Etiket arşivi Yücel Kayıran

ileŞiir Antolojim

Efsus’a Yolculuk

gece suyunu sever burada ekili arazi
biraz ileride elma ağaçları, vişne ve armut
ceviz ağaçları da vardır arazinin gerisinde,
biraz uzakta, doruğa doğru
söğüt ağaçları da olmalı,
neredeyse yola paralel akan bir dere
böyle ezbere bilirim buraları
geride kalanı hatırladığım gibi
nasıl da ferahtım eskiden aksi istikamette giderken
doluluk henüz bende tamama varmamış iken
belirsizdi dünya, belirsizdi beni içine alacak olan
beni beklemiyordu aslında dünya bir vakum
ben nasıl şekilleneceğimi merak ederken
henüz bir korku yoktu o zaman içimde
gölgesi düşmüş değildi korkunun henüz gözlerimin içine
korku kendimde olanı yitirmek kaygısından doğdu bende
beni kendimden başka türlü olmaya çağıran bir dünya
seçeneği yitirmekle ıralı kendi başına yalnız kalmakla
istedikleri kişi olursan eğer gelebilirsin istediğin yere
dünyanın kanunu.. gözlerimin içi dolulukla dolu iken
hareketlilik göçmemiş bedenimden içime doğru
toprağın yüzeyindeki suyu emmesi gibi
gülümseme çekilmemişti henüz yüzümden
bir kapı vardı açıp çıkabilirdim kendime doğru
açtım ve çıktım o kapıdan kendime doğru
yürüdükçe genişledi dünya
kimsenin olmadığı bir bütünlüğe doğru
doğumla gelen saflık
terk etmemişti beni henüz bedenimden
elimde dile gelirdi, ve yüzümde.. bende dile gelen
şimdi terk edilmiş bir beden duruyor yüzümde
sadece hasta olduğum günlerde tatil yaptım
müzikle sağaltırdım kendimi,
dinlemek bile gelmiyor şimdi içimden
çaresiz bir durumda gidilecek bir yer varmış da
oraya doğru yürüyüp gitmek gibiydi
dile gelemeyen düğümlenirken içimden boğazıma doğru
tedirginlik ilaçların yan etkisiydi bende
ilaçların yan etkisi gibiydim kendimde
gittiğim yerde öğrendim böyle geldiğim yere de ait olmadığımı

cereyanda kalmış hüzün yaprağı
böyle söylemiştim yıllar önce bir keresinde
gövdeden itibaren bir salınım
yan yana dururken bile birbirinden habersiz
sanki deri yüzülmüş yüzümden.. yaprak yaprak
titreme gövdeye ait, rüzgârın salınımı yaprakların..
kavak ağacına özgüdür yapraklardaki bu salınım
parlak bir yüzeyi vardır sert fakat esnek.. ve esnek bir sapı
tüylü değildir söz gelimi elma yaprağı gibi kalın
dik durmaz dalında bükülüverir,
sarkar yaprağın ucu aşağıya doğru
bir de kayısı ağacının yaprakları böyledir
hafif bir rüzgârda birbirine sürtünür
ve sanki kendi aralarında konuşmaya başlıyorlarmış gibi
dibinde oturursanız kayısının ya da kavak ağacının
şarkı söyler gibidir dansı yaprakların
ama kavak ya da kayısı yapraklarının
başka bir ses duyamazsınız, rüzgârın salınımı
sizin etinizden geçerek iner toprağın köküne
sizden gelip geçen her ne ise.. o kalır sizde
böyle bu güzergâhtan gelip geçer iken
bitmeyecek gibiydi yolum eskiden
bu tünelden çıkmaya sanki nefesim yetmeyecek
gün akşama varmayacak sanırdım
korku soluğumu terk etmeyecek
bir hikâyem vardı kendi içimde henüz yetişkin değil iken
anlatıda özne olmak gibi bir yerim vardı
ama değil
aklımın duvarında gördüğüm
kendi resmimdi beni peşi sıra alıp götüren
gitmedim kendimden başka kimsenin peşi sıra
kuşkulandım sevgisini dile getirenlerin bile biçeminden
övgü de bir tür çelmedir yürürken kendine doğru giden yolda
övgü ile büyü aynı türdendir tütsü gibi
tütsüyle buğulanabilir, boğulabilir nefes
fakat senden gelen nefes değil artık benzimdeki nefes
anamın evini terk edince şekillenen gözlerimdeki nefes
meğer ne kadar mutluymuşum eskiden
ergin olamamakla alakalı bir şeydi bende mutluluk
hafızam boş idi zamanla doldu boşluktan
keşke görmeseydim algıladıklarımı
veya zayıf olarak kalsaydı hafızam
benzim yüz gibi değildi, yüzüm benzin
sanki her an bir alev topu
bırakmadı yüzümü hiç, kuşkuya bulanmış nefes
esrime değil, esneme de, cereyandı
evet cereyan, hâlâ cereyan
İsrafil’in suru
içimdeki koridorda esip duran

