Sıragöller

Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin.
Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak
Yeni bir afyon bulacaksın kendine.
İşte o zaman beni unutma,
Şairini, onun şiir yazan ellerini,
İçine dizilen sıra gölleri,
Kendi kendine konuştuğun seni,
Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,
Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek
Bir dinamit yapacaksın kendine.
Korkma, ateşle onu.
Öldürecek nice balıklar vardır sularında,
Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
İşte o zaman unutma beni.

Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
Onların tohumunu havaya savurarak
Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
Kıyılarda bile boğulan seni,
Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,
Çeliğinden kemik oyan gövdeni.

İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
Kayıkla dolaşır göllerinde,
Beynine tabanca ve şiir satar,
O kaçakçının bakışını sakın unutma.

Ülkü Tamer

Bir Yolculuktan

Kar, ufkumuzu genişletiyor.
Adresler arasında Şubat ayının adresine rastlıyoruz,
Böcekler arasında uykunun sesine.
Yıl, sıcak ağılına bir tipi olarak çekiliyor şimdi.
Anmamak olmaz Osip Mandelştam’ın mısralarını:
“Petersburg’da buluşacağız yine
Güneşi oraya gömmüşüz gibi.”

Bir kızakla taşıyoruz acılarımızı,
Yamaçlardan hız kazanarak iniyoruz kendi içimize,
Kurt izleri arasında bir çılgınlığın yıkıntılarına rastlıyoruz.
Anmamak olmaz yazılmış güzel şiirleri,
Bağışlayan edebiyatı,
Dorukları okyanus yapan yağmuru.

Şiiri gömdük ama yürekte buluşuruz
Kazmalarımızın çarpacağı kristal harflerin umuduyla,
Issız bir adaya inmenin sevinciyle.

Acılar, kızağımızı götürüyor.
Derelerin, madenlerin arasında dolaşıyoruz
Alın taşımızda kırmızı bir lekeyle.
Omuzlarımıza yeraltı kuşları tünemiş
Bir kafes sanarak dışımızı,
Kendilerine usta birer avcı aranıyorlar.

Ovalarda buluşuruz.
Bir şiir kitabının beşinci sayfasında.

Ülkü Tamer

Uyku

Bana çiçek gönderme

Bir kuş ağacı gönder 
Dallarında gezinsin 
Kül rengi güvercinler 
 Konsunlar yastığıma 
Uyutmak için beni 
Sırtlarında kuş tüyü 
Gagalarında ninni 
 Kaldırıp yatağımı 
Uçursunlar göklere 
Kendimi yıldızlarda 
Bulayım birdenbire 
Bana çiçek gönderme 
Bir kuş ağacı gönder 
Alnıma dokunanlar 
İyileşmiş desinler
Ülkü Tamer

Düello

Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtemeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.

Ülkü Tamer

Issız bir adaya düşseydiniz… Düşemezdiniz. Dünyada ıssız ada mı var şimdi?…

Düşemezdiniz. Dünyada ıssız ada mı var şimdi? Ama klasik soru öyle düzenlenmiş bir kere: “Issız bir adaya düşseydiniz, yanınızda hangi kitaplar, hangi plaklar, hangi insanlar, vb. olsun isterdiniz?”
Biliyorum, bıkkınlık yaratan bir soru bu. İnsana “hangi kitapları, filmleri, tabloları, yemekleri seviyorsunuz?” demenin dolambaçlı yolu. İlk sapıldığında belki bir tad taşıyordu, ama o kadar çok geçen oldu ki bu yoldan, tadı tuzu kalmadı. Olsun. Bir de ben sapayım bu yola. Bakalım neler göreceğim…

* * *

Konumuz kitap madem, ben de kitaplardan söz edeyim.
Diyelim bir gemiye bindim, gemi batacak, ben de kurtulup ıssız bir adaya çıkacağım. Yanıma ona göre kitap almalıyım. Ama çok olmamalı. Kolay değil, dalgalarla boğuşurken hem kendi canımı, hem de kitapları kurtarmam gerek.
Issız adada ne kadar kalacağım belli değil. Onun için, bir kitabı belki yüz kere okumam gerekecek. Bavulumu hazırlarken de yüz kere düşünmeliyim.
Kitaplığımın karşısına geçeyim. Hangilerini alsam?
Homeros olmadan olur mu? İliada mı, Odisseia mı? Odisseia biraz daha ağır basıyor. Artık hindistancevizinin mi, papayanın mı, bir ağacın gölgesine uzanır, kurnaz kralın serüvenlerini okurken, şiirle öykünün kusursuz dengesine bir daha, bir daha tanık olurum. Kafamda hem şiirler, hem öyküler oluşturur bu kitap. Bir yandan da ıssız adadan kurtulup kendi İthaka’ma dönmenin ipuçlarını yakalamaya çalışırım.
Edith Hamilton’ın Mitologya’sını da aldım mı, Odisseia’yı daha bir yerli yerine yerleştiririm.
Issız adada tek başına kimle konuşacak insan? Çiçeklerle, böceklerle ya da kendi kendine. Bir oyun kitabı almalıyım. Onu yüksek sesle okur, oynar, konuşma gereksinimimi böylece gideririm. Shakespeare. Yüzyıllara direnmiş. Benimle bir ömre mi direnemeyecek? Bir başıma olsam da, onun oyunlarından (belki yazarın aklından bile geçirmediği) toplumsal, tarihsel, siyasal, ruhbilimsel dersler çıkarır, kişilerin davranışları ve aralarındaki ilişkiler üstüne kafa yararım.

Romanlar… Issız ada deyince Robinson Crusoe. Ama istemez. Onun deneyimleri, 21. yüzyılın başlangıcını görmemiş birinin deneyimleriydi. Yararlanamam. Ortam aynı olsa bile, aynı dalgada buluşamayız. Defoe’yu da iki kere okumuş olmak yeter.
Başka romanlara bakayım. Bir Cervantes (Don Quijote), bir Stendhal (Kızılla Kara), bir Balzac (Eugenie Grandet), bir Flaubert (Madame Bovary), bir Dickens (Nicholas Nickleby), bir Gogol (Ölü Canlar), bir Dostoyevski (Yeraltından Notlar), bir Tolstoy (Savaş ve Barış), bir İlf ve Petrov (On İki İskemle), bir Hamsun (Göçebe), bir Haşek (Aslan Asker Şvayk), bir Melville (Moby Dick), bir Steinbeck (Gazap Üzümleri). Gorki’nin, London’ın, Faulkner’ın, Hemingway’in, Caldwell’in öykülerini de alırdım yanıma. Elbette Çehov’un öyküleriyle birlikte.

Bizim yazarlarımız? O kadar çok ki, bavul yetmez. En iyisi bir roman (Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti), üç de öykü kitabıyla (bir Sait Faik’ten, bir Aziz Nesin’den, bir de Orhan Kemal’den) yetineyim.
Orhan Kemal’den öykü kitabı yerine Baba Evi’yle Avare Yıllar’ı da alabilirim.
Masal almamak olur mu? Kendi masallarımızdan birçoğunu ezbere biliyorum nasılsa. En iyisi Grimm Kardeşler’in masallarını götüreyim. Okumayı onlarla öğrenmiştim. Hem zengin bir hayal gücünün akıntılarına bırakırım kendimi, bir orman cücesinin şapkasına konup koruların derinliklerine dalar, bir kuşun kanadına atlayıp göğün yedi katını arşınlar, saray bahçelerinde bir tilkiyi kovalar, hem de biraz “nostalji takılırım”.

