Aç Kollarını

       “Tutunamıyorum Tanrım affet,
         Kadınların saçları dökülüyor.”

Bir şehrin ölümünü görüyorum
Upuzun elbisesini giyinmiş ışıklar.
Büyük reklam panolarında masallar
Upuzun bir rüyaya dalıyorum.

Ah Dünya!
Uzak bir resim gibi karşımda karanlık,
Sisli bir şehir.
Yüzler…
Ve yüzlerde gölgeler
Bana bakan bir genç kız;
Kim bilir hangi çılgın ihtirası saklıyor gülüşünde?

Şeytan!
İki adım ötesinde
Eteklerini kaldırıyor kadının
Karşımda ışıksız bir şehir…

Çok değil…
Daha uzaklarda
Başka bir şehir…
Oda biliyor beni
Bu yüzden burada oturmuşum

Alçak bir baş ağrısı arasında
Tozlu hatıra katmanları
Işıklar kaldırıyor bulutları.

Gökyüzünde bir kuş Cebrail
Kutsanmış bir tebessüm bırakıyor omuzlarıma
Kutsa beni Nova!
Bunu sende istiyorsun.

Sabah, öğle ve akşam
Şehirde ap-ayrı zaman
Dudakların kapanık bir ah!
Şimdi şehirlere veda…

Dağ, dağ ardımda
Bıraktım evimi
Ve sevgilimi uzaklarda
Kadere teslim ettim
Şimdi belirsiz bir hayal gibi ırakta,
Seni sevdiğim için…
Evet seni sevdiğim için
Sana geliyorum şehir!
Sana, sen olduğun için geliyorum.
Aç kollarını
Ve merhaba de bana…

Karachi – 16.06.2005

Mustafa Burak Sezer

ramazan bizi camiye götür!

yarabbi bir sürü günah, bir sürü halt yedik affola
yarabbi bütün yıl karıları kestik, öldürmedik ama
yarabbi sen gafursun, sen rahimsin affola
yarabbi senin dostların bizim de dostumuzdur
o has bahçeye çirkin kokularla girmeyelim ey alemlerin efendisi
ağzımızı çalkalayarak yüz seksene taktık geliyoruz yarabbi
hamdu senalar sana selamlar habibine olsun
leybeyk leybeyk lebbeyk ya rab ellerimizi açtık,
transparan yerlerimizi kapattık, meyhaneleri de kapatacaz yarabbi
bu şerefsizler bir şey vermiyor, sırtımızı defolu kullarına, çivisi çıkmış dünyaya çevirdik
bize sen ver yarabbi hayırlı olan ne varsa
yalnız senden isteriz yine sana döneriz yarabbi
yarabbi bizi halilullaha ulaştır bizi düşür kabe yollarına
yarabbi yüzümü bütün 18 yaş üstü kemliklerden çevirdim
yüzümü çevir yoluna keklik gibi seke seke geliyorum efendim
yediğimiz bütün naneler affola

yarabbi yüzümüz yok, paramız yok, karımız yok, bursumuz yok, ölmeye niyetimiz yok
derdimiz çok, düşmanımız çok, falsomuz çok, fortçumuz çok
bizi kötülüklerden beri, hasenatlara yakin eyle yarabbi
lastiğimizi patlatma yarabbi
lastiğimizi patlatma yarabbi
lastiğimizi patlatma yarabbi
göğsümüz imanla dolsun taşsın yarabbi
bizi monica belluci’lerle imtihan etme yarabbi
karı görünce raydan çıkıyoruz yarabbi
bizi dostlarınla buluştur yarabbi
bize dervişler gelsin, biz dervişlere gidelim yarabbi
kemal da derviş mi yarabbi?
ya habibi ya aynel yakin, ya kulubel elbab
herkesler topu dikmiş, bize topu diktirme yarabbi
bizi toplara musallat etme yarabbi
bizi hottiri pottiriklere musallat etme yarabbi
bizi zottiriklerle hesap etme yarabbi

