beni görünce yanmıyordu baba, görmezden geliyordu

“ertesi gün kıraathanenin önünden geçerken babam çağırdı. boş bir masaya oturttu beni.
“apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?”
“hangisini?”
“otomatik yanan, sensorlu lamba.”
“hayır.”
“komşu görmüş, yalan söyleme. süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”
önüme baktım
“neden kırdın?”
cevap yok.
“hasta mısın evladım? söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”
“kırdımsa kırdım ne olacak! çok mu değerliymiş?”
“lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. sen değerlisin benim için.”
“beni görünce yanmıyordu baba.”
“nasıl ya?”
“görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni.”
“e beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor.”
“hadi ya! sahiden mi?”
“evet. ucuzundan takmışlar. bizimle bir alakası yok.”
babama sarıldım, yıllar sonra.”

Emrah Serbes

hüzünlü piç

İşler iyi de gitse kötü de gitse her zaman yanımda olan biri var. Beraber büyüdük onunla. Aynı okullara gittik. Aynı teneffüsleri bekledik. El ele tutuştuk karşıdan karşıya geçerken. Hâlâ birbirimizi kollarız yaya geçitlerinde. Sabah kalkarım başımda bekler. Yüzünde sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duran acayip tebessümüyle. Bence hiç çıkma o yataktan der, dışarıda berbat bir hava var. Pazardan dönen sinirli teyzeler var. Havada uçuşan serseri kurşunlar var. Ayrıca bütün şoförler yerli yersiz kornaya basıyor.
Arkadaşlarla otururken gelir bazen. Bir parça uzakta durur. Benden başka seveni yok çünkü. Biz güldükçe kollarını kavuşturup küskün bakar. Büyük bir bilmişlikle de vardır o bakışlarında. Yine bana kalacaksın nasılsa der gibi başını sallar.
Kuyrukta beklerken muhabbet ederiz genellikle. Kuyrukta beklemekten zevk alan tek insan diyebilirim. En son Üsküdar’da iki kilometrelik bir iftar çadırı kuyruğunda gördüm onu. Oruç tutmamasına rağmen.
Kaleciye geri pasın serbest olduğu zamanlardan beri maça gidiyoruz beraber. Gelme, uğursuzsun diyorum, gene de geliyor. Kaç sefer yakaladım gol yediğimizde çaktırmadan sevindiğini. Takım tutmuyorum diyor ama biliyorum kimle oynasak onları tutuyor. Felaketlerden zevk alan bir mizacın mı var diye sormuştum bir seferinde. Gerçeklere tahammül edebilecek gücüm var demişti.
Onunla ortak bir şeyler yapmanın da imkânı yok. Ben film seyretmek istiyorum o eski fotoğraflara bakmak istiyor. Sürekli eski günlükleri karıştırıyor. Tam bir şimdiki zaman düşmanı. On beş dakika öncesini bile özlüyor.
Omzumun üstünden bakıyor yazarken. Dudak büküyor. Berbat bir yazarsın diyor. Neden diyorum. Maziye saygın yok diyor. İstikbalden haberin yok. Ayrıca üslubun berbat. On beş yaşında bir kızın anlayabileceği kadar bayağısın. Hiç Proust okumadın mı Allah aşkına? Ya ciddi bir şeyler yaz artık ya da bırak bu işleri bir kuruyemişçi açalım.
Ne zaman berbat bir birahanenin önünden geçsek koluma giriyor, gel şurada oturalım diye ısrar ediyor. İstemiyorum, işim gücüm var diyorum ama dinlemiyor, kolumdan çekiyor. Paldır küldür giriyoruz içeri, iki bira söylüyorum mecburen. Ben içmeyeyim sağ ol diyor. İçmeyeceksen niye getirdin beni buraya diyorum. Lütfen garsonun önünde tartışmayalım diyor. Kafayı bulunca cep telefonumu elimden alıyor, kimseyi arama böyle güzel diyor. Nefret ediyorum yalnız ve sarhoş olmaktan. Hiç kimse yalnızken tam anlamıyla sarhoş olamaz, şahit gerekir sarhoşluk için. O zaman gel onu arayalım diyor. Benim hiç gururum yok mu, nasıl istersin böyle bir şeyi benden diyorum. Seni sevmeyen birini sarhoşken arayamazsın. Seni sevmeyen birini gece yarısından sonra arayamazsın. Seni sevmeyen birini öğleden sonra bile arayamazsın. Belki akşamüstü mesaj çekersin. Olsun yine de arayalım diye tutturuyor. Olmaz diyorum. Herkesin içinde çocuk gibi ağlamaya başlıyor. Ağzını kapatıyorum. Elimi ısırıyor. Şişeyle vuruyorum kafasına o zaman. Küsüp gidiyor. Birkaç gün gözükmüyor ortalıkta. Sonra ansızın çıkıp geliyor yine, hiçbir şey olmamış gibi sarılıyoruz.
Neredeydin diyorum nasılsın iyi misin? Seni özledim diyor. Kalbini kırdıysam özür dilerim kardeşim diyorum. Önemli değil diyor, zaten kalbini İkea’dan almış, söküp takabiliyormuş. Ayrıca yalanlara inanmaya ihtiyacı varmış. Bütün çaresiz insanlar gibi. Bütün hasta yakınları gibi. Dağılan bir okul gibi.
Hüzünlü piç diyorum ona ismini bilmediğimden. O da bana acemi piç diyor. Yok dünyadan haberin. Bir fabrika paydos ederken ortalığa çöken hüznü bilmiyorsun. Bilmiyorsun suya bırakılmış kâğıttan kayıkların gerçek anlamını. Rüzgârda uçuşan torbaları. Moloz dökülmüş arsaları. Bu hızla ölmeye devam edersek bütün dünya mezarlık olacak. Ama sen hâlâ ölümü kişisel bir şey olarak algılıyorsun. Herkes uzmanı olduğu konunun zalimi olmuş. Ben de mi diye soruyorum. Sen de diyor. Ama üzülme. Hiçbir şey bırakmayacağız arkamızda. Çekip giderken sırtımıza saplanacak bir çift göz olmayacak. Enkazımızı toplayıp öyle gideceğiz. Asgari centilmenlik toz olmayı bilmeyi gerektirir.
Acılarımız da birbirine benziyor artık. Birbirine benzeyen parmaklar gibi ama. Her birinin eşsiz bir izi var. Bazen gözlerim doluyor karanlıkta. Ama fısır fısır konuşmaya başlıyor yine kulağımın dibinde, hiç susmuyor, ağlamama asla müsaade etmiyor. Her şey affedildi diyor, hiç ayrılmayacağız diyor. Keşke kadın olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca. Bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyor o da bana. Söylediği her şeye inanıyorum o zaman. Gözlerimi kapatıyorum her yer bembeyaz oluyor. Yine el ele tutuşuyoruz iki çocuk gibi. Sessizce söz veriyoruz birbirimize. Sessizce verilen sözlere kim inanmaz.

Emrah Serbes

şenliğin kalbine

Toza dumana gidelim yine, şenliğin kalbine. Çünkü ölüm döşeğinde bir ihtiyar tanımıştım. İnsanlara gerçekten bakmak istiyorsan oğlum, onların sana bakamayacağı bir yere git demişti. Kıyametin ortasına git. O kadar yaşlıydı ki, öldükten bir hafta sonra sanki on sene önce ölmüş gibi düşünmeye başlamıştı herkes. Ölenlerin ölü taklidi yaptığını düşünüyordum ben o zaman. Yaşayanların yaşıyor taklidi yaptığını hissediyorum şimdi. Toplum değil toplu mezar. On bir yıldır sabah yatıp öğlen kalkıyorum. Hava kararana kadar geçmiyor dalgınlığım. Belki de uykuda kaybettiğim bir şeyleri arıyorum. Kimi görsem rüyalardan bahsediyorum. Oysaki hatıralardan konuşmak lazım. Rüyalardan daha karanlık hatıralar var. Daha çok fikir verir biri hakkında. Şekeri bitmiş sakızı, toz şekere batırıp çiğnemeye devam etmen gibi senin. Ben de tüpte satılan çokokremi diş macunu tüpüyle değiştirmiştim bir sabah. Gülmüşlerdi sadece. Oysa bir çocuk numara çekiyorsa gerçekten yemek lazım, yemiş gibi yapmak değil. Yirmi sene sonra Beşiktaş’ta bıraktığımız o ev. Bırakabildiğimiz tek ev. Beş kat seksen iki basamak. Balkon demirlerinden uzak duruyorduk geceleri. Hep daha yukarı bakmak zorunda olan iki vertigozede. Kar taneleri birbirine benzemez. Sözcükler de benzemez. Ama bir cümle bir başka cümleyi hatırlatır her zaman. Koşan atlar düşen atları. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar. Yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir oğlum. Spermden mezara kadar. Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum yine, olsun. Sen biliyorsun nasılsa.

Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı.

Emrah Serbes

İnsan zamanını durdurmak istediği yere aittir

ellerini tuttuysam uçuruma düşmemek içindi. güneşte ıslık çalan çocuklar içindi. aslında tek kişi sayılmaz mı karanlıkta iki kişi. kaybolan olursa elma diye bağırsın. ne çok şey konuşmuştuk orada ama yine sessiz çıkmışız. sonra albümü kapatıyorum zihnimde bambaşka bir fotoğraf. sanki hepsinin karıştığı bir an. onu da yazabilirdim ah böyle kıpırdayıp durmasan.

İnsan zamanını durdurmak istediği yere aittir.

yalnızlıktan kudurmuş bir çocuğun arabaların kaportasını anahtarla çizmesi gibi ruhumun kemirilişi de hep sinsiceydi. buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin hâlâ soğuk biralar oluyor güzel kızlar oluyor. yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii o kalibrede sevda görmedim. öptüm ama içime çekmedim.

elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.

birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim bunu da biliyorsun.

Emrah Serbes

Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete

Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.

Erken Kaybedenler/Emrah Serbes

Bir genç kızın hikayem paramparça’dan altını çizdiği satırlar

hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici…

Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha beter de etmez.

Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum.

nasıl başlarsan öyle gider.

Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır: Yaşayanlar bir sigara yakar.

İffetimizi tesadüfen koruyor olmamız iffetli olduğumuz anlamına gelmez.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı.

ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca.

Eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.

ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar.

Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan.

Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı.

Hayatımızın ilk yıllarını unutmamızın asıl nedeni, o yılların utanç verici olmasından.

kaç yaşında olduğunu anlamak için kesilir mi bir ağaç? bir dalgıç nasıl siler gözyaşlarını? kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan.

hayatımızı değiştirecek insanlar sessiz sedasız geçtiler yanımızdan, onları görmedik,

İnsan tepesi attığı zaman canına kıyma ihtimali olduğunu bilmeli, bunu bilince yaşamaya devam etmek kolaylaşır

Kıyametin tek adaleti, herkes için kopması.

Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü.

Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o.

Anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın.

Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.

veda konuşmalarını becerebilen adamlardan uzak dur lütfen. Onlar bir gece uyanıp seni kıtır kıtır kesebilecek kadar kendine güveni yerinde adamlardır.

mutsuzluk uzun sürmez.

Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.

Alakasız yerlerde ıstırap çekmek ıstırabı ikiye katlar.

Bir insanın tam manasıyla ölmesi için onu hatırlayan hiç kimsenin kalmaması gerekir. Memlekette milyonlarca ölü yaşıyor bu hesapla bakarsak.

Kendisini bir sürü parçası kaybolmuş bir yapboz gibi hissediyordu.

“Kadınlar bekliyorlar, guvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın piçin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor.”

Yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. Biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır.

Bir şarkıyı, sanki yeryüzünde dinlenecek başka bir şarkı yokmuş gibi, yüz sefer arka arkaya dinlediğin oldu mu hiç?”
“Oldu,” dedi.
“Anlatamadığın şeyi o şarkıda bulduğun içindi işte o,”

Çaresizlik de insanı sakinleştirebiliyor.

Denizin Çağrısı

Babam cuma akşamı işten dönmüş, “çabuk hazırlanın,” demişti. Ben cornetto’nun külah kısmına yeni geçmiştim, annem vantilatörün yanında sigara içiyordu. Geçen yaz olmuştu bu; hararetli günlerdi, gölgede kırk derece. Çok lüzum görmedikçe konuşmuyorduk. Babama dikkatle bakıp devamını getirmesini bekledik.

