ger sabıkda
Dehre devletle gelip yine giden şahânı
Nef’î
Şuara, şiirin değeri konusunda, aşktaki yerinin önemi ile ilgili uzlaşacakları bir sonuca varamazlar. Yalnız şairlere değil, eli kalem tutan herkese ağır hakaretler edebilirler:
Bi-akl-ü-bî-sitâre vü meflüs û mendebûr
Yoktur cihânda bir dâhi ehl-i kalem gibi
Necâtî
Akılsız, yıldızsız (karanlık, boş), iflas etmiş, sünepe insanlardır. Üstelik şairler şiirleriyle yalan söylerler. Şiir bir kendi kendini tatmine benzer, bir “calk”dır. Şiir, bir sevişme değil.
Îçinde ne zûr var ne telbis
Şi’re ne için yalan diye halk
Yalan ise de tefâvütü var
Hiç ola mı bir zinâ ile calk
Necâtî
Nedim’se gayet incelikli biçimde, şiirle yalan söylenebilineceğini imâ eder.
Ben şairim o kâmeti mevzûnu doğrusu
Sevmem desem de belki yalan söylerim sana
Nedîm
Öyle anlaşılıyor şairler, şiirin işlevi, değeri, aşktaki yeri, sevenle sevgili arasında bir iletişim olanağı olup olmayacağı konusunda bir açıklığa, bir uzlaşmaya varamıyorlar. Andelîb-i gûyâ, kendisi de söyleyen, sözü olan bir şair olarak yolculuğunda, perişânaşk küredeki aşkı, âlem-i aşk’a yakışır biçimde söyleyemiyor. O da Hâfız gibi fikir kuşunu iştiyâk (özlem) tuzağına düşürüyor. Özlem aşk âleminedir. Özlem, fikirle yaşanırsa, şiir cihânsûz, cihan yakan şiir olabilir. Şiirin yaktığı cihânın ışığı ile aşk âlemi daha farklı görünebilir.
Hâfız, bu perişân şiiri yazarken fikir kuşu, iştiyâk tuzağına düşmüştü.
Hâfız, 134. Gazel

Fikir kuşu özlem tuzağına değil de özlem coşkusuna, heyecanına düşerse, söyleyen bülbül, bu heyecanla uçan kuşun ardından, aşk âlemini yansıtacak daha farklı aşk kürelerin yapımı için, yeniden yola koyulacaktır.
Ocak-Şubat, 2004, Ankara
Prof. Dr. Ahmet İnam
(Doğu Batı Dergisi / Aşk ve Doğu)

Melankoli

Yaşananın hakkını teslim etmiş bir gülümsemedir bende melankoli.
Sızıyla gelen, sızıyla ölen bir insanın açtığı çiçektir bende melankoli.
Sevip de diyememenin, deyip de yaşayamamanın, yaşayıp da doyamamanın adıdır bende melankoli.
Melankoli yârimdir. Bana “ölme emi” demiştir. Neden ölmediğimdir bende melankoli.
Sabah gözlerinde bir çağlayanla uçurumlarıma boşalan bir sevgili bakışıdır bende melankoli.
Dokunup da çaresiz yaşamımı sevince dönüştüren mahzun bir ney sesidir bende melankoli.

Ahmet İnam

Dünya İstasyonunda Yanlışlıkla İnmiş Keloğlan

İşte benim yazıyla çilem bu: Kadınlar doğruyu söyledi ve yayıncılar aldattılar.

Yazdık, sesimiz askıdadır; harflerimiz kargaların gagalarında. Yazdık dünya değişmedi, namussuzlar okumadılar. Bir iki insan okudu; çok uzun boyluydular, göbeklerinde kaldım. Bir iki garibân kesekağıdından gördüler beni. Hep olmadığım yerde göründüm; yazmadıklarımı yazdım; demediklerimi dedim. Yayıncılar beni çok ucuza sattılar. Arayan kitaplarımı bulamadı. Bulanlar, çarpık dizilmiş, eksik çıkan, ırzına geçilmiş satırları okudular.

Gerçeğin cinleri hep yoluma çıktılar, beni hep çarptılar. Hakikat diye, güzellik diye methettiğim yârimi bir bâdeye oynattılar. Yazının rahmeti cinlerin üstüne olsun.

İlhan Berk bana “yazındaki deliliği yitirme Ahmet Nâim” dedi. Ahmet Nâim yazının gömleğini giyip, ilmiğini boynuna geçirdi.

Şairler yalan söyledi ve yayıncılar beni aldattılar.

