Kategori arşivi Şiir Gibi

ileŞiir Antolojim

Esareti bir kafes içinde olmaktan ibaret sanmayın. İnsan, söylenmesi gereken yerde susuyorsa esirdir.

Hayat bir mizansen gibi türlü kapılar açıyor sana. Ve her kapının ardında, yeni bir kapı daha! Yürüyorsun; belki yoruldun belki henüz erken vazgeçmek için. Vesveseler de bırakmıyor yakanı. Lakin yürüyorsun; çünkü insan yürümekle mükelleftir, kapılar yürüsün diye var.
*
Kalabalıklar arasında herkes yalnız. Bu kanıya varmak zor olmadı. Yaşadığımız devir, maalesef herkesi yalnızlığa sürüklüyor. Kalbini açmak zayıflık, düşünmek taşlanmak demek. Nezaket gereksiz, anlam değersiz, samimiyetin de bir karşılığı kalmadı. Herkes birlikte ve fakat yalnız.
*
Dünyada gurbette olduğumuza kesinkes inandım; buna, tecrübe ederek iman ettim. Çünkü bütün heyecan ve hevesler vakti gelince terk ediyor insanı. Aradıkları arasında, bu dünyaya ait bir arzu kalmıyor. Kaygılar ve hüzünlerse muhkem, hem de kudretli; tıpkı bir mültecide olduğu gibi.
*
Zamanla hiçbir yere ait olamadığını fark ediyorsun; daima muallakta ve asılısın boşlukta. Ortasındasın ve fakat ne uzak ne yakın, içinde veya dışında da değilsin olanların. Bir şahit gibi müşahede ediyorsun her şeyi, hepsi bu.
*
Hayat mutlak değişkendir; daima bir değişimin merkezindeyiz. Koşullar, zaman, varlık, düşünceler ve dahi hisler bile değişir. Bu da insanı her defasında yeni bir tecrübeye itiyor. Kırk kere aynı yoldan geçse, kırkı da başkadır. Tekrar eden hataların sebebi, işte bu değişimdir.
*
Herkes kendi penceresinden, manzaranın daha doğru olduğunu iddia ediyor. Elbette doğrunun ne olduğuna dair kesin bir kanıya varmak mümkün değil. Lakin bir değil bir’den fazla pencereden bakmak, bizi kesinlikten alıkoyar. Doğru, bir yanıyla veya ucundan değil bütününden anlaşılır.
*
Ümidin tükenmesi için büyük hadiseler gerekiyor. Tekrar yeşermesi içinse, küçücük hadiseler bile yetiyor. İnsan daima tutunmak istiyor çünkü, boşlukta kalamaz. Nihayet içindeki bu dürtü, insanın, yaradılışı itibariyle tutulduğuna, serazad ve/veya boşlukta olmadığına delalet eder.
*
Allah kimseye taşıyamayacağından fazla yük yüklemez. Bakıyorsunuz, kiminin sırtında bir dağ var, kiminin sırtında tüy. Fakat her ikisi de aynı ağırlıkta. Zira yükü sırtlayanın gücü ancak o mesabede. Bu sebeple, kimsenin yükü küçümsenecek kadar az değildir.
*
Daha beteri gerçekleşene kadar, bütün dertler büyüktür. Derdin cüssesi büyüdükçe, evvelki dertler ehemmiyetini kaybeder. Allah bizi, büyük imtihanlardan sakınsın; küçücük dertleri büyütelim gözümüzde, razıyım.
*
Etrafında cereyan eden hadiselerin farkında olmasan, bir yükümlülük sahibi de olmazdın. Lakin aksine, farkındasın olan bitenden ve elinden hiçbir şey gelmiyor. İşte bunun adı çaresizlik. İnsanın en büyük elemleri, farkında olmakla başlıyor.
*
Bir toplumda mâkul insanların sayısı azalıyor veya sözlerine itibar edilmiyorsa, belaların da ardı kesilmez. Kurtuluşu dini, siyasi veya ideolojik zeminde arayanlar, asıl noktayı kaçırıyorlar. Kâinat boşluk kabul etmez; mâkuliyetin olmadığı yerde, her zaman bağnazlık zuhur eder.
*
Mâkul insan bulmak ne kadar zor; ezberleri tekrarlamayan, düşünen, yumuşak sözlü, esnek, prensip sahibi ve de yerinde davranan kimseleri bulmak çok zor. Nesli tükenen bir canlı gibi, kalanları korumaya almak gerekiyor.
*
Hassasiyet sahibi kimseler, düzenin çarkları arasında ezilmeye mahkûm. Zarafetle davranıyor, hissediyor ve düşünüyorlar, lakin dünya katı, nobran ve acımasız. Öyleyse nihayeti nedir bu çıkmazın? Hassas kimseler, bu dünyaya ait olmadıklarını bilsinler.
*
Düşünürsen, dünyada ağlanacak şeyler, gülünecek şeylerden daha fazla. Lakin bir define arar gibi arıyoruz saadeti; bir umut, sıcak bir tebessüm veya gönülden bir söz ile mutlu olmaya çabalıyoruz. Çünkü başka türlü tahammül etmek zor.
*
Bazen iki seçenek arasında kalır insan; hangi birini tercih edeceği hususunda kararsız kalır. Sanıyorum burada doğru olan, masumiyeti yitirmeyeceğimiz seçenek olmalıdır. Elimizdeki en kıymetli nesne masumiyettir. Zedelenirse, hiçbir tercihin nihayeti saadet getirmez.
*
Bunca hırsın sonu hüsrandır. Dünya, kendi için savaşanları, mağlup etmekle meşhurdur çünkü; herkesi cezbeder ve fakat kimseye yâr olmaz. Bazen kılıcı kınına koymalı, kadere teslim olmalı. Nihayetsiz hırs, sahibini tüketir.
*
Karanlıktan daha karanlık veya beterden daha beteri de var. Olmaz artık, dediğin ne varsa olabilir. İmkânsız görünen bile imkân dahilindedir. Daha kötü ne olabilir ki, diyerek ahvali küçümsememek gerek; zira kaderi sınamak tehlikelidir. Daha kötüsü de mümkün.