“Tatile gidiyoruz.”
“Nereye?”
“Adaya.”
“Yabadabadu!” diye bağırdım.

Şakkadak bir canlılık geldi üstüme. Annem evvelsi hafta, “herkes tatile gitti, biz denize ayağımızı bile sokamadık,” diyerek ağlamıştı. Cümleyi kurarken vurguyu ayak kısmına yüklemişti. O anda ayağıma bakmıştım, neredeyse ben bile ağlayacaktım. Babam ince ruhlu bir adamdır, bu duygusal kavgadan sonra işyerinden izin almış beş gün, hafta sonunu da katarsak bir hafta. O heyecanla hangi ada olduğunu anlayamadım ama ada adadır işte, dört yanı sularla çevrili kara parçası, atladığın yerden yüz, iyidir yani, ayrıyeten robenson olsun, cuma olsun hep adalarda yaşayan tiplerdir, bir de define adası var. ve tabii ki de lost.

Ayrıca adaların denizi de temizdir herhalde. Bizim burada da deniz var ama çok pis. Anahtarlık, sigara paketi, kibrit, kutu kola kutusu, terlik teki, bilumum ıvır zıvır işte, bitpazarı gibi, ne ararsan var. Bir sürü yosun ve denizanası da cabası. Geçen yazdan önceki yaz birkaç sefer gitmiştik, annem denizanalarından korktuğu için girememişti. Ben denizanasından korkmazdım. Denize girdikten sonra orta boy bir denizanasını avucuma almış, fırlatacak uyuz biri var mı acaba çevremde diye aranmaya başlamıştım. Annem koşarak gelmiş ortalığı ayağa kaldırmıştı. Denizanaları adamın üstüne yapışırlarmış, yapışınca da hasta ederlermiş. Öyle dehşet içinde anlatmıştı ki bunları, kendi korkusunu bana da geçirmeyi başarmıştı. Yeni edindiğim denizanası korkumu, bu korku yüzünden harbiden siniri bozulmuş bir ruh hastası gibi, çeşitli jest ve mimiklerle destekleyerek babama açmıştım hemen. Babam, ottan boktan korkan bir tip olacağımdan korktuğunu söylemişti. Herkesin bir şeylerden korktuğu üç kişilik bir çekirdek aileyiz işte. Soyadımız Korkmaz. Ben devlet olsam buna müsaade etmem.
Annem valiz hazırlarken ellerimi belime koyup başında dikildim. O korkunç azap veren soruyu işte o zaman sordu bana.

“Kovanı mı alacaksın kamyonu mu?”
“İkisini de.”
“İkisini de alamayız. Valizde yer yok.”

Başımı ellerimin arasına alıp düşünmeye başladım. Belki de iş yaparken ayakaltında dolaşmasaydım, böyle bir tercihe zorlanmayacaktım. Kamyonu babam geçen hafta almıştı, kovanın ne zaman alındığını hatırlamıyorum. Kendimi bildim bileli ne zaman denize gitsek yanımızda olurdu o kova. Sanki benim değil de annemin ya da babamın çocukluklarından kalmaydı. “Çabuk söyle!”

“Kovayı koy kovayı.”

Denize zaten herkes kovayla gider, yazılı olmayan kanunlardan biridir bu, mayo giymek gibi bir şey. Ama kamyon da yeniydi yani, henüz tadı kaçmamış sakızlar gibiydi. Zaten yeni oyuncaklar her zaman eskilerin pabucunu dama atar. Bu duyguyu çok iyi bilirim. Hatta en iyi bildiğim duygudur diyebilirim. İkinci sınıfa geçtiğimde birinci sınıf olayının bizim sınıfla beraber bittiğini düşünüyordum çünkü. Okulun ilk günü yeni birinci sınıfları görünce dehşete kapılmıştım. Ne safmışım. Üçüncü sınıfta muhtemelen ikiye katlanacaktı bu dehşet. Belki de zamanla katlanmayı bırakıp bölünmeye başlardı. Yeni kuşaklara alışmakla alakalı bir şey olsa gerek bu. Sonuçta kendini özel zannetmeyeceksin, çok üzücü bir şey ama böyle… Bir gün öleceksin ve hayat devam edecek. Dedem ölmüş ama babam yaşamaya devam etmiş örneğin. Bu da yazılı olmayan kanunlardan biri.
Kovayı seçmiştim ama aklım kamyonda kalmıştı. Bir kere kamyonla kum taşımak daha zevkli olabilirdi. Önceki hafta bizim apartmanın karşısına yapılan inşaatı seyretmiştim balkondan. Kamyonlar gelmiş, kum boşaltmışlardı. Sonra adamlar kumları eleklerden geçirmişlerdi kan ter içinde. Demirleri kesmişlerdi. Evde yalnızdım, hiçbir şey yapmadan onları seyretmiştim iki-üç-beş saat, sigara içmek bir şey yapmak sayılırsa tüttürmüştüm bayağı, midem bulanıp da öğürene kadar yarısını içmiştim diyebilirim salondaki misafir sigaralığından arakladığım uzun marlboro’nın. Aklımı bir türlü toparlayamıyordum, kafam gidip gidip geliyordu, kovayı değil de kamyonu alsaydım deniz kenarında kum taşıyabilirdim farzımuhal, ilk defa kum taşınmış olurdu o kamyonla, kamyon da ilk defa bir işe yaradığını hissederdi belki de, bunu nasıl düşünememiştim. Tam kapıdan çıkarken fikrimi değiştirdiğimi söylemeye karar verdim.

“Durun! Durun! Durun lan bir durun! hoop!”
“Ne var ne oluyor!”
“Kamyonu alalım kamyonu kamyon!”

Annem valizi tekrar açamayacağını söyledi, babam geç kalacağımızı belirtti. Ağlamaya başladım. Güzelim kamyon dururken kıytırık kovayı tercih etmenin siniriyle kafamı yumrukladım yedi sekiz dokuz sefer. Babam, “git getir şu kamyonu,” dedi. Annem söylene söylene valizi açtı. Sekiz yaşında olmak berbat bir şey, bir şeyi kabul ettirmek için ille ağlamak mı gerekiyor, yırtınmak mı gerekiyor? İnsan gibi isteyince niye açmıyorsunuz valizi? Ayrıca herkes kararsızlık yaşar.

Örneğin benim sünnet düğünümde yaşananlar. O salonda mı olsun bu salonda mı olsun diye kaç sefer fikir değiştirdiler. İçkili mi olsun içkisiz mi? şunları mı çağıralım bunları mı? Düğün benimdi ama fikrimi soran yoktu. Kamyon, tıkış tıkış dolu valizde kovadan boşalan yeri misliyle doldurunca ağlamayı kestim. Ağladığım için kendimden, beni ağlamak zorunda bıraktıkları için de anne babamdan nefret ettim, huzursuz bir yolculuk oldu, uykum kaçtı. Başımı otobüs camına yaslayıp kilometre tabelalarının yeniden görünmelerini bekledim. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum, gözlerimi açtığımda vapurdaydık. Sabah pansiyona vardık. Kahvaltıdan sonra denize koştuk. Herkesin plaja kovasıyla küreğiyle geldiğini gördüğüm an yaptığım tercihten pişman oldum yine. Benim elimde anlamsız bir kamyon vardı. Evde kocaman gözüken kamyon, plajda küçücük kalmıştı, adama çaresizlik hissi veriyordu. İleri geri ittirince takılıyordu, istediğim yerde de doldur boşalt yapamıyordum, çünkü deniz kenarından aldığım kum yapış yapıştı. Kamyonu deniz de yüzdüreyim dedim, batmıyordu ama saçma görünüyordu. Karpuz kabuğu atmışım gibi, denizi kirletmişim gibi bir his.

Müthiş canım sıkılmış, tadım tuzum kaçmış, yaşama sevincim bir anda dibe vurmuştu. Oturdum, başımı ellerimin arasına alıp denize baktım, dalgalar ayak tabanlarıma kadar gelip geri dönüyorlardı. Çekilen dalgaların çakıl taşları üstünde bıraktığı seslere yoğunlaştım. Böylece biraz sakinleşirim, kafamı topladıktan sonra da can yeleğimi şişirip denize girerim, diye düşünüyordum. Bikinili bir kız geldi, önümde durdu, güneşimi kesti. Benim yaşlarımdaydı. Kumraldı ama denize girmekten midir nedir, sararmıştı. Sarışınlara bayılırım. Zaten babam da, kendisi gibi müthiş bir çapkın olduğumu söyler sık sık, babam bu çapkınlık muhabbetini açtıkça annem kaşlarını kaldırıp gülümser, “ya ne demezsiniz,” diye dalga geçer. Çapkın mizaçlı erkekler olduğumuza inandıramadık kendisini bir türlü.

“Kovan yok mu?” diye sordu sarışın.

Çok kötü bir başlangıç. Daha ilk cümlende, hiç tanımadığın bir insana yoksunluğu hatırlatmak. Ancak kötü niyetli biri böyle yapar kızım. Cevap vermedim, ilgilenmez göründüm. Çünkü ben ilk bakışta aşka inanırım. İlk bakışta aşk şöyle bir şeydir, insanlar birbirine kovan yok mu diye sormazlar bir kere. Öyle bakarlar bir an, merhaba derler, isimlerini söylerler, bu arada taraflardan biri küçük bir espri patlatır, başlar ilişki. Ayrıca kovam var ama evde canım. Kovamın olduğunu ama evde bıraktığımı da açıklamak zorunda değilim.

“Beraber oynayalım mı?”

Kovasını salladı, küreğini gösterdi. Kötü niyetli biri olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. “Tamam,” dedim, “Bana uyar. Adın ne?”
“Sedef.”
“Soyad?”
“Kaşıkçı.”
“Benimki de Osman. Osman Korkmaz. Dayım, hacı ismi koydunuz çocuğa diyor. Babam kızıyor, çünkü rahmetli babasının, yani dedemin ismini koymuş bana.”
“Hacı ismi ne?”
“Hacca gitmeye müsait isme hacı ismi denir?”
“Deden hacı mıydı?”
“Yok. İsmi Hacı ismi.”
“Dedenin ismi hacı mıydı?”
“Yok, Osman. Ama ismi Hacı. Her neyse… Kapatalım istersen bu konuyu. Ben küçük bir espri olsun diye şey etmiştim…”

Küreği aldım, önce anlamsız bir çukur açtık, dalga gelsin de içi su dolsun diye bekledik. Sonra hafriyat işini bırakıp inşaat işine girdik. Kovaya kum koyduk, ters çevirdik, üstüne pat pat vurduk, çektik. Yanına aynısından bir tane daha yaptık. İkinci katı çıkalım dedik ama taşımadı. Aşağıya biraz daha destek yaptık, çünkü temel önemlidir. İki katlı bir şey yaptık yani sonuçta. Deniz kenarında yapılan her şeye kumdan kale deniyor lakin bizimki bir vakitler kumdan kale olan bir yapının harabesine benziyordu daha çok. Tarihi görkemini çoktan yitirmiş bir kumdan kale. Surlarında kumdan berduşların şarap içtiği, dibine kumdan köpeklerin işediği, her yeri kumdan çöplerle dolu, yolunu şaşırmış birkaç kumdan turistin gördüklerine göreceklerine pişman oldukları bir kale işte.

“Arabanız var mı?”

Bütün mal varlığımızın listesini vereyim de sorma artık diyecektim ama vazgeçtim. Kaleye vuracak dalgaları kesecek minyatür bir hendek hazırlarken, “vardı ama geçen sene sattık,” dedim.

“Neden?”
“Ekonomik krizden. Benzin yetiştiremiyorlarmış. Babam lpg’li bir araba alalım diyor, annem gaz kokar diye istemiyor. Ben de istemiyorum. Patlar Allah muhafaza!”

Kaledeki restorasyon çalışmalarına devam ettim, aşınan yerleri destekledim. Kamyonu da önüne çektim. Omuzları güneş kremli kafası şapkalı bir ufaklık geldi, başımda dikildi, “inekler nerede?” diye sordu. Saçma sorusuna cevap vermemi beklemeden saymaya başladı: “sekiz bir iki üç dört beş altı yedi sıfır dokuz…” sayarken de bir yandan çevremizde tur atıyordu. Böyle tiplere çevrelerinde tur atabilecekleri bir şey verin, akşama kadar tavaf edip dururlar.

“İnekler nerede? Siyah beyaz inek var, kuyruğu var. Üç inek var. Yolda inek var.”

İnekleri bırakıp tekrar saymaya başladı. Saydıktan sonra da “ nasıl nasıl nasıl saydım nasıl?” diye sormaya başladı. Hiç susmuyordu. Belki de bu dünyada diyalog diye bir şey bulunduğundan haberi yoktu. Sedef, “sıfırı başa al, yediden sonra da sekiz gelir, şimdi annemlerin yanına git,” dedi. Elini vuracakmış gibi kaldırınca ufaklık öteye kaçıp ağlamaya başladı.

Büyük göğüslü bir kadın geldi, ufaklığı yanımıza koydu tekrar, “kardeşin de oynasın sizle,” diyerek Sedef’e çıkıştı. Bir müddet, ufaklığı dövmeyelim diye refakat etti bize, sonra gitti. Sedef’le bu muazzam göğüslü kadın hakkında bir şey konuşmadık, anneleriydi herhalde. Ufaklık kamyonu istedi, gözüm tutmayınca vermedim. Bir kere eleman o kadar ufaktı ki, ayakta zor duruyordu. Cümle kuramayan, saçma sapan konuşan, kafası karışık, duygusal tiplerden biri işte, yeni jenerasyon. Kamyonu vermeyince yine ağlamaya başladı. En sonunda kaleye bir yumruk attı, ikinci katı yıktı. Eşek sudan gelinceye kadar dövmek istedim onu ama Sedef’e ayıp olmasın diye kolundan itmekle iktifa ettim (yetindim demek). Yine ağlamaya başladı. Annesi geldi, ufaklığı kucağına aldı, göğsüne bastırıp götürdü.

Ufaklık üst katı öyle bir yıkmıştı ki, temeli de zedelendiğinden bütün yapıyı yıkıp yeni baştan yapmaya başladık. Annesi geldi yine, Sedef’in omzuna güneş kremi sürdü. Canım çekmiştir diye düşündüğünden bana da sürdü biraz. Göğüslerinin aksine çok yumuşak elleri vardı. Hemen benim annem geldi, çaktırmadan sırtımdaki kremi inceledi.

Annem gidince “tek çocuk musun?” diye sordu Sedef.
“Evet,” dedim. “şimdi herkes tek çocuk.”
“Ben değilim.”
“Sen değilsin belki ama şimdiki çocukların çoğu tek çocuk. İleride bir savaş çıksa kesin biz yeniliriz.”
“Neden?”
“Çünkü savaşacak fazla çocuk yok. Herkesin çocuğu çok değerli, kimse göndermez savaşa. Zorla alsalar bile tek çocuklar bencil olur, beni koruyun deyip siperden çıkamazlar, korkup kaçarlar, her şeyi bok ederler, kesin biz yeniliriz. Kesin.”

Sedef bir şey demeyince üstelemedim. O da diğer kızlar gibi futboldan ve politikadan pek hoşlanmıyordu anlaşılan. Annemle babam denize girerken bana, “git şemsiyenin altında gölgede otur biraz,” dediler. “Yok,” dedim. “Böyle iyiyim.”
“Kafanı ıslat o zaman.”
“Tamam.”
“Çantalarımıza da bak, hırsızlar çalmasın.”
“Tamam tamam… Çok açılmayın.”

Kaleyi yeni baştan yaptıktan sonra denize girmeye karar verdik. Can yeleğimi şişirdim, sedef de kolluklarını taktı. Denize girerken birden atlarım, prensibim bu.

Sedef de birden atladı. Sedef’e artistlik yapayım derken boyumu geçen yerlere gittim. Sonra geri döndüm nefes nefese. Küçük kardeşi geldi, biz denizdeyken yine kalenin başında durdu. Koşarak yanına gittik, taş atacakmış gibi yaptık, ağlayarak kaçtı. Tam rahat etmiştik ki, aklı bir karış havada kahpenin biri kalenin ortasına lönk diye bastı. Bir de sanki biz suçluymuşuz gibi üste çıktı, “her yere kale yapmışlar ayol!” lan sen her yere kale yapmışlar diye şikâyet edeceğine önüne baksana önce, tırt! Tekrar yaptık temelden. Garanti olsun diye başında nöbet tutmaya karar verdik, sırayla denize girecektik.

“İlk sen gir Sedef.”
“Yok. Sen gir Osmancım, ben beklerim.”
“İyi.”

Tekrar atladım. Annemler denizden çıkarken “hani çantalara bakacaktın,” dediler. Dakika başı bir sorumluluk yüklüyorlar üstüme, ben olmasam ne yapacaklar çok merak ediyorum. Çocuk mu yaptınız bekçi mi? bir süre sonra Sedef de nöbet yerini terk edip yanıma yüzdü.

“Neden geldin?” diye sordum.
“Denizin çağrısına dayanamadım,” dedi.
“Ya kalemiz yıkılırsa?”
“Yeniden yaparız.”

Kumdan kaleyi sekizinci kez yapıyorduk. İki sefer ufaklık yıkmıştı, iki sefer yanlışlıkla üstüne basılmıştı biz yüzerken, bir sefer dalga geçmişti üstünden, bir sefer denize zorla sokmaya çalıştıkları şaşkın bir köpekceğiz sahiplerinden kaçarken üstüne düşmüştü, bir sefer de itin biri top gibi tekmelemişti. Kalenin üst katını çıkarken Sedef’e baktım.

“Neden bikinini üstünü de giydin?” diye sordum.
“Ben kızım.”
“Kız olduğunu görüyorum ama göğüslerin çıkmamış, o zaman üstünü giymene gerek yok. Göğüslerin varmış gibi havalara girmene gerek yok.”

Sedef ağlayarak gitti. Annesine babasına olanı biteni anlattığını görebiliyordum. Babası beni dövmesin diye bizim şemsiyenin yanına koştum hemen. Sonuçta bizim de ana babamız var, sahipsiz değiliz.

Babam, “mısır mı istiyorsun kâğıt helva mı?” diye sordu.
“İkisi birden olmaz mı?”
“Olmaz.”
“Max istiyorum.”

Babam anneme, “sen bir şey istiyor musun hayatım?” diye sordu. Ona açık büfe sorular bana tercihli. Nefret ediyorum bundan. Babamla yolun karşısındaki büfeye gittik. Kendine bira aldı, anneme soda, bana da çilekli max. Çubukta kalan son parçaları sıyırdıktan sonra Sedeflere baktım, şemsiyelerini kapatmış gidiyorlardı, ufaklık yine ağlıyordu, kim bilir hangi sebeple? Babama, “bir fırt versene şu biradan,” dedim. “Moralim bozuldu şimdi çok pis.” Annem dehşetle baktı. Babam gülümsedi, birayı uzattı. Tam kafama dikecekken annem yekinip kalktı, aldı şişeyi elimden. O güzel kaşlarını çattı, babamla beni, sanki ikimiz de sekiz yaşındaymışız gibi bir tavırla süzdü. “Manyak mısınız siz?” diye sordu. Cevap vermedik. Zaten çoğu zaman babamla beraber anneme karşı aynı cephede savaşıyormuşuz hissine kapılıyorum.

Gece pansiyonun sahanlığında oturuyordum. Uzaklardan okey şakırtıları ve ansızın yükselen kahkahalar duyuluyor, bu seslere cırcır böceklerinin rutin korosu eşlik ediyordu. Kot pantolonlarını kesip kısa şort yapmış genç kızlar, dışarı çanta almadan çıktıkları için cüzdanları, cep telefonları ellerinde geçiyorlardı. Denizden karaya doğru hırka ihtiyacı duyurmayan tatlı sert bir rüzgâr esiyordu. “Tatil bu mu?” diye düşündüm. Çevreme dikkatle baktım, başka atraksiyon yoktu. Bir kedi bile. Gündüz plaj muhabbeti iyi oluyordu ama geceler çok sıkıcıydı. Sonuçta kâğıt helvayla süt mısır da bir yere kadar, yeni tatlar arıyor insan. Ama ne bira veriyorlar ne sigara. Tavla da oynamıyorlar; yavaş oynuyormuşum, elimle sayıyormuşum diye. Okeye de almıyorlar, bütün kuralları bildiğim halde. Cepte desen bayramlar hariç üç lira var, maksimum beş. Aklıma bunlar geldikçe tadım tuzum bir anda kaçıverdi yine. Daha fazla gaza gelmemek için başka şeyler düşünmeye çalışırken Sedef geldi, yanıma oturdu. Aynı pansiyonda kalıyorduk. Akşam gezmesinden dönüyorlarmış.
Durup dururken, “en mutsuz olduğun gün hangisiydi?” diye sordu. Bu kız içimden geçenleri mi okuyordu? Dikkatle baktım yüzüne. Kahverengiyle yeşil arasında gidip gelen, bal rengine yakın gözleri vardı. Pansiyon sahanlığına vuran sokak lambasının ölgün ışığında, lazer gibi parlıyorlardı üstelik.

“Neden öyle bakıyorsun?”
“Hiç,” dedim.
“Neden susuyorsun?”
“Düşünüyorum.”
“Neyi?”
“Neyi anlatmam gerektiğini.”

Ona ikinci sınıfa başladığım günü anlatmalıydım belki de, o pabucu dama atılmışlığı, o biricikliğini yitirme endişesini, o dehşeti anlatmalıydım ama vazgeçtim. “Ben mutsuzluğa karşıyım,” dedim.
“Neden?”
“Çok fazla mutsuz insan var.”

Sedef bunun üstünde fazla durmadı, en mutsuz olduğu günü anlatmaya başladı. Aslında soruyu kendisine sormuştu galiba. Kibarlık olsun diye önce benim cevabımı öğrenmek istemişti. En mutsuz olduğu gün, teyzesinin düğününün olduğu günmüş. Damatla gelin gidince, yalnız kalınca.
“Nasıl yalnız?” dedim.
“Gelinlikle yalnız kalınca.”
“Haa… Şu küçük gelin muhabbeti mi yoksa? Seni küçük gelin mi yapmışlardı? Ama tahmin etmeliydin.”
“Evet,” dedi. “Tahmin etmeliydim. İnsanlar bir sürü yalan söylüyor. Evlenen sen olmadığın halde gelinmiş gibi davranıyorlar büyük bir ciddiyetle, sonra düğün bitince gerçeği anlıyorsun. Düğün günü terk edilmiş bir gelin gibi hissediyorsun kendini. Hatta ondan da beter bir şey bu. Başkasının düğününde terk edilmiş bir gelin. Düğün bile senin değil.”
“Bu laflar senin mi?”
“Nasıl?”
“Annem gibi konuşuyorsun.”
“Anneni de mi küçük gelin yapmışlar?”
“Yok. Annem 39 yaşında…”

Sorar gibi baktı. Üstelemedim. Söylemekten vazgeçtiğim şeyler söylediklerimden daha fazla. Çünkü insanları üzmek istemiyorum.

“Teyzem evleneli altı ay oldu. Halâ düğünden sonra nasıl ağladığımı anlatıp gülüyorlar. İnşallah çocukları olmaz. Her akşam sübhâneke okuyorum.”
“Neden?”
“Çocukları olmasın diye. Ayet-el kürsi’yi de ezberleyeceğim, o daha etkiliymiş.”
“Çok düşünme bu konuyu,” dedim.
“Niye?”
“Stres insanı öldürür. Herkes o yüzden tatile çıkıyor.”

Küçük kardeşi geldi, “sonradan görme ne demek?” diye sordu.
“Birini görürsün, ertesi gün bir daha görürsen o olaya sonradan görme denir.” dedim. “Şimdi annenlerin yanına git!”
Sedef, “hayır,” dedi. “Bir olay olur, herkes görür, sen geç gelip sonunu görürsen, buna sonradan görme denir. Şimdi annemlerin yanına git!”

Ufaklık ağlamadan gitti, o da alışmıştı artık horlanmaya. Belki de ufaklığa bu kadar zalim davranmasak bizden büyükler de bize zalim davranmazlar, diye düşündüm. Bir yerden başlamak lazımdı işte merhamet etmeye. Ama merhamet etmek için de bir sürü zırvalığa katlanabilme gücü lazım. Sedefler ertesi sabah gidiyormuş. “Burada bekleyin,” dedim, gittim kamyonu getirdim, ufaklığa hediye ettim. İlk tepkisi tamponu ısırmak oldu ama yine de sevinmişti işte.

