Kategori arşivi Şiir Sanatı

ileŞiir Antolojim

Güz Okulu Mezunu

Yazdıklarımın özeti: kuğuda boğulan havuz
Avcıların yanında poz verdiği ölü ceylan
Kendini kanatan gül imgesi
Leyla içerikli korkak kahraman

Beni yanlış bir masala kilitledi çağ
Yazdıklarımın özeti: Aşkın kirlendiğidir

Kendine saplanan bir hançerle tanıştım
Duydum kuş çığlığını fırtınalı günlerde
Raydan çıkacak trene herkesten önce bindim
Umutsuzluğun yakıştığını gördüm bu çağa
Bin bir güçlükle edindim aşk markalı kumaşı
Usta kılıklı çıraklar gömlek dikemedi bana

Daldan düşen yaprağı en iyi ben anladım
Güz okulu mezunu olabildim sonuçta
Onca kitabın özeti: Yama tutmayan yırtık

Pop seven çocuklara yaylı tambur dinletmek
Bunda ısrarcı olmak, yazdıklarımın özeti
Çekilmek konusunda sabırsız tetik
Aşk iksiri biçiminde mermi çekirdekleri

Abdülkadir Budak

“Uçurum Hakkı” adını taşıyan bir şiir yazarak şiir yazmaya veda etmiştim bir zamanlar. Yayımlamıştım bu şiiri, kendimi okurlar ve şair arkadaşlarım önünde bağlamak istemiştim; ama, ne oldu o şiir çıktıktan sonra? Hayat asıl anlamını tümüyle yitirdi sanki. Bu anlamda sözümde duramadım, hemen döndüm şiire. Hızla kirlendiğimi fark etmiştim, intihar ediyordum sanki yazmadığım zamanlarda. Bu dünyaya şiir yazmak için gelmiş insanlardan biri olarak gördüm kendimi hep. Yazgımdı şiir, çaresizliğimdi. Bakmayın siz “düşerken ellerimden tutmuşsa şiirlerim/ dizlerimde niçin yara var peki?” diye sorduğuma. Geçirdikleri bir kaza sonunda yakınlarını yitiren bir insanın, onların ölümüne ağlarken daha çok kendi kurtuluşuna seviniyor olması halidir belki de. “Külleme ateşimi yandıkça bahtiyarım” demektir olsa olsa.”

Şiir: Güzel uykusuzluk
Kuşa gökyüzü demek, çatlayan dudağa su
Kırık nota aferin, dersi asmayı öneri
Şiir: güzün kopardığı yaprağı
Bir dala usulca eklemeyi öğretti

Ne çok şey öğretti şiir
Hancı kimdir, ne demektir yolcuya
Hanı hangi yoldan ele geçirdi
Şiir ince sorulara her zaman
İnce sorularla karşılık verdi

Şöyle dedi şiir: -Uzak dur ey genç
Bir avcıyla yanyana fotoğraf çektirmekten
Yol sana bir kimlik ekleyecektir
Tozu eksik etme gömleklerinden

Ne çok şey öğretti şiir
Hangi dille, nerde, nasıl yapılır
Örneğin yaralı kumla söyleşi
Hangi yangınların sularıyla yıkanır
Sevdaya ilişkin iç çekişleri

Abdülkadir Budak

Kitaplar: Düşlerinin dinlenme yeri
Bir umudun, bir özlemin uğrağı
Kitap kurak yalnızlığa
Bir yağmur sağanağı

Kitaplarıdır onun sevdiği sokak adları
Bir bardak demli çaydır, mahalle kahvesinde
Kitaptır ağda çırpınan
Balıkları geri veren denize

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Kelimelerden Bir Vatan: Mahmud Derviş


Geçen ağustos ayında vefat eden İsrailli ünlü barış aktivisti ve gazeteci Ulvi Avnery, İsrailli bir heyetle Mısır’a yaptıkları ziyarette kendilerini karşılayan Mısırlı generale “1973’te Yom Kippur’da bizi nasıl şaşırttınız, anlamadık” dediğinde, generalin kendilerine “Bizi anlamak istiyorsanız haberleri değil, şiirimizi okuyun” diyerek cevap verdiğini aktarır. Filistin’in millî şairi olarak bilinen Mahmud Derviş’in şiirinde, Filistin’i âdeta yeniden inşa eden dizelerinde de Filistin meselesinin ve bu toprakların ruhunun izini sürmek mümkündür. Derviş’in hayatı ve şiiri Filistin’in kaderiyle iç içe geçmiştir. Öyle ki Mahmud Derviş’in sürgünleri ve mısraları üzerinden Filistin’in kısa bir tarihini yazmak mümkündür. Nitekim bu büyük şair 2018 yılının “Arap Kültür Sembolü” olarak seçilmiştir.
İçindekiler
Sürgün sürgün büyüyen vatan: Moskova-Kahire-Beyrut-Tunus-Paris
İsrailli generalleri korkutan şair
Baba figürü ve asi oğul: Arafat’la dostluk
Hür Sabahlar ve Yalnız Hayat

Mahmud Derviş’in gençliği

Derviş, evrensel bir şair olmak isterken, direnişle özdeşleştirilen mısralarıyla Filistin’in millî şairi unvanını kazanır. Bu onurlu ancak ağır madalyayı ömrü boyunca belki bir kader gibi ve evet, gururla ama hep mahcup ve isteksizce taşıyacaktır.

Derviş, otel odaları ve havaalanları arasında geçen ömrünü dolduran Moskova’dan Mısır’a, Beyrut’a, Tunus’a ve Paris’e uzanan sürgünlerin ilkini daha 6 yaşında yaşamış ve ailesiyle yürüyerek Lübnan’a geçmişti. Çünkü 1942 yılında doğduğu Birva köyü, 1948 yılında İsrail’in Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan etmesiyle dört yüzden fazla köyle birlikte işgal edilmişti.
Ünlü şair bu ilk sürgün yolculuğuna çıkarken içinden geçenleri, yıllar sonra yazdığı bir şiirde çocukluğun o naif sesiyle babasına seslenerek dile getirecektir:

Beni nereye götürüyorsun babacığım?
Rüzgârın gittiği yöne ey oğulcuğum.


Derviş ve ailesi bir yıl sonra köylerine geri dönerler ancak evleri yerle bir edilmiş, köylerinin ismi değiştirilmiş ve yerlerine Yemen’den getirilen Yahudiler yerleştirilmiştir. Doğup büyüdükleri, ekip biçtikleri yerlerin mültecisi oluvermişlerdir: “Yaşadığımız topraklardaydık ama bu kez mülteci olarak. Bu bizim ortak tecrübemizdi, bu acıyı hiçbir zaman unutmayacağım.”

Sürgün sürgün büyüyen vatan: Moskova-Kahire-Beyrut-Tunus-Paris


Derviş’in ailesiyle yaşadığı köy İngiliz mandasındayken, İsrail’in kuruluşundan sonra İsrail askerî yönetimince idare edilmeye başlandı. İsrail, burada Filistin’e dair tüm izleri siliyor, köy sakinleri ise tarih kitaplarını ve büyük Arap şairlerin şiirlerini elle kayda geçirerek çocuklarına okutmaya, dil ve kültürlerini işgale karşı korumaya çalışıyorlardı.

Küçük yaşından beri şiirle ilgilenen ve 19 yaşında ilk şiir kitabını çıkaran Derviş de, işgal altındaki Filistin topraklarında her gün yaşadıkları aşağılanma ve yok saymaya şiirle direniyordu. Derviş, Filistinlilerin haklarını ve kültürel varlıklarını savunan tek parti olan Komünist Parti’ye üye olmuş ve burada sözün gücüne ve şiirle bir şeyleri değiştirebileceği fikrine iyiden iyiye inanmaya başlamıştı. Arkadaşlarıyla Al-İttihad ve Al-Cedid dergisini çıkartıyorlardı.

“Annemin kahvesini özlüyorum/ Özlüyorum ekmeğini annemin” dizeleriyle başlayan şiiriyle bir anda ünlü olur. Lübnanlı ünlü müzisyen Marcel Khalife tarafından bestelenen bu şiir sonraları bir Arap halk türküsüne dönüşmüştür.

Genç şair, askerî yönetimden izinsiz topluluk önünde şiir okuduğu gerekçesiyle defalarca ceza alır. 16 yaşında hapse atıldığında bir sigara paketi üzerine karaladığı ve “Annemin kahvesini özlüyorum/ Özlüyorum ekmeğini annemin” dizeleriyle başlayan şiiriyle bir anda ünlü olur. Lübnanlı ünlü müzisyen Marcel Khalife tarafından bestelenen bu şiir sonraları bir Arap halk türküsüne dönüşmüştür.

Derviş’in üzerindeki siyasi baskı artmaya başlar ve genç şaire 1967-70 yılları arasında ev hapsi cezası verilir. Bu durum, onu hayatının en zor kararını vermeye zorlar. Filistin’de ağır şartlar altında yaşamak mı yoksa bir şair olarak kanatlarını çırpabileceği yeni bir gökyüzü bulmak mı? “Doğru kararı vermek için çok gençtim” diyen Derviş, ikinci yolu seçer. Bu kararı nedeniyle sıkça eleştirilse de şair, “Sürgünde ne yaptım? Filistin kültürüne daha çok şey kazandırdım mı? Eleştirmenlerin dediğine göre vaktimi boşa harcadığım söylenemez” diyerek yıllar sonra vatanı terk edişiyle hesaplaşacaktır.

İlk kez 1970’de Filistin’i terk eden Mahmud Derviş, Komünist Parti aracılığıyla Moskova’ya gider. “Her genç komünist için Moskova’ya gitmek bir hayaldi ancak buranın da cennet olmadığını anladım” diyen Derviş, tam bir yıl sonra Al-Ahram dergisinde yazılar yazmak üzere Kahire’ye gider.


Necip Mahfuz

İlk kez çoğunlukla Arapların yaşadığı ve sadece Arapça konuşulan bir ülkededir. Burada Necip Mahfuz ve diğer büyük yazarlarla birlikte çalışır. Derviş’in Kahire’den sonraki durağı ise Beyrut’tur. Kısa bir süre önce burada kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün merkezinde Kültür Şefi olarak görev yapar, Al-Karmel isimli edebiyat dergisini çıkartır. Derviş, Beyrut’un zengin kültür ortamında şiirini geliştirme imkânı bulur.

Beyrut iç savaşının patlak vermesinin ardından savaşı bütün şiddetiyle yeniden yaşar. Savaş ortamının getirdiği kargaşadan bunalan Derviş, tüm Filistinlilerin Lübnan’dan çıkarılmaları sonucunda FKÖ heyetiyle birlikte artık savaş ve mücadeleden yorgun bir şekilde Tunus’a geçer.

Âşıkların birbirine teşekkür ettiği görülmemiştir
Ama ben sana teşekkür edeceğim ey Tunus!
Sana sen olduğun için teşekkür edeceğim!
Kendini koru ey Tunus
Gün gelecek kardeş Filistin toprağında buluşacağız yeniden


mısralarıyla Tunus’a veda eden şair Tunus’a teşekkür ederken, 1986 yılında kaleme aldığı “Benim, Yusuf’un” şiiriyle Filistin’e sahip çıkmayan Arap ülkelerine sitem etmektedir:

Benim, Yusuf’un
Ey babacığım
Kardeşlerim beni sevmiyorlar
Sert taşlarla
Ve acı kelimelerle kalbimi incitiyorlar
Öleyim istiyorlar
Öleyim ki beni övebilsinler
Biricik kardeşimiz diyebilsinler
İçlerinde istemiyorlar beni
Dipsiz bir kuyuya attılar
Ve dönüp kurdu suçladılar
Ah babacığım!
Kurt, kardeşlerim gibi değildi
Onlardan daha merhametliydi


Tunus’tan sonra Al-Karmel dergisini yayınlamayı sürdürmek için Paris’e geçen Derviş, burada kendisini daha özgür hissediyor, bu ülkenin dilini bilmemek ona toplum ve insanların arasına karışmadan, fark edilmeden dilediği gibi yaşama hürriyetini veriyordu. Zira şaire göre unutulmak en büyük hürriyetti.

Derviş şiirinin Paris’te renklendiği, siyasetten yorulan kaleminin daha çok evrensel konulara ve tüm insanları kuşatan imgelere yöneldiği görülür.

İsrailli generalleri korkutan şair


Derviş okul yıllarında izinsiz şiir okuduğu gerekçesiyle kendisini sorguya çağıran generalin, Filistinli bir öğrencinin şiirinden bu denli korkmasına hayret ederken bir yandan da şiirin gücünü keşfeder.

Derviş okul yıllarında izinsiz şiir okuduğu gerekçesiyle kendisini sorguya çağıran generalin, Filistinli bir öğrencinin şiirinden bu denli korkmasına hayret ederken bir yandan da şiirin gücünü keşfeder: “O güçlü koca İsrail devletinin benim şiirimden korktuğunu görünce, şiirin çok önemli ve ciddi bir iş olduğunu anladım.”

2000 yılında Derviş’in şiirlerinin İsrail okul kitaplarına alınması gündeme geldiğindeyse İsrail parlamento üyesi bir milletvekili şu sözleriyle Derviş’in şiirinden hâlâ korkulduğunu gösterir. Şairin mısraları tehlikelidir: “Derviş’in şiirlerini okul kitaplarına almak bu ülke için intihar etmek demektir.”

Mahmud Derviş, 22 yaşında kendisine “Direniş Şairi” unvanını kazandıran ve tüm Arap dünyasında tanınmasını sağlayan “Kimlik Belgesi” isimli şiiri yazar. Bu şiiri, geçiş kartını göstermediği için kendisini durduran İsrailli bir polise hitaben yazsa da şiir kısa sürede tüm Arap dünyasında yayılır. Şair bu şiirle kendi topraklarında mülteci muamelesi görerek aşağılanan tüm Araplara âdeta yeni bir kimlik kartı uzatmakta ve onlara çalınan onurlarını geri vermektedir:

Kaydet!
Arap’ım
Taş ocağında çalışıyorum emekçi yoldaşlarımla
Çocuklarımın sayısı sekiz
Ekmeklerini
Taştan çıkarıyorum
Giysilerini ve defterlerini!
Sadaka dilenecek değilim kapında
Konağının girişi önünde
Küçük düşürecek değilim kendimi!
Kızıyor musun?
Kaydet!
Kaydet ilk sayfanın ta en başına
Nefret etmem insanlardan
Hiç kimseye saldırmam!
Ama aç kalınca
Toprağımı gasbedeni çiğ çiğ yerim!
Kolla kendini, kork benim açlığımdan
Kork benim öfkemden!
Kolla kendini!


Şairin Beyrut’ta binlerce dinleyiciye hitaben okuduğu şu mısraları da pek çok tartışmaya neden olmuş, Derviş şiirlerinin okul kitaplarına girmesine karşı yürütülen kampanyada aleyhinde kullanılmıştır.

Füze sizden, taş bizden
Kılıç sizden, kan bizden
Ateş sizden, can bizden
Saatlerinizi de alın vaktimizden
Ve defolun!
Nerede yaşayacaksanız yaşayın
Ama durmayın artık aramızda!
Nereden çağıracaksanız çağırın ecelinizi
Kirletmeyin güvercin ellerimizi
Çekin elinizi ekmeğimizden ve tuzumuzdan
Yaramızdan, suyumuzdan ve toprağımızdan
Alın hissenize düşeni de kanımızdan
Haydi defolun!
Ey kelimelerin ardı sıra gidenler!
Yüklenin sırtınıza isimlerinizi
Silin hatıralarımızdan tüm resimlerinizi
Ve defolun!



Yasar Arafat’ın tüm ısrarlarına rağmen kendisini gündelik siyasetin kargaşasından uzak tutmaya çalışan Derviş, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Yürütme Kurulu’na da gıyaben seçilmişti.

Baba figürü ve asi oğul: Arafat’la dostluk


Yasar Arafat’ın tüm ısrarlarına rağmen kendisini gündelik siyasetin kargaşasından uzak tutmaya çalışan Derviş, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Yürütme Kurulu’na da gıyaben seçilmişti. Derviş’in siyasetle alakası, bir yandan babası yerine koyduğu Arafat’la dostluğu diğer yandan Filistin davasına ruh veren şiirleriyle yakından irtibatlıydı.

“Bana Fransız André Malraux’yu örnek veriyorlar. Filistin’in Fransa kadar büyük bir devlet ve Arafat’ın da De Gaulle olduğu dönemlere gelsek bile, ben Malraux değil, Jean Paul Sartre olmayı tercih ederim” 

Arafat’ın Kültür Bakanlığı teklifini reddeden Derviş, “Bana Fransız André Malraux’yu örnek veriyorlar. Filistin’in Fransa kadar büyük bir devlet ve Arafat’ın da De Gaulle olduğu dönemlere gelsek bile, ben Malraux değil, Jean Paul Sartre olmayı tercih ederim” diyerek kültürü, edebiyatı ve felsefeyi siyasetin üzerinde gördüğünü ifade etmiştir. Ancak siyaseti sevmese de Filistin davasının lisanını ve üslubunu Derviş’in kalemi belirlemiştir. Şair, sadece Arafat’ın BM’de yaptığı konuşma metnini yazmakla kalmamış, Filistin Bağımsızlık Bildirisi’ni de bizzat kaleme almıştır.

