Etiket arşivi Ahmet Altan

ileŞiir Antolojim

Hayat Hanım

Çekim bitince spotlar söndü, mavi, eflatun, mor ışıklar kayboldu, kubbeli tavandaki solgun ışıklar yandı. Masalar sandalyeler eskidi, yerlerin kirliliği ortaya çıktı, insanların yüzleri yorgunlukla sarktı. Rutubetlenmiş eski halı kokusu yayıldı,

*
Birçok insan gibi bir acıya karşılık kendimi koruyabilmek için diğer acıları ayaklandırıp onları kalkan gibi kullandığımı daha sonra farkedecektim. Ama epey sonra. Böyle şeyleri insanın yaşarken anlayabilmesi için benim o zamanlar sahip olmadığım bir görmüş geçirmişliğe, “gerçek hayatla” çarpışarak şekillenmiş bir olgunluğa ulaşmış olması gerektiğini bana zaman öğretecekti.

*
Sahaflar Pasajı’na gitmeye karar verdim. Orası her zaman kalabalık olurdu. Ben de aralarına karışırdım. Taş, toz ve eski kâğıt kokan loş pasajın içi tahminimin aksine boştu. Benden başka üç dört müşteri dolaşıyordu dükkanların arasında. Bazı dükkanlar kapanmıştı, vitrinlerine gazete kağıdı yapıştırmışlardı. Can çekişen bir hasta gibiydi pasaj. Bir dükkancıya “ne oldu buraya” dedim, omuzlarını silkti, “artık kimse gelmiyor,” dedi, “yakında yıkacaklar zaten burayı.” İnsanlar kitapları terk etmişlerdi. Bunun olabileceğine asla ihtimal vermezdim. Her zaman kitapları seven birileri olurdu ama artık yoklardı.
Dükkanlardan birine girdim. Yaşlıca bir adam olan dükkan sahibi kitap okuyordu, başını kaldırıp bana baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden başını yeniden okuduğu kitaba eğdi. Kitapları karıştırırken, tavana kadar yığılmış eski kitapların ortasındaki bir boşlukta, camı eskilikten matlaşmış, ince çerçeveli bir resim gördüm. August Sander’in Dansa Giden Üç Köylü fotoğrafının bir kopyasıydı. Eğlenceye gitmek için koyu renk elbiselerini giymiş köylülerin yüzündeki ifade, büyük bir hazza hazırlanmanın heyecanının bir ciddiyetle çizgilerinde belirginleşmesi çok etkileyiciydi. 
*

Kaan Bey’in dediği gibi, “edebiyat insan ruhunun sonsuzluğuna çevrilmiş bir teleskoptu.” Onun boğuk sesini duyuyordum. “İnsan ruhunun bütün parıltılı yıldızlarını ve kara deliklerini bu teleskopla görebilirsiniz.” 
Ben kitapların yardımıyla rastladığım bütün insanları, tabii kendimi de gözetlemeyi öğrenmiştim. İnsan ruhunun bir bütün olmadığını, birbirinden farklı parçaların birbirine eklenmesinden oluştuğunu artık biliyordum. O “ek yerlerinin” her zaman, herkeste su sızdırdığını da tabii… 

*
– Bir lamba sizi mutlu mu ediyor? – Evet. Hem de çok. – Yarın bu paraya ihtiyacınız olursa ne olacak? – Yarın bu paraya ihtiyacım olmazsa ne olacak? – Güvencede olacaksınız. – Ya mutlu olmak güvencede olmaktan daha çok hoşuma gidiyorsa. 
Bu konuşmada sıkıcı budala rolünün bana düştüğünün farkındaydım ama geri dönemiyordum.
– Yarın pişman olabilirsiniz. – Almasaydım bugün pişman olacaktım. 
O sırada bir sokak çiçekçisine rastladık. Mimozaları gördü. Sanki aramızda hiç böyle konuşmalar geçmiyormuş gibi bir kucak mimoza aldı. Eve varınca hemen kanepenin yanındaki abajuru çıkarıp yerine yeni aldığı lambayı taktı. Sarı mimozaları masanın üstündeki vazoya yerleştirdi. Dışarda yağmur başlamıştı, camlardan damlalar süzülüyordu, lambanın kehribar rengi ışığı Hayat Hanım’ın altın kızılı saçlarına yansıyordu. 

Işıklara baktı, sevinçle güldü.
*
Geçmişten ve gelecekten kurtulduğumda o muhteşem özgürlüğü hissediyordum. Hayat Hanım özgürdü. Boyun eğerek ya da başkaldırarak değil sadece aldırmayarak ve talep etmeyerek özgürdü o ve ona dokunduğumda o özgürlük beni de içine alıyordu. Hayatın gerçek lezzetini ancak bu özgürlük içinde tadabiliyor ve bu lezzete bağımlı bir hâle geliyordum. Ona dokunmadığımda ise zamanın kanatları kapanıyor, geçmiş ve gelecek “an”ı yeniden eziyor, beni sıkıştırıyordu.

*

…küçük bir mahalle meyhanesinde neşeyle yemek yerken dayanamayıp “mutlu musun” diye sormuştum. Yüzüme uzunca bir süre, beni tedirgin eden bir dikkatle bakmıştı, “bir kadına bunu sormamalısın” demişti, “mutlu olup olmadığını bilemez ama mutluluğunda neyin eksik olduğunu çok iyi bilir. Bunu ona hatırlatmamalısın.” O eksikliğin en cesur kadınları bile endişelendirebileceğini ben nereden bilebilirdim ki…

*

– Senden istediğim şu, bir an seç, tek bir an… O ânı unutma… Her şeyi hatırlamaya kalkarsan her şeyi unutursun… Ama bir an seçersen, ona her zaman sahip olabilirsin, her zaman hatırlayabilirsin… Benimle ilgili tek bir ânın yaşadığın sürece zihninin bir yerinde hep aynı canlılıkla duracağını düşünmek beni mutlu edecek. 
İstediği tek bir andı.

*

– Sabaha karşı polisler binayı basıp alt kattaki çocuklardan ikisini götürdüler, dedi. 

– Niye? 

– Facebook’ta bir yazı paylaşmışlar. 

– Suç mu bu? 
Benim sorumu duyan, herkesin “Şair” dediği genç sinirli bir şekilde ayağa kalkarken dişlerinin arasından “hükümetle ilgili şaka yaparsan suç” dedi, “artık şaka yapılmayacak.” – Ciddi misin, dedim. – Onlar ciddi, dedi.

*

Edebiyatın özü insandır… İnsanların duygularıdır. Bütün duyguların içinden çıktığı tohum da sahip olma isteğidir. Bir insana, bir insanın ruhuna sahip olmak istediğinizde, bu aşktır. Bir insanın bedenine sahip olmak istediğinizde bu şehvettir. İnsanları korkutacak, onları sizin emirlerinize uymak zorunda bırakacak bir güce sahip olmak istediğinizde bu iktidardır. Paraya sahip olmak istediğinizde bu aç gözlülüktür. Ölümsüzlüğe, ölümden hakkına sahip olmak istediğinizde, bu inançtır. Edebiyat da aslında tek kaynaktan, sahip olma isteğinden çıkan bu beş ana damardan beslenir, bunları anlatır. Öz budur.
Durup sınıfa baktı. 
– Bu özü nasıl değiştireceksiniz? Soru budur.

*

Gözlüklerinin sapını tıkırdatarak anlatıyordu Nermin Hanım: 
– Yazarlar, insanların duyamadığı sesleri duyan, koklayamadığı kokuları koklayan hayvanlar gibi insanların algılayamadığı, onların algılama düzeyinin altında ya da üstünde kalan birçok olayı, birçok duyguyu, bilinçaltı denilen karanlığa yerleşmiş şekilsiz ve isimsiz arzuları algılayabilirler. Ama insanların rahatça gördüğü, anladığı, kokladığı, parmaklarının ucunda hissettiği bazı açık gerçekleri de görmekte, anlamakta yetersiz ve aciz kalırlar. 
Sınıfı gözleriyle taradı. 
– Kesin ve açık gerçekler yazarların karmaşık zihnine girmekte, oraya giren yolu bulmakta zorluk çekerler… Bu tuhaf zıtlık, bütün gerçekliği, bütün hayatı değiştirir. Biz kendi hayatımızda olup da farkına varamadıklarımızı yazarların aracılığıyla edebiyatta görürüz. Onların, aslında bütün okurlarda bir hayranlıkla birlikte gizli bir öfke de yaratan gücünü, sıradan bir hayatı yaşamaktaki başarısızlıklarına şahit olduğumuz için affederiz. Yazar biyografilerinin bize bu kadar çekici gelmesinin nedeni bu acıklı zıtlığı bize göstermesi, okurun yazarı affetmesini sağlaması, kendisini yazardan daha üstün görmesine yardımcı olmasıdır. 
Kürsüye oturup bacak bacak üstüne attı. 
Baudelaire’in Albatros şiiri bu çelişkiyi en güzel biçimde anlatan örneklerden biridir… Bu geniş kanatlı kuş  uçarken ne kadar görkemliyse bir geminin güvertesine konup insanların arasında dolaştığında da o kadar zavallı ve çaresizdir. 

*

– Niye adamlar kadınlara gitmiyorlar da size geliyorlar? – Herifler bizi istiyor, dedi, biz onların ne istediğini daha iyi biliyoruz, uçuruyoruz onları… Karılarda bulamadıklarını buluyorlar bizde.

*

– Sevdiğin, hayalini kurduğun biri yok mu? 
Yüzünü buruşturdu kederli bir öfkeyle. 
– Bir hayvan var, dedi, şuradaki lokantalardan birinde aşçı. İçip içip azınca, gel Gülsüm… Sabaha kadar lokantanın arkasında düzer. Beni seviyor musun, deyince, çok seviyorum Gülsüm. İşi bitince de bir daha azana kadar aramaz. Kalkınca herkes herkesi sever, erkeklik inince de sevmekte. Ama nerede öyle erkek. Domalt becer, sonra siktir git… Hepiniz böylesiniz.