Ertesi sabah annem deniz çantasını hazırlarken “kamyon nerede kamyon?” diye sordu. Durumu anlatınca dırdır etmeye başladı. Malıma sahip çıkamıyormuşum. Kuzenlerden örnekler verdi. Bisikletlerini kendileri tamir ediyor, her gün yıkıyor, kimseye kullandırtmıyorlarmış. Onlar gibi bencil mi olmamı istiyorsun yani; diyecektim, vazgeçtim. Zaten plaja gittiğimizde de kamyonu verdiğime pişman olmuştum çoktan. Kova yok, kamyon yok, hiçbir bok yok, öyle oturdum. Babam geldi, niye öyle üzgün oturduğumu sordu, takım yoksunluğumu anlattım. Elimden tuttu, en yakın eczaneye gittik. Tatil yerlerindeki eczaneleri çok seviyorum. İlaç hariç her şeyi satıyorlar.
Babam, “kova mı alayım deniz yatağı mı?” diye sordu.

Yine aynı çıkmaz. Tek çocuk olmanın hiçbir avantajını yaşatmadılar bana. Üç kardeş de olabilirdik. Biri kova isterdi, biri kamyon, biri deniz yatağı. O zaman ne yapacaktın bakalım.
“Deniz gözlüğü al,” dedim. Hemen kutusundan çıkarıp taktım, plaja dönerken babam, “yolda çıkar, denizde takarsın,” dedi.
“Yok, böyle de zevkli,” dedim. “Karada takınca pilot gibi hissediyor insan kendini. Herkes bana bakıyor.”
Akşam pansiyona dönene kadar çıkarmadım gözlüğü. Ara sıra alnıma kaldırdım o kadar. En sonunda annem duşa sokarken koluma çimdik atıp çıkardı. Gözlerimin kenarında yer etmişti.

Tatilden çok sonra, sonbahara doğru çok acayip bir rüya gördüm. Bizim balkon demirlerine dış taraftan tutunmuşum, kendimi yukarı çekemiyorum, düştü düşecek bir vaziyetteyim. Tam kollarımdaki güç tükenip de elim demirlerden kaydığı an uyandım, çok şükür dedim. Sonra bir daha gördüm bu rüyayı. Bu sefer bizim balkonda değildim, karşımızdaki yeni inşaatın balkonların birindeydim. İki rüyada da keşke deniz gözlüğümü takmış olsaydım diye düşünüp durmuştum. Sanki gözlük beni kurtaracakmış gibi. İnsan rüyasında olur olmadık şeylerden medet umuyor.

Kış geldiğinde Sedef’i bütünüyle unutmuştum. Daha doğrusu şöyle; hatırlayıp hatırlayıp unutmuştum. Sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi. Alelade bir yaz aşkı gibi. Sanki Sedef ancak ismi geçtiği zaman hatırlanan hayalet arkadaşlardan biriymiş gibi. Sanki deniz kenarında bütün gün kumdan kale yapmamışız gibi, sanki pansiyonun sahanlığında yan yana oturup konuşmamışız, yıldızlara bakıp nedir bu kâinatın esbabı mucibesi diye düşünmemişiz gibi. Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.

Şubat ayında çok pis kar yağdı, okullar tatil oldu. Anneme gittim, deniz kovasını istedim.
“Ne yapacaksın deniz kovasını?”
Ne yapacaksam yapacağım, kova benim değil mi? Ver şu kovayı! Gözlerim doldu. Bir şey diyemedim.
“Ne yapacaksın çocuğum deniz kovasını?”
“İçine kar dolduracağım.”

Annem, “çıkaramam şimdi,” dedi. Sinirle yatak odasına yürüdüm. Dolapları karıştırmaya başladım deniz malzemelerini bulmak için. En sonunda annem geldi, ortalığı daha fazla dağıtmayayım diye verdi kovayı söylenerek. Deniz gözlüğünü de istedim. Onu da verdi hazır çantayı açmışken. Bahçede gözlüğümü taktım. Kovayı karla doldurdum. Kardan bir kale yaptım. Kenarlarındaki çamurları temizledim, bembeyaz oldu. İşte en son o zaman aklıma geldi Sedef. Onun en mutsuz olduğu günü düşündüm. İnsanların acımasızlığını… Bembeyaz gelinlikler içinde bütün hayalleri yıkılmış bir kızı… O lazer bakışlı kızı düşündüm. İlk kale nöbetini üstüne alacak kadar iyi niyetli olan o kızın denizin çağrısına dayanamayıp yanıma yüzüşünü düşündüm. Ona telefon açıp yarım saat kadar konuşmak istedim. Sonradan gördüğüm acayip rüyaları anlatmak istedim. kimseye anlatamadığım şeyleri sanki yüz sefer anlatmışım gibi rahat, anlatmak anlatmak istedim.

Emrah Serbes / Erken Kaybedenler

Anneannemin Son Ölümü

   Ellerindeki damarları ve yüzündeki kırışıklıkları görseniz yüz elli yaşında zannedersiniz oysaki sadece seksen dört yaşında. Anneannem. Yakın-uzak gözlükleri, bozuk para çantası, keyifli akşamüstlerinde tellendirdiği Ballıca sigarası ve her şeyden önemlisi bitmek tükenmek bilmeyen yalnızlıklara katlanabilme gücüyle gönlüme taht kurmuş bir tiplemedir. Velâkin ondaki bu yalnızlığa katlanabilme gücü bir yandan da hep ürpertmiştir beni. Çünkü sadece ben ve televizyonda gördüğü insanlar yetiyor ona. Misafirliği uzatan komşulardan ve soğuk kış gecelerinde pencerelerin önünde
usulca mırıldanan kedilerden bile rahatsız oluyor. Yanında benden başka hiçbir canlının varlığına tahammülü yok. Çoğu ihtiyar böyle değildir, kendilerini terk edilmiş hissederler. Arka balkonlarda unutulmuş paslı su varilleri gibi. Bu yüzden de en ufak bir ilgi belirtisinde hemen yelkenleri suya indirirler. Bayramlarda gözleri dolar örneğin, kendilerinden beklenen bütün basmakalıp tavırları yerine getirirler.