Zamanla Derviş ve Arafat arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkar. Arafat’ın Filistinlilerin nankör olduğu yönündeki serzenişlerine “Kendine başka bir halk bul o zaman!” diye cevap verir.

1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasından sadece bir gün sonra Filistin Kurtuluş Örgütü Yürütme Kurulu’ndan istifa eden Derviş, Oslo mutabakatına razı olması nedeniyle yakın dostu Arafat’a sitem eder:

Kim indirecek duvarlardan bayrağımızı / Sen mi yoksa onlar mı?


Mahmud Derviş, kendisinin de sonradan Ramallah’a geri dönüşünü sağlayan bu mutabakatı hiçbir zaman tasvip etmez. Zaman şairi haklı çıkarır. Oslo’dan sonra Filistin toprakları kontrol noktalarıyla kuşatılmış ve yerleşimcilerin sayısı hızla artmıştır.

Derviş seküler bir hayat sürse de ait olduğu toprakların maneviyatı onu da şiirini de kuşatıyordu. “Ben seküler bir insan olmama rağmen yine de Allah’ın burada, bu topraklarda insanla konuştuğu ve mucizeler gösterdiği hissinden kendimi kurtaramıyorum.”

Onun şiiri eleştirmenlere göre Gazze’deki bir Hamas üyesinin duygularını da aynı şekilde aksettiriyordu. İntihar saldırılarını ve sivillere yönelik şiddet eylemlerini doğru bulmuyor ancak ölüme giden insanların bu eylemlerinin Batı’da anlatıldığı gibi, cennetteki huriler için yapılmadığını, işgal ve İsrail’in baskı politikası sonucu ne yapacağını bilemeyenlerin umutsuzluk ve çaresizlik hislerinin bir ifadesi olduğunu söylüyordu: “Siyasi çözüm bulunduğu zaman intihar eylemlerinin de sona erdiğini görecekler.”

Derviş, Hamas ve Fetih arasındaki çatışmayı da tasvip etmiyor ve “Aslında kendi illüzyonlarıyla savaşıyorlar” diyordu. “Olmayan bir Filistin devletini kontrol için birbirleriyle mücadele ediyorlar. Gazze açık hapishaneye çevrildiği için, iş, ilaç ve yiyecek bulamayanlar kiminle savaşacaklarını bilmediklerinden çaresizlikten birbirleriyle savaşıyorlar.”

Binbir yüzlü hayalet: İsrail ve Yahudiler


Şairin İsrail ve Yahudilerle ilişkisi çok veçhelidir. Derviş defaatle Yahudileri tek bir millet olarak görmediğini söyler; şaire göre sorun kültürel değil, siyasidir. Ona yazdığı bir şiirden dolayı hapis cezası veren hâkim bir Yahudi’dir.

Derviş’e İbranice ve dünya edebiyatını öğreten de yine Yahudi bir öğretmendir. Filistin’deki ilk aşkı da daha sonra İsrail ordusuna katılan ve şu an Berlin’de yaşayan bir Yahudi kızı Tamar Bin Ami’dir. Derviş’in şiirlerinde Ritta diye seslendiği ilk aşkıyla ilişkisi iki yıl sonra sona erer. Tamar Bin Ami, İsrail ordusuna katılmış, iki sevgili ayrılmıştır. Derviş’in bu ilk aşkına yazdığı şiir, sonraları Lübnanlı ünlü besteci Marcel Khalife’nin bestesiyle bir halk türküsüne dönüşür.

Ritta’yla gözlerim arasında bir tüfek
Ritta’yla aramda milyonlarca serçe
Milyonlarca resim var
Ve ah nice buluşmalar

Ramallah’ta bulunan Mahmud Derviş Kültür Merkezi Başkanı şu sözleriyle Derviş’in Yahudi bir kıza âşık olmasının sürekli olarak vurgulanmasına sitem ederek Yahudilerin tüm hikâyelerin öznesi olmasından şikâyet eder: “Neden ‘Filistinli şair Yahudi bir kıza âşık olmuş’ diye anlatılır da mesela ‘Yahudi bir kız, Filistinli bir şaire âşıkmış ama sonra sevdiği adamın halkına karşı savaşmak için orduya girmiş’ denmez?”

Filistin’deki tüm meselelerde Yahudilerin ilgi odağında yani özne olması Derviş’i de rahatsız etmektedir. “Biz Filistinliler ünümüzü düşmanımıza borçluyuz” der. “Düşmanımız Yahudiler olduğu için herkes buraya bakıyor yoksa kimse ilgilenmezdi.” Düşmanla tanımlanmaktan yorulmuştur.

O yüzden Derviş, Yahudilerle ve İsrail’le ilişkilerine göre kendilerine olumlu ya da olumsuz getirilen tüm tanımları reddeder: “Ne terörist ne de barış savaşçısı, sadece insan olmak istiyoruz. Düşmandan bağımsız, kendimize ait sorularımız var. Rahat ve hercai olmak hakkımız.”

Derviş şiiri: Güle bakıp gülü görmek arzusu

İlk şiir kitabını 18 yaşlarındayken çıkartan Derviş, ilk şiirlerini sonradan beğenmez ve şiirlerini bu kadar erken yayımladığı için pişman olduğunu söyler. Klasik Arap şiirinin temsilcisi Al-Mutenebbi ve diyasporadaki Halil Cibran gibi şairlerin yanı sıra Kabbani ve Al-Sayyab gibi modern kalemler ve Pablo Neruda, Lorca, Nazım Hikmet ve Derek Walcott gibi modern yabancı şairlerden de etkilendiğini söyler.

Derviş’e göre ilhamla yazsa bile hiçbir şair şiirini boş bir sayfada yazmaya başlamaz. Her şair şiirini kendinden öncekilerin yazdıklarının üzerine bina etmektedir.

Eleştirmenlere göre Derviş, klasik ve geleneksel Arap şiirine oldukça hâkimdir ancak kendi şiiri için yeni bir biçim arayışına girer. Zira ona göre devrimci şiir ancak devrimci ve yeni bir biçimde söylenebilir.

Derviş, filmlerde anlatılan ve o bildik şair tiplemesinden uzaktır. Disiplinlidir, sabahları 10-12 arasında yazı masasına oturmayı âdet hâline getirmiştir. Öğleden sonralarını ise okumaya ve kitaplara ayırır.

Dikkatini dağıtmaması için evin en küçük odasında yazar. Arkadaşları normalde soğukkanlı olan Derviş’in şiir söz konusu olunca heyecanlandığını ve şiir akşamlarına iki gün önceden hazırlanmaya başladığını anlatırlar. “Şair bohemdir ve normal insanların kaygılarına sahip değildir” diye düşünenlerin haksız olduğunu söyleyen Derviş, buna kendi hayatını şahit gösterir. “Kafelerde oturmayı sevmem, evcilimdir; çoğunlukla evde yalnız vakit geçiririm. Kalabalık yerlerde olmayı sevmiyorum.”

Mahmud Derviş’in çalışma masası

Derviş, özellikle Beyrut sürgünü sonrası şiirlerinde direnişle bağını koparmasa da şiirini “işgalin belirlediği çerçeve ve şartlardan” özgürleştirmek ister. “Ramallah’ta benden beklendiği gibi vatana geri dönüşüm hakkında değil, aşka dair yazdım. Kendimi tüm beklentilerden özgürleştirmek istedim.” Mahmud Derviş aşk ve ölüm hakkında yazarak insan tarafını İsrail işgalinin ve savaşın elinden kurtarmak istemektedir. Şiirini hem kendi ruhu hem de tüm insanların yaraları için manevi bir şifa olarak görmektedir. “İnsanlar şiirime tutunarak hayatta kalıyorlar, zaferde de yenilgi anlarında da hayata bağlanıyorlar.”

Derviş’in şiirleri ve kullandığı imgeler Filistin davası için sembol kabul edilir ancak Derviş aslında bir aşk şairi olmak istemektedir. Direniş şairi olmaktan zaman zaman yorulduğunu, bunun istemeden boynunda taşıdığı ağır bir madalya olduğunu sık sık dile getirir: “Kendimden başka kimse için, kimseyi temsil etmek için yazmıyorum ama zaten benim benliğim ve hayatım da halkın ve toplumun hatıra ve hafızasıyla dolu. Kendimi yazarken aslında onların tarihini de yazmış oluyorum.”

