Fulyaların mevsimi geldi geçiyor

Ama ben size daha acıklı bir şey söyleyeyim mi?
Fulyaların mevsimi geldi geçiyor, daha şöyle bir demet fulyayı kucaklayıp koklayamadım.
Büyük teyzemin dediği gibi, “varmış bir günahım ki taksiratını ödüyorum”.
Çok günahlarım var da taksiratı bu olmamalı.

Ahmet Altan

Dar Kapı

Andre Gide, Dar Kapı isimli kitabında, yaşanılanın değil yaşanılmayanın hikayesini anlatır; birbirlerini seven iki insanın bir türlü bir araya gelememesinin hikayesidir bu kitap. Ve birleşememelerinin nedeni, başkalarından ziyade kendileridir, kendi inançları, kendi korkuları önler onların aşklarının ifade edilmesini. Koca bir hayatı, istediklerini yapamayarak geçirir kitabın kahramanları.

Yaşamak istediklerimizle yaşayabildiklerimiz arasında ortaya çıkan büyük uçurumun esas sorumlusunun aslında kendimiz olduğunu anlatır kitap.

Bütün kitap
boyunca okuyucu hep aynı isyanı hisseder, söyleyin artık, birleşin artık neden duygularınızı gizliyorsunuz, diye bağırmak ister. Ama, kitabın kahramanları, kendi yarattıkları o ‘dar kapıdan’ geçemezler bir türlü, orada sıkışıp kalırlar.

Herkesin hayatı, dar kapılarla çevrilmiştir aslında.

Rahatlıkla geçip
feraha ulaşacağımız birçok kapıyı, kendi inançlarımız, korkularımız, endişelerimizle daraltıp kendimizi kendimize tutsak ettiğimizi çok geç farkederiz.

Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımızdan daha çok pişman olmamızın gizli nedeni de budur zaten, yaptıklarımızın sonuçları kötü çıksa da, çıkan sonuçlarda bizimle
birlikte başkaları da sorumludur, başka birilerinin iradesi işin içine girmiştir, pişmanlığımızı ve öfkemizi başkalarının üstüne yıkabilir, pişmanlıktan kendi payımıza düşeni azaltabiliriz.

Ama yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlıkların bizden başka sorumlusu yoktur, bizden başka bir suçlu bulamayız, o pişmanlığı tek başımıza
sahiplenmek zorunda kalırız.

Kendi geçmişimizden geleceğimize uzanan yolda karşımıza çıkan dar kapıları neden aşamayız, neden takılır kalırız oralarda, nedir bizi durduran, nedir bizi gelecek pişmanlıklara hazırlayan.

Neden bir türlü istediğimiz gibi yaşayamayız?

Neden ıslak bir kil parçası gibi elimizde duran hayatımızı şekillendirirken, bir yerinde takılır ve onu istemediğimiz bir biçimde şekillendiririz, kendi isteklerimizden daha önemli ne olabilir?

Korkularımız tabii.

Gide’nin romanındaki kahramanlar gibi Tanrı’dan korkabiliriz.

Çekeceğimiz acıdan korkabiliriz.

Ya da Benjamin Costant’ın ‘Adolphe’ romanında anlattığı gibi başkalarının acı çekmesinden korkarız.

Constant, kendi hayatından esinlenerek yazdığı romanında, kendinden daha yaşlı bir kadınla birlikte olan genç bir erkeğin o kadını neden bırakamadığını anlatır.

Kadının duyacağı acıyı düşünmek, erkeği hareketsiz kılar, bu çaresizliğine öfkelenip kızsa da bunun üstesinden gelemez.

Adolphe, ne zaman yeni bir hayata hazırlansa, yaşlı sevgilisinin gözyaşları engeller onu.

Aynı çaresizliği Daudet’in ‘Sara’ isimli kitabında da görürüz.

Orada da romanın kahramanı bir türlü kendini geçmiş bağlarından kurtarıp yeni bir hayat kuramaz.

Bütün bunlar, insanın kendi hayatını belirlemekte sandığı kadar özgür olmadığını gösterir.

Üstelik özgürlüğü kısıtlayan, kendi dışımızdaki dünya değildir.

Hayatımızı değiştirmemizi engelleyen polisler, hakimler, savcılar, ordular, yasaklar değildir; yasak kendi içimizdedir, kendi korkularımızdadır, kendi geçmişimizdedir.

Yaşadığımız her gün kendimize biraz daha tutsak oluruz, yaşanan her gün hayatımıza bağlanan zincirlere bir halka daha ekler ve biz yaşadığımız her gün o zincirlerden kurtulmakta biraz daha zorlanırız.

Yaşamak istediğimizi yaşamamamızın nedeni, yalnızca o isteğin yeterince güçlü olmadığı söylenerek açıklanabilir mi?

İsteğin güçsüzlüğü değildir her zaman asıl neden.

Yeni bir hayata başlarken, dar kapıları kırıp geçerken, arkamızda bırakacağımız acıların, uzun selvileri olan bir eski mezarlık gibi gölgesini geleceğin üzerine sereceğini hissederiz. Gelecek, temiz ve aydınlık bir yaz sabahı gibi aydınlık başlamayacak, aksine geçmişle lekelenmiş bir halde başlayacaktır.

En çok o gölge korkutur bizi.

Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz.

Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz.

Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir.

Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi.

Dar Kapı’da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe’da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara’da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı?

Yaşanan ilk aşkla birlikte, geleceğe düşen gölgeler de uzamaya başlar.

Geçmiş olduğu sürece gelecek gölgeli olacak.

Yaz sabahlarının temiz ve gölgesiz aydınlığı kalmayacak geleceğimizde.

Geçmişin gölgelerini taşıyan bir gelecek mi, gölgesiz, dokunulmamış ve yaşanılmamış bir hayal mi bizi daha mutlu eder?

Ne Gide, ne Costant, ne Daudet buna bir cevap vermiyorlar.

Anlattıkları, yaşayamamanın acısı yalnızca.

Yaşamamak, kendini kendi geçmişinin gölgesinden kurtaramamak acılı bir tortu gibi birikiyor onların kahramanlarının içinde, isyan krizlerine tutulsalar da kendilerine yeni bir hayat yaratamıyorlar.

Dar kapılardan geçemiyorlar.

Çünkü yaşadıkça kalabalıklaşıyoruz.

Gide’nin kahramanlarının hiçbir kapıdan sığmayan günah korkuları var eteklerinde.

Costant’ın kahramanının yaşlı sevgilisinin acıları var kolunda.

Sara’nın kahramanı vicdan azabını taşıyor beraberinde.

Günahı, acıyı, vicdan azabını kapılardan sığdırmak kolay değil, bütün kapıları yıkmak gerekiyor, yıkıntılardan bir ışığa çıkılır mı peki?

Yaşayamadığımız için pişman olacağımızı bile bile geleceğimizi feda etmeli miyiz?

Yoksa, gölgeli de olsa o benim istediğimdir, yaşamalıyım mı demeliyiz? Geleceği yaşarken geçmişin gölgeleri zamanla solup silinir mi?

Geçmişle gelecek arasındaki o dar kapıdan geçerken, oraya buraya sürünüp örselenen ruhumuz, geleceği istediği gibi kucaklayabilecek mi?

Yaşam dar kapılarla dolu.

Yıkmalı mıyız o kapıları?

Günahı, acıyı, vicdan azabını silip atmalı mıyız?

Duyduğumuz istek, günahı, acıyı, azabı silmeye yeter mi?

Yoksa, günah korkusu, geçmiş acılar, vicdan azapları geleceği mi karartır?

Neyi seçmeli insan?

Kendi geçmişinden, hafızasından, hatıralarından, inançlarından nasıl kurtulmalı?

O dar kapılar bizi yaşamamaya mı mahkum ediyor?

Kendi geçmişiyle hüküm giymiş birer mahkum muyuz?

Hayat, kurtulamamanın hikayesi mi?

Peki, o aşk romanları ne öyleyse, anlatılan aşklar nasıl yaşanıyor?

Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar.

Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı.

Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız anda da, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız.

Ne yapmalıyız?

Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz? Yaşayamamanın acısını mı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünü mü tercih etmeliyiz?

Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yeter mi?

Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız.

Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz.

Yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlığımız, yaşamadıklarımızdan olacak.

Gide’e, Costant’a, Daudet’ye bir sormalıyız ne yapmamız gerektiğini.

Ama onlar bize yalnızca, yaşayamamanın acısını anlatıyorlar.

Nasıl yaşayacağımızın cevabını gene kendimiz bulacağız.

Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz.

Öğrenebilirsek eğer…

Ahmet Altan


Eğer Üşürse…

Bir kadın ‘ben üşüyorum’ dediğinde, bunun cevabının ‘üstüne bir şey al,’ ‘istersen bir taksiye binelim,’ ‘eve geldik zaten’ türünden bir söz olmadığını, ‘üşüyorum’ dediğinde kadının ‘bana sarılsana’ demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için ‘gizli bir dil’ geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye ’emeceklerine üflediklerini’ hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: ‘Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.’

Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.

Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.

Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır.

Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.

Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, ‘üflemeyeceksin salak, emeceksin’ tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.

Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.

Ama bir kadın ‘ben üşüyorum’ dediğinde, bunun cevabının, ‘üstüne bir şey al,’ ‘istersen bir taksiye binelim,’ ‘eve geldik zaten’ türünden bir söz olmadığını, ‘üşüyorum’ dediğinde kadının ‘bana sarılsana’ demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.

Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için ‘gizli bir dil’ geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye ’emeceklerine üflediklerini’ hiç anlayamazlar.

Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:

‘Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.’

Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların ‘açıkça’ söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.

Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.

Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.

Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken ‘mahrem’ şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.

Hemen hemen hepsi gizli bir ‘derebeyi’ olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler.

Erkeklerin bekledikleri, kadınların ‘üşümeleri’ ya da ‘acıkmaları’ değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.

Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar ‘üşümeye’ başlarlar.

‘Benim uykum geldi’ dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını ‘düşmanca’ bulmaya koyulurlar.

Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında ‘sevgisizlik’ işaretleri tek tek saptanır.

Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.

Kendilerinden yakınırlar önce, ‘çok şişmanladım,’ ‘çok yaşlandım,’ ‘çok çirkinleştim,’ bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.

Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.

Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler.

– Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.

Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.

Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.

– Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.

Bunun cevabı elbette, ‘nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum’ değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.

Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi ‘biraz para vermenin’ zamanı geldiğini düşünür.

Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.

Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak ‘fedakârlığın’ miktarı bir zaman işe yarar, kadın, ‘salağın’ duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.

Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile ‘ağlıyorsa biraz para ver,’ çözümlemesini benimser.

Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.

Kadın ‘üşür.’

Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe ‘üşüdüğünde ona sarılınması gerektiğini’ bir daha öğretmeye uğraşır.

Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir.

Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan ‘ben çok yalnızım’ yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da ‘üşümeye’ fazla dayanamayıp, ‘sarılmasını bilen’ biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur.

‘Sarılmasını bilenler’ bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.

Bir vakit işler iyi gider.

Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler.

Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Ahmet Altan

Akşam çöküyor

Akşam çöküyor.

Gün, emdiği kanla şişmiş bir böcek gibi devasa olaylarla yüklü bir irilikte.

İstanbul’un narin silueti, pembemsi bir kızıllıkla kararmaya hazırlanan gökyüzünün son aydınlığıyla, Boğaz’ın eskimiş gümüş gibi solgun bir parıltıyla akan suları arasında incecik bir çizgi halinde uzanıyor.

Nerdeyse saniye saniye görüntünün ve ışıkların değiştiği bu an, garip bir şekilde günün önemsizliğini hatırlatıyor bana.

Hızlıca bir yazı yazmam gerekiyor ve hızlıca bir yazı yazmak istemiyorum.

Günün ağırlığının altından sıyrılıp, akşam alacasının bu kısacık parıltısından günsüz bir zamana kaymak, zamanın günleri önemsiz kılan o yekpare sonsuzluğuna sığınmak istiyorum.

Günle ve olaylarla kabarmış değil, anılarla ve hikâyelerle sükûnete ermiş bir yazının içine bırakmak istiyorum kendimi.

Edebiyat bir sığınaktır bence.

Tek tek her biri korkunç olaylarla dolu günlerden kaçıp edebiyatın içine saklandığınızda, orada tazelenir, arınır, zamanın ağırlığından kurtulursunuz, insanlığın en büyük delileri sizi cümleleriyle hayatın elinden kurtarır, sonsuzluğun iyileştirici ferahlığında sizi de o sonsuzluğun bir parçası yaparlar.

Ahmet Altan

Koku Ve Ses

Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en
Az tanıdığımız,daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses,
Kendi sesimizdir. Başka sesler bize birçok şeyi hatırlattığı
Halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz. Sesimiz,
Hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz.

Kendi sesimiz bize yabancıdır
Kendi kokumuzu da alamayız.
Kokumuz da yabancıdır bize.

Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı
Olduğumuz tek insan kendimiziz. Belki de bu yüzden
Kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir başka insanın
Sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki
De bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini
Ve kokusunu kendi sesimizin ve kokumuzun yerine
Koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu bir parçamız
Gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın
Sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru
yaptığımız bir yolculuk.

Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok.
Biz kendimize yabancıyız.
O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle
acı duyuyoruz.
Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak
belki.
Hafızamızda bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya
çalışmak.
Terkedildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı
kaybetmekten.
Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz
İnsanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek
Geride bıraktığmız boşluktan.

Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize
Bağışlanan büyük yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın
Sesini ve kokusunu kendi parçamız sanmamızdan.

Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa aşklar olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.

Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında
Bize ait olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu
Anladığımız zaman bitiyor. Yanıldığımız sürece aşığız biz.

Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da
İsteyeceğiz. Seni seviyorum dediğimizde, sen benim sesim
Ve kokumsun demek isteyeceğiz. Kendi hafızamızda
Başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp
Dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak
Başkalarıyla ulaşabileceğiz.

Aşk tanrısı, dünyayı yanılın emriyle yaratacak.
Hep yanılacağız.
Hep yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz.
Ama sevinçlerimizi de bu yanılgıya borçlu olacağız.
Yanıldığımız sürece seveceğiz.
Sonra yanıldığımızı anlayacağız.
Ve gidip yeniden yanılacağız…

Ahmet Altan

Biz ve Sevilmek / Ahmet Altan

Her insanın, başkalarının bilmediği, görmediği gizli bir görüntüsü yansır kendi içine.

Bu görüntü, çırpıntılı bir suya vuran gölge gibidir, kendi içimize eğildiğimizde kendimizi her an aynı biçimde görmeyiz, sürekli kıpırdayan duygularla oynaşan o sudaki aksimiz bize bazen zaaflarımızı, bazen gücümüzü, bazen eksikliğimizi, bazen fazlalığımızı gösterir.

Sürekli değişen o çalkantılı gölgeyi alır, onu, herkese göstereceğimiz bir resim haline getirmeye uğraşırız.

İçimizdeki kıpırtılı gölgeyi dışarıya, aklımızın fırça darbeleriyle değiştirip kıpırtısız bir tablo olarak yansıtırız.

Sadece kendimizin gördüğü içimizdeki gölgeyle, dışarıya yansıttığımız, herkesin gördüğü resim arasındaki farklar, bizim sırrımızdır.

Bu sır, hepimizi kuşkulu, kırılgan, endişeli yapar.

Sürekli taşıdığımız bu kırılgan yaradan kurtulmak, dışarıya yansıttığımız resmin asıl kimliğimiz olduğuna hem kendimizi hem de başkalarını ikna etmek için uğraşmak, sanırım hayatımız boyunca hiç bitmeyen, tükenmeyen gizli ve tehlikeli maceramızdır.