*
Düşen tutunacağı dalı seçemez, der bilge. Haklıdır, lakin bir yalana yahut günaha tutunmaktansa, düşmek, ayakta kalmaktan yeğdir. Haysiyetiyle düşen, yine haysiyeti ile ayağa kalkabilir. Ve fakat sırf ayakta kalmak için aldanan, düşmese bile her şeyini kaybetmiştir.
*
Aleni ahlâksızlıklar, ümidin azalması, devamlı huzursuzluk, yoksunluk, ardından kapıda bekleyen yoksulluk, aklıselim ve de kalbiselim kimselerin azalması. Gökyüzünden taş yağmaz bazen, depremler sarsmaz üzerindekileri. Belaların cismi değişebilir, lakin manası değişmez.
*
Güzel sözler duymaya ihtiyacı var insanın; umuda, birkaç kelimeye tutunmaya ihtiyacı var. Herkese her şeyin çok görüldüğü bir çağda, bunu çok görmeyin. Güzel sözü esirgemeyin, belki de bir kimsenin ekmek ve su kadar ihtiyacı vardır duymaya.
*
Okumaktan maksat nedir? Bana kalırsa okumaktan maksat, devamlı veya çok okumak değil, okuduğundan anlam çıkarmaktır. Bu zaviyeden; kitabı, insanı ve dahi tabiatı okumak, ondan bir mânâ çıkarmayı zaruri kılar. Yoksa mefhumun adı, okumak değil sade bakmaktır.
*
Kalbimizde bir elek var sanki; incelikler geçebiliyor, kaba veya katı olanlar aşamıyor bu seddi. Sözler, sesler, haller ve dahi eylemler, ne kadar incelirse, kalbe tesiri de aynı mesabede kolay olur.
*
Neticesine tesir edemeyeceğimiz hadiseler için kendimizi fazla yıpratıyoruz. Hem fikri hem de kalbi zahmetle yoruyoruz. Umursama, demek kolay. Umursa, lakin neticeler Allah’ın kudretindedir, bunu da asla unutma.
*
Zamanında tahammül etmek zorunda kaldığımız şeylere, bir süre sonra umursamaz oluyoruz. Aslında tahammül sınırını aşan her ne varsa, alâkamızdan ayrılıyor. Bana kalırsa, neticeler arasında en dehşetli olan da budur. Bir cevaba dahi layık görmezsin. Umursamadığın, yok hükmündedir.
*
Bunca kötülüğün veya ahlâksızlığın ortasında, iyi bir insan olarak kalmak için fazla sebebimiz yok. Ama yine de çabalıyoruz değil mi? Kötülükten sakınıyor ve kirlenmeden, temiz kalmaya çalışıyoruz. Son kişi kalana kadar, bu, dünyada hâlâ bir ümidin olduğuna dair delalettir.
*
Bazı kimseler zamanla insanlara küsüyor, kapanıyorlar kendi içlerine ve artık münzevi bir hayatı tercih ediyorlar. Nedenlerini anlıyorum; onlara kızamaz veya bir mânâda bulunamayız. Maruz kaldıkları kötülüklerden kaçıyorlar; bütün yollar tükeniyor ve inzivaya iltica ediyorlar.
*
Maruz kalıyoruz çoğunlukla. Bir tercih hakkımız olmuyor veya kaçamıyoruz olmakta olandan. Kötü haberlere, sözlere veya nefrete istemeden maruz kalıyoruz. Böyle bir işkence altında, sağlıklı kalmak mümkün değil. Daima güzeli ve iyiyi aramaktan başka çıkar yolumuz yok.
*
Herkes haddini bilse daha yaşanır bir dünya kurabilirdik. Fakat, nasıl olsa utanmayacak, diyerek, birçok hususta susmak zorunda kalıyoruz. Kanaatimi soracak olursanız, yine de muhatap olmayın. Nasıl olsa utanmayacak! Beyhude çabanın bir faydası olmadığı gibi sarf edene zararı var.
*
Memnuniyetsizlik bir huy olarak tezahür ettiği zaman, dünyayı ayaklarına serseniz dahi memnun edemezsiniz. Lakin bazı kimseler küçücük şeylerden bile memnun olabiliyor, çevresine zahmet vermiyor. Zahmet vermeyen, iki dünyada berhudar olsun.
*
Dünyadan bir yolcu gibi gitmekteyiz. Sırtımızdaki yük ne kadar hafif olursa, yolun zahmeti de o kadar az olur. Yükleneceksek, muhakkak bir kıymeti olmalı! Zira kimse yanında fazlalık götürmek istemez; öyleyse, faydası olmayan hiçbir şeyi de kendimize yük etmememiz gerek.
*
Kendini fazla önemsersen, beyhude kırılırsın. Önemsemez isen, yanından değil üstüne basarak geçerler. Aslına bakarsanız, bunun bir kararı var; ne büyük ne de küçük, arada bir yerdedir insan. Anlayabilirse yerini, dünyada daha emin bir yer yok.
*
Musibetlerin; ölümlerin, hastalıkların veya belaların ardından, her şey anlamını yitiriyor. Arzuların, gayelerin bir anlamı kalmıyor. Lakin belki de tam tersidir; musibetlerin ardından, bütün anlamlar susuyor ve hakikat diriliyor. İnsan ne için yaratıldığının anlamını kavrıyor.
*
Büyük imtihanlar, kendinden en emin olduğun zamanlarda vuku bulur. Malûmunuz; insan daima iddiasından vurulur. Böylelikle, kesinlik kavramını lügâtimden çıkardım. Beyaz kirlenebilir, siyah da tozundan arınabilir. Emin olmamanın, emin olmaktan daha güvenli olduğuna inanıyorum.
*
Henüz sınanmadığı sürece herkes iyi ve masumdur. Mühim olansa, sınandığı halde iyi kalabilmektir. Bir çıkar, ikbal veya arzu neticesinde, birçok kimsenin yüzündeki iyilik maskesi yırtılır. Asıl imtihan da burada; kaybetmeyi göze alarak iyi ve namuslu kalabiliyorsan, insansın.
*
Her eylemin veya kimsenin, evveli ve de ahiri vardır. Lakin ona ortasından bakarsanız, muhtemelen yanılırsınız. Maalesef, zanda bulunmanın büyük bir sorumluluk olduğunun farkında değiliz. Ortasından baktığımız herkesi yargılarsak, geriye yalnız pişmanlıklar kalır.
*
İbn Arabî’ye göre, kimi zaman ibadette bulamadığın feyzi, bela ve mihnette bulursun. Zira zahirde durumlar başka görünür, batındaysa bambaşka. İnsan bunu idrak etmekten nakıstır. Lakin bir emniyete sığınabilir: Allah dilediğini, dilediği hâl ile kendine yaklaştırır.
*
Bazı belalar, bizi daha büyük belalardan koruyan sedlerdir. Böylelikle, belanın bizzat kendisi, aslında derman olabilir. Lakin insan bunu hemen anlayamıyor. Uzun bir zaman sonra, yürüdüğü uçurum kenarını görüyor; bileği burkulmasaydı, belki de yürümeye devam edecek ve düşecekti.
*
Bütün samimi insanlar, birbirinin yakinidir; merhamet sahibi ve/veya nefret sahibi kimseler de buna dahil. Burada mühim bir irtibat var! Hiç konuşmadığınız ve hatta hiç tanımadığınız bir kimseye yakınlık duymanız bundan. İnsanda belirgin olan hâl, ancak cinsiyle irtibat kurar.
*
Her devirde nezaket sahibi kimseler azınlıktadır; merhamet, zarafet, hakkaniyet veya samimiyet sahibi kimseler azdır. Elbette, cevherin kıymeti de nadir olmasından kaynaklanır. Kişi kendi kıymetini bilsin, çünkü insanlar bilmezler. Tevazu cevheri parlatır, lakin fazlası karartır.
*
Bütün kederler, beklentilerden doğar; eylemin kendisi ve dahi neticenin beklediğimiz gibi olmaması azaptır. Bu nedenle, daima cebimizde bir ihtimâl daha bulundurmamız gerekiyor; vazgeçmek veya başka bir yol mesela. Ucunda ölüm yoksa, muhakkak bir ihtimâl daha vardır.
*
Bazı hakikatleri insan kendine itiraf etmekten çekiniyor; doğrusunu biliyor, lakin cesaret edemiyor. Çünkü itiraf ederse, bütün koşullar değişir; eskisi gibi düşünemez, hissedemez veya konuşamaz. Belki kavga etmesi gerekir ve belki de bulunduğu yeri terk etmesi gerekir.
*
Kalpte yankısını bulamayan bir sesi türlü hikâyelere veya kimselere benzetmeye çalışırız. Lakin beyhude, benzemez. Sonra kaçarız insanlardan. Herkes hayatının bir döneminde yalnız kalıyor; çünkü bu sesi duymak için çevresindeki herkesin susması gerekiyor.
*
Nasıl bir insan olmalıyım, sorusundan ziyade, nasıl bir insan olmamalıyım, sorusu daha mühim sanıyorum. Böylelikle kendinize yakıştıramadığınız hiçbir şey olmak zorunda kalmazsınız. İyiliğin yolu muğlaksa veya kaybolduysa, kötülükten sakınmak iyiliktir.
*
Doğrusu insan hemen olsun istiyor, arzuları, emelleri hemen gerçekleşsin istiyor. Lakin vaktinden evvel hâsıl olan her ne varsa, muhatabına zarar verir; yanlışlara, hatalara, günahlara sebebiyet verir. Bir emel, demini almadan gelirse, insana müjde değil zulümdür.
*
Bazen kendimi dünyadan ayırmam gerekiyor. Beraber yürüyoruz bu yolu elbet. Lakin boğuyor bazen, sıkıyor insanın içini. Bekle, diyorum burada, bekle. Birkaç satır, biraz müzik ve biraz da gökyüzüne iltica ediyorum. Nasıl olsa insan gelir ve gider, dünya yerinde kalır.
*
İnsan kusurlarından kurtulabilir, lakin kusur arayan bakışlardan kolay kolay kurtulamaz. Kendimizi, insanlara ispat etmeye çabalamakla ömür tüketmek, beyhude kürek çekmektir. Zira insan, ancak Allah’a ispat ile yükümlüdür.
*
Hayatımız boyunca, önem sırası durmaksızın değişir. Bir zamanlar kalbimizi hırpalayan meseleler, artık komik gelir. Veya zamanında umrumuzda olmayan meseleler, birden hayatın merkezine yerleşiverir. Değişen dünya değil, baktığımız yerdir.
*
Sakınmak, insan karakterinin en belirgin özelliklerinden bir tanesi. İnsanın kabul ettiklerinden ziyade, nelerden sakındığına bakarak, onunla alâkalı bir kanıya varabiliriz. Çünkü kabul etmek kolay, sakınmak zordur, irade gerektirir.
*
Bir kimseyi veya nesneyi, hayatınızın merkezine aldığınızda, kendiniz bir merkez olmaktan çıkarsınız. Artık onun bir esiri ya da uydusu gibi bağlı yaşamaya mecbur kalırsınız. İnsan hür yaratıldı, kendini mahkûm etmesi akıl kârı değil.
*
Aklımda sayısız soru ve ihtimâl, kaygılanmam gereken hususlar da var, biriken yapılacaklar, okumalar. Lakin kendime bir fincan kahve alarak müzik dinleyeceğim. Kendine zaman ayırmazsan, zaman sana bu ayrıcalığı tanımaz.
*
İnsanları üslubundan tanıyorum. Bu bir meziyet değil elbette. Hakikaten bir kimsenin üslubu, onun kalbini de ayan ediyor. Üslubu temizse, kendi de temizdir; zarifse, kendi de zariftir. İncitmiyorsa kelimeleri, kalbindeki hisleri de yumuşacık ve narindir.
*
Hayatımızdan beyhude tükenen zamanı çıkarsak, elimizde belki de birkaç gün kalır. Sermayesi hızla erimekte olan bu adama merhamet edin, diyen buz taciri gibi, zamanı faydalı kullanmak zorundayız; çünkü tükenen zamanın telafisi olmayacak.
*
Meseleye uzaktan bakarsanız, daha iyi anlarsınız. Bir ilişkide mesafeyi korursanız, daha az incinir ve incitirsiniz. Birini uzaktan tanırsanız onun tehlikelerinden de emin olursunuz. Yakın kalabilmek için, belirli bir uzaklık gerekiyor.
*
Sabretmek gerekiyor; sabrederken sebat etmek. Onu kalpte korumak gerekiyor. Sahih arzulardan bahsediyorum. Dile getirmemek, vazgeçme ihtimâlini elde bulundurmak ve azimle çabalamak, sebat etmek gerekiyor. Tevekkülse dördüncü kapıdır; açılmadan, diğer kapıların hükmü kapalıdır.
*
Elde etmek mi istiyorsun, ısrar etmemelisin, der Cibran. Arzuyu öldürmeden, nasipler dirilmiyor. İstemenin de bir esrarı var çünkü. Arzular inatla değil ondan vazgeçme ihtimalini ve de dirayetini gösterebildiğin ölçüde gerçekleşiyor.
*
İnsanın idraki, ancak ufku kadardır. okuyarak, dinleyerek veya izleyerek, sınırlı, sığ ve yüzeysel nazarı, geniş ve derin bir bakış açısına devşirmemiz gerekiyor. “Göllerinizi, okyanuslarla değiştirmelisiniz” der Byron; çünkü anlam, göle sığmaz, okyanustadır.
*
Tüketmeden bırakmıyoruz. Bir hissi, nesneyi, sözü veya zevki sonuna kadar kullanıyoruz. Yarım kalanlara dair inancım eskiden başkaydı. Lakin sanıyorum, bazı şeyler yarım kalmalı artık; damağımda hoş bir lezzet bırakmalı. Tükenenin yerine yenisi konmuyor.
*
Kavgalar, ayrılıklar, öfkeler veya sevdalar yeni değil; dünya dönüyor ve durmadan kendini tekerrür ediyor. Kendini sanık zannediyorsun, lakin tanıksın. Bu nedenle kendini fazla yargılama, her olan ve bitene müdahil olup sanık sandalyesine oturma.
*
Bazı kimselerin anlamaktan, inanmaktan, samimiyetten veya sevgiden nasibi olmuyor maalesef. Böyle kimselere kızmanın bir mânâsı yok sanıyorum; çünkü içine düştükleri bu mahrumiyetin azabını en çok kendileri çekiyor. Öyleyse onlar adına ancak üzülebiliriz.
*
Sakalımda beyazlar, İsmet Özel’in şiir yazmayı bırakması, hayat pahalılığı, sokaklarda öfkeli insanlar, betonla katledilen İstanbul ve kalabalık yığınlar, ama herkes yalnız! Savaşlar, yokluklar, yalanlar, türlü ahlâksızlıklar ve karşısında savunmasız insan.
*
İnsan hayatında sürekli bir sükûnet arıyor. Düşünürken, otururken, konuşurken veya yanı üzerine yatarken, durmadan arıyor. Bir masal ülkesi kadar uzakta belki, bazen yalnızlıkta bazen de yakınlıkta belki. Nerededir bilinmez, lakin insanı çağırmaktan vazgeçmiyor.
*
Kaygı, bir kavuşamama korkusu, belirsizlik ve dilemmalar örgüsü olarak tezahür ediyor. Fakat artık anlıyorum; Allah’ın vermediklerine de rıza gösteriyor ve memnun olabiliyorsan, kaygıların azalıyor.
*
Katlanmak, alışmak demek değildir. Alışırsan, vaziyeti kabul edersin ve bu alışkanlığın zamanla karakterinin bir parçası olur. Katlanırsan, burada bir kabul yok; zaruret var. Bu nedenle alışmıyorum dünyada cereyan eden yanlışlara veya günaha. Katlanıyorum.
*
Bazen yadırgıyorum yerimi, ahvâlimi. Sanki olmam gereken yerde değilim; yolu mu şaşırdım, geç mi kaldım, bilemiyorum. Aidiyetten yoksun, bir boşlukta kürek çekiyorum sanki. Fakat bileğimde hâlâ kuvvet var; çünkü umman varsa, dokunduğu kıyı da vardır, inanıyorum.
*
Çaresiz kalınca anlıyorsun, arzunun beyhude olduğunu; emeklerine, kaybettiğin zamana, azmine acıyorsun. Arabî, “Arzun sahih olsaydı, sana çareler gösterilirdi” der. Neyi arzuladığımız ne kadar mühim! Hakiki gerekçelerin olsaydı, çarelerin de olacaktı.
*
Bu dünyada her şey yarım kalır. Bu nedenle, bir yere varmaktan ziyade yolda olmak daha mühimdir. Neden ve neticeden değil niyetinden sorumlu insan. Kesilse nefesi, yarım kalsa da menzili, niyeti dahilinde yolu tamamlamış sayılır.
*
Kimseden bir beklenti içinde olmaz, ümit etmez veya takdir ummazsanız, söz ve eylemlerinizde özgür olursunuz. Esareti bir kafes içinde olmaktan ibaret sanmayın. İnsan, söylenmesi gereken yerde susuyorsa esirdir.
*
Anlayışlı yahut mutedil bir kimse olmanın, bir tür zayıflık olarak görüldüğünün farkındayım. Çünkü anlayışlı kimse hakkından, kârından, yeri gelir saadetinden bile vazgeçer. Bunlardan vazgeçmek inanın hiç kolay değil. Öyleyse zayıf olan kim, kuvvetli olan kim?
*
Anlayışlı insanları çok seviyorum; kimseye zahmet vermeden, hayatı parmak uçlarında yaşıyorlar gibi. Yokuşa sürmüyorlar ya da yük olmuyorlar. Aksine, yük alıyor ve muhataplarını hafifletiyorlar. Kalabalıklar arasında, nadide bir cevher gibi parıldıyorlar.
*
Okuduğun veya duyduğun bir cümle, birden yağan yağmur, hafif bir esinti ya da sıcak bir tebessüm, her şeyi değiştirebilir. Birkaç harfin yanyana gelmesine lüzum yok; sözün sonsuz lisanı vardır. Kimi kulağa kimi akla kimi de kalbe ayan olur. Duyabilirsen, değişir her şey.
*
Huzurun mekândan münezzeh bir tarafı var. Nerede olursan ol, güzel bir gece, sessizlik ve sıcak bir kahve, hatıra gelen birkaç mısra ve ardından ince bir nağme, seni olduğun yerden başka bir yere doğru sürüklüyor.
*
Kendi dışımızda cereyan eden olaylara bir müdahalede bulunamıyoruz. Nihayet sözün tesiri, sıkıca sıktığımız yumrukların da bir mânâsı olmuyor. Kâinatta her şey, zerreden bütüne doğru hareket eder. Kendi içimizde bir sükûnet sağlamadan, dışarı tezahür etmiyor.
*
Küçücük bir zaaf, kırılmaz sandığımız irademizi yok edebilir. Bu sebeple, insanın ancak zaafı kadar güçlü olabileceğine inanıyorum. Kendini bil; zaafını bil ki kudretini de bil. Dikkat ediniz, pek kuvvetli görünen bir zincir bile en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.
*
Herkesin nasibine yetecek kadar hüzünler var; kaygılar, umutlar ve saadetler de var. Maruz kaldığınla veya mükâfatınla, hazineden bir şey eksilmez. Böyle olunca, mahzun ve de mağrur olmanın bir mânâsı kalmıyor. Saadetin ardı uzun bir hüzün, hüznün ardı sonsuz bir saadet olabilir.
*
Kaygısız olmaktan bahsetmiyorum lakin biraz umursamaz olmakta da fayda var. Her olan ve biten bizi ilgilendirmemeli mesela; bazı hususlar veya vak’alar müstesna kalmalı. Kaça bölünebilir bir insan? Kaygıya haiz olanın ne olduğunu bilmeli ve geri kalanı umursamaktan vazgeçmeliyiz.
*
Aklımı ve de kalbimi temiz tutmaya dikkat ediyorum. Lakin ne kadar dikkat ederseniz, saldırılar da aynı şiddette artıyor. Fırtınalar, ayakta kalmaya çabalayan kimseyi hırpalar, geri kalanları süpürür ve atar. Yorulacağız ama gene de ayakta kalacağız; bunca yolu boşuna yürümedin.
*
İbn Rüşd, yazdığım her şeyi yangından kaçar gibi yazdım, der. Epey mânidar gelir bana bu cümle. Çünkü dünyada rahat ve uygun bir zaman bulunmaz. Bir eylemde bulunacaksan, koşullar dahilinde bulunman gerekiyor; kısıtlı zaman içinde, kendine bir zaman bulman gerekiyor.
*
Üzerinde uzun geceler ve gündüzler boyu çalıştığım romanım “Harp Baladı” nasipse yakında yayımlanacak. Heyecanlı mıyım, bilemiyorum. Lakin söyleyecek sözlerim olduğu için memnunum. Öldükten sonra bile, birilerine birkaç kelime dokunacağım için mutluyum; hayata bir akis gibi.
*
Samimiyet, salt sıcaklık yahut yakınlaşma mânâsına gelmez; bütün hislerin riyasız dışavurumudur o. Mesela bir muhabbet esnasında, sevgide, öfkede, sözde veya eylemde samimiyet, muhatabımıza güven verir, onu emin kılar. Daha kıymetli bir haslet tanımıyorum.
*
Hiç yoktan, zor sorulara muhatap olmak zorunda değiliz. Hiçbir yere varamayacağımızı bile bile, koşmak zorunda değiliz. Biraz da insanın elinde, kendi hâkimiyeti. Yorulmak hakkımız, gizlemek zorunda değiliz.
*
Söyleyemediklerim söylediklerimden fazla; sustuklarım konuştuklarımdan. Bir terazi kurulsa, gene de sözlerim ağır basar. Çünkü susulanın şahidi yok, bir cismi, ederi yok. Oysa kısacık bir cümlenin bile yükü var.
*
Çabanın bir nihai noktası olmalı. Elinden geleni yaptıktan sonra, daha fazlası insana zulümdür; artık beyhude çabanın bir faydası olmadığı gibi zararı da vardır. Bahsettiğim noktanın ardındaysa tevekkül durur. Çaba bir yerde nihayete ermeli ki tevekkülün kapıları açılsın.
*
Zaman geçiyor ve insan birçok şeye karşı heyecanını kaybediyor. Nihayet kaybedince de anlıyor; hani kalbi cezbeden heyecanın, hevesin ne kadar da güzel bir his olduğunu. İnsanları yaşlandıran seneler değil sanıyorum, azalan veya tükenen heyecanları.
*
Çoğu zaman karıştırıyoruz bu ikisini; tahammül ile sabır, birbirine benzer ve fakat aynı değildir. Tahammül, hamal gibi derdi yüklenmek, sabır ise yükün sırtımızdan kaldırılacağını bilmektir. Bu nedenle tahammülün yükü durmadan artar, sabrın yükü bu teskin ile zamanla hafifler.
*
Dünyadan bir vefa bekleyen, onun cefasına da hazır olmak durumunda. Elbette gönül, zahmetsiz olanı arzu eder, dert çekmek istemez. Lakin insana karşılıksız lütufta bulunan yalnız Râbbidir. Geri kalan ne varsa, diyetini de muhakkak alır.
*
Zaaflarımı seviyorum diyemem, fakat kabul ediyorum. Çoğu zaman, haddi aşmamı engelleyen bir pranga gibi tutuyor bileğimden. Merhamet, nezaket, samimiyet gibi zaaflar, bazen acıtıyor ya da yoruyor ve fakat zalim olmamı engelliyorlar.
*
Bütün mesele, sanıyorum, emin olmak ile alâkalı. Şüphelerden soyunmak ve Allah’ın kudretinden, mağfiretinden emin olmak. Başımıza gelen hadiselerden haberdar olduğunu bilmek ve hayırlısını nasip edeceğinden emin olmak. En mühimi de, yalnız olmadığından emin olmak.
*
Herkes bir tatmin edilme beklentisi içinde. İnanıyorsun, öyleyse ispat et. Düşüncelerini veya hislerini ispat et. Elbette iddia eden, buna mükelleftir. Lakin eyleminde samimi olan kimsenin ispata ihtiyacı yoktur. Kendine inanıyorsa, başka hiç kimsenin takdirine ihtiyacı yoktur.
*
Bir kimseye, kendinizden, çıkarsız bir parça verdiğiniz zaman eksilmez. Samimiyet, merhamet, nezaket veya ilminizden verdiğiniz zaman eksilmez. Bereket mefhumu, sade azıkla anlaşılmaz çünkü. Veren el alan elden üstündür; gönülden verilen her nesne, misliyle sahibine geri döner.
*
Noksanı ve kusuru ile insan insandır; asla mükemmel bir varlık değildir. Bu nedenle, mükemmel olmaya çabalamak, hem beyhude hem de yıpratıcıdır. Aczini kabul et ve kendini tanı; insan için daha yüce bir makam yok.
*
Hiçbir zaman, benim kalbim temiz, diyemem. Çünkü elimde ne bir terazi var ne de bunu belirleyecek ölçü birimi. Günahlarıma bir perde çeksem de böylelikle, vicdanıma bir bardak su olsun serpemem. Kalbimiz ne kadar temiz, bunu asla bilemeyeceğiz. Ama temiz tutmakla mükellefiz.
*
Karar verdiğinde hafifler insan; doğru veya yanlış, sorumluluğu kabul eder. Böylelikle kalpteki şüphelerden arınır. Kararsızlık hâlindeyse malûmunuz, her an ıstıraptır. Nihayeti arzu ettiğimiz gibi olmasa da, kararsız kalmak yerine bir karar vermeyi tercih etmek gerek.
*
Dünya gelir ve geçer. İzler silinmez; kalıcı olanlar hep bizimledir. Birinin hayatına dokunmak, sevindirmek bir masumu veya tutmak elinden düşeni, bizimledir. Kalıcı olmayan her eylem, beyhude erir zamanın dahlinde. Kalıcı olan, ebeden bizimledir.
*
Artık herkes birbirine benziyor; bu suret benzeşmesi, hislerin de aynı kalıp ile benzeştiği mânâsına geliyor. Müstakil zevkleri terk ettik; düşleri ve hayalleri de. Artık herkes, herkes gibi! İnsan, nev-i şahsına münhasır bir varlıktır; bir sanayi ürünü değildir.
*
Lokman Hekim’e, edebi kimden öğrendin, diye sordular. Edepsizden, dedi. Bir mefhumun, düşüncenin, hasletin veya herhangi bir şeyin zıddını bilmek, onu bilmektir. Doğruyu yalancıya, mazlumu zalime bakarak tanıyabiliriz mesela. Kararsız kaldığınız vakit, zıddına bakınız.
*
Güven duymaya ihtiyacımız var; sevmeye sevilmeye, nezakete, zarafete, merhamete ve samimiyete ihtiyacımız var. Fakat ihtiyacımızın ne olduğunu bilmediğimiz için başka şeylerle tatmin olmaya uğraşıyoruz. Malın mülkün elbet yeri dolar, lakin gönüldeki boşluğun yeri dolmuyor.
*
Bütün sağlam ilişkiler karşılıklı güvene dayanır. İki insan arasında, insan ile Yaratıcı arasında ve dahi insanın kendi ile irtibatı noktasında, en mühim mefhum güvendir. Diğer bütün güzel his ve hasletler, ondan yeşerir.
*
Proust’a göre, “Mesele kaybolmak değil, yolunu bulamamaktır” Çünkü hayatın akışında defalarca yolunu kaybeder insan. Bulabilirse istikametini, kaybolmak da bulmaya dahildir. Lakin bulamazsa, bir süre sonra aramaktan da vazgeçecektir.
*
Sanıyorum insan, ancak gecenin derininde kendini dinlemeye başlıyor; kendinden kendine bir yol buluyor. Gündüzün kargaşası, telaşı, keşmekeşi bu vuslata mani. Gece okunan kitap, dinlenen müzik, şiir ya da kısacık bir cümle bile daha tesirli.
*
Bir gayesi yahut kendi gündemi olmayan kimseler, çevrelerinde cereyan eden, her olan ve bitenden kendilerine paye biçerler. Bu vaziyet, bir kısır döngü içerisinde zihni, kalbi ve de azmi israf etmektir. Zamanla mecal tükenir, bu prangadan sıyrılmak artık mümkün olmaz.
*
Neye meyledersen, ondan bir zerre de sirayet eder kalbine. Müspet veya menfi, artık kaçmak istesen bile beyhudedir; kalbinden zihnine, emeline ve dahi eylemine dek yayılır. Kalpteki arzunun devası yine başka bir arzudur. Nihayet başka bir şeye meyledene kadar deveran eder bu hâl.
*
İnsan, elindekinin kıymetini ancak kaybedince anlıyor. Fakat kaybetmeden anlıyorsa daha vahim. Çünkü bu defa, hep kaybetme korkusuyla yaşıyor.
*
Aynı hisleri paylaşan kimseler, aradan yıllar geçse bile yine aynı hislerle kavuşurlar. Zaman mefhumunun örseleyemediği belki de yegâne vak’a bu! Gönülden gönüle muhabbet, bir defa hâsıl olduğunda, artık süreklidir; her dem taze, her dem yenidir.
*
Nefse en ağır gelen, kabul etmektir. Yanıldığını, kalp kırdığını veya haksızlık ettiğini kabul etmek. Çünkü kabul ederse, nefsine başkaldırmak, benlik tahtından inmek zorunda. Kabul edenler, asıl saltanatın, hükmetmek değil, hükme razı gelmek olduğunu bildiler.
*
Kimsenin kalbini açmadan, içinde ne olduğunu bilemeyiz; orada sakladığı ıstırabı, derdi, inancı veya kaygıları göremeyiz. Bunu kabul edelim; her şeyin farkında falan değiliz. Çoğunlukla sade bir zan ile hareket ediyoruz. Bir vebal bu; aslını bilmeden, nice kimseleri yargılıyoruz.
*
İnsan sade doğduğunda başlamıyor hayata; onun hayatında bir’den çok başlangıçlar var; her musibetin ardından, yenilgilerden ve uçurum kenarlarından sonra yeniden başlıyor. Ve her defasında, yeni biri olarak yeniden doğuyor. Bu nedenle, insana inanıyorum.
*
Muhtemelen dünyanın kaderi ellerimizde değil. Beklenen kişi veya tarihi değiştirecek kimseler de değiliz. Erişilmez gayelerin buhranı da büyük olur. Nitekim insana ait misyonlar aslında çok daha basit; iyiden, doğrudan taraf olmak ve de dürüst bir insan olmak, her şeyin üzerinde.
*
Schopenhauer’a göre, “Her belirsizlik güvensizlik doğurur” Güven ile başlayan her ilişki, nihayet belirsizlik ile zedelenir; iyi düşünceler yerini zamanla şüpheye bırakır. Çünkü belirsizlik, kötü düşüncelerin doğduğu ve de büyüdüğü, en uygun zemindir.
*
Kimse yeni bir şey söylemiyor artık; bütün cümleler ezberden ibaret. Fasit bir daire gibi deveran ediyor aynı kelimeler. Dünya menfaate, zulme, dehşete ram oldu. Lakin muhabbet ile, muhabbetten hâsıl kelimeler ile yeniden kurmak mümkün. Dünyanın yeni sözlere ihtiyacı var.
*
Radyoda Feyruz çaldığı zaman, Beyrut’ta bütün silahlar susardı. Bu hikâyeyi çok seviyorum; ölüm ile yaşam arasındaki incecik çizgide, savaşları durduran sesler, şiirler, türküler var. Bu kısacık sükûnet bile, türlü vahşetin arasında, insana insan olduğunu hatırlatıyor.
*
Hava ısındıkça civardaki sis dağılır. İnsanın kalbi de böyledir; Allah’ın muhabbeti ile ısınınca, kaygıları da birden dağılıverir. Takdir edersiniz, ısınmak için kaynağa yaklaşmak gerekir. Dualar ile yaklaşır insan Râbbine; nihayet bu yakin hâl ile ısınır kalbi.
*
Herkes biliyor aslında; mazlumun kim olduğunu ve de zalimin kim olduğunu. Herkes farkında; kimin günahsız ve kimin günahkâr olduğunu. Maskeler takıyorlar ve fakat biliyor herkes, kendinin ne olduğunu.
*
Bir süredir kitap okuyamıyorum; bu, gemisi karaya oturmuş bir kaptanın hâline benziyor. Keşfedilecek nice sır ve diyarlar seni bekliyor, lakin bir türlü açılamıyorsun denize. Hem mevsim de geçmek üzere; yelkenler açık, rüzgârlar beyhude esiyor.
*
İnsan idrakte çok aceleci. Kimi sevinçler, büyük belaların habercisi. Kimi belalar da daha büyüklerini savurmak için geliyor insanın başına. Neyin neden olduğunu anlamak için sade bir akıl yetmiyor. Zamana ve de kalbî bir bakış açısına ihtiyacımız var.
*
Eski bir Kore masalı var; değirmenci şehirden bir ayna alıyor ve köye getiriyor. Aynayı ilk defa gören köylülerin hepsi de, kendi akislerini tanımıyor ve kavga ediyor. Bu minvalde; insan kendiyle sürekli bir hesaplaşma halindedir; çünkü kendini yeterince tanımıyor.
*
Eskiden biri, kendinden bahset, dediğinde, uzun uzun anlatabilirdim. Şimdilerde biri sorduğunda, ne diyeceğimi bilemiyorum; cevapsız ve şaşkın, öylece kalakalıyorum. Zamanla ayrıntıların bir önemi kalmıyor. Geldik ve gidiyoruz; hepsi bu kadar.
*
Bazı yaralar zamanla iyileşir, bazı yaralarınsa sökülüp atılması gerekir. Kalpteki yaralara da bu zaviyeden bakıyorum. Tabip, insanın kendidir. Yara, zamanla acısını yitiriyorsa dokunulmaz, gitgide acısı artıyorsa, onu kesmek ve de atmak gerekir.
*
Bazı cümleleri insan kendinden bile saklıyor; içinde büyütüyor, lakin bir türlü sarfedemiyor. Sanki söylese, yıkılacak şehirler, kopacak kıyamet gibi susuyor. Susuyor ve içinde, taş taş üzerinde kalmıyor.
*
Beklerken düşünürsün, kendinden kendine bir yol bularak sorular sorar, cevaplar bulursun. Vazgeçecek olduğunda, bir ümidin ipine tutunur ve nedenleri sorgular, dönersin kalbine. Kalbinde hisler cevelan eder ve anlarsın sonra; nihayet, beklemek de aramaya dahildir.
*
Düşünürsen, dünyada ağlanacak şeyler, gülünecek şeylerden daha fazla. Lakin bir define arar gibi arıyoruz saadeti; bir umut, sıcak bir tebessüm veya gönülden bir söz ile mutlu olmaya çabalıyoruz. Çünkü başka türlü tahammül etmek zor.
*
Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız, buyuruluyor. Ne çok zorlaştırıyoruz. Bir başkasının sırtından yük almak varken ekliyoruz. Yolu engebeli yerden tarif ediyoruz. Tatlı dil varken zehri tercih ediyor, samimiyet varken mesafeler örüyoruz. Zahmet verince rahmet tecelli etmiyor.
*
Birkaç ay evvel sahip olduğumuz alelade konfordan feragat etmek zorunda kaldık. Dışarıda bir yemek yemek, kahve içmek veya yeni bir kazak almak lüks mesela. Ev, araba, elektronik cihazlar gibi ihtiyaçların tahayyülü bile zor. Yoksulluk, siyasi bir söylev değildir. Acı hakikattir.
*
Kinden ve nefretten, ateşten kaçar gibi kaçınmamız gerekiyor. Bir vesvese ile başlayan düşünceler, kısa sürede duygulara dönüşür. Kalbe inecek olursa, onu teslim alır; çürütür ve kokutur. Nihayet kalbin sahibine ve ardından çevresindeki herkese zarar vermeye başlar.
*
Dünyaya insanları memnun etmeye gelmedik. Onları kırk kere memnun etsen bile, bir defa hoşnutsuz olsunlar, hemen senden vazgeçerler. İnsanların ne diyeceğine göre yaşamak bir zindandır. Her zaman iyi ve güzel hasletler üzere yaşamamız gerekiyor; kimsenin ne dediğine bakmadan.
*
Fazla önemsiyoruz. Her olan ve biten veya devam eden vak’alara, adeta ölüm kalım meselesi gibi dikkat kesiliyoruz. Nihayet yıpratıyor bizi bunlar. Kaygısız olmaktan bahsetmiyorum. Hayatta, bazı şeyleri önemsememeyi öğrenmek zorundayız.
*
Derman her zaman gözümüz önünde olmaz; merhemin nerede olduğunu bilemeyiz. Çoğu zaman derman zannettiklerimiz, zandan ibarettir. İnsan, kendine neyin iyi geldiğini, kalbi sükûna kavuşana dek idrak edemez. Sabrın simyası da buradadır; insan dermanı değil, derman insanı bulur.
*
İbn Hazm, “Gerçeğe daha iyi yaklaşmak için gönüllerinizi geçici şeylerle eğlendirin” der. Sakinleşin, olayın merkezinden ayrılın ve bir fincan kahve için. Güzel bir şarkı dinleyin veya muhabbet edin. Sonra o ayrıldığınız merkeze bir de dışarıdan bakın; gerçeğe yaklaşacaksınız.
*
İnsana ağır gelen kendisidir. Yoksa türlü sıkıntılar veya belalar, misafir gibi gelir ve giderler. Hayatın bir yükü varsa, insanın kendine bin yükü var. Yaşamak, hürriyet ve saadet, bir köşede sessiz bekliyor. Lakin insan, kendini taşımaktan bir mecal bulamıyor.
*
Kitap okuyanları değil, lakin şiir okuyanları okumayanlardan ayırmak istiyorum. Şiir okumayan kimseler ekseriyetle mecaza, tasvire ve en önemlisi, farklı bakış açılarına yabancı oluyorlar. Şiir, okuyanlara, estetik ve derin bir anlayış bahşeder.
*
Bir nihayeti olmayan ve durmadan devinim eden suni gündemlere itibar etmeyin; beyhude yormayın hem zihninizi hem de yüreğinizi. Asıl meselelerin üzerini örten bir perdedir bu gündemler. Günün sonunda, kavga edenler kolkola girer ve siz yorgunluğunuz ile başbaşa kalırsınız.
*
Kısacık bir ömür için çok fazla düşman var; çok fazla öfke, kaygı, çok fazla buhran var. Kavgalar, hesaplaşmalar çok fazla. Meydan okumalar, intikamlar fazla. Kısacık bir ömür için ne kadar fazlalık var.
*
Olanda olduğu gibi olmayanda da hayır vardır. Hayatın yolları türlü türlüdür; bir yol kapanırsa, başka bir yoldan yürümen gerektiği içindir. Sabrı, sebatı, sükûnu ve vakti gelir, idraki öğretir olmayanlar; hayrı, yalnız olanlarda aramak beyhude.
*
Baudrillard sanıyorum, insanları birbirinden ayıran iki hâlden bahseder. Birinin nedeni uzaklık, diğeri fazla yakınlık. Uzaklık yine hasrete gebe, arada bir bağ kalıyor. Lakin fazla yakınlığın neticesinde, kesin ayrılıklar var.
*
Birkaç sene evvel yazdıklarımı okuyorum, sanki yazan ben değilim. Hislerimi ve düşüncelerimi hatırlıyorum, bir başkası gibi. İnsan durmadan değişiyor; zamanla, kendi geçmişine bile yabancılaşıyor.
*
Bir insanın kendi hayatına kastedecek noktaya kadar gelmesi, sadece onun için değil hepimiz için bir imtihan. Seneler evvel bir haberde okumuştum; Amerikalı bir adam intihar ediyor, ceketinin cebindeki pusulada şu yazıyordu, ‘bugün biri bana gülümserse intihar etmeyeceğim.’
*
Zamanında söylenmeyen sözün veya eylemin hiçbir ehemmiyeti kalmıyor. Her şeyin bir zamanı var; bu, bir istasyonda treni beklemek gibi. Tren gelene kadar hiçbir adımın ehemmiyeti yok, gittikten sonra olduğu gibi. Koşullar, zamana bağlı. İnsanın arzularına değil.
*
Her zaman uçurumun kenarındasın; bazen farkındasın ve bazen farkında değilsin. Hayatta bir düzlük yok esasında; attığın her adım senin sonun ve/veya yeni bir başlangıcın olabiliyor. İncecik bir dengede yürüyorsun; bazen düşer ve bazen çıkarsın. Lakin hep uçurumun kenarındasın.
*
Reddetmeyi bilmemek yahut becerememek adında bir mefhum var, biliyorsunuz. Biri sizden olmadık bir şey istese bile reddedemiyorsunuz. Kırılır mı, gücenir mi, isteyenin bir yüzü kara mı, olmuyor. Zahmetini çekeceksin, bunu biliyorsun; ama reddedemiyorsun.
*
İyi bir insana rastlamak, çölde bir vahaya rastlamak gibi. Tam ümidini kaybedecekken uzanan bir el, sırtındaki yüke omuz veren bir dost gibi. İyi insanlar, iyi ki varlar.
*
Bu çağın en büyük belası nedir biliyor musunuz? İnsanı kaygılarla kuşatıyor! Senin hayallerin, umutların veya düşüncelerin var. Ama çağın geçim dertleri, eşitsizliği, adaletsizliği var. Kaygılar tarafından kuşatılmış insan, başını bile kaldıramıyor yerden.
*
Biraz okumaktan, yazmaktan veya ehil bir sohbet dinlemekten uzaklaş, hemen dilin bozuluyor, düşüncelerin karışıyor. İlmin vefası yoktur; biraz ilgisiz kal, hemen tası tarağı toplar terk eder seni.
*
Halkın %10’unun serveti, geri kalan %90’ının servetinden fazlaysa, orada ne adalet ne refah ne de din vardır. Telaffuzu vardır, lakin kendileri yoktur.
*
Güzel bir müziği, kitabı, şiiri veya meskeni nasıl tanırsınız? Defalarca uğramış olsanız bile, ona her kavuştuğunuzda yeni bir keşif gibi şevk ve heyecan verir. Güzel insan da böyledir; her kavuştuğunuzda yeniden keşfeder gibi mutlu ve memnun olursunuz. Güzelin simyasıdır bu.
*
Hayatı sisli bir yolu yürür gibi yürür insan. Hiç durmaz ve yoluna devam ederse, kaybolması muhtemeldir. Arada durmalı, derin bir nefes almalı ve nerede olduğunu sorgulamalı. Çünkü nerede olduğunu bilmeyen, nereye gideceğini de bilemez.
*
En karanlık gecede bile, sabahın doğacağını biliyorsun, ama gecenin buhranını örtünmekten kendini alıkoyamıyorsun. Bilmek yetmiyor çünkü, hatta hırpalıyor ve yoruyor. Rıza göstermek gerekiyor; bu da, insan için en zorlu imtihan.
*
Tatmin edici bir cevabı olmayan her soru, cevabını bulana dek kemirir insanın aklını ve de kalbini. Bütün bu sıkıntılar, aslında cevapsız soruların sancısı. Bu nedenle insan; cevaplar arar durmaksızın, yalan bile olsa bir cevaba tutunmaya çalışır.
*
Kâinat boşluk kabul etmez; birinin yokluğunda daima zıddı tezahür eder. Doğrusunu tercih etmez iseniz, yanlışa kayar gönlünüz. İyiliği terk ederseniz, kötülük zuhur eder. Güzel bakmaz iseniz mesela, çirkin görünür her şey. Öyleyse bu boşluğa mahal vermemek gerek.
*
Hayattan tecrübe edeceğimiz en muazzam düstur şudur: Şer gibi görünen hadiselerde, birçok hayırlar vardır. Zıddı ile kaim; hayır gibi görünen hadisede de şer olabilir. Her iki ihtimâl de vaki. Hüsrana uğramamak için; her hadisenin nihayetine dek, peşin hükümlü olmamak icabeder.
*
Bir şey alışkanlık hâline geldiğinde, artık tabiatımızın bir parçası olur. Bir günah olabilir bu, malayani bir uğraş veya herhangi bir güzellik de olabilir. Bu nedenle, neye alıştığımıza dikkat etmemiz gerekiyor; çünkü alıştığımız şey, nihayetinde mizacımıza yerleşecek.
*
Duaya, şiire, türküye ve de güzel bir söze ihtiyacı var ruhun; bu tıpkı bedenin yemeye ihtiyaç duyması gibi zaruri. Ruhu besleyen simya; kelimelerle, nağmelerle dolar kalbe. Sonra eritir bütün katı hisleri ve incelir; türlü tahammülün altından, böylelikle çekilir.
*
Ümit etmek, bir kapının eşiğinde beklemeye benzer. Kimi onu kilitli zanneder ve çeker gider, kimi de açılacağını umarak sabırla sebat eder. Kimin haklı olduğundan ziyade, dikkatinizi kapının varlığına çekiyorum; açılmayacak olsaydı, kapı değil duvar örerlerdi.
*
Kalbe yerleşen nice duygular, vakti geldiğinde ayrıldılar. Lakin endişe öyle değil. Bir kalbe endişe yerleşti mi, nihayetini bulana dek terk etmiyor yerini. Yürüyor, konuşuyor, gülüyorsun belki, ama o, kalbe batmaya devam ediyor
*
Uzun bir cümlenin ardından, Kierkegaard’ın şöyle bir ifadesi vardı, “kendisiyle değil, kendinde meşgul” İfade oldukça derin. Çünkü kendiyle meşgul kimse; hırpalar kendini, tarumar eder. Kendinde meşgul kimse ise; imar eder kendini, inşa eder.
*
İbn Hâzm’a göre, “Sevgi, açtığı yaralarla birlikte kendi merhemini de özünde taşır.” Zehrin panzehiri, yine kendisidir. Sevmek, kimi zaman acı verse de devası öfke veya nefret değil yine sevmektir.
*
Suni gündem ve kavgalarla zihni ve kalbi felç edilmiş bir millete dönüştük. Artık düşünmek ya da hissetmek, adeta bir mucize beklemek demek. Zamanın, aklıselimin, vakarın kıymetini bilelim. Bizler birilerinin keyfî için ömrünü harcayacak holiganlar değiliz, insanız!
*
Mazi kesindir; artık değişmez veya müdahale edilemez. Akıbetse bir gizde durur; belki bir müjde, belki de bir bela saklar sadrında. Bizler bu ikisi arasında; geri dönemeyiz, ileride ne olduğunu bilemeyiz. Sadece ân var elimizde, şu ân! Daha mühim bir zaman dilimi yok insan için.
*
Ucunda bucağında kalamıyorsun, bir köşesinden sessizce veya uzaktan öylesine seyredemiyorsun bu hayatı. Ortasındasın! Kavganın, kederin, hasretin veya saadetin tam ortasında. Ne kadar kaçmak istesen de her şeyle yüzleşmek zorundasın.
*
Hakikati bile dile getiriyor olsa, beyhude sözün mânâsı yok. Çünkü söz, ancak dinlemesini bilene sarfedilir. Buradaki dinlemekten kastım; düşünmek, idrak etmek veya anlamaya çalışmaktır. Nihayet bir faydası olmayacaksa, bütün sözler israf kisvesindedir.
*
Her nereye gitsen kendini de yanında götürüyorsun. Kaçmak istiyorsun ve fakat kaçamıyorsun kendinden. Bütün bu hisler, düşünceler, tereddütler veya tahammüller, bizden gayrı değil. Sorunları içte çözmeden, dışarıda hürriyet mümkün değil.
*
Umursamadığımız veya öylesine geçen zamanları, bir muhabbeti ya da birer fincan kahveyi mesela, seneler sonra hasretle anacağız. İnsan, bulunduğu anın farkına varamıyor; sıradan zamanların bile aslında sıradan olmadığını, maalesef çok geç anlıyor.
*
Galibiyetin rehaveti, bize hiçbir şey öğretemez. Asıl öğreten yenilgilerdir. Hayatı, aldığımız yenilgilerden sonra tanımaya başlarız. Dostu düşmanı, eğriyi doğruyu, yalnız yenilgiler öğretir bize. Yeryüzündeki en kudretli mekteptir, yenilgiler.
*
Uzun süredir hiçbir şeye şaşırmıyorum. Kabulleniyor değilim ama şaşırmıyorum. Çünkü tanık olduklarımdan sonra, daha başka ne olabilir ki, sorusunu lügatimden çıkardım. Yaşadığım çağ, her türlü tuhaflığa müsait bir çağ. Farkındayım.
*
Kısacık ömrümüzde, gürültüden yoksun bir mesken arar dururuz. Lakin her nereye gitsek, kalabalığı da yanımızda götürürüz. Çelişki ararsak eğer, içimizde. İnsan, kendi içindeki sükûnu sağlamadan, dışarıda sükûnet bulamıyor.
*
Bir toplumda emanete riayet, haramdan sakınmak, hakkı gözetmek gibi birtakım eylemler yüksek teveccüh ve takdir görüyorsa, o toplumda bu tür faziletlerin artık azaldığına veyahut tükendiğine delâlettir.
*
Her hâlukârda, beni gerçekten neyin ilgilendirdiğinden emin değilim, ama neyin ilgilendirmediğinden kesinlikle eminim, der Camus. Sanıyorum, huzurun mühim bir kısmı da burada; bazı şeylerle kesinkes ilgilenmemekte.
*
Nihayetine yaklaştığında anlıyorsun; daha yolun yarısına bile gelmediğini. Yollar yarım, emeller tam değil. Hayat böyledir; tam kavuşacakken, emelin uzaklaşır senden. Bir koşuşturma hiç bitmez. Kavuştuğunda ise artık önemini yitirmiştir.
*
Haklı olmaktan da yorulur insan. Çünkü bir türlü değişmiyorsa değişmesi gerekenler, haklı olmanın faydadan ziyade zararı var. Uçurumu bilmek ve fakat kimseyi vazgeçmeye ikna edememek gibi. Haklısın ve bu nedenle bütün intiharlara tanık olacaksın.
*
Sözler itibar görmüyor, eylemin bir neticesi yok. Nasihatler muallakta, hiçbir şeyin kıymeti yok. Çünkü masumiyeti zedeledik. Herkes bir günahın gölgesinde, sözü de eylemi de öyle.
*
Arabî’ye göre, “Sabrın asıl tarifi Allah’a değil Allah’tan başkalarına şikâyetten nefsini menetmektir.” Çünkü başkalarına şikayetçi olduğumuz vakit, şikayet ettiğimiz aslında yazgımızdır. Dertli insan ile Allah arasında ise perde yoktur.
*
Yürüdüğümüz yol, değiştirmiyorsa bizi; düşüncelerimizi ve de hislerimizi, bir yere de götürmeyecek demektir. Fasit bir daire gibi kendi adımlarımızı takip ettiğimiz her gün, yoruluyoruz ve fakat menzile de yaklaşamıyoruz.
*
Hayatın akışında yürüyoruz; sisli bir yol yürür gibi tehlike nerededir, menzil neresidir bilemiyoruz. Samimi bir insan bulursanız, bırakmayın. Birlikte yürüyün.
*
Şair, “Kalbim ile muhabbet eden bülbül, uçtu gitti” diyecekken duraksıyor, yârini hatırlıyor. Ve bir kahır hâsıl oluyor, kelimelerden; “eyvah, geri dönmeyecek gidenler, eyvah..”
*
İnsanın gerçek yüzünü iki şekilde anlayabiliriz: Kendini çok güçlü hissettiğinde ve de kendini çok güçsüz hissettiğinde. Her iki durumda da insan, kaybetmekten artık korkmaz. İşte bu onun en yalın hâlidir.
*
Teşhir çağındayız; her bireyin kendinde olanı umuma faş ettiği bir çağ. Bu bir beden olabilir, mülk, bilgi, muhit ya da eğitim seviyesi olabilir. Lakin teşhir özü örter. Böylece insan, özü ile değil teşhiri ile kabul görür. Sahte dostluklara ve de sahte sevdalara maruz kalır.
*
Kalbinde bir inziva bulunmazsa, dünyada da bir rahat yüzü göremezsin. İnsanın kendinden kendine sığındığı bir ufacık hane bu; gizli bir kuytu gibi keşmekeşe kapalı ve fakat yalnız Allah’a ayan bir inziva.
*
Huzur ve selâmet çoğunlukla sükuttadır; çareler ile teselliler şikayette değil sükuttadır. Yalnız sözün bir kıymet görecekse konuş, yoksa mânânın onda dokuzu sükuttadır.
*
Hassas kimseleri, tavırlarından tanıyorum; bir çiçeğe bakışından, tebessümünden, sesinin yumuşaklığından mesela. Öfkelerinden tanıyorum bir de; içinde zarafet olmayan her şeye kızgınlar. Çünkü hassas kimseler, her türlü kabalığın hasmıdır.
*
Ruhunuz daraldığında geniş olana bakın; mesela gökyüzüne veya denize. Çünkü ruh latiftir, gazlar gibi yayılma eğilimi gösterir; bulunduğu yerin cismini alır. Küçücük bir odada, türlü buhranı çekerken insan, semayı seyrinde huzur bulur.
*
Bir insanın düşüncelerini, değiştirebilirsiniz; bakış açısını, fikrini, kavrayış biçimini etkileyebilirsiniz. Fakat bir kalbi değiştirmek, neredeyse imkânsız. Kalpler yalnız Allah’ın kudretindedir, insan yaşadıkça anlıyor.
*
İncir çekirdeğini doldurmayacak meseleler ile ömür heba ediyoruz. Başlangıçta her şey muğlaktır; ölüm uzak ihtimâl. Lakin şu hayatın kıymeti, nihayetine doğru anlaşılır. An gelir, anlarsın; pek çok mesele hoşgörülebilirdi, görmedik.
*

Bir zamanlar kitaplarını okuduğum, düşüncelerine kıymet verdiğim, hakkaniyetli olduğuna inandığım bazı kimselere küstüm. Kırgınım ve bu kırgınlığın telafisi de olmayacak. Çünkü ekmek beş lira! Onlarsa başlarını çeviriyorlar, görmemek için.

Cihan Çetinkaya

“İnsan vazgeçer” dedi sonra. “Bütün koşullar değişir ve insan nihayet vazgeçer. Vazgeçmenin geri dönüşü yoktur.”

Harp Baladı, Cihan Çetinkaya

Timaş Yayınları

ileŞiir Antolojim

Mevlana İdris’in Ardından

Günümüzün bir dervişi. Onunla olmak, dervişliği paylaşmak ve hayatın tenha dehlizlerine sokulmak. İstanbul bir post ve şeyh İdris o posta kurulmuş, bütün şairler ve bütün çocuklar onun müridi. İstanbul onunla, onun şeyhleriyle soluk alıp veriyor. Tenha sokaklardan nice zengin hayatlar devşiriyor. Karagümrük’te ehl-i tarik çaycı dendin ufak çay evinden, Kumkapı’da Ermeni Patrikhanesine, oradan yerin bir kat altında yaşayan Âşık Enis’e bütün tenhalar onun uğrağı. Yeryüzündeki bütün çocukları tanıyor. Neyzen. Şair. İstanbul Hukuku bitirdi. Nedim Ali’nin kardeşi. İki kardeş: Asr-ı Saadetten günümüze iki ışık. Mevlana: çocukların ve şairlerin şeyhi.

Kemal Sayar

Ah, yazmak ne zormuş! Müslüman, insan, şair, yazar ve çocukların dostu, sevgili abim Mevlâna İdris bu gece K. Maraş’ta tedavi gördüğü hastanede Rabbine kavuştu. Allah’ım onu meleklerle karşılayıp cennet bahçelerinde ağırlasın. Acımız tarifsiz.. Hepimizin başı sağ olsun. Dua, dua, dua!

H. Salih Zengin

İyi ve zarif insan Sevgili kardeşim Mevlânâ İdris Zengin’i ukbâya uğurladık cenaze merasimi hüzünlüydü, kasvetli değildi Hazreti Ebu Eyyub türbesi yakınında sırlandı. Bu gece dileyen vahşet namazı kılsın dileyen kadr suresini yedi kez okuyup salavat ile sevabını kabrine yollasın.

Vefat edenin benliği ölmüş değildir, beden giysisi/cihazından soyunduğunu ilk gece idrak edemez ve ürkeklik, korku geçirebilir. Sevenleri iki rek’at namaz kılıp secdeye vararak salâvat getirir ve Allah’ım bu namazın sevabını ….’in kabrine ilet derlerse ferahlar, ilk rek’atta fatihadan sonra âyetulkürsî, ikinci rek’atta fatihadan sonra on kez kadr suresi okunması tavsiye edilmiştir sevgiyle.

Hüseyin Hatemi

Seni yolcu ederken, annen toprağını okşayıp sana seslenirken bir tuhaflık olmadı değil. Dostların kızarmış gözlerini birbirlerinden kaçırmadı değil. Duvarlara boş boş bakmadık değil. Ama sonra kavuştuğun ilham edildi sanki. Onun için gülümsedik. Bilgin olsun.

