yalnızım; çünkü siz varsınız!

yüzünüz gün ışığına küskün bir serçe yavrusu kadar kimsesizdir. bunu anladığımda sizi tanımıyordum bile; ansızın çıktınız karşıma. öyle kararlı bir sessizliğiniz vardı ki, ürkekliğinize bile dokunamadım hoyrat bulup ellerimi.

boynunuzdaki ve dilinizdeki ben, gözlerinizin kuşatılmış sabah okyanusu parlayışı ve çocuk dağınıklığı ayaklarınızın uzaklığım oluyor her özleyişimde sizi.

hayır! gerçek olabileceğinize inanmadım hiç. en beyaz o gecede bile lanetli bir korkuyla kapattım gözlerimi.

dudaklarınız, yalnız dudaklarınızdı belki kudurgan bir sevinçle boğulayazdığım o an.

sizi sevmek için büyüttüğümü söyleyemem kalbimi. ne sizde var buna inanacak
genç kız coşkusu;
ne de ben yağmurlardan kaçacak kadar yitirilmiş bulutlarıma yerinmedeyim.

vedalaşmak sizinle ve sonsuza doğru vedalaşmak istiyorum.
bir başka uyumun cehenneminde, dilime amansız yakışan sözcüklerle

yalnızım; çünkü siz varsınız!

Orhan Alkaya

Yenilmişler İçin İkinci Parça

peki beni kim intihar etti
kim tedavülden kaldırdı böyle erken
inlerken görülmem hoşlarına gitmedi mi
bir içevurum fazla mı geldi bu sığlıkta
nasıl da dijital şimdi yakınlıklar
parlak kanatlarıyla gökyüzüne kaybolurken anka
kimse tanrıyım demesin, hepimiz sarhoş kaldık
varedene duyulan hasret gibi yoksul anda
nerde şimdi Burgonya Beyleri, Kara Şövalye
gölgeye dokunanlar nerde
böyle erken mi kesilecekti sözüm, tam da burada
ciltler dağıldı, dağıldı olmayan ne varsa
güzel sözcüklerim, Mallarme’m, Yahya’m nerde
beni de beni de beni de… intihar ettiler
dosya kapandı katilim nerde.

Orhan Alkaya

Altımda Bir Dünya

eksiltin beni hayatınızdan
gövdemden aşağı kurşun ve kalemle bir çizik atın
yalnızlığıma dönmek istiyorum bugün
ilk keşfettiğim günkü kadar bakir
ve güzelliği dokunulmamışlığıyla bitişen hüzün
hiçbir gözün yalan söylemeyeceğine inanılan gün kadar
parlak ve katışıksız yalnızlığıma

birkaç hayat yaşadım yanıbaşınızda
herbirinize ayrı
ve ağırlığını hep eksik bulacak kadar kayırılmış zamanlarla geldim
mutlaka dünyayı döndüren insana rastlayacakmışcasına
çoğaldıkça eksilen zamanlarla
parmakuçlarınıza her dokunuşumda
duydum bileklerimde aynı serinliği
şölenlerde bitkin, gecelerde uykusuz ve herhangi bir ilkçağ kadar imanlıydım

kalebent karatında sessiz ve öfkeliysem şimdi
ihtimaller içinde yırtık bir yelkenli, bir hengâme suretiysem
adımı unutarak yaslı
ve çılgınca geziniyorsam mahyalarında şaşkınlığınızın
birinizin anlamıyla hiçbirinizin anlamı arasındaki
farksızlığı anladığımdandır

hey!
sarhoş kayalıklarda ve istasyon arkalarında tükettiniz coşkumu
kâinatın altındaki bu hades ülkesinde yaşamaya mahkûm oluşunuzun
kör kiniyle sevdiniz açık hayat kıldığım sevincimi
nihil humanum aliena mea est eski bir şarkının sözleriydi vazgeçiyorum artık; eksiltin beni hayatınızdan

yalnızlığımdan dönmek istiyorum bugün, altımda bir dünya
yabancım olsun size ait ne varsa