* * *

Şiiri ne yapacağız? Koca bavul doldu bile. Ama şiirsiz, değil bir ıssız adaya, Manhattan’ın göbeğinde lüks bir otele bile adım atmam. Dünya şiiri için bir antolojiyle, bir de kendi derlediğim Çağdaş Latin Amerikan Şiiri’yle yetinmeliyim. Başka çare yok. Ama araya bir Lorca, bir de Robert Frost sıkıştırabilirsem, ne mutlu bana.
Asıl sorun Türk şiirinde. Eskilerden… Hadi, bir fedakarlık yapıp Divan şiirini bırakayım. Halk şiirini ne etmeli? Pir Sultan’lar, Dadaloğlu’lar, Karacaoğlan’lar, Summani’ler olmadan ıssız ada çekilir mi? Onlar benim köklerim. O kökleri bu adaya da salmalıyım. Bir antoloji… Hangisi mi? Hepsi neredeyse birbirinin beş aşağı beş yukarı aynı. Asım Bezirci’nin iki ciltlik Türk Halk Şiiri’ni alayım. Dostumu da anmış olurum böylece.
Tanzimat, Fecri Ati, Edebiyatı Cedide. Geçmişte okuduğum kadarıyla yeter. Beni kapıp sürüklemeyen şeyleri okyanus dalgalarında ben mi sürüklemeye çalışacağım! Onlarla birlikte denizin dibini boylarım.
Cumhuriyet dönemi Türk şiiri… Asıl şimdi yandım. Yahya Kemal’den başlayıp, Dranas’dan geçip Dağlarca’ya, Külebi’ye, Necatigil’e, Cumalı’ya, Aksal’a… Şiirimizin altın çağını oluşturan 1940 kuşağına… Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’a, Melih Cevdet’e… Onlardan Ahmed Arif’e, Attila İlhan’a, Cemal Süreya’ya… Refik Durbaş’a, Süreyya Berfe’ye… Sadece adlarını birer kağıda yazıp koysam, koca bir kitabın yerini tutacak. Tek çare yine antoloji. Sanırım Memet Fuat’ınkini alırdım.

* * *

“Issız bir adaya düşseydiniz hangi kitapları alırdınız yanınıza?” Hangilerini almazdım ki! Sadece edebiyat mı, coğrafya, tarih, toplumbilim ne güne duruyor? Resim kitapları. Baba Brueghel, empresyonistler. Mutlaka, ama mutlaka bir Norman Rockwell albümü. Bir atlas! Yerimi saptamak için değil, uzandığım yerde dünyanın en güzel gezilerini yapmak için. Ama kalkıp da, “Bir tek kitap alacaksın. Sadece bir tek kitap” deselerdi, neyi alırdım acaba?
Çocukluğumda Lübnan’dan dönerken naylon gömlek kaçırmıştım gümrükten… O yöntemle kendi şiir kitabımı kaçırırdım. Şarkı yapılmış bir – ikisi dışında hiçbir şiirimi ezbere bilmiyorum çünkü. Bakarsınız, kendi yazdıklarımı özleyiveririm. Ne yazdığımı da doğru dürüst hatırlayamazsam, o ıssız adanın kumlarında Antep’in Deli Abdurrahman’ı gibi döner dolanır dururum.
Alacağım tek kitap ise bir öykü kitabı olurdu. O’Henry’nin toplu öyküleri. Bitirince yeniden okumaya başlayabileceğim bir kitap. İncelmiş edebiyat beğenisine sahip yazarların, okurların küçümsedikleri, burun kıvırdıkları bir sanatçı O’Henry. Dönemini, çevresini, yüreğinin sıcaklığıyla, hem de nasıl ustaca bir öykü kurgusuyla yansıttığını değerlendirenler azınlıkta kalıyor.
Ama hiç sakıncası yok… Adanın o ıssızlığında nasıl olsa kimse karşıma dikilip de, “Bula bula bu magazin yazarını mı buldun?” diyemeyecek.