   Annem babam olacak insanlar bir trafik kazasında öldüler. Pek üzülmedim. Beni anneanneme bırakıp davetli oldukları bir akşam yemeğine gidiyorlardı. Bıraktıkları yerde kaldım. Bazen ne uzun yemekmiş diye düşünüyorum, sanki dönecekler de üç sene süren yemeği anlatacaklar, yiye yiye yüz elli kilo olmuş olacaklar Allah bilir. Kendini kandırmaca, en sevdiğim oyun. 
   Yoksa bizim arabanın hurdasını da gördüm, girdiği kamyonun altında akordeona dönmüş. Hurdacıdan iki bin lira aldık, anneannem “O para harcanmaz,” dedi. Ramazanda fitre verdiği, kendisinden on yaş genç ihtiyar bir teyze vardı, yarı sağır, ona verdi. 
   Aradan çok uzun zaman geçti, çok büyüdüm, onları özledim mi? Daha çok geceleri. Öfkeyle sıvanmış bir özlem. Bazen sinirden mi gözlerim doluyor, sevgiden mi, özlemden mi, yoksa nostalji ihtiyacından mı bilemiyorum, herhalde alışkanlıktandır deyip uyuyorum. Beni bu çıkmazdan Yasemin kurtarabilirdi, o da düşünmek için biraz süre istedi. Yedi sene önce. Bazen amma uzun düşündü diye düşünüyorum, daha çok gün batımlarında. Sadece gittikleri şehrin ismini biliyorum oysa. Dediğim gibi, kendini kandırmadan yaşamanın ne anlamı var. Çıplak gerçekler kimi tatmin edebilir ki? Bir derviş ya da manyakoğlumanyağın teki değilseniz olayları küçültmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşayamazsınız. 
   Anneannemin en önemli özelliği ölmemesi. Geçirdiği hastalıkların haddi hesabı yok, her türlü badireyi atlattığından olsa gerek hayatta kalma sanatını çok iyi biliyor. Dolabın yanında otuz tane ilacı var, hangisini neden aldığını tam olarak bilmiyorum. Sadece aynılarından içmemesine dikkat ediyorum. Bir gün bütün bu ilaçların plasebo etkisinden başka bir esbabı mucibesi yoktur diye düşündüm, onların yerine değişik renklerde bonibonlar verdim. Öyle değilmiş. Sahiden hastalandı, beni rahmetli dedem Rüstem Bey zannetti. Bir duvardaki fotoğrafa baktım bir de kendime. İçten içe korktuğum, fazla bakmamaya çalıştığım bir fotoğraftı o, dedeme olsa, yirmi beş sene önce ölmüş birinin siyah beyaz fotoğrafı sonuçta. Anneannem beni o fotoğraftaki adamla karıştırıyorsa harbiden hastalanmış demekti. Elini tuttum, buz gibiydi, evdeki bütün battaniyeleri attım üstüne, yeni döşettiğim kaloriferleri sonuna kadar açtım, ayaklarını ısıttığı elektrik sobasını da tuttum yüzüne, böylece ısınıp hayata döndü. Sonra bir daha denemedim bunu. Çünkü anneannem beni bu hayatta anlayan tek kişi, başımı yaslayabileceğim en yumuşak yastıktan daha yumuşak bir insan ve tek bir siyah saçı yok. 
   Bütün ev ödevlerimi beraber yapıyoruz. Bana ödev verildiğinde anneannem kendine verilmiş gibi sorumluluk duyuyor. Geçen sene matematikten çaktık. Fonksiyonlar zor geldi, çıkamadık işin içinden. Veli toplantısına beraber gittik. Çünkü her yere beraber gideriz. Anneannem matematik hocası olan yeni mezun kızcağızı bir köşeye sıkıştırdı, “Matematik hocası sen misin?” diye sordu. 
   “Evet teyzecim.” 
   “Sen ne biçim öğretmensin kahpenin doğurduğu kancık! Bu kadar zor ödev verilir mi manyakoğlumanyak…” 
   İhtiyarlığın güzel yanı şu, ağzına geleni söyleyebiliyorsun, insanlar sadece gülüyor. Çocukluk zor bu açıdan, bir küfredeyim diyorsun, herkes kaşlarını çatıyor. Anneannem bir toplum düşmanı esasında. Ben, anneannemle toplum arasındaki tampon bölgeyim. Çarşıda, pazarda, her yerde. Bana ne kadar yumuşaksa başkalarına o derece sert. Bu durum da hoşuma gitmiyor değil. Yufka yürekli bir insan olsa beni de o yüzden seviyor herhalde derdim, başka insanlardan bir farkım olmazdı o zaman. Anneannemin, sevgisini tek insan üstünde toplayabilme gücü var. Sevgiyi yüzeysel olarak dağıtacağına bir noktada yoğunlaşabiliyor. Sevebilme kapasitesi aynı kapasite, sadece sevilen insan için daha yoğun, daha etkili. Buna da saygı duymak lazım. 
   Bir de şu var, anneannem bu hayatta fikirlerime gerçekten değer veren tek kişi. Seçimlerde bile danıştı. Oy pusulamızı alıp paravanın arkasına gitmiştik. ‘Evet’ mührünü aldım, “Kime oy vereceksin anneanne?” diye sordum. 
   “Bilmem, kime verelim?”
   Düşündüm, sorumluluk altında hissettim kendimi, “Boş atalım istersen,” dedim. 
   “Buraya kadar boşuna mı yürüdük?” 
   Saadet Partisi’yle TKP arasında kararsızlık yaşıyordum. Genellikle muhafazakâr bir insanımdır ama komünizm heyecanını da her zaman yaşamak istemişimdir. 
   “Anneanne sen solcu musun?” diye sordum.
   Sonuçta oy onun, ben sadece yardımcı olmaya çalışıyordum. 
   “Bir şeyci değilim,” dedi.
   “Her türlü manipülasyona açıksın yani.”
   “Evet.”
   “Bu yaştan sonra komünizm heyecanını yaşamak ister misin?”
   “İsterim.”
   “O zaman oyumuzu Türkiye Komünist Partisi’ne verelim mi? Onlar da seksen dört yaşındaymış, sen de seksen dört yaşındasın. Broşürlerinde okudum.”
   “E iyidir o zaman, verelim.” 
   Bastım mührü çark çekicin altına. Teyzem oyumuzu komünistlere verdik diye çok kızdı. Anneannem, “Kime istersek ona veririz,” dedi. Teyzem de aklınca CHP’ye verdirecek. Ben hiçbir zaman merkezî bir partiye oy vermem, verdirmem, duygusal ve romantik bir insanım, beş yaşından beri şairim ve muhafazakâr olduğum kadar da radikalim, her türlü ortamda kişiliğimi belli ederim yani. Beni bir sefer gören adam bir daha unutmaz zaten, hard jöleyle bütün saç tellerimi tek tek dikiyorum havaya çünkü. Ayrıca imkân olsa terör örgütlerine veririm oyumu çünkü bu devletin yıkılmasını istiyorum, çünkü annem babam öldüğü zaman hiçbir şey yapmadı devlet, ayrıca Yasemin düşünmek için süre istediği zaman hiçbir devlet büyüğünün araya girip işleri yoluna koymak için çaba sarf ettiğini de görmedim. Hep boş vaatler; yaralar sarılmadı. 
   Anneannem Bağ-Kur emeklisi, maaşı düdük kadar. Maaşını çektiği gün pizzacıya gidiyoruz, sonra çeşitli kurumlarda sıraya girip elektrik-su-telefon-doğalgaz faturalarını yatıyoruz, eve dönerken dondurma alacak paramız bazen kalıyor, bazen kalmıyor. Allah’tan rahmetli Rüstem dedemden kalan üç tane ev var, onların kiralarını yiyoruz. Rüstem dedem vaktinde bir arsa almış, yan yana iki müstakil ev yapmış, birinde biz otururuz demiş anneanneme birinde de çocuklar. Ben çok küçükken evin birini kat karşılığı verip apartman yaptırdılar. Anneannem kendi oturduğu evi yıktırmadı. Böylece yandaki apartmandan, toprak sahibi statüsüyle üç daire sahibi oldu. Daire başına 600 liradan 1800 lira kira gelirimiz var. Ayın on altısında kiraları toplamaya gidiyoruz, anneannem paraların çoğunu bana veriyor. Harca harca bitiremiyorum. Bir ay harcamadım, lap top aldım. Ertesi ay ADSL bağlattım, iki tane kameralı cep telefonu aldım. Dört megapixel. Sürekli birbirimizi çektik. Ayrıca arka odalardan birbirimizle muhabbet etmeye, sanki çok uzak yerlerdeymiş gibi konuşmaya başladık. En sevdiğimiz oyunlardan biri oldu bu, sonuçta bir sürü bedava dakikamız var. Ben genellikle Kuşadası’ndan telefon eder gibi arıyorum, anneannem çok seviniyor, “İyice gez çocuğum oraları,” diyor. “Ama üşütme sakın, akşamları serin olur hırkanı giy, denizde çok açılma.” Ben, “Tamam anneanne tamam, şimdi kapatmam lazım artık,” diyorum gittiği tatil beldesindeki her yeri görme telaşındaki turistler gibi. Bunun üzerine o da, “Ağzında sakız varken su içme!” diye bağırıyor son bir gayretle. Bir sefer bu yüzden boğuluyordum da. Telefonları kapatıyoruz. Arka odada makul bir süre bekledikten sonra elimdeki boş valizle koşarak giriyorum salona, “Döndüm anneanne!” diye üstüne atlıyorum. Karşısına oturtuyor beni, “E anlat bakalım, tatilin nasıl geçti?” diye soruyor. Ben de o zaman, tatilden yeni dönmüş birinin heyecanıyla başımdan geçen herşeyi yeni baştan, daha detaylı anlatmaya başlıyorum. Anlatırken kendimi o kadar kaptırıyorum ki bazen, sahiden tatile gitmiş olsam bu kadar güzel anlatamazmışım gibi geliyor. 
   Kira gelirlerinin bir kısmını bankaya yatırıp faturalar için de otomatik ödeme talimatı verdirecektim ama anneannem istemedi, “Ödemez o kopiller,” dedi. Ama asıl neden o değil, ayda bir sefer evden çıkıyor, kuyrukta bekliyor, herkesle kavga ediyor, vazgeçemeyeceği bir atraksiyon bu onun için.
Ayrıca o öyle koluma tutunup ayakta iki büklüm bekledikçe bizi gören herkes vicdan azabı duyuyor, nerede beklersek o kurumun bütün imajı sarsılıyor.
   Geçen aya kadar vaziyet buydu, her şey yolunda gidiyordu. Kazanın yıl dönümünde fıttırdım. Annemle babamı aynı mezara gömdüler çünkü. Hayatta olduğu gibi ölümde de beraberler. Bu dünyaya beni dışlamak için gelmiş iki tip, ölümleri bile değiştiremedi bunu. Moralim o kadar bozuktu ki bakkala gittim, cin tonik istedim, sadece cin verdi, tonik ayrı bir şeymiş ve yokmuş, parka oturdum, birazını içtim.
   Hemen Yasemin geldi aklıma. Yasemin’den niye vazgeçtim ki diye sorgulamaya başladım kendimi. Sonuçta biraz düşüneyim demişti ama net bir cevap vermemişti. Onun resmî cevabını öğrenmek için dâhiyane bir plan da yapmıştım vaktinde. Babasının tayininin çıktığı şehre gidecek, en işlek caddede oturacaktım. O şehirde yaşayan herkesin yolunun bir gün mutlaka düşeceği o caddede, gelip geçen bütün insanlara bakacaktım. Ve böylece, makul bir süre bekledikten sonra mutlaka onu da görecektim. Ve o zaman tesadüfen görmüş gibi yapacak, cevabını soracaktım. Ama yapamadım. Neden? Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim. Burada şairin dünyası Yasemin oluyor.
   Cep telefonum çaldı. Anneannem arıyordu. Hava kararınca merak etmiş.
   “Beni neden yanına almadın?” diye sordum. “Beni o kadar seviyordun da annem babam sağken ve çalışıyorlarken ben niye anaokuluna gitmek zorunda kaldım.”
   “Ben istedim, onlar bırakmadılar.”
   “Neden?”
   “Ne bileyim. Kırk sefer söyledim ya çocuğum, okul öncesi eğitim miymiş her ne sıçtığımın şeyiyse çok mühimmiş dediler.”
   “Ben sana kaldığım için sevindin mi?”
   “Ne?”
   “Annem babam öldü, ben sana kaldım. Sana da meşgale oldu. Ben olmasam teyzem bakıcı tutacaktı sana.”
   Anneannem bir şey demedi. Beş saniye sustuk.
   “Eve gel çocuğum, çok üzülüyorum.” 
   Cinin yarısını içtim, yere kustuktan sonra anneanneme haksızlık yaptığımı düşündüm. Kaç sefer kardan adam yapmıştık bahçede. Bayramın birinde Çeşme’ye tatile bile gitmiştik. Kuşadası’nda yer yoktu. Ben bütün rezervasyon işlerini internetten yapmıştım. Hatta oradayken yat turuna bile çıkmıştık, anneannem denize kusmuştu, yine ölüyordu az daha. Kimin için? Tabii ki de benim için. Ayrıca o, bütün dünyaya posta atmış bir insan. Pazarcının yüzüne ezik domatesleri fırlatmıştı bir kere. Bugün eli bıçaklı psikopat pazarcının yüzüne domates fırlatan insan, Roma devrinde yaşasa Spartaküs’ün ordusuna katılmaz mıydı? Kirk Douglas’ın oynadığı Spartaküs filmini seyretmiş ve hayatında en az bir kez pazara gitmiş herkes bu konuda bana hak verecektir. 
   Anneannemi aradım, daha fazla merak etmesin diye. Telefonu açmadı. Evden aradım, yine açmadı. Döndüm geri. Koltuğa gömülüp kalmıştı, hiç kımıldamıyordu. Yine buz gibi olmuştu. 
   “Teyzemleri arayayım mı?”
   “Yok arama,” dedi.
   Eh iyi, ben de teyzemlere bayılmıyordum zaten.
   “O zaman ben gidip bir doktor getireyim sana filmlerdeki gibi,” dedim. “Ama senin de doktor gelene kadar ölmemen lazım. Sakın ölme.”
   “Tamam.”
   Üstüne üç tane battaniye attım. Elektrik sobasını ayaklarının dibine koydum. Ama hayat filmlerdeki gibi değil, bir kere akşam olunca bütün doktor muayenehaneleri kapalı, özel polikliniklerdeki doktorlar gelmiyor, hastanedekiler de siz buraya gelin diyorlar. Oysaki ne kadar isteseler verecektim, peşin. Öksüz ve yetimim ama para bende. Doktorların burnu çok büyük.
   Eve döndüm, uyumuştu. Bütün gece başında bekledim, ağzına ayna tuttum, buğulanıyordu. Ertesi sabah teyzem aradı. Her sabah arar. Damladılar hemen. Eniştem de işten izin alıp gelmiş. Arabayla hastaneye gittik. Anneannemi bir bölmeye aldılar, serum taktılar, iğne yaptılar. Sonra da,      “Yatıracağız,” dediler.
   “Ne! Yatıracak mısınız? Hani devlet hastanelerinde yeterli yatak yoktu. Bizi mi buldu? İlaçlarını verin, evde yatsın.”
   Teyzem kolumu çimdiklediği için doktora daha fazla çıkışamadım. Gece oldu. Bir refakatçiden fazlasına izin yokmuş. Teyzem, “Ben kalırım, sen eniştenlerle eve git,” dedi.
   “Ne! Ben şimdi sizde mi kalacağım?” 
   Ben bağırınca odadaki diğer hastalar uyandı. Teyzem beni dışarı çıkardı, enişteme teslim etti. Teyzemden ve çocuklarından nefret ediyorum. Teyzemin benle yaşıt kızı, bugüne kadar baş başa kaldığımız her anda dan dun girişti bana. Tabii beni asıl üzen bir kızdan dayak yemek. Bir seferinde canıma tak etmişti, misliyle mukabele edip kafasında vazo kırmıştım. Hemen ağbisi gelmişti, büyük kuzen, on dört yaşında bir azman, iri yarı bir tip, bu sefer de o dövmüştü beni. Bir seferinde teyzem bile tokatlamıştı. “Kancık ne demek ve sen kancık mısın?” diye sormuştum sadece. Sonuçta maaile dövdüler beni, bir tek eniştem dövmedi, o da zamanla onlara uyacaktır. Zaten eniştem de aile dışından biri olduğu için dövmedi herhalde, biraz da ezik bir tiptir, hep bir çekingenlik var üstünde. Çünkü teyzemin de dedemden intikal etmiş bir sürü dairesi var bizim yan apartmanda. Eniştemin bir dairesi bile yok, bundan çekingen herhalde. Oysa anneannem kendi ölçülerine göre sever eniştemi. Anneannem bir insanı görür görmez anasına bacısına küfretmiyorsa ondan hoşlanmış demektir. Ekstradan bir şey söylemesine gerek yok. 
   Eniştem kolumu tuttu, gülümsedi. “Hadi gidelim,” dedi. “Bizde bilgisayarla oynarsın, sana pizza da söylerim.” Hasta odasına girip anneanneme son kez baktım, serum mavi damarlarla dolu koluna yavaş yavaş damlıyordu. Eko yapacak bir uçurumun kenarına gidip ‘Fuck you!’ diye bağırmak istedim. Sıkıntılı anlarda kullanılan bir deyim, Amerikan İngilizcesinde ‘canın cehenneme’ demek. Eniştemle çıktık hastaneden. Evde, ilk yalnız kaldığımız anda taban girdim teyzemin kızına. Karnına kurşun yemiş gibi iki büklüm oldu, kaldırdım, seri tokatlarla sersemlettim, sonra da tuttum saçından çarptım duvara. Çünkü en iyi savunma hücumdur. Ayrıca ne demişler, acıma yetime koyar götüne. Hah ha ha! Yürü git! Ağlayarak gitti enişteme şikâyet etti. Eniştem geldi, tarafsız bir sertlikle baktı ikimize, “Kavga etmeden uslu uslu oturun,” dedi. “Peki enişte,” dedim, sakince oturdum. Teyzemin kızı sinirden bütün gece tırnaklarını yedi.
   Ertesi gün eniştem beni evde bıraktı, bir işi varmış, öğleden sonra hastaneye gidecekmiş, beni de o zaman götürecekmiş. Eniştem evden çıkar çıkmaz, teyzemin kızı uçan tekmeyle girdi böğrüme. Ağbisi de geldi hemen. İki kardeş dünün misillemesi babında, bildikleri bütün karate tekniklerini denediler üstümde. Ağlarken telefon çaldı. Anneannemden bir haber vardır diye koştum. Ama teyzemin kızı benden önce açtı telefonu. Diğer azman da kolumu arkama büktü, yaklaşamadım. Teyzemin kızı, “Evet anne,” dedi, kaşlarını çattı, “Ya öyle mi?” dedi, telefonu kapattı.