Orhan Alkaya

Nakış

bana yorgun, yoksul akşamlar verdin
sevincinde uzadı boynum hep o bilinmez yere
dinmeyen yağmurlardı, bir bulut kesimiydi dudakların
sen mi götürdün, yoksa ben nasıl geldim o bilinmez yere

bir duman bulutuydun sen, bana isyan verdin
tenimde silinmez izler bırakarak, nehirlere nakşolmuş izler
sen değil, senden bana kalanlar mıydı sevdiğim
kokusuna sürdüğün yerlerimde şimdi, nehirlere nakşolmuş izler

son kuşlar döker kanatlarını, bana kanatlar verdin
dilsiz sözler, her biri biraz daha yalnızlığım
ve şimdi uçurumlar sığarken iki öpüş arasına
sensiz ben kime gitsem, biraz daha yalnızlığım

Orhan Alkaya

Anlamlar I

yalnız bir hata mı, sarsak adımlarıyla hayatı yürür
hayat da yürür, dil ağır prangasıyla sürüklerken hayatı
kuytu bir gül yaprağına sinmiştir, ne gam
söz eksilmeseydi, yangın nereden nerelere yürür

akşam koyu bir hatadır, telafisi üzerimize yürür
gündoğumu ayrı şölen, her dilde ayrı yürür
yalnız bayancı yabancılaşmaz, alışmak ağır ölüm
ölüm gelir, her seferinde başlangıca yürür

benim bu yok edici tutkum, hep içimden yürür
bir adam kalır dışarda, yükü ömrüme yürür
kuytu bir masal, bir mermi olur, kalbime yürür

Orhan Alkaya

Bir De Beni Ekleyin

hatalarımızı çıkarsak geriye ne kalır hayatımızdan
dokunulmuş yerlerimizde soğuyan sevinçli yaşamlar mı
hiç solmayan çiçeği görmüş müdür hai-kai ustaları
ve dikenlerini içine büyüten bir gül kimin kanayanıdır
bir de bunu ekleyin

neden yorgun akşamları giyindik her sabah üstümüze
aktar ölçeğinde mi incelir hüzün, sarraf nezdinde mi
oluksuz bıçaklarla sevişen kaçıncıda ölür
ve kısa pantolonlu bir çocukluğun dizleri neden hep kanar
bir de bunu ekleyin

çok çocuklu analar koynunda nasıl bakir kalınır
neden yağmurlar genişletir alnımızı, güneş kaçırır
redd-i ilhak’ın dilde yoksullaşması mıdır yalnızlık
ve biz Heybeli’de her gece haklıydık
bir de bunu ekleyin

(Parçalanmış Divan’dan)

Orhan Alkaya

Söylenmemiş Bir Şeyler Kalsın

Ve bir düşman daha kazandım ben
incesu yeşimi kristaller düşürürken
bir sevda ses kilimine
sızıyordum parmakuçlarımdan, saçlarımdan fışkırıyordum
çöliçlerinden, vaha yarıklarından geçtim
sırtımda araf taşları
kurşun döktüler, tütsü yaktılar giderken
incelen ben miyim, sevdikçe öldüren ben
kıyısız serüvenimi sürüklerken
değirmen intiharlarında
ve sözcük barikatlarında tükenen
yunus ılığı gözlerim
Yehova yeniği çizgili bir mermere dönüşürken
kapattım üstüne yedi deniz kokusunu
bütün yüzleri kapattım
kubbelerde genişleyip giderim şimdi
ten sıcaklığında buharlaşır
kıvrımlarında kaybolurum aklımın.

şiddetim
simoyası mutlu gece düşlerinize
ama siz görmeyin gene de
Celile marka nefretle süngülenen
müsellesin dördüncü köşesini
söylenmemiş birşeyler kalsın.
Lütfen,
artık anlamayın beni…

Orhan Alkaya

tarlakuşu neden uçmasın

(bir acı şarkı düştü dudaklarıma
kelebeklerin kanatlarında dolaştığım gökyüzü
dindirmez oldu ağrısını gönlümün
neredeyim, nicedir burdayım, neden
tarlakuşu neden uçmaz şarkısını söylerken)

atalarımdan kaldı bana bu çehre
devlet kurup devlet yıkmış bir soydan
bu özgürlük tutkusu
bu kanatlı karınca coşkusu
yeni dünyalar aradım ben onlardan uzak
cebimde düşler ve ıtır kökleriyle koyuldum yola
nemli dudaklarda konakladım geceleri
yumruğumu bulutlara kaldırdım bulvarlarda
hırçın, inatçı ve çocuktum; umursamadım
serseri ardıç ve menekşeden gerisini
çılgınlıklardan el aldım geceleri
doldurdum avuçlarımı
uzattım
yandı avuçlarım, bir ışık yayıldı gövdeme

ve bir gece yarısı uyandığımda
pusulam yoktu yanıbaşımda
bir deniz feneri yanıp sönüyordu, ıssızdı yörem
cebimden
bir ıtır kokusu yayıldı doğaya
ölüm cininden Sisyphos’u
dolunaydan Endymion’u
ve Bobby Sands’den tarlakuşunu dinledim
cebimde
boy atmış bir ıtır vardı yalnızca