*

Bir uçurumun kenarında konuştuğumuzun tam farkında değildik ama birbirimize kendi üslubumuzca tutunmaya uğraşıyorduk. Aramızdan biri tutunamayıp düşecekti ama bunu bilmiyorduk. Şair hepimizi güldüren hikâyeler anlatmıştı, Tevhide hepimizden çok gülmüştü. 
Konuştuklarımızı Hayat Hanım’a anlattığımda, sanki bu konuları daha önceden düşünmüş gibi hiç duraklamadan, “insanlar kendilerinden başka her şeyi değiştirebiliyorlar” demişti. “Bir tek kendilerini değiştiremiyorlar. Onların laneti de bu.”

*

Program yeni başlamıştı. Işıklı karanlığa girer girmez sahneye baktım, Hayat Hanım bal rengi tuvaletiyle her zamanki yerinde oturuyordu. Sanki o ana kadar hep eksik nefes alıyormuşum gibi ciğerlerim havayla doldu, sevinçle geniş bir soluk aldım. Bir ara yüzü ekrana yansıdı, biraz sonra kendi yüzümü de ekranda gördüm, kederli bir yüzdü, çok şaşırdım çünkü sevinçli olduğumu sanıyordum.

*

– Adam herkesin para harcamaktan korktuğunu söyledi ama siz korkmuyorsunuz anlaşılan. – Ben korkmaktan hoşlanmam, sıkılırım korkudan. – Parasızlık çok zor… – Parasızlığın ne olduğunu biliyorum Antonius. Para varken para var gibi yaşanır, para yokken de para yok gibi yaşanır. Para yokken var gibi yaşamak nasıl budalacaysa varken de yok gibi yaşamak budalacadır. Para bitince düşünürüz. Şimdi var, tadını çıkaralım.

*

– Biraz korkmak iyidir. Ciddileşti. – Korkmak her zaman kötüdür, dedi. Sonra gene gülümsedi. – Sen de korkma Antonius… Korkacak bir şey yok hayatta… Hayat, yaşamaktan başka işe yaramaz. Cimri adamlar gibi her şeyi erteleyerek hayatı biriktirmeye kalkmak budalalık olur. Birikmez çünkü… Sen harcamasan da o kendi kendini harcar, tükenir.

*

Yoksulları küçümsemiyorduk ama küçümsenen yoksullardan olmayı içimize sindirmeye de hazır değildik.  Belki de hiçbir zaman hazır olmayacaktık. 
Hayat Hanım zenginlerle alay ediyordu, “bütün hayatlarını, hayatları boyunca harcayamayacakları kadar parayı kazanmak için harcayan budalalar,” diyordu gülerek ama Sıla’yla benim bu konuda onun kadar doğal ve rahat olmamız mümkün değildi. Biz, babalarımızın zengin ve dokunulmaz olduğuna, istediğimiz her şeyi yapabileceğimize farkına bile varmadan inanarak büyümüştük. Kibir, bize alınan ilk pahalı oyuncakla tenimizin altına kazınmıştı. Sıla’nın yüzünde bazen gördüğüm o kibrin bir benzerinin benim yüzümde de göründüğüne emindim. Sadece değil hayata olan güvenimizi de kaybetmiştik ama kibir ne kadar derine işlemişse hiçbir şey onu silemiyordu. 
Zenginlerden de yoksullardan da uzak duruyorduk. Ama bizi asıl tedirgin eden eski zengin arkadaşlarımızdı. Edebiyata düşkünlüğümüzün yanında bizi yakınlaştıran herhalde kendimize ait bir yere saklanma isteğimizdi. Bu konulardan hiç konuşmuyorduk. Bazı gerçekleri sessizce kabul etmek gerektiğini çabuk öğrenmiştik, konuşmak o gerçekleri daha dayanılmaz hale getirebilirdi. Edebiyattan konuşuyorduk, felsefeden, tarihten, mitolojiden.. Bunlar bir sığınak, insanlığın geçmiş hikâyeleri bugünün dertlerini tedavi etmek için iyi bir ilaçtı.
*
Bunun arzuyla ya da hesaplılıkla bir ilişkisi yok, dedi. Bu, kadın olmakla ilgili bir şey, sen anlayamazsın. Biz çocukluğumuzdan itibaren kirlenme korkusuyla büyütülürüz. Neyin bir kadını kirleteceğine, neyin yakışıksız olduğuna dair uzun bir liste öğretirler bize. Ben böyle konularda karar vermeden önce, bilinçaltım yapılacak olanın kirlilik listesinde bulunup bulunmadığını taramış, onu tasnif edip bir yere yerleştirmiş ve kararını vermiş olur. 
*
Kütüphanenin sessizliğini, masalara konmuş yeşil camlı okuma lambalarının ışığını, ahşap ve kâğıt kokusunu seviyordum. İnsanların sükuneti, ciddiyeti, özeni, dikkatlerinin yoğunluğuyla kitaplara tapılan bir ibadethane gibiydi burası, benim içimde cemaatini burada bulan bir mürit var diye geçirdim aklımdan.
*
– Yok canım, dedi, ne şairliği… Biri öyle yakıştırdı, adım Şair kaldı, değilim dedim, aldıran olmadı, ben de bıraktım. Bir dergide redaktörüm.
*
Sessizce bakıyordum. 

– Sen siyasetle hiç ilgilenmiyor musun, dedi. 

– Hayır, dedim. 

– Ama siyaset seninle ilgileniyor, dedi gülerek. Bir han odasında oturuyorsun, yoksulsun, hanı basıp insanları tutukluyorlar. Bunlar niye oluyor sence? 

– Bilmem, dedim.
*
– Benim mutlu olmam seni kızdırıyor mu Antonius? 
Durdum, düşündüm, onun mutlu olması benim canımı mi sıkıyordu? Beni kızdırıyor muydu? Tedirginlik ya da endişe sandığım şey aslında kızgınlık mıydı? Dürüst olmak gerekiyorsa evet bazen kızdırıyordu. Hiç kimse karşısındakinin bu kadar iyimser, bu kadar mutlu, bu kadar aldırmaz olmasını istemezdi. Hepimiz, karşımızdakinin biraz endişeli olmasını, kendi endişeleriyle bizim endişelerimizi ve korkularımızı haklı çıkarmasını, endişelerimizden dolayı küçümsenecek birisi olmadığımızı kendimize söyleyebilme hakkını bize bağışlamasını isterdik. Çevremdeki nerdeyse herkeste gördüğüm endişe ve gelecek korkusu, hepimizin arasında ortaklık kuran, hepimizi birleştiren bir duyguydu. Hayat Hanım’ın bu iyimser aldırmazlığı ortaklığı bozuyor, zihnimizin alıştığı bir huzursuzluğu yok ediyor, onun yerine, içine ne koyacağımızı bilemediğimiz bir boşluk bırakıyordu. Herkes o boşluğu Hayat Hanım gibi iyimserlikle ve aldırmazlıkla dolduramazdı,
*
Ne yapıyorsun Emir, dedim, o daha beş yaşında. 

– Şimdi öğrenmeyecekse ne zaman öğrenecek? “Merak etme o her şeyi öğrenir” dedi Şair, sonra da Tevhide’nin başını okşayıp, “ye hadi,” dedi, “tadını çıkar.” Kadehini kaldırdı, “yoksulların şerefine.”
*
Cenazeye gittim. 

Kentin kenar mahallelerinden birindeki bir mezarlığın yanında bulunan bir camide yapılıyordu tören. Cami, minik ama zarif bir şadırvanı olan, ince minareli, sonsuzluğu sadelikle birleştirebilmiş yüzük taşı gibi derli toplu bir yapıydı. Belli ki zevk sahibi bir hayırsever, yoksullar bu dünyayla hayatta belki de rastlama fırsatı bulamadıkları bir zarafetle vedalaşabilsinler diye yaptırmıştı.
*
Bu, insanı güldürecek kadar eskimiş bir klişeydi. Aynı mezarlıkta toplanıp yan yana yatmaları ise tesadüftü. Bu mezarlıkta toplanıp yan yana yatacaklarını bilmiyorlardı. Yaşarken sevdikleriyle geçirdikleri zamandan çok daha uzun bir zamanı hiç tanımadıkları binlerce insanla birlikte geçireceklerdi. Aynı ağaçlara, aynı böceklere, aynı çiçeklere ölümleriyle can vereceklerdi. Bir an hayalimde bütün ölülerin mezarlarından çıktıklarını gördüm, binlerce ölü, birbirlerine şaşkınlıkla bakacaklar, büyük bir ihtimalle çıplaklıklarını gizlemeye çalışacaklardı, çıplaklık ölümden daha çok telaşlandıracaktı onları. 
*
Hayat Hanım’ın her gülüşüyle, her alaycı sözüyle, neredeyse bütün insanlığı küçümseyişiyle ben biraz daha ona bağlanıp, biraz daha hafifliyordum. Bu neşeli hafifliğin, nasıl derin bir bağımlılığa yol açtığını, nasıl hiçbir engelle karşılaşmadan insanın ruhuna yerleştiğini, eksikliğinin nasıl kederli bir ağırlık yarattığını çok sonra, sokaklarda bir kör gibi dolaşırken anlayacaktım.
*
Galiba benim halime acıdı. 
 Geçmiş tehlikelidir… Değiştiremezsin, değiştiremeyince o insanın geçmişine düşman olursun, o geçmişi öldürmek istersin. Ama bir insanın geçmişini öldürebilmek için o insanı öldürmen gerekir. O insanın geçmişini yok etmek için onu öldüreceksin.
*
İnsanlar eşleriyle çocuklarına siyanür verip aileleriyle birlikte intihar ediyorlardı, şehir hayatına uyum gösteren binlerce kadın o hayata uyum gösteremeyen erkekler tarafından her gün, her yerde öldürülüyordu, aç çocuklar sokaklarda dileniyordu, gençler ülkeden kaçmaya uğraşıyordu, her şafak vakti evler basılıyor, polisler muhalifleri alıp götürüyorlardı, işyerleri batıyor, işçiler beş kuruş alamadan sokağa atılıyordu ve bütün bunlar korkunç bir sessizliğin altına saklanıyordu. Gazeteler, televizyonlar, haber bültenleri bunlardan söz etmiyordu. İnsanların açlıktan kendilerini yakmaları serbestti ama bundan söz etmek yasaktı.
*
Daha sonraları, her şeyin daha da zorlaştığı günlerde, baharın başlamasını beklerken aniden kar fırtınasının başladığı bir gece, “Sıla’yı da al git buralardan” diye ısrar ederken, “artık öpüşerek tehlikelerden kaçınabileceğimiz günler geride kaldı” diyecekti.
*
– Para meseleleri hallolur. Bir çözüm bulunur. Git bence o kızla. Orada kendinize daha iyi bir hayat kurabilirsiniz. 
Kızmıyor, hesap sormuyor, en korkuncunu, en dayanılmaz olanı yapıp kendini çekiyor, benimle arasında hiçbir özel bağ yokmuş gibi davranıyor, beni hayatının dışında bırakıyordu. Her türlü kızgınlıktan daha yaralayıcı olan bir sükûnetle yapıyordu bunu. 


– Bilmiyorum, dedim. 

– Bence biliyorsun. 


Sesinde küskünlüğe benzer tek kırılmayı orada hissettim. Başka bir şey konuşmadık bu konuda. Giyindim. Çıkarken arabanın anahtarını masanın üstüne bıraktım. Bıraktığımı gördü ama sesini çıkarmadı. 
Evden çıktığımda kendimi yapayalnız hissettim, garip bir kızgınlık da vardı içimde, sanki aldatan ben değildim de biri beni aldatmış, hiç beklemediğim anda beni terk etmişti.
*
Onu son gördüğümden daha iyi görünüyordu ama mahzun bir hali vardı. Bir daha hiç gülmeyecekmiş gibiydi, sanki çok hayatî bir parçası gülüşüyle birlikte ondan koparılmıştı, iri siyah gözlerine baktığımda bunu görüyordum. Neşesiyle, kahkahasıyla hatırladığım annemden geriye hüzünlü ve kibar bir gülümseme kalmıştı.
*
– O kadın yüzünden mi? dedi.

Sanki düşüyormuşum gibi masanın kenarına yapıştığımı hatırlıyorum, bütün kadınların içinde bir büyücü olduğu geçti aklımdan, ben gördüğümü anlamazken, onlar görmediklerini biliyorlar, sırları çözüyorlar ve bunu hemen söylemiyorlardı.

– Hangi kadın, dedim.

– Biliyorsun işte, o yaşlı kadın.

Sonra beklenmedik bir şey söyledi:

– Sensiz yaşayamaz diye mi düşündün?
*
Sıla gideli üç ay oldu. Ben gidemedim, son anda vazgeçtim. Mutluluğu nerede kaybettiysem orada aramam gerektiğine, ancak orada bulabileceğime karar verdim. Bütün yaşadıklarımı bir bavula doldurup geçmişe fırlatmanın, geleceğimden de bir şeyleri alıp götüreceğini, hep bir şeylerin eksik kalacağını, beni bir daha iyileşmeyecek biçimde sakatlayacağını hissettim sanırım. Hep bir eksikliği tamamlamaya çalışmaya, eksik bir hayat yaşamaya tahammül edemeyeceğimi anladım.
*
Korkuya, yalnızlığa, özlemeye alıştım, yakınmıyorum, balın içindeki zehiri sessizce yutmayı öğrendim. Hayat Hanım birçok başka şeyin yanında bunu da öğretti bana. 
Derste okuduğumuz Shakespeare’in bir sonesinden iki dize sürekli zihnimde yankılanıyor.
Bu rüya sürdükçe mutluluktu sahip olmak sana 

Uykumda bir kraldım ama bir hiçim uyandığımda 
Onu özlüyorum. Onun uyurken ki hali geliyor gözümün önüne.
*
Her akşam, ne olursa olsun, hiç aksatmadan onun sokağına gidip pencerelerine bakıyorum. Perdeleri yavaş yavaş soluyor. Ama yeni perdeler de takılmadı, kimse oraya taşınmadı. 
Bu beni umutlandırıyor. 
Bir akşam orada kehribar renkli ışığı göreceğimi hayal ediyorum. Bir gün perdelerin aydınlandığını göreceğim. 
Bekliyorum. 

Buradayım.

Hayat Hanım

Ahmet Altan

Everest Yayınları

ileŞiir Antolojim

Hep gözümün kenarıyla onlara bakıyorum bana bakıyorlar mı diye.

ARTI GERÇEK – “Hayat Hanım” bir aşk hikayesi gibi gözükse de aslında sadece bir aşk hikayesi değil; yaşanan aşk hikayesine paralel bir siyasi değişim hikayesi eşlik ediyor romana. Hayat Hanım, neyin hikayesi?


Buna tek bir sözcükle cevap vermek mümkün değil herhalde. Çünkü birçok şeyin hikayesi. İnsanların hikayesi. Bir toplumun hikayesi. Edebiyatın hikayesi. Baskının ve özgürlüğün hikayesi. Yaşanan bir aşkın ve dile getirilemeyen duyguların hikayesi. Çelişkilerin hikayesi. Kararsızlıkların hikayesi. Özlemenin hikayesi. İhanetin hikayesi. Böyle sayıp devam edebilirim. Toplamda birçok edebiyat eseri gibi bu da hayatın hikayesi ve hayatın içinde bunların hepsi var.

– Romanda karakterler arasında zaman zaman “edebiyatın ne olduğuna” dair tartışmalar da yaşanıyor, hikayenin akışı bozulmadan – hayat ile birlikte edebiyat da sorgulanıyor. Kitabı ceza evinde yazdığınızı da hesaba katarsak; edebiyat, yazabilmek, hayal kurabilmek en baskıcı rejimlerde/dönemlerde bile hala en büyük özgürlük mü?

Edebiyat özgürlüktür. İnsan zihninin katı gerçekleri alıp, onları inkar etmeden dönüştürebilmesini sağlayan bir mucizedir.

Ben beş yıl hapis yattım binlerce masum insan gibi. Edebiyat, taş hücrelerde geçen o karanlık dünyayı aydınlık ve özgür bir dünyaya çevirdi benim için. Bu, insana güç verir. Çünkü sizi hapse atacak güçleri olsa da zihninizi hapsedebilecek bir gücün kimsede olmadığını görürsünüz.

‘EDEBİYAT HAYATIMIN EN BAŞARILI DÖNEMİNİ HAPİSTE YAZDIĞIM KİTAPLARLA ELDE ETTİM’

Hayal gücünüz bütün gerçekleri değiştirir. Edebiyat sayesinde benden almak istediklerinin çok daha fazlasını ben hayattan aldım. Garip bir çelişki ama ben edebiyat hayatımın dünyadaki en başarılı dönemini hapiste yatarken yazdığım kitaplarla elde ettim.

– Hayat Hanım, bir okur olarak bana zıtlıklarıyla ilginç ve benzersiz bir karakter gibi gözüktü, tüm hüznün, acının içinde iyimser ve neşeli bir kadın, ya da bu neşeyi tüm kötülüklere bir kalkan olarak kullanmayı seçmiş. Bu kadar çelişkili ve çoğu şeyi içine gömen bir kişiliği yazabilmek için yazarın da benzer çelişkileri ruhunda barındırması gerekir mi?

Romancılar çelişkilerle doludur. Roman yazarken ölüme ve hayata, iyiliğe ve kötülüğe hükmedersiniz. Bu güç bile tek başına büyük bir çelişki taşır içinde. Her türlü duyguyu bilir, tanır ve hissedersiniz. Başka türlü yazamazsınız.
Benim hapishanede özgür olmak için edebiyatı ve hayal gücünü kullanmam gibi Hayat Hanım da özgür olmak için aldırmazlığı kullanıyor olabilir. Ama bu onun yapısına uygun. Hayatın zehrini biliyor ama aldırmıyor. Erkeklerle, edebiyatla, felsefeyle, tarihle dalga geçebiliyor.

Hayatın değiştiğini ve herkesin aynı acıklı yolculuğu yaptığını biliyor, hayat denilen bu tuhaf yolculuğu çok fazla ciddiye almayı da reddediyor. Roman karakteriyle romancı birbirine benzer mi? Aynı çelişkileri taşır mı? Flaubert, “Madam Bovary benim” demişti. Eğer bu söz söylenmemiş olsaydı sırf lafın parlaklığı nedeniyle ben de söyleyebilirdim ama gerçeği ne kadar yansıtırdı bilemiyorum.

Romancının kahramanlarıyla aynı duyguları taşıması gerekmez herhalde ama yazarken o duyguları hissetmesi gerekir. Birçok karakter yarattığı için de birçok duygunun ve çelişkinin içinde dolaşır. Yazarken elbette yazdığı karaktere benzer bir yazar ama yaşarken benzer mi, doğrusu buna çok kesin bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

‘BÜTÜN ERKEKLER AŞKI KADINLAR GİBİ YAŞAR’

– Kitaplarınızda erkek karakterlerin ağzından aşkı, gerçek hayatta hissedemediğimiz, duyamadığımız şekilde dinliyoruz. Romanlarınız bir anlamda varlığına ihtimal vermediğimiz erkekleri getiriyor önümüze. Sizin yarattığınız erkekler sanki kadın gibi yaşıyor aşkı ve doğal olarak şaşırtıcı bir durum ortaya çıkıyor. Biz kadınlar, erkeklerin özünü, gerçekten kim olduklarını, ne hissettiklerini ve gerçeklerini göremiyor muyuz yoksa siz olmayan erkekleri mi bize anlatıyorsunuz?