   “Ne olmuş?” 
   “Anneannemiz ölmüş. Başımız sağ olsun.” 
   “Oh my God!” 
   Sırt çantamı alıp çıktım evden. Minibüse bindim, minibüsten inip otobüse bindim, sonra otobüs vapura bindi, vapurdan indi köprüden geçti, otogara girdi. Otogarda otobüsten indim çevreye baktım, tanıdık yerler değildi. Büfeye gittim, “Bu şehrin en işlek caddesi neresi acaba?” diye sordum.
Büfeci güldü.

   “Niye gülüyorsun ki?” 
   “Yürü git lan yürü git!” 
   Köşedeki taksiciye sorsam mı diye düşündüm. Ama adam dolaştırır, en işlek caddeye götüreceğim diye daha uzak bir yere götürüp bırakır, kendi çıkarını düşünür. Polise sorsam? Devlet memurlarıyla konuşmuyorum, olmaz. En iyisi cep telefonuyla birini aramak. Tanıdık birini arayamam. Kaçtığım anlaşılır. Rastgele bir numara çevirdim, genç bir kız açtı.

   “Pardon devlet memuru musunuz?” 
   “Sapık mısın?” 
   “Hayır. Memur musunuz?” 
   “Değilim.”
   “Güzel. Ben sapık değilim siz de memur değilsiniz. Peki o zaman bu şehrin en işlek caddesi neresi acaba? Herkesin bir gün mutlaka geçeceği cadde.”

   “Ne bileyim, İstiklal Caddesi herhalde. Sen kimsin?”

   “Bu hayatta rastgele çevirdiği telefon numaralarında karşısına çıkan seslerden başka kimsesi kalmamış biriyim. Belki de ben senin şuuraltınım.”

   “Kaç yaşındasın sen?”

   “Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak insan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatrını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü.”

Taksiye atladım. dikizden tip tip baktı.

”Paran var mı?”
”Var”
Bir ellilik verdim.
”İstiklal Caddesine yeter mi?”

Namuslu adammış paranın üstünüde geri verdi. Caddede bir aşağı bi yukarı dolaştım, gelip geçen herkezi görebilecek merkezi bir yer aradım ama ne gezer.Ben İç İşleri Bakanı olsam bu cadde de bin kişiden fazla kişinin dolaşmasına izin vermem. Bir köşede durup insan yüzlerine baktım. Bunca sene sonra tanıyabilecekmiyim acaba? Gözlerimi kapadım, Yasemin karşımdaydı. Sevgi budur, gözlerini kapadığında oradadır ve birmilyon sene sonra birmilyon insanın arasındada görsen. ha işte o dersin.

Ana okulundayken herkesin bardağının üstünde kendi adı yazılıydı. Akşamüstleri bu bardaklarda, ebeveynlerimiz bizi gelip almadan, nduble sulu paşa çaylarımızın içine pötibör bisküvilerimizi batır abatıra büyük bir keyifle içerdik. Tadı bir boka benzemezdi ama genede güzel geliyordu. Artık o günün bittiğini, o işkence yuvasından kurtulacağımızı hatırlattığı için güzel geliyordu herhalde. Yasemin batırdığı bisküvi parçası çayın içine düşünce ağlamaya başlamıştı. Öğretmen kızların aklı birkarış havadaydı, başka yere bakıyorlardı. gerçek bir centilmen gibi yerimden kalkıp yanına gitmiştim, çay kaşığımla çıkarmıştım bisküvi ölüsünü. Bizimkiler henüz gelip almamışlarda beni, ölmeden önce de bekletmesini çok severlerdi. Ertesi gün Yasemin’e evlenme teklfi ettim, bu kadar flört dönemini yeterli görmüştüm, işin ciddiyetinin sarsılmasını istemiyordum ve şu gerçeği çok iyi idraketmiştim ki kaç yaşında olursa olsun her kızın hayalidir evlenmek. İşte ozaman Yasemin, düşünmek için biraz zaman istemişti. O anda başka şeylerde söylemiş olabilir ama unuttum. Sonuçta sevilen her kadın güzel bir şarkıdır, bütün sözlerini hatrılayamazsınız belki ama melodisi aklınızda kalır.

İki ay sonra taşındılar. Çok ağladım. ben ağladıkça millet güldü. Annem, babam, arkadaşlar, öğretmenler. Önce niye ağlıyorsun diye soruyorlar, sebebini söyleyince de gülüyorlar. Allah belanızı versin! Birtek anneannem gülmemişti bu romantik hikayeye, oda benimle beraber ağlamıştı. zaten anneannem de benim gibi romantik ve duygusaldır. Otuzbeşinden sonra kocasını bırakıp Rüstem Bey’e kaçmış. Peşlerine düşmüşler. Bıçaklar çekilmiş, silahlar artılmış. Sonra vali ve tümen komutanı girmiş araya, çünkü Rüstem dedem’de öenmli bir tipmiş, kaymakam vekili mi, mal müdürü mü, herneyse işte. Anneannem kırkına doğru annemi ve teyzemi doğurmuş üst üste. İlk kocasından çocuğu yok , sevmediği adamdan çocuk yapmak istememiş, işte bir kişilik blirtisi daha. Annem de beni doğurmak için otuzbeşine kadar beklediğinden, ben bu yaşa gelinceye kadar anneannem seksendört oldu tabii. Çok yazık. Ellili yaşlarında tanımak isterdim onu, Rüstem Deddem henüz ölmemişken.

Sabaha karşı devriye gezen iki polis geldi. kırmızı giymişler, yunus diye tabiredilen tipler. ”Sorry sir, ı am so sorry sir, ı don’ understand,” diyerek turist ayağına yattım ama yemediler.

”Ne yapıtyorsun burada.”
”Nothing sir.”
”Adam gibi konuş lan!”
”Hiç…..Hiçbirşey yapmıyorum efendim.”
”Annen baban nerde?”
”Öldüler.””Başka kimsen yok mu?”
”Yok.”
”Nerede kalıyorsun?”
”Hiçbir yerde.”
”Ne yapıyorsun sokakta?”
”Hiç.”
”Sikerim hiçini, ne yapıyorsun sokakta lan?”
”Yasemin’i bekliyorum.”
”Yasemin kim?”
”Nişanlım.”

Koluma girdiler, motorlarının yanına gittik. Birileriyle irtibat kurdular. Sonra güleryüzlü bir kadın geldi. Üstünde ördek resimleri olan bir arabaya bindik. Tam kurtuldum zannediyordum, onlar da çocuk polisiymişler.Kutu kola istedim, bir de eti browni. Parasını vereyim dedim, almadılar.

”Yasemin’in soyadı ne?”
”Bilmiyorum.”
”İnsan nişanlısının soyadını bilmez mi?”
”Yani insan beş yaşındayken böyle ayrıntılara önemvermiyor.”
Çapraz sorguya aldılar herşeyi itiraf ettim.

”Tamam nişanlı değiliz, sadece düşünmek için biraz zaman istemişti, tamam mı? O nu da filmerde öyle söylendiğini duyduğu için söylemişş olabilir. Şimdi mutlu musunuz?”

Ceptelefonumu almışlar.Teyzemleri aramışlar. Öğlene doğru damladılar, tanımıyorum ayağına yattım. Yine yemediler. Ceptelefonu berbat birşey, toplumun boynumuza taktığı tasma, keşke yanıma almasaydım. Ceptelefonum yok, kimliğim yok, belki yetimhaneye yerleştirirlerdi sevabına. Arabada geri dönerken teyzem,”Çocuğum, niye kaşıyorsun, bizsana ne yaptık?” diye sordu.

”Anneannem öldükten sonra oralarda durmanın bir anlamı yok..”

”ölmedi ki!”

Teyzemin kızına baktım.

”Niye yalan söyledin lan?”
”Ben birşey söylemedim.”
”Hala yalan söylüyorsun, demek ki sen bir kancıksın. Kahpenin doğurduğu bir kancık.”

Ensesine vurdum elimin içiyle. İki yana toplanmış saçları öne gidip geldi. İşte ozaman anneannemin fatura kuyruklarında ayağına basanlara ettiği en etkili küfürü haykırdım kulak zarına;”Amın sıçtığı salak! Senin yüzünden bir anda dünyam karardı.”

Teyzem birşey söyleyecek oldu ama eniştem onu elini ertçe sallayarak susturdu, ”Hepinizden bıktım.” dedi. Bunu o kadar içten söyledi ki yoğun bir sessizlik kapladı arabayı. Kibrit çaksan patlayacak bir atmosfer oluştu. İlk kıvılcım kimden çıktı bilmiyorum ama aynı anda birbirine bağırmaya başladılar. Teyzem kızına, kızı bana, eniştem büyük kuzene, teyzem enişteme… azkalsın karşıdan gelen bir kamyonun altına giriyorduk. Eniştem sağa çekti. Tek laf daha eden olursa arabayı önüne çıkan ilk şarampole yuvarlayacağını belirtti, sustular. Benim zaten konuşmaya niyetim yoktu. Münakaşa edemeyecek kadar kırılmıştı kalbim. En zayıf noktamdan vurmuşlardı. Tamam, bu güne kadar bende çok yalan söyledim ama gidipte ben kimseye anneannen öldü demedim, böyle kancıklık olmaz. Anneannem ölmediği için içimden seviniyordum ama o ortamda asla belli etmek istemedğim bir sevinçti bu. Yoldaki elektrik direklerini saydım, 1494 tane.

Hastaneye vardık, anneanneme sarıldım, yanaklarından öptüm, kokusunu içime çektim. ”Anneanne, ölmeyeceksin değil mi?” diye sordum. ”Sen ölürsen, ben yapayalnız kalırım. Ve biliyorsun, yalmnızlık berbat birşey. Lütfen ölme! Biz muhteşem bir ikiliyiz. Ölmeyeceksin değil mi?”

Anneannem soğumuş parmaklarıyla elimi sıktı, bana sevgiyle baktı. ”Ah Rüstem Bey,” dedi. ”Ben sensiz ölür müyüm hiç?”

Emrah Serbes
Erken Kaybedenler / İletişim Yay.

Anekdot:
2012’nin Aralık ayında attığım bir tweet: ‘Hala Erken Kaybedenler’i okumadıysan kafana sıçayım!’ yazan blog yazarı; nazik uyarın işe yaradı, keyifle okuyorum. Sevgilerimle!

Üst Kattaki Terörist

Ağbim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak rahatça yürüyebilin diye o gitti çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım. Ağbimi taşıyan cemse önümüzden geçerken dimdik durdum, asker selamını çaktım ay yıldızlı tabuta. Herkes bana baktı o an, sanki şehit olan benmişim gibi sarılıp ağlamaya kalkanlar bile oldu. Çok pis sinirim bozuldu bu duruma. “ağlamayın,” diye bağırdım. Öyle bağırınca bütün kameralar bana döndü, akşam bütün ana haber bültenlerinde ilk haber olarak ben vardım. Ertesi günkü gazeteler: “şehidin kardeşinden asker selamı” başlığıyla çıktılar. “teröre asıl darbeyi “ağlamayın!” Diye bağıran bu çocuk vurdu!”

Bir anda meşhur olmuştum. Ama şımarmadım, genç yaşıma rağmen kaldırabildim bu şöhreti. Ağbimi çok sevdiğim halde, acımı içime gömdüm yıllarca, belli etmedim kimseye. Acaba beni unuttular mı diye ana haber bültenlerine telefon açtım bir iki sefer, iki-üç-beş sene geçmesine rağmen hala ağlamadığımı söyledim. Haber merkezinde çalışan adamın biri, “aferin evladım, böyle devam et,” dedi. Uğur dündar’ı, ali kırca’yı istedim, bağlamadılar. Hiçbiri haber yapmadı ağlamayışımı, bendeki metaneti, beş senedir teröre indirdiğim psikolojik darbeleri görmezden geldiler. Satılmış orospu çocukları.

