– Artık seni düşünmemeyi başardığım günler oluyor. (Soğuk Dağ)

– mektuplarımı aldın mı?
– üç mektup aldım, yanımdaydı, verdiğin kitapla birlikte
– ben yüzüç tane göndermiş olmalıyım
– bana yazdın mı?
– her fırsat bulduğumda, eğer almadıysan özetleyebilirim
– hayır
– ”umarım iyisindir, umarım düşüncelerindeyimdir, karanlık bir yere kaymamı önleyen şey sadece sensin”
– ben bunu nasıl yaptım, birbirimizi tanımıyorduk bile, sadece birkaç saniyeydi..
– binlerce saniye… ve her biri küçük bir kese elmas gibiydi… gerçek veya sahte olmaları önemli değildi, boynunun şekli bu gerçek.. seni kollarımın arasında hissedişim, kendime çekişim.. bu gerçek…

‎”bazı dinlerde üç kez seninle evleniyorum demen yeterliymiş ve evleniyormuşsun..

– seninle evleniyorum..
– seninle evleniyorum..
– seninle evleniyorum..”

– Artık seni düşünmemeyi başardığım günler oluyor. (Soğuk Dağ)

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

Torba Suat: niye böyle oldu be abi? ben çok sevmiştim be abi. o kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. benim günahım ne be abi?

Hacı: bak koçum! belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. sevgililer! bizim olanlar ya da olmayanlar… hepsi iz bırakır. bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. yaşlıları düşün… sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. ama öyle değil… ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer… ressam olur insanlar başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.

Torba Suat: beni çok derin kazıdılar abi… ama altından sarı yeşil çıktı! (kalecisi olduğu esnaf spor’un renkleri) sen demiştin ya abi, hani sonbaharda dağlarla çamların arasında görünen yaprakları sararan çınar ağaçlarına bakıp, işte bizim takım demiştin. işte bizim takım o abi.

Hacı: evet, bizim takım, hep yeşil kalan çamlar ve hep sararan çınarlar. hayatta torba, yeşil kalmak da var sararmakta. dağın rengi bunlar dağın rengi. neyse, serkan senin takım arkadaşın, nurten de artık ya yengen ya da bacın. o artık yok, belki de hiç yoktu. hadi sil gözlerini,bu kadar diyet yeter.

Torba Suat: evet abi, o artık yenge, ben de kaleci. kaleci torba suat.

(kalkar, çıkar)

(Aynur gelir)

Aynur: konuşmanı özlemişim.

Hacı: senin için kelimelerim bitti. sen bitirdin.

Aynur: sen yanlış yaptın hacı, olacak iş değildi bizimkisi, anlamadın.

Hacı: biliyorum, bazen seninleyken bile böyle düşünürdüm. anlamadığımı düşünürdüm. kendi elimle seni kaybettiğimi. o zaman ölmek gelmişti içimden, geberip gitmek. bu aralar yine oluyor ama kimse yok ki, kimi kaybediyorum? niye hâla böyleyim, bilmiyorum.

(kalkar, kapıya gelir)

Aynur: dur! biraz daha konuşalım. aslında bunları özlüyorum…

Hacı: seni diyemiyorsun di mi? seni özledim demiyorsun. her zaman kraliçelik peşindesin. hep ulaