Etiket arşivi Bela Tarr

ileŞiir Antolojim

Bela Tarr: Film yapmayı bıraktım. Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki?

İnsan film yapma işine “film yapımcısı” olarak girişmez. Daha çok içten gelen bir mecburiyet duyar. Onu kışkırtır bu, ona dokunur, ona ilham olur. Böylece üzerine düşünmeye başlar. Sakince, yavaşça, dikkatlice bir şeyleri hissetmeye başlar. Fakat bu, oldukça incelikli ve hassas bir şeydir. Bunu bir baltayla gerçekleştiremezsiniz. Ağaç kesme işi değildir yapılan. Aslında bu, hemen her şey için geçerlidir muhtemelen. Yazıda, resimde, dansta, tiyatroda, müzikte, vs.

Bir endüstriden bahsettiğimiz için buradaki temel sorun bir filmin kendisine nasıl baktığımız oluyorBenim bakış açım filmin hala yedinci sanat olduğu yönünde. Ve böyle de ele alınmalıdır. Yani gösteri dünyasının bir parçası olarak değil. Bugün dünyada geniş ölçüde böyle kabul ediliyor. Ama ben müzede sergilenecek eski kafalı biriyim, yaşım ve otoritem dolayısıyla buna bağlı kalabilirim ama şu an için, bu durum saçmalıktır. Yani insanlarla, ruha sahip oyuncularla hayata dair bir şeyler hakkında konuşurken endüstriden bahsetmenin anlamı yoktur. Endüstriden bahseden salaktır, ahmaktır. Bağışlayın beni, ama sert sözler kullanmaya mecburum.

Bir süreklilik söz konusu burada. Her zaman farklı düşünen insanlar olacaktır. Her zaman başkalarına kıyasla hayatta farklı şeylerin farkına varan insanlar olacaktır. Ve sonra tüm bunlardan bir şeyler ortaya çıkar ama bir karar verme meselesi değildir bu. Dahası, “bağımsız film” denen şey de ahmaklıktır. Tam olarak neyden bağımsızsın? Hiçbir şeyden bağımsız değilsindir. Bir kameraya ihtiyacın vardır. Şu kamerayı Nikon üretiyor ve o da büyük bir kapitalist şirkettir. Eşek yüküyle para istiyorlar bunun için ve hiç utanmadıkları kocaman bir kâr elde ediyorlar. Dolayısıyla bağımsız değilsinizdir, bu boka ihtiyacınız vardır ve bir şeyler yapmak için bunu alacaksınızdır.

Mutlak bir bağımsızlık yoktur, en azından ben olmayacağına inanıyorum. Topluma, insanlara ve alışverişe çıktığınızda dükkanlara bağımlısınızdır. Bir bütünün parçası oldukça bağımsız değilsinizdir. Bu bütüne ister hayat deyin, ister toplum veya bambaşka bir şey. Bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. Tabii doğal olarak tüm bunları nasıl değiştireceğinizi de öğrenmek zorundasınız. En nihayetinde tüm mesele gelip buna dayanır. Bir şeyler yapan veya yaratan birileri dünyayı değiştirmeye girişmiş olur. Dünyanın değişmeye ihtiyacı var. Hepimiz biliyoruz bunu. Eğer biri büyük torununun veya büyük büyük torunun sinemaya gidebilmesini istiyorsa veya yemek bulmasını istiyorsa değişim şart. Çünkü işler bugünkü gibi devam ederse yiyecek bir şey bulunmayacak. Su, yiyecek, hiçbir şey olmayacak. Bu bok küresel bir hal aldı artık. Durum gayet basit: Gözlerimizi açmazsak veya bir şeyler yapmaya başlamazsak yakında her şey bitecek. Bir kıyamet senaryosu değil bu. Basit bir gerçek sadece. Tek yapmanız gereken internete girmek. Durumumuza dair haberler sel gibi akıyor: Korkutucu.

Sert ve şiddetli bir sürecin ardından otokrasi, yönetimi demokrasiden devraldıktan sonra Macar sinemasının üzücü durumunda projektöre yansıtılacak hiçbir şey olmadığını söylemiştim. Bu, Macar sinemasının iki yıl duraklamasının fiilen iki yıl hiçbir şey olmamasının sonucu olarak politik bir beyandı. O zamanlar bu, politik bir beyandı.