Bütün saygımla sizin gerçekleri göremediğinizi söyleyeceğim. Benim yarattığım erkekler değil, bütün erkekler aşkı kadınlar gibi yaşarlar. Erkeklerin o kırılgan yanları âşık olduklarında ortaya çıkar. Bunu saklamaya uğraşırlar çünkü bu onlara çok utandırıcı gözükür.

Aşık bir erkeğe dikkatle bakın. Söylediklerine aldırmadan bakın. O kırılganlığı, kıvranmayı, ifadelerinde ve ses tonlarında hissedeceksiniz. Bir kadın, bir erkeği tahmininden çok daha kolay yaralayabilir. Tek bir sözcük, tek bir bakış, tek bir alaycı küçümseme yeter buna. Erkeklerin kaba ve duyarsız kabuklarının altında saklamaya çalıştıkları da bu kırılganlıktır ve âşık olduklarında bu iyice ortaya çıkar.

– Hayat Hanım’ı neden yarattınız? Hayallerinizde birlikte olmak istediğiniz kadını mı yarattınız? Yoksa kadın olsaydınız, ortaya çıkabilecek kadını mı?

Hayat Hanım’ı çok sevdiğim doğru. Uzun bir zaman benimle birlikte hapishanede yaşadı. Öyle bir kadının varlığı erkeklere bütün acıları ve zorlukları unutturabilir. Hayat Hanım bana unutturabildi. Onun alaycılığında acılara karşı büyük bir şifa var bence. Böyle bir kadın insanların koyduğu sınırları aşarken erkeği de beraberinde götürür, onunla birlikteyken zamanın ve sınırların dışına taşabilirsiniz ki bu büyük bir mutluluk demektir.

Erkeklerin böyle bir kadından etkilenmemesi zor diye düşünüyorum. Fransa’da bir okuyucu “ben de bir Hayat Hanım istiyorum” diye yazmıştı. Bütün erkekler bir Hayat Hanım ister sanırım. Şartların yarattığı her türlü karanlığı böyle bir kadınla birlikte aşabilirsiniz çünkü. Erkeklerin kendi duygu dünyalarında açamadığı kapıları genellikle kadınlar açar onlar için. Hayat Hanım bu kapıların nasıl açılacağını çok iyi bilen biri. Bana o kapıları en zor yerde bile açtı.

– Romanda Fazıl, edebiyatı çok sevdiği, orada insanı aradığı halde gerçek hayatta “insanla” ve “duyguyla” hatta belki de kendiyle karşılaşınca şaşırıyor. İnsanı kitaptan tanımak ile çıplak halde tanımak sizce bu kadar farklı şeyler mi? İnsan en iyi nasıl tanınır?

İnsanları hayatın içinde tanıyamazsınız. Bu mümkün değildir. Herkesin sırları vardır, söylemediği, sakladığı duyguları, istekleri, öfkeleri, korkuları vardır. Bunları göstermez insanlar. Ancak edebiyat bu gizlenen duyguları açığa çıkarır.

Sevdiğiniz roman kahramanlarını düşünün, hangisini çıplak hayatta karşı karşıya geldiğinizde o kadar derinden tanıyabilirdiniz? Hangisinin an be an değişebilen duygularını öyle yakından izleyebilirdiniz? Hangisinin çelişkilerini hayatın içinde o kadar çıplak görebilirdiniz?

‘İNSANI KİM YARATTIYSA, BULDUĞU TÜM DUYGULARI HİÇ AYRIM YAPMADAN İÇİNE DOLDURMUŞ’

– Bir okur olarak, her romanınızda hikâyeden çok karaktere, insana “yüklendiğinizi” hissettim. İnsana hikâyeden daha çok önem veriyorsunuz, insanın iç hikâyesine odaklanıyorsunuz. Edebiyatta en zor olan belki de insanı, insanın değişimini anlatmak olduğu için mi yapıyorsunuz bunu? Yoksa hayatta sizin için en önemli konu bu mu?

Ben insanları anlatmayı seviyorum. İnsanı anlatmanın edebi açıdan iddialı hatta ihtiraslı bir iş olduğunu biliyorum. Bu, belki anlatmayı sevmemi biraz daha yoğunlaştırıyor. Benim için edebiyat insan demek. İnsanlığın edebiyatı, kendini tanıyabilmek için keşfettiğini düşünüyorum. Çünkü kimse kendini tanımıyor, kimse kendi sırrını çözemiyor.

İnsanı kim yarattıysa, bulduğu bütün duyguları hiç ayrım yapmadan her insanın içine doldurmuş. Birbiriyle çelişen o kadar çok duygusu var ki insanın o duygu dünyasında edebiyatın yardımı olmadan kimse yolunu bulamaz. Bir yazar için insanı yazmak bir karanlıkta sadece sezgilerinle yolculuk etmek gibidir bence, insanı heyecanla ürpertir.

Daha önce fark edilmemiş bir duygu kıpırtısını insan ruhunda aramak muhteşem bir maceradır. Benim için yazarlığın büyük ödülü aslında bu maceradır, bunu yaşayabilme şansıdır. Olaylar, sadece insanı anlamamızı kolaylaştırmaya yarar bence romanlarda ya da öyle olmalı. “İnsanı iyi anlatıyorsun” kadar sevindirici bir başka iltifat olmadığını düşünüyorum bir yazar için. En azından benim için öyle.

– Romandaki vurucu cümlelerden aklıma kazınan ve günlerdir çıkmayan iki cümle var;

İlki, Fazıl’ın “Niye adamlar kadınlara gitmiyorlar da size geliyorlar?” sorusuna “Herifler bizi istiyor, biz onların ne istediğini daha iyi biliyoruz, uçuruyoruz onları… Karılarda bulamadıklarını buluyorlar bizde.” demesi trans birey Gülsüm’ün. Bir sitem mi bu kadınlara?

Bu kadınlara değil erkeklere bir sitem. Erkekler göstermemeye çalışsalar da çoğunlukla korkarlar kadınlardan. Müthiş bir mahcup olma endişesi vardır. Belli bir zihinsel donanım olmadığında bu korku ve endişe daha da yoğunlaşır. Her zaman değilse de çoğunlukla kabalıklarının arkasında bu korku saklıdır. Gülsüm’üm farkına varmadan söylediği sanırım bu. Trans kadınları kadın gibi görmediklerinden onlarla daha rahat olabiliyor bazı erkekler. Ama bu, trans kadınlara vahşi bir şiddetle saldırmalarına engel olmuyor. Tam aksine kendi arzularının ve korkularının bedelini o insanlara ödetiyorlar.

Diğer bir cümle de şu: “Hayat yaşamaktan başka bir işe yaramıyordu ve benim o anda yaşamak istediğim tek bir şey vardı, o istediğimi o anda yaşayabilmek için her şeyden vazgeçebileceğim tek bir şey…” Bu bir paradoks değil mi? Biraz anlatsanız bu formülü?

“Hayat yaşamaktan başka işe yaramaz” diyen Hayat Hanım, herkesin sonunda öleceği bir maceraya çok fazla anlam yüklememek gerek demek istiyor sanırım. Ama o çok da anlamlı olmayan macerayı yaşarken sarsıcı duygularla karşılaşıyoruz. Hayat anlamsızlığını kaybediyor, tek bir istekte toplanıp, sancılı bir anlam kazanıyor. Bu bir paradoks ama hayata anlam katan bir paradoks. Yaşamamızı bu paradoks sağlıyor.

– Türkiye değişirken, değişimin dışında kalan hatta şeytanlaştırılan, mağdur olan ailenin kızı Sıla, eleştiri ve şikayetlerinde hep “Onlar” diyor… Kim bu onlar anlatmıyor. Burada Türkiye’deki kutuplaşmanın yanı sıra, “düşmanımızı” “onlara” indirgememizi mi vurguladınız? Sıla romanın iyi karakterlerinden olsa da, o yukardan bakışı, üstenci söylemi hissettirmek mi istediniz?

Sıla düşmanlarının kim olduğunu bilmiyor, birilerinin düşman olduğunu biliyor yalnızca.

Onlardan korkuyor ama bu onları küçümsemesine engel değil. Bu, nefretin, korkunun ve küçümsemenin birbirine karıştığı karmaşık bir duygu. Ama bu karmaşık duygunun birçok insana çok da yabancı gelmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü acı çekenlerin çoğu acı çektirenleri küçümsüyorlar aynı zamanda. Bu da acı çektirenler için baş edilmez bir çaresizlik.

‘ADALETİ SAĞLAYABİLMEK İÇİN EŞİTSİZLİĞİ BOZACAK BİR AYRIMCILIK YARARLI OLABİLİR’

– “Dürüstlük sıkıcıdır bazen, her zaman adaletli de değildir. İnsan ne zaman dürüst olacağına iyi karar vermeli” diyor Hayat Hanım… Adalet, dürüstlükten daha mı önemli sizce? Adil olmak için gerekirse dürüstlükten ödün mü verilmeli? Dürüstlüğün bazen ne kadar can acıtıcı olduğunu mu anlatıyorsunuz?

Adaletle dürüstlüğü birbirinden ayırmak pek mümkün değil herhalde… Ama bazen adaleti sağlayabilmek için eşitsizliği bozacak bir ayırımcılık yararlı olabilir. Unutulmuş bir mezara başka mezarlardan çiçek çalıp koymak dürüstçe değilse bile adil sayılabilir. Bu, dürüst olamayan bir sistemin ahlak anlayışından, adalet için bir tavizdir ama dürüst olmayan bir sistemin ahlakından verilen bir tavizdir bu.