Selahattin Yusuf

Genç yaşında sırlanan harf emektarı arkadaşlarımızın kervanına, şair Mevlana İdris Zengin de katıldı. Bir insan hem Mevlana hem de İdris olunca, işi gücü muhakkak göklerle ilgili olurdu ki onunki de öyleydi. Bir melek gibi, bir sükûnet gibi, bir derviş gibi, bir serin ağaç gölgesi gibi, ikindi vaktinde sakinleşen rüzgarlar gibi geldi geçti aramızdan… Zarif bir beyefendi, değerli bir yoldaş.

Prof. Ayhan Songar, psikiyatri kliniğindeki bir divanenin kendisini çok etkilediğinden söz ederdi. Yaşlı başlı bir adam olduğu halde; “Ahh yetimlik…” der dururmuş bu hasta. Genç bir asistan olarak Songar Hoca, “Kaç yaşında adamsınız, hiç yetimliğine üzülür mü insan” diye çıkışınca, hasta ona şöyle bir bakmış; “Yetim diyorsak, akran yetimiyiz hekim bey” demiş. Bu ferasete şapka çıkartılır derdi hoca… Ben 18’imde dinlediğim bu hikayenin anlamını ancak 40 yıl sonra anladım. İnsanın akranlarını, çağdaşlarını, hatıralarını biriktirdiği harf ve edebiyat emekçilerini, yoldaşlarını ahirete yolcu etmesi, o kadar ağır bir işmiş, arkadaş yetimi kalmak öyle zormuş ki…

Sibel Eraslan

Mevlana İdris, ‘adamlarım’ dediği çocukların yüreğine dokunmak için gençlik yıllarından beri çaba sarf etti. Çocuk Vakfında kuruluşundan itibaren görev yapan şair, büyüklere de yazardı, ama kalemini en çok çocuklar için kullandı. Masalın bu dünyadan sıkılanlar için yazıldığını düşünen yazar, çocuk masallarıyla edebiyat dünyasında eşsiz bir yer edindi. Sessizce iyilik yapanları sayınca akla gelen üç beş kişiden biriydi Mevlana İdris. Sadece çocukların değil, büyüklerin de hayatına bir şekilde dokundu. Sessizliğiyle meşhurdu ama etrafından kalabalık hiç eksik olmazdı.

Sevda Dursun

Ciğerparemiz, kardeşimiz, dostumuz, yoldaşımız güzel insan Mevlana İdris En Sevgili’sine kavuştu, Allah rahmet eylesin. 35 yıllık arkadaşlık, binlerce hatıra, ayrılmak zor. 

İyi değil çok iyi bildik, zarifçe yaşadı, sayısız yüreğe dokundu. Cennet sana yakışır güzel arkadaşım.

Uzun uzun susar, sonra bir hikmet söylerdi. Ülkenin her yerinde dostluk orduları vardı. Rindleri, harabat ehlini tanır, onlarla dostluk ederdi. Bizim Mevlana’mız böyleydi, onda bu âleme sığmayan bir şey vardı.Kardeşimiz Mevlana İdris’i sırladık. Latif bir sabah esintisi gibi hayatlarımıza dokundu ve ebedi yurduna gitti. Çok az insana nasip olacak bir sevgi seliyle uğurlandı. Sevmeyi bilenlere ayrılık yoktur.

– Merhumu böylesi “farklı” kılan şey tam olarak ne idi kıymetli hocam..?

– İyilik ve güzellikten başka bir niyeti ve gayreti olmadı. Kimse hakkında kötü konuşmadı. Baştan ayağa edep numunesiydi. Galiba iki cihanda birden yaşadı. Rahmet olsun.

Kemal Sayar

En güzel ve gür dallarımızdan birini cennete uzattık. Rahmetini esirgeme Allah’ım!…

“30 yıldır yazıyorum. Tek yargıcım çocuklardır. Çocuk oldum ve o cenneti unutamadığım için yazıyorum.” diyen sevgili kardeşim Mevlana İdris.

Mevlana’mızı toprağa verdik, geldik işimizin başına. Ölümden iyi öğretmen yok, sen ne öğrendin bu ölümden doktor derseniz, şudur: Sel gider kum kalır diyoruz ya, işte o kumlar sevgiyle kalbimize raptolmuş hatıralar…”Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil”, “aşıklar ölmez”, anladım!

Erol Göka

Mevlana İdris elli altı yaşına ne kederler sığdırdı da yordu bu kadar kendini? İlk kalp krizi geçirdikten hemen sonra Rüstem abi ile konuşurken, “Çok yormuş kalbini. Seksen beş yaşındaki bir insanın kalbini taşıyormuş” demişti. Oysa hiç de öyle görünmüyordu değil mi? Her yaştan her kuşaktan çocukların Mevlana abisiydi o. Kendisi çocuk olur, çocuklara da yetişkinlik rolü verirdi. Sosyal medyadan takip edenler anımsar; tüm çocuklar, özellikle mazlum coğrafyaların cesur çocukları Mevlana İdris’in ‘adamları’ydı. Bu arada pek bilinmez ama Mevlana İdris, kitapları dünya dillerine çevrilen Türk yazarların başında geliyordu. Bu kitaplarının hemen hepsi de çocuklar için yazdığı masallardı. İlginçtir hem de çok büyük saçmalıktır ki kalemini ülkenin ve tüm milletlerin çocuklarına vakfeden Mevlana İdris’in kitapları, MEB’in bir zamanlar yayınladığı ‘100 Temel Eser Listesi’ne alınmamıştı. Nedeni ise Mevlana’nın hayatta olmasıydı. Ne kadar da ilginç ve can sıkıcı değil mi?

Ersin Çelik

– Kimmiş ki…

– Şâirmiş…

– Allah rahmet eylesin. 

(Cami kenarında oturan iki yaşlı amcanın sohbetinden…)

Abdurrahman Cüneyd Fidancı

Mevlana İdris, can arkadaşım, kardeşim, masal aleminin güngörmüş prensi, bizatihi şair, kendi yolunu açan, kendi yolundan giden, güzel gönüllü dostum emaneti sahibine götürmüş. Dünya ahalisi olarak gafiliz ya biz; bu haber bize acı haber gibi geliyor, içimizi yakıyor, gönlümüzü afallatıyor; ne diyeceğimizi bilemez, ne yana bakacağımızı, sızlayan içimize ne söyleyeceğimizi bilemez hale geliyoruz işitince. Kaçtığımız yerden yakalanıyoruz. Ama hakikat böyle mi, insanın Rabbine kavuşması iyi haber değil mi, Mevlanalar için terk-i dünyanın aslı hakikatte vuslat değil mi? Amenna ve saddakna… Şu zamanda çok sık tekrar ettiğimiz gibi, inna lillah ve inna ileyhi raciun…

..

Tanımayana anlatması zor Mevlana’yı. Hem bu dünyadaydı, hem başka bir alemdeydi. Şu kişiye benziyor diyemezdiniz, sadece kendiydi, kendisi gibiydi. Kendi ritminde, kendi ülkesinde, kendi zamanında yaşıyordu. Onu çekip oradan çıkaramazdınız, o sizi çeker dünyasının içine alırdı. Sesini yükselttiğini hiç duymadım; o kadar yükseltmezdi ki anlattıklarının bir kısmını hiç duyamazdım.

Rahmet olsun bayım, yolun açık, mekanın cennet, kabrin pür nur olsun. Ebedi hayatın hayırlı olsun. Meclisin mübarek olsun. Şahidiz, güzeldin, inceydin, zariftin, hep güzelliklerleydin, cümlemiz iyi biliriz, can biliriz seni. Allah da bilmez mi kullarının cümlesinin illa ki iyileri iyi bildiğini. Allah-u âlem, o iyi bilmese biz bilebilir miydik?

Gökhan Özcan

Mevlana’yı mesela! Söyleyebileceği değerli bir söze, yapabileceği önemli bir espriye engel olma korkusuyla muhatabına sessizliği telkin eden susuşlarıyla hatırlayacağız daha çok. Bir ay çekirdeğinin kırılma sesinde kaybolan ürkek kelimelerini arayacağız birlikte oturduğumuz kafelerde, parklarda…

Telaşsız, gamsız, sorunsuz biri olarak hatırlayacağız biraz da. Bu hatırlayışımızı korumak, hatta onun yaşarken yüz yüze geldiği muhtemel sorunlardan sorumsuz olmak için, Ersin Çelik’in son yazısındaki “Çok yormuş kalbini. Seksen beş yaşındaki bir insanın kalbini taşıyormuş” şeklindeki vurguyu düşünmekten yakalayacağız kendimizi mesela…

Mevlana’nın dünya hayatını vedaya layık görmediğine tanık olmasam söylemezdim bunları. Ki, 56 yıllık kalbini 85 yıllık hâle getirmesinin sırrı da sanki burada. “Allah kulunu kalbi kırık olarak ister” diyerek, kırılmayı salt kendisine hasretmiştir mesela.

Ömer Lekesiz

Tüm irtibat telleri kopsa, muhabbet bitse, sokak çeşmeleri hiç akmasa, tek fert tek fertle kaynaşmasa, sokaklar yalnızlıktan çatlasa, göğe açılan tüm kapılar viran olsa, yağmur yağmaz olsa, kanadı kırık leylekler bile bu şehri terk etse yine de bir umut vardı.

Mevlâna İdris’in varlığı böyle bir şeydi benim için.

Mevlâna İdris bir defasında, “Yılları unutuyorum, ânlar derinleşiyor…” demişti.

Yılı unuttum, ânlardan bir ândı.

Birdenbire, “Hadi Sezai Abi’yi ziyarete gidelim üstat…” demişti.

Yağmurlu bir akşam yola çıkmıştık.

Biliyordum; Sezai Karakoç bazen saatlerce konuşmazdı. Mevlâna İdris kardeşim de hep sükût dururdu. Adeta “sükût suretinde” yaşardı. “İkisi de susarsa, ne yapacağım!” diye kara kara düşünmüş, “Ben de susarım o zaman…” kararına varmıştım. Kararımdan haberi yoktu. Susma egzersizi yapmak için de yol boyunca hiç konuşmamıştım. Neyse ki Sezai Abi o akşam doyumsuz bir konuşma yapmıştı.

Bazen Efendim, bazen Üstat, bazen Hazret, bazen Adamım, çokluk da “Bayım” diye hitap ederdi.

Şiirleri ve çocuk kitaplarının yanı sıra o müthiş nezaketiyle, uzun susuşlarıyla, sessiz sakin konuşmasıyla, kara siyasaya ve dünyanın iğvasına karşı dimdik duruşuyla müstesna bir insandı.

Ahir zaman dervişiydi. Yedi Güzel Adam’dan mülhem söyleyecek olursam, Son Güzel Adam’dı.

Gitti… Çok üzgünüm, çok!

Onun ifadesiyle, “İçimin bayrağı yarıya indi…”

“Allah’ın gülleri onunla olsun.” Melekler yoldaşı olsun, mekânı cennet, makamı âli olsun, sonsuz rahmet olsun.

Salih Tuna

İstanbul’da doğmamıştı ama halis muhlis İstanbulluydu. Yalnızca kişiliğinin en belirgin veçhesi olan beyefendiliği bakımından değil, İstanbul’u İstanbul yapan değerleri bizzat yaşaması bakımından.

Sözgelimi ben sur içi İstanbul’unda doğup büyüdüm ama 30 yıldır sur dışında ikamet ediyorum. Hızla artan nüfus, değişen doku, bozulan atmosfer ve aşinası olmadığımız kalabalık bizi “nefs-i İstanbul”dan püskürttü. Ne var ki biz sur dışı semtlerdeki apartman dairelerine kaçarken Mevlâna Sultanahmet’te eski İstanbul konaklarından birinin çatı katında oturmayı tercih etti. Zarif bir İstanbul kızı olan eşi Aysel ile evlendiklerinde ilk oturdukları ev de galiba Arasta’nın oradan Cankurtaran’a doğru inen büyük cadde üzerinde iki katlı ahşap bir binanın üst katıydı.

Ömrünü Beyazıt, Çemberlitaş, Nuruosmaniye, Sirkeci, Süleymaniye, Vefa, Horhor gibi birkaç semtin çevrelediği bir bölgede geçirdi. İstanbul’un neresinde ne olduğunu, hangi semt lokantasında hangi yemeklerin yeneceğini, çay kahve yudumlarken seyredilecek en güzel Boğaz manzarasının nerede bulunacağını bilirdi. Giyim alışverişini Kapalıçarşı’dan yapan son İstanbullulardandı. Cuma ve Bayram namazlarını mutlaka Süleymaniye Camiinde eda ederdi.

İstanbul’u fiziki bir mekân olmaktan ziyade kökleri tarihe uzanan bir “yaşama kültürü” olarak benimsemişti.

..

İbadetlerinde tertip sahibiydi. Ama bir gün bile “Namaza gidiyorum, ikindiyi kılayım, nerede abdest alabilirim, seccade var mı” diye konuştuğu duyulmamıştır. Gönül insanıydı. Gönül bağına inanırdı. Bir ömür boyu dost biriktirdi. Arkadaşlarına bağlılığı görülmemiş derecedeydi. Ne olursa olsun hiçbirine küsmezdi, darılmazdı.

İbrahim Kiras

Sessizdi. Mahzundu. Cömertti. Nüktedandı. Hasbiydi. Dervişti. Şairdi. Şiirdi. Vakurdu. Mahcuptu. Arifti. Kamildi. İnsandı. İstanbul’du. Süleymaniye’ydi. Maraş’tı. Çocuktu. Dertliydi. Güzeldi. Çok özeldi.

Saadettin Acar

Mevlana’yı bir defasında Süleymaniye Camii’nin avlu duvarının pencere boşluğunda otururken görmüştüm.

Bu, Mevlana’ya uygun bir resim. Tanıdığım şairler arasında böyle bir yerde görme ihtimalim olan ikinci bir şair yok.

Derviş midir bilmiyorum, ama halleri dervişanedir.

Yusuf Ziya Cömert

Ölüm haberini almadan daha üç beş saat önce iyiye gittiği haberi gelmiş nasıl sevinmiştik. Mustafa Ruhi Şirin ağabey saat başı takipteydi. Bütün sevenleri gibi duaya durmuştuk. Onu Mevla bizden daha çok seviyor olmalı ki yanına aldı. Mekânı cennet olsun.

Hüseyin Akın

Buradan takip ettiğim ne çok tanıdık sima aramızdan ayrılmış. Beril Dedeoğlu, Asım Gültekin, Akif Emre, Bülent Parlak, Sevim Gözay, Mevlana İdris aklıma ilk gelenler. Ne mutlu kimsenin hakkına girmeden, çalmadan, çırpmadan, zulme bulaşmadan, hoş bir hatıra ile çekip gidenlere.

Abdullah Naci

2003’te Mevlana’nın Ankara’ya gelmesini istedik beraber çalışma arzusuyla. Söyledik. “Olur” dendi ama Mevlana dedi ki: “Bu işler, yazı işleri, denize bakılmadan yapılamaz…” İstanbul’a onun kadar kim güzel baktı?  Son zamanlarda İstanbul’a gidemez oldum. Mevlana ile de seyreldi haberleşmelerimiz. Hep erteleriz ya telafi edeceğimizi zannettiğimiz asli işleri. Onunla en son uğurlamaya gittiğimizde Üstat Sezai Karakoç’un evinin kapısında sarıldık. Şehzadebaşı’nda görüştük mü? Evet, ayrılırken görüştük ve onun Hırka-i Şerif’teki mekânlarından birine gittik. Susarak konuşması dillere destandı. 16 Kasım 2021 olduğuna göre demek sadece sekiz ay bekleyecekmiş Şeb-i Arus’u. Cahit Zarifoğlu’yla aynı gün gidecekmiş buradan. İkisinin izini sürdü. İkisini çok sevdi. Kelimenin tam karşılığıyla nevi şahsına münhasırdı. Öyle yaşadı. Kimseye, kimselere benzemedi.

Kalbi varmış. Yalnız kalbi vardı, yalnız kalbi. Bir ömür, küçük güzel şeyler yaptı. Küçük güzel, çok güzel şeyler. Şiirler yazdı. Şarkılar söyledi. Ney üfledi. Masallar anlattı. Sevdiklerine gitti. Dergiler çıkardı. Umudu büyüttü. Gülümsedi. Hüznünü göstermedi, fırtınasını sakladı, yarasını sakındı. Oturmadı, oturamadı. Yollara, dağlara taşlara vurdu kendini. Güzelliğe, şehre, söze vurgun yaşadı. Her şeyin en azına, en küçüğüne baktı. Beni İstanbul’da Arap Camii’ne, Maraş’ta Acemli Camii’ne götürdü. Kaç kez Eyüp Sultan’a gittik. Sonra “Beş kuruş çay evine”. Hep dua isterdi.

Aaah Mevlana… Nura, sevince gark olasın. Allah’ın rahmeti merhameti sarsın seni. Efendimiz “Hoş geldin” desin. Sen “Efendim” diyerek doğrul, sevinçle, güler yüzle, sağ elini kalbine götürerek… Senin sevenin, şahidin çok. Uğurlar olsun “Ciğerparemiz”, kardeşimiz… Geleceğiz…

Mustafa Şahin

Mustafa Baki Efe’nin anlattığı hepimizi etkiledi.

Bir süre önce ondan bir istekte bulunmuş.

“Benim için her perşembe bir Yasin-i şerif okur musun?”

Efe bir anda böyle bir taleple karşılaşınca şaşırmış, ne diyeceğini düşünürken o devam etmiş sözüne.

“Ben ölünceye kadar değil, sen ölünceye kadar.”

Mehmet Şeker

Sultanahmet’te otururdu ve dünyanın merkezi derdi orası için.

“Evlerine gittiğim zaman çok etkilenmiştim. Televizyon yoktu, yüksek tavanlı bir Osmanlı evinde yaşıyorlardı. İçinde her şey olan çocukların bir oyun odası vardı. Kendi yazdığı masallardaki gibi bir yaşamları vardı çocukların benim gözümde. Mevlana İdris, zaman kavramı olmayan beş yıl sonrasında bile bugün gibi yaşayabilen bir insandı. Fularlı ve bayım diyen adamdı.”

Dostlarına sorduğumda herkesin ‘Mevlana İdris’i farklıydı, ama hemfikir oldukları konular çok fazlaydı. Herkesle kendini özel hissettirecek dostluklar inşa ederdi. 34 yıllık dostu Kemal Sayar, “Otuz kişi bir masada buluştuysanız, herkes Mevlana’yı en yakın dostu bilirdi” diye anlatıyor bunu.

“Kitapların, müziklerin, resimlerin, hatların, dostların arasına gizlenmiş kozmik bir yalnızdı. Dostlara, çocuklara, gariplere maddi manevi cömert, ikramsever. Kendine özgü, avangard, şaşırtıcı, esprili bir kalem. Mazlumların, zayıfların, hor görülenlerin sesi. Az, öz ve gıybetsiz konuşan; çaylı, çorbalı, yemekli, çekirdekli bir sohbet tiryakisi. İstanbul’da sabit-kadem, Asya’dan Amerika’ya bir modern Evliya Çelebi.”

Yeni Şafak/Hayat

Doktorlar Mevlana abinin ölüm sebebi olarak “kalp yetmezliği” diyor ama inanmıyorum ben bu teşhise. Olsa olsa “kalp fazlalığıdır” asıl neden. Bilememiştir doktorlar.

Niçin “kalp fazlalığı” diyorum? Vallahi romantik

ve parlak bir laf etmek için değil. Anlatayım.

Hastane sürecini Rüstem Keleş ağabeyden takip ettim genellikle. Onun verdiği bilgileri de eşe dosta aktardım. Bu dostlardan biri de Mahir Ünal idi. O görüşmelerden birinde yaklaşık olarak şunu dedi: “Böyle adamlar dünyaya karşı o kadar kırılgan oluyorlar, o kadar üzgünler ki sonunda kalpleri olanı biteni anlamaya yetmiyor bence.”

Mahir Ünal’dan o bağlamda duyduğum bir başka cümle benim açımdan çemberi tamamladı: “Anlamaya çalışmak ve üzülmek oldukça maliyetli. Bunun yerine insanlar öfkelenmeyi ve haklı olmayı tercih ediyorlar.”

Mevlana abi, anlamanın ve üzülmenin peşinde biriydi bence. O yüzden kendi neşesini de kendi dünyasını da kendi başına kuran biri olarak yaşadı ve öylece öldü.

İsmail Kılıçarslan

Üzülme, göğsünde bir çiçek muhakkak açar… Üzülme, göğünden bir turna muhakkak geçer… Üzülme, kızlar, oğlanlar şiirlerini okur… Üzülme hep dillerde dolaşacak masumiyetin… Üzülme ve bekle, bizler de geleceğiz… Kalsın yoldaşlığımız ulu divana…

Sibel Eraslan

Mevlâna İdris için üzülmeli miyiz?

Eyüp Camiinin avlusunda sessizce yürüyoruz, definden önce kabir yerine bakmaya gidiyoruz. Ağzımızı bıçak açmıyor. Konuşmaya takatimiz yok. Herkes kendi içindeki kedere gömülmüş, kendi içine kaçmış, acısıyla baş başa. Bir hazineyi yitirmenin, eşini bir daha bulamayacağımızdan neredeyse emin olduğumuz bir insan hazinesini yitirmenin şaşkınlığı içindeyiz. Vurgun yemiş dalgıçlar gibi şaşkın kalakalmış durumdayız. 

Mevlâna İdris bizim ciğerparemizdi. Canciğerimizdi. İçimizdeki en renkli, en nevi şahsına münhasır insandı. Dünyaya ve ölüme en güzel gülümseyenimizdi. İçinde nice volkanlar zapteden bir sükûnet. İstanbul’a geldiğim günlerde tanıştığım, sonra onun bizi elimizden tutup da götürdüğü her insana, her sokağa, her gönüle teslimiyetle sokulduğum, onun kurduğu dostluk halkalarına dahil olarak zenginleştiğim güzel arkadaşımdı. Evimde uyudu, karnını doyurdu ve ben onun evinde uyudum, karnımı doyurdum. Ruhlarımız birbirine misafir oldu. Onun okuduğu ilahileri, üflediği neyi dinledim. Ağabeyi Nedim Ali nasıl güzel bir insan ise o da o kadar güzel bir insan, olgun bir inanmıştı. Sarsılmaz bir imanı vardı, kaynayıp çağlayan bir yüreği, nerede dünyanın kirinden pasından arınmış bir arif görse ona doğru çekilen bir masumiyeti vardıMevlâna İdris sizi izbe bir apartman katında yaşayan bir adamın yanına götürür, aa bir bakarsınız bu adam bir yer üstü hazinesi! Bir eczacının dibine oturtur, o da ne, hikmet kıvılcımları fışkırır oradan. Kendisi gibi insan güzellerine meftundu ve sevdiklerini de güzelliğe sürüklemekte usta bir kaptandı. İstanbul’un ve Türkiye’nin her yerinde onun çocuk orduları vardı, ‘adamlarım’ dediği masum kalpler. Çocukları çok sevmesi, onlarla arkadaşlık edebilmesi daima bir çocuk kalbi taşımasındandı. Onları daima hayal kurmaya kışkırttı, baskıcı eğitim düzenine itaatsizliğe teşvik etti. Sayısız çocuğu hususiyetleriyle tanır, onlara isimleriyle hitap ederdi. Zamanını şaşırmış, kurgudan gerçekliğe çıkmış bir ‘küçük prens’ gibiydi.

Onu bütün dostları neden bu kadar çok seviyordu? Vefat haberini aldığımdan beri düşünüyorum. Ayrılığı her birimizden kocaman bir parça kopardı, sadece hatıraların o büyük kütlesini değil, beraber geçirilecek asude bir zamanın geleceğini de. Ondan ayrılık demek; karşılıklı çocuklaşabileceğiniz, teklifsizce şakalaşabileceğiniz, kendisinden asla alınmayacağınız ve size alınmayacağından emin olduğunu bildiğiniz o güzide serinliği bir daha bulamayacağınız demek. O yüzden onunla on yıllardır hiç olmazsa haftada bir görüşen arkadaş halkası günlerdir yaslı, gözleri nemli, teselliyi birbirine sokulmakta arıyor. Neden bu kadar seviliyor demiştik. Bizim güzel arkadaşımız, her insanı aziz bilen bir yüce gönüllülüğe sahipti ve sohbet ettiği her insana değerli ve özel bir kişi olduğu hissini aşılardı. Onun dostluk halkasına dahil olan herkes ‘onun en iyi dostu benim!’ diyebilirdi ve bunda da haksız olmazdı. Çünkü ‘hazret’ (bu kelimeyi pek severdi) yanında herkesi çok rahat ettirirdi. Çay ve çekirdek, buluşmalarımızın vazgeçilmez ikilisiydi. Neşesi yerindeyse fıkralar anlatır, ilahiler okurdu. Bazen de hülyalı bir dalgınlıkla kendi içine çekilir, olan biteni uzaktan mütebessim bir çehreyle izlerdi. Bütünüyle meyus olduğunu hiç görmedim, en sessiz anlarını bir latif söz, bir hikmet pırıltısı, bir espri ile şenlendirmeyi bilirdi. İnsan toplayıcısıydı. Gerek kurduğu özgün mekânı Eski Kafa’da olsun gerekse buluştuğumuz başka mekanlarda, dostluk halkasını yeni insan keşifleriyle genişletir, yeni yüzlerle tanışmamızı sağlardı.  

Mevlana İdris kimse hakkında kötü konuşmazdı. Sağlam bir ahlaka sahipti, enerjisini imar etmekte kullanır, iyiliğin ve güzelliğin taşıyıcısı olmaya gayret ederdi. Son yıllarda çıkardığı Çeto dergisi bile buna delil olarak yeter. Belki on kişilik bir ekibin kotarabileceği ansiklopedi hacminde bir dergiyi tek başına, aşkla çıkarmayı başarmıştı. Tek tek hepimizden yazı toplar, resimleri özenle seçer, keşfettiği pırıltılı çocuk ve gençleri yazmaları için teşvik ederdi. Ruhu hep ötelere, ebediyete dönüktü. Bana öyle gelirdi ki iki cihanda birden dolaşmaktadır. Bu sözümü abartılı bulanlar olabilir. Bu da benim hissim, ne yapayım. Dostumuzda öte dünyaya ait bir koku vardı. ‘Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş’ diyor ya pirimiz Mevlana Celaleddin, o da bulanmadan aktı. Ülkenin her yerinde dostluk orduları vardı. Rindleri, harabat ehlini tanır, onlarla yarenlik ederdi. Bizim Mevlana’mız böyleydi, onda bu âleme sığmayan bir şey vardı.

Onda olmayan bir şey vardıysa, tamahkarlık ve dünya hırsıydı. Güzelliğe, güzel söze, güzel sese, ahenge aşıktı. Hayatın bildik kalıp ve ritimlerini alt üst etmeyi severdi. Dostluğumuzun ilk dönemlerinde, henüz hiçbirimiz evlenmemiştik, sabahlara kadar İstanbul sokaklarını arşınlar, adeta sonsuz bir yaşama sevinci içinde yüzerdik.  Şiirler okurduk birbirimize, kelimelerin ve dostluğun sıcağında ısınırdık. Hiç hiddetlendiğini görmedim, bir insana sesini yükselttiğini de. Belki gören olmuştur ama ben otuz dört yılda görmedim. Varlığı latif bir sabah esintisi gibi sizin de gerginliğinizi alırdı. Şimdi biz kocamış, yaşını başını almış adamlar hangi ağacın gölgesinde serinleyeceğiz?

Pek çok dizesi ruhumda yer etmiş, şimdi terennüm edilince fark ediyorum. Benim için ‘kendi hayatının şiirini yazan’ bir adamdı hazret, benim nikah şahidimdi. İkindi Yazıları dergisi için 100 Türk Büyüğü diye alternatif bir tarih çalışması başlatmıştık. Doksanlı yılların başı, onun hakkında şöyle yazmışım: ‘Günümüzün bir dervişi. Onunla olmak, dervişliği paylaşmak ve hayatın tenha dehlizlerine sokulmaktır. İstanbul bir post ve şeyh İdris o posta kurulmuş, bütün şairler ve çocuklar onun müridi. Tenha duraklardan nice zengin hayatlar devşiriyor…’ 

Sık sık yola düşer, başını alıp uzaklara giderdi. Kırlarda koşuyor gibi, dağ yamacından çiçek topluyor gibi bir sevinç içinde alemi gezerdi. Belki yeni ruh arkadaşları arıyordu, belki bir şeyden kaçıyordu. Kim bilir? Dostlarını da yola ortak etmeyi severdi. Ona hiç yol arkadaşlığı edememişim, bu benim kısmetsizliğim. Ama birkaç defa başka şehirlerde buluştuk, çayın iyi demlendiği yerlerde çekirdek çitledik. İnsan sevdiğini ne kadar çok sevdiğini bazen onu kaybedince anlıyor. Dostlarımızın ölümüyle bizim içimizde de bir şeyler bir daha yeşermemecesine ölüyor. İnsan, sevdiğini maddi alemde yitirmekle, hayatın kırılganlığıyla ilk elden yüzleşiyor.

Ameliyata gireceği gün sabahtan aradım, rolleri değişmiştik, adeta o beni teskin eder gibiydi, vakur bir biçimde karşılıyordu olan bitenleri. Biz dostları, ecel vaktinin gelip çatmış olabileceğine ihtimal vermedik. Bizim İdris’imiz gittiği her yerden yeni zenginliklerle dönmüştü ya her sefer, bu sefer de öyle olacaktı. Yoğun bakımda geçen günlerin ardından doktorundan ve kardeşi Salih’ten gelen güzel haberler içimize su serpiyordu. Sonra bir sabah uyandığımda, sessizde kalmış telefonumda sabah dörde doğru Salih’ten bir cevapsız arama görünüyor. Aradan birkaç saat geçmiş, geri arıyorum. Alo Salih, ne oldu? Sessizlik. Yüzyıl süren sessizlik. Sonra karşılıklı gözyaşları. Sonra bir vedaya henüz hazır olmayışın getirdiği yürek burukluğu. Keşkeler. 

Bu yazıyı yazmak için biraz bekledim. İstedim ki içimde çağlayan duygularım yerli yerine otursun.  Ruhumda silinmez izleri olan o güzel insanla azar azar vedalaşayım. Gözlerimiz nemli ama ağlayan bir yazı yazmak istemedim. Zira çok az insan bu kadar sevilmiştir. Çok az insan Hz. Eyüp El-Ensari’nin ağuşunda ebedi istirahatine çekilebilmiş ve yine çok az insan dokunduğu hayatların sevgi seliyle uğurlanabilmiştir. Cenaze namazında tıp fakültesinden bir öğrencimle karşılaştım, şimdi asistan, ben onun eserleriyle büyüdüm diyor. Gözleri iki çeşme ağlayan genç kızlar, çocuk yaştan itibaren onun kitaplarıyla büyümüş ruh arkadaşları. Hayatlarına şiir ve masallarıyla sokulduğu nice insan onu katıksız bir sevgiyle öte aleme sırladılar. Bir doktor arkadaşımla karşılaştım, ‘hiç tanışmadım ama hakkında yazılanlardan o kadar etkilendim ki kendimi burada buldum’ diyor. Gece vakti kabrine uğruyoruz, iki genç kız başında Kuran okuyor. Çok az insan bu kadar büyük bir sevgiyle sarmalanmıştır. Mevlana İdris ölümden korkmuyordu. Zaten ölüm bir yenilgi değildir. Rabbiyle birlikte olan kişi için ölüm pirimiz Mevlana Celaleddin’in dediği gibi düğün gecesidir. ‘Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma/ Mezar, cennet topluluğunun perdesidir./ Batmayı gördün değil mi?  Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?’ 