Yücel Kayıran
Efsus’a Yolculuk / Metis Yayınları

ileŞiir Antolojim

Efsus’a Yolculuk

annem de bilmezdi Latin alfabesini
“okuma yazması yok!” kabul edilirdi bu nedenle
ama eski yazıyı babasından öğrenmiş
her sene hatim indirdi üç ayları boyunca
seher vakti, annemin sesiyle uyandım her sene üç ayları boyunca
annemin Kur’an okurken, Kur’an’ı okuyuş tarzındaki hüzünlü sesiyle..
hüzün, ihtiyatlı olmak demekti, mutluluğun baştan çıkarıcılığına
hüzün, utanmak demekti benzimizdeki güzellikten, özellikle gençlik yaşında
hüzün kendimize karşı tetikte olmak demekti
içimizdeydi çünkü bizi kendimizden peşi sıra alıp götürecek olan
hüzün, serinliğe bulanmak demekti seher vakti
seher vakti, dünyanın gökyüzünden inmiş sularla yıkanma vakti
seher vakti, annemin Kur’an okuma vakti
Kur’an okumak, kendini temize çekmek demekti, Allah’ın içimizdeki sesiyle
Kur’an okumak, ilk-bahçeye gitmek demekti seher vakti
sabahın gözyaşıdır ağaçların yapraklarındaki çiğ tanesi
başlamamış henüz yılanla arkadaşlığımız
dağların doruğu duman.. çayır çimen evimizin içi
ilk-bahçenin hatırı, annemin sesindeki hatıra
her sabah kapının önündeki güllerin bakımını yapmak
Kur’an okumak, kendini ilk insan gibi kılmak demekti her sabah
insan sesinde dile getirmek tanrının medeniyetini
ve ağlamak dünyadaki sahipsiz güçsüzlüğümüze
annem öyle derdi, annemin tezleri bunlar
bu tezler hayatta tuttu onu bir ömür boyu
bize yardım edemiyordu ya.. çaresiz kalıyordu ya halimiz karşısında
Allah’ın gözyaşları iniyordu Kur’an okurken annemin gözlerinden
böyle doluyordu içime dolmakta olan annemin sesi değildi sanki Kur’an
annem kendi sesinden bir devamlılık kuruyordu bende
böyle geçti Kur’an’daki hüzün annemin sesinden benim sesime