Eğer mutlak bir eşitlik olsaydı hayatta böyle ikilemlerle karşılaşmazdık ama ne yazık ki öyle bir eşitlik yok…. Bazen adaletle dürüstlük arasında bir seçim yapmak zorunda kalınabiliyor…. Dürüstlüğün can acıtıcı olması kısmına gelirsek, özellikle sonucu değiştirmeyecek dürüstlüklerin bazen vahşice olabileceğini düşünüyorum doğrusu.

– Diliniz her zaman akıcı, zengin ama diğer yandan okuyucu kucaklayan, ötelemeyen, anlaşılır bir dil. Türkiye entelektüelinin belki de küçümsediği bir durum bu. Aldırmıyorsunuz buna, hatta bazen okuyucunun ne düşüneceğine de aldırmıyorsunuz (ya da bana öyle geliyor), yazarken kendinizi dışında dikkate aldığınız şeyler var mı?

Ben Türkiyeli entelektüellerin böyle ahmakça bir küçümsemeye kapılacağını sanmıyorum. Neyi anlatmak istediğini biliyorsan bunu anlaşılır biçimde anlatırsın. Anlatacağın konuyu tam yakalayamazsan anlatım karmaşıklaşır bence….

Yazarken kendi sezgilerini, edebiyat dışı kaygılarla bozmak bir yazar için edebi intihar anlamına gelir. Roman yapaylaşır. Yazarken, hiçbir gerçek yazarın, yazıdan başka bir şey düşündüğünü sanmam. Zaten bütün varlığını o anda yazdığın konuya verdiğin için başka düşüncelere ya da kaygılara yer kalmaz. Bütün varlığını vermiyorsan da yazdıklarının inandırıcılığı noksan kalır.

‘HAYATA MEYDAN OKUMUYORUM AMA HAYATIN BANA MEYDAN OKUMASINA DA RAZI OLMUYORUM’

– Cezaevinden çıktığınızda son derece umutlu ve yüksel enerjili bir söyleşi yaptınız Yasemin Çongar ile. Bu derece hayata tutunmak, ondan vazgeçmemek bir mücadele/meydan okuma biçimi mi sizin için? Yoksa “Hayat’ı” gerçekten bu kadar çok mu seviyorsunuz, belki de diğer insanların sevemediği kadar? Hayatla nasıl bir ilişkiniz var artık?

Yaşamayı herkes gibi ben de severim. Bir belayla karşılaştığımda yaşamdan, ümitten, iyimserlikten dolayısıyla da mücadeleden vazgeçmem. Hayata meydan okumuyorum. Ama hayatın bana meydan okumasına da razı olmuyorum.

Neyle karşılaşırsam karşılaşayım her zaman yapabileceğim bir şeyler olduğunu biliyorum. Yazı yazabildiğim sürece güçlüyüm. Herkes yaşama kendince bir anlam yükler, benim için de yaşamanın anlamı yazı yazmak. Benim hayatla ilişkim çocukluğumdan beri hiç değişmedi, hayat beni korkutmaz, öyle yetiştirildim. Yazıyla her şeyin üstesinden geleceğime inanırım. Bu da beni hep umutlu tutuyor.

‘SİYASET HER ŞEYİ LEKELEDİĞİ GİBİ EDEBİYATI DA LEKELİYOR BİZİM ÜLKEMİZDE’

– Okur profiliniz değişmişe benziyor, yıllar önce hayranınız olan kitleler siyasi duruşunuz sebebi ile uzaklaşmaktan öte nefret kusuyorlar. İncitiyor mu bu sizi? Durduğunuz yer sebebi ile bazıları tarafından lanetlenmek nasıl etkiliyor sizi ve edebiyatınızı?

Siyaset her şeyi lekelediği gibi edebiyatı da lekeliyor bizim ülkemizde. Okurlarımın bir kısmı siyasi nedenlerle bana küstü. Buna elbette üzüldüm. Sevdiğinden ayrılmak gibi bu.

Onlar başka yazarlar buldular ben de dünyanın başka yerlerinde başka okurlar buldum. Ama eski sevgiliye bakar gibi hep gözümün kenarıyla onlara bakıyorum bana bakıyorlar mı diye. Bir gülümseme bekliyorum. Ama gülümsemezlerse onları gülümsetmek için bir çaba göstermeyeceğim. Küs ayrılacağız.

– Hayat Hanım’ın Avrupa’da bestseller olması, 50 bin basılması, Türkçe’den önce farklı dillere tercüme edilmesi ve sizin uluslararası bir yazar olmanız, edebi yolculuğunuzu nasıl yönlendirecek?

Hayatımın son düzlüğüne fiyakalı bir şekilde giriyorum. Kitaplarım şimdi dünyada gerçekten çok satıyor ve ülkemde hiçbir zaman rastlamadığım övgülerle karşılanıyor. Bu “yolculuğumu” etkilemez ama beni sevindirir.

Ben gücüm yettiğince yazmaya devam edeceğim. Sonra da bir gün öleceğim. Ama hayat böyle devam ederse mutlu öleceğim.

Ahmet Altan

Röportaj: Alin Özinian

ileŞiir Antolojim

Fulyaların mevsimi geldi geçiyor

 

Ama ben size daha acıklı bir şey söyleyeyim mi?
Fulyaların mevsimi geldi geçiyor, daha şöyle bir demet fulyayı kucaklayıp koklayamadım.
Büyük teyzemin dediği gibi, “varmış bir günahım ki taksiratını ödüyorum”.
Çok günahlarım var da taksiratı bu olmamalı.

Ahmet Altan

ileŞiir Antolojim

Dar Kapı

Andre Gide, Dar Kapı isimli kitabında, yaşanılanın değil yaşanılmayanın hikayesini anlatır; birbirlerini seven iki insanın bir türlü bir araya gelememesinin hikayesidir bu kitap. Ve birleşememelerinin nedeni, başkalarından ziyade kendileridir, kendi inançları, kendi korkuları önler onların aşklarının ifade edilmesini. Koca bir hayatı, istediklerini yapamayarak geçirir kitabın kahramanları.

Yaşamak istediklerimizle yaşayabildiklerimiz arasında ortaya çıkan büyük uçurumun esas sorumlusunun aslında kendimiz olduğunu anlatır kitap.

Bütün kitap
boyunca okuyucu hep aynı isyanı hisseder, söyleyin artık, birleşin artık neden duygularınızı gizliyorsunuz, diye bağırmak ister. Ama, kitabın kahramanları, kendi yarattıkları o ‘dar kapıdan’ geçemezler bir türlü, orada sıkışıp kalırlar.

Herkesin hayatı, dar kapılarla çevrilmiştir aslında.

Rahatlıkla geçip
feraha ulaşacağımız birçok kapıyı, kendi inançlarımız, korkularımız, endişelerimizle daraltıp kendimizi kendimize tutsak ettiğimizi çok geç farkederiz.

Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımızdan daha çok pişman olmamızın gizli nedeni de budur zaten, yaptıklarımızın sonuçları kötü çıksa da, çıkan sonuçlarda bizimle
birlikte başkaları da sorumludur, başka birilerinin iradesi işin içine girmiştir, pişmanlığımızı ve öfkemizi başkalarının üstüne yıkabilir, pişmanlıktan kendi payımıza düşeni azaltabiliriz.

Ama yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlıkların bizden başka sorumlusu yoktur, bizden başka bir suçlu bulamayız, o pişmanlığı tek başımıza
sahiplenmek zorunda kalırız.

Kendi geçmişimizden geleceğimize uzanan yolda karşımıza çıkan dar kapıları neden aşamayız, neden takılır kalırız oralarda, nedir bizi durduran, nedir bizi gelecek pişmanlıklara hazırlayan.

Neden bir türlü istediğimiz gibi yaşayamayız?

Neden ıslak bir kil parçası gibi elimizde duran hayatımızı şekillendirirken, bir yerinde takılır ve onu istemediğimiz bir biçimde şekillendiririz, kendi isteklerimizden daha önemli ne olabilir?

Korkularımız tabii.

Gide’nin romanındaki kahramanlar gibi Tanrı’dan korkabiliriz.

Çekeceğimiz acıdan korkabiliriz.

Ya da Benjamin Costant’ın ‘Adolphe’ romanında anlattığı gibi başkalarının acı çekmesinden korkarız.

Constant, kendi hayatından esinlenerek yazdığı romanında, kendinden daha yaşlı bir kadınla birlikte olan genç bir erkeğin o kadını neden bırakamadığını anlatır.

Kadının duyacağı acıyı düşünmek, erkeği hareketsiz kılar, bu çaresizliğine öfkelenip kızsa da bunun üstesinden gelemez.

Adolphe, ne zaman yeni bir hayata hazırlansa, yaşlı sevgilisinin gözyaşları engeller onu.

Aynı çaresizliği Daudet’in ‘Sara’ isimli kitabında da görürüz.

Orada da romanın kahramanı bir türlü kendini geçmiş bağlarından kurtarıp yeni bir hayat kuramaz.

Bütün bunlar, insanın kendi hayatını belirlemekte sandığı kadar özgür olmadığını gösterir.

Üstelik özgürlüğü kısıtlayan, kendi dışımızdaki dünya değildir.

Hayatımızı değiştirmemizi engelleyen polisler, hakimler, savcılar, ordular, yasaklar değildir; yasak kendi içimizdedir, kendi korkularımızdadır, kendi geçmişimizdedir.

Yaşadığımız her gün kendimize biraz daha tutsak oluruz, yaşanan her gün hayatımıza bağlanan zincirlere bir halka daha ekler ve biz yaşadığımız her gün o zincirlerden kurtulmakta biraz daha zorlanırız.