Bir kere bile olsa olumsuz bir dünya görüşü çizdiğime inanmıyorum. İnsanların gelip gittiğine, dünyayı gördüklerine ve ne gördüklerini ifade etmeye çalıştıklarına inanıyorum. Gerçeklik vardır, onu görürsünüz, onun bir parçasısınızdır sadece görmekle kalmazsınız, onun içindesinizdir, gerçeği gerçek kılarsınız ve gerçek, içinizde güzelce değişim geçirir ve sonrasında bunu kendi gördüğünüz biçimde insanlarla paylaşırsınız. Bu, ne olumsuzdur ne de olumlu. Bunun bir değer işareti yoktur. Dünyayı nasıl deneyimlediğiniz ve ona nasıl tepki verdiğinizle ilgilidir. Hepsi bu. Bunun olumlu ya da olumsuz olduğunu söyleyemem. Tamamen umutsuz bir yaklaşımdır bu. Ne hissettiğinizi ifade edersiniz ve olaylar gelişir. Görünen o ki başkaları da aynısını yapıyor, sadece ben değil.

Neden teması Nietzche olan filmler yapmayı bıraktınız?

Filmlerin teması Nietzsche değildi. Zerdüşt’ün başını hatırlarsak Nietzsche şöyle der: Tanrı öldü.

Bunu düşünürsek… Kesin bir anti-yaratılış öyküsü işlersek… Bilirsiniz işte, tanrı dünyayı altı günde yarattı, önce karanlığı ışıktan ayırdı, sonra yeryüzünü, gökyüzünü falan yarattı. Altıncı günün sonunda “Bu iş oldu.” diye düşündü. Sırt üstü uzandı ve yedinci günü dinlenme günü oldu. Şimdiyse dünyaya baktığımızda Nietzsche’nin tanrı öldü görüşüne katılmak zorunda kalıyoruz. Bu sebeple her şeyi geri almalıyız ve hepsini bu filmde geri almış olduk.

Doğrusu, film yapmayı bıraktım çünkü… Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Yani demem o ki, ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki? Ölüm ve tüm diğer şeyler kıyamet gibi değildir. Kıyamet, büyük bir TV gösterisidir. Atlılarla falan. Hayır, hayır! Hayat, günler geçtikçe sessizce biter. Günlük rutininizi yaptığınızı sanırsınız, ama öyle değildir. Her gün biraz daha yaşlanırsınız, her gün biraz daha farklılaşırsınız ve bu günlük küçük farklılıklarla o noktaya çok daha fazla yaklaşmış olursunuz. Hiç gürültü çıkmaz, hiçbir şey olmaz. Öylece olup biter. Şimdi, bununla nasıl baş edeceksiniz peki? Bununla nasıl başa çıkacaksınız? Yeni bir film daha mı yapmalıyım? Ne hakkında? Yapamam. Yapmam için bir sebep yok. Sonra ne olacak ki?

Hepsi bu.


Bela Tarr
Çeviri:  Ümid Gurbanov

https://youtube.com/watch?v=RyprZDUTgy4%3Fwmode%3Dopaque
ileŞiir Antolojim

Torino Atı

dışarısı kırbaç sesi, içimde bir torino atı
açım. belki de özlemi açlıktan sayıyorum.
toplan dünya. yaşam toplan.
çaresiz sahiplik toplan.
gitmiyorum, hadi bakalım şimdi de gitmiyorum.
aklım tahta bavulların içinde yolculukta.
ben buradayım akılsızlığın başında
hasta bir ruh gibi koşulamıyorum.
dur, bunu anlatamazsam çok ağlayacağım.
ölüm geliyor bir şeyi anlatamamak zira.
tımarlanmıyorum deli atlar gibi
kalbim duracak. vaktin peşindeyim.
bazen de duruyorum saatler gibi
olmaz zamanlarında.
soğuk. soğuktan donuyorum sen anlamayınca.
duydun mu ne diyorum?
soğuk bir ateş kırmızısında, harlı.
hastayım. at gibi bütün yemleri ve suyu bırakarak
yemekten içmekten kesildi anlatacaklarım,
şimdi biraz hasta kalmak istiyorum.
yalnızlanmak,

hayat, yağmur sıkıntısı ve olacaklar,
gözüm yolları isterse bitiriyor. sonuna geliyorum.
sayfaları çabuk çabuk çevirirken ellerim
bitmesin hiç bitmesin istiyorum