ya hannan, ya mennan, sebbit kulubune alel iman
ayaklarımızı cehennem çukurlarına kaydırma yarabbi
vel basu badel mevt iman ettik, iman üzre nefesimizi teslim etmeyi nasip et
hu hu hu hu hu ya allah ya zül celali vel ikram
namazlarımızı yamuk kılıyoruz, doğdoğru kıldır yarabbi
ezanlarımızla kafirlerin göğsünü titret yarabbi
şiirimiz kafirlerin boşluklarını doldursun yarabbi
arkada boş yer var, doldurun diyorlar, bizden çok şey istiyorlar yarabbi
biz de çok şey istiyoruz, bize hakikati istet yarabbi
kaşarların yoluna kaydırma yarabbi
tostunu yiyenler yesin, biz cennet’te kevseri içmek istiyoruz
içip aşkın şarabın kandır ya habibi

ey senden başka güce muktedir olmayan, ey kainatları yoktan var eden
ey cilloşların, sarhoşların, berduşların, yamukların, zırzopların, imansızların da rabbi olan allah
ey kalbi kararanları dilerse hidayete çeviren allah
ey imanın kimde olduğunu bilen alemlerin sultanı
ey avrupa birliğini, amerika’yı, rusya’yı, israil’i bir toz zerresine çevirebilecek el kahhar, el celal, el hakim, el adil-i mutlak
allahuekber ve lilla ilhamd
şükür ancak sanadır
her nefis topu dikecektir amenna ve saddekna
nefsimizi bize musallat etme yarabbi

büyük savaş veriyoruz, her tarafta konkon, ultra günah çukuru
her tarafta fasulye, her tarafta pandikçi, her tarafta panik kaltak
evlerimiz harap, kalplerimiz harap, ceplerimiz harap
bizi ahrette harap etme yarabbi
allah bes baki heves, amentü yarabbi
amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rusulihi vel yevmil ahiri ve bil kaderi hayriyi ve şerrihi minellahi taela
vel basü badel mevt
hakkun:
eşhedü enla ilahe illallah
ve eşhedü enne muhammeden abduhü ve resuluhü
amentü yarabbi sonsuz kere amentü
ölürken hard diskimizi çökertme yarabbi

ramazan geldi hoş geldi
evlerimize gel yarabbi
biz de geliyoruz yarabbi

Mustafa Burak Sezer

Sahne

Sahne bir ölüm tasarısıdır
Zille açılır perde
Silahımızı çektiğimiz yerde
Ölürüz

Şehir kutsanmamış bir taş bebektir
Yalancı umutlar sunar bize
Sahte hayatlar ısmarlarız
Tozlu antikacılardan
Ben raflardan siyahı seçerim üzerime
Sen beyaz giyersin
Bu kent beni kurban eder

Umursamaz bir delinin ölümünü
Ne boğazda balık tutan adam
Ne pembe hayaller kuran kadın

Hepimizin içinden bir İstanbul geçer
İçimizden bir şiir geçer
Okumak isteriz de
Utanırız
Okuyamayız
Okutmazlar
Anlamazlar

Sahne bir sendromun tasarısıdır
Üzerinde aşk durmaz oyuncuların
Hayat aynaların yansımasıdır
Bir kadın çığlığı
Bir silah sesi
Bir kurşun
Ve sahne kapanır…

Islamabad-Pakistan, 2006. 01. 07

Mustafa Burak Sezer

Kasım Ziyareti

Ölmeye başlamıştı!
Babamı hastanede ziyaret ettim,
temiz ve meymenetsiz, beyaz bir yatakta uzanmıştı.
   Ama istemedi
orada yatmayı, tekrar ayağa kalkmayı,
   oradan gitmeyi istedi.

6. kattaydı, manzaralı;
dışarıda yangının neden olduğu bir fırtına.
   Ağaçlar düşmüş,
yol çizgileri mafsallarına çarpıyor
Arabalar zikzak çiziyor aşağıda,
sanki herkes zilzurna sarhoştu.
Ama burada sessizdi her şey,
   ölüm sakinliğinde.
   Babamın dudakları,
ellerinin sesi kuştüyü yorgana karşı.
Birbirimize dokunduk.
Neredeyse tüm kelimelerini kullandı,
geriye anlamlı kalanlarını: dışarıya,
eve, çalışmaya.