Yücel Kayıran

ileŞiir Antolojim

Güneş Yanığı

yüzümdeki leke arzu güneşinden hatıra
sesimdeki girdap
içimden sökülen kökdala
uzun geceler bazen böyle
gövdeme vura vura içerden
uyandırıyorum ya kendimi Necati!
rüyada bana görünenler olmasa
beni uykuya götürenler olmasa
tekrar nasıl dönerim ben kendime Necati!
suçluluk izin vermiyor özgürlük duygusuna
günışığına çıkınca kamaşıyor göz
bakarken güneşin utkusuna
akın var akın, içimden akın
beni güneşe götürüp yakın
güneşe varamayanlar
güneşin uykusuna yakın
sökülerek gidiyor insan
boşluk halinde her durak düşerken benzine
kökleri iç açılarının toplamında
biriken bir krizle gidiyor
öyle akarak dipten dalın benzine
baksalar alevalır, ağır alev
baksalar güneşini yitirmişin benzine
doluluk yok bizim gecemizde
içimizde büyürdü güneş
sayrılık hatırlamadı uykusunu sesimizde
çok seneler geçti, geçmedi
öyle memnun ki yerinden
sadece “keşke”lerdi beliren gönümüzde
böyle çıktıkça dünyadaki yerimden
gölgeler neden kısalıyor içimde
bilen yok ne yapacağımı kaygı belirdiğinde
kefilim yok! yok kelimelerden başka
yok olan bu güneş tutulmasında
şimdi tekrar nasıl dönerim ben kendime
Bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati?

Yücel Kayıran

ileŞiir Antolojim

Rüzgâr

Çözülüyor ruhundaki sıva, dökülüyor duvar
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha

dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa
doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta

hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan panikle tutuşan dal
hangi sese kulak kesilsen yıldızını vermeyen gece

hatıra değil içine düşen kar tanesi,
düş değil peşinde gördüğün kâbus
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan mahsur kalmış her ben

koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya

varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna

Çözülüyor ruhundaki sıva, dökülüyor duvar
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha
dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa

doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta

hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan tutuşmaktan korkan kuru dal
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan beri orada mahsur kalan ben

koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya

varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna

Yücel Kayıran

ileŞiir Antolojim

Veda

Yetmiyor artık kimyasal büyü içimdeki buzula
yapışıp kalmış ruhumu yeniden uçurmaya
sokaklara çıkınca kalbimin titreyişine
bir kılıf gibi geçirdiğim yüzümün cesaretine

aldanmıyor artık ilkel ruhlar yabani rüzgar
bırakmıyor peşimi hangi sokağa çıksam
kırılıyor yüzümdeki buzlu cam
kurtaramıyorum kendimi içimdeki oyuktan

düşerken bulaşıyor dudağıma, ürküyorum
cisimleşememiş her ben bir muamma
şarkısız ruh annesiz kalmış çocuk
dayanamıyor artık aklımın varlığına

çarpınca dağılıyor bütün duygular
çocukluğun yurtsuz rüyalarına
dokununca, içimdeki uysal nehir
buluyor giden yolu gözlerimin kıyısına

Hangimiz hangimize huzursuz bir veda
gibi duruyoruz şimdi bu gövdenin içinde
“İşte çıkış! İşte vaha!” diye koşarak
her yırtılan yerimize

Yücel Kayıran

ileŞiir Antolojim

EYVAY!

Sonra dünyaya döndüm; kredi kartlarıma, zaman aşımı faizine, icra memurunun insafına kalmış itibarıma, elektrik faturası kuyruğuna, dünyada ödenmesi gereken borçlarıma, döndüm, muhâneti muhannet edinmiş dostlarıma, kalpleri mühürlenmişlere

Sonra dünyaya döndüm; hatırlamadan olma gözyaşına, geceden başka çağ yok, biliyorum, yerinden çıkan tekrar dönemez yerine, bulamamışın yazgısıdır keder, böyle çizilirmiş kavis insanın yüzüne, döndüm, ah! iddiasını yitirmişin bakışına

Odam gözlerimdeki kederle rutubetli, uyku kokumu yitirmiş yatak, perde olmuş toz eşyadaki parmak izime, yalnızlığın bedeli yok, mutfakta mı dururdu kirli tabak su muslukta, döndüm ah!, olana olmuşa, giderken geride bıraktığım kayboluşa,