Ülkü Tamer

Nesli’yle Konuşmalar

avlu. ikindinin anayurdu.
önce avluya gelirdi ikindi,
sonra çatıya çekilirdi
gölgelerin sessizliğine takılarak.
kumru kuşlarım akşama hazırlardı.

denizi düşünürdüm zerdali ağacının altında,
dergilerde resimlerini gördüğüm denizi.
ikindi nasıl sarmalardı o büyük suyu?
ya okyanusu?

sökün ederdi sorular
okuduğum sözcüklerden süzülerek:
denizin tuzu nereden gelir,
gözyaşlarından mı denizkızlarının?

yakamoz
anıları mıdır balıkların?

dere okyanusun ipekböceği midir?

güneşin oğlu kime kılıç sallar gündüzleri,
kızı geceleri kime gülümser?

ayın ardında da uçar mı kartal?

ağaçkakan kimin şiirini yazar ağacın defterine?

neden toprağın altında arar
yıldızları salkımsöğüt?

cırcırböceği
neden yaprağın sesine sarmaz uykusunu?

bütün bu soruların yanıtlarını
yıllar sonra sende buldum. nesli.

sende buldum
dergilerde resimlerini gördüğüm denizi.

Ülkü Tamer

Üşür Ölüm Bile

Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

     Bir soğuk yel eser
     Üşür ölüm bile
     Anlatır akan kanı
     Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısında
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Ülkü Tamer

Yenidoğan

1

Mektupsuz koma beni.
Bir daha, bir daha yaz adını mektubun sonuna.
Bana güler yüzünü gönder.
Yenidoğan’ı anlat.

2

Günün hangi saatte battığını görememiştik,
tepelerin arasındaydık çünkü,
sen evlere bakıyordun,
yüzündeki o çocuksu cesareti inceliyordum ben.

Evler dağları sırtlanmıştı
korumak için kendilerini çaresizlikten,
ocaklar yeryüzünün çamurunu yakıyordu.

Klarnetçiler, matbaa işçileri, bakkal karıları dolaşıyordu
günün battığı saatten sonra sokaklarda.

3

Saçlarının her teli bir dinamit fitilidir
yokuşları çıkıp yorgunluğa bıraktığın an gövdeni.

4

Mektupsuz koma beni,
denizi deniz yapan sensin,
ormanı orman yapan sensin,
sensin tezgâhta kan dokuyan,
gözlerinde serçeler yanan,
bir aşktan bir dünya kuran sensin.

Samanyoluna karışır gün ortasında attığın çığlık,
hafta sonlarında yaktığın ağıt,
tabutların ardında yürüdüğün yol,
koparıp yüzüne attığın başak.

Mektupsuz koma beni,
yılların sana öğrettiğini sen bana öğret,
parmaklarının gölgesini gönder.

5

Sevgilim, sevgili dostum,
yaşamayı pekiştiren bir çelik çivi olacak
Yenidoğan’ın acısındaki maya.

Sen o mayadaki umudu gördün.

Yaslar donanmış babaların pencere önlerinde
çocuklarına saksı sulattıklarını gördün.

Damarlarını fabrikalarda bırakan kızların
nişanlılarında yeni bir yürek bulduklarını gördün.

Nasırların yanıbaşında tarlalar gördün.

Kopan derilerin altında gökyüzü gördün.

Gördün her şeyi,
topladın her şeyi,
acına renk katıldı çeyiz sandığında.

Gülüne dipdiri bir sap takıldı.

6

Mektupsuz koma beni.
Aşkını uzun uzun anlat, utanma anlatmaktan,
senin elin benim elimi tutsun,
birlikte sıçratsın ayaklarımız
Yenidoğan’ın çamurunu,
aynı duvar halısına işlensin ceylanlarımız.

Dostum benim, yokuşlu yolum, düzgün ovam,
günün hangi saatte battığını görememiştik seninle,
tepelerin arasındaydık çünkü,
üstümüze keder çiseliyordu çünkü,
saçak altlarına sığınıyordu çocuklar,
her evin eşiğinde sessizlik vardı.