“Şiirimizin normalleşmesi ve insanileşmesi lazım. Bizim ihtiyacımız olan şey bu. Benim görevim Filistin’in doğasını, manzarasını da efsanelerden ve tarihin yükünden kurtarmak. Gül hakkında yazarken gerçekten gül hakkında yazmak. Gülü gül olarak okumak ve öyle anlamak. Adonis’in kanı olarak değil.”

Kelimelerden bir vatan

Derviş İsrail’in kuruluşuyla birlikte her yerden silinen Filistin ismini şiirleriyle hayatta tutmak ister. İşgal edilerek haritadan silinen vatanını kelimelerle yeniden inşa ederek topraklarından çıkarılan tüm Filistinlilere “şiirlerinde sığınacakları bir ev ve bir vatan” resmeder. Bir söyleşisinde Arap şiirinin beyitlerle yazıldığına şu cümlelerle işaret eder: “Bundan daha büyük bir saadet olamaz; insanlar mısralarımı hakiki ev belleyip içinde oturuyorlar, zira şiirdeki beyit ev demektir. Vatanı elinden alınmış Filistinliler de şiirlerimin beyitlerine sığındılar.” Derviş, kelimelerden yeni bir vatan, yeni bir Filistin yaratmaktadır ve onunla işgale direnir. Haritadan ev ev, toprak toprak silinen Filistin’i harf harf, kelime kelime işgalcilerden geri alır ve yeniden inşa eder.

Çocukluğu, gençliği ve tüm hayatı, zamanı işgal edilmiştir ve geri gelmeyecektir ama şair döneceğinden umut kesmediği vatanını kelimelerle geri çağırmaktan vazgeçmeyecektir:

Kemanlar kaybolan bir zamana ağlıyor
Ah o hiç gelmeyecek
Kemanlar kayıp bir vatana ağlıyor
Kim bilir belki de dönecek

Hür Sabahlar ve Yalnız Hayat

Hayatının büyük kısmını yalnız yaşayan Derviş ilk olarak 1973’te Nizar Kabbani’nin yeğeni Rana Kabbani’yle evlenir

Hayatının büyük kısmını yalnız yaşayan Derviş ilk olarak 1973’te Nizar Kabbani’nin yeğeni Rana Kabbani’yle evlenir. İkinci eşi Mısırlı çevirmen Hayat Heeni’yle ise bir arkadaşının evinde karşılaşır. Bu ilk karşılaşmanın ardından şair ortak arkadaşlarını defalarca evine davet etmesine rağmen, bu denemeler başarısız olur. Onu görebilmek umuduyla çağırdığı misafirler arasında Hayat yoktur.

Ancak Derviş’in bu içten sevgisine kader karşılık verir ve bir yıl sonra tesadüfen yeniden karşılaşırlar. Şairin bir aile ve düzenli bir hayat sahibi olmasını isteyen arkadaşları 1984 yılında Hayat’la evlenme kararını desteklerler. Derviş’in kendisi için “Güvercinler gökyüzüne havalanıyor, yeryüzüne konuyor güvercinler” diye başlayan ünlü aşk şiirini yazdığı Haneen “Tanıştığımızda da ayrıldığımızda da birbirimizi seviyorduk. Ben ve Mahmud ayrıldık ama sevgimiz hep baki kaldı” diyordu. Üçüncü kez evlenmeyi hiç düşünmeyen Derviş, geleneksel anlamda evlilik müessesesine hiç inanmıyordu.

Doğmamış çocukları için “en iyisinin hiç doğmamak” olduğuna emindi. “Arkadaşlarım bazen bana iki kez evlendiğimi hatırlatıyorlar. Bunlara dair derin hatıralarım yok, gerçekten hatırlamıyorum. Çocuğum olmamasından pişman değilim. Neden bilmiyorum ama bu konuda hiçbir pişmanlığım yok. Belki de sorumluluktan korkuyorum.” Yakın bir arkadaşının ısrarı üzerine ise “Neden çocuk sahibi olayım? Vatansız bir çocuk, mülteci bir çocuk daha mı gelsin dünyaya!” diyerek cevap verir.

Odasında yalnız şiir yazarken bile müsveddelerini kimse görmesin diye kâğıdın ucunu kapatır Derviş. Şiir şairin yokluktan dahi sakındığı sırrıdır. Ona ayırdığı “hür sabahlara” kimseyi ve başka hiçbir sözü ve sohbeti ortak etmek istemez. Âdeta bağımlısı hâline geldiği uzleti, şiirlerini ve kişiliğini besleyen yalnızlığını bozacak her şey ona ağır gelir: “Şiirim için ne iyiyse onu yaptım, zarar verebilecek her şeyiyse teker teker yıktım.”

Kadına arzu duyduğunu ve kendini bir kadında bulmak istediğini söylese de yalnızlığın vadettiği hürriyet ve sakin sabahların sükûtu, kalbin sesine ve bedenin iştiyakına galebe çalar. “İçimdeki özlemin ve kanımdaki ateşin sesi başkasına sesleniyor, özlemle onu çağırıyor. İnkâr edecek değilim.”

Derviş aşka âşıktır ancak ona göre aşk geçip giden bir şey değildir. Yaşanandır. “Âşık olmayı seviyorum. Ama bittiği zaman anlıyorum ki aşk değilmiş o. Hatırlanan bir şey değildir ki aşk, o yaşanandır.”

Ölümle anlaşma

Mahmud Derviş 1984 ve 1998 yıllarında iki kez ağır kalp krizi geçirir. Bunların ilkinde ölümün acısız geldiğini, ikincisinde ise işkence ederek kendisiyle cedelleştiğini söyler. Sert ve ciddi görünümüne rağmen nüktedan üslubuyla bilinen şair yaşamı sevmektedir. Ancak ölümden de korkmadığını ve onu karşılamaya hazır olduğunu söyler. “Mural” isimli eserinde ölümle söyleşip halleşir.

Mahmud Derviş’in not defterlerinden biri

Arkadaşları ve akrabalarına göre Derviş, hayatının son döneminde zamanının azaldığını sezmişçesine daha çok üretmeye ve yazmaya başlamıştır. Akrabalarıyla kayıp zamanları telafi edercesine yoğun vakit geçirmeye özen gösterir. Son döneminde daha mutlu ve rahat bir halet-i ruhiyeye sahiptir. Kardeşinin ifadelerine göre ailesine yaptığı son ziyarette herkesin bildiği ancak açıklayamadığı sebepsiz bir korku hâkimdir evde, ancak Derviş duygularını belli etmez ve gülümsemeye devam eder. Ramallah’a döneceği son gün veda ederken arkasına bakmaz. Akrabaları bunu son veda olarak yorumlayacaklardır.

Mahmud Derviş’in kalemleri

Mahmud Derviş, bir konuşmasında ölüm gibi kendisinin de beklemeyi sevmediğini söyler. Şair ölümle bir anlaşma yapmıştır. “Daha yazacak şiirlerim var, yapılacak işlerim… Ancak hayattan büyük beklentilerim ve hayallerim de yok. Çünkü bana verilmiş ödünç bir zamanı yaşıyorum. Ölümü karşılamaya hazırım ancak tıpkı ölüm gibi ben de beklemeyi sevmiyorum. Onunla bir anlaşma yaptım. Kanser ya da AIDS gibi hastalıklarla bir hırsız gibi değil, birden gelmeli ve bir vuruşta teslim almalı beni.”

Derviş bu ameliyatın sonucunun ölüm olacağını biliyor gibidir. Bir kâğıtta şunlar yazılıdır: “Bu sefer ölümle olan kavgayı ölümün kazanacağını biliyorum.” 9 Ağustos 2008 yılında Amerika’da ölüm onu kalbinden yakalar ve teslim alır. Geriye tüm mülteciler, evsizler ve “dünya gurbetçileri” için harf harf, kelime kelime kurduğu bir vatan bırakır: kelimelerden bir vatanla, içli ve zamana şahitlik etmiş haklı şiirler.

Not: Tercümesi Lütfullah Gökdaş’a ait olan “Kimlik Kartı” şiiri dışında yazıda kullanılan tüm şiir ve alıntılar benim tarafımdan tercüme edilmiştir.

Zeliha Eliaçık

ileŞiir Antolojim

Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.

Sizi yalnızca şiirlerinizle biliyoruz. Yakından tanımak isteyen okurlarınız için biraz kendinizden bahseder misiniz?

Şairi şiirinden bilmek en iyisidir. Fazlası okur için hayal kırıklığı da olabilir, şiirle okur arasına girip şiirini de gölgeleyebilir. Şimdi bu soruyu düşününce ve dolayısıyla kendim hakkında düşününce aklıma pek çok şey geliyor. Ama ne kadarı okuru ilgilendirir bilmiyorum. 1998’den beri şiir yazıyorum, yazmadığım 7 yılı saymazsak. O zamanlar çok yazı yazdım. Hepsi de kendime. Belki onlar o dönem beni şiirime hazırladılar. Kendimden ibaret bir hayatım var. İstanbul’da yaşıyorum.

İlk şiirlerinizi ne zaman yazmaya başladınız?

Öncekileri saymazsak Aralık 1998’de yazdım ilk şiirimi. Hatta bu kitapta da var: Ashab-ı Kehf. O şiir 1999 Mart’ta Kaşgar dergisinde yer aldı. Çok sevinmiştim. Kütahya’da öğrenci idim üniversite son sınıfta. Her zaman şiir ve edebiyat konuştuğum dostlarım vardı. O zamanlar bunları büyük heyecan ve coşkularla konuşurduk, yaşardık. 

“Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar” sizi neden sevmiyorlardı? Aranız düzeldi mi onlarla? 

O şiirin imgesinin bendeki karşılığı henüz geçmedi. Politik ve sosyolojik tarafı belki daha çok yansıdı okura. Şiirimin asıl derdi gerçekleşmeyen ve artık gerçekleşeceğine inanmadığım hayalimle alakalı. O hayal bende hâlâ var. Çok şiir yazdırmıştır. Aşkın da Müslümanlığın da en saf halini aramakla dolu bir şiir. Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.

Bir röportajınızda karanlık bir yönünüzün olduğunu söylemiştiniz. O karanlık tarafınızdan bahseder misiniz biraz?

Her şairin karanlık tarafı vardır. Şiir yazarak onu saklar ya da birazını okura açık eder.Okurun ve şairin karanlığı şiirde bir araya gelir böylelikle. Ölümü düşününce kararıyor her şey bende. Baskı unsuru bu.

Şiirin bir derdi, davası olmalı mı? Sizin şiir yazma gayeniz nedir?

Şaire methiyeler düzerler. Şiirinin hangi etkilerden oluştuğunu sorarlar. Yazma sürecini anlamaya çalışırlar. Hangi akıma bağlı olabileceğini yoklarlar. Kitabına ödüller verirler. Şiiri hakkında yorumlar yaparlar. Şiirin doğası ve tekniği üzerine konuştururlar onu… Şaire biçtikleri yerde, onun, onların beklentilerini karşılayacak bir var olma halinde durmasını beklerler . Oysa şair, şiir yazarak SADECE hayatta kalmaya çalışmaktadır. Anlamazlar.

Oldukça üretken bir şairsiniz. Hatta bir sohbetimizde birkaç kitaplık şiirinizin hazır olduğunu söylemiştiniz. Bu kadar üretken bir şair olmanızın kaynağı nedir?

Üretken kelimesini sevmiyorum. Sanki şiir fabrikasında çalışıyorum ve durmadan üretim yapıyorum gibi bir durum yok. Önceden çok şiir yazdım. Özellikle 9 sene önce ve 3 sene önce. Kendiliğinden olan kendinden geçme halleriydi. Kendiliğinden kendinden geçme. Kaynak benim. Benim hayat dışı ve toplum dışı olmam. Ve de büyük şairlerin şiirleri, ruhları dolaşıp duruyor buralarda. Bunlar da öncedendi tabi.

Şiir mi size gelir yoksa siz mi şiire gidersiniz?

Ben şiire aitim. Belki karanlık taraf budur bendeki. Şiiri ararım, şiir bana gelir. Önceleri bunu daha çok yaşardım. Şimdilerde o anlamda bir arayışım yok. Uzun zamandır şiir yazmıyorum. Bıraktım demek de anlamlı olur aslında. Daha bırakmadım ama bırakmak geride kalan şiirlerin değerini muhafaza açısından da doğru olur. Çoğu insan şiir yazmayı bırakmıyor ve kötü şiirlerle anılacak hale gelene kadar yazıyor. O zaman şiir sıradan hale geliyor. Yılda 2 şiir yazmak, zorlamadan ve sıradanlığa düşmeden en güzeli olur. Sonra bir, sonra yok. Yok.

Dil hususunda, toplumsal ilerleme bakımından şairlerin dilinin toplumun diline nüfuz ettiğine inanıyor musunuz? Eskiye göre Türkçemize yeterince hâkim olamayışımızda edebiyatçıların mesuliyeti ne kadardır?

İnanmıyorum. Çoğu insan yaptığımızla ilgilenmiyor. Okuru vasata alıştıran bir çakma şiir ortamı da var. Artık vasata ve kötüye alışan okur, zevkleri kötü şiirlerce biçimlenen okur, dergiye, kitaba para vermeyip internetin sunduğu ile sığlığı seven okur var. Şiirin iyisine nüfuz etme kabiliyeti elinden alınan ve zehirlenen okur için iyi şiir, bu dünyada ona nasip olmayacak. Ekseriyetin hali bu. Ama editörlerin fersah fersah önünde duran ve iyi şiiri hemen tanıyan okur da var. Türkçeye hakimiyet konusuna ben şöyle bakarım: Şair şiirinde kelime zenginliğine itina gösteriyor mu? Yoksa hala aynı kelimeler etrafında dolanıp durup şiir yazdığını mı sanıyor?

İlla eski kelime falan kullanmak zorunluluğundan bahsetmiyorum. Şiirin zenginliğinin bir ölçüsü de şairin kelimelerinin zenginliğidir.

Dergicilikte, sosyal medyanın gelişmesinin dergilerin miadının dolmasına neden olduğu gibi bir algı söz konusu. Bu düşünceye katılır mısınız? Dergiler, teknolojik bir hayat karşısında lüzumunu yitiren ve nostaljik bir unsur olarak kalanlar kategorisinde midir?

Bütün bunlar süreçlerin sonucu olan şeyler. Eskiden dergiler bir okulmuş, bir fikrin etrafında toplanan insanların sözcülüğünü yaparmış. Şimdi o günlerde yaşamıyoruz. Hayat her şeyi değiştirdiği gibi insanı da değiştirdi. Bizler kendimize düşkün insanlarız. Keyfimizi kaçırmamaya çalışan ve kavgaları falan göze alamayan… Kelimenin tam anlamıyla insanın miadı da doluyor. Dolayısıyla kıymet verdiği şeyler azalıyor. Hem dergilere hem kitaba bakış açısı değişmeli. Her şeye para harcayan insan, iş kitaba ve dergiye geldiği zaman iki paket sigara parası için pahalı diyor. Dergiler de kitaplar da pahalı değil aslında. Hatta daha pahalı olmalı. Ucuza kıymet verilmez.

Şiarınız nedir?

Büyük şiirler yazmak istedim ve yazdım. Belki bir tane daha yazmak isterim.

Sizin için büyük şiirleriniz hangileridir?

Mesnevî Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan, Kürt, Bir Şiire Krallığım, Edip Cansever’e Birinci Mektup, Kalp Yetersizliği.

İlk yıllarınızdan bugüne, şiirde en çok beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?

Ben Büyük Türk Şiiri deyince gözleri dolan biriyim. Bu ülkede yaşıyor olmanın bütün tarihi şiirimizde mevcut. Dünyada bizim şiirimizin ayarında bir şiir yoktur. Buna yürekten inanınca kim olduğunu ve neye mensup olduğunu anlamış oluyorsun. Ben hep sessizce yaşayıp öleceğim bir hayatın içinde oldum. Dahası kendimi yazmak için bir araç haline getirdim. Ya da burada iradi bir tasarruf yoktu. Evet, doğrusu bu. Şiir yazmak da kaderse demek bunda Allah’ın takdiri var. Bunu anlayınca ne yaptığımı daha iyi anladım.

İkinci kitabınız “Köpeklerin Kalbi” ekim ayında Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Kitabın ismi çok ilginç. Neden Köpeklerin Kalbi?

Neden olmasın? Kitap hepimizin canlılar kategorisine dahil olduğunu söylemek istiyor aslında. Biz, köpekler, duygular… Böyle olunca her şey doğal v e korkunç hale geliyor.

Kitabınızın sayfaları, Thomas Bernhard’ın çocuklukla alakalı bir cümlesiyle açılıyor. Çocukluğunuzun sizde ve şiirlerinizde nasıl bir yeri var?

O alıntı kitabı tamamlayan ve çocukluk üzerine söylenmiş en doğru söz. En sert. En derin. Aslında şiirimde çocukluğun yeri muhtemelen her şair kadardır. Belki pek çok şair bunun farkında değil. Hayır, çocukluk özlemi ya da güzellemesi olarak şiirimde çocukluk pek yok aslında. Bu kitapta da çok olduğunu sanmıyorum. Kitabı o cümlenin görünen anlamına bağlamak kitabı azaltmak olur.