Başkalarını inandırmak belki daha kolaydır.

Ama kendimizi inandırmak?

Asıl zor olan odur.

Gördüğümüz gölgenin beğenmediğimiz kırılmalarının gerçek olmadığına, beğendiğimiz her kımıltısının ise gerçek olduğuna inanmamız için başka birinin yardımına muhtacızdır.

Bizi sevecek, bizi içimizdeki yansımanın, görmek istediğimiz tabloya uygun olduğuna inandıracak birine ihtiyaç duyarız.

Beğenmeleri yetmez bizi ikna etmeleri, sevmeleri gerekir.

Kendi gerçeğini bilen, gören, hisseden ve bu gerçekten kurtulmak isteyen insanoğlunun tek tedavisi, başkasının kendisine duyacağı sevgidir.

Dünyadaki bütün insanlar arasından bir tanesini seçeriz, bizi, bizim çırpıntılı ve değişken bir gölge değil, iyi boyanmış, güzel ve çekici bir tablo olduğumuza inandırması için.

O insanı nasıl seçtiğimizi bilmiyorum.

Kimin “o insan” olması gerektiğine nasıl karar verdiğimiz, en azından benim için bir meçhul.

He zaman merakla baktığım ama asla çözemediğim bir bilmece gibi durur bu soru önümde, “kimi, niye seçiyoruz?”

Bunun, yeryüzündeki her seçimi açıklamaya yetecek tek bir cevabı olduğunu sanmıyorum.

Doğrusu, henüz farkında olmadığımız “gizli bir haberleşme” yöntemimiz olduğuna inanmaya daha meyyalim, aklın ya da duyguların değil, bilemediğimiz birçok algıdan süzülen bir “sezginin” bizi bu seçime götürdüğünü düşünüyorum.

“Bir şey” bize, “senin içindeki sürekli kımıldayan kuşkulu gölgenle, dışındaki resmini birleştirecek, teke indirecek olan budur” diyor sanki.

Ve, işin acıklı yanı, o “şey” her zaman da doğruyu söylemiyor, bazen yanlış seziyor, yanlış seçiyoruz.

İşte, o zaman dram başlıyor.

Bizi “birleştirmesini, teke indirmesini, kuşkularımızı gidermesini” istediğimiz insan bizi sevmediğinde, kendi içimizdeki o sürekli değişen görüntülerden yapıp dışarı yansıttığımız parlak tablo paramparça olur, içimizde kıpırdanıp duran çalkantılı görüntünün gölgeleri artar, bizi endişelere sevkeden karanlıkları çoğalır, kendimizle ilgili kuşkular büyük bir salgın gibi her hücremizi esir alır ve bütün ruhumuz sürekli sancıyan büyük bir yaraya dönüşür.

Mantıklı davranış, “bu değilmiş” deyip yoluna devam etmektir ama bunu diyemeyiz, çünkü mantığımız da o ateşli hastalığın etkisiyle kuruyup kavrulmuş, bizim için bütün inandırıcılığını kaybetmiştir.

O zaman, kendi üstümüze kapanıp bir hayvan gibi yaramızı yalayarak kendimizi iyileştirmeye uğraşırız.

Ya da…

Yaralı bir hayvan gibi saldırırız, kendi gücümüzü kendimize, bizi sevmeyeni cezalandırarak göstermek isteriz.

Bu ikinci yolu seçecek kadar ilkel olanların önünde vahşete giden ürkütücü bir yol açılır.

O yolun çeşitli merhaleleri vardır ama son menzil ölümdür.

Yol boyundaki hiçbir durağa uğramadan o son menzile ulaşanlar bizim gibi toplumlarda çok olur, onlar öldürürler, kendi ruhlarını kurtarabilmek için başka bir ruhu yok ederler.

Bıçaklarlar, döverler, vururlar, bazen sadece birini değil, Osmaniye’deki korkunç olayda olduğu gibi o“birinin” yanındakileri de öldürürler.

Bunun cezası ağırdır ama asıl ceza bütün ömrünü hapiste geçirmek değildir.

Bence asıl büyük ceza, “sevilmeyen” birinin cevabını en çok merak ettiği sorunun, “beni niye sevmedi” sorusunun gerçek cevabını bilen tek kişinin de ebediyen susmasıdır.

Öldüren insan, ölene kadar o soruyla yaşar:

“Beni niye sevmedi?”

Onun için ben, katillerin öldürmelerine değil, bu sorunun cevabını ebediyen bir karanlıkta bırakmayı göze almalarına şaşarım.

O soru orada öyle dururken bir daha asla gölgesiyle resmini birleştiremeyecek, hep paramparça kalacaktır çünkü.

Ahmet Altan

Beyaz tavus kuşu

Müjdeler olsun bizim berber Celal köşe yazarı olmaya karar verdi.

Haftada kaç gün yazması gerektiği konusunda biraz kararsız.

“Haftada kaç yazmak lazım” diye sordu bana.

“Sen yaz da” dedim, “gününü sonra belirlersin”.

Ona Molière’in piyeslerini bir berber dükkânında yazdığını da söyledim, berber dükkânının yazarlık için bereketli bir yer olduğunu vurgulamak için.