Yaşamak istediğimizi yaşamamamızın nedeni, yalnızca o isteğin yeterince güçlü olmadığı söylenerek açıklanabilir mi?

İsteğin güçsüzlüğü değildir her zaman asıl neden.

Yeni bir hayata başlarken, dar kapıları kırıp geçerken, arkamızda bırakacağımız acıların, uzun selvileri olan bir eski mezarlık gibi gölgesini geleceğin üzerine sereceğini hissederiz. Gelecek, temiz ve aydınlık bir yaz sabahı gibi aydınlık başlamayacak, aksine geçmişle lekelenmiş bir halde başlayacaktır.

En çok o gölge korkutur bizi.

Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz.

Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz.

Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir.

Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi.

Dar Kapı’da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe’da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara’da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı?

Yaşanan ilk aşkla birlikte, geleceğe düşen gölgeler de uzamaya başlar.

Geçmiş olduğu sürece gelecek gölgeli olacak.

Yaz sabahlarının temiz ve gölgesiz aydınlığı kalmayacak geleceğimizde.

Geçmişin gölgelerini taşıyan bir gelecek mi, gölgesiz, dokunulmamış ve yaşanılmamış bir hayal mi bizi daha mutlu eder?

Ne Gide, ne Costant, ne Daudet buna bir cevap vermiyorlar.

Anlattıkları, yaşayamamanın acısı yalnızca.

Yaşamamak, kendini kendi geçmişinin gölgesinden kurtaramamak acılı bir tortu gibi birikiyor onların kahramanlarının içinde, isyan krizlerine tutulsalar da kendilerine yeni bir hayat yaratamıyorlar.

Dar kapılardan geçemiyorlar.

Çünkü yaşadıkça kalabalıklaşıyoruz.

Gide’nin kahramanlarının hiçbir kapıdan sığmayan günah korkuları var eteklerinde.

Costant’ın kahramanının yaşlı sevgilisinin acıları var kolunda.

Sara’nın kahramanı vicdan azabını taşıyor beraberinde.

Günahı, acıyı, vicdan azabını kapılardan sığdırmak kolay değil, bütün kapıları yıkmak gerekiyor, yıkıntılardan bir ışığa çıkılır mı peki?

Yaşayamadığımız için pişman olacağımızı bile bile geleceğimizi feda etmeli miyiz?

Yoksa, gölgeli de olsa o benim istediğimdir, yaşamalıyım mı demeliyiz? Geleceği yaşarken geçmişin gölgeleri zamanla solup silinir mi?

Geçmişle gelecek arasındaki o dar kapıdan geçerken, oraya buraya sürünüp örselenen ruhumuz, geleceği istediği gibi kucaklayabilecek mi?

Yaşam dar kapılarla dolu.

Yıkmalı mıyız o kapıları?

Günahı, acıyı, vicdan azabını silip atmalı mıyız?

Duyduğumuz istek, günahı, acıyı, azabı silmeye yeter mi?

Yoksa, günah korkusu, geçmiş acılar, vicdan azapları geleceği mi karartır?

Neyi seçmeli insan?

Kendi geçmişinden, hafızasından, hatıralarından, inançlarından nasıl kurtulmalı?

O dar kapılar bizi yaşamamaya mı mahkum ediyor?

Kendi geçmişiyle hüküm giymiş birer mahkum muyuz?

Hayat, kurtulamamanın hikayesi mi?

Peki, o aşk romanları ne öyleyse, anlatılan aşklar nasıl yaşanıyor?

Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar.

Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı.

Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız anda da, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız.

Ne yapmalıyız?

Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz? Yaşayamamanın acısını mı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünü mü tercih etmeliyiz?

Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yeter mi?

Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız.

Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz.

Yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlığımız, yaşamadıklarımızdan olacak.

Gide’e, Costant’a, Daudet’ye bir sormalıyız ne yapmamız gerektiğini.

Ama onlar bize yalnızca, yaşayamamanın acısını anlatıyorlar.

Nasıl yaşayacağımızın cevabını gene kendimiz bulacağız.

Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz.

Öğrenebilirsek eğer…

Ahmet Altan


ileŞiir Antolojim

Eğer Üşürse…

Bir kadın ‘ben üşüyorum’ dediğinde, bunun cevabının ‘üstüne bir şey al,’ ‘istersen bir taksiye binelim,’ ‘eve geldik zaten’ türünden bir söz olmadığını, ‘üşüyorum’ dediğinde kadının ‘bana sarılsana’ demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için ‘gizli bir dil’ geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye ’emeceklerine üflediklerini’ hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: ‘Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.’

Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.

Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.

Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır.

Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.

Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, ‘üflemeyeceksin salak, emeceksin’ tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.

Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.

Ama bir kadın ‘ben üşüyorum’ dediğinde, bunun cevabının, ‘üstüne bir şey al,’ ‘istersen bir taksiye binelim,’ ‘eve geldik zaten’ türünden bir söz olmadığını, ‘üşüyorum’ dediğinde kadının ‘bana sarılsana’ demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.

Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için ‘gizli bir dil’ geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye ’emeceklerine üflediklerini’ hiç anlayamazlar.

Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:

‘Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.’

Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların ‘açıkça’ söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.

Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.

Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.

Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken ‘mahrem’ şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.

Hemen hemen hepsi gizli bir ‘derebeyi’ olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler.

Erkeklerin bekledikleri, kadınların ‘üşümeleri’ ya da ‘acıkmaları’ değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.

Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar ‘üşümeye’ başlarlar.

‘Benim uykum geldi’ dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını ‘düşmanca’ bulmaya koyulurlar.

Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında ‘sevgisizlik’ işaretleri tek tek saptanır.

Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.

Kendilerinden yakınırlar önce, ‘çok şişmanladım,’ ‘çok yaşlandım,’ ‘çok çirkinleştim,’ bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.

Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.

Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler.

– Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.

Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.

Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.

– Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.

Bunun cevabı elbette, ‘nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum’ değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.

Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi ‘biraz para vermenin’ zamanı geldiğini düşünür.

Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.

Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak ‘fedakârlığın’ miktarı bir zaman işe yarar, kadın, ‘salağın’ duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.

Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile ‘ağlıyorsa biraz para ver,’ çözümlemesini benimser.

Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.

Kadın ‘üşür.’

Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe ‘üşüdüğünde ona sarılınması gerektiğini’ bir daha öğretmeye uğraşır.

Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir.

Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan ‘ben çok yalnızım’ yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da ‘üşümeye’ fazla dayanamayıp, ‘sarılmasını bilen’ biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur.

‘Sarılmasını bilenler’ bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.

Bir vakit işler iyi gider.

Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler.

Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Ahmet Altan

ileŞiir Antolojim

Akşam çöküyor

Akşam çöküyor.

Gün, emdiği kanla şişmiş bir böcek gibi devasa olaylarla yüklü bir irilikte.

İstanbul’un narin silueti, pembemsi bir kızıllıkla kararmaya hazırlanan gökyüzünün son aydınlığıyla, Boğaz’ın eskimiş gümüş gibi solgun bir parıltıyla akan suları arasında incecik bir çizgi halinde uzanıyor.

Nerdeyse saniye saniye görüntünün ve ışıkların değiştiği bu an, garip bir şekilde günün önemsizliğini hatırlatıyor bana.

Hızlıca bir yazı yazmam gerekiyor ve hızlıca bir yazı yazmak istemiyorum.

Günün ağırlığının altından sıyrılıp, akşam alacasının bu kısacık parıltısından günsüz bir zamana kaymak, zamanın günleri önemsiz kılan o yekpare sonsuzluğuna sığınmak istiyorum.

Günle ve olaylarla kabarmış değil, anılarla ve hikâyelerle sükûnete ermiş bir yazının içine bırakmak istiyorum kendimi.

Edebiyat bir sığınaktır bence.

Tek tek her biri korkunç olaylarla dolu günlerden kaçıp edebiyatın içine saklandığınızda, orada tazelenir, arınır, zamanın ağırlığından kurtulursunuz, insanlığın en büyük delileri sizi cümleleriyle hayatın elinden kurtarır, sonsuzluğun iyileştirici ferahlığında sizi de o sonsuzluğun bir parçası yaparlar.

Ahmet Altan

ileŞiir Antolojim

Koku Ve Ses

Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en
Az tanıdığımız,daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses,
Kendi sesimizdir. Başka sesler bize birçok şeyi hatırlattığı
Halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz. Sesimiz,
Hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz.

Kendi sesimiz bize yabancıdır
Kendi kokumuzu da alamayız.
Kokumuz da yabancıdır bize.

Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı
Olduğumuz tek insan kendimiziz. Belki de bu yüzden
Kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir başka insanın
Sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki
De bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini
Ve kokusunu kendi sesimizin ve kokumuzun yerine
Koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu bir parçamız
Gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın
Sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru
yaptığımız bir yolculuk.

Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok.
Biz kendimize yabancıyız.
O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle
acı duyuyoruz.
Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak
belki.
Hafızamızda bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya
çalışmak.
Terkedildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı
kaybetmekten.
Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz
İnsanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek
Geride bıraktığmız boşluktan.

Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize
Bağışlanan büyük yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın
Sesini ve kokusunu kendi parçamız sanmamızdan.

Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa aşklar olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.

Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında
Bize ait olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu
Anladığımız zaman bitiyor. Yanıldığımız sürece aşığız biz.

Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da
İsteyeceğiz. Seni seviyorum dediğimizde, sen benim sesim
Ve kokumsun demek isteyeceğiz. Kendi hafızamızda
Başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp
Dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak
Başkalarıyla ulaşabileceğiz.