İnsan çocukken neyin derdiyle doluysa o dert hayatı boyunca onun peşinden geliyor. Çok şey değişiyor ama çocukluktan kalan ukde, eksiklik veya hayret hissi değişmiyor. Çocukluk bitmiyordur sadece araçlar değişiyor. Daha büyük kelimelerle kurulan o koca koca cümlelerin altında da hep o çocuk var.

Kitabınızın sonlarında “Edip Cansever’e Birinci Mektup” adında bir şiiriniz var. Cansever ile farklı bir rabıtanız var gibi?

Bir zamanlar çok okuduğum bir şairdi. O şiiri yazdığım gece kitabıyla bakışmıştık ve şiir ortaya çıktı. Cansever şiirlerinde hep karanlık bir hikâye anlatır. Tesellisiz karanlığı. Bende de olan ve susmayan karanlığı. Ama kitaba ruhunu veren şiirlerin çoğunda Turgut Uyar’ın sesi duyulur. Bende esas varlığını sürdüren şair Turgut Uyar.

İlk kitabınız “Fena” ile “Köpeklerin Kalbi”ni kıyasladığınız zaman neler söylersiniz?

Bu güzel bir soru. Siz sormasanız ben sorardım kendime. Zaman zaman soruyorum da hatta. İlk kitap yüksek sesle yazılan şiirlerden oluşuyor. Artık kaybettiğim o coşkuyla dolu olduğum zamanların şiirleri onlar. Yarı delilik halleri. O anları özlüyorum. Köpeklerin Kalbi ise Muhtaç şiirini saymazsak durulmuş bir kitap. Sevgi ve merhamete bulaşmış. İlk kitapta söylemesi şart olanları söyleyip bu defa meramını daha sakin anlatmaya çalışan bir şairin şiirleri var Köpeklerin Kalbi’nde. Tabi bunlar planlanmış şeyler değil ve en güzel tarafı bu. Bunlar bir yolculuk. Olması gererken buymuş demek ki.

Sizin büyük Türk şairleriniz kimlerdir?

Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu. Daha da var tabi.

Okurlarınıza mesajınız var mı?

Yok.

Süleyman Unutmaz ile röportaj
Serap Kadıoğlu Şiar’19

ileŞiir Antolojim

Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi

4 Mayıs 1925


Sevgili ve Soylu Aliye,


Bana, geceleri sıkıntıyla ve uykusuzlukla nasıl baş ettiğimi soruyorsun. Bir mum gibi: Öyle ki, sabah olduğunda söndürüyor, ihtiyaç duyduğumda yeniden yakıyorum.
Tersine, dün gece iyi uyudum. Ama ben uykuyu uykusuzluk için seviyorum. Yeniden hazırım. Öyle gözüküyor ki ben, uyumak denen bu rahatı, dışarıdan bir rahatsızlık gibi gözüken o şeye tercih etmeyeceğim. O rahatlık seninle benim ellerimizde ve o rahatlık… bu karanlık gecede, hayaletlerle ve umutsuzlukla uzayıp giden zamanda, ah, şeytan bile telkinini esirgiyor şairden.
Pek çok kez telkin etti; kabul ediyorum. Yıllarca bunu arzuladım ve çok kötü şeyler yaptım: Gerçeklikle bağım koptu, uçtum, ayağım yerden kesildi. Bir kartal gibi dağa kaçtım. Deniz gibi çıplak ve dalgalıydım. Yaradılışın kötü doğası kalbimin kanını eli- me buladı. Kötülüğe iyilikle, iyi davranışla karşılık verdim. Yavaş yavaş bendeki iyi niyeti değiştirdiler. Kolay inanırlığı, rahatlığı, çocuk masumiyetini kötümserlikle, iç daralmasıyla ve acayip günahlarla değiştirdiler.
Ah! İlahi azaplar ve cehennem ateşleri yalan olmasaydı, tanrı şairine acaba neler yapardı?
Şimdi ben sırlarla dolu bir bohça gibiyim. Zamanın, payandalarını kararttığı bir yapıyım. Başım şiddetle dönüyor. Düşebilirim, Aliye, bana göz kulak ol.
Doğru; tekinsiz çöllerden, tehlikeli yollardan ve vahşi ormanlardan kaçtım. Şimdi o manzaraların kalıntılarından korkuyorum.
Niçin? Çünkü vefasız bir kızı seviyordum. Sendeki ona benzer güçlü yönlerin iyi bir kaynağı var.
Öyleyse anlayışına muhtacım. Yaramın büyüklüğüne uygun bir ilaç hazırla ki yavaş yavaş önceki halime döneyim.
Söylemiştim: Kalbimi aldım, korku ve titreme içinde getirip senin önüne koydum. Sevgili Aliye! Nedir o sözler; inanamıyorum! Kalbime güvenli bir mekân vereceksin. Don vurmuş bir yaban çiçeğinin iyileşmesi için düşünce ve sükunet gereklidir.
Nasıl da güzel senin gülümseyişlerin.
Nasıl da sıcak sesin, dudaklarının arasından kıvrılıp çıktığında.

Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi,
Nima Yuşic

ileŞiir Antolojim

Şiir yaşadığına içerlemektir.

Bu yüzden küs yetişir tüm şairler!

Şiir en çok da özgüveni yıkar. Kendi şiirini okumak cesur olmaktır. Bu yüzden küs yetişir tüm şairler… Ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Hepsinin anlatacak bir hikayesi vardır dinlenmeye muhtaç! Yazılmamış kahramanlar yeşerir içlerinde korkak…

Kurşunken tükenmez olan kalemleri açacak çakı malulen emekli olduğunda kirlenmiş kağıtlarda kalır heves.

Ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Şiir gözünden düşmektir düşüncenin…

Şiir; gecedir, uzundur, karanlıktır, çaydır, demliktir, sigaradır üst üste yakılan.

Ayıplı mal tezgahlarında seyyar satıcılara saati sormaktır.

Küfretmektir şehre karşı hayaller tutuşurken…

Yitirilmiş cennettir şiir. Tanrı katından çalınan sözlerle dalga geçmektir. Sermayesi vaatir şiirin. Aylaklığı köpeklerden borç almaktır.

Yataklarda sevişirken, şehvetin tam orta yerinde, çalan zil sesiyle şehri terk etmektir.

Gözdür şiir, gözlemektir yolunu ilhamın…

Sabahın ilk saatlerinde uykuya meydan okumaktır.

Şiir taraf olmaktır, aşktan yana…

Komşu kızına göz koyup kuytu köşelerde, çirkinlere inat sevişmektir.

Şiir; eli bırakılmış yetimlerin, vadesi dolmuş annelerin, terk edilmiş sevgilinin, kaldırım orospularının, sokak dilencilerinin, maaşını yetiremeyen memurun, seneti icralık esnafın, kader mahkumunun, sevdiğine kaçmış kız babaların, piç doğan çocukların yazgısına başkaldırmaktır

Şiir yapmaktır, yıkmaktır ve sonra yeniden kurmaktır dünyayı yalanlar üstüne…

Şiir kaybetmektir, tutunamamak, kontrpiyede kalmak, rakip takımın kalesine en az üç gol atmak, sövmektir, mezarlıklarda dolaşmak, duvar diplerini mekan tutmak, son parasını sigaraya ve şaraba yatırmak, hayallere çetele tutmak, çakmağı masada unutmak, tütün sarıp her gün biraz daha ölmektir şiir…

Yaşadığına içerlemektir…

Ve bu yüzden küs yetişir tüm şairler ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Hakan Göksel

ileŞiir Antolojim

Şiir ve Ahmaklar

Şiirin ahmaklar için sıkı sıkıya kapalı bir kapısı vardır, ama masumlar için sonuna kadar açıktır aynı kapı. Anahtarlı ya da kilitli bir kapı değildir bu, ama öyle bir yapısı vardır ki, ahmak ne kadar zorlarsa zorlasın giremez içeri; masumunsa yalnızca görünmesi yeter, sonuna kadar açılıverir bu kapı. Ahmaklığa masumiyet kadar karşıt düşen bir şey daha yoktur. Ahmakın karakteristik özelliği, yerleşik erk düzeninde yerini alıp kendi nüfuzunu kullanmaya sistematik olarak arzulu olmasıdır. Masum ise, farklı olarak, böylesi bir nüfuzu kullanmayı reddeder, çünkü o güç herkese aittir.

Elbette en üst düzey şiirsel tavır olan masumiyetin potansiyel sahibi halktır. Halkın içerisinde ise, iktidarın baskısını bir acı olarak hissedenlerdir. Masum, bilincinde olsun ya da olmasın, (en başta aşk olmak üzere) bir değerler dünyasında hareket eder; ahmak ise yegâne değerin nüfuzun kullanılmasıyla elde edildiği bir dünyada hareket eder.