“Aklımda çok acayip bir konu var” dedi, sonra da ekledi, “ama sana söylemem”.

Hâlinden anladığım kadarıyla, “ne söyleyeceğim abi, sen söylediklerimi çalıp kendin yazıyorsun, şimdi söylesem bu konuyu da yazar heder edersin” demek istedi.

Arkadaşlarına da açıklamış yazar olacağını.

“Sakın bizim adımızı yazma” demişler, o da, “yazara müdahale edemezsiniz” demiş.

Celal daha şimdiden “fikir özgürlüğü” için mücadeleye başladı.

Yazarlara müdahaleye karşı.

Böyle giderse yakında Başbakan’la kapışırlar.

Belgeseller konusunda Celal Başbakan’ı yener, onu baştan söyleyip Başbakan’ı uyarayım.

Bizim yeni meslektaşın dükkânından çıktıktan sonra babama gittim.

Babam arada bir beni gezmeye götürüyor.

Biliyorsunuz, bir çocuk kaç yaşında olursa olsun babasının yanında bir çocuktur.

Büyümek, bir çocuğun babasına karşı yaptığı bir saygısızlıktır, onun için çocuklar babalarının yanında asla büyümüş biri gibi davranmamalılar.

Geçenlerde birlikte gittiğimiz bir lokantada, babam genç bir garsona beni gösterip “Oğlumu da getirdim” dedi, genç garson tam ne diyeceğini bilemedi, “Allah bağışlasın” dedi.

Dün de babamla Adile Sultan Sarayı’ndaki Borsa Lokantası’na gittik.

Sabancılar, Abdülmecid’in kızkardeşinin sarayını bir kültür merkezi yapmışlar, Borsa da o merkezin içinde çok güzel bir lokanta açmış.

Herhalde yeryüzünün en muhteşem lokantalarından biri.

Bir prensesin sarayından Boğaz’a bakarak olağanüstü lezzetli yemekler yiyorsunuz.

Hava çok güzeldi.

Karşı tepeler yemyeşildi.

Boğaz’ın koyu mavi suları gümüşi bir kayganlıkla akıyordu.

Lokantanın önünde bir çimenlik, çimenliğin hemen köşesinde tek başına duran incecik gövdeli, çok dallı bir erguvan ağacı vardı.

Derken tuhaf bir ses duyduk.

Bahçenin öbür ucundaki bir bölümden bembeyaz bir tavus kuşu çıktı.

Uzun kuyruğunu peşinde sürükleyerek çimlerin üzerinde bir tur attı.

Sonra biri beyaz, biri renkli iki dişi peşinden geldi.

Erkek tavus kuşu bütün lokantanın kendisini seyrettiğinin farkında olarak epeyce dolaştı bahçenin içinde.

Doğanın muhteşem gösterisini hep birlikte hayranlıkla izliyorduk.

Bir kere daha gördüm ki saf gerçek, aslında bir masala benziyor.

Gümüşlenmiş koyu mavi sular, yeşil tepeler, erguvan ağacı, beyaz tavus kuşu, hayatın tam kendisiydi ama hayata hiç benzemiyordu ya da bizim hayat sandığımız şeye hiç benzemiyordu.

Babam Yahya Kemal’den bir şiir söyledi.

Tevfik Fikret’ten konuştuk biraz.

Nasıl da çağının ilerisinde bir adamdı, İttihatçılar “Dünya benim vatanım, insanlık benim milletim” diyen şairi, kendilerini eleştirince sokaklarda yuhalatmışlar, kalabalıkları “Kırılsın seni Fikret diye alkışlayan eller” diye bağırtmışlardı.

Çok genç ölmüştü.

Bir yandan da tavus kuşuna bakıyorduk.

Garson, özel olarak Manisa’da yetiştirilmiş kuşkonmazlar getirmişti, üzerine biraz İzmir peyniri rendelemişlerdi.

Belki de bizim şansımıza çevre masalarda eski İstanbul’un süzülmüşlüğünden gelen bir konuk kalabalığı vardı.

Babama gösterdikleri saygılı ve kibar ilgi, masaya uğrayıp onun yazılarından pasajlar okuyan hoş hanımlar, lokantadan ayrılırken artık kaybolduğunu sandığım bir zarafetle veda eden insanlar, beyaz tavus kuşu kadar masalımsı gözüktü bana.

Beni kahkahalarla güldüren babamın anlattığı fıkralar, okuduğu şiirler, eğlenceli anılar, içim yıkandı, dirildim.

Derken tavus kuşu bizim masanın yakınına geldi.

Birden o görkemli kuyruğunu açıverdi.

Yeşil çimenlerin üstüne beyaz dantelden, tüllü bir yelpaze yayıldı, öyle durdu bir süre, sonra dans eder gibi yan yana yürüdü, kanatlarını rüzgârlandırdı, başını havaya kaldırdı.

Bu yaşlı baba-oğla bir armağan bağışladı.

İyice seyrettiğimize emin olduktan sonra topladı kanatlarını.

Lokantadan ayrılırken bizi servis asansörüyle mutfağa indirip oradan selametlediler.

Pırıl pırıl, çelik aksamlı mutfakta bir telaş vardı.

“Akşama Başbakan’ın yemeği var, ona hazırlanıyoruz” dedi bir garson.