şimdi bilmediğin bir yanındayım. seni bulamıyorum.
aklım karışık. atın hüznünden bulaşıyor kapılara.
yine de açıyorum, ben hep açıyorum
kapının kolunu tutuyorum elin gibi

müzik sesi geliyor resimlerden. galiba deliriyorum.

seagullineskisehir

İnsanın saklanacak küçücük bir köşesinin dahi kalmadığını, gidecek yerinin olmadığını anlatan bir tükeniş hikayesi.

Başrolde rüzgar oynuyor, tüm ihtişamıyla. öyle ki sadece onun çığlıkları dört nala koşuyor, Öyle ki 58 yıldır ses çıkardığı söylenen tahta kuruları bile sözü ona devretmişcesine sessizleşiyor. Rüzgar öfkeli, rüzgar tükenen tüm sesleri üzerinde taşıyor. İnsan susuyor, rüzgar konuşuyor. Rüzgar konuştukça tükeniş de başlıyor.

Arttıkça rüzgarın sesi, daha da sessizleşen insan, Pencerenin önüne geçip sadece onu izleyebiliyor, onu dinleyebiliyor ancak ve daha da hissizleşiyor. Ya tekrar hissedebilmek için ya da artık zaten hissedemediği için elleri ve ağzı yana yana haşlanmış patates yiyor. Rüzgar konuştukça, tükeniş devam ediyor, su tükeniyor. O konuşmaya devam ettikçe, atın gücü de tükeniyor. Atın gücü tükendikçe insan da tükeniyor. İnsan, torino atının kaderini yaşıyor.

Gidemeyen, saklanamayan insandan geriye, bir tek olan biteni öylece izleyen insan kaldığı vakit, ışık da tükeniyor. İnsan artık bakamıyor, izleyemiyor, Artık göremiyor. Artık elleri ve ağzı yanmıyor, yiyemiyor, içemiyor. Ve artık rüzgar da susuyor.

Varoluşun tükenişi sadece altı günde gözünüzün önünden akıp geçiyor. “Rahip, cemaate şöyle buyurur: Tanrı sizinle! Gün geceye döner. Ve gece biter.” cümlesine inat, gece bitmiyor.Her şey tükenirken ve hiçleşirken, gece daha yeni başlıyor.

dools

ileŞiir Antolojim

Torino Atı

3 Ocak 1889, Friederich Nietzsche, Via Carlo Alberto’da ki 6 numaralı evinden dışarıya gezinmek ya da mektuplarını almak için postaneye gitmek üzere çıkar. Ondan pek uzak olmayan bir mesafede, daha ziyade ondan uzaklaşır bir vaziyette, taksicinin biri, inatçı atıyla cebelleşmektedir. Tüm zorlamalarına rağmen at kıpırdanmamakta direnmektedir. Bundan dolayı Guiseppe ya da Carlo ya da Ettore’nin sabrı taşar ve kırbacıyla ata vuru verir.

Nietzsche olayın intikal ettiği yere gelir ve öfkeden köpürmekte olan taksicinin sebep olduğu bu gaddarca harekete bir nokta koyar. Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche aniden taksinin üzerine atlar ve kolunu bağlar bir vaziyette atın boynuna dolar.

Komşusu onu evine götürür…

O da iki gün boyunca divanın üzerinde, o bağlayıcı son sözlerini fısıldayana kadar sessiz bir şekilde kımıldamadan yatar: “Anne, tam bir aptalım (Mutter, İch bin dumm)”. Uysal ve bunamış bir vaziyette, annesinin ve kız kardeşinin yardımıyla bir on yıl daha yaşar. Ata gelirsek, bildiğimiz bir şey yok.”

(Torino Atı filmi giriş sahnesi)