Sonra dünyaya döndüm; kendimle nasıl baş ederim kipine, ey ummak fiili, sudaki cilve çukuru, kalbimdeki süveydâ; vazgeçsem kim kalır boşlukta; günahsızlıktı terki terk ettiğim yer, ben dönerken göğsümde kalayını yitirmiş bakıra

Sonra dünyaya döndüm; oruçsuz yakalandığım iftar vaktine; muharrem ayının ilk on gününe, yakışmıyor şan pay gönderilmeyen mutfağa, seher vaktindeki ezan sesine, parmaklarım yokluğu yoklamakla perişan, ey zeminsiz yol! döndüm, ah! ayş-î dehrûza

Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm!

Yücel Kayıran

ileŞiir Antolojim

hu diyecektim, hu
duy ve eksilt sesimi,
fü demişim
meğer kar yağıyormuş
bilmediğim bir biçimde

yetersizdim, titredim hep
hapsederken içimde belireni belirdiği yerde
kabarmış sular, ırmak ne kadar derin
ve kibir
bilmediğim bir biçimde
geçmek istemiştim sadece kendimi

hatırı yoktu bende akşamın
düşerken yerçekimini yitiren karanfil
kendi içinde yankılanır gaybolanın sesi
inmezmiş çarşı esnafının kalbine
menteşeler çok sıkı, akıl neden dudakta
serinlik bulamıyor ten

çok mu dokunaklı konuşuyorum Bill
oysa alay bulaşmış edama, öyle diyorlar
kalp ve sükut
bozdurup harcamak kadar
benim de olmadı hiç param
Bill!
ağlama
ağlama ama Bill!
senin de mi aşkın gitti arkadaşınla
boşluktan yok yere vazgeçilmez hiç
hiçlikle yaşamasını bana da öğrettiler Bill

böyle zamanı geldiğinde
neden bir şey yapamıyorum
büyürken bendeki bu edimsizlik
sürekli bir kaybetme duygusuna
neden sözüm yok ve neden kefilim
kelimeler perde olurken başkasının gizine
her ben kendi nefsine türap
gülerek bakarken öyle harap olmuşun geçmişine

içindekini yıkan kendini de yıkmaz mı
gerginlikle yağmalanırken yalnızlık
derimi yüzmekle mi bitecek yüzümdeki harf gizemi
ama kim hazır, kim
kim yanıt verecek, öyle sıcak
içimden dökülen buzdan cümleye

Bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati!

Yücel  Kayıran

ileŞiir Antolojim

Karanlık Adam

çocukluğum yok oldu

hafızanın zeminindeki tutkal
sökülüyor idi derimin içyüzünden
gözlerimden bakarak peşinden sürükler idi
gövdem sanki köklerinden vazgeçiyor idi

talihsizliğin belirtisiydim sanki daima
kuru çamur topraktan daha kuru
uyanmak istemez idi, kalpteki tutku
serinlik güne varmak istemez idi

evim olsun yolunu bilen olmasın idi

selamdan uzaktı ikametgâhım
yitirmişti emniyet ruhumdaki yerini
ama teorem yanılgı içermez idi
insanın rüyası başlangıçta değil idi

hakkımda iyi niyet besleyen olmasın idi

ne yapsam babamla birlikte kalacak
gündüze değil geceye ait kalacak
istememdi oysa hiç kimseye dahil olmak
ama gördüğünüz içi boş deri, varoluş değil idi

hasta olayım, ziyaretçim olmasın idi

çekildi çamurdaki su
benzim çekildi yüzümden
sokağa çıkarken çekildiğim huzurevi
derin suyun dibine iniyormuş gibi

nâdim olayım, beni hatırlayan olmasın idi

Yücel Kayıran

ileŞiir Antolojim

Fener Alayı

gökyüzünde patladı ampul!
sahile doğru iniyordum
dalgaların dağılırken köpüklendiğini gördüm

gizlenmeyi seven bir şey vardı bende
kaybolan yıldız nereye gider gökyüzünde
eve dönmek istemiyordum
yağmur yağıyordu içimde