Aşk tanrısı, dünyayı yanılın emriyle yaratacak.
Hep yanılacağız.
Hep yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz.
Ama sevinçlerimizi de bu yanılgıya borçlu olacağız.
Yanıldığımız sürece seveceğiz.
Sonra yanıldığımızı anlayacağız.
Ve gidip yeniden yanılacağız…

Ahmet Altan

ileŞiir Antolojim

Biz ve Sevilmek / Ahmet Altan

Her insanın, başkalarının bilmediği, görmediği gizli bir görüntüsü yansır kendi içine.

Bu görüntü, çırpıntılı bir suya vuran gölge gibidir, kendi içimize eğildiğimizde kendimizi her an aynı biçimde görmeyiz, sürekli kıpırdayan duygularla oynaşan o sudaki aksimiz bize bazen zaaflarımızı, bazen gücümüzü, bazen eksikliğimizi, bazen fazlalığımızı gösterir.

Sürekli değişen o çalkantılı gölgeyi alır, onu, herkese göstereceğimiz bir resim haline getirmeye uğraşırız.

İçimizdeki kıpırtılı gölgeyi dışarıya, aklımızın fırça darbeleriyle değiştirip kıpırtısız bir tablo olarak yansıtırız.

Sadece kendimizin gördüğü içimizdeki gölgeyle, dışarıya yansıttığımız, herkesin gördüğü resim arasındaki farklar, bizim sırrımızdır.

Bu sır, hepimizi kuşkulu, kırılgan, endişeli yapar.

Sürekli taşıdığımız bu kırılgan yaradan kurtulmak, dışarıya yansıttığımız resmin asıl kimliğimiz olduğuna hem kendimizi hem de başkalarını ikna etmek için uğraşmak, sanırım hayatımız boyunca hiç bitmeyen, tükenmeyen gizli ve tehlikeli maceramızdır.

Başkalarını inandırmak belki daha kolaydır.

Ama kendimizi inandırmak?

Asıl zor olan odur.

Gördüğümüz gölgenin beğenmediğimiz kırılmalarının gerçek olmadığına, beğendiğimiz her kımıltısının ise gerçek olduğuna inanmamız için başka birinin yardımına muhtacızdır.

Bizi sevecek, bizi içimizdeki yansımanın, görmek istediğimiz tabloya uygun olduğuna inandıracak birine ihtiyaç duyarız.

Beğenmeleri yetmez bizi ikna etmeleri, sevmeleri gerekir.

Kendi gerçeğini bilen, gören, hisseden ve bu gerçekten kurtulmak isteyen insanoğlunun tek tedavisi, başkasının kendisine duyacağı sevgidir.

Dünyadaki bütün insanlar arasından bir tanesini seçeriz, bizi, bizim çırpıntılı ve değişken bir gölge değil, iyi boyanmış, güzel ve çekici bir tablo olduğumuza inandırması için.

O insanı nasıl seçtiğimizi bilmiyorum.

Kimin “o insan” olması gerektiğine nasıl karar verdiğimiz, en azından benim için bir meçhul.

He zaman merakla baktığım ama asla çözemediğim bir bilmece gibi durur bu soru önümde, “kimi, niye seçiyoruz?”

Bunun, yeryüzündeki her seçimi açıklamaya yetecek tek bir cevabı olduğunu sanmıyorum.

Doğrusu, henüz farkında olmadığımız “gizli bir haberleşme” yöntemimiz olduğuna inanmaya daha meyyalim, aklın ya da duyguların değil, bilemediğimiz birçok algıdan süzülen bir “sezginin” bizi bu seçime götürdüğünü düşünüyorum.

“Bir şey” bize, “senin içindeki sürekli kımıldayan kuşkulu gölgenle, dışındaki resmini birleştirecek, teke indirecek olan budur” diyor sanki.

Ve, işin acıklı yanı, o “şey” her zaman da doğruyu söylemiyor, bazen yanlış seziyor, yanlış seçiyoruz.

İşte, o zaman dram başlıyor.

Bizi “birleştirmesini, teke indirmesini, kuşkularımızı gidermesini” istediğimiz insan bizi sevmediğinde, kendi içimizdeki o sürekli değişen görüntülerden yapıp dışarı yansıttığımız parlak tablo paramparça olur, içimizde kıpırdanıp duran çalkantılı görüntünün gölgeleri artar, bizi endişelere sevkeden karanlıkları çoğalır, kendimizle ilgili kuşkular büyük bir salgın gibi her hücremizi esir alır ve bütün ruhumuz sürekli sancıyan büyük bir yaraya dönüşür.

Mantıklı davranış, “bu değilmiş” deyip yoluna devam etmektir ama bunu diyemeyiz, çünkü mantığımız da o ateşli hastalığın etkisiyle kuruyup kavrulmuş, bizim için bütün inandırıcılığını kaybetmiştir.

O zaman, kendi üstümüze kapanıp bir hayvan gibi yaramızı yalayarak kendimizi iyileştirmeye uğraşırız.

Ya da…

Yaralı bir hayvan gibi saldırırız, kendi gücümüzü kendimize, bizi sevmeyeni cezalandırarak göstermek isteriz.

Bu ikinci yolu seçecek kadar ilkel olanların önünde vahşete giden ürkütücü bir yol açılır.

O yolun çeşitli merhaleleri vardır ama son menzil ölümdür.

Yol boyundaki hiçbir durağa uğramadan o son menzile ulaşanlar bizim gibi toplumlarda çok olur, onlar öldürürler, kendi ruhlarını kurtarabilmek için başka bir ruhu yok ederler.

Bıçaklarlar, döverler, vururlar, bazen sadece birini değil, Osmaniye’deki korkunç olayda olduğu gibi o“birinin” yanındakileri de öldürürler.

Bunun cezası ağırdır ama asıl ceza bütün ömrünü hapiste geçirmek değildir.

Bence asıl büyük ceza, “sevilmeyen” birinin cevabını en çok merak ettiği sorunun, “beni niye sevmedi” sorusunun gerçek cevabını bilen tek kişinin de ebediyen susmasıdır.

Öldüren insan, ölene kadar o soruyla yaşar:

“Beni niye sevmedi?”

Onun için ben, katillerin öldürmelerine değil, bu sorunun cevabını ebediyen bir karanlıkta bırakmayı göze almalarına şaşarım.

O soru orada öyle dururken bir daha asla gölgesiyle resmini birleştiremeyecek, hep paramparça kalacaktır çünkü.

Ahmet Altan

ileŞiir Antolojim

Beyaz tavus kuşu

Müjdeler olsun bizim berber Celal köşe yazarı olmaya karar verdi.

Haftada kaç gün yazması gerektiği konusunda biraz kararsız.

“Haftada kaç yazmak lazım” diye sordu bana.

“Sen yaz da” dedim, “gününü sonra belirlersin”.

Ona Molière’in piyeslerini bir berber dükkânında yazdığını da söyledim, berber dükkânının yazarlık için bereketli bir yer olduğunu vurgulamak için.

“Aklımda çok acayip bir konu var” dedi, sonra da ekledi, “ama sana söylemem”.

Hâlinden anladığım kadarıyla, “ne söyleyeceğim abi, sen söylediklerimi çalıp kendin yazıyorsun, şimdi söylesem bu konuyu da yazar heder edersin” demek istedi.

Arkadaşlarına da açıklamış yazar olacağını.

“Sakın bizim adımızı yazma” demişler, o da, “yazara müdahale edemezsiniz” demiş.

Celal daha şimdiden “fikir özgürlüğü” için mücadeleye başladı.

Yazarlara müdahaleye karşı.

Böyle giderse yakında Başbakan’la kapışırlar.

Belgeseller konusunda Celal Başbakan’ı yener, onu baştan söyleyip Başbakan’ı uyarayım.

Bizim yeni meslektaşın dükkânından çıktıktan sonra babama gittim.

Babam arada bir beni gezmeye götürüyor.

Biliyorsunuz, bir çocuk kaç yaşında olursa olsun babasının yanında bir çocuktur.

Büyümek, bir çocuğun babasına karşı yaptığı bir saygısızlıktır, onun için çocuklar babalarının yanında asla büyümüş biri gibi davranmamalılar.

Geçenlerde birlikte gittiğimiz bir lokantada, babam genç bir garsona beni gösterip “Oğlumu da getirdim” dedi, genç garson tam ne diyeceğini bilemedi, “Allah bağışlasın” dedi.

Dün de babamla Adile Sultan Sarayı’ndaki Borsa Lokantası’na gittik.

Sabancılar, Abdülmecid’in kızkardeşinin sarayını bir kültür merkezi yapmışlar, Borsa da o merkezin içinde çok güzel bir lokanta açmış.

Herhalde yeryüzünün en muhteşem lokantalarından biri.

Bir prensesin sarayından Boğaz’a bakarak olağanüstü lezzetli yemekler yiyorsunuz.

Hava çok güzeldi.

Karşı tepeler yemyeşildi.

Boğaz’ın koyu mavi suları gümüşi bir kayganlıkla akıyordu.

Lokantanın önünde bir çimenlik, çimenliğin hemen köşesinde tek başına duran incecik gövdeli, çok dallı bir erguvan ağacı vardı.

Derken tuhaf bir ses duyduk.

Bahçenin öbür ucundaki bir bölümden bembeyaz bir tavus kuşu çıktı.

Uzun kuyruğunu peşinde sürükleyerek çimlerin üzerinde bir tur attı.

Sonra biri beyaz, biri renkli iki dişi peşinden geldi.

Erkek tavus kuşu bütün lokantanın kendisini seyrettiğinin farkında olarak epeyce dolaştı bahçenin içinde.

Doğanın muhteşem gösterisini hep birlikte hayranlıkla izliyorduk.

Bir kere daha gördüm ki saf gerçek, aslında bir masala benziyor.

Gümüşlenmiş koyu mavi sular, yeşil tepeler, erguvan ağacı, beyaz tavus kuşu, hayatın tam kendisiydi ama hayata hiç benzemiyordu ya da bizim hayat sandığımız şeye hiç benzemiyordu.