(ne dönmek isterim, ne kalmak bu yerde
ayrılıklara biçildi ömrüm, durağım yok
beni aramayın ben sandığınız bende
neredeyim, nicedir burdayım, neden
tarlakuşu neden uçmaz, şarkısını söylerken)

Orhan Alkaya

İlk defa sever gibi bir başka sevmeyi

Nazlı’ya

bir şeyi ilk defa sever gibi
ayın tutulduğu her yerde ilk ay tutulması belki
içime bir bıçak ilk kez, kan nasıl da ılık
nasıl sorardım –
ayaklarım arzan bıçak gibi delerken küreyi

bir şeyi ilk defa sever gibi
gözçukurumda ilk kitabı görmenin mürekkep izleri
Neil Armstrong’un ayak izleri bilinemezlerimizi ezerken
bilincimizi ezerken bildiklerimiz
ağır yaralı bir tetiğin akla doğru sessiz bir yolu katedişi

bir şeyi ilk defa sever gibi
uzun kahve, koyu çiğ, ince damla, bir mucize kesinliği
artık bir söz bir sözü saracak kadar yakın
ve artık uçurum mutlak
bir ses bir sesi, çocuk unicorn’u, rüya ölümlü gerçeği

bir şeyi ilk defa sever gibi,
tanrısızlığın kandil geceleri, yanık levhaların tarihi
gözlerin gizli, parmakuçlarında topluiğne aşkları –sırça ölüm–
anısız bir öpüşme
her tarafı sünnet bir Asyalı nasıl ezer vişneçürüğü çimenleri

bir şeyi ilk defa sever gibi
ilk defa sever gibi diri meme uçlarını, taze dilini, yoğun tenini
arzın patlayacağı fikrini sever gibi serin ve kanlı bir histe
kurşunun kâğıda dokunduğu ânı
bir başka sevmeyi sever gibi şaşkın; aşkın el tutuşma saatleri

Orhan Alkaya

7000. Paylaşım

yenilmişler için birinci parça 

gene mahzunuz muhip! onlar sevindi

sallantılı aşklar şakırdar yerkürenin kulağında
başarı tanrısı beton akıllara hükmünü bildirdi
Spartakus değil, işte gene Sparta kazandı
biz, büyüyen kiplerin tanrıları
“ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar”
Bir meyhaneyi bile haneye çeviremeyiz artık

ey akşamın son çocukları, sonsuz
ormanlara kaybolan okşayış ve sonrasız
sulara susayan Cravan’ların akşamı
ismiyle çağrılanların son kafilesi mi duruyor gölgenizde
şairlerin atası son defa mı bakıyor arkasına
“ruhlara tutunup dil dökmeye çalışırken Eurydice”
mülkiyetin erdemi mi çalar yakınlıkların kapısını
ey rintlerin son akşam yemeğine yetiştirilen
Karısı’nın Hırsız’ı

işte gene cumhuriyetin alfabesiyle dolanırız yenilginin kalbine
işte gene onlarsızız: Mişkin, Peçorin, belki Onyegin
ey bizi büyüten imge! ulu değil
ulur gibi eziliyor r
kardan adamların ilk a şapkası: aksan konfeksiyon
ey Ahmet’in, Arthur’un, Nazım’ın ve Baba’nın yırtıldığı an

gene yenildik muhip! onlar kazandı

bizim için yitik Dutchman’di, çok söylemiştik, uçardı
biz uçardık esrimenin bin türlüsüyle; kahvaltıda bile
o ülkeden mi gelmiştik, sevişirdik düşağacının altında
hoyrat akşamüstlerinde, Erzincan’a giderken Fahriye ve
bir yerden bir yere giderken bile sevişmenin bin türlüsüyle
zaten bizim bir yerden bir yere gitmemizin adıydı Cemal
ve Edip’di en iyi yol arkadaşı yazıyla; mektuplarımız yanlış
zarflara konulurdu ve hep topuğumuzdan vurulurduk nedense