O sessizliğin marşını öğret bana,
gizli bir pınar gibi toprak altında akan
ama bütün kıtaları dolaşan marşı.

Ülkü Tamer
Ülkü Tamer’in yazdığı ‘Yenidoğan’ şiirinde ben üç yıl yaşadım:
Haydar Ergülen
Şiir Adımlı Bir Yolcu Haydar Ergülen / Sıddık Akbayır / Ferfir Yayınları

Bir Soyguncunun Yüzü

Artık yüzün
Yaşlı bir adamın yaşlanmaya başlamış yüzü,
Uzun süredir yolcuların inmediği
Bir hanı andırıyor gözlerin.

Kanlı, akıtan bir sevgiyle örtmüştük yeraltını,
Durgun bir sevgiyle açacağız gökyüzünü,
Senin yüzün
Durgun bir sevginin yıktığı gökyüzü.

Bir boğa getirdim sana,
Soluyan bir boğa değil bu,
Soluk alan bir boğa getirdim sana,
Şiirin, güvenin, aşkların,
Sahi, aşkların boğasını,
Çekimser, bekleyen boğasını,
Bu çeşit sıfatların boğasını getirdim.
Aynı boğa, kolunun altında geçen
Tek başına yaşadığın süreyi
Bir bıçağın ucuyla Olympos arasında.
Hades’ten kaçırdım onu, bak,
Biraz yaralanmış, biraz zincire vurulmuş,
Senin zincire vurulmuş yüzün
Durgun bir sevginin yıktığı gökyüzü.

Elinin perdeleri iniktir bu akşam,
İki martı kuşunun yerleştirdiği
Senin sigarayı ürkekçe tutan,
Gittikçe titremeye alışan,
Üstünde dövmeler belirmeye başlayan
Ellerine, iki kuşun yerleştirdiği
Akla gelen her çeşit perdeler
İniktir, solmaktadır bu akşam.

Boğanı geri getirdim sana.
Hades’ten, içimin evinden kaçırdım,
Göğsümün kurumuş mürekkebinden.
Senin için kaçırdım, yalnız senin için,
Senin sahici gözlerin için,
Senin sahici yumruğun için,
Senin için kaçırdım boğayı, sana.

Akşamdır, iniktir elinin perdeleri,
Bileğin, bir sigaranın düşmeyen külü,
Tırnakların, devlerin çiğnediği birer itki,
Ucuzlamış uzun bir cekete benziyor parmakların.

Herakles’i bile titretir güçlü parmakların,
İstesen dünyanın bütün tüfekleri,
Yayları, hançerleri bir büyük testi olur,
Güneşi doyuran bir büyük kaynak.
İstesen mitologya yeniden yazılır,
Tunç bir dağa oyulur terli omuzların.
Senin terli omuzların ilerde ara sıra
Bazı şeyleri kopararak içinden
Usulca durgun sevgini hatırlayacak.

Gören bir soyguncu diye adlandırır seni,
Oysa sen, yaşamanın iyiliksever soyguncusu,
Toprağın, duyguların, çıkışların haydutu,
Ürkekliğin, içtenliğin yol keseni,
Yalansızlığın, açıklığın korsanı,
Sevincin, sevincin, hüzünlerin eşkiyası,
Bir bardak birada ağlamanın haramisi.
Gören de bir harami diye adlandırır seni,
Yıllar sonra sert çizgilerini anar.

Akşamdır, iniktir elinin perdeleri.
Çocukların koşuştuğu bir avludur kalbin;
Dilsiz, ama ağlamasını bilen çocukların
Gökten geçen leyleklere bakması kadar
Sessizdir kalbin.

İşte, sana bırakıyorum boğayı,
Hades beni bekliyor, dönmeliyim;
Sen de beklenir birisin, unutma,
Kendinin bekleyicisi, kendinin tuhaf bekçisi,
Çık güneşe, yeni bir ateş kur
Herkesin, ama yalnız ikimizin boğasıyla.

Ülkü Tamer