Ama ben bu kötü dünyada güle oynaya yaşadım. Elma bahçelerinden erik çaldım, nar çaldım. Bedenimin uduyla vurdum duymaz insanıma nice taksimler geçtim.

Filozoflar beni kavramlara kattılar, yayıncılar aldattılar.

Fındıklı, Kasım 1998

Ahmet İnam

Bir Ağıt Olarak İnsan

Kim yitirmiyorum derse, çoktan yitirmiştir. Yaşamak yitirmektir. Yitiriyorsak, “elimizde” yitirdiğimiz var demektir. Bizde birşey var ki yitiriyoruz. Yitirirken var olduğumuzu, var olmuş olduğumuzu duyuyoruz. Ölürken yaşadığımızı anlıyoruz. Oysa, yaşarken ölmekte olduğunu anlayanımız pek az.

Yitirdiğimizi anlayınca, ağıyor yitirme duygusu, bir ağu gibi içimize ya için için ağlıyor ya ağıt yakıyoruz. Ağlamak edilgin, üstümüze üstümüze gelene karşı, olağan sayılabilecek tepkilerden biri. Ağıtsa, yitirilene karşı duruş: Bir etkinlik. Ağıt yakıyorum, başıma gelenler karşılaştıklarım, yitirdiğimi düşündüklerim, şiirlenmeye değer demek ki. İnsan kayıbını şiirleştirebilirse, ağıtlayabilir. Gerçeklilik üstüme gelirse kaçmam: Dururum karşısında. Ben insanım. Şiirleyen insanım. Ağıtlayan. Ağıtlama gücüm bir ağıt oluşumdan geliyor. Gelsin ne gelecekse, gelen her acı, hoş geldi sefa geldi, ağırlarım.
Acılarımı ağırlarım. İnsanım ben. Gerçeği ağırladığım için, ağıtım!

İnsan çevresindeki sorunlarla başedebilmek için, bir homofaber olarak üretir. Alet yapar. Teknolojiyi oluşturur. Bilim gözüyle anlamaya, seyretmeye (theoria) koyulur. Üreten, meydana getiren,ortaya ürün koyan varlık olarak homopoesisdir.

İnsan yalnızca fiziksel anlamıyla alet üretmez, düşler, kavramlar, düşünceler de üretir. Diliyle ortaya koyar ürünlerini. Diliyle üretir. Uğradıklarının altında kalmamaya çalışır. Çırpınır. Bir çırpınma biçimi olarak üretim, var olma çabalarından biridir insanın. İşte şiirleme eylemi de dünyaya karşı dünya koyarak, çırpınma biçiminde bir üreterek varolma biçimidir. Dünya içine gömülerek, onda eriyerek değil, dünyanın sunduğuna bir karşı sunu olarak yaşar insan. Dünya içinde erise bile, örneğin bir bilgelik tutumu olarak dünyayla, doğayla bütünleşme çabası içindeyken, kendi rengiyle katılır dünyaya. Rengi, evrendeki renkler içinde çok güçsüz görünse bile, o, rengini anlamaya uğraşan, sorgulayan, dönüştürmeye çabalayan bir varlıktır. Dünyayı anlar, anlatır, eleştirir, sorgular, dünyayı duyar. Duyurur. Şiirler.

Şiirleme, Husserl çizgisindeki fenomenoloji anlamında bir anlam verme (noesis) değildir. Şiirleme salt bilinç sınırları içinde gerçekleşmez. Yalnızca noetik bir edim değildir. İnsan varlığının onto-etik yapısından kaynaklanır. İnsan aklının bir özelliğidir. İnsan, şiirleyen bir akla da sahiptir. Şiirleme, “ben varım” çığlığıdır. Varlığını duyurmadır. Bunu “sözle” yapar. Müzikle. Resimle. Sanatla. Bilimle. İnanç düzenleriyle. Kültürüyle. Elbette her insan yaratısı, her kültür ürünü şiirleme ile oluşmaz. Şiirleme, bir tavrın, bir tutumun, bir yönelişin adıdır. İnsan, şiirlemeden üretebilir. Çağımız bunun sayısız örnekleriyle doludur. Dünyayla, evrenle, insanla karşı karşıya olduğu duygusunu taşımadan, körü körüne çabalarla gerçekleştirilen kültür ürünlerinde şiirleme çabası yoktur. Şiir yoktur. Bilimde, düşüncede, sanatta, giderek şiirde bile şiirin görünmemesi, şiirleme çabasını unutmuş insandandır. İnsan, yaşamındaki şiiri, aklındaki şiirleyen bileşeni, ürünlerini ortaya koyarken unutmuşa benziyor.

Şiirleme dünyayla, evrenle karşı karşıya olma duygusu ve tavrıyla başlar. Bu karşı karşıya oluş, karşıda olanı karşılayabilme gücünü gerektirir. Evreni karşılayabilme gücü: Şiirlemenin ilk adımı. Karşımızda duranı, karşılayabilme duyarlılığı bizi ahlak alanında, karşımızda durana direnebilme gücünü taşımamızdan dolayı teşekkürü gerekli kılar. Varız. Karşımızda olanlar var. Karşıda duran bir evren. Bu evreni karşılayabiliyoruz: Şükür ki karşılayabiliyoruz. Yok olmak yerine var olduğumuz için borçluyuz. Yaşamak borçlu olmaktır. Yaşadığı dünyanın kendisine haksızlık yaptığını, sürekli olarak yaşamdan alacağı olduğunu sananlar yanılıyorlar. Karşılaştıklarımızı karşılayabilmeliyiz. Budur borcumuz.Yaşama, var oluşa şükran borcumuz bundandır. İç dünyamızda keşfettiğimiz sonsuzluğa duyduğumuz şükran, bizi şiirlemeye götürür: Varlıkla karşılaşabilirim, evrenle. Karşılaşabiliyorsam, içimde karşılama gücü vardır. Bu güçle içimdeki içimdeki sonsuzluğu duyarım. Bu gücü borç aldığımı anlarım, karşılaştıklarımdan. Bu gücün emanet olduğunu. Öyleyse, şiirleyen bir insan olarak, emanete karşı, borç aldıklarıma, bana verilenlere karşı, duyarlılığımı, “şiirde” ortaya koyarım. Şiirlemenin ardında insanın onto etik yapısının bulunmasının anlamı budur: Şiirlemek borç ödemektir. Var oluş biz şiirleyenlerden bunu bekler. “Beni şiirle” der. Şiirleyerek borcumuzu ödemeye çalışırız. Varlığın, “şiirleyerek borcunu öde” uyarısına, şiirle karşılık veririz. Güveniriz çünkü, varlığın çağrısına. Yaşarken varlığın çağrısını duyarız; bu çağrı bir buyruk gibi gelir bize. : “Borcunu öde”. “Şiirleyerek öde.

Borcumuz olduğuna inanır, varlığa güveniriz. Varlığın şiirden anladığına, bizim şiirlememize yardımcı olacağına. Varolmayı karşılayabilenin, varlıkla krşı karşıya kalanın hânesine borç yazılır.Yaşadıkça borcumuz artar. Kime ? Yaşamaya, insana. İçimizdeki sonsuzluğa. Borcumuz artar. Borcumuz, yaşam bize verdikçe artar. Ödemenin yollarından biridir, şiirleme. İnsan çok yüksek şiirleme gücüyle, tüm borçlarını öder de, alacaklı duruma erişebilir mi? İçimizdeki küçük sonsuzluk, dışımızdaki büyük sonsuzluğu yenebilir mi ? Hiçbir zaman! Şiir, insanın tüm borcunu ödeyemez. İnsanın eksikliği oradadır. İnsanın bir olanaklar varlığı olduğu açık. Olanaklarının sundukları, arkada kalır hep. Önde ise, olanakları tüketen bir yaşam vardır. İnsanın eksikliği, borçluluğu buradan kaynaklanır. Borcunu şiirle ödeyenker şiirleyenlerdir yaşamlarını.Başka türlü nasıl ödenir borç, bilmiyorum. Borç hânesini şiirle silemeyenlern borcu yazılmaya devam edecek diye düşünüyorum. (Şiirin en geniş anlamıyla!)

Zâten borçlu olan bir varlığın, onto-etik yapısıyla eksik kalmaya mahkûm, bu eksikliğini varlığa güvenerek şiirleme çabasıyla gidermeye çalışırken, yitirdiğini görüyoruz. Eşyasını, sevdiklerini,duygularını,toplumsal konumunu, ilkişkilerini, bilgisini, sezgisini, umudunu, sevincini yitiriyor. Yitiğine yitik katıyor. Eksiğine eksik.