bir hal midir yiten ve gidiş sıfır ve artık hiçbir çocuk ağız tadıyla
okuldan kaçmıyorsa, inmiştir üstümüze tam dört yüz darbe
inmiştir high-tech felci inimize
“ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar” Muhip! onların elinde



yenilmişler için ikinci parça 

                                                Yeşim Dorman için

peki beni kim intihar etti
kim tedavülden kaldırdı böyle erken
inlerken görülmem hoşlarına gitmedi mi
bir içevurum fazla mı geldi bu sığlıkta
nasıl da dijital şimdi yakınlıklar
parlak kanatlarıyla gökyüzüne kaybolurken anka
kimse tanrıyım demesin, hepimiz sarhoş kaldık
varedene duyulan hasret gibi yoksul anda

nerde şimdi Burgonya Beyleri, Kara Şovalye
gölgeye dokunanlar nerde
böyle erken mi kesilecekti sözüm, tam da burada
ciltler dağıldı, dağıldı olmayan ne varsa
güzel sözcüklerim, Mallarme’m, Yahya’m nerde
beni de beni de beni de… intihar ettiler
dosya kapandı, katilim nerde


yenilmişler için üçüncü parça 

                                Mahmut Sezen için”

“biz buraya hiçbir yerden gelmedik”

doğrudur; kuşkusuz bir babadan, sapan camlarından belki
inanmanın ayrık her halinden, ansızın dağılan bir şeylerden
seksen beşlik babaanneden –ki anne’annesini sevenlerin yolu ayrıdır
hep – evlerden, güneşi saklı taşlıklardan, kapı aralıklarından dinlenen
Tatyos Efendi ve Neveser Kökdeş Hanımefendi’den
hele bir kadından, hele tek bir kadından, tekbir seslerinden
üç Alilere kırdırılan boynundan senin, astroloji kitaplarından
kısa pantolonlu cumhuriyet bayramlarından, tunç imgelerden
açık alınla gökyüzü avlamalardan da gelmedik

biz buraya gelmedik

“azgın itlerin kovaladığı ruhum” oh! azgın itlerle kovalanan
düşüncenin sürüklediği dipten, diptekilerden
dipsiz bir ana bocalayan yolayrımlarından
yok bir günün ilk sesleriyle sefere çıkan
yoksul sadakat bekçilerinin hazin seslerinden de gelmedik
“ben onun yanlış anlaşılmasıyım” denilmişti bir kez
belki bütün yanlış anlaşılmalardan, yetersizliğin aslolduğu yerden
Montmarte’a yel değirmeni çizenlerden, martyre’lerden: Cemil Meriç
kolsuz kahramanla soluk soluğa Abdullah Ziya
Abdullah Djevdet ve Mizancı ve Prens ve Rıza ve’den
ama hayır! jön değiliz, kese de şangırdatmadık
tek bir söz, belki hepsi onu söyledik geleli’beri

biz buraya hiçbir yerden geldik

yenilmişler için dördüncü parça 

aklımın sınırlarında dolaştım
uçuruma inmeyecek kadar temkinli miydim yoksa
yoksa sandığım kadar değil miydim? ne çok soru
kırılan sesler kırıldıkları yerde kalmıyor işte
an dokunaklı bir halden çok, hazin
olmakla aramızda nasıl da uzuyor ara
yara büyüyor aldırmazlığın kara gözlerinde
işte, ayaklarım bir iklimden diğerine duruyor
hiçbir yere, ah! bun hiçbir yere gitmiyor

ne söylememi istiyorlar, yanıldığımı mı
zamansız bir Akhilleus muyum sanki; yok
aklımın ufkundayım, görüyorum sırtlanları
iktidar ve muhalefet! yerin dibine batsın düalite
ete saplanmış bir aşk nasıl haz verir, kim bilir
kim bilir tırnakların söküldüğü kara gülüşü
dil iskelesinde karaya oturan kayık nasıl dağılır
kim bilir hazzın bütün iskeletlerinden geçtiğimi
gözüm arkada değil içerdedir. sözüm

… sözcükler, tutsaklığım benim

Orhan Alkaya