Babam Yahya Kemal’den bir şiir söyledi.

Tevfik Fikret’ten konuştuk biraz.

Nasıl da çağının ilerisinde bir adamdı, İttihatçılar “Dünya benim vatanım, insanlık benim milletim” diyen şairi, kendilerini eleştirince sokaklarda yuhalatmışlar, kalabalıkları “Kırılsın seni Fikret diye alkışlayan eller” diye bağırtmışlardı.

Çok genç ölmüştü.

Bir yandan da tavus kuşuna bakıyorduk.

Garson, özel olarak Manisa’da yetiştirilmiş kuşkonmazlar getirmişti, üzerine biraz İzmir peyniri rendelemişlerdi.

Belki de bizim şansımıza çevre masalarda eski İstanbul’un süzülmüşlüğünden gelen bir konuk kalabalığı vardı.

Babama gösterdikleri saygılı ve kibar ilgi, masaya uğrayıp onun yazılarından pasajlar okuyan hoş hanımlar, lokantadan ayrılırken artık kaybolduğunu sandığım bir zarafetle veda eden insanlar, beyaz tavus kuşu kadar masalımsı gözüktü bana.

Beni kahkahalarla güldüren babamın anlattığı fıkralar, okuduğu şiirler, eğlenceli anılar, içim yıkandı, dirildim.

Derken tavus kuşu bizim masanın yakınına geldi.

Birden o görkemli kuyruğunu açıverdi.

Yeşil çimenlerin üstüne beyaz dantelden, tüllü bir yelpaze yayıldı, öyle durdu bir süre, sonra dans eder gibi yan yana yürüdü, kanatlarını rüzgârlandırdı, başını havaya kaldırdı.

Bu yaşlı baba-oğla bir armağan bağışladı.

İyice seyrettiğimize emin olduktan sonra topladı kanatlarını.

Lokantadan ayrılırken bizi servis asansörüyle mutfağa indirip oradan selametlediler.

Pırıl pırıl, çelik aksamlı mutfakta bir telaş vardı.

“Akşama Başbakan’ın yemeği var, ona hazırlanıyoruz” dedi bir garson.

Lokantanın çıkışında iki büyük polis otobüsüyle karşılaştık, otobüsler manevra yaparken genç bir polis elindeki makineli tüfeği bize doğru tutup arabayı durdurdu.

Bir süre otobüslerin manevralarını bitirmelerini polisin bize dönmüş tüfeğinin namlusuna bakarak bekledik, babam “Bu çocuk bizi vuracak galiba” dedi gülerek, sonra da ekledi, “ama son yemeğimiz çok eğlenceli geçmiş olacak”.

Polis bizi vurmadı.

Bizim son yemeğimiz olmadı.

Ama çok eğlenceli geçti.

“Harikalar diyarında” gezmiş Alice gibi döndüm geldim, gazetedeki haberleri gördüm.

Haberlere boş ver dedim kendime, beyaz tavus kuşunu sana gösteren hayata şükret bugün.

Ahmet Altan

ileŞiir Antolojim

İğde ağaçları ve gerçek

Muhteşem bir tekdüzeliği var tabiatın.

Hiçbir sanatçının sahip olmadığı bir özgürlük ve güvenle kendini tekrarlayıp duruyor.

Herşeyin bir vakti var ve vakti geldiğinde iğdeler çiçek açıyor.

Geçen yıl iğdeler çiçeklerini açtığında yayılan uçuk yeşil, baygın kokulara nasıl hayran kalıp şaşırdıysam, bu yıl da aynı şekilde hayran kalıp şaşırıyorum.

Sadık bir hayranıyım tabiatın.

Benim hayranlığıma hiç aldırmayan kibri ya da tevazuuyla, bana hep şunu söylüyor, “ben böyleyim, yüz yıl önce de böyleydim, yüz yıl sonra da böyle olacağım”.

Ben yüz yıl önce böyle değildim ve yüz yıl sonra da böyle olmayacağım.

Tabiatın güvenli durağanlığı, benim telaşlı geçiciliğimi hep yüzüme vuruyor.

Garip bir çelişkisi var bu sonsuz döngünün, bana sürekli gösterdiği hayatın güzellikleri, içinde hep benim varlığımın anlamsızlığını yüzüme çarpan bir gerçek taşıyor.

“Sen geçicisin.”

Hıristiyanlar, Adem’den tevarüs ettikleri “ilk günahı” hep taşıdıklarına inanırlar.

Bu “ilk günah” belirler her şeyi.

Bense bu “ilk gerçek”e inanıyorum.

Bu “ilk gerçek”teki umursamaz küçümseme, sanırım insanoğlunun gerçekle hiç bitmeyen bir sorun yaşamasının başlangıcı.

İnsanlar, gerçekten korkuyorlar.

Gördükleri bu “ilk gerçek”, bütün ruhlarını sarsıyor.

Bu sarsıntıdan kurtulacağımız bir sığınak aramakla geçiyor ömrümüz.

Dindarlarımız, bu “geçiciliğin” bir sonsuzluğun parçası olduğuna inanarak, tabiatın ve“yaratıcısının” kucağına sığınarak “ilk gerçek”le barışıyorlar, “geçici değiliz” diyorlar,“gidiyoruz ama geleceğiz”.

Buna yürekten inananlar, sanırım huzurlu ve dürüst bir hayat sürüyorlar.

Ve, sanırım buna yürekten inanan çok az insan bulunuyor.

Yeryüzü her dinden dindarlarla dolu ama “gerçekle” barışık yaşayanlar inanılmaz derecede az.

Eğer bütün dindarlar buna içtenlikle inansalardı, “yalan” bu kadar çok olmazdı.

Gerçeklerden korktuğundan daha fazla korkardı insanlar yalandan.

Ne yazık ki karşılaştığımız hayat bize bunu göstermiyor.

Bu “geçici” dünyanın yalanları, sonsuz bir kalıcılığın “gerçeklerinden” daha çekici geliyor insanlara.

Yalan söyleyen, gerçekleri saklayan “dindarlara” baksanıza.

İğde ağaçları onlara “bu dünyada çok uzun kalmayacaklarını” hatırlatmıyor,“önemsizliklerini” hatırlatmıyor, “çaresizliklerini” hatırlatmıyor.

“İlk gerçek”in onların ruhunda yarattığı sarsıntı, iki kere yalancı yapıyor onları, hem bu gerçekten korkmadıklarını çünkü başka bir gerçeğe inandıklarını söyleyerek “tabiata ve tanrıya” yalan söylüyorlar, hem de “çaresizliğini ve önemsizliğini” tevazu ve dürüstlükle iyi edecek bir hayattan uzaklaşarak çevrelerindeki insanlara yalan söylüyorlar.

Ben iğde ağaçlarının o muhteşem kokusunu duyduğumda, bu armağanı değerlendirecek çok da uzun bir zamanım olmadığını, “geçici” olduğumu biliyorum, tanrıyı ve tabiatı kandırmaya çalışmıyorum.

Bu “ilk gerçeğe” boyun eğiyorum.

“Geçiciliğim” bana “sığınacak bir sonsuzluk bul” demiyor, geçiciliğim bana
“kendini önemseme” diyor, “iğde çiçeklerinin kokusunu içine çek, sana verilene şükret ve bu kısa hayatını mümkünse tabiat kadar sakin ve dürüst yaşa” diyor.

Bu öğüdü dinliyor muyum?

Hayır.

Öğüdün kıymetini biliyorum ama her zaman uyamıyorum buna.

“Gitmeden” önce yapmak istediklerim var.

Biraz aceleci davranıyorum bazen.

Sakin olamıyorum her zaman, “bu kısa hayatta değmez” deyip öfkeyi kenara itemiyorum, iğde ağaçlarıyla yarışmaktan, yersizliğini bilsem de benden sonrasına benden bir şeyler bırakma ihtirasından vazgeçemiyorum.

Kimsenin hakkını yememeğe özen gösteriyorum sadece.

Bir tanrım yoksa da kendi kendimin tanrısı olmaya çalışıyorum, iğde ağaçlarına bakarak “kendi kutsal kitabımı” yazıyorum ve “günahlarla yasakları” sıralıyorum kendim için, “en büyük günah” başkasının hakkını yemek bu kısa ve zavallı kitabımda.

Bu “günahı” işlersem, bunun cezasını “sonsuzluğun” bir başka köşesinde çekeceğimi düşünmüyorum, o kadar bekleyecek kadar sabırlı değilim, bu günahı işlersem kendi cezamı kendim veririm.

Ve, inanın, bu günahı işlersem tanrıdan daha çok korkarım kendi vereceğim cezadan.

Bir daha iğde ağaçlarının kokusundan tat alamam.

Bebekleri sevemem bir daha, gençlerin gözlerine bakamam, yaşlılarla şakalaşamam.

Hayal kuramam bir daha.

Kavgaya giremem.

Cezası ağır olur bu günahın benim hayatımda.

Tabiatın bu muhteşem tekdüzeliğinin içinde her şeyin bir vakti var, vakti gelince açıyor iğde çiçekleri, vakti gelince ben gideceğim, iğde çiçekleri bunu bana söylüyor.

Kalmaktan korkmadım, gitmekten de korkmuyorum.

Gideceğim yeri merak etmiyorum.

Tabiatta her şeyin bir vakti var ve vakti gelince öğrenirim nereye gideceğimi.

Bir gün öğreneceğim, tek derdim, ben bildiğim her şeyi anlatmaya alışmışım, bunu kimseye anlatamayacağım.

Anlatabilmek isterdim.

İğdeler açtı gene.

“İlk gerçek” duruyor çiçeklerinde.

“Geçicisin” diyor bana, “geçiciyim” diyorum ben de kendime, “şükret buna ve mümkün olduğunca iyi geç geçtiğin yerden”.

Ahmet Altan