Lokantanın çıkışında iki büyük polis otobüsüyle karşılaştık, otobüsler manevra yaparken genç bir polis elindeki makineli tüfeği bize doğru tutup arabayı durdurdu.

Bir süre otobüslerin manevralarını bitirmelerini polisin bize dönmüş tüfeğinin namlusuna bakarak bekledik, babam “Bu çocuk bizi vuracak galiba” dedi gülerek, sonra da ekledi, “ama son yemeğimiz çok eğlenceli geçmiş olacak”.

Polis bizi vurmadı.

Bizim son yemeğimiz olmadı.

Ama çok eğlenceli geçti.

“Harikalar diyarında” gezmiş Alice gibi döndüm geldim, gazetedeki haberleri gördüm.

Haberlere boş ver dedim kendime, beyaz tavus kuşunu sana gösteren hayata şükret bugün.

Ahmet Altan

İğde ağaçları ve gerçek

Muhteşem bir tekdüzeliği var tabiatın.

Hiçbir sanatçının sahip olmadığı bir özgürlük ve güvenle kendini tekrarlayıp duruyor.

Herşeyin bir vakti var ve vakti geldiğinde iğdeler çiçek açıyor.

Geçen yıl iğdeler çiçeklerini açtığında yayılan uçuk yeşil, baygın kokulara nasıl hayran kalıp şaşırdıysam, bu yıl da aynı şekilde hayran kalıp şaşırıyorum.

Sadık bir hayranıyım tabiatın.

Benim hayranlığıma hiç aldırmayan kibri ya da tevazuuyla, bana hep şunu söylüyor, “ben böyleyim, yüz yıl önce de böyleydim, yüz yıl sonra da böyle olacağım”.

Ben yüz yıl önce böyle değildim ve yüz yıl sonra da böyle olmayacağım.

Tabiatın güvenli durağanlığı, benim telaşlı geçiciliğimi hep yüzüme vuruyor.

Garip bir çelişkisi var bu sonsuz döngünün, bana sürekli gösterdiği hayatın güzellikleri, içinde hep benim varlığımın anlamsızlığını yüzüme çarpan bir gerçek taşıyor.

“Sen geçicisin.”

Hıristiyanlar, Adem’den tevarüs ettikleri “ilk günahı” hep taşıdıklarına inanırlar.

Bu “ilk günah” belirler her şeyi.

Bense bu “ilk gerçek”e inanıyorum.

Bu “ilk gerçek”teki umursamaz küçümseme, sanırım insanoğlunun gerçekle hiç bitmeyen bir sorun yaşamasının başlangıcı.

İnsanlar, gerçekten korkuyorlar.

Gördükleri bu “ilk gerçek”, bütün ruhlarını sarsıyor.

Bu sarsıntıdan kurtulacağımız bir sığınak aramakla geçiyor ömrümüz.

Dindarlarımız, bu “geçiciliğin” bir sonsuzluğun parçası olduğuna inanarak, tabiatın ve“yaratıcısının” kucağına sığınarak “ilk gerçek”le barışıyorlar, “geçici değiliz” diyorlar,“gidiyoruz ama geleceğiz”.

Buna yürekten inananlar, sanırım huzurlu ve dürüst bir hayat sürüyorlar.

Ve, sanırım buna yürekten inanan çok az insan bulunuyor.

Yeryüzü her dinden dindarlarla dolu ama “gerçekle” barışık yaşayanlar inanılmaz derecede az.

Eğer bütün dindarlar buna içtenlikle inansalardı, “yalan” bu kadar çok olmazdı.

Gerçeklerden korktuğundan daha fazla korkardı insanlar yalandan.

Ne yazık ki karşılaştığımız hayat bize bunu göstermiyor.

Bu “geçici” dünyanın yalanları, sonsuz bir kalıcılığın “gerçeklerinden” daha çekici geliyor insanlara.

Yalan söyleyen, gerçekleri saklayan “dindarlara” baksanıza.

İğde ağaçları onlara “bu dünyada çok uzun kalmayacaklarını” hatırlatmıyor,“önemsizliklerini” hatırlatmıyor, “çaresizliklerini” hatırlatmıyor.

“İlk gerçek”in onların ruhunda yarattığı sarsıntı, iki kere yalancı yapıyor onları, hem bu gerçekten korkmadıklarını çünkü başka bir gerçeğe inandıklarını söyleyerek “tabiata ve tanrıya” yalan söylüyorlar, hem de “çaresizliğini ve önemsizliğini” tevazu ve dürüstlükle iyi edecek bir hayattan uzaklaşarak çevrelerindeki insanlara yalan söylüyorlar.

Ben iğde ağaçlarının o muhteşem kokusunu duyduğumda, bu armağanı değerlendirecek çok da uzun bir zamanım olmadığını, “geçici” olduğumu biliyorum, tanrıyı ve tabiatı kandırmaya çalışmıyorum.

Bu “ilk gerçeğe” boyun eğiyorum.

“Geçiciliğim” bana “sığınacak bir sonsuzluk bul” demiyor, geçiciliğim bana
“kendini önemseme” diyor, “iğde çiçeklerinin kokusunu içine çek, sana verilene şükret ve bu kısa hayatını mümkünse tabiat kadar sakin ve dürüst yaşa” diyor.

Bu öğüdü dinliyor muyum?

Hayır.

Öğüdün kıymetini biliyorum ama her zaman uyamıyorum buna.