Sonra olan oldu. Ağbimi öldüren teröristlerden biri üst kata taşındı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, ne de olsa dağda yaşamaya alışmış hayvan. Ne zaman merdivenlerden çıksa kapı deliğinden bakıyordum, kulağımı kapıya yaslayıp ayak seslerini dinliyordum. Geceleri ingiliz anahtarıyla üst kata giden kalorifer borularına vurup ürkütücü seseler çıkartıyordum. En sonunda dayanamadım, bizim dükkana gittim.

“Öldürelim onu baba,” dedim. “ağbimin öcünü alalım.”

Babam, “allah’ından bulsun,” dedi.

“Bulmaz. Sen öldürmeyeceksen ben öldüreyim. Türklük şuur ve gururu bunu gerektirir.”

“Otur oturduğun yerde.”

“Silahını ver, ben öldüreceğim. Oniki yaşındayım, çok yatmam çıkarım.”

“Bacaklarını kırarım senin!”

“hani ağbimin cenazesinde beni de alın komutanım, ben de savaşacağım, diyordun. Hani beni kucağında sallayıp bir oğlum daha var, bu vatan için onu da veririm, diyordun. Şimdi savaş zamanı baba! Hadi! Niye öyle ürkek bakıyorsun? Yoksa sen de her şehit cenazesinden sonra iki gün gaza gelen sahte milliyetçilerden misin?”

Cevap veremedi. Babamla ipleri attım. Anneme gittim. Babamın silahını istedim, vermedi. Ocağa gittim, il başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. Başkan ayakta karşıladı, çok sever beni, her sene yeniledi ilk hediye ettiği komando üniformasını zaten. Hemen bir oralet söyledi. Durumu anlattım.

“tamam nurettin,” dedi. “sen üzülme. Bizim çocuklara söylerim, bir bakıştırırlar. Dediğin gibiyse onu buralarda barındırmayız.”

Başkan sağ olsun hemen dövdürdü teröristi. Apartmana girerken pencereden gördüm, zor yürüyordu, ağzını burnunu eline vermişler. Bir hafta evden çıkamadı. Ama yetmez. Sadece dövmekle olmaz ki. İki hafta bekledim, başka icraat yok, terörist iyileşti, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmeye başladı. Tekrar ocağa gittim, “bana verilen sözlerin yerine getirilmesini istiyorum sayın başkanım,” dedim. “Eli kanlı terörist, bebek katili şerefsiz, oturuyor hala üst katımızda.”

Başkan, “seni anlıyorum Nurettin ama elimizden bir şey gelmez,” dedi.

“Nasıl gelmez?”

“Çocuk öğrenci. Bir eylemi yok.”

“Ne yani, eyleme geçmesini mi bekleyeceğiz?”

“Eyleme geçemez. Bir şey yapamaz merak etme. Gözünü korkuttuk.”

“Neden başkanım neden! Adam teröristse sıkalım kafasına, verin silahı ben sıkayım.”

“Biz silahları gömdük Nurettin. Çatışmaya girmiyoruz artık, eskisi gibi değil işler.”

“Hadi lan oradan sayın başkanım,” dedim. “Daha geçen sene takır takır saydırdınız stadın arkasındaki otopark ihalesi yüzünden.”

Başkanın sinirden eli kolu titredi. Tokat atacakken tuttu kendini.

“Git Nurettin git,” dedi. “sinirimi bozma benim!”

“Gitmiyorum.”

“Nurettin çık dışarı!”

“Çıkmıyorum başkanım.”

İki üç adam koluma girdi, kapıya kadar ‘sen ne biçim konuşuyorsun lan başkanla,’ diye dan dun giriştiler.

“Ben şehit kardeşiyim şerefsizler,” diye bağırdım. “hepinizden daha milliyetçiyim.”

Başkan odadan çıktı, beni dövenleri bir kenara çekti.

“Lan ben size dövün mü dedim?” Diye sordu.

“Ama başkanım falan,” dediler, başkan dinlemedi, hepsini tokatladı. Hırsını alamadı, bir tanesine tekme attı, başka birinin kafasına da tespihini fırlattı. Dediğim gibi, başkan beni çok sever. Ama siyasi konjonktür nedeniyle elinden bir şey gelmiyordu.

İş başa düşmüştü. Teröristi teknik takibe aldım, kendi imkanlarımla etkisiz hale getirmeye çalışacaktım. İninde vuracaktım onu. Evdeki silahı aradım, annem benim kararlılığımı gördüğünden olsa gerek çok iyi saklamıştı, belki de imha etmişti. Bütün dolapları altüst etmeme rağmen bulamadım. Bu sayede annemin bileziklerini buldum ama. Kuyumcuda bozdurdum hemen. Av malzemeleri satan dükkana gittim, pompalı tüfek alacaktım. Adam satmadı. İzindi, form doldurmaydı, onsekiz yaşını geçmeydi falan, bir ton şey saydı, sinirden beynimden aşağı kaynar sular döküldü, adamla gırtlak gırtlağa geldik, attı beni dükkandan. Madem öyle, bilezikleri geri alayım bari dedim. Aynı paraya geri almadı şerefsiz kuyumcu, bir tanesini eksik verdi. Akşam o sinirle eve dönerken yerden büyükçe bir taş aldım, salladım teröristin penceresine, tam isabet, şangır şungur indi cam. Karşı apartmanın bahçe duvarına mevzilendim. Cama çıktı terörist, baktı baktı, içeri girdi.

Bu cam kırma olayı iki üç gün sakinleştirdi beni ama ondan sonra sinirlerim bozuldu. Adamlar ağbimi şehit ediyor, ben sadece camlarını kırabiliyorum. Bu işte müthiş bir adaletsizlik vardı, ağbimin duvardaki resmine bakmaya utanıyordum. Askerdeyken yazdığı ve sonradan yüzlerce kez okuduğum mektupları yeniden okumaya utanıyordum. Başka türlü bir plan geliştirmeliydim.

Bıçaklamaya karar verdim. Komando bıçağımı biledim. Ama tehlikeli olabilirdi bu bıçaklama işi, ya hemen silahını çekerse? Çekerse çeksin ne olacak! Türk’e silah çekmek intihar demektir. Bıçağımı alıp çıktım, kapısının önünden geri döndüm. Kafama iki yumruk attım, ne yapıyordum ben? Biraz mantıklı davranmalıydım, beni keklik gibi avlamasına müsaade etmemeliydim, aynı aileden iki şehit, göbek atarlardı artık. Stratejik bir plan yaptım. Komşu ziyareti süsü verip evine gidecektim, sonra boş bir anından faydalanarak sert bir cisimle kafasına vurup bayıltacaktım, bayılınca da artık boğazını kesiverirdim. Bıçağı arka cebime koyup çıktım. Tam kapısını çalacakken eve döndüm yine, mutfaktan kek alıp bir tabağa koydum, tekrar çıktım, kapıyı çaldım. Karnıma bir ağrı girmişti, kalbim güm güm atıyordu. Heyecanı kaldıramadım, geri kaçtım. Savaş psikolojisi işte. Kapı açıldığında bir kat aşağıdaydım.

‘‘Kim o?’’ dedi bir kız sesi.

Bu kız nereden çıkmıştı?

‘‘Benim,’’ dedim.

‘‘Sen kimsin?’’

‘‘Alt komşunun oğluyum. Annem kek yapmış, getireyim dedim.’’

Merdivenleri çıktım. Tabağı aldı. ‘‘teşekkür ederiz, çok düşüncelisin,’’ dedi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, göğüsleri çıkmıştı, taş gibiydi.

‘‘İçeri gel istersen,’’ dedi. ‘‘biz de film seyrediyorduk.’’

Biz dediğine göre teröristle aynı saftaydı, çok yazık, hayatımda gördüğüm en yeşil gözlü kızdı ama gözlerinin rengi bir anda silindi gitti. Ne filmi seyrediyorlardı acaba? Ne olacak, örgüt içi eğitim filmidir. Beni de kafalayacaklardı akıllarınca. Yoksa neden içeri davet etsinler.

‘‘Eee?’’ dedi.

‘‘Ne eee?’’

‘‘Geleceksen gel, gelmeyeceksen kapıyı kapatacağım. Akşama kadar böyle durmayacağız herhalde.’’

girdim.

Terörist içeriden, ‘‘kim geldi?’’ diye seslendi.

‘‘Alt komşunun oğlu canım!’’

Terörist, ‘‘merhaba,’’ deyip elini uzattı, pis pis sırıttı. ‘‘ben Semih’’

Kod adındır, yemezler canım. Ben yedi yaşından beri terörle mücadele ediyorum, neler gördüm geçirdim. Elini sıktım, ‘‘ben de nurettin,’’ dedim. Bırakmadım avucumdaki eli, gözlerinin içine baktım, ‘‘gerçek adım tabii.’’

Güldü. Sevimli görünmeye çalışıyordu.

‘‘Filmin en güzel yerindeydik. Şu bitsin de muhabbet ederiz,’’ dedi. Yerine oturdu, donmuş filmi tekrar canlandırdı. Filme baktım, romantik fransız sineması, örgütçülükle alakası yok, ben gelince değiştirmişti herhalde.

Güzel kız, ‘‘ne içersin?’’ diye sordu.

Ortama baktım, bira içiyorlardı.

‘‘Bira,’’ dedim. ‘‘öyle bakma, daha önce de çok içtim.’’ kız mutfağa gitti. Semih kod adlı terörist rahat adamdı, bira dediğimde hiç bakmamıştı bile, rahatlığıyla beni kafalayacaktı güya. Camı bile taktırmamıştı.

Daha önce bira içtiğim yalandı tabii, şüphe çekmemek için onlar gibi takılmaya karar vermiştim. Film on beş dakika sonra bitti. Bu arada kız semih’e sarılmıştı iyice, keyifleri yerindeydi. Teröristlik çok rahat işmiş valla, bir elinde bira, bir elinde hatun, vcd’de film, gününü gün ediyordu şerefsiz. Film bitince terörist keki yedi. Doymadı, kebapçıdan pide söyledi hepimize. Paraları örgüt veriyordu tabii, ondan bonkördü böyle. Bizim komandolar dağda yılan yesin, bunlar her gün pide kebap, bir elleri yağda bir elleri balda. Planımı uygulamak için kızın gitmesini bekliyordum ama bir türlü gitmiyordu. Bir yerlere telefon açtılar, kızın yerine imza atmasını istediler birilerinden. Ne imzası olduğunu anlayamadım. Çok da kurcalamadım, ikisini birden öldürmeye karar verdim. Kız zaten, ‘‘biz,’’ demişti. Yine de son anda bir duygusallık yapıp ona kıyamayabilirdim, birincisi sahiden çok güzeldi, etrafına yaralı bir kurt gibi bakıyordu, tıpkı börteçine. Gözler kalbin aynasıysa işim çok zordu. İkincisi tam olarak emin değildim terörist olduğundan, masum vatandaş olma ihtimali vardı. Siyasi görüşlerini sordum.

Güldüler. Teröristiz diyecek halleri yok. Aynı soruyu bana sordular. Ben gülmedim, buz gibi baktım, ‘‘türk milliyetçisiyim,’’ dedim. ‘‘saklayacak bir şeyim yok. Türk’sen övün, değilsen itaat et!’’ enselerinde soluğumu duymalarının vakti gelmişti. İkisiyle de başa çıkabilirdim. Lakin biradan başım dönmüştü çok pis. Doğru zaman değildi belki de.

‘‘Ben kalkayım artık,’’ dedim.

Semih, ‘‘yine gel Nurettin,’’ dedi.

‘‘Elbet geleceğim,’’ dedim. ‘‘bir gece ansızın.’’

Yine güldüler.

Her gün gitmeye başladım üst kata. Bir türlü cesaretimi toplayamıyordum. Bizim semih’in bir sürü arkadaşı vardı. Bütün gün oturuyorlardı. Muhabbetleri iyiydi. Ben yanlarında olduğum için yapacakları eylemleri konuşamıyorlardı tabii. Bazen bir ikisi mutfağa çekilip fısıldaşıyordu. Hemen yanlarına gidiyordum, susuyorlardı. İki tanesi tam teröristti, resmen kürt’tüler. Bir de övünüyorlardı bununla. İnsan en azından saklamaya çalışır, ben kürt olsam kimseye söylemem mesela, kendi içimde halletmeye çalışırım o problemi. Ama bunlarda hiç utanma da yoktu, evin içinde herkesin duyabileceği desibelde kürtçe konuşup bölücülük yapıyorlardı. Bütün bu tahriklere rağmen günlerce alttan aldım, ‘‘gelin! Tek bayrak, tek millet, tek yürek olalım,’’ çağrımı yineledim müteaddit kere. Dinlemediler. En sonunda dayanamadım, çektim bu ikisini karşıma, ‘‘bugün kızılderililer bile türk olduklarını kabul ettikten sonra siz kimsiniz de biz başka bir milletiz diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz,’’ dedim. Güldüler. ‘‘üniter devlet yapısını sarsamazsınız lan,’’ diye bağırdım. ‘‘yiyorsa bölün’ kolay değil öyle o işler!’’