Bize bir sabah rüzgârı değdi. Latif bir rüzgâr üzerimize çiçek tozlarını serpti ve gitti. Kardeşimiz, ciğerparemiz En Sevgili’sine kavuştu. Biz de onun ardından yola koyulduk. Mevlana İdris için üzülmeli miyiz? Hayır. O zaten mana âlemlerinin meftunuydu. Sevdiğine aitti ve ona gitti. Sadece kendimiz için üzülebiliriz. O latif sabah rüzgârı madde aleminde kapımızı çalmayacak. Yine de kalbimizin kapısı aralık dursun. Aşıklar ölmez. Mana, manayı bulur. Yeter ki biz kalbimizdeki manayı diri tutalım. Fizik âlem bir teferruattır. 

Kemal Sayar

Neyse ki insanlar ölümlü olsa da eserleri gömülmüyor ve konuşmaya devam ediyor.

Mevlana İdris

ileŞiir Antolojim

Ezansız Semtler

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtler­de doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görül­mez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Ço­cuklar müslümanlığın çocukluk rü’yasını nasıl görürler?

İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyâsıdır ki bi­zi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, hava­sı ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, do­ğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ı Kerim sesini işittiler; bir raf üze­rinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülya- gı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak bes­meleyi şerifi öğrendiler; ramazan­ların, bayramların toplan atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler hayata girdiler. Türk oldular.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine müslüman semt­lerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile de­ğilse bile yine müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun güzel rüyasını göremiyorlar. Bu ço­cukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alaf­ranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağ­lı kalabilsinler, yoksa ne muhit ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettirmez.

* * *

Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede müslümanlığın nûru belirir, beş vakitte ezan işitilir, aşmalı minare, gölgeli mescid peydâ olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi; Beyoğlu’nu ve Galata’yı sa­ran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz o kefere frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilâkis Şiş­li, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler müslüman ruhundan ârî, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız bir de Kadıköyü’ne, Üsküdar’ın yanında Ka­dıköy Tatavla’yı andırır. Eski Türklerin rûhları ile yeni Türkle­rin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peydâ olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz. Medenileştikçe müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler uzağa değil. Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafından çan kuleleri yükselir, pa­zar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ârî değildirler. Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uç­tu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uza­ğa gitmeyeceğiz, dönmeyeceğiz, tekrar büyük kafileye iltihâk ede­ceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini meczedip, bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufûnetten kurtaracak mürşidler, şairler, edibler, hatîbler yetişmedi fakat gayet tabii bir revişle büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz.

Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülâmeli başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz bizim gibi rücû hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamıyla iltica edeceğimiz zaman da bizi birden tanıyamayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrı, çok uzak düştük.

* * *

Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat frenk hayatının gecesinde sa­bah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada’nın ma­halle içindeki sâkit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vâiz kürsüde vaazediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemâatin gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gi­bi birini, camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Va’zı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim müslümanlar bütün ce­maatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed -aleyhisselam- sesi kulağıma geldiği za­man gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yekdil, yekvücûd olarak gördüm. O sabah, o müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bay­ramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “Bu bayram namazında iki defa ımes’udum, hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhûdâr ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi.

Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

* * *

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyü­dük. O mübarek muhitden çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!

Ve bir şiir:

ATİK-VALDE’DEN İNEN SOKAKTA

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti

Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,

Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;

Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları

Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;

Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.

Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,

Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.

Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.

Yahya Kemal

ileŞiir Antolojim

Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar.

“Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek”

Şiir yazan bir ruh hekimi Prof. Dr. Kemal Sayar, bir televizyon programında şöyle diyordu: “Kâinatta hiçbir söz boşluğa gitmez. Mutlaka yankılanacağı bir kalp bulur, oraya yerleşir.” Kemal Sayar ile şiir ve edebiyat halesi içinde insandan, dünyadan ve düzenden sözler ettik. Bu söyleşide hiçbir söz boşa gitmesin, kalbinize yerleşsin.

–  Her söyleşide böyle biraz heyecanlanırım ama ilk kez şiir yazan bir ruh hekimiyle söyleşiyor olmaktan ayaklarım yere değmiyor. Bu yüzden bu söyleşi bir nevi de terapi. Şiiri çok seven biri olarak şiirin sadece bir kelime olarak bile bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Sizin şairliğiniz hekimliğinizden de eski. Peki, ruhun doğrudan temasa geçtiği bir tür olarak şiiri siz nasıl ifade edersiniz? Bir terapi, bir iç döküm ya da sadece bir sanat dalı mı yoksa insanın kendi kendine konuşabildiği bir yüzleşme sahası mı?

Kemal Sayar: Şiiri, kapalı söylemenin, neredeyse susarak söylemenin bir tarzı olarak görüyorum. İyi şairler, kalabalıkları muhatap alan, belagatle, söz kıvraklığı ve kalabalığıyla rakiplerine galebe çalan kalem işçilerinin arasından çıkmıyor. En azından bir okur olarak benim tercihim, şiir zevkim bu yönde değil. Sade, söze takla attırmayan, okuru duygu olarak kavrayabilen şiirin meftunuyum. Bir ortak duygunun aşinası olan insanlar, şairin kelimeleri soyarak, eksilterek, giderek yankıdan oluşan bir imge ve çağrışımlardan yarattığı akışı müşterek bir dilmiş gibi algılıyor. Şair de zaten onlar için yazıyor. Kelimelerin tedavüldeki anlamlarının bertaraf edildiği, yalnızca aynı ruh iklimini soluyan veya o iklimin kayıp diyarlarını özleyen, arayan insanların işittiği, manasını tam çözemese de efsununa kapıldığı bir söz sanatı şiir. Aynı zamanda Naili’nin tasrihe mecal kalmadı ima ile geçtik’dediği gibi mecaz ve metaforun sanatı. Duyguya doğrudan erişemiyoruz çoğu kez, bir insana depresyonun neye benzediğini soruyorsunuz ve size ‘Kapkaranlık ve çıkışsız bir odada kalmak gibi’ dediğinde anlayabiliyorsunuz. Metafor bize bir yaşantının kapılarını aralıyor. Daha derinlerde bir yerde saklı kalmış, nebula halinde bir duyguyu yakalamanızı ve dünyaya çıkarmanızı sağlıyor. Bu manada şifa verici olduğunu düşünüyorum. Has şiir bize hissedip de adını koyamadığımız şeyi anlamlandırabilmekte yardımcı olur. Bizi sarsar, kendimizle karşılaştırır. Bu açıdan şiiri iç dökmekten ya da kendiyle hasbıhalden ziyade terapi odasının sözlü süreçlerine daha yakın buluyorum. Danışanın, sadece erbabının anlayacağı kapalı, kesik, eksiltili, dönüşmüş anlatımı, sözün adeta bir tercüme sürecinden sonra tıpkı rüyaların dili gibi sahibine göre yeniden yapılandırılarak, yorumlanarak bir anlam kazanması dile getirilenleri şiire yakınlaştırır. Hep söylerim, bazı terapi seansları şiire benzer, ruhum öyle yıkanır o odada. Şiir diyemiyorsak da poetik metinler oldukları rahatlıkla iddia edilebilir. Hem şiir hem de psikoterapi, duygular hakkında düşünme ve “düşünceler hakkında hissetme” girişimleri olarak görülebilir: Zihinselleştirmenin özü budur. İnsanlar, aşk, sevinç, umutsuzluk, ölüm ve kayıp gibi yüksek bir duygu durumundayken şiire ve psikoterapiye başvururlar.

– Ricat, İki Güneş Arasında ve Hızır ile Roza başlıklarıyla bir araya gelmiş Bütün Şiirler kitabınızda pek çokları gibi benim de kapılıp ezber ettiğim Ruknettin’in kalbi için kehanetler adlı şiiriniz bir hekimin hastası gibi konuşuyor. Öyle bir hasta ki, ‘gayya kuyusu’ derken okuru da o kuyunun içine indiriyor. Halini böyle beyan edebilmesi bir şairin hekim bile olsa insan okumaktan, dinlemekten yaralar aldığını düşündürüyor. Elbette hekimler de hastalanabilir gayet de tabii. İnsan dinlemek kolay iş değil. Aşağıdaki şiirinizde de böyle bir beyan var sanki? Şiir şifalı bir şey evet ama şiir yazmakla okumak arasındaki gibi iyileşmekle ötelemek arasında da bir fark var mı? Öteleyen iyileşir mi?

dileseler Tanrı’dan
ruhun eşsiz karanlığına
gözleri alıştıracak bir lamba
bir yöne tayini ya da
yağmurla boran
yolla yolcu arasında
dans eden psikiyatristler
bir kendilerini iyileştirebilseler!

Hepimiz belki de ‘yaralı şifacılar’ız ve kendi şifamızı arıyoruz

Tam isabet! İnsanlar kendi yaralarını sağaltmak istemeseler niye psikiyatri hekimi olmaya niyetlensinler? Hepimiz belki de ‘yaralı şifacılar’ız ve kendi şifamızı arıyoruz. ‘Ruhumun kuyularına bağırıp da/ Gelen sesle dönmeseydim meşke/ Neme gerekti benim tababet-i ruhiye?’… Bir şairin şiiri her zaman hülyalı, coşkulu, ümitli kılmaz dinleyeni, bazen de şairin dilinden okurun ruhuna ifritler, kezzap ve agular bulaşır. Kömür dumanı gibi soluduğunuz bir şiirle zehirlenebilirsiniz. Bazı şiirlerden sonra insan onulmaz yaralarıyla baş başa kalabiliyor. Aynı şey, terapi odalarında da gerçekleşebiliyor. “Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzuli’yem/ Bu alamet ile bulur beni soran olsa nâm-ü nişânımı” beyitini çok severim, bir kitabıma da isim olarak verdim. Bizim danışanlarımızın bilhassa ağır yaralanmış, bimar ruhlar arasından, kendi ufunetini güvenip eline sarıldığı doktoru da tanısın isteyenlerin içinden geldiği göz önüne alınırsa, daha ağır bir mesleki risk altında olduğu da söylenebilir ruh hekimlerinin. Mesleğimin başında, henüz daha tecrübesiz olduğum zamanlarda terapi odasındaki bu aktarımın etkisinde daha ağır şekilde kalıyordum ben de. İsmet Özel, “Dünyaya alışan şiir yazamaz” demişti. Maalesef zamanla şairliğimin yerini psikiyatristliğimin almasının nedeni de bu dünyaya alışma süreci. ‘Şair ve doktor’ başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: ‘Daha derin yaralar için doktor yetmez. Şairin de orada olması gerekir.’  Yine de şairin orada olması gereken zamanlarda halen görev başına çağırabiliyorum aziz hatırasını şükür. İyi bir şiir okuruyum üstelik öyle olduğumu düşünüyorum. Danışanlarıma şiir tavsiyelerinde bulunduğum gibi, öğrencilerime de şiirle ülfet kurmalarını salık veriyorum. Bizim mesleğimizde insan ruhunun henüz adı konulmamış ilişki, duygu ve sezgi biçimlerine muğlâk ve müphem de olsa aşina olmak için, tanı kitabının önünde yürüyebilmek için şiir, hikâye ve roman okuru olarak ince bir zevk edinmek zaruri. Bilhassa da kendi edebiyatımızın zirve isimlerini, şairleri, edipleri sürekli ve dikkatli bir nazarla okumamız lazım, çünkü her kültürün kendine münhasır anlamlandırma dinamikleri olabiliyor, bazı kültürler açısından hastalık sayılması gereken ruhsal durumlar, başka kültürün genel yapısında farklı bir raddeye kadar kabul gören, onaylanan süreçler olabiliyor. Mesela bizdeki melal duygusu veya yas süreçleri gibi. İşte bunları anlamak için de sosyolojik, antropolojik analizler kadar edebiyata da başvurmak gerekli. Edebiyatı sadece bir anlamlandırma, zihinselleştirme aracı olarak görmüyorum tabii ki, yekdil olmanın, hemdert olmanın yani empatinin belirli bir türünün iyi terapistlerin vazgeçilmez niteliği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun gibi genç meslektaşlarıma sıklıkla Neşet Ertaş gibi bu toprağın abdallarını dinlemelerini de salık veriyorum. Psikiyatri görüşmelerinde şiirler üzerinden yorum yaptığım da oluyor, görüşme sonlarında şiir salık verdiğim de. Evet, şiir terapötik bir rahatlama sağlıyor, hepimizin yaşam sevinci, direnç ve ümit aşılayan, kana doğrudan karışan ince ve derin sözlere, güzel sözlere ihtiyacı var. Gündelik yaşamını aksatacak, insanlarla ve yaşamla ilişkilerini baltalayacak kadar ruh sağlığı örselenmemiş insanların, kendi kendilerini sağaltacak rutinlerinden biri olmalı şiir ve edebiyat okurluğu, hatta yazarlığı. Bazı nevroz türleri şairin meleklerinin kanat açıklığını belirler. Rilke, “Ya şeytanlarımı kovayım derken, meleklerimi ürkütürsem?” diyerek terapi almaktan imtina etmişti. Ancak, şiirin sadece yan bir uygulama olarak kullanılabileceği daha ağır tablolarda muhakkak uzman yardımı almak gerekli. Terapi ve gerekirse ilaç desteğiyle, hastanın tekrardan yaşama tutunabileceği, rahatsızlığı yaratan iç dinamiklerini ve çevresel şartlarını şuurlu bir bakışla gözleyebileceği bir duruma getirebilmek gerekir ki hasta yaşaması gereken kederleri ve mutsuzlukları cesaretle yaşayabilsin, hayatını dönüştürebilsin. Freud başarılı bir psikanalizin, hastayı mutlu eden değil, hayatın olağan mutsuzluklarını, meşru acılarını gereğince göğüsleyebilecek duruma getiren analiz olduğu düşünürdü. Tedavi sonrasında, şiirle melale, melankoliye, daüssılaya yine güvenle düşülebilir.

Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır

Şiir demek ses demek. Her kitabın içinde bir ezgi var gibi gelir bana. O sesi duymayan kelimelerin anlamlarını anlayamaz zannederim. Şiiri, şairi çok mübalağa ettiğim düşünülmesin, çünkü her şair böyle değildir. O duymak istediğimiz sesi şiirine giydirememiştir kimi şairler. O halde o şiir kimseyi iyileştirmez. Çünkü onu yazmaya iten öfkenin içinde yazdığı şiiri de boğup bırakmıştır. “Affetmek” üzerine bir konuşmanızda şiirinizdeki sesi duyduğumdan beri böyle düşünüyorum. Ama o insana huzur veren ses sadece affetmekle kavuşulacak bir şey mi? İnsan affedilmek de istemez mi? Affedilmediğini bilen insanın şiiri neden insana iyi gelecek şarkıyı söyletmez? Affedilmediğinde ne yapmalı insan?

‘Şiir ses ile anlam arasındaki tereddüttür’ diyor Paul Valery. Şiirin kullandığı materyal, malzemesi kelimeler olduğu için sıklıkla konuşma dilinin işlevini de yüklendiği, yani bir mesaj iletmesi gerektiğini düşünür ehl-i hıred olmayan insanlar. Ancak şairin asıl işi, ruhunda biriktirip damıttığı renklerden, manzaralardan, mana ve seslerden bize bir ahenk tertip etmektir. Valery de bu sözüyle kelimelerin davranmaları gerektiği gibi davranmadığı bu halden bahsediyor gibi gelir bana. Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır. Bunu, darbenin hızı ve gücüyle, iç ritmiyle, uyağıyla, vezniyle, redifiyle de başarır. En vezinsiz görüneninde bile bir iç ahenk dalgalanır iyi şiirde. Yine İsmet Özel’in ifadesine başvuracağım, İyi şiirleri (iyi müzikte olduğu gibi) okuduktan (dinledikten) sonra eserde kendimize ait ve hiç kimseden ödünç almadığımız bir şeyi unutmuş, kaybetmiş, bırakmış gibi oluruz. Kendimize ait o şeyden vazgeçmediğimiz yahut o şeysizlikten duyduğumuz mahrumiyet acısına duçar olduğumuz zaman bir daha, biraz daha yanaşırız esere. Kendimize ait başka bir şeyi oralarda düşürmek pahasına. demişti. Bu ilişkinin, yani iki yokluğun takas edildiği, birbiriyle dolup taştığı bu alışveriş, hakikatin dile getirilebildiği en üst form kabul edilir bu sebeple. Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek. Konuşmalarımda, sözün güzelini söyleme çabam bundan. Çünkü işe yarayan tek söz, bağrımızda aşinasını bulandır. Denk geldiğiniz konuşmamın sizde bir yankı yaratabilmiş olmasının nedeni de ihtimal ki budur.

“Hınç oklarını aradım gözlerinde /Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin /Yaralar ve ışıklar içinde.“diyor Pablo Neruda. Evet, ışık yaradan sızar ve yaralarını gördüğünüz birine sonsuza dek düşmanlık edemezsiniz. Affediş belki orada başlar. Affetmek, yalnızca yapılan şey bağışlanamayacak türden bir şeyse hükmünü icra eder diyen düşünürler de var. Bu, insanın muktedir olduğu bir hal değil belki, yalnızca ilahi inayetin başarabileceği bir şey. Mesela Jankelevitch’e göre affediş beşerin takat yetiremeyeceği bir şeydir, zira ya bir mazeret ya da yanlışa çanak tutmayla zedelenecektir. Gerçek bir affediş göklerden gelen bir bağıştır, ilahi alanın beşeri alana bir temasıdır, mucizevî ve ilham vericidir. Geleceğe dönüktür ancak geçmişle ilişkimizi de değiştirebilir. İnsan, bağışlanamaz bir şey yaptığını düşündüğünde bile af dilemeli ve mümkün olduğu ölçüde davranışının sonuçlarını telafi edecek ödünleyici davranışlarda bulunmalı, bağışlanma dileğinde ısrarcı, sabitkadem olmalıdır. Muhatabı tarafından affedilemediği halde bile, insanın yükünü hafifletecek bir şeydir bu. Ayrıca hem başkalarını hem kendimizi yargılarken hiç göz önünden ayırmamamız gereken bir ölçü, insan için esas olan hata yapmamak değil, hatasıyla büyük ve güzel şeyler yapabilmesidir. İnsanın yeryüzü seferi bir hatayla ve af dileğiyle başladı, bizim mitsel öykümüz bu; “Kahramanın yolculuğu.” Hatamız başkasıyla beraber bizde de bir yara açtığında, o yarayı iyileştirmek için yaptığımız her güzel davranış, birilerine iyi gelecek ve dünyada hayrı büyütecektir. Affetmek geçmişi değiştiremez ama geleceği genişletir. Sizin de üzerine harikulade bir yazı yazdığınız, yakın zamanlarda yitirdiğimiz büyük şairimiz Sezai Karakoç, ‘Af dilemeye geldim/ Affa layık olmasam da…’ demişti. Belki bu yolculuğa önce kendimizi affedebilmekle başlamalıyız.

Hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık

Hüzün Hastalığı’nda hüznün insanı sahici kıldığını söylüyorsunuz. Böylece kendi kendime “Hüzün Hastası” teşhisini koyabiliyorum ben de. Fakat şu soruya yanıt vermek ister misiniz bilmiyorum, ben bu tanımlamayı bir hekimden çok bir şairin yaptığını düşünüyorum. Şöyle; gözlemden çok birebir tecrübe edilmiş de bu tanımlama vücut bulmuş gibi sanki. Siz hiç Hüzün Hastalığı’na kapıldınız mı? Bir yazan olarak değil bir hasta olarak soruyorum, hüzün insanı öldürecek kadar güçlü bir hastalık mıdır? Tedavisi nedir?

“Hüzün duyabilen her ruh iyiliğe muktedirdir” diyor Tom Amcanın Kulübesi’ni yazan Harriet Beecher Stowe. Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar. Kutsalla temas insanın kırılgan olduğunu fark edebilmesiyle mümkün… Hüzün insanı kendi kırılganlığıyla temasa sokar. Firavunlaşan bir ego önünde diz çökeceği bir Tanrı aramaz, o zaten kendisini tanrılaştırmıştır.  O yüzden hüznü bir hastalık olarak değil, bir uyandırma çağrısı olarak ele alıyorum. Hüznümüzün medikalize edilmesine, bir hastalığa dönüştürülmesine karşı durmalıyız. Pek çoğumuz eksikliğini hayatın dağdağasında fark etmeden yaşayıp gitse de insan yitiği olandır. Hüzün, kaygı, hüsran duyguları bizim varoluşsal zeminimiz. İnsan yaşamının potansiyel bir tekâmül süreci olmasının mesnedi bu duygular. Hekimlik, modern tıbbi bir disiplin olarak değil de kelimenin kökenindeki “hikmet” manasıyla irtibatlandırılarak ele alındığında, bu bir hikemi saptama. Şairliğime vermeniz, hüsn-ü teveccühünüz. Öte yandan, şiir de hikemi bir eyleme tarzıdır, bunu göz ardı etmiyorum. Ben de geniş ve ince düşünmeyi, derin hissetmeyi önemseyen, kör topal da olsa bu şekilde yaşama gayretinde, bunu başarabilen insanlara satırlarında bile olsa yakın olmayı seven bir insanım. “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız” diyor Nazım Hikmet’e yazdığı şiirinde Hilmi Yavuz. Hüznün bir tedavisi yok… Olmasın da. Ama sevinç ve neşe de olsun hayatımızda. İnsan hüznü hissedebildiği kadar sevince de yer açabiliyor hayatında zaten. “Hüznü” yani şair İlhami Çiçek’in tabiriyle “kalbi” olmayanın sevinçleri ve neşesi de yapma çiçekler gibi. Vitrinlik. Hüznün kendisi ölümcül değildir bu sebeple, dirimseldir hatta. Yas duygusu bile böyledir. Ama hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon öte yandan, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık. Onun için de başarılı sonuçlar veren farklı tedavi yöntemleri ve terapötik yaşam pratikleri mevcut. Benim hüznümü soruyorsunuz. Üç beş iyi şiir ve yazımın tamamı, hüznün dostluğu ve cömert ikramlarıyla ortaya çıktı.

Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır…

Konuştuğu gibi yazan biri ne iş yaparsa yapsın -güzel konuşmak sünnettir derdi dedem- güzel konuşuyorsa zaten yaraya merhem gibi bir şeydir sanırım. Bütün kitaplarınızdaki gibi gündelik hayatta da kullandığınız üslubu önemsiyorum, seviyorum. “İnsan dinlemekten bembeyaz olmuş bir adam” diyesim bile geliyor size bu yüzden. Üslubunuz sesinize, yüzünüze yayılmış sizin. Yavaşla’da (Kızılderili anlatısı) “O kadar hızlı gidiyoruz ki ruhlarımız arkada kalıyor” derken ruhun ihtiyacı olan sözlerin, değerlerin de geride kaldığını görüyoruz. İsmet Özel bir şiirinde “Ne kaybettiğini hatırla” der. Pek çok toplumda bu böyledir belki ama bir takım değerlerin temelini oluşturduğu bizim toplumumuzda üslubumuz neden değişti, konuşurken neden güzel konuşma ihtiyacı duymuyor, bunun karşımızdaki insana da iyi geleceğini düşünmüyoruz? Ne kaybettiğimizi neden hatırlamıyoruz?

İnsan kendi içinde başka bir varlık, dışarıdan göründüğü haliyle başka bir varlık. Dilerim bu güzel sözleri hak edecek bir kişiyimdir, değilsem de olurum. Eskiler, sözün canı olduğunu söylerdi. Bu, söze karşı yalnızca tasavvufi bir yaklaşım da değil. İnsanlığın en erken uygarlıklarından itibaren, modern dönemlere kadar, sözün, Tanrı kelamının varlığa şekil ve madde verdiğine inanılırdı. Sadece kitabi dinler değil üstelik malum üç kitapta da yer alır bizzat sözün varlığı yarattığına dair (Tanrı ışık olsun dedi, Başlangıçta söz vardı, Ol der ve olur) benzer ibareler. Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır: Rengi, sıcaklığı, anlamı, güzelliği. Jacques Ellul’ün Sözün Düşüşü kitabı, modernlikle beraber gelen bu zihniyet dönüşümünü çok da şiirsel anlatan bir kaynak eser, her fırsatta tavsiye ediyorum. İlahi dinlerin dışındaki inançlar da büyünün, kehanetin bu sözle yaratma yeteneğinin insan tarafından ödünç alınmış bir sureti olduğunu kabul ederdi… Rabbin isimlerinin, sıfatlarının insanda tecelli ettiğine inanan bir inanca dâhiliz, sözün canlı olduğuna ve yaratabildiğine inanıyorum ben de. Yok etmek için değil, yaşatmak için, yaşamı güçlendirmek için söz söylemek gerek, hayrı söylemek en nihayetinde budur. ‘Ya hayır söyle ya sus’, ne güzel bir öğüt değil mi? Güzelliği yitik malımız saymalıyız, her yerde onu baş tacı etmeliyiz. Biz niye böyle olduk? Çirkin söz, çirkin eylem nasıl metastaz hücresi gibi bu denli hızlı yayıldı? Bu konuda saatlerce konuşabiliriz. ‘Güzelliği arıyorsan önce sen güzel ol’ diye yazmıştım, güzellik nerede ve hangi mevzide olursak olalım her birimizin arayıp bulma sorumluluğundadır, herkes bir yerden başlasın.

Didem Madak’la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti…

– Sizi farklı kılan elbette ki şair oluşunuz. Doğarken insanın değerli olduğunu unutmamışsınız. ‘Yazan biri’ demiyorum dikkat edin lütfen. Şunun için söylüyorum, pek hoşlanmadığımı da belirterek, açık sözlü olmak gerekirse kişisel gelişim kitaplarını sahte ve ticari buluyorum, onları yazanları da. Çünkü kişiye özel değil. Herkese aynı eğitimi aynı biçimde veren sistemi eleştiren bu kitaplar zaten baştan tutarsızlık değil mi? Bu bir meydan okuma değil ama burada bir yanlış var. Kocaman bir zaman kaybını insanın kalbine bir boşluk gibi iliştiriyorlar. Öte yandan bir de ‘hasta hikâyelerini’ televizyonlara satan psikiyatrist yazarlar var. İsmi değiştirmek bir şey ifade etmiyor, çünkü hikâye değişmiyor. Bir terapi gibi değil, toplumsal bir travma veba gibi yayılıyor, “bütün bunlar gerçek mi?” diye… Bir kritik yaratmak için değil ama bir hekim olarak bütün bunları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Psikiyatri ve Kültür‘e buradan bakarsak eğer bu insanların kaderine, hayatına negatif bir müdahalede bulunmak değil midir?

Kişisel gelişim pazarı, mutluluk vecibesinin insanlara dikte edildiği ve bunun da ancak sosyal persona, romantik ilişki ve maddi başarı alanlarına bir kariyer gibi yaklaşarak elde edilebileceğine dair bir anlayışı zihinlere zerk eden modern bir kült. ‘Mutluluk Endüstrisi’ deniliyor buna. Belirttiğiniz gibi şahsi niteliklerin göz ardı edildiği ve tamamen kişinin kendi imajını bir tüketim nesnesi gibi pazarlamasına yönelik geliştirilmiş stratejilerden müteşekkil. Kadim geleneklerin insanı terbiye eden tekâmül ve olgunlaşma süreçlerinde, insanın “olma” kaygısı odak noktadayken, kişisel gelişimde odakta yer alan “sahip olma”; prestijli bir işe, vitrinde yer alacak eş- sevgili, başarılı çocuklara, network işlevi görecek sosyal çevreye, maddi imkânlara nasıl erişilebileceğine dair tüyolar, kısa yollar, dışarıdan sokma akıllar. Oysa mutluluk, sahip olarak elde edilebilecek bir hal değil, mutluluğu kabul edebilecek ruhsal bir dönüşüm gerçekleşmeden insan sadece ele geçirmenin anlık coşkularıyla yetinmek zorunda kalacak. Anadolu kültüründe yaygın olarak yapılan bir yörük duası çalındı yakınlarda kulağıma: “Allah’ım! İlk önce dağa taşa ver. Ormana, hayvanlara, suya ver. Ondan sonra insanlara, kapı komşuma, muhtaç olana ver. Peşi sıra da bana ver!..” diye. Bunu kişisel gelişim kitaplarında bulamazsınız. İnsan evladı çok geniş bir varlık halkasının bağımlı ancak ikame edilemez bir parçası madem, içinde yaşadığı topluma bigâne kalarak yalnızca kendi selametini öncelemesi gaflettir.

İnsanların, psikolojik problemlerin herkes için olduğu, profesyonel yardım almanın, psikoterapist veya psikiyatriste gitmenin kınanacak ayıplanacak bir hal olmadığı bilincini edinmeleri açısından bu alandaki yapımları her ne kadar faydalı bulsam da, danışanların gerçek hikâyelerinin televizyonda meze yapıldığı yapımlara olumlu bakmıyorum. Ayrıca kendim seyretmesem de sosyal medyadaki tepkilerden çok ağır psikolojik duygu durumlarının istismar edildiği izlenimi edindim. İsimlerin saklanması zaten bir yasal sorumluluk. Burada yarattığı etkilerin de ötesinde bir mecra olarak televizyonun hikâyeleri dönüştürdüğü anlam zeminine dikkat etmek önemli bence. Didem Madak’la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti, Çocukken kuzenimle evcilik oynuyorduk. Dövme işini abartıp bebekleri yerden yere çalmaya başladık. Teyzem, ne yapıyorsunuz dedi, onların da canı var. Biz şaşırıp duraksadık. Onlar canlı değil ama dedik. Evet, ama demişti teyzem, siz onları canlı farz ediyordunuz döverken.” Yazarından, izleyicilerine kadar bu yapımlara konu insanların canlı insanlar olduğunun gayet bilincinde herkes ve televizyonun onların hikâyelerini nasıl kullandığına bu yüzden aldırmamız gerekiyor. Ve en nihayetinde insanların hikâyeleri onlara aittir, o hikâyeleri dönüştürmeden, olduğu gibi yazıya veya filme dökmek bir tür acı pornografisidir.

Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi

– Ruhun Labirentleri’ni okuduğumda kalabalıklara bir de onun dışındaymış gibi baktım. Eğitimin bir parçası olması gerektiği için çok ağır vakaların bulunduğu kliniklerde de bulundum. Kalabalıklara da kliniklerdeki hastalara da bakarken ‘hınç’a maruz kaldıklarını gördüm. “Çıt!” Demiş kırılmışlardı. Onarmak mümkün değildi artık onları. Hiç kimsenin hiç kimseye benzemediği halde aynı şiddete maruz kaldığını ve aynı şeyler yüzünden yaşamadıklarını sadece nefes aldıklarını gördüm. İnsanın “hiç olmasa da olur şeyler” yüzünden kendilerini mahvettiklerini… İnsan öleceğini unutur mu? Unutursa ne olur? Ruhun Labirentleri ‘modern insan’ın yarattığı ölme biçimleriyle mi dolu? İnsana gözleri görsün diye verildi ama insan bunları görmeye nasıl dayanıyor?

Ölüme, yaşamın sonunda başımıza gelecek bir biyolojik süreç olarak bakıyor büyük çoğunluk. “Bazıları kendi ölümlerini bir türlü ölemiyor, başkaları sık sık ölüyor.” diyordu Heidegger. Ölüm konuşur hayatımızın ortasında aslında daima. Kendi ölümünü ölmeyi başarabilmek için kendi hayatını yaşıyor olmanın sorumluluğunu cesaretle üstlenmek gerekiyor. Kimdi hatırlayamadım şimdi, ‘artık hayattayken ölüme ölümden sonraki hayattan daha fazla inanıyorum’ diyordu. Bir ‘yaşayanlar mezarlığı’nda yaşıyoruz ve ‘ölümden önceki hayat’ı neredeyse yaşamayı bilmiyoruz. Ve bazıları da sık sık öldürülüyor henüz yaşamları sona ermeden. Yaşam sevinçleri, hevesleri, ümitleri, güvenleri, sevme yetenekleri öldürülüyor insanların. Bunu kötülük olsun diye de yapmıyor ekseriyetle insanlar, en fenası bu. Anne-babalar, eşler, işyerinde amirler, eğitimciler, yöneticiler, akrabalar, arkadaşlar yapıyor birbirine. Hayatın gerçekleri, iş veya akademik başarının zorunlulukları, alışkanlıklar diyerek, ihtimam- dikkat- zaman eksikliğinden, sevgi ve ilgi eksikliğinden sık sık birilerini parça parça öldürüyorlar. Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi. Ama modern olmak, daha etkili silahlara, enstrümanlara sahip olmak demek aynı zamanda. İnsanlarda yaşam sevincini ve iyiliği filizlendirmeye, çiçeklendirmeye yönelik eylem ve söylemler edinmeye çabalamalıyız, bu mümkün görünmüyorsa da hiçbir şey söylemeyip geri çekilmeyi bilmeliyiz. George Eliot’un çok sevdiğim bir sözü var, mealen, ‘dünyanın iyiliği biraz da elinden kötülük gelebileceği halde bunu yapmayan, inatla gizli saklı yaşayan ve şimdi ziyaret edilmeyen mezarlarda yatan kişilerin tarihe geçmemiş eylemlerine bağlıdır.’

Yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını biliyoruz

– Bir hekim olarak da bir şair, bir öykücü olarak da yazdığınız, bir araya getirdiğiniz bütün metinlerinizde insanı mutsuz eden şeyin “unutmak” olduğunu gördüm. Ben unutmamam gereken bir şeyi unuttuğumda sanki hayatımı kaybetmiş gibi hissediyorum, bir anlığına da olsa. Fakat insanların çoğunluğu kendilerini unutmuşlar, çevrelerini. Hayatının koşulları altında ezilenler de konfor içinde yaşayanlar da öyle. Bazen insanın canı acıyacak ki yaşadığını anlayacak sözünü zalimce bulurdum. Fakat artık böyle düşünmüyorum. Acının aklı insanda sabit tutan bir yanı olmalı? Acı çekmede insanın eşiğini nasıl belirleyeceğiz? İnsan canı acımayınca daha mı çabuk unutuyor her şeyi?

Unutmak, hafızanın bir hastalığı yahut eksikliği olarak düşünüldüğünden, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derdi eskiler. Ama bunun böyle olmadığını biliyoruz bugün. İnsan, merhametle unutmaya muktedir bir varlık. Bilinçli bir unutmadan bahsetmiyorum elbette, hafıza, hatırlamanın acısının benliği parçalayacak kadar güçlü olması durumunda seçici bir ayıklamaya gidiyor ve bazı şeyleri unutuluşun sislerine gömüyor, bağıntıları nedeniyle unutması mümkün olmayan bazı şeyleri de kurgu içinde değiştiriyor, o şekilde sahte bir anıyla hatırlıyor. İnsanın zihinsel yetileri bir sağ kalım muharebesi yürütüyor, bu açıdan unutmak bir zayıflık değil, mucizevî bir meleke. Unutmanın, insanı, başına gelen şeylerin esaretinden kurtaran bir özgürlük hamlesi olduğu bile söylenebilir. Çocukluğunda sistematik olarak istismar ve şiddete maruz kalmış bir çocuğun, bu bilinçli anılarla ömür boyu yaşamak zorunda kalmasını hayal edin, böyle bir geçmiş, kusursuz bir hafızayla ancak lanetlenebilir. Bu yüzden unutmak bir lütuftur ve bunu böyle kabul etmek gerek. Ve yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını da biliyoruz. Beden hatırlar. Psikolojik rahatsızlıkların pek çoğunun kökeninde bilinçli hafızanın unuttuğu şeyler hakkında bilinçaltının attığı çığlıklar vardır. İnsan, bilinçli olarak hatırladığı şeyleri zamanla değiştirebilir, hatıraların rengi solar, sesi kesilir; ama unutmak için gömdüğü şeyler pırıl pırıl, eksilmeden, tüm yaşanmışlık duyumlarıyla saklanır bilinçaltında. Psikanaliz de bu problemli geçmişi elden çıkarabilmek için erişilebilir hale getirme sürecidir. Kişisel acıları, hazinesine hırsla sarılan cincüceler gibi saklayıp onlara sarılmanın salık verilecek bir yani yok o sebeple, insanın yüzü yaşama dönük olmalı. Zamanı geldiğinde, yeteri kadar güçlenip büyüdüğünde tekrar onları gün yüzüne çıkarıp insanın onlarla yüzleşebilmesi şartıyla… Toplumsal acılar içinse psikanaliz sürecine benzer şekilde, maşeri vicdanı tatmin eden bir yüzleşme ve adalet aşamasından geçmek gerekiyor.

Unutmak, düşünmenin de temelidir ilginç şekilde. Bağıntılar kurmak için olguların bazı yönlerini yoklarmış gibi unutarak soyutlamak ve başka şeylere benzetmek gerekir. Çünkü kavramlarla düşünürüz, nesnelerin kesin algılarıyla değil. Bu zaviyeden bakınca yazma eylemi bile hatırlama türünden değil, unutma türünden bir edimdir. Yüksek zihinsel melekelerin tamamı da böyledir. Borges’in Funes’in Belleği hikâyesi, hatırlama ve unutma hakkında çarpıcı bir hikâye, bu konuyla ilgilenenler için tavsiye ediyorum.

Modern yaşamın hızının hizmet ettiği gönüllü bir unutkanlık da var öte yandan. Milan Kundera, “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendini anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin titrek alevini söndürmek istemektedir.” sözleriyle bu sürecin dinamiklerini çok incelikle açığa vuruyor.

– Bütün pandemi boyunca insanlar şunu birden ve iyice anladılar sanırım: “Yalnızmışız!” İlk insandan bu yana belli seviyelerde biz insanoğlu bu yalnızlık duygusunu yaşadık, biliyoruz. Âdem’in yeryüzüne indiği ilk günkü yalnızlığını, Yusuf’un kuyudaki yalnızlığını, savaşların, yetimhanelerin yaşattığı yalnızlığı da tattık, biliyoruz ama insanoğlu ilk kez dünyanın en kalabalık yalnızlığını yaşadı. İnsanın ölünce uyanacağı yalnızlığı diri diri tattı. Bu şimdiye kadar bildiğimiz depresyonlardan çok daha başka bir depresyon çıkardı ortaya. Tarih boyunca her şeyi yaşamış insan neslinin giderek daha dayanıklı olması gerekmez miydi? Bütün bunlar insanın giderek daha tecrübesiz, dayanıksız olduğunu gösterdi. Neden? Tıp, teknoloji gelişirken insan neden zayıflıyor, bunu nasıl açıklarsınız?

Nasıl ki, insanlığın bugün karşılaştığı bakteri ve virüslerin iki bin yıl öncekinden daha güçlü ve dirençli olmasının nedeni, insanın daha dirençli olmasıysa, psikolojik sağlığımız açısından karşılaştığımız risklerin de daha tehlikeli olması, avuntularımızın ve meşgalelerimizin daha baskın olmasından kaynaklanıyor. Doğal olarak daha yalnızız çünkü çok daha büyük kalabalıkların içinde yaşıyoruz. Pandemiye böyle bir ortamda girdik, yani gündelik avuntularımızın neredeyse tamamına yakınından mahrum kaldık. İş yerlerinden, arkadaş çevrelerinin sosyal aktivitelerinden, cafe-restaurant- sinema- tiyatro- konser buluşmalarından. Hazırlıklı olanlar, zaten asosyal ve içedönük bir yaşam sürenler pek de etkilenmediler gözlemlediğim kadarıyla pandemi yalnızlığından. Diğerleri sosyal medya ve ekran üzerinden sosyalleşmenin yeni yöntemlerini deneyimlediler. Yüzeysel ilişkiler bir şekilde ekran aracılığıyla da sürdürülebilir ama her iki kesimden insanların da asıl eksikliğini çektiği şey, yakın temas yoksunluğu aslında. Bir tür ‘dokunma açlığı’. Göz göze temasın, birbirine sokulup gülüşmenin, kederlenmenin, kucaklaşmanın, insan dokunuşunun eksikliği, her türlü ruhsal rahatsızlık tablosunun daha da ağırlaşmasının önemli nedenlerinden.

Şifa arayan, şifa bulur

– İnsanı iyileştirmek için ilaçların, teknolojinin çoğu zaman işe yaramadığını düşünüyorum. Beni böyle konuşturan gençliğin verdiği cehalet de olabilir, ama iyileşmek istemeyen biri için bunlar etkili olmaz zaten sanırım. İnsanın iyileşmeye ikna edilmesi lazım. Bu da onun biyolojik yapısından çok manevi yapısıyla ilgili değil midir? İnsanın içine girmek, kalbine bakmak için ille de ilaçlar ya da neşter kullanmak şart mıdır? Sufi Psikoloji buradan ele alınırsa neden önemli?

Koruyucu ruh sağlığı önlemleri de diyebileceğimiz, insanın zihinsel ve ruhsal esenlik durumunu koruyan, onu geliştiren, olgunlaştıran alışkanlıklar, düşünme ve ihsas şekilleri her insanın yaşam tarzı içerisinde yer almalı zaten. Tabiat içinde geçirilecek daha uzun süreler, aile-dostlar-sevdiklerimiz ile yakın ve derin ilişkiler, sosyal sermayenin, geniş aile, komşu ilişkilerinin destek ağı, güzellik, sanat ve edebiyat, felsefe ve bilimle iç dünyayı genişletmek, daha yüce bir varlığa duyulan iman ve güven ile bunu güçlendiren ritüeller… Tüm bunlar bizim yaşama anlam katmamızı, kırılganlığımızı destekleyebilmemizi sağlar. Bunların bazılarını bize başvuran danışanlarımıza da şahsi niteliklerine göre tavsiye ediyoruz zaten. Psikoterapinin açığa çıkardığı, bilinçdışı acılar ve çevresel-kültürel şartların hastaların ruh durumları üzerindeki etkisini analiz ederken bu enstrümanların faydasını göz ardı etmiyoruz. Ancak, ruhsal rahatsızlıkların fizyolojik sonuçlar doğurduğu veya zaten mevcut bazı fizyolojik rahatsızlıkların etkili olduğu hastalıklarda ilaç kullanımı, hastanın yaşamını sadece kolaylaştırmakla ve düzeltmekle kalmaz, kurtarır da. Modern tıbbın gelişimini göz ardı ederek kurtarabileceğimiz, bir nebze rahat nefes aldırabileceğimiz hayatlardan bu yardımı esirgemek, hekimlik mesleğinin deontolojisiyle çelişen bir hal. Bu açıdan, ilaç kullanılması gereken durumlarda sadece terapötik uygulamalardan medet beklemek geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlara yol açabilir. Öte yanda psikoterapide iyileşmenin kişinin kendi sorunlarını hikâye edebilmesiyle başladığı söylenir. Şifa arayan, şifa bulur. Pek çok ruhsal tedavide asıl iyileştirici etken kişide uyandırdığı ümittir. Kişinin anlaşıldığını ve bu yüzden yardım görebileceğini düşünmesi iyileşmeyi ateşleyen ana yakıttır. Her sorun ilaçlarla çözülmez. Anlam arayışları, evlat kayıpları, manevi buhranlar standart tedavi yaklaşımlarıyla değil varoluşa dair derin sularda yüzmeyi göze alarak göğüslenip anlaşılabilir. Pozitivist tıp paradigmasının boşa düştüğü yerler çoktur. Bir ölümü söylerken insanların inandığı anlam dairesine yaslanmak tıp adamlarını da rahatlatır. Psikoterapi seansında ‘Tanrıya kırgınım’ diye söze başlayan birisine, ‘Ben bilim adamıyım, o konularla ilgilenmem’ diyebilir misiniz?

Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz

– Son olarak siz de farkındasınız elbette artık eşikleri çatlatacak seviyede yükselen toplumsal çöküşün. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, işsizlik, derin yoksulluk insanın ruh sağlını bozmada geçerli nedenlerin temeli çoğunlukla bunlardan ibaret. Bütün bunların yaşandığı bir ülkede elbette o ülkeyi yönetenlerin bu konuyla ilgili iki ayrı bakanlığının olup bu konulara eğilmemesi de bana göre sosyolojiden çok psikolojinin konusu. Toplumun ruh sağlığı ve rehabilitasyonu konusunda insanlara ve onları yönetenlere ne tavsiye edersiniz?

‘Çöküş’ benim katılmak istemeyeceğim bir kelime olur. Ben yaraların sarılabilirliğine, umudun bir yol bulup bize şifa verebileceğine, hatalarımızdan öğrenmeyi bilirsek yarının bugünden güzel olabileceğine inanmak istiyorum. Kötülük her yer ve toplumda var, yeni iletişim araçlarıyla daha gözle görülür hale gelmiş bulunuyor. Bu da her birimize sorumluluk yüklüyor: ‘Ben ne yapabilirim?’ Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz. Pek çok olumsuzluğa rağmen dinamik ve zor zamanlarda kenetlenebileceğini göstermiş bir toplumda yaşıyoruz. Hoyratlığın, psikopatlığın, nobranlık ve suiistimalin yeterince cezalandırılabildiği adil bir toplum inşa etmeye çalışmalıyız. İyilerin mükâfatlandırılıp kötülerin hak ettiği cezayı bulduğu bir toplum olamazsak yılgınlık bizi teslim alır. Modern kentlerde insanların ruh sağlığını etkileyen çevresel koşullardan (dikey yapılaşma, orman ve koruların azalması, ulaşım için harcanan vaktin uzunluğu, çalışma süreleri ve şartları, eğitimdeki müfredat yükü ve süresi vs.), sosyal sermayenin (aile, komşuluk, güven ve dayanışmayı sağlayan ilişkilerin tamamı) korunmasına kadar kamu otoritelerine pek çok görev düşüyor. Söylediğiniz gibi derin yoksulluk, eğitimli gençlerin işsizliği ve geleceğe ilişkin güvensizlik de ruhsal problemlerin artışındaki önemli etkenlerden biri.  Sosyal eşitsizlik gerek beden gerekse de ruh sağlığı için en önemli belirleyicilerden birisi, eşitsizlik arttığında sağlıksızlık da artıyor. İnsanların toplumumuzda haysiyetleriyle yaşama hakkına asla halel gelmemesi gerekir. ‘Bütün diğer değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun davasını sürdürdükleri ölçüde değerdir‘ der bilge sosyolog Zygmunt Bauman. İnsana yapılacak en büyük kötülüklerden biri ona karşı kayıtsız kalmaktır. Kayıtsız kalmak onun insanlığını azaltmak, onun haysiyetini zedelemek demektir. Kayıtsızlığın bir biçimi de onun biricikliğini tanımamak, onun iç dünyasının zenginliğini görmezden gelmektir. Kültürler arası düzlemde düşünürsek, insanı kendi varoluşunun biricikliğiyle kavramadığımızda bizden farklı düşünenden yahut sokaktaki göçmenden bir tehdit üretebiliriz. Her türlü siyaset insanı mihver almalı ve ondaki çeşitliliği, zenginliği, rengi, farklılığı görebilmelidir.

Kadın ve çocukların sömürüsüne, fiziksel veya psikolojik, ekonomik şiddete maruz bırakılmasına göz yuman uygulamalar, düzenlemeler ve bazı görevlilerin görev ihmali, ardında pek çok mağdur ve kurban bırakıyor. Olumsuz örnekleri sayıp dökebiliriz ancak bu alanda büyük bir gayretle çalışan kamu görevli ve kurumlarını da tanıma imkânım oldu. Eşgüdüm eksik kalırsa ferdi gayretler de bir süre sonra yorgunlukla boşa düşüyor. Daha insani, birey haklarını güçlendirmeye yönelik tedbirlere ağırlık verilmesi, sosyal hukuk devleti ilkesinin geniş yorumlarının faaliyete geçirilmesi gerekiyor.  Koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin, sağlık kuruluşlarında olduğu kadar eğitim kurumlarında ve öğrenci yurtlarında da yaygınlaştırılması, sosyal hizmet görevlilerinin dezavantajlı durumdaki kişiler için daha aktif rol alması da öncelikle alınacak tedbirler arasında. Ama her şeyden evvel bir ‘konuşma ahlak’ını tahkim etmemiz gerekiyor, vatanını farklı biçimlerde seven insanların birbirinden itaat talep etmedikleri, sadece konuşmayı istedikleri, birbirlerinden öğrenebilecek bir şeyleri olduğu hissiyle bir ‘diyalojik konuşma’yı başlattıkları bir güzel ahlakı filizlendirmeliyiz.

– İnsanlar sonradan tanışmazlar, tanıştıklarını sandıkları gün birbirlerini hatırlarlar. Böyle düşünmek, buna inanmak benim çok hoşuma gidiyor. Beni yanıtladınız, beni hatırladınız diyorum. Teşekkür ederim, bir gün yan yana gelmek dilerim.

Ben de teşekkür ederim, bu içten ve güzel sorularınız için. “Kalpten kalbe bir yol vardır” diyor Neşet usta, tez zamanda görüşmek dileğiyle.

Ayfer Feriha

İnsanın sessizce yaşayacağı bir histir keder, içe doğru derinleşme sağlayan, sizi manevî yönden olgunlaştıran, dünyanın kırılganlığını ve geçiciliğini duyuran bir his. Kederin artık ilerlemiş bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz depresyon, bir sosyologun betimlemesiyle, ‘kendi olma yorgunluğu’dur. İnsan bazen kendisi olmaktan yorulup ümitsizliğe düşebilir. Ama bu sürecin sonunda kendisini zenginleştirebilecek bir tecrübe edinir, hayata dair bir bilgi devşirir buradan. İnsanın iç dünyası mahremdir, oraya herkes elini kolunu sallayarak giremez, kırılganlık ve üzüntüler gösteri programlarına meze yapılamaz.

Kemal Sayar

ileŞiir Antolojim

Yapan Hak. Başka fâil mevcut değil. O, Hakk’ın emrinde bir vâsıtadan ibâret.

Beni Dinleyen Yok Ama

Bir gün Dost, yakınları ile bir arada iken: “Bir şey söyle de dinleyelim,” teklifinde bulunmuş, o da gene, alaya alınmaktan bizar: “Efendim, herkes bana gülüyor,” deyince: “Sen söyle oğlum, onlar değil, ben dinliyorum,” diyerek etrâfın hareketini tasvip etmediğini ihsas etmişti.

**

“İsmâilim, Nûr-ı Aynım!

Mektubunu aldım, memnun oldum. Seni, Cenâb-ı Mevlâ’nın ve Hz. Pîr’in himâyesine emânet ederim.

Oğlum, dâimâ basiret üzere olup, halka şef­katle muâmele eyle ki, amellerin âlâsı, güzel ahlâktır. Resûlullah Efendimiz: “Dili tatlı olanın dostu çok olur,” buyurur.

Halkın aybını ört, yüzlerine vurma. Mâlûmdur ki, Allâh’ın sünneti, aybı yüze vurmamaktır. Resûlullâh’ın sünneti halka müdârâ, ehlullâhın sünneti ise, halktan gelen ezâ ve cefâya taham­müldür.

Gazabını yutmaya çalış. Vaktini ganimet bi­lip nefsini silmeğe gayret et. Fırsat elde iken, zamânını, kemâl tahsili yolunda sarfeyle. Dâimâ nefsine muhâlefet üzere ol. Halkın çevrini, nefs mücâhedesi addedip tahammül eyle ki rûhun kuvvet bulsun, mânen terakki edesin. Bu âlem fânidir; bakası Hakk’ın rızâsıdır. Onu tahsile ça­lış. Yâr-ı Kadîmim, Elest’te nedimim Osmanımı hiç bir veçhile üzme.

Ismâilim, dünyâya geldin geleli, bir günün bir güne benzediğini gördün mü? Demek oluyor ki mârifet, basiret gözü ile etrâfına nazar edip, Hak nûrunu çeşitli varlıklarda tekrarsız seyre­derek, her birinden mutlak vücûdun tecellîsini görebilmektir. Hemen Cenâb-ı Hak, bu irfan cen­netine girmek nasip eylesin ve mecâza tutulup kalmaktan halâs ederek dâimi hayâta vâsıl et­sin.

İsmâilim! İştiyâkının eseri, şüphesiz bizi de müteessir etmektedir. Fakat emir ve ferman Allâh’ın olduğu için, rızâdan başka ne çâre? Sûrette iştiyak varsa da, gönüldeki birliğe hiç bir veçhile halel gelmez.

İnsana, bu unsurî ve maddî vücut, ancak rûhun taayyünü ve sıfat mertebelerini isbat için verilmiştir. Bu yüzden vaktini ganimet bilip, zat şuhûduna çalış ki hâdiselerin iniş çıkış ve değiş­meleri gamından halâs olasın.

“Külle yevmin hüve fî-şe’n [Er-Rahman Sûresi, 29. âyet.] gereğince, İlâhî tecellî, hergün bir başka sûret giyip, yeniden ye­niye ve tekrarsız olarak zuhur etmektedir. Lâkin bu da şimşek gibi sür’atle seyrettiğinden, gözü­nü, tecellî sâhibinden ayırmayıp tecellî olunana gönül kaptırmamalıdır. Tâ ki mecâza bağlanıp kalarak Hak’tan ayrılığa düşmeyesin. Zîra, zuhûrun devâmı yoktur. Sebâtı olmayana takılıp kalanlar için ise perişanlık mukarrerdir. Devam istersen, mânâdan ayrılma!

İsmâilim! Bil ki, bu dünyâya geliş ve gidişten maksat, ancak mârifet-i zâtîdir ve mârifet-i zâtî de bu âleme mahsustur. Ölüm, hayvânî ruh için­dir. İzâfî ruh ise dizgine gelmez. Ona son yoktur. Ulvî rûhun, beden kaydına girerek bu dünyâya gelişi, çeşitli aynalarda Hakk’ın birliğini görmek içindir vesselâm.”

Dost / Sâmiha Ayverdi

Nerde kaldın, nerdesin?

Akşam oldu.

Yüreğim, varını yoğunu müsrifçe harcayan bir bahar kadar gamsız, seni bekliyor.

Nerde kaldın?

Nerdesin, ey gönüller fırtınası?

Yaz meltemleriyle tatlı tatlı çırpınan bir perde gibi, yüreğimin açık duran penceresinde, halecan ve ümitle kabarıp taşarak seni bekliyorum.

Nerde kaldın, nerdesin?

Es!

Gizlendiğin yerden çık artık, ey gönüller fırtınası!

Evvelce nasıl, ne diye geldin?

Geldin de azamet ve haşmetinle uğuldar olup, bu câhil yüreği, gömülü olduğu alaca karanlıktan çıkardın, göz kamaştırıcı sırlarınla yüz yüze getirdin, sonra da kaçtın, günlerin gecelerin ardına saklandın, ey zâlim rüzgâr, ey gönüller fırtınası!

Akşam basıyor. Karanlıktan da aydınlıktan da uzak olan bu kişmîrî gök, bir siyâhî köle ile, bir sarışın câriyeden doğmuş, çalık renkli melez edâsıyle karşımda boy göstermekte. Benden ne istiyor?

Dilini dileğini anlamıyorum ki…

Gel, gel de sen sor…

Sen anla ey koca saltanatlım, ey gönül fırtınası!

Senin için cihet zaman ne ola?

Doğudan es, batıdan es, yerden es, gökten es…

İster öldür, ister dirilt, ey gönül fırtınası!

Seni kim istemezse istemesin.

Heybetinden dehşetinden kim korkarsa korksun, kim kaçarsa kaçsın.

İstemeyeni sen de isteme, kaçandan sen de kaç.

Ammâ o meçhul inzivândan benim için çık.

Es, uğulda; ey gönül fırtınası!

Sâmiha Ayverdi – Hancı

Kimler

Kendileri için doğmamış kendileri için yaşamamış bu uluları, ne yazık ki, bugün körebe şaşkınlığı içine düşmüş dünyâ, farketmeyecek bir gaflet içindedir. Kim bilir, daha ne kadar zaman kollayıp aramayı da düşünemeyecektir.

Hâlbuki yaradılış âlemi içinde tecellîleri eksiksiz olan Allah, evliyâsını eksik eder mi?

Yeter ki kütle uyansın ve gene bu merkezlerin etraflarında kurtuluşunu aramak ihtiyâcını duysun? Arayıcı olan, elbette bir gün bulucu da olur.

Aldatma

Odadaki kediyi dışarı çıkarmak için kapı önüne gidip, sanki elinde, verilecek bir yiyecek varmış gibi: Pisi pisi… diye hayvancağızı çağıran kimseyi şöyle ikâz ettiler:

“Elinde verilecek bir şey varsa çağır. Yoksa, varmış gibi yapıp aldatma!”

Değil insanların, hiç bir mahlûkun aldatılmasına tahammülü olmayan Dost, sahtekârlığa ve yalana, en basit hâllerde dahî tahammülü olmadığını her vesîle ile göstermekten geri kalmamıştır.

Bağışlama

“Sayısız günahlarımızı affeden Allâh’ın bir kulu olarak, neden bir suçu bağışlamayayım?”

demekle, etrâfının muhtemel itirazlarını önlemişti.

Dost’a dost olamamış ve ona maddî mânevi zararı dokunmuş bir başka kimse de vardı.

Bu adam hakkında, kalbimde en ufak bir in­cinme yok… Yapan Hak. Başka fâil mevcut değil. O, Hakk’ın emrinde bir vâsıtadan ibâret.

Vaktiyle bize küçük bir iyiliği dokunmuştu. Ancak o iyiliğin yâdından başka bir şey düşüne­miyorum ve selâmete ermesini, hayırlar bulma­sını temenni ediyorum.”

Yalan

Dost, pencereden bakıyordu:

“Size bir yalan… Ayşe Hanım geliyor!” dedi.

Herkes pencereye giderek baktı.

“Size bir yalan… dediğim hâlde, gene baktı­nız! İşte dünyâ da böyle. Yalan olduğu biline bili­ne kanılıyor!”

Sen Kendini Affettin mi?

Amca torunu hanımefendi devam ediyor:

Artık büyümüştüm. Ammâ gene bir hastalıktan kalktığım için, mektepte sene kaybetmiştim. Bu yüz­den de, iki sınıfın imtihânını vermeğe kararlı bulunu­yordum. Halbuki Büyüğüm, sıhhatimi düşünerek, bu fikrimi pek beğenmedi ise de, ben kararımdan cayma­dım.

Lâkin bu defâ da zâtürreye tutuldum ve tabiî ki düşüncem tatbik edilemedi. Zaman geçti, gene iyileştim. Fakat içimde bir azap vardı. Sağlığımı düşünen Büyüğümü dinlememiştim. Af dilemeğe karar verdim, ve diledim. Beni dinledikten sonra, tek cevâbı: “Sen kendini affettin mi?” demek oldu.

Artık genç kızlık çağından, evlilik devresine gir­miştim. Kocam subaydı. Tâyin olduğumuz yerlere berâberce gidiyorduk. Ammâ her sene, yaz mevsimin­de İstanbul’a geliyordum.

Bir seferinde avdet zamânım gelmiş, vedâ ediyor­dum ki ağzımdan, şükürsüzlüğe kaçan ve pek hoş ol­mayan bir söz çıktı. O zaman Büyüğüm: “Sen kızını sever misin?” dedi. “Evet Efendim!” dedim. Tekrar: ‘Bir hatâsını gördüğünde azarlar mısın?’ diye sor­duğunda, gene, evet, dedim.

“Sen bir kul olduğun hâlde, evlâdının terbi­yesini düşünürsün de, Allah, kullarının hayrı için neler yapmaz?

Senin iyi gördüğün şeyler içinde ne kötülük­ler, kötü gördüğün şeyler içinde de ne iyilikler vardır. Haydi güle güle kızım!” diyerek beni uğur­ladı.

Bu ayrılış için aşırı sızıldanmış ve hâlime râzı ol­mamış bulunduğumu hissederek dışarı çıktım.

Sâmiha Ayverdi

ileŞiir Antolojim

Hasan Kaygusuz’un ardından; “Yaran iyileşti mi yavrum!”

Banazı’dan gelen bir telefon, yüreğim ağzımda beklemekte olduğum acı haberi ulaştırdı: “Arkadaşın Hasan bugün saat 11.00’de vefat etti. Selası okundu” 

Mukadder akıbetin pek yakında tecelli edeceğini bilsen de, verilmiş son nefesin haberini almak yüreklerde derin iz bırakıyor. 

Hasan Kaygusuz’u, yıllar önce kitap almak için sıkça uğradığım Kiğılı Pasajındaki Fidan Kitabevi’nde çalışırken tanımıştım. Kitap dostuydu. Okurdu. Düşünürdü. Analitik yorumlar yapardı. Entelektüel birikimi vardı. Fikir ve düşünce dünyamıza hakimdi. O gün bugündür dostluğumuz hiç ara vermeden devam etti. 

Kitap sevgisiyle başlayan dostluğumuz doğa sevgisiyle artarak devam etti. Banazı’da Beydağı ve Kuzugölü’ne yaptığımız gezilerde bize rehberlik eder, gezdirirdi. En son Kuzugölü Vadisi’ne gitmiştik. 

O meşhur sırt çantasını alır her gün Beydağlarına çıkar, çektiği fotoğrafları sosyal medya hesaplarında yayınlardı. Tam bir tabiat sevdalısı, çevre ve hayvan dostu idi…

Dağlarda gezerken, kayaların üstünden atlar, en zorlu geçitlerden bir ceylan gibi geçerdi. Canı bir kuş gibi hafifti. Sigara da içmesine rağmen zorlu parkurlarda hiç nefesi tıkanmazdı. Hatta beni bile geride bırakırdı. Dağların yalnız kurdu idi. 

Gezerken, içine attığı (sonradan öğrendiğim) dertlerini asla anlatmaz, hüznünü ve üzüntüsünü asla belli etmezdi. Kuzugölü vadisinde çiçeklerle sohbet ederken, nerden bilecektim, sessizce derdini kuşlara ve kelebeklere anlattığını… Nerden bilecektim bu ceylan koşulu yiğidin, içinde onulmaz bir yara, tükenmez bir hüznün yer ettiğini… Habis tümörün sincice içine yerleşip sessizce Hasan’ımı kuşattığını… 

9 Şubat günü, Banazı tarafına yaptığım bahçe yollarındaki gezi sırasında öğrendim, Hasan’ın bu melun hastalığa yakalandığını ve evde son günlerini yaşadığını… Habis tümör o kadar büyümüş ve bütün vücuduna yayılmış ki, doktor yapacak bir şey yok, eve götürün demiş… 

Hemen evine gittim. Son kez değerli dostumu göreyim, dedim. Uyuyor dediler.  Göremedim Hasan’ı… Anne Kadriye teyze adeta yıkılmıştı, ağlıyor ve “Hasan bizi yaktı” diyordu. “Hasan, ben ölürsem sana kim bakacak” diyormuş sürekli… Ama kim bilebilirdi ki, annesinden önce gidecek. 

Eve geldim, telefondan yazdım, “Hasan geldim seni göremedim” dedim. “Gece sancılarım var, ayağına sağlık” diye cevap yazmış. “İnşallah iyileşirsin, tekrar Kuzugölü Vadisi’ne gideriz” dedim. Nasip olmadı. 