“Gitmeden” önce yapmak istediklerim var.

Biraz aceleci davranıyorum bazen.

Sakin olamıyorum her zaman, “bu kısa hayatta değmez” deyip öfkeyi kenara itemiyorum, iğde ağaçlarıyla yarışmaktan, yersizliğini bilsem de benden sonrasına benden bir şeyler bırakma ihtirasından vazgeçemiyorum.

Kimsenin hakkını yememeğe özen gösteriyorum sadece.

Bir tanrım yoksa da kendi kendimin tanrısı olmaya çalışıyorum, iğde ağaçlarına bakarak “kendi kutsal kitabımı” yazıyorum ve “günahlarla yasakları” sıralıyorum kendim için, “en büyük günah” başkasının hakkını yemek bu kısa ve zavallı kitabımda.

Bu “günahı” işlersem, bunun cezasını “sonsuzluğun” bir başka köşesinde çekeceğimi düşünmüyorum, o kadar bekleyecek kadar sabırlı değilim, bu günahı işlersem kendi cezamı kendim veririm.

Ve, inanın, bu günahı işlersem tanrıdan daha çok korkarım kendi vereceğim cezadan.

Bir daha iğde ağaçlarının kokusundan tat alamam.

Bebekleri sevemem bir daha, gençlerin gözlerine bakamam, yaşlılarla şakalaşamam.

Hayal kuramam bir daha.

Kavgaya giremem.

Cezası ağır olur bu günahın benim hayatımda.

Tabiatın bu muhteşem tekdüzeliğinin içinde her şeyin bir vakti var, vakti gelince açıyor iğde çiçekleri, vakti gelince ben gideceğim, iğde çiçekleri bunu bana söylüyor.

Kalmaktan korkmadım, gitmekten de korkmuyorum.

Gideceğim yeri merak etmiyorum.

Tabiatta her şeyin bir vakti var ve vakti gelince öğrenirim nereye gideceğimi.

Bir gün öğreneceğim, tek derdim, ben bildiğim her şeyi anlatmaya alışmışım, bunu kimseye anlatamayacağım.

Anlatabilmek isterdim.

İğdeler açtı gene.

“İlk gerçek” duruyor çiçeklerinde.

“Geçicisin” diyor bana, “geçiciyim” diyorum ben de kendime, “şükret buna ve mümkün olduğunca iyi geç geçtiğin yerden”.

Ahmet Altan

Duracaksın

Acı,
ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
öfke,
kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
keder,
yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
duracaksın,
durup, gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
bakacaksın,
sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan
alaycı kargaların sesini
dinleyeceksin,
çiçeklerini koklayıp derin bir soluk
alacaksın.

Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
düşüneceksin.
Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
bir zaman, ?dinlenin biraz? diyeceksin.

Bir inci avcısı gibi, ta derinlere dalıp tek tek bütün
istiridyeleri açarak,
bir sevinç arayacaksın.
Hayaller kuracaksın.
Hatıralarını bir daha gözden geçireceksin.

Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri.
Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri.
Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan
tenleri.
Seni şakalarıyla güldürenleri ve senin şakalarına
gülenleri.
Sevinçlerini, hayallerini, hatıralarını,
sevdalarını, sevişmelerini,
özlemlerini, şakalarını bir bir yerleştireceksin içine,
hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları
sıkıca kucaklayacaksın.

Ölüm her yandan üstüne saldırıp seni kuşattığında,
tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.

Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah.
Belki bir mektup alacaksın.
Sana gülümsemesini çok istediğin gülümseyecek belki sana.
Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde
kaybolduğunda,
tam da o zaman, karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin.
Gözcünün ?kara göründü? diye bağırdığını hayal
edeceksin.
Kara, hiç görünmese bile,
hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini
bileceksin,
çektiğin onca fırtınanın, varmayı umduğun o umutlu
hedefle mana kazandığını anlayacaksın.

Her şeyini kaybetsen de hayallerini
kaybetmeyeceksin.
Neyi aradığını hiç unutmayacaksın.
Sevinçleri ne kadar hatırlarsan, acının derinliğini
o kadar kavrayacaksın.
Yaşadığın ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar
çok düşünürsen
öfken o kadar keskinleşecek.
Karanlık inerken ışığa daha dikkatli bakacaksın.
Geleceğinle arana, dibinde canavarların dolaştığı
bir uçurum koyduklarında,
nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce,
geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.

Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin.
Bir çiçek iliştireceksin yakana.
Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.
En azgın, en ihtiraslı sevişmelerini…
En çılgın hayallerini…
En çağıltılı kahkahalarını…

Acı,
ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
öfke,
kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
keder,
yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
duracaksın,
durup gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
bakacaksın,
sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı
kargaların sesini dinleyeceksin,
çiçeklerini koklayıp derin bir soluk alacaksın.
Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
düşüneceksin.

Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
düşüneceksin.
Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
bir zaman,
dinlenin biraz diyeceksin.
Onları, şefkatle dinlendireceksin.
Çünkü onlara yine ihtiyacın olacak.

Ahmet Altan

Sevdiğiniz Kaybolduğunda…

Bazen, sevdiğiniz insan kendi içine girip gözden kaybolur.

Kapısız bir katedralin önünde duran biçare bir dindar gibi, içeri girenin yeniden dışarı çıkacağı bir geçit bulabilmek için sevdiğiniz insanın etrafında dolaşmaya başlarsınız.