‘‘Tam faşoymuş bu,’’ dedi kürdün biri. ‘‘küçük faşo,’’ dedi öbürü. O günden sonra adım öyle kaldı, küçük faşo aşağı küçük faşo yukarı. Kendilerine taktıkları gibi bana da bir kod adı takmışlardı.

Kürtlerin ana dillerinde bölücülük yaptıkları bir gündü yine. Sinirim tepeme vurmuştu. Onlar gittikten sonra evin içinde sert bir cisim aramaya başladım. Bu sefer kesin öldürecektim semih’i, hazır kız arkadaşı da yoktu, yalnız kalmıştık, aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Arka odada bir ütü buldum. Semih, mali tablo analizi isimli saçma bir dersin fotokopi notlarını okumakla meşguldü, vize haftasıymış. Arkasından sessiz adımlarla yaklaştım, kafasına indirecektim dan diye, görecekti esas tabloyu, şanlı türk’ün analizini. Tam vuracakken döndü. Çakal! Arkasında da gözü vardı sanki, o kadar gerilla eğitimi almış tabii, kolay lokma değil.

‘‘Ne yapıyorsun o ütüyle?’’ diye sordu.

‘‘Hiç,’’ dedim, bıraktım ütüyü. Birden, ‘‘bana doğruyu söyle,’’ dedim. ‘‘terörist misin?’’

Güldü yine.

‘‘Gülmeyi bırak, bir sefer de adam gibi cevap ver, iki dakika delikanlı ol, rengini belli et. Teröristsen teröristim kardeşim de.’’

‘‘Değilim.’’

‘‘Kürt arkadaşların var ama.’’

‘‘Evet var, ne olacak?’’

‘‘Şerefsiz,’’ dedim.

Ayağa kalktı, ‘‘ne diyorsun lan sen!’’

Yakasına yapıştım.

‘‘Benim ağbim sizin yüzünüzden öldü lan,’’ dedim. ‘‘siz öldürdünüz onu!’’

‘‘Ben kimseyi öldürmedim.’’

‘‘Ağbim senin yaşındayken öldü. Bir ay vardı terhisine. Cenazesini bile göstermediler, paramparça olmuş.’’

‘‘Bilmiyordum nurettin. Çok üzüldüm.’’

Sustuk on dakika.

‘‘Sen kimden yanasın,’’ dedim.

‘‘Ben barıştan yanayım.’’

Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. ‘‘siktir lan ne barışı,’’ diye bağırdım. ‘‘ağbimin katilleriyle mi barışacağım! Kafama sıkarım daha iyi!’’

‘‘Bu savaşın sonu yok ama.’’

‘‘Olmasın! Sana ne! Senin keyfin yerinde tabii. Millet dağda savaşsın sen burada otur! Tembel herif! Vize haftası gelene kadar ders bile çalışmadın. Kız arkadaşın var, sarılıp yatıyorsun, günde kırk sefer öpüyorsun, kapıyı açmaya bile onu gönderiyorsun. Geceleri yurttan kaçıyor, senin yanında kalıyor, arkadaşları imza atıyor yerine. Yurt müdürünü aradım, şikayet ettim zaten.’’

Yakamdan tuttu.

‘‘Sen miydin lan o ihbarı yapan. Vay adi şerefsiz! Siktir git!’’

Vileda sapını kavradım.

‘‘Öldüreceğim lan seni!’’ diye bağırdım. ‘‘ölü olarak ele geçireceğim lan seni!’’

Sapı çekti aldı elimden, bir yumruk oturttu çeneme. Bıçağı o gün yanıma almamıştım, lanet ettim, çıktım gittim. Eve indim hırsla, sinirden titriyordum. Anneme, ‘‘çabuk silahı ver,’’ dedim. Vermedi. Bir bardak fırlattım kafasının üstünden, duvarda kırıldı. Başörtüsünün ucuyla ağzını kapatıp ağlamaya başladı. Üstüne yürüdüm.

‘‘Sen söyledin bana! Üst kata ne idüğü belirsiz biri taşındı, kesin teröristtir dedin.’’

‘‘Ne bileyim evladım, saçlı sakallı görünce öyle zannettim. Bana da komşular söyledi zaten. Ne bileyim, öğrenciymiş çocuk.’’

‘‘Öğrenci möğrenci fark etmez, etkisiz hale getireceğim onu, çabuk silahı ver.’’

‘‘Vermem.’’

‘‘Sen ne biçim şehit annesisin! Ağbimin cenazesinde de ayıldın bayıldın zaten, senin yüzünden teröristler bayram etti. Yazıklar olsun sana!’’

Annemle de ipleri attım. Gittim sahilde oturdum gün ağarana kadar, dalgalara baktım. Çırpınırdı karadeniz’i söyledim. Gerçi deniz marmara’ydı ama mühim olan duyguya girebilmekti. Gözlerim doldu, neredeyse beş sene sonra ilk defa ağlayacaktım. Çevreyi kolaçan ettim, kimse yoktu. Ama yumruğumu dişledim, tuttum kendimi. Teröristler uydu kamerasıyla fotoğrafımı çekerler allah muhafaza, ondan sonra da ‘bu muydu lan ağlamıyor dediğiniz çocuk’ diye bir karşı propaganda başlatırlar hemen, sen en iyisi ağlama oğlum nurettin dedim, sık dişini.

Semih’le küsüşünce yaşamın bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlık berbat bir şey, kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş. Sarıldı bana.

‘‘Özlemişim lan seni,’’ dedi. ‘‘Küçük faşo, gir içeri.’’

İşte böyle barıştık, bir şey diyemedim girdim içeri, şeytan tüyü vardı şerefsizde. Biralarla, avrupa sinemasıyla, geniş arkadaş çevresiyle, fıstık gibi kız arkadaşıyla kandırmıştı beni. Bu ne biçim memleketti böyle, muhabbet edecek tek arkadaşım vardı, o da teröristin biriydi.

Bir gün mutfakta makarna yapıyordum. Evde dünyanın adamı vardı. Ortama lüzumsuz bir ciddiyet çökmüştü. İki saattir, ‘‘yapalım mı yapmayalım mı?’’ tartışması vardı.

Semih, ‘‘bu ufacık yerde ne yapabiliriz ki?’’ dedi. ‘‘kimse gelmez.’’

Makarnayı süzerken, ‘‘yaparız,’’ diye seslendim içeri. ‘‘merak etmeyin.’’

Kürtler, ‘‘şu küçük faşo kadar olamadın,’’ dediler Semih’e. Semih sinirlendi, ‘‘tamam lan yapalım,’’ dedi. ‘‘ama demedi demeyin.’’

Yaparız diye atlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. Salona girip ‘‘ne yapıyoruz?’’ diye sordum.

‘‘6 kasım.’’

‘‘6 kasım ne?’’

Yine güldüler. Alışmıştım artık bana gülmelerine, ben de güldüm. 6 kasım’da semih’in yanına gittim.

‘‘Ne yapıyoruz Semih,’’ dedim.

‘‘Eylem. Sen otur evde.’’

‘‘Hayır, ben de geleceğim.’’

‘‘Otur.’’

‘‘Ne eylemi?’’

‘‘Teröristlerin eylemi.’’

‘‘Çocuk mu kandırıyorsun, öğrenci onlar. İkisinin arasında fark var.’’

‘‘Baştan öyle demiyordun.’’

‘‘Olabilir.’’

‘‘Sen milliyetçi değil misin?’’

‘‘Hiç kuşkun olmasın,’’ dedim. ‘‘Özbeöz türküm ve şanlı milletimin milliyetçisiyim.’’

‘‘Gelme o zaman.’’

‘‘türklük şuur ve gururun bunu gerektirir nurettin.’’

‘‘Geleceğim.’’

‘‘Neden?’’

‘‘Gelirim kardeşim, allah allah. Benim de arkadaş çevrem sonuçta, hepsini tanıyorum elemanların. Ayrıca siz çocukları ön saflarda kullanmaya bayılırsınız zaten.’’

Gittik. Şehrimizdeki ilk yök karşıtı eylem. 26 öğrenci, iki kürt, bir türk milliyetçisi, altmış çevik kuvvet polisi, yirmi özel güvenlik görevlisi ve her an müdahale etmeye hazır takviye esnaf kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşti. Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu.

Öne çıktım, ‘‘göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,’’ dedim. ‘‘arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.’’

Polisin biri copunu kaldırdı. Hem de bana! Müthiş sinirim bozuldu, ‘‘o copu alırım bir tarafına sokarım bak,’’ diye bağırdım. ‘‘ben şehit kardeşiyim! Sen kimsin lan bana cop kaldırıyorsun!’’ polis afalladı bir an, copla birlikte donup kaldı. Arkasından iki üç polis daha geldi, konuşmaya fırsat vermeden vurmaya başladılar. Hangi birine dert anlatacaksın. Semih kolumdan çekip üstüme kapandı, dayağın çoğunu o yedi. Dayağı yedikten sonra amcamın oğluna şikayet ettim bizim üstümüzde bizzat çalışanları. Çevik kuvvet memuru olan amcamın oğlu tanımaya çalışır gibi baktı bana, tanıyınca da, ‘‘senin burada ne işin var nurettin?’’ diye sordu.

‘‘Hiç. Arkadaşlara bakmaya geldim. Babama söylemezsen sevinirim.’’

öğrencilerin hepsini topladılar, beni bıraktılar.

Babam akşama eve girer girmez iki tokat attı bana. Beş sene sonra ilk defa el kaldırıyordu, amcamın oğlu anlatmış meseleyi. Babam ağbimin duvardaki resmine bakıp ağlamaya başladı, ‘‘bundan sonra üst kata çıkarsan hakkımı helal etmem sana,’’ dedi. ‘‘bizi düşünmüyorsan onu düşün.’’

gene yapayalnız kaldım. On beş gün dayanabildim, sonra babam dükkandayken çıktım yine üst kata. Semih eşyalarını topluyordu, her tarafta koliler vardı. ‘‘ne oluyor,’’ dedim. Okuldan uzaklaştırma vermişler altı ay. Boşa kira ödememek için memleketine dönüyormuş. Seneye gelecekmiş.

‘‘Bu eşyalar niye ortalıkta, götürmeyecek misin?’’

‘‘Taşıyamam. Arkadaşlara dağıtacağım eşyaları. Sen de bak, istediğini al. Filmleri sana bırakayım istersen.’’

‘‘Yok,’’ dedim. ‘‘Seyrettim zaten hepsini.’’ Kolinin birinde ütüyü gördüm, ‘‘Şu ütüyü versene bana,’’ dedim.

Ütüyü aldım. Arkasından yaklaştım. Döndü.

‘‘O ütüyle ne yapacaksın?’’ diye sordu.

‘‘Hiç,’’ dedim.

Gözlerim dolmuştu, kendimi daha fazla tutamadım.

‘‘Dönünce ara,’’ dedim. ‘‘Emlakçı tanıdıklar var, her türlü yardımcı oluruz.’’

Bana uzun uzun baktı. Omuzlarımdan sarstı.

‘‘Ne oldu nurettin? Sen böyle duygusal bir tip değildin’’

‘‘Değildim ama işte bu durum şimdi çok üzdü beni. Sen gidince canım çok sıkılacak. Yine yalnız kurt gibi kalacağım ortalıkta. Günler yüzüme tükürecek.’’

Kendimi tutamıyordum bir türlü. Sıkıca sarıldı bana, ‘‘ağla o zaman,’’ dedi. ‘‘açılırsın.’’

‘‘Peki, ben ağlarsam semih,’’ dedim. ‘‘sana bunları yapanlar sevinmez mi?’’

‘‘Boş ver onları kardeşim,’’ dedi. ‘‘kimin umurunda ki…’’

Emrah Serbes / Üst Kattaki Terörist / İletişim Yay.