Ahmaklar gücü otoritenin herhangi bir formunda ararlar: Öncelikle parada, sonra hükümetin en üst merciinden bürokratların en mikroskobik ama çürümüş ve kötücül nüfuzuna kadar, kilisenin nüfuzundan basının nüfuzuna kadar, bankerlerin nüfuzundan kanun koyucuların nüfuzuna kadar tüm devlet kurumlarında ararlar. Bütün bu iktidar odakları şiire karşı örgütlenmişlerdir.

Şiir özgürlük demek olduğu için, otantik insanın, kendini gerçekleştirmek isteyen insanın onaylanması demek olduğu için kuşkusuz ahmaklar nazarında hatırı sayılır bir prestiji vardır. Kendi kurdukları bu yapay ve tahrif edilmiş dünyada ahmaklar lüks nesnelere ihtiyaç duyarlar: Ambalajlara, bir sürü ıvır zıvıra, mücevherata ve bunlara benzer bir şekilde şiire ihtiyaç duyarlar. Onların kullandıkları bu şiirde, söz ve imge dekoratif ögelere dönüşür ve bu halleriyle şiirin kendine has akkorluğundan gelen asli gücünü kırarlar. Böylece ortaya şu “resmi şiir” denen şey çıkar; allı pullu bir şiir, dokununca tınlayan tıntın bir şiir.

Şiir, kendi içinde, insanı harekete geçiren şey olduğunun açıkça onaylanması ihtiyacından başka bir şey değildir. Evcilleştirilmiş kalabalıklara rehberlik etmemesi için yapılan çağrılara karşı çıkar, nüfuzunu kullananlardan olduğu görülenlerin yanında olması için yapılan çağrılara karşı çıkar.

Ahmaklar yapay ve sahte bir dünyada yaşarlar: Öteki insanlar üzerinde tatbik edebildikleri bir nüfuza dayanarak, içi boş şablonlarla ikame ettikleri insanca şeylere özge değirmi gerçekliği reddederler. Muktedirlerin dünyası, anlamdan boşalmış, gerçekliğin dışına düşmüş bir dünyadır. Şair sözde kendisini ifade etmenin bir yolunu aramaz, gerçekliğe katılmanın bir yolunu arar yalnızca. Söze başvurur ama onda sözcüğün kökenindeki o ilk değeri arar; kelimenin yaratıldığı andaki, kelimenin bir gösterge değil de bizzat gerçekliğin bir parçası olduğu andaki o büyüyü arar. Şair söz aracılığıyla gerçekliği ifade etmez, gerçekliğe katılır, onun bir parçası olur.

Şiir kapısının bir anahtarı ya da kilidi yoktur: Kendisini şiire özgü akkorluk haliyle savunur. Yalnızca saflaştırıcı ateşe alışık olanlar, parmakları ateşten tutuşanlar, yani masumlar bu kapıyı açar ve gerçekliğe katılırlar.

Şiir bu dünyanın yalnızca ahmaklar için yaşanılabilir olmaması için çabalar, tüm derdi budur.

Aldo Pellegrini (1903-1973)

ileŞiir Antolojim

Şiir Unutmamaktır

Unutmak, ölümüdür kişinin. Şiir, unutmamaktır. Belki de en çok bunun için seviyorum şiiri. Eğer vefalı bir şiir dostu iseniz, zaman zaman benzer duygular yaşarsınız.

Yaşadığınız günler, ömrünüzde bir tortu bırakmaya başladığında; hayat karşısında kendinizin ne kadar yalnız olduğunu düşündüğünüz de olur bazen. Hele bu tortuyu anlamak, çözmek, aşmak gibi bir derdiniz varsa, onu oluşturan ayrıntılar takılır beyninize.

Yaşadıklarınız ve tanık olduklarınız, sizin bir anlamda kendinizi yeniden oluşturmanıza yardım eder. Sırtınızda, bilincinizde bu ağırlığı hissedersiniz; ancak, adını koymakta zorlanırsınız. Hayata yabancı kalmanız için her düzenek hazırdır çünkü etrafınızda.

Siz, bu düzeneği başka bir dünyaya, kendi özel dünyanıza girerek çözebileceğinizi hissedersiniz. Orada şiir vardır. Orası, kötü olana kapalıdır. Bilincinizin orada yinelenmediğinin, yenilendiğinin farkındasınız. Orası işgal edilememiş bir alandır, siz o alanı hayat ile birlikte savunursunuz. Çünkü farkındasınız artık: Biz adını nasıl koyarsak koyalım; sonuçta, birilerine göre düzenlenmiş bir hayatı yaşamak zorunda kalıyoruz. Biz… Yani, hayatın tokatını her gün yiyenler… Buna layık görülenler, böyle kalması istenenler. Toplumsal bilinç dumura uğratılmışsa, kabul etmesek bile bu kurgulanmış hayat, bizim yazgımız olmaktadır. Beylik deyimle, “Bizim buna elimiz mahkum”.
Verili hayatın dışından bihaber olan veya bu dayatma hayatın gayri insaniliğini kavramaktan uzak kaldığı için, topluma “uyumlu” sayılan insan tipi, yabancılaştırılmış bu sahte dünyanın tabanı olmaktadır. Kurulu düzen, kendi değer yargılarını hakim kılarak; kimileri için cennet, kimileri için cehennem demek olan bu ilişkileri sürdürmektedir. Çünkü o da biliyor: Bu dayatma hayatın değer yargılarıyla beslenen, onları referans alan insan, istese bile daha insani bir dünyaya varamaz. Bunları düşünürken kafan allak bullak olur belki. Kendinle söyleşmeye başlarsın. Şiirde bu kadar diretmenin ne anlama geldiğini sorarsın kendine. Şiir yazmak için beynini zonklatırcasına sözcük ve dize avcılığı yapmak yerine, miskin miskin oturup duygulu bir film müziği dinlemek gelir içinden. Ama, bir şiire ait ilk sinyaller seni kendine doğru çekmeye başladığında, ondan kurtuluşun yoktur artık. O şiiri doğuruncaya kadar, beynin meşguldür. O şiir yazılmalıdır. Sonra tekrar düşünmeye başlarsın… Kimin için yazacaksın? Kaç kişiye ulaşacaksın, kaç kişinin duygularında bir kıpırtı yaratacaksın? Oluşturulan kitle kültürüyle, düş gücü daha doğarken boğulan insanların umurunda mı senin yazdıkların? Dahası, dünyanın bir kenar mahallesi sayılan ülkemizde, senin yazdıklarına “Yazılmasa da olurdu.” mu diyecekler… Ya da sen, “Bu insanlara şiir yazılmaz.” mı diyeceksin?

Bütün bu düşüncelerden sıyrılmak da yine şiirle mümkün oluyor. Eline aldığın bir şiir kitabı, seni kendine ait o tılsımlı dünyaya çekmeye başladığında anlarsın bunu. “Hayatı bir şiirden öğrendik.” diyen Zapatist önder Marcos doğru söylüyor. Çünkü, orada yılgıya yer yok. Duygularının onarıldığını, yenilendiğini hissedersin. Şiir gibi bir şiir okuduğunda, içinde bir depreşme duyarsın. İşte o zaman anlarsın şiirin boşuna yazılmış olmadığını. O şiirler, ister milyonlara ulaşsın, ister çok dar bir alanda sınırlı kalsın… İsterse bir tek senin için olsun. Önemi yok. İnsana yazılmış ya, o yeter. Artık, o şiir hayatın şiiridir bir anlamda. Dünsüz, bugünsüz, yarınsız bir moloz yığını yerine sahte olmayan bir hayattan sinyaller göndermektedir çünkü sana. Kayıp çocuktan bir mektup gibi, İhsan’dan bir selam gibi, bir kova kül içine saklanmış köz gibi.

Kim ne derse desin; şairler, acılı evlatlarıdır hayatın. Başkalarının şöyle bir bakıp geçtiği, dikkate almadığı, doğal saydığı birçok küçük ayrıntı onu yaralar, öfkelendirir, mutlu eder. O, bakıp da görülmeyen… Duyulmayan, gözden kaçan ayrıntılardan etkilenir. Ayrıntılar ona çok şey fısıldar. Hayat bir yönüyle orada atar. Şair, o ayrıntılardan süzerek alır şiirini. Önyargılı, içten pazarlıklı, misillemeci değildir. Hayat bilincinde nasıl bir tablo oluşturuyorsa ona göre yazar. O şairdir. Şiirini “hiç kimseden hiç bir şey beklemeden” yazar. Yazdıklarını, kutsal ya da öcü sayılan hiç bir şeye tahvil etmez.