Bu yazışmamızdan sekiz gün sonra Hasan, fani dünyaya gözlerini yumdu. Cenazesine gittiğimde annesi morgdan çıkarılan tabutun üzerine sarıldı. Feryadı yürekleri dağladı: “Yavrum Hasan, yaran iyileşti mi, sancıların durdu mu, rahata erdin mi? Hasan beni bırakıp nereye gidiyorsun. Ben de seninle geliyorum!” 

Atalarımız boşuna söylememiş, “Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar”. Diğer bir atasözümüz de: “Ateş düştüğü yeri yakar” diyor. Ne kadar doğru…

Hasan’ı Banazı mezarlığında, çok sevdiği köyünü ve defalarca adım adım gezdiği, derdini ve hüznünü anlattığı Beydağı’na bakan hakim bir yere defnettik. 

Sevgili Hasan;

Kitaplar ve kuşlar öksüz kaldı. Ana yüreğini yakıp da gittin. Bana kim “Hacım” diyecek?  Bu dağları, vadileri sensiz nasıl gezeceğim. Bak, bu sene bolca yağmur ve kar yağdı, baharın tabiat şenlenecek, dereler coşacak, her tarafta o çok sevdiğin çiçekler açacak, uçan kelebeklerin peşinde koşacaktın. Ben şimdi sensiz nasıl gezeceğim Beydağı’nı, nasıl koklayacağım çiçekleri, nasıl çekeceğim Kuzu Vadisi’ni… 

Ya kitaplar? Sensiz nasıl çevireceğim kitap sayfalarını? Ben kime “dostum” diyeceğim? Kiminle kitap, sanat, felsefe sohbetleri yapacağım? Kiminle tatlı tatlı tartışacağım? 

Bırakıp gittin bizi onulmaz bir yara ile… Senin yaran iyileşti, sancın durdu, dünya gailen sona erdi? 

Ya sevgili annen Kadriye Teyze, ya biz? 

Rabbim annene, yakınlarına sabırlar versin, sana rahmet eylesin, mekânın cennet olsun sevgili dostum Hasan…

Alişan Hayırlı

ileŞiir Antolojim

Bela Tarr: Film yapmayı bıraktım. Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki?

İnsan film yapma işine “film yapımcısı” olarak girişmez. Daha çok içten gelen bir mecburiyet duyar. Onu kışkırtır bu, ona dokunur, ona ilham olur. Böylece üzerine düşünmeye başlar. Sakince, yavaşça, dikkatlice bir şeyleri hissetmeye başlar. Fakat bu, oldukça incelikli ve hassas bir şeydir. Bunu bir baltayla gerçekleştiremezsiniz. Ağaç kesme işi değildir yapılan. Aslında bu, hemen her şey için geçerlidir muhtemelen. Yazıda, resimde, dansta, tiyatroda, müzikte, vs.

Bir endüstriden bahsettiğimiz için buradaki temel sorun bir filmin kendisine nasıl baktığımız oluyorBenim bakış açım filmin hala yedinci sanat olduğu yönünde. Ve böyle de ele alınmalıdır. Yani gösteri dünyasının bir parçası olarak değil. Bugün dünyada geniş ölçüde böyle kabul ediliyor. Ama ben müzede sergilenecek eski kafalı biriyim, yaşım ve otoritem dolayısıyla buna bağlı kalabilirim ama şu an için, bu durum saçmalıktır. Yani insanlarla, ruha sahip oyuncularla hayata dair bir şeyler hakkında konuşurken endüstriden bahsetmenin anlamı yoktur. Endüstriden bahseden salaktır, ahmaktır. Bağışlayın beni, ama sert sözler kullanmaya mecburum.

Bir süreklilik söz konusu burada. Her zaman farklı düşünen insanlar olacaktır. Her zaman başkalarına kıyasla hayatta farklı şeylerin farkına varan insanlar olacaktır. Ve sonra tüm bunlardan bir şeyler ortaya çıkar ama bir karar verme meselesi değildir bu. Dahası, “bağımsız film” denen şey de ahmaklıktır. Tam olarak neyden bağımsızsın? Hiçbir şeyden bağımsız değilsindir. Bir kameraya ihtiyacın vardır. Şu kamerayı Nikon üretiyor ve o da büyük bir kapitalist şirkettir. Eşek yüküyle para istiyorlar bunun için ve hiç utanmadıkları kocaman bir kâr elde ediyorlar. Dolayısıyla bağımsız değilsinizdir, bu boka ihtiyacınız vardır ve bir şeyler yapmak için bunu alacaksınızdır.

Mutlak bir bağımsızlık yoktur, en azından ben olmayacağına inanıyorum. Topluma, insanlara ve alışverişe çıktığınızda dükkanlara bağımlısınızdır. Bir bütünün parçası oldukça bağımsız değilsinizdir. Bu bütüne ister hayat deyin, ister toplum veya bambaşka bir şey. Bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. Tabii doğal olarak tüm bunları nasıl değiştireceğinizi de öğrenmek zorundasınız. En nihayetinde tüm mesele gelip buna dayanır. Bir şeyler yapan veya yaratan birileri dünyayı değiştirmeye girişmiş olur. Dünyanın değişmeye ihtiyacı var. Hepimiz biliyoruz bunu. Eğer biri büyük torununun veya büyük büyük torunun sinemaya gidebilmesini istiyorsa veya yemek bulmasını istiyorsa değişim şart. Çünkü işler bugünkü gibi devam ederse yiyecek bir şey bulunmayacak. Su, yiyecek, hiçbir şey olmayacak. Bu bok küresel bir hal aldı artık. Durum gayet basit: Gözlerimizi açmazsak veya bir şeyler yapmaya başlamazsak yakında her şey bitecek. Bir kıyamet senaryosu değil bu. Basit bir gerçek sadece. Tek yapmanız gereken internete girmek. Durumumuza dair haberler sel gibi akıyor: Korkutucu.

Sert ve şiddetli bir sürecin ardından otokrasi, yönetimi demokrasiden devraldıktan sonra Macar sinemasının üzücü durumunda projektöre yansıtılacak hiçbir şey olmadığını söylemiştim. Bu, Macar sinemasının iki yıl duraklamasının fiilen iki yıl hiçbir şey olmamasının sonucu olarak politik bir beyandı. O zamanlar bu, politik bir beyandı.

Bir kere bile olsa olumsuz bir dünya görüşü çizdiğime inanmıyorum. İnsanların gelip gittiğine, dünyayı gördüklerine ve ne gördüklerini ifade etmeye çalıştıklarına inanıyorum. Gerçeklik vardır, onu görürsünüz, onun bir parçasısınızdır sadece görmekle kalmazsınız, onun içindesinizdir, gerçeği gerçek kılarsınız ve gerçek, içinizde güzelce değişim geçirir ve sonrasında bunu kendi gördüğünüz biçimde insanlarla paylaşırsınız. Bu, ne olumsuzdur ne de olumlu. Bunun bir değer işareti yoktur. Dünyayı nasıl deneyimlediğiniz ve ona nasıl tepki verdiğinizle ilgilidir. Hepsi bu. Bunun olumlu ya da olumsuz olduğunu söyleyemem. Tamamen umutsuz bir yaklaşımdır bu. Ne hissettiğinizi ifade edersiniz ve olaylar gelişir. Görünen o ki başkaları da aynısını yapıyor, sadece ben değil.

Neden teması Nietzche olan filmler yapmayı bıraktınız?

Filmlerin teması Nietzsche değildi. Zerdüşt’ün başını hatırlarsak Nietzsche şöyle der: Tanrı öldü.

Bunu düşünürsek… Kesin bir anti-yaratılış öyküsü işlersek… Bilirsiniz işte, tanrı dünyayı altı günde yarattı, önce karanlığı ışıktan ayırdı, sonra yeryüzünü, gökyüzünü falan yarattı. Altıncı günün sonunda “Bu iş oldu.” diye düşündü. Sırt üstü uzandı ve yedinci günü dinlenme günü oldu. Şimdiyse dünyaya baktığımızda Nietzsche’nin tanrı öldü görüşüne katılmak zorunda kalıyoruz. Bu sebeple her şeyi geri almalıyız ve hepsini bu filmde geri almış olduk.

Doğrusu, film yapmayı bıraktım çünkü… Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Yani demem o ki, ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki? Ölüm ve tüm diğer şeyler kıyamet gibi değildir. Kıyamet, büyük bir TV gösterisidir. Atlılarla falan. Hayır, hayır! Hayat, günler geçtikçe sessizce biter. Günlük rutininizi yaptığınızı sanırsınız, ama öyle değildir. Her gün biraz daha yaşlanırsınız, her gün biraz daha farklılaşırsınız ve bu günlük küçük farklılıklarla o noktaya çok daha fazla yaklaşmış olursunuz. Hiç gürültü çıkmaz, hiçbir şey olmaz. Öylece olup biter. Şimdi, bununla nasıl baş edeceksiniz peki? Bununla nasıl başa çıkacaksınız? Yeni bir film daha mı yapmalıyım? Ne hakkında? Yapamam. Yapmam için bir sebep yok. Sonra ne olacak ki?

Hepsi bu.


Bela Tarr
Çeviri:  Ümid Gurbanov

https://youtube.com/watch?v=RyprZDUTgy4%3Fwmode%3Dopaque
ileŞiir Antolojim

Elli Unutulmaz Aşk Kitabı

Elli unutulmaz aşk kitabını seçtik. Milena’ya Mektuplar’dan Yunus Emre Divanı’na, Huzur’dan Neşideler Neşidesi’ne, Anna Karenina’dan Leylâ ile Mecnun’a kadar, aşka farklı pencerelerden bakan 50 kitap!

“Mutlu aşk yoktur” klişesini (ya da gerçeğini) şöyle rötuşlamıştı Rougemont: “Mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur.” Yazı tarihinden 50 aşk kitabını seçmeye çalışırken, bir kere daha öğrendiğimiz şey, bu değişmez yargı oldu. Fuzûli’den Thomas Mann’a kadar, mutlu aşkın tarihini yazmamıştır hiç kimse. Böyle de olsa, elli kitabı belirlemek, bizim için kolay bir süreç değildi. Mutsuz aşklar denizinden, aşkın farklı görünümlerini ortaya koyan yapıtları seçmeye çabaladık. Yeterince ‘görülmeyen’ sahih aşk kitaplarıyla eskimez başyapıtları bir araya getirdik. Her seçim -tıpkı aşk gibi- özneldir; bizimki de öyle oldu. Öte taraftan, bu denli zor bir seçime girişmek, beraberinde bir başka soruyu getiriyor: Nedir aşk kitabı? Bir yerde, Necatigil’in Zebra’sı (“bir otel otello”!) ya da Kundera’nın Şaka’sı da aşk kitabı değil midir? Bu düğümü çözmeye çalışmak yerine, ‘ilk anlamıyla’ aşk kitaplarından oluşturduk listemizi.

Bu türden bir liste, dışarıda bıraktıklarıyla da rengini belli eder: Leyla Erbil’den Mektup Aşkları’nı, Pınar Kür’ün Yaz Gecelerinde Keman öyküsünü, Çalıkuşu’nu, Hyperion’u, Binbir Gece Masalları’nı, Dickens’ın Büyük Umutlar’ını, Lady Chatterley’in Sevgilisi’ni, Yerçekimli Karanfil’i vs. vs. çok istediğimiz halde oluşturduğumuz 50 kitaplık ‘kısa’ listeye dahil edemedik, örneğin. Aşk bir yaşam sorunu, estetiğin ve şiirin alanında olduğu için Schopenhauer ve Barthes’ın yapıtları, Ovidius’dan Aşk Sanatı, Stendhal’dan Aşk Üstüne ve Geraldy’den Aşk gibi, konuyu kavramlarla irdeleyen kitaplar -birkaç istisna hariç- dışarıda kaldı. Aşkın 50 farklı durumuna odaklandığını düşündüğümüz 50 kitabın neden listede var olduğunu aşağıda okuyacaksınız. Seçtiklerimiz, aşkın karşı konulamaz bir efendi, bazen bir aldatmaca bazen kurtarıcı olduğunu; bir tür efendi-köle ilişkisi sayılabileceğini, yakıcı bir mutlak tutkuyu taşıdığını ve bazen de yıkım olabileceğini yeterince anlatıyor zaten.

1) Kerem ile Aslı
(Yazgı olarak aşk)

Her aşk yanmakla başlar; Kerem ile Aslı’nınki yanarak tükenmekle bitiyor. Atasözlerine bile konu olan, külleri birbirine karışan bu iki âşığın destanından beri artık “Kerem derdi, Aslı derdi, dil derdi” vardır. Kerem, Ermeni keşişin güzel kızının peşinde dağları aşar. Aslı, Kerem’in küllerini toplarken saçları tutuşunca yanar. Halk edebiyatının “Leylâ ile Mecnun”u da sayılabilecek bu hikâye, hem maddî hem mistik aşkın, yeri gelince de ‘din aşkı çatışması’nın göz alıcı bir örneğidir. Kerem’i, aşkı kader olarak gördüğü için severiz. Âşık öznenin derin iç çatışması bir yana, Kerem ile Aslı’dan öğrendiğimiz değişmez bir gerçek daha var: Trajik olan aslında tek taraflı aşk değil; ‘engellenmiş’ karşılıklı aşktır.

2) Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar
(Bir İstanbul masalı olarak aşk)

Huzur, edebî niteliğiyle olduğu kadar en güzel İstanbul masalı olduğu için de âşıklar için vazgeçilmez. Mümtaz’ın Nuran’a karşı hissettiği şey, tutkulu bir aşkın ötesinde, bir dönem İstanbul’una, neredeyse ‘Boğaziçi medeniyeti’ne açılan bir penceredir. Mümtaz, ‘bir yığın imkân arasından Nuran’ı’ seçmiş ve bu hikaye Tanpınar’ın üslubuyla ölümsüzleşmiştir. Huzur, defalarca dönülmesi gereken bir başyapıt.

3) Sevgili Milena – Franz Kafka
(Kurtarıcı olarak aşk)

Kafka ile Milena’nın soylu aşkı da başka bazı büyük aşklar gibi sadece mektuplarda kaldı. “Senin” diye imzaladığı mektuplarında şöyle diyordu Kafka: “Adımı da yitirdim! Küçüle küçüle ‘Senin’ kaldı yalnız.” Bu aşkta kurtarıcı Milena’dır: “Karşındakini yalnız varlığınla kurtarabilirsin, başka hiçbir şeyin yararı yoktur.” İşte aşk, bazen kurtarıcı oluyor. Edebiyat tarihinin bu en sarsıcı aşk mektuplarını, özellikle Adalet Cimcoz’un çevirisinden okumalısınız.

4) Güvercin Gerdanlığı – İbn Hazm
(Deneyim olarak aşk)

Aşkı ‘teori’ kitaplarından değil de edebiyat yapıtlarından okumak en doğrusu. Fakat İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’nı bu yargıdan ayrı tutmak gerekiyor. “Aşk doğuştandır,” diyen İbn Hazm, yazı tarihinin en soğukkanlı ve aynı zamanda en lirik yapıtlarından birini bıraktı arkasında. Aşkı şöyle anlatıyor: “Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.” İbn Hazm, aşkın belirtilerini şöyle sıralıyor: “İlki, sevgiliyi derinden derine seyre dalmaktır. Sevgilinin bulunduğu yere gitmekte ivedilik etmek, onun yanına oturmanın yollarını aramak, sevgiliden ayrılmayı gerektirecek her türden ciddi durumu hesaba katmamak, sevdiğinin adını kendi kendine tekrarladıkça bundan hoşlanmak… Öyle anlar olur ki, gerçekten birine içtenlikle tutulan kişi büyük bir iştahla yemeğe başlar. Ama sevgilisi hatırına gelirse o anda, artık yiyecekler boğazından ileriye geçmez.(…) Gözyaşları da aşkın belirtisidir.” Şu hadis-i şerifi alıntılamayı da ihmal etmiyor İbn Hazm: “Bir kimse âşık olsa, aşkını namusunu lekelemeden korusa ve ölse, o şehittir.”

Güvercin Gerdanlığı, ölümden güçlü olan şeyin, bize ölümü göze aldıran şey olduğunu öğretiyor. Bu kitabı okumadan, aşk bilgimiz eksik kalacaktır.

5) Genç Werther’in Acıları – Johann Wolfgang von Goethe
(Yıkım olarak aşk)

Tutkulu aşkın görkemli klasiği Genç Werther’in Acıları yazıldıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. (Werther’i okuduktan sonra intihar etmek istemeyen âşık var mı?) Bu yapıtı, sadece platonik bir aşk hikâyesine indirgemek hata olur. Yine de, ortada böylesine bir aşk varsa, sanatsal bütünlüğün ikinci planda kalması kaçınılmaz oluyor. Parmağı dikkatsizlikle Lotte’nin parmağına değdiğinde bile bundan derin anlamlar çıkaran Werther! Sonsuza dek üzgün genç âşıkların hüzünlü sembolü olarak kalacak…

6) İlâhi Aşk – İbn Arabî
(Yüksek perdeden aşk)

“…Bil ki, sevgi makamı çok şerefli bir makamdır. Gene bil ki, sevgi varoluşun aslıdır…” alıntısıyla başlar İlâhi Aşk. Sevginin, temellerinden yanıltmalarına kadar farklı düzeylerini okuruz. “Varlık bir harftir, sen onun anlamısın” dizesinde anlatılan hâle doğru yol alırız. ‘Yükseklerde yalnız uçan kartal’ İbn Arabî’den yakıcı ve yüksek perdeden bir ilân-ı aşk…

7) Beyaz Geceler – Fyodor Dostoyevski
(Teselli olarak aşk)

İyimser aşkın el kitabı… Sonunda kavuşmak olmasa da her aşk kendince bir mutluluk değil mi? Kahramanımızın sevgili Nastenka’ya duyduğu aşkta, topu topu dört gecenin hatırası vardır. Ama bu yeterlidir işte… Dostoyevski’nin romanı bitirirken söylediği gibi, “Bir anlık mutluluk! Koca bir insan ömrü içinde bu kadarı bile yetmez mi!”

8) Hüsn-ü Aşk – Şeyh Galib
(Bir yolculuk olarak aşk)

Güzellik olmadan aşk olmaz. Şeyh Galib, Aşk’ın Hüsn’e (güzellik) yolculuğunu olağanüstü sembollerle anlatıyor. Aşk ile Hüsn’ün doğuşlarından “edeb” mektebinde dinlenmelerine, oradan da çileli aşklarına kadar bir dil ve imge ziyafeti. Bu serüvende Aşk, belâları kabul eder, yolu gam harabelerinden geçer, perişan hallere düşer ve sonunda Hüsn’ün delisi olur. Yolculuğun sonunda Aşk’ın vardığı yer Hayret’tir ve şöyle der Galib Dede: “Bundan ötesi değil nümâyân” (sonrası göze görünmüyor). Aşk Hayret’e varır, susulur. Her aşk yolculuğunun mumdan kayıklarla ateş denizlerini geçmek olduğunu bir kere daha anlarız…

9) Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali
(Dram olarak aşk)

Edebiyatta genel nitelemelerin yanlışlığına iyi bir örnek: ‘Toplumcu’ Sabahattin Ali, ‘bireysel’ tutkuyu en iyi anlatan romanlardan birini yazmıştır. Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi’nin bir Alman kadına duyduğu ‘tarifsiz kederler içindeki’ aşk vardır. Romanın son cümlesini okuyunca, yeryüzündeki mutsuz aşkların hayaletlerini üstünüzde hisseder, ağlamak istersiniz. Raif Efendi’nin Maria’ya seslenişi nasıl da ürperticidir: “Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?” Böyledir büyük yapıtlar, hep kaybedişlerden geriye kalanlardır.

10) Anna Karenina – Lev Tolstoy
(Bedel olarak aşk)

Anna’nın aşkı hangisidir? “Köleleştirici aşk” mı, “adayıcı aşk” mı? Yoksa Anna Karenina, aşkta engel ne kadar büyükse aşkın da o kadar büyük olduğunun apaçık bir kanıtı olarak mı okunmalı? Ne denirse densin, bu büyük klasikte, aşka ilişkin bütün çağrışımlar bir aradadır: Özgürlük, tekdüzeliği kırmak, ikilemler ve sonunda ölüm… Aşkın iki kişilik olmadığı kesindir. Tolstoy’un açıkça gösterdiği şey, Adorno’nun söylediğidir biraz da: “Aşk da toplumsal olarak dolayımlanır.” Anna, aşkının bedelini ödemiştir. Şunu unutmamak gerek: Tutkunun peşinden gitmek, ancak bedeli ölüm olunca, kitlelerin gözünde temize çıkabiliyor.

11) Sekizinci Mektup (Mektûbat) – Bediüzzaman Said Nursi
(Şefkat ve aşk)

Soğukkanlı bir aşk-şefkat karşılaştırması. Bediüzzaman, Sekizinci Mektup’ta şefkatin aşktan ne kertede üstün olduğunu Kur’ân’la temellendiriyor. Hazret-i Yakup’un Hazret-i Yusuf’a karşı duyduğu şeyin aşk değil şefkat; Züleyhâ’nın hissettiklerinin ise aşk olduğunu hatırlatarak bir derecelendirme yapıyor: Kur’ân’a göre Hz. Yakup’un hissiyatı Züleyhâ’nınkinden ne kadar yüksekse, şefkat de aşktan o kadar üstündür. Sekizinci Mektup’u okuduktan sonra bu değişmez gerçeğin iç rahatlığını mı yaşamalı, yoksa burukluğunu mu duymalı?

12) Aylak Adam – Yusuf Atılgan
(İhtimal olarak aşk)

‘Aşk romanı’ deyince akla sadece somut bir aşk hikâyesinin anlatıldığı bir metin geliyorsa, Aylak Adam, aşk romanı değildir. Ama ilk cümleleri okuduğumuzda ürpeririz: “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” C.’nin peşinden gittiği şey, bir aşktan öte, aşksız olmayan bir dünyadır. Bunun kendince yollarını bile bulur. Ama olmaz. Romanın sonunda dendiği gibi; “Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” Aylak Adam, aşkın -ya da aşksızlığın- yürek burkan hikâyesidir. Peki, aylaklık ile aşk arasında sırlı bir bağ var mıdır? Evet, vardır!

13) Kızıl ile Kara – Stendhal
(Tükeniş olarak aşk)

Büyük bir aşk romanı, aslında tam da aşk romanı olmayan yapıttır; tıpkı “Kızıl ile Kara” gibi. Genç Julien Sorel’in ruhundaki çalkantılarla dönemin Fransa’sındaki çalkantıları bir arada okuruz. Stendhal’ın Don Juan’dan bol bol alıntı yaptığı romanına koyduğu epigraf çarpıcıdır: “Gerçek, şu acı gerçek.” Satırlar boyunca Julien’e bazen acır, bazen kızarız. Büyük aşkların sadece hayatta birer kazadan ibaret olduğunu kabul etmediği için severiz de onu. Ancak Madam de Renal’a karşı beslenecek tek duygu, saygıdır. Aşk, iki sevgiliyi de tüketir. Hilmi Yavuz’un bir dizesiydi: “julien ne söyledi madam renal’a”. İşte bu dizenin arkasında çok şey yatıyor.

14) Venedik’te Ölüm – Thomas Mann
(Bir ölüm türü olarak aşk)

Yan yana gelmesi tehlikeli, fakat kaçınılmaz üç sözcük: Aşk, sanat, ölüm… Thomas Mann, aşkın yazgısını bu sözcükler üzerinden kurcalıyor. Ünlü yazar Aschenbach’ın olağanüstü güzel Tadzio’ya duyduğu derin aşk, sanatçının çıkmazı ve hüzünlü bir ölüm… “Motus animi cotinuus”u (ruhun daimi hareketi) daha iyi anlamak için bir yol açıcı kitap…

15) Dîvân-ı Kebîr – Mevlâna Celâleddin Rûmî
(Âb-ı hayat olarak aşk)

“Ben ol da bil aşkı” demişti Mevlânâ. Nerededir aşk? Bir magma gibi taşıp durduğu Divân-ı Kebîr’dedir: “Âşık dediğin de benim gibi olmalı! Öyle mest, öyle kendinden geçmiş olmalı ki, ne halkla uzlaşmalı, ne de kendisine bir hayrı dokunmalı! / Aşk âb-ı hayattır; seni ölümden kurtarır! Kendisini tamamıyla aşka veren kişi ne mutlu kişidir!”

16) Aşk-ı Memnû – Halid Ziya Uşaklıgil
(Yasak aşk)

Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnû’su, tam da yasak olan bir kıvılcımla yaktığı için belki de, Türk edebiyatının en trajik aşk romanı olma vasfını hâlâ koruyor. Romanın trajik öğesi, trajik sonuna da sebep olan, iç içe geçmiş diğer aşklarla çevrili “yasak olan aşk”tır, yani Bihter’in Behlül’e “yeni, imkânsız ve tehlikeli” olana aşkıdır. Edebiyat tarihi, yasak aşkları hep aynı sona mahkum etti: Nasıl ne Bovary, ne Anna kurtulamadıysa nihayet yasak aşkın pençesinde yanmaktan, Türk edebiyatında kadının keşfedildiği ilk eser sayılabilecek Aşk-ı Memnû’nun Bihter’i de bu trajik sondan kurtulamayacaktır. Ve nasıl tam da bu sebepten Anna Karenina Rus edebiyatının, Madame Bovary Fransız edebiyatının mihenk taşı olmayı sürdürüyorsa, Aşk-ı Memnû da Türk edebiyatı için ateşin bulunduğu nokta olacaktır. Aşkın şöyle tanımlandığı bir roman: “Kalplerimizde bazı illetler vardır ki, vücudun tamamıyla ensicesine hulûl ettikten sonra keşfolunamayan hâfî emrâza mahsus bir nüfuz hıyanetiyle kendisini göstermeden, tahriplerini haber vermeden, derûnî bir yangın dumansızlığıyla yanar, yanar; bu bir ateştir ki mahiyetini bilmeyiz; vücudundan haber almayız; o yavaş yavaş vazifesinden emin, devam eder; nihayet bir gün birdenbire, bir hiç, bir dakikalık bir vukuf bize gösterir ki kalbimizde bir yangın var. Nedir? Nereden tevellüt etmiştir? Bu yangın nasıl bir serseri rüzgârın kanatlarıyla düşerek orasını tutuşturmuştur? Bilemeyiz.”

17) Divan – Yunus Emre
(Kılavuz olarak aşk)

Yunus Emre’den bu yana biliyoruz: “devletli nesnedir aşk” ama aynı zamanda “firkatli nesnedir”. Aşk gelicek cümle eksikler biter, böyle söyler Yunus. Ona göre, “Aşksız âdem dünyada belli bilin ki yoktur.” Mecazî aşktan gerçek aşka geçişte bir kılavuzdur. Âşık olmayan kişiyi taşa benzeten Yunus Emre’nin en çok da şu dizesi: “Bizim sevdiğimiz Hak’tır bu halka göz ü kaş gelir”. Tek dize bütün bir aşk yolculuğunu anlatmıyor mu?

18) Eylül – Mehmed Rauf
(Masumiyet olarak aşk)

Eylül’le anılan bir aşkın gideceği yer tükenişten başka neresidir? Suad ile Necib’in, birbirine ancak alıkonulmuş bir eldiven tekiyle ifşa edebildikleri ‘yasak aşk’ları, masumiyetini belki de ruhların müellifi, kalplerin merhemi musikiye borçluydu. ‘İnsafsız rüzgâr’, ‘muannid yağmur’ yalnız o güzel yazın ertesindeki ayın değil, onların ruhundaki çöküşün de adıydı. O aşk ki belki bir yangında kavrulursa tamama ererdi. İkisi aynı ateşte yandılar, zaten bir kere yanmışlardı!

19) Vadideki Zambak – Honore dé Balzac
(Sığınak olarak aşk)

Bir aşk kitapları listesine pekâla Balzac’ın mektupları da alınabilirdi. Ama roman sanatının yüz aklarından Vadideki Zambak’ta adı geçen Félix de Vandenesse, Balzac’tan; Henriette de Mortsauf da Balzac’ın hayatında önemli yeri olan Madame de Berny’den başkası değildir zaten. Romanda anlatılan, yine ikilemler içindeki bir kadınla, bütün yıkımları başını onun dizine koyarak gidermek isteyen âşığın hikayesidir. Bir de Balzac, romanın başında evrensel bir ders verir: “Bizi sevdiğinden çok kendisini sevdiğimiz kadının üstünlüğü, sağduyu kurallarını bize her zaman unutturmasıdır.” Türkçede Cemal Süreya çevirisi olduğunu da düşününce, Vadideki Zambak’ı okumak şart oluyor.

20) Mantık Al-Tayr – Feridüddin-i Attar
(Bülbül hastalığı olarak aşk)

Feridüddin-i Attar, otuz kuşun yolculuğunu anlatırken, geride, Allah ve Peygamber aşkına dair, yüzyıllardır tazeliğinden bir şey yitirmeyen metinler bırakmıştır. Mantık Al-Tayr’ın sarsıcı sözcükleri, ‘bülbül hastalığı’ olarak tanımlar aşkı. Sır, hüthütün öteki kuşlara verdiği cevaplarda saklıdır. Hüthütün dudu kuşuna verdiği cevapta örneğin: “Can, sevgiliye verilmek içindir.. ancak bunun için işine yarar. Can verirsin de bir an olsun sevgiliye kavuşursun. Âb-ı hayat istiyorsun, fakat canını da seviyorsun.. yürü be… Canını ne yapacaksın? Ver sevgiliye!”

21) Ağrıdağı Efsanesi – Yaşar Kemal
(Ağıt olarak aşk)

“Her yıl Ağrıdağı’nda bahar gözünü açtığında, çiçeklerle, keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağı’nın güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağı’ nın harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağı’nın öfkesini çalmağa başlarlar. (… Bu arada, tam gün kavuşurken gölün üstünde kar gibi ak küçücük bir kuş dönmeğe başlar. Gölün üstünde bütün hızıyla uçan kuş göle şimşek gibi çakılırcasına iner, bir kanadını suyun mavisine daldırır kalkar. Böylece üç kere daldırır, sonra da uçup gider, gözden ırar, yiter. Ak kuştan sonra çobanlar da sessiz, birer ikişer oradan ayrılır, karanlığa karışır çekilir giderler.” Sonra… Yaşar Kemal, Gülbahar ile Ahmed’in büyük destanını anlatmaya başlar.

22) Malina – Ingeborg Bachmann
(Dünyaya karşı duruş olarak aşk)

Malina, kuşkusuz bir ‘aşk kitabı’ değildir ama belki de aşk kitaplarının en yakıcısıdır. “Parola, Ivan.” der Malina, “Ve hep, hep Ivan.” Böyle bir aşkın var olduğu dünya, kötü bir dünya olamaz, dersiniz. Ama kötüdür dünya (“Biz, birbirimize götüren yolları bunca zahmetsiz bulabilirken, kentteki kıyım sürüp gidiyor;”. Malina’da altı çizilecek o kadar cümle var ki… Geriye bir iç yanması ve çok sigara dumanı kalır. Kitabın yazarı, “Her erkek ve her kadın âşık olabilir mi?” sorusuna, “Hayır,” yanıtını vermiştir zira, “olamaz, çünkü aşk, bir sanat yapıtıdır.”