Durumunuz korkunçtur.

Sevdiğiniz karşınızdadır, işte onun saçları, onun dudakları, onun gözleri, onun sesi, onun gülümseyişi, onun bakışı, onun duruşu ama bütün bunlar onu, sizin sevdiğiniz “O” yapmaya yetmemektedir, “O” kendi içinde kaybolmuştur.

Eğer tümüyle ortadan yok olmuş olsa, bütün dünyayı gezip onu aramaya razısınızdır ama aradığınız önünüzde durmaktadır ve o, sizin aradığınız değildir.

Onu arayabileceğiniz başka bir yer de yoktur.

Sevdiğiniz insan, sevmediğiniz insanın içindedir.

Çaresizliklerin en insafsızıdır bu.

Kaybolanı bulabilmek için, onun içinde kaybolduğu insana sarılırsınız.

O bir seraptır, ağzınıza kumlar dolar.

Tanrıların lanetine uğramış bir matematikçi gibi bütün rakamları alt alta yazıp toplarsınız, sonuç yanlıştır, birisi rakamların değerlerini, size haber vermeden değiştirmiştir, gittikçe daha çok çıldırarak yanlış rakamlarla doğru bir sonuç bulabilmek için boğuşursunuz.

Sevdiğinize ulaşabilmek için çılgınlıklar yaparsınız, onunla deliler gibi sevişirsiniz, ağlarsınız, bağırırsınız, yalvarırsınız, tehdit edersiniz, sokulursunuz, kaçarsınız, hiç bir şey değişmez, katedralin kapıları duvarlarla örülmüştür.

……..

Daha bir gün önce kapıları olan katedralin bir sabah kapıları ortadan kayboluyor, sevdiğin sonsuza dek kapısız bir katedralde hapis kalıyordu.

Öyle bir şey yapıyor, öyle bir şey söylüyor, öyle bir bakıyordu ki bu, senin sevdiğini son görüşün, son duyuşun oluyordu.

O davranıştan ya da sözden sonra kendi içinde kayboluyordu.

İşte o zaman çaresizliği daha iyi öğreniyordun.

Yaptığını yapmamış, söylediğini söylememiş olması için yalvarıyordun kadere, sabahları sevdiğinin kaybolduğu günün bir gün öncesinde uyanmayı diliyordun.

Bir söz ya da bir davranış, katedralin kapılarını sonsuza dek yok ediyordu.

Belki kapılar yeniden açılır diye bekliyordun.

O zaman bir şey daha öğreniyordun, katedralin kapılarını bir anda kapatacak sözler ve davranışlar vardı ama onları aynı süratle açabilecek bir söz ve davranış yoktu.

Bir katedralin içine girip kapıları kapamak kolaydı, bunu herkes yapabiliyordu, herkese en azından bir kere bunu yapabilme şansı veriliyordu ama kapanan kapıları açmaya kimsenin gücü yetmiyordu.

Sevdiğin önünde duruyordu ve sen ona ulaşamıyordun…

Bazen o da kaybolduğu yerden çıkmak istiyor, yeniden eski günlere dönmeyi arzuluyordu ama kapılar dışarıda kalan kadar içeri giren için de açılması imkansız bir hale geliyordu.

Böyle zamanlarda bir vakit birlikte yakınıyor, birbirinizi suçluyor, söylenen sözlere yapılan davranışlara haklılık kazandıracak nedenler arıyordunuz.

Ve korkunç gerçek sislerin arasından beliriyordu.

Ruhunuzun kilitlenip mühürlendiğini farkediyordunuz.

Bu laneti çözmek için adaklar adıyordunuz.

Karşımda duran sevdiğime eski günlerde olduğu gibi dokunabileyim, sevdiğim kendi içinden çıkabilsin diye yalvarıyor, hayaller kuruyordunuz.

Ülkesinden çok uzakta kazaya uğramış bir kazazedenin, düştüğü ıssız adanın sahiline devrilmiş geminin enkazına baktığı gibi bakıyordunuz sevgilinize.

Sizi sevdiğinize ulaştıracak gemi oydu ama artık bir enkaz halindeydi.

Ve bir yere gitmiyordu.

Başka bir gemi de yoktu.

Zaten siz de başka bir gemiye binmek istemiyordunuz.

Orada, o ıssız sahilde durup acıyla beklerken son gerçeği de öğreniyordunuz.

Sizi ya buradan başka bir geminin alıp götürmesini bekleyecek ya da o enkazı yeniden tamir edip yüzdürmek için uğraşacaktınız.

Ruhunuzun mühürlerini çözmek, sevdiğinizi sevdiğinizin içinden çıkarmak için uzun ve meşakkatli bir çabaya girişecektiniz.

Hasar ne kadar çoksa, tamir o kadar uzun sürecekti.

Ve efsaneler diyordu ki, böyle mucizeler varmış, bazı gemiler yüzer, bazı mühürlü ruhlar açılır, bazı sevilenler kendi içinlerinden çıkarmış.

Issız bir sahilde, sevdiğinizin yanında sevdiğinizi özleyerek, yapayalnız, o mucizeyi bekliyordunuz.

Yeterince sabırla ve inançla beklersem olur diyerek…

Ahmet ALTAN-İçimizde Bir Yer