Bağırsakları kanserden harap olmuştu;
Doktorlar onu açıp tekrar kapadılar. Dayanılmaz azap.
Ama bunu söylemedi.
Hemşireleri, doktorları
ve kendini kandırmaya çalıştı.

Zili çaldı ve geldiler.
   – Kalkmam lazım!
Yatağın ucunda oturmuş
beyaz bacakları ve şişmiş eli
sarkarken.

İki hemşire kollarını omuzlarına dayayıp
ayağa kalkmasına yardım etti.
Dizleri yükün altında titredi.
   Acı, babamın kemikleri arasından
bir ceset gibi çığlık attı,
ağzının etrafı beyazlaştı. Ayağa kalmak istedi.
   Dikilmek!

Daha sonra, yatakta, acıyla nefes aldı.
Geceyarısı trenine yetişmem lazımdı-
   gezinmem, sigara içmem.
Şimdi birbirimize
her şeyi söyleyebilirdik, ama tüm kelimeler
topaldı. Hoşça kal! Dedi.
   Gözleri
daha fazlasını söyledi.

Her şey çöktü. Tren istasyonuna yürüdüm
fırtınanın öfkeyle kükrediği
boş caddelerin içinden,
evleri kopardı, ağaçları, elbiselerimi.
Enkaz asfalta kaydı,
Sanki dünya ortadan ikiye ayrılıyordu,
   ya da kendisini yırtarak şimdi gevşiyordu.

Niels Hav 
Çeviri: Mustafa Burak Sezer

Kadınıyla son kez sevişerek onu terketti

Sürfeler(4)

Ban nehrinde günbatımı, Krishna (Krişna)
Kadınıyla son kez sevişerek onu terketti…

O gece kocasının kollarında, Radha
Çok ölü hissetti.
Krishna,
“Sorun nedir, öpücüklerimden rahatsız mı oluyorsun aşkım?”diye sordu.
Radha,
“Hayır, hiçte değil; ama düşündüm ki
Bir kadavdayı bir sürfe ısırırsa ne olur?”
dedi.

Taş Çağı(5)

Düşkün koca, kadim yerleşimci kafamda,
Yaşlı şişman örümcek, şaşkınlığın ağlarını örüyor.
Nazik ol! Beni bir kuşun kayasına, bir granite çevirdin
Kumru, etrafımda pejmürde bir oda kurdun
Dalgın okurken, yüzümün girintilerini okşadın.
Yüksek sesle konuşarak, sabahın köründe uykumu bereledin.
Rüya gören gözümün içine parmak soktun.
Ve hala, hülyalarımda, güçlü adamlar gölgelerini savurur.
Onlar benim Dravidian(^) kanımın çalkantısında beyaz güneşler gibi batar,
Kutsal şehirlerin altından sular gizlice akar.
Sen gittiğinde, hırpalanmış mavi arabamı daha mavi denizlere sürerim
Kırk patırtılı merdiveni koşarak, başkasının kapısını çalarım.
Komşular izlese, gözetleme delikleri olsa bile
Benim geldiğimi ve yağmur gibi gittiğimi görürler.
Sorun bana hepiniz; sorun bana
O bende ne bulur? sorun bana; Onu neden bir aslan, bir hovarda diye çağırırlar?
Sorun bana;
Kasıklarımı kavramadan önce, neden elleri kakuletalı bir yılan gibi yalpalanır?
Sorun bana;
Neden o devrilmiş büyük bir ağaç gibi, göğüslerime yığılır?
Ve uyur.
Sorun bana; neden hayat kısa ve aşk hala daha kısa?
Sorun bana; mutluluk nedir, fiyatı nedir…

Kamala Das
Çeviri: Mustafa Burak Sezer
Kaynak: http://mustafaburaksezer.blogspot.com.tr/