23) Şiirler – Karacaoğlan
(Teklifsiz aşk)

Cemal Süreya yazmıştı: Yâr kavramı en somut ve süzme biçimde Karacaoğlan ile şiirimize girmiştir. Halk şiirinde Erzurumlu Emrah da, başka şairler de var ama Karacaoğlan, aşkın ve Türkçenin bir yakasında yüzyıllardır parlıyor. Kimi zaman “Benim çok ömrümü az eylemesin” diyecek kadar umutsuz, kimi zaman “Herkesi sevdiğine verse Yaradan” dizesindeki kadar naif bir âşık. Galiba Karacaoğlan’ın umutla umutsuzluk arasında salınan aşkını en iyi şu dizeler anlatıyor: Yaylanın karından beyazdır döşün / Uzanıp üstüne ölesim geldi”.

24) Jurnal 2 – Cemil Meriç
(Dehâ ve aşk)

İnsanın dörtte üçünün âşık olduğunda ortaya çıktığını söylemişti Cemil Meriç. Jurnal’inde yer alan Lamia Hanım’a mektuplarda da kırgınlıkları ve coşkularıyla, çıplak bir Cemil Meriç vardır. “Kendini rahat hissetmen beni kudurtuyor.” der, bencildir; “Hiçbir kıta kâşifi benim tattığım hazzın bir zerresini tatmamıştır.” der, esriktir! Türkçenin belki de en sert, en dolu ve en sıcak aşk mektupları… Kimi zaman ‘mezar taşı gibi bir sükut’la, kimi zaman da alevden iki ırmağın birbirine karıştığını bilmenin yakıcılığıyla beslenen bir tutku. “Aşk, dehadan çok daha nadir.” diyen Cemil Meriç’ e şu cümleyi kurdurmuştur aşk: “Aşkın verebileceği en büyük saadet sevilen kadının ilk defa elini sıkmak. Musikinin verdiği haz gibi bir şey.”

25) Kalbin Zümrüt Tepeleri – M. Fethullah Gülen
(Sahih aşk)

“Aşk; şiddetli sevgi, iptilâ, düşkünlük, kemâl, cemâl ve müşâkeleden dolayı duyulan aşırı muhabbet ki, böylesine, daha ziyade mecâzî aşk denir.. bir de, cemâli kemâl noktasında, kemâli cemâl kutbunda o Ezel ve Ebed Sultanı’na karşı duyulan kalbî alâka ve muhabbet vardır ki, ona da hakikî aşk denir.” Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki yolculuğun duraklarından biri aşk; o noktaya ulaşan birinin atacağı bir adım ya kalmıştır ya kalmamıştır. Aşk, Zümrüt Tepeler’deki öteki konularla bütünlüklü bir bakış içinde değerlendirildiği zaman, gerçek yerine de oturmuş oluyor. Aşka ilişkin olanın, sadece ‘Aşk’ başlıklı yazı değil, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki bütün bir seyir olduğunu unutmamak gerekir. Fethullah Gülen’in akıllarda mıh gibi kalan bir cümlesi, işin özüdür aslında: “Dünya, aşkın katilidir.”

26) Swann’ın Aşkı – Marcel Proust
(Kayıp zamanın izinde aşk)

“Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır.” Belki Proust’un bütün külliyatı ama ille de Swann’ın Aşkı. “Mutlu olan kişi âşık değil demektir,” diyen Proust bu cümlesiyle meşrebini de belli eder ve o benzersiz üslubuyla olağanüstü bir yapıt kurar. Sosyete çevrelerine girip çıkarak kendini var etmeye çalışan Swann’ın güzel Odette’e duyduğu aşkın hikâyesi temelde basittir ama yazarın doyumsuz tasvirleriyle sıra dışı bir hal alır. Proust, Gide’e yazdığı bir mektupta ironiyi de elden bırakmaz: “Eğer Swann beni tanısaydı ve benden biraz yararlanabilseydi, Odette’in ona geri dönmesini sağlayabilirdim.” Roman kişileriyle yazarın aşka bakışlarındaki farklılıkları çok da önemsememek gerekiyor. Zaten Proust evreninde, aşka en sağlıklı yaklaşım yine bir roman kişisinden, Madam Leroi’dandır: “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.”

27) Neşideler Neşidesi
(Coşkunluk olarak aşk)

Aşkın tehlikeli sularında: “Çünkü sevgi ölüm gibi güçlüdür / Kıskançlık ölüler diyarı gibi serttir; / Onun alevleri, ateşin alevleri, / Yakıp bitiren alev. / Sevgiyi büyük sular söndüremez; / Ve ırmaklar onu bastıramaz.”

28) Muhteşem Gatsby – Scott Fitzgerald
(Adanış olarak aşk)

Bir başka ‘ömürlük’ aşk hikayesi… 20. yüzyılın ilk yarısında, yapay değerlerin biçimlendirdiği Birleşik Amerika’da geçen roman, ‘Amerikan düşü’ ve ‘yükselme’ gibi temaların ardında, derinden derine bir aşk hikâyesiyle içimizi ısıtır. Gatsby ölür; sonunda onu ne kadar sevmiş olduğunuzun ayırdına varırız -tıpkı Daisy gibi! Romandan bir de unutulmaz cümle, Can Yücel çevirisiyle: “Hani öyle gelir ya insana; o yaz işte, hayat yeniden başlıyor sandımdı.”

29) Serin Mavi – Behçet Necatigil
(Evcil aşk)

“Ayşe, Huriye, Selma (yaş sırasına göre küçükten büyüğe) !” diye başlar bir mektuba Necatigil. Eşi Huriye Hanım’a, yaşça iki kızının arasında yer vermesi, nazik bir jest değil sadece; mektupların bütünü okunduğunda Necatigil yalınlığı iyice belirir. Serin Mavi, kuşkusuz, Türk edebiyatında bir ‘aile’ye yazılmış en incelikli aşk mektuplarını içeriyor. Necatigil evreninin tüm sözcükleri; ev, aile, gündelik sıkıntılar sımsıcak kılıyor bu mektupları. Ve Serin Mavi boyunca hep o iki dize çınlıyor: “Seni nasıl alabilirim benim tarafa / Uzaksın”.

30) Çağımızın Bir Kahramanı – Lermontov
(Yanılsama olarak aşk)

Bütün kadınları kendine âşık etmekten hoşlanan ama hiçbirini sevmeyen Peçorin’in öyküsü bir ütopya gibi mi görünüyor? Belki öyledir ama “Çağımızın Bir Kahramanı”, sadece basit bir “kaçan kovalanır” öyküsü değil; derinlikli bir portredir. Peçorin adlı ‘kahraman’ cevaplar vermez; sorular sordurur. Sevilmeden sevmek paradoksunu bu kez tersinden okuruz. Peçorin, kimseyi sevemez ve mutsuzdur. Onun, “Kayadan kayaya atlayan suyun şırıltısını duyunca unutamayacağı tek kadın yoktur.” Bu unutulmaz yapıtı okurken insan, Peçorin’in yazgısının ölümcül, kara bir talih mi yoksa çok az kişiye rastlayacak bir şans mı olduğuna bir türlü karar veremiyor.

31) Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri – Nâzım Hikmet
(Umut olarak aşk)

30 Eylül 1945… “Seni düşünmek güzel şey / ümitli şey / dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey / Fakat artık ümit yetmiyor bana, / ben artık şarkı dinlemek değil / şarkı söylemek istiyorum”.

32) Mem û Zin – Ehmede Xani
(İmkânsız aşk)

Ehmede Xani’den eşsiz bir imkânsız aşk masalı… Mem’in Dicle nehrine unutulmaz seslenişiyle: “Benim gönlümün içinden de geç bir kez / Gözlerimin pınarına bak bir kez.” Bu destanda iki âşık vardır da, bir de, aşklarının ortasında biten diken, kötü adam Beko vardır. Beko’ların biri gider, bir başkası gelir… Ve bu dünyada kavuşmak yoktur.

33) İlk Aşk – Turgenyev
(Hatıra olarak aşk)

Bu güzel ve küçük roman, biraz da adından dolayı listeye girmeyi hak ediyor. Kahramanımızın Zinadia’ya duyduğu hızlı ve tutkulu aşkın sıra dışı öyküsü. Hikâyede her ilk aşk deneyiminin izleri var gibidir. Bir yerde şöyle der kahraman: “Artık sıradan bir delikanlı sayılmazdım; çünkü âşıktım.” Kısa serüvenlerin sonunda Zinadia ölür; buruklukla şaşkınlık arası bir duygu eşliğinde kitabı kapatırız. İlk aşktır; incitir, özletir, anısı silinmez.

34) Monna Rosa – Sezai Karakoç
(Hıçkırık olarak aşk)

“Esmer delikanlı, hatıra ve kan / Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları / Sızıyor bir kapı aralığından / Lambalar yanıyor, hafif ve sarı.” Sezai Karakoç’un çok aşkta çok hatıra bırakan anıtsal şiiri. Kendi hikâyesiyle zaman içinde bir efsaneye dönüşen Monna Rosa, her aşk hikâyesiyle yıllardır yeni sayfalara, yeni defterlere yazılıyor. Bir anlamda, “mutlu aşk yoktur”un en güzel Türkçe söylenişi… “Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa: / Henüz dinlemedin benden türküler. / Benim aşkım uymaz öyle her saza, / En güzel şarkıyı bir kurşun söyler… / Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa./ / Yağmurlardan sonra büyürmüş başak, / Meyvalar sabırla olgunlaşırmış. / Bir gün gözlerimin tâ içine bak: / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış”.

35) Kolera Günlerinde Aşk – Gabriel Garcia Marquez
(Ömür boyu aşk)

50 yıl süren bir tutku, aşk mıdır yoksa aşka çok benzeyen bir bağlılık mı? Büyülü gerçekçiliğin ustası Marquez, Kolera Günleri’nde Aşk’ta tam da üslubuna yakışır bir konuyu, yarım yüzyıl süren bir aşkı anlatıyor. Florentino Ariza’nın Fermina Daza’ya olan yenilmez, gözüpek aşkının hikâyesi, aşk yüzünden delirenlerin eksik olmadığı bir coğrafyanın acımtırak kokularını taşıyor. Sonunda ne mi öğreniyoruz? Sadece aşksız değil, aşka rağmen de mutlu olunabileceğini…

36) Elsa’ya Şiirler – Louis Aragon
(Poetika olarak aşk)

Aragon öleli 25, Elsa öleli 37 yıl oluyor. Genç kuşaklar ikisini de, siyasi mücadelelerinden, romanlarından değil, şiirlerden ve büyük aşklarından tanıyor bugün. Aragon, kendine “Elsa’nın Mecnunu” sıfatını yakıştırmıştı. Unutulmaz şiirlerini Elsa için yazdı. Edebiyat tarihinin en şanslı kadınlarından Elsa da, hep var olmayı istediği tarihte romanlarıyla değil, daha çok konu olduğu şiirlerle anıldı. Şanslıyız ki, Orhan Veli’den İlhan Berk’e kadar iyi çevirmenler bu şiirleri Türkçeye ‘kazandırdı’. En sarsıcısı, Elsa’nın Gözleri şiirinden: “Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de / Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm / Orda bütün ümitsizleri bekleyen ölüm / Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”.

37) Alemdağ’da Var Bir Yılan – Sait Faik
(İyimserlik olarak aşk)

Türkçenin kuyruklu yıldızı Sait Faik’in kuşkusuz en iyi kitabı. “Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil? Nedir o bil?” diye sorar bir öyküsünde. Onu okurken, hep bir iyimserlik vardır ama yitik bir şeyler olduğu düşüncesi de peşimizi bırakmaz. Kitapla aynı adı taşıyan öykünün şu cümlesi, bir kez okunduğunda unutulmayanlardandır: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

38) Doktor Jivago – Boris Pasternak
(Tutku olarak aşk)

Aşk ve devrim yan yana gelince ortaya unutulmaz hikâyeler çıkıyor. Doktor Jivago, bunların en iyilerindendir; hem dönemini enfes betimlediği hem de hastalıklı bir aşkı ustaca anlattığı için. Yuri Jivago edebiyat tarihindeki ‘büyük âşıklar’ listesindeki yerini çoktan aldı zaten, ama okursanız, Lara’nın nasıl ustaca çizilmiş bir karakter olduğuna da dikkat edin. Romandan uyarlanmış, izlenmeye değer bir filmin olduğunu da hatırlatalım…

39) Gizemli Şiirler – Hilmi Yavuz
(Bakış olarak aşk)

Aşkla ‘bakmak’ arasındaki gizemli ilişki nedir? Belki Yakın Aşklar şiirindeki: “yakın aşklar! sizi ve gizi / bir kıyıyla öteki / gibi bağlayan nedir?” Belki Eylül şiirindeki: “eylül! daha çocukluğumdan / beri size bakardım ben / bir yazın azalmakta olan / sözcüklerinden nasıl da / ansızın dökülürdünüz / bahçelerle ve kül / dolardı içim… eylül!” Ama en çok da şu şiirdeki: “size bakmanın tarihi! siz / bir gonca kadar kendiliğinden / yazılmış olmalısınız / derin, korkunç ve ergen / kalbim, sevdalara sığmayan kalbim bir dağı içeriyor geçerken / siz o dağa sanki kış / ve sanki bıldır yağan karsınız / umarsız sözcüklere bulanmış”…

40) Fransız Teğmenin Kadını – John Fowles
(Bekleyiş olarak aşk)

1969 tarihli roman, yüzeydeki esrarlı aşk hikâyesinin altında felsefî ve toplumsal sorgulamalarla çağdaş bir klasik olarak adlandırılmayı hak ediyor. Her aşk hikayesi, içinde kendi döneminin eleştirisini barındırır ama Fransız Teğmenin Kadını’ndaki kadar ustaca iğnelemelere kolay rastlanmıyor. Bir kadının iç dünyasına nasıl bu kadar soğukkanlılıkla yaklaşılabilir? Bu, John Fowles’un ustalığıdır. Yüzyıl öncesinin İngiltere’sinde bir erkeğin toplumun kurbanı oluşu, bugüne de çok şey söylüyor. Romanın başkişisi Sarah, tıpkı Madam Bovary ya da Lady Chatterley gibi, asla unutulmayacak.

41) Aramızdaki Şey – Tomris Uyar
(‘Aramızdaki şey’ olarak aşk)

Tomris Uyar’dan aşkın ‘aramızdaki şey’ durumuna nokta atışı! Uyar’ın başka öyküleri, başka kitapları da var elbette, ama edebiyatımızda aşka çok benzeyen bu ‘şey’i daha iyi anlatan bir öykü yok. Şöyle der anlatıcı, Venedik’te Ölüm filmi seyredilirken: “Onu yakalamak için nedense filmden sana kaydı gözüm. Ellerine, uzun, biçimli parmaklarına, nerdeyse saydam tırnaklarına. İncecik bedenine. Bu dünyayla baş edemeyecek kadar kırılgan olduğunu o an kavradım. Artık filmdeki Tadzio’yu seyredebilirdim… İçimin yandığını belli etmemek için bile-isteye soğuk bir şaka yaptım: ‘Yazarın ve romanın baş kişisinin adları T harfi ile başlıyor diye mi çağrıldım yoksa buraya?’” Tomris Uyar’ın ustalıkla anlattığı ‘şey’i yaşarsak bir gün, o soruyu sorarız: “Sen o şeyi çözebilmiş miydin?”

42) Soneler – William Shakespeare
(Nimet olarak aşk)

Romeo ve Juliet ya da Othello ile değil de Soneler ile okumalısınız Shakespeare’den aşkı. Entrikalarla, hesap-kitapla kuşatılmış aşkları değil, lirizmle, yalınlıkla beslenen aşkları okumanın tadına böyle varabilirsiniz. Sevgilisine, “Seni bir yaz gününe benzetsem mi” diye seslenen şairdeki aşk çığlığını duyarsınız. Ve kuşkusuz, bulunmaz bir nimettir aşk: “For thy sweet love rememb’red such wealth brings, / That then I scorn to change my state with kings”.

43) Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı – Pablo Neruda
(Umutsuz bir şarkı olarak aşk)

20 unutulmaz aşk şiiri… “Seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü. / Öyle uzak, acılı, ölüp gitmiş gibi sen. / Yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile. / Sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren.” Neruda’nın aşk sarkacı da inip çıkar, “sonsuz unutuş kırar” insanı. Son söz ümitsizce söylenir: “Ve ellerimde yalnız gölgenin ürperişi. / Âh, uzağa her şeyden. Âh, uzağa her şeyden. / Ey kimsesiz, yollara düşme saati şimdi!”

44) Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde – Abdülhak Şinasi Hisar
(Damıtılmış aşk)

Divan şiiri tepeden tırnağa aşktır. Bu geleneğin en güzel aşk dizelerini okumak içinse benzersiz yapıt var: Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde” adlı seçkisi. Hisar’ın seçkin beğenisinden süzülmüş, neredeyse bir aşk el kitabı. Ne unutulmaz dizeler vardır bu minik seçkide: “Biz âleme bir yâr içün âh itmeğe geldik” (Yenişehirli Avni) ya da “Gel, gel ki cümle savm-ü salâtın kazâsı var / Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok” (Nesimî) gibi. Aşkın her türlüsüne birer bölüm ayrılan kitapta, tüm dizelerin şairleri Bâki Efendi’nin tavrındadır: “Fermân-ı aşka cân iledir inkıyâdımız / Hükm-i kazâya zerre kadar yok inadımız”. Aşkı bir de, Nedim’den ‘son divan şairi’ Yahya Kemal’e kadar, eski şairlerden okumak iyi oluyor. (Divan şiiri denince; Necati Bey’in, bu seçkide yer almayan bir dizesi vardır ki, ciltlerce kitaba değer. Söylemeden geçmemiş olalım: “Ki hüsn sende garib oldu aşk bende garib”

45) Belâ Çiçeği – Attilâ İlhan
(İkilem olarak aşk)

Böyle bir listeye Attilâ İlhan’dan kitap seçmek pek kolay değil. Bu kitap ‘Böyle Bir Sevmek’ olabileceği gibi, pekâla ‘Ayrılık Sevdaya Dahil’ de olabilirdi. Ama Bela Çiçeği’ni seçtik -aşkın o mâlum paradoksunu anlatan ‘Aysel Git Başımdan’ şiiri için: “aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan istemiyorum / benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün / dağıtır gecelerim sarışınlığını / uykularımı uyusan nasıl korkarsın / hiçbir dakikamı yaşayamazsın / aysel git başımdan ben sana göre değilim / benim için kirletme aydınlığını” diye başlayan şiirin sonu yakıcıdır: “aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan seni seviyorum”.

46) Günlerin Köpüğü – Boris Vian
(Gerçeküstü bir durum olarak aşk)

Tutkulu bir caz dinleyicisi olan Colin, bir gün Chloé (Yunancada ‘taze yeşillik’ anlamındadır bu sözcük) ile tanışınca ona şöyle der: “Sizi Duke Ellington mı düzenledi?” Bu naif soru, çağdaş aşk masallarının en güzellerinden olan Günlerin Köpüğü’nde anlatılanın nasıl bir şey olduğu hakkında iyi bir ipucu veriyor. Aslolan iki şey vardır Vian için: Aşk ve New Orleans’ın müziği. Plak, düşsel roman boyunca zihnimizde döner. Mutlu sonla bitmesini delicesine istediğimiz hikâye mutsuzlukla biter. Ama belki de, Colette’in dediği gibi, sonu acı bitse bile her aşk ayrı bir mutluluktur. Ve umulur ki bir gün Boris Vian’ın dediği olur: Sonunda kitleler haksız, bireyler haklı çıkar.

47) Sevda Sözleri – Cemal Süreya
(Aşk olarak aşk)

Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti” dizesiyle anlatılabilir Cemal Süreya’nın aşkı: İronik, masum, bazen çaresiz. Sadece adından dolayı değil, Sevda Sözleri, aşkın türlü hallerini şiirin ustalığıyla kesiştirdiği için ayrıcalıklı bir yeri hak ediyor. Gündelik hayatın tam ortasında, Sevda Sözleri’nden iki dize masanıza düşebilir örneğin: “İki çay söylemiştik orda, biri açık / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” Şu dizeler, “Kardeşim olan gözlerini unutmadım” ya da “Aşktın sen gidişinden bildim seni” nasıl unutulur? Ancak bir tanesi var ki, manifestodur: “Yalnız aşkı vardır aşkı olanın”.

48) Düş Kırgınları – Mehmet Eroğlu
(Vazgeçiş olarak aşk)

Ne yazık ki göğsümüzün sol tarafında kalb denilen bir et parçası taşırız ve gün gelir, şu derin ikilemden kaçamayız: Aşk mı, sevgi mi? Çağdaş edebiyatımızda bu sorunu en yüreklice tartışan, Düş Kırgınları’nın başkişisi Kuzey Erkil’dir. Sevgi esnek ve dayanıklıyken, aşk kırılgan mı gerçekten? Yoksa bu da mı bir yanılsama? Kuzey Erkil’in Şafak’a duyduğu iç burkucu aşk kadar, tartıştığı ikilemlerle de okuyanın unutamayacağı bir roman Düş Kırgınları. Aşkın niçin mutluluktan daha büyük, daha görkemli bir şey olduğunu kavramayı kolaylaştırıyor. Aşkın olduğu yerde erdemlerin bir hiç olduğunu anlamayı da… Acı son kaçınılmazsa Kuzey’in dediği geçerlidir: “Sevmek bazen de bırakmaktır.”

49) Şiirler – Rabindranath Tagore
(Kutsayıcı aşk)

“Yüreğim övünçle taşıyor sanki, şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum, yaşlar doluyor gözlerime. / Yaşamımda aykırı, yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım. / Şarkı söylememden hoşlanıyorsun, biliyorum. Biliyorum, yapayalnız bir şarkıcı gibi çıkıyorum önüne. / Erişmeyi aklımdan bile geçirmediğim ayaklarına şarkımın kanat uçlarıyla dokunuyorum. / Şarkı söylemenin sarhoşluğuyla unutuyorum kendimi, efendim olan sana dostum diyorum.” “Kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda” Alabildiğine mistik, alabildiğine lirik…

50) Leyla ile Mecnun – Fuzûli
(Destan olarak aşk)

Aşkın sonsözü: Leylâ ile Mecnun. Aşkın ‘saf’ hali, edebiyat tarihinde hiçbir zaman, Fuzûlî’nin 1535 tarihli mesnevîsinde olduğu gibi anlatılamadı. Artık her âşık Mecnun’la kıyaslanır, her sevilen biraz Leylâ’dır. “Ya Rab bana cism ü cân gerekmez / Canânsız cihân gerekmez” diyenlerin aşkıdır bu. Mecâzî aşkı yudumlamak vardır, onu aşmak vardır, vefâ ile dünyayı yok saymak vardır bu hikayede. Mecnun, Leylâ’nın kabrini kucaklayıp öldükten sonra, iki âşık, aşk yoluna girip temiz kaldıkları için, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için (oysa ne zordur bu!) cennette buluşurlar. Söz biter.

Can Bahadır Yüce

ileŞiir Antolojim

Bu din, kötü insanların elinde esir olur; onda arzuyla davranılır ve onunla dünya istenir.

Valisi Muhammed b. Ebî Bekr’in işi karıştığı zaman el-Eşter en-Neha’î’yi Mısır ve nahiyelerine görevlendirdiğinde yazdığı bir ahitname.


Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla…


Bu, Müminlerin Emiri Allah’ın kulu Ali’nin Malik b. el-Håris el-Eşter’e onu, haracını toplamak, düşmanıyla cihất etmek, ahalisini düzene sokmak ve şehirlerini imar etmek üzere Mısır’a vali tayin ederken verdiği ahitte emrettikleridir.


Ona Allah’tan sakınmayı, O’nun itaatini tercih etmeyi; hiçbir kimsenin onlara tabi olmadan mutlu olamayacağı, onları inkar ve ziyan etmeden de mutsuz olamayacağı farzlarından ve tutulacak yollarından Kitabında emrettiklerine uymayı; Münezzeh Olan Allah’a kalbiyle, eliyle ve diliyle yardım etmesini emretmiştir. O -ismi yüce olsun- kendisine yardım edene yardım etmeyi, kendisini güçlendireni güçlendirmeyi üstlenmiştir.


Aynı şekilde nefsini şehvetlerden kırmasını, azma zamanlarında onu durdurmasını emretmiştir. Zira Allah’ın rahmet ettiği hariç, “Nefis, aşırı şekilde kötülüğü emredicidir.”


Sonra ey Malik! Bilmiş ol ki seni, senden önce bazı devletlerin adil ya da zalim olarak hakim olduğu memleketlere gönderiyorum. İnsanlar, senin işlerine, senden önceki yöneticilerin işlerine baktığın gibi bakacaklar; senin hakkında, onlar için söylediğin şeyleri söyleyecekler. Allah’ın onlar hakkında kullarının diliyle söylettiği şeylerin rehberliğiyle sâlih insanlara varılır. Senin için erzakın en sevimlisi, sâlih amelin erzakı olsun. Arzularına hakim ol. Sana helal olmayan şey için kendine cimri ol. Kendine cimri olmak, sevdiği ya da hoşlanmadığı şeyde nefse karşı adil olmaktır.


Tebaaya karşı merhameti, onları sevmeyi, onlara karşı yumuşak olmayı kalbinin iç giysisi yap. Onlara karşı, yiyeceklerini ganimet olarak alan aç- gözlü yırtıcı hayvan gibi olma. Tebaa iki gruptur: Ya dinde kardeşin, ya da yaratılışta sana denk olan. Onlardan hata sadır olur; kusurlar işleyebilirler; kasıt ya da hata ile yanlışlık yapabilirler. Allah’ın sana affından ve bağışlamasından vermesinden hoşlandığın gibi sen de onlara affından ve bağışlamandan ver. Sen, onların üstündesin ve seni görevlendiren senin üstündedir. Allah ise seni görevlendirenin üstündedir. Senden, işlerini yerine getirmeni istedi ve seni onlarla imtihan etti. Kendini Allah’la savaş konumuna getirme. Senin O’ndan intikam alacak gücün yoktur. O’nun affına ve rahmetine ihtiyacı olmayan biri değilsin.


Bir kimseyi afetmiş olmaktan dolayı pişman olma. Cezalandırmadan dolayı da sevinme. Alternatifi olan bir yanlışta acele etme. “Ben yöneticiyim; emrederim ve bana itaat edilir.” deme. Bu, kalbe fesadın girmesi, dinin zayıflaması ve bozulmaya yüz tutmaktır. Hükümranlığından dolayı sende büyüklük ve kendini beğenmişlik ortaya çıkarsa senin üzerindeki Allah’ın hâkimiyetine, nefsine kadir olamadığın şeylerde O’nun senin üzerindeki kudretine bak. Bu, senin tamahlarını bastırır; şiddetliliğini kontrol altına alır, aklından çıkanı geri getirir.


Allah’a azametinde rekabetten ve gücü her şeye yetmede ona benzemekten sakın. Allah, her zorbayı zelil eder ve her kibirli insanı hor görür.


Nefsinden, ailenin önde gelenlerinden ve tebaandan kendisine meylin olduğu kişilerden Allah’ın ve insanların hakkını al. Eğer bunu yapmazsan, zulmetmiş olursun. Allah’ın kullarına zulmedenin, kullarından önce düşmanı, Allah’tır. Allah kime düşmanlık yaparsa, delilini iptal eder. O kişi, zulmünü söküp atıncaya ya da tövbe edinceye kadar Allah’la savaş halindedir. Allah’ın nimetini değiştirmeye ve intikamını çabuklaştırmaya zulüm üzere olmaktan daha fazla sebep olan hiç bir şey yoktur. Allah, mazlumların duasını işitir. 0, zalimleri gözetleyendir.


Senin için işlerin en sevimlisi, hakta en vasatı, adalette en geneli ve tebaanın rızasını en çok sağlayanı olsun. Avamın öfkesi, ileri gelenlerin rızasını silip süpürür. Avamın rızasıyla birlikte olan ileri gelenlerin öfkesi ise affedilir. Yöneticiye tebaa içinde, refah zamanlarında yükü daha ağır olan, sıkıntı zamanlarında daha az yardım eden; adaletten hiç hoşlanmayan; aşırı ısrarla daha fazla isteyen; bağış verildiğinde en az teşekkür eden, verilmediğinde özrü kabulü en ağırdan alan; zamanın afetlerine karşı en az sabırlı olan, ileri gelenlerden daha fazla sıkıntı yeren kimse yoktur. Dinin direği, Müslümanların topluluğu ve düşmana karşı hazır olan, ümmetin avamıdır. Temayülün onlara, meylin onlarla birlikte olsun.


Tebaanın senden en uzak olanı ve yanında en nefret edileni, insanların kusurlarını en çok araştıranı olsun. İnsanlarda ayıplar olur; yönetici onları örtmeye en layık olanıdır. O ayıplardan görmediğini ortaya çıkarma. Üzerine düşen, sana görüneni temizlemendir. Bilmediğin konusunda Allah hükmünü verecektir.Gücün yettiği kadar kusuru ört ki, Allah da senin tebaandan gizlemeyi arzu ettiğin şeyleri örtsün. İnsanlardaki her nefretin düğümünü çöz. Her türlü düşmanlığın vasıtasını kopar. Senin için doğru olmayanı bilmezden gel. İftira edeni tasdik etmekte acele etme. İftira eden, nasihat edenlere benzese de aldatandır.


Danıştığın kişiler arasına, seni cömertlikten vazgeçiren ve fakirlikle korkutan hiç bir cimriyi, işlerde zayıf olmana neden olan bir korkağı, sana zulümde açgözlülüğü süslü gösteren bir hırslıyı dahil etme. Cimrilik, korku ve hırs, Allah hakkında kötü zannın bir araya getirdiği çeşit çeşit huylardır. Yardımcılarının kötüsü, senden önce kötülere yardımcı ve onlara günahlarında ortak olandır. Böyle biri, sırdaşın olmasın. Onlar, günahkârların yardımcıları ve zalimlerin kardeşleridir. Sen, benzer görüşleri ve iş bitiriciliği olan, benzer suçları ve günahları bulunmayan, bir zalime zulmü ve bir günahkara günahı üzere yardım etmeyenler arasından, onlardan daha hayırlı halefler bulursun. Onların sana sıkıntıları daha hafif ve yardımları daha iyidir. Sana daha çok şefkat gösterirler; senden başkasına daha az sevgi beslerler. Onları, yalnızlıkların ve toplantıların için seçkin kişiler edin. Sonra senin yanında onların en çok tercih edileni, acı gerçekleri en çok söyleyen, -Allah’ın dostları için kerih gördüğü,- vuku bulduğunda senin arzundan vuku bulan ve senden sadır olan şeyde en az yardım edeni olsun. Takva ve doğruluk sahiplerine sarıl; sonra onları, seni övmemeleri ve yapmadığın bir batılı sana nispet ederek sevindirmemeleri hususunda alıştır. Övgünün çokluğu, kişinin kendisini beğenmesini doğurur ve kibre yaklaştırır.


Senin yanında güzel iş yapanla çirkin iş yapan, bir olmasın. Böyle davranmak, iyilik yapanları iyilik yapmaktan vazgeçirir; kötülük yapanı ise kötülüğe alıştırır. Onların her birini, kendisine uygun gördüğü şeyle yükümlü tut.

Bilmiş ol ki, bir yöneticinin tebaası hakkında hüsn-ü zannını ortaya koymasına, onlara ihsanda bulunmasından, sıkıntılarını azaltmasından, onlarda bulunmayan şeyler nedeniyle zorlamayı terk etmesinden daha iyi vesile yoktur. Sende, bunda tebaana karşı hüsn-ü zannını bir araya getiren bir iş olsun. Hüsn-ü zan, uzun bir yorgunluğu senden alır. Senin hüsn-ü zannına en layık olan kişi, davranışın onun nazarında güzel olandır. Senin su-i zannını en çok hak eden de, davranışın onun nazarında kötü olan kimsedir.


Bu ümmetin liderlerinin işlediği ve etrafında muhabbetle birleşilen bir uygulamayı yıkma. Söz konusu uygulamaların geçmişine zarar verebileceğin bir uygulama ihdas etme. Zira mükâfat, o uygulamayı ortaya koyanın olur; ondan kaldırdığın şey sebebiyle de günah senin üzerine olur.

Şehirlerin için doğru olanı güçlendirmek ve senden önce insanların yaptıkları doğruları ikame etmek için alimlerle mütalaada bulunmayı ve bilgelerle konuşmayı artır.

Bilmiş ol ki, tebaa sınıflardan meydana gelmektedir. Bir kısmı ancak diğer kısmıyla doğru olur. Bir kısmı diğer bir kısmı olmadan yapamaz. Bazıları Allah’ın askerleri, bazıları genel ve özel işleri yürüten katipler, bazıları adaleti yerine getiren kadılar, bazıları hakkı gözeterek ve yumuşaklıkla görev yapan görevliler, bazıları zimmilerden ve insanların Müslümanlarından cizye ve harac ödeyen, bazıları tacirler ve zanaatkarlar, bazıları ihtiyaç ve fakirlik ehlinden düşük tabakadan olanlardır. Allah, hepsinin payını zikretmiş ve Kitabında durumuna göre farizasını ya da Peygamber’in (s) sünnetinde bizim yanımızda korunan ahdini belirlemiştir.

Askerlere gelince, Allah’ın izniyle tebaanın kaleleri, yöneticilerin güzelliği, dinin gücü ve güvenliğin yollarıdırlar. Onlar olmadan tebaa ayakta duramaz. Sonra Allah’ın onlara çıkardığı, düşmanlarıyla savaşta kendisiyle güçlendikleri, hallerini düzeltme konusunda dayandıkları, ihtiyaçlarını karşılayan harac olmadan destekleri olmaz. Sonra bu iki sınıfın, akitlere karar verecek, yararlı şeyleri bir araya getirecek ve işlerin özelinde ve genelinde kendilerine güvenilecek kadılardan, amirlerden ve kâtiplerden oluşan üçüncü bir sınıf olmadan destekleri yoktur. İhtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya gelen, çarşılarını ayakta tutan, başkalarının yumuşaklığının ulaşamadığı şeyler için elleriyle yumuşaklıkta onlara yeten tacirler ve zanaatkarlar olmadan bunların hepsinin destekleri yoktur. Sonra ihtiyaç ve fakirlik ehlinden destek ve yardımı hak eden düşük tabaka da vardır.


Allah katında hepsinin genişliği vardır. Hepsinin yönetici üzerinde, kendisine uygun olan bir hakkı vardır. Yönetici, Allah’ın onu bundan yükümlü tuttuğu hakikatten, ancak önem verme ve Allah’tan yardımla, hakka bağlılığı nefsinde yer ettirmesiyle ve kendisine hafif ya da ağır gelen şeye sabırla (yüz akıyla) çıkabilir. Askerlerinden, kızgınlığı geciktirenlerden, mazerete itimat eden, zayıflara merhamet eden, güçlülere karşı sert olan, sertliğin tesir edemediği ve zayıflığın çaresiz duruma sokamadığı, sana göre Allah, Resulü ve liderin için en fazla nasihat edeni, sinesi en arı olanı ve yumuşak huyluluğu bakımından en üstün olanı görevlendir.


Sonra asil soy sahiplerine, erdemli evlerin mensuplarına ve iyilikte önde gelenlere, sonra zorluk, şecaat, cömertlik ve hoşgörü ehline sarıl. Onlar, asaletten toplanmışlardır; iyiliğin kollarındandır. Sonra onların işlerini, ebeveynin çocuklarını kontrol ettiği gibi kontrol et. Onları güçlendirdiğin bir şey, sana ağır gelmesin; üzerinde anlaştığınız bir ihsanı, az da olsa hakir görme. O, sana nasihati cömertçe vermelerine ve senin hakkında hüsn-û zan beslemelerine sebep olur. İşlerinin küçük olanını, büyüğüne güvenerek incelemeyi terk etme. Senin azıcık ihsanından yararlanacakları bir yeri ve büyük olanından müstağni olmayacakları bir yeri vardır.


Askerlerinin liderlerinin en üstünleri, -sana göre- yardımıyla askerlere destek veren, zenginliğinden onlara, onların arkalarında kalanlara ve ailelerinden geridekilere yetecek kadar ihsanda bulunan kimseler olsun ki askerlerin, düşmanla cihâtta endişeleri tek olsun. Liderlere olan meylin, kalplerini sana meylettirir. Yöneticileri sevindiren şeylerin en üstünü, şehirlerde adaletin yerine getirilmesi ve tebaanın sevgisinin ortaya çıkmasıdır. Onların sevgisi, ancak kalplerinin esenliğiyle ortaya çıkar. Tebaanın samimiyeti, ancak işlerini yürüten yöneticilerini korumaları; onların idaresinden az sıkılmaları ve idarecilik sürelerinde geçirdikleri zamanı uzun bulmamaları durumunda gerçek olur. Onların emelleri konusunda geniş ol. Onlara güzel övgüde bulunmayı ve onlardan sınananların nelerle sınandıklarını anmayı sürdür. Onların fiillerinin güzelliğinin zikredilmesini artırmak, cesuru coşturur ve kaçınanı -Allah’ın izniyle- teşvik eder. Sonra onlardan her adamın ne ile sınandığını bil ve bir kişinin sınandığı şeyi başkasına nispet etme; onu imtihanın gayesinin altında görme. Bir kişinin şerefi, seni onun küçük olan imtihanını büyütmene, kişinin düşkünlüğü, onun büyük olan imtihanını küçümsemene teşvik etmesin.


Sana problemli gelen işleri ve işlerden şüpheli gelenleri Allah’a ve Resulüne havale et. Allah, doğru yolu göstermek istediği bir topluluğa, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Resûle götürün. “ demiştir. Allah’a götürmek, Kitabının muhkemini kabul etmektir; Resûle götürmek, -ihtilafa neden olan değil-, üzerinde ittifak edilen sünneti kabul etmektir.


Sonra insanlar arasında hüküm vermek için -sana göre- tebaanın en üstünü olan, işlerin usandırmayacağı, hasımlarla tartışmayan, hatada diretmeyen, öğrendiğinde hakka dönmekten göğsü daralmayan, nefsi tamaha [yukarıdan] bakmayan, hükme ilk bakışta zihninde oluşan anlayışla yetinmeyip onu en ince detayına kadar irdeleyen, şüphelerde en çok duran, delilleri en çok alan, hasmın müracaatından en az usanan, işleri ortaya çıkarmada en sabırlı, hüküm açıklığa kavuştuğunda en tavizsiz, övgünün kibirli yapmadığı, kışkırtmanın kendini beğendirmediği kimseyi seç. Bunların sayısı azdır. Sonra bunun yargısını izlemeyi artır. Ona noksanlığını giderecek ve insanlara muhtaçlığını azaltacak şekilde cömertlikte geniş davran. Ona, senin yanında, adamlar tarafından suikasta uğramaktan emin olması için başka yakın adamlarının tamah etmediği, yanındaki makamdan ver. Bu duruma derin bir bakışla bak. Bu din, kötü insanların elinde esir olur; onda arzuyla davranılır ve onunla dünya istenir.


Sonra görevlilerinin işlerine bak. Onları imtihan ederek görevlendir; kayırarak ya da keyfi olarak görevlendirme. Bu ikisi, zulüm ve ihanetin bölümlerinin tamamlayıcı unsurlarıdır. Onlardan, faziletli ailelere mensup, geçmişte İslam’a hizmeti olan, deneyim ve haya sahiplerini gözet. Onlar, en asil ahlaklı, itibarları en düzgün, hırslara en az yönelen, işlerin sonucuna en ciddi bakanlardır. Sonra onlar için erzakı bol ver. Bu, nefislerini uygun hale getirmeleri için onlara bir güç, ellerinin altındakini almalarına engel ve emrine muhalefet ettikleri ya da emanetine ihanet ettikleri zaman onlar aleyhine hüccet olur. Sonra onların işlerini kontrol et ve onlar için doğruluk ve vefa sahibi insanlardan casuslar gönder. İşlerini gizli olarak denetlemen, emaneti kullanmalarında ve tebaaya yumuşak davranmalarında onlar için teşvik edici olur. Yardımcılardan korun. Onlardan biri elini ihanet için yayarsa casuslarının onun hakkındaki haberleri senin yanında bir araya gelir. Şahit olarak bununla yetinir ve bedenine cezayı yayar, onu yaptığından dolayı muaheze edersin. Sonra onu rezillik konumuna getirir, ihanetle damgalar ve töhmet ayıbını boynuna takarsın.


Harac işini, doğru kişilerle kontrol et. Haracın ve görevlilerinin doğru olması, onlardan başkaları için de doğruluktur. Onlar olmadan başkalarına doğruluk yoktur. Çünkü insanların hepsi, harac ve görevlilerinin geçimini sağladığı kimselerdir. Yerin imarına bakışın, haracı toplamaya bakışından daha ciddi olsun. Zira harac, ancak imarla elde edilir. Kim imar etmeden haracı isterse memleketleri harap ve kulları yok eder. Onun işi uzun süre devam etmez. Verginin ağırlığından, ürünlerine zarar veren bir hastalıktan, arazilerini suladıkları suyun ya da yağmurun kesilmesinden, suyun kaplaması nedeniyle ürünün zarar görmesinden veya kuraklıktan şikayet ederlerse, işlerinin uygun olacağını umduğun kadarıyla yüklerini hafifletirsin. Onların sıkıntısını giderdiğin şey sana ağır gelmesin. O, onların güzel övgüsünü kazanmanın ve onlara adaleti uygulamakla mutluluğun yanı sıra memleketinin imarında ve eyaletini süslemede sana iade edecekleri bir hazinedir. Onları rahatlatman suretiyle yanlarında sakladığın, onları adaletine ve yumuşaklığına alıştırmandan dolayı kazandığın güvenle, kuvvetlerine daha fazla güvenirsin. Bazen akabinde onlara bağırdığın bazı işler olabilir ki, onu hoşlukla taşırlar. Bayındır memleketin ahalisi, yüklediğin her şeyi taşır. Yerin harap olması, ahalisinin fakirliğini getirir. Yöneticilerin malı toplamayı gözetmeleri, [görevde) kalma hakkında karamsar olmaları ve nasihatlerden az yararlanmaları ahaliyi fakirleştirir.

Sonra katiplerinin durumuna bak. İşlerinin başına onların en hayırlılarını getir. Düşmanlarına kurduğun tuzaklarını ve sırlarını sadece, “cömertliğin kendisini şımartıp da bir topluluğun huzurunda sana muhalefet etmeye cesaret etmeyecekler arasında güzel ahlakın her türlüsünü nefsinde en çok toplayan; senin için aldığı ve senden verdiği şeyler konusunda, görev verdiğin kişilerin seninle yazışmaları ve doğru bir şekilde senden onlara cevaplanın gitmesi hususunda gafletin kendisini hataya düşürmeyeceği; senin lehinde yaptığı bir akdi zayıflatmayan; senin aleyhine yapılmış bir akdi de çözmekten aciz kalmayan ve işlerde nefsinin değerinin ulaştığı noktadan habersiz olmayan” kimseye yazdır. Zira kendi değerini bilmeyen kişi, başkasının değerini hiç bilmez. Onları seçimin, ferasetine, güvenine, hüsn-ü zannına dayalı olmasın. İnsanlar, yapmacık tavır takınarak ve güzel hizmet ederek kendilerini yöneticilerin ferasetlerine tanıtırlar. Bunun gerisinde samimiyet ve emanetten bir şey yoktur. Fakat senden önce salih olanlar için görevlendirildikleri şeylerle onları sına. Avam arasında en güzel iz bırakana ve emaneti en iyi bilen olarak tanınana güven. Bu, Allah’a ve işini üstlendiğin kişiye karşı samimiyetine delildir. İşlerinden her birisinin başına, işin büyüğünün kendisini yenmediği, çokluğunun ona dağınık gelmediği bir başkan getir. Katiplerinde haberdar olmadığın her ne ayıp olursa olsun ondan sorumlusun.


Sonra tacirlere ve zanaat erbabına özen göster. Mukim olsun, gezici olsun ya da bedeniyle kazanan olsun, onlar hakkında hayır tavsiye et. Onlar, yararların unsurlarını, ihtiyaçların sebepleri ve bu ihtiyaçları karada ve denizde, ovada ve dağda, bulundukları yerlerde insanların toplanamadıkları ve cesaretli olamadıkları, uzak yerlerden ve bırakıldıkları bölgelerden getirenlerdir. Onlar, felaketlerinden korkulmayan esenliktirler; gailelerinden korkulmayan barıştırlar. Bulunduğun yerde ve memleketinin çeşitli bölgelerinde işlerini kontrol et. Bunun yanında bilmiş ol ki, onların çoğunda aşırı bir darlık, çirkin bir cimrilik, stokçuluk yapma, satılan ticarî mallarda tahakküm vardır. Bu, umuma yönelik bir zarar kapısı, yöneticilerin bir ayıbıdır. Stokçuluğu engelle. Zira Resulullah (s) onu engellemiştir. Alışveriş, adaletli tartılarla ve iki tarafa, satana da alana da zarar vermeyen fiyatlarla hoşgörülü olsun. Sen yasakladıktan sonra kim stokçuluk yaparsa, aşırıya gitmeden onu cezalandır.

Miskinlerden, ihtiyaç sahiplerinden, aşırı fakir ve kronik hastalardan meydana gelen, hileleri olmayan aşağı tabaka hususunda Allah’tan kork. Bu tabakadan dilenen ve muhtaç olduğu halde dilenemeyenler vardır. Allah’ın sana hakkından emanet ettiklerini, O’nun için koru. Onlar için beytülmalinden bir pay ve ganimet arazilerinin gelirlerinden bir pay ayır. Onlardan en uzak olanın, en yakında olan kadar hakkı vardır. Hepsinin hakkı gözetilmiştir. Kibir seni onlarla ilgilenmekten alıkoymasın. Önemli çoğunluğu eksiksiz bir şekilde yerine getirsen dahi önemsiz olanı zayi etmenden dolayı mazur görülmezsin. İlgini onlardan uzaklaştırma; onları hor gören bir tavır takınma. (Çirkinliğinden dolayı)] gözlerin bakmak istemediği ve insanların hakir gördüğü kimselerden sana ulaşamayanların işlerini incele. Bunları araştırmak için güvendiğin, Allah’tan korkan ve tevazu sahibi kimseleri görevlendir ki, sana durumlarını bildirsinler. Sonra onlar için Allah’la karşılaştığın gün mazur olacağın şeyi yap. Bunlar, tebaa arasında başkalarına göre insafa en fazla ihtiyacı olanlardır. Hepsinin hakkını ödemede Allah’a karşı mazur olacak şekilde davran. Yetimleri olanları, hilesi olmayan ve istek için kendisini ortaya koyamayan yaşlıları gözet. Bu, yöneticiler için ağırdır. Fakat hakkın hepsi ağırdır. Allah, onu akıbeti isteyenler, nefislerini sabrettirenler ve Allah’ın onlara vaat ettiklerinin doğruluğuna güvenen kavimler için hafifletir.


İhtiyaç sahiplerine, onların sorunlarına bizzat eğileceğin, seni yaratan Allah’a karşı tevazu göstereceğin, onlardan konuşanın seninle korkmadan konuşabilmesi için askerlerini, korumalarından ve polislerinden yardımcılarını (onları korkutmaktan] alıkoyacağın, umumi bir oturum oluşturacağın bir zaman ayır. Resulullah’ın (s) birçok yerde şöyle dediğini işittim: “Bir ümmet, fakirin hakkı güçlüden kekelemeden alınmadan temizlenmez.” Sonra onlardan sertliğe ve konuşmayı beceremeyene tahammül et. Tahammülsüzlüğü ve büyüklenmeyi kendinden uzaklaştır ki, Allah bunun karşılığında senin üzerine rahmet kanatlarını yaysın ve sana itaatinin sevabını uygun görsün. Verdiğini güzellikle ver. Güzellikle ve özür beyan ederek engelle. Sonra bazı işlerini bizzat kendin yapman gerekir. Katiplerinin aciz kaldığı meselelerde, görevlilerine bizzat cevap vermen ve insanların ihtiyaçlarını, yardımcılarının kalplerini daraltan şeylerle beraber sana geldikleri günde karşılaman, bunlardandır. Her günün işini o gün yap; her günün [kendine mahsus) yapılacak işi var. İçinde, iyi niyetle davranıldığı ve tebaa esenliğe kavuştuğu takdirde bütün zamanlar her ne kadar Allah için (harcanmış) olsa da, yine de vakitlerin en değerlisini ve payların en büyüğünü Allah’a adamak üzere kendine tahsis et.


Sadece Allah’a mahsus olan farzları hakkıyla yerine getirmen, dininden Allah için ihlasla eda ettiğin en özel şey olsun. Gecende ve gündüzünde Allah’a bedeninden ver. Bundan, Allah’a yakınlaştığını tam, lekelenmemiş, eksiltilmemiş, bedenini yorabildiğin kadarhakkıyla yerine getir. İnsanlara imamlık yapmak üzere namaza kalktığın zaman nefret ettirici ve hakkını tam vermeyip zayi eden olma. İnsanların içinde hasta ve ihtiyaç sahibi olanlar var. Beni Yemen’e gönderdiği zaman Resulullah’a (s), onlara nasıl namaz kıldıracağımı sordum. Bana, “Onlara, en zayıflarının namazı gibi bir namaz kıldır ve müminlere karşı merhametli ol.” dedi.


Tebaandan uzun süre gizlenme. Zira yöneticilerin tebaadan gizlenmesi, bir çeşit sıkıntı ve işleri az bilmektir. Onlardan gizlenmek, kendilerinden gizlenen şey hususundaki bilgilerini keser; böylece onların yanında büyük olan küçülür, küçük de büyür. Çirkin güzel olur; güzel çirkinleşir. Hak batılla karışır. Yönetici, insanların hangi iş sebebiyle görünmediğini bilemediği bir insandır. Hakkın, doğruyu yalandan ayıran alametleri yoktur. Sen, iki adamdan birisin: Ya nefsin hak yolunda cömertlik yapmıştır. O halde verdiğin bir hakkın görevinden ya da ihsanda bulunduğun asil bir davranıştan neden gizleniyorsun? Ya da vermemekle imtihan edilen bir kişisin. İnsanlar, senin cömertliğinden ümit keserlerse senden istemekten vazgeçmede ne kadar da acelecidirler! Bununla beraber, insanların sana olan ihtiyaçlarının çoğu, bir zulme uğramayı şikayet ya da bir uygulamada adalet istemek şeklinde olup bunlarda bir zorluk yoktur.


Sonra yöneticinin özel adamları ve arkadaşları vardır. Onlarda, ayrıcalıklı olma, haksızca bir yere atanma isteği ve adaletle muamelede eksiklik olur. Bunların unsurlarını, bu hallerin vasıtalarını kesmek suretiyle kes. Dostlarından ve akrabalarından kimseye bir yeri ikta olarak verme. Onlar, sudan pay alma ve zorluklarını başkalarına yükleyecekleri ortak bir iş konusunda etrafındaki insanlara zarar verecek bir araziye sahip olmayı asla senden ummasınlar. [Onların bu ümitlerini gerçekleştirdiğin takdirde] bunun faydası sana değil onlara, ayıbı ise dünya ve ahirette sana ait olur.


Hakkı bırakmayan, yakın veya uzak olan insanlar için hakkı bırakma. Bu hususta sabreden ve karşılığını Allah’tan bekleyen ol. Bu hak akrabalarında ve yakınlarında sabit olduğu zaman, sen de onu sabit kıl. Onun akıbetini, ondan sadır olup sana ağır gelecek şeyde ara. Bunun akıbeti övgüye layıktır.


Tebaa senin zulmettiğini düşünürse, mazeretini beyan ederek işi açıklığa kavuştur. Açık davranarak onların senin hakkındaki zanlarını düzelt. Bunda, senden nefsin için bir alıştırma, tebaana karşı yumuşak davranma, onları hak üzere doğrultmadan dolayı onunla ihtiyaçlarına ulaşacağın mazeret vardır.


Düşmanın seni davet ettiği, Allah’ın razı olacağı bir barışı reddetme. Banışta, askerlerine rahatlık, endişelerinden kurtulma ve memleketin için güven vardır. Fakat onunla barış yaptıktan sonra düşmanına dikkat et, ha dikkat! Düşman bazen, seni gaflete düşürmek için yaklaşır. Sağduyulu davran. Bu hususta hüsn-ü zanla beraber şüphe de duy. Düşmanınla aranda bir anlaşma yaparsan ya da ona zimmet verirsen yaptığın anlaşmayı vefayla koru. Zimmetini emanetle himaye et. Nefsini verdiğin şey için kalkan yap. Arzularının farklı ve görüşlerinin dağınık olmasına rağmen, insanların ahitlere vefa göstermeyi yücelttikleri kadar, üzerinde topluca daha ciddi durdukları, Allah’ın farzlarından bir şey yoktur. Müşrikler, (ahlak bakımından] Müslümanların aşağısında olmalarına rağmen ihanetin akıbetini kötü saydıkları için buna tutundular. Verdiğin zimmete ihanet etme; yaptığın anlaşmayı bozma; düşmanını kandırma. Allah’a karşı ancak câhil bir hain cesur olabilir. Allah, ahdini ve zimmetini emniyet kılmış; onu rahmetiyle kullar arasında, kuvvetine sığındıkları ve komşuluğuna iltica ettikleri dokunulması yasak olarak yaymıştır. Onda ifsat, ihanet ve kandırma yoktur. İlletlerin geçeceği bir anlaşma yapma. Teyit ve sağlamlaştırmadan sonra bir sözün hatasına güvenme. Onda sana Allah’ın ahdinin lazım olduğu bir işin darlığı, hak üzere olmaksızın bozulmasına seni davet etmesin. Feraha kavuşmayı ve akıbetinin faziletini umduğun bir işin darlığı üzerindeki sabrın, -Allah’tan bir isteğin seni ihata edeceği, dünyanı ve ahiretini muaf tutamayacağın- sonucundan korktuğun bir ihanetten daha hayırlıdır.

Kandan ve haksız yere akıtılmasından sakın! Kanları haksız yere akıtmaktan daha çok, intikamı davet eden, daha büyük sonucu olan, bir nimetin zevaline ve müddetin kesilmesine daha layık olan başka bir şey yoktur. Münezzeh Olan Allah, Kıyamet gününde kullar arasında hüküm vermeye, akıttıkları kanlarla başlayacaktır. Otoriteni, haram bir kanı akıtarak güçlendirme. Bu, onu zayıflatacak ve zayıf düşürecek şeylerdendir, hatta onu bitirecek ve devredecek şeydir. Kasten birisini öldürmende, Allah’ın yanında ve benim yanımda bir mazeret yoktur; çünkü onda bedeni kısas etme vardır. Bir hatayla imtihan edilirsen, kırbacın, kılıcın ya da elin cezalandırmada aşırıya gitmişse, tokat veya daha fazlası nedeniyle ölüm meydana gelmişse, otoritenin kibri seni öldürülenin velilerinin hakkını ödemekten engellemesin.


Kendini beğenmekten, nefsinden beğendiğin şeylere güvenmekten ve aşırı övgüyü sevmekten sakın! Bu, iyilik yapanların iyiliklerinden olanı silmesi için Şeytan’ın, nefsindeki en sağlam fırsatlarındandır.


Yaptığın iyiliği tebaanın başına kakmaktan, yaptığını abartmaktan ve onlara söz verip akabinde sözünde durmamaktan sakın. Başa kakmak, iyiliği yok eder; abartmak, hakkın nurunu giderir; sözde durmamak, Allah’ın ve insanların yanında nefreti gerektirir. Yüce Allah, “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.“ buyurur.


Vaktinden önce işlerde acele etmekten, yapabildiğin halde ihmal etmekten, doğrusu bilinmediği durumlarda yapmaya inat etmekten ve durumları açık olduğunda zayıflık göstermekten sakın. Her işi yerine koy; her ameli yerinde yap.


İnsanların eşit oldukları bir şeyde kendine ayrıcalık tanımaktan ve göz önünde olan şeylerin ihtimam gösterilenlerinden gafil olmaktan sakın. Zira başkası yüzünden cezalandırılacaksın. Yakında işlerin örtüleri sana açılacak ve mazlumun hakkı senden istenecek. Kızgınlık sırasında kendine, sertliğine, elinin saldırısına ve dilinin keskinliğine hakim ol. Bütün bunlardan, öfken sakinleşip iradene hakim oluncaya kadar, diline ilk gelen sözleri tutmak ve saldırıyı ertelemek suretiyle korun. Rabbine dönüşünü hatırlayarak gayretlerini artırmadığın sürece, bu konuda nefsine asla hakim olamayacaksın.


Senin üzerine vacip olan şey, senden önceki adil bir idareden, faziletli bir uygulamadan, Peygamberimizden (s) gelen bir rivayetten ya da Allah’ın Kitabındaki bir farzdan geçenleri hatırlayıp, ondan amel ettiğimizden müşahede ettiğine uymak; nefsinin, arzusuna koştuğu zaman bir sebebinin olmaması için sana bu ahdimde ahdettiğim ve kendimden senin üzerine delil olarak güvendiğim şeylere uyma konusunda kendi kendine bütün gayretini sarf etmendir.


Allah’tan, rahmetinin genişliğiyle ve her isteneni verebileceği kudretinin büyüklüğüyle, beni ve seni, -kullarda güzel övgüyle, şehirlerde güzel eserle, nimetin tamamlanması ve cömertliğin artmasıyla beraber- Zatına ve mahlukatına karşı açık özür üzere bulunmak suretiyle rızasının olduğu şeyde muvaffak kılmasını, benim ve senin ömrünü saadet ve şehadetle tamamlamasını diliyorum. Biz O’na döneceğiz. Resulullah’a (s), iyi ve temiz ailesine -pek çok- selam olsun… Vesselam.…

Hz. Ali (r.a)

Hz. Ali / Nehcü’l Belağa Hz. Ali’nin Konuşmaları, Mektupları ve Hikmetli Sözleri Eş-Şerîf Er-Radî, Çeviren: Prof. Dr. Adnan Demircan Beyan Yayınları

ileŞiir Antolojim

Mültecinin Evi

Yarınınız belli değil. 

Dününüz berbat.

Bugününüz iç karartıcı. 

Her an işsiz kalabilirsiniz, bir daha da iş bulamayabilirsiniz.

Çocuklarınızı gönderdiğiniz devlet okullarına güveniniz yok.

Okuduğunuz gazetelerin, seyrettiğiniz televizyonların neye, kime hizmet ettiği şaibeli.

Hukukunuzun bağımsız olmadığını biliyorsunuz.

Gözaltına alınmanız, sorguya çekilmeniz ve sittin sene sürecek bir davanın sonucunu hapishanede beklemeniz an meselesi. 

Ülkenizde yapılan hiçbir sınav güvenilir değil, Milli Piyango kurumunuzun adı bile kirlenmiş.

Bankalardan hangisi bugün var yarın yok belirsiz.

Bakanlar, rektörler ve hatta cumhurbaşkanınız bile diken üstüne.

Herkes birbirini tehdit ediyor, ülke şantajla yönetiliyor. 

Ve kimse kimseye güvenmiyor.

Şu anda bombalar patlamıyor ama patlamışlığı var.

Darbeler yapılmıyor ama yapılmışlığı var.

SİZ DE MÜLTECİSİNİZ

Siz…

Hiç yer değiştirmediniz, sınırları gizlice geçmediniz, delik botlarla denizlere açılmadınız ama yine de kendi ülkenizde nicedir mültecisiniz.

İşçisiniz, memursunuz, köylüsünüz, sanatçısınız, çiftçisiniz, iş insanısınız, kadınsınız, çocuksunuz, azınlıksınız, farklısınız…

Ve biliyorsunuz, bu ülkede hasbelkader hayattasınız.

Gitmek isteseniz gidecek yeriniz yok. 

Dönmek isteseniz dönecek yeriniz kalmadı. 

Köyleriniz tükendi, ormanlarınız yakıldı, nehirleriniz kirlendi, şehirleriniz yağmalandı, duygularınızla çok oynandı.

Kâğıt üzerinde bu ülkenin vatandaşısınız ama değilmiş gibi yaşamaktasınız.

Ve bu neden böyle oldu hâlâ çok fazla anlamamaktasınız.

İşte böyle bir ülkede sığınmacılara yönelttiğiniz kininizin ve öfkenizin anlamı, sandığınızdan çok farklı
.

Kendisine yeni bir hayat kurma umuduyla ülkesinden kaçan ve sizin ülkenize varan o Suriyelileri, Afganları, Pakistanlıları…

Afrika’nın ve Asya’nın çeşitli yerlerinden yola çıkıp bu topraklara varabilenlerden o sağ kalanları aslen sevmiyor olamazsınız.

Olsa olsa…

O insanları kendi topraklarından eden ve sizi de bu korkunç sisteme alet eden devletlerin rezil politikalarını sevmiyorsunuzdur.

Kendi ülkenizin mülteciler üzerinden yaptığı kirli hesapları sevmiyorsunuzdur.

Savaşları çıkaranları, savaşları körükleyenleri, savaşlarda ceplerini dolduranları sevmiyorsunuzdur.

Sokaklarda dilendirilen, çıkmazlarda fuhuş cehennemine sürüklenen çocuklar üzerinden para kazananları ve o para kazananları durdurmayıp aksine önlerini açanları sevmiyorsunuzdur. 

Ülkelerin arasına içi timsah dolu hendeklerden sınırlar kazanları sevmiyorsunuzdur.

Sizi de onları da yoksul bırakanları ve savaşlardan paralar kazanmayı umanları sevmiyorsunuzdur. 

GERÇEĞİN İKİ YÜZÜ

O insanların da bir zamanlar içinde doğduğu ve büyüdüğü bir ev olduğunu düşünseniz…

O evde yaşanmış ve kalbe kazınmış anıları olduğunu aklınıza getirseniz…

Onların da çok ama çok özledikleri en azından bir anneleri, bir kardeşleri, bir sevgilileri, bir arkadaşları olduğundan adınız gibi emin olsanız…

İçlerinden herhangi biriyle şimdi kalkıp, doğdukları yere birlikte gitseniz…

Onun sizi sevdiği sokaklarda gezdireceğini…

Size kendi sevdiği yemeklerden yedireceğini…

Küçükken kurduğu hayalleri anlatacağını…

Nihayetinde sözün hayal kırıklıklarına varacağını…

Ve sohbetinizin bir yerinde muhakkak hüngür hüngür ağlayarak birbirinize sarılacağınızı ve yoksulluğu birlikte lanetleyeceğinizi bilirsiniz.

Evet, ülkeye kafileler halinde çoğu erkek olan mülteciler gelmekte…

Evet, iktidarın mülteci politikası muhtemelen sinsi niyetler beslemekte…

Evet, mülteci sorunu daha da büyük bir karanlık vaat etmekte…

Ama gerçeğin bir yüzü buysa… diğer yüzü de şu:

Mültecileri suça sürükleyen o düzen sizin neden sonuç ilişkisini kurmamanızdan cesaretlendikçe dünya böyle böyle cehenneme dönüşmekte.

Mine Söğüt

Kendi ülkenizde nicedir mültecisiniz.