Umut edebiyatıdır bu. O, hayata ve insana müdahaledir. Eğer, toplum bir asgari müşterekte buluşturulmak isteniyorsa ve bu asgari müşterek (bazen, askeri müşterek), “en kötü”nün ifadesi oluyorsa; yazılan her şiir, bu müdahaleyi yapmak zorundadır. Hayatın emridir bu. İnsanın insana yabancılaşması, giderek insanın insana kulluğuna kapı aralıyorsa, onu perçinliyorsa; şiirin görevi, ters rüzgarları çoğaltmaktır.

İbrahim Karaca

ileŞiir Antolojim

Şiir Taşı

Şiir yazılıp bittikten sonra sürekli biçimde devinir, değişir. Bazı şeylerini yitirir, kendine birtakım eklentiler alır. Bu zaman içinde en azından böyledir. Bununla da kalmaz, şiir giderek aynı şairin yazdığı öteki şiirlerle de bir savaşıma girer. Bu arada kimi şiirler tümüyle yenilgiye uğrar, kimileri ayakta kalır, kimileri de öne çıkar.

Edip Cansever

Her şiir, mutlak bir şiire doğru yönelir, sonsuzda bulunan bir sınıra. Dilin güzellik gücünün idealine doğru.
Paul Valery, Stephane Mallarme üzerine konferans, 1933, Varietede

Şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en çok uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde yeni bir düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk, şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar. Düşsel bir dünya yaratır kendine. Yalnızca doyumsuz insan düş kurar-doyumsuz sözünü maddi anlamda anlamayınız, çok çok isteme değildir bu doyumsuzluk. Doyuma ulaşmamış arzular, hayallerin öncüleridir. Her hayal, bir arzunun gerçekleşmesidir.
Sigmund Freud

Her gün şiirle uğraşmak gerekir, diyor yaşlı bir ozan bir dansçı gibi dönerek güneşin yörüngesinde şafakla parmaklarını bilemesi gibi bir çalgıcının.
Özdemir İnce

Şiiri ele geçirmek isteyen her okuyucu ona bir değil, birkaç yoldan sokulmaya çabalamalıdır. Kimi şiirler, ilk anda soğuk gibi görünseler de başka yönlerden araştırıldıklarında içimizi hemen de ısıtıverecek güçte çıkarlar. Şiire giden yolun ya da yolların çetin ya da belirsiz olması, şiirin değerini azaltmak şöyle dursun, usta bir sanat anlayıcı katında nazların en tadılmaz olanı yerine geçer.
Salâh Birsel Şiirin İlkeleri’nden

Sevişmek gibi bir şeydir şiir yazmak; duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.
Cesare Pavese

Bir şair için durumundan hoşnut olma, tekdüze yapılan bir iş ve kolayca izlenen bir yol denli tehlikeli bir şey yoktur.
Stefan Zweig

Şairler, delilerin kulaklarını durmadan saçmalarla, gülünç masallarla okşayan serbest bir ulustur. Erasmus

Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar. Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve olmamışı olmuş gibi gösterdiklerini görmez misin?
Şuara Sûresi 223, 224, 225, 226. Âyetler

Bazen bir rastlantı ya da önemsiz bir sözcük
umulmadık bir anlam kazandırır şiire,
nasıl ki nicedir kimsenin uğramadığı
terk edilmiş bir bodrumda, büyük boş bir küpün
karanlık kasnağında bir örümcek amaçsızca dolaşırsa-
(Size göre amaçsızca, ama ona göre…)
Yannis Ritsos Örümcek, çev. Cevat Çapan

Şiir, avlumuzdaki otlar gibi bitmez.
Honore de. Balzac Sönmüş Hayaller, I. Bölüm

İşitilmemiş sözler bulsam, garip cümleler söylesem
kimselerin kullanmadığı bir dilim olsa,
tekrarlanmamış, bayatlamamış deyimlerle
eskilerin sözlerinden uzaklaşsam.
Habe Peresenb Eski Mısır şiiri

Bir şiir, başka bir şiirden öğrenilir. Şiirin kağıdı, kalemi, masası, sümeni okulu yoktur. Ancak şiir üzerinde düşünmek de şairin şiir için kaleminin ucunu sivriltmesine yarar.

Mustafa Köz

ileŞiir Antolojim

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz.

Nurullah Ataç

ileŞiir Antolojim

Şiir Portakal Hasan Varol

Metin Altıok’un bir uyarısı var ki, bunu söylemeden geçemeyeceğim:
“Şurası unutulmamalıdır ki hiçbir şiir salt imgeden ibaret değildir. Çünkü şiirin soluk alması gereklidir. Salt imgeye dayalı şiir tıkız bir şiir olur. Daha doğrusu şiir olmaktan çıkar. (…) İyi şiirde imge şiire kan pompalayan ve sonra yine kanla dolan yürek gibidir. Eğer imgeyle sözcükler arasında böyle bir dolaşım sağlanmazsa imge de şiir de değerini ve yaşamını yitirebilir.” agy s 16

Kendini tekrar okutan bir dize, bir şiir görevini yapmış demektir.
***
Cahit Kerse anlatıyor:

“Şiir yazmasına izin vermesi için ustası Halaf al-Ahmar’a başvuran Abu Nuwâs (VIII. yy.) ondan şu yanıtı almış: “Bin eski şiiri ezbere öğrendiğin zaman şiir yazmana izin vereceğim.” Abu Nuwâs bir süre ortalıktan çekilmiş, sonra gelip ustasına istediği sayıda şiir ezberlediğini bildirmiş. Ustası çırağının ezberlediği şiirleri birkaç gün dinlemiş. Ezbere okuma işi bitince Abu Nuwâs isteğini tekrarlamış. Bunun üzerine Halaf öğrencisine ezberlediği şiirleri unutmadıkça şiir yazmasına izin vermeyeceğini bildirmiş. Abu Nuwâs ustasına şöyle yanıt vermiş: “Çok zor, bu şiirleri öğrenmek için çok uğraştım.” Ama ustası görüşünde direnmiş. Bunun üzerine Abu Nuwâs bir çilehaneye çekilip şiirden uzaklaşmaya çalışmış. Ezbere öğrendiği şiirleri unutunca ustasının yanına dönmüş. Ancak o zaman ustası ona şiir yazması için icazet vermiş.
Bu kıssanın, Arap şiirine özgü anlamının dışında, genel planda bir çift anlamı var: “Senden önceki şiiri çok iyi öğren, ama hemen unut!” Bunun da daha geniş bir anlamı var: “Geleneği iyi öğren, ama sakın ona bağlanma!”

**
Necati Cumalı ile ilgili hazırlanmış güzel bir seçki var elimde, daha önce okumuşum ve bazı bölümlerin altını çizmişim. Çizmişim, ya sevdiğimdendir ya da ilk defa böyle bir düşünce ile güzellik ile karşılaşıyorumdur ve onu açık etmek istemişimdir. Eğer anımsamak istersem hemen gözüme çarpsın istemişimdir.

Necati Cumalı bir “Stendal” örneğinden söz ediyor, şöyle:
“- Nasıl bir anlatım yöntemi uyguladınız hikayelerinizi yazarken?

– Stendal der ki, ben yazmaya başlamadan önce yarım saat medeni kanun okurum. Kendimi onun üslubuyla hazırlarım. Nedir medeni kanun? Gereksiz tek sözcük yoktur içinde. Kişiler arasında ilişkiler kesin, yalın bir biçimde anlatır. Stendal’ı örnek tuttum ben de kendime. Sık sık Tevrat okurum sonra. En büyük hikaye kitabıdır çünkü.” age s 72

Hoşunuza gidecek bir soru da şu olmalı: Niçin şiir yazar insan?
Bakınız böyle başlayan Necati Cumalı ne diyor?
“Niçin şiir yazar insan?
Öncelikle şiir seversiniz, okursunuz. Sonra o şiirlere bir şeyler katacağınıza inanırsınız. Çağdaş bir insan olarak okumuş olduğunuz şiirlerin geçmişte kaldığını düşünürsünüz. Artık siz yeni olayların içinde yaşamaktasınız, yeni yorumlar getirmek, yeni duyarlıklar yaşamak zorundasınız. İşte bunu yapabiliyorsanız yazdıklarınızın bir anlamı vardır. Okuduğunuz şiirlere benzer şiirler yazıyorsanız, yazmasanız da olur.” age 79

Necati Cumalı
(Yazmak Yaşamaktır. Yankı Dergisi 7-13 Mayıs 1984)

Hasan Varol / www.siirportakal.blogspot.com