Yitiriyor. Daha da borçlu olacağını düşüneceğine, alacaklı olduğunu ileri sürüyor. Dünyanın kendisine, istediğini vermediği için nankör davrandığını, vefâsızlık ettiğini ortaya atıyor. Bu alacaklılık duygusu, dünyaya karşı bir hınç duymasına yol açıyor. Başına gelenleri haksızlık olarak görüyor. “Yitirdim, demek ki borcum arttı” diyemiyor. “Yitirdim,geri verin bana” diyor. Yitirmeleri sonucu ağıtın ağıtın oluşamamasının ardında olan da odur. Ağıtan değil, dağıtan bir insan olmasının. Ağıtan insan yitirdikçe borcunun arttığını düşünendir. Borcum arttıkça defterimdeki borç,şiirlememi ister benden.

Borcum artyor duygusunun, Hıristiyanlıktaki “günah”, “suçluluk” kavramlarıyla ilgisinin olmadığını düşünüyorum. İktidardaki güçlerin,insanlara haksızlık edip,onları sömürerek, onların “borçluluk psikolojisinden” yararlanabileceklerini düşünebiliriz. Evet, isyan; isyan da bir borç ödemedir: Borcumuz şu ya da bu kuruma, şu ya da bu insana değil, varlığın kendisinedir. Var oluşumuzu duyurmak, evrenin bize verdiğinin altında kalmamak, varlıklar arasında dinelip, ayağa kalkarak, “ben de varım” çığlığı atmak; var olduğunu göstermek için şiirlenmiş ürünler ortaya koymak, şiirlemek. Şiirleyen insanı sömüremezsiniz. Belki öldürüp yok edebilirsiniz. Şiirini yakabilirsiniz. Şiiri, varlığın şiire açık kulağında, belleğinde duracaktır. Evrende, şiirleyen varlıklar olacaktır. Şiirleyerek varolan evrenin sesini,yine evrendeki şiirleyen varlıklar duyacaktır. Şiirleme, sürekli yaratım sürecidir. Evrendeki devinmedir. Devinmenin bilinçli, duygulu biçimidir.

Bir ağıt olarak insan, bu devinimi yaşayan, bu devinim olan insandır.Yitirmenin doğallığını yaşar.Yitmiş olana karşı,yitecek olanı koyar. Ama koyar. Başına gelenden korkmaz. Acı çeker elbette. Devinim, duygudan yoksun yaşanamaz. Acısının altında kalmaz. Acısının altında kalmak yakışmaz insana. Bir ağıt olan insana. Ağıtır çünkü, ağıt yakar, ağıtlar dünyayı, başına gelenleri ağırlayarak. Buyur ederek acıları. Onları konuk ederek. İsyan bir dirence,şiirlemeye dönüşmüştür. Yitirdim, demek ki yapacak çok işim var, üretecek çok şey var. Yitirdim,borcum arttı; dövünmem, yerinmem, kendimi kahretmem, kendimi oymam, doğru değil. Sesimi duyurmalıyım. Yitirdim. Yitirdikçe, ağıtlama gücüm artmalı. Yitirdikçe ağmalıyım evrene doğru.

Elbette böyle yapamıyoruz. Geri dönülemez bir yitim gibi görülen ölüme karşı, ölürken nasıl şiirleyebiliriz? Ağır hastalıklarda, doğal âfetlerde, yıkımlarda, bunları yaşamakta olan biri olarak ağıtı nasıl gerçekleştirebilirim ?

Başımıza geldiği anda, dağıtıyoruz, ağıtma yerine. Şiir sonradan geliyor. Diğer insanlara yakabiliyoruz ağıtı, çoğunlukla. Kendimize yakamıyoruz. Sonradan ve diğerleri için. Ağıt yakan,yitiğe şiir şiir sunan insan,tüm insanlar, tüm duyan, anlayan, bilinçli varlıklar adına ağıt yakıyordur. Ağıt, yazgıya bir kafa tutma, bir kuru isyan, karşı çıkış değil, bir teşekkürdür.

Sisifos’un kayası bir teşekkür sonucunda çıkıyor oraya.Orada durması ya da durmaması ağıt olan insan için çok da farklı değil. Dursa, borç bitmiyor ki! Sisifos deviniminin özelliği o. Ağıtı o.

Her insanın ağıtı ayrıdır. Doğrusu, borç hânesi farklıdır. Borç hânesi ondan, borcuna yakışan şiirlemeler bekler. Şiirlemesini gerçekleştiren ağıtını oluşturur. Ağıtlar. Ağıt olur. İnsan ne zaman ağıt olmayı öğrenecek? Yitirmeyi, titirebilmeyi öğrenebildiğnde. Ağıt olmayı başarabildiğinde!

Prof. Dr. Ahmet İNAM

Kaynak: http://www.phil.metu.edu.tr/ahmet-inam/agit.htm
Anımsatan: http://pesend.blogspot.com.tr