ışıl ışıldı cumhuriyet balosu
garnizon komutanlığının orada
gördük… yasak bölge, girilmez!
ince bir çizgi halinde!

solardı akşamları ampul
solardı annemin yüzündeki seccade
dibi görülmeyen çukur
sendeki bu sessizlik, bu keder
hüzün değil gurur, demişti
birahanede gördüğüm beyaz sakallı yaşlı adam
tutkularla savaşmak zordur
hatıra girdap halinde iner kalbine

fener alayı geçiyordu önümüzden
cumhuriyet balosuna giden erkanı gördük
bu vakitte ne gezdiğimizi sordular bize
giysilerimize bakıp sonra sordular bize
sessizlikti saplanan yüzümüze
kardeşimin edasındaki kibirsizlik
çekingenlik değil rahimdi
-biz babama küçük rakı almaya gelmiştik!

yağmur başlamıştı, içimde…

belediye başkanının oğlu Rağıp’ı gördük
kaymakamın kızını, doktorun  karısını
siyah  tayyör içinde bir buhurumeryem
gözlerinin içinde aşılı gül vardı, onu gördük
ışık değildi  yanıp sönen, rahman
rahvan yürüyen atların üstünde
fener taşıyan askerleri gördük
-biz babama küçük rakı almaya gelmiştik!

eve dönerken neden iniyordu yeryüzüne
çarşıya giderken gökyüzüne yükselen gece
sadece taştı, sadece taş! görünen o karanlıkta
fener alayı geçerken başkalarının gecesinde

-ben eve dönemem İbrahim!
-ben eve dönemem İbrahim!

nemli soğuktu inen kalbime
kimse yoktu: kimsesizlik: ten
birikmişti biriken arkadaşlarımın  gözlerinden
parça parça köpüklenmiş  bulut
göğsüm sis ve duman halinde

hiç bir gece dönmek istemedim eve!
karanlığın sonunda doluluk yoktu oysa
ama hafıza neden zehir
akıl neden tutkal oldu bana!

Yücel  Kayıran

ileŞiir Antolojim

Lahinde Narkı

 ‘Memed’ için, Mehmet Düz’e.. 

1.
kimseyle hemhal olunmuyor dünyada
beni de öldürdüler mehmet
hatıra kapıyı çaldığında
lâl kılan hüzün
arzunun azledilmesinden olma

ölümle, rakipler de aslına döner
döner şenlikten kurban etiyle evine
firarla kendini sınayan, yazgısına döner
yer yok gidilecek aşkını yitirmiş olana
geriye kalana, yüzündeki esrara döner

gökyüzünde dinlenmiş yağmur
buharlaşmak isterken eksilmiş
isteme kime bırakılabilir ki emanet
aşk uğruna firar ederken erkekler
neden boynu koparılmış tavuğa benzer

2.
ben başka bir insan oldum dünyada Mehmet
hastalanmak mağaraya intikal etmek gibi bir şeymiş meğer
kimse ilgilenmeyecek biliyorum ölümümüzle
benliğimi evde bırakarak çıkıyordum oysa dışarı
her dost ayrı bir memleketmiş meğer

anlatılamıyor ya parasızlık, bizim gecemiz de idi öyle
karanlıktan alınmaydı sanki ruhumuz makasla kesilerek öyle
tahammül edilemiyordu ya kaybolur gibi oluşuma

arkadaşlarımın yanından başka yerim olmadı oysa
dostluğa özgüdür eşitlik ilkesiyle kendini çizebilmek

insan ne zaman yaralanmaz olacaktır
hevesin toprağa gömülmesiyken bir erkeğin ölümü
gökte yıldızımız yok, olmadı hiç güne açılan penceremiz
erkekler ölümü bekler dönmek için annesine
meğer kardeşler de nifak, durgunlaşırken arkadaşlığın arkı

hastalık neden yakın ediyor insanın ırağını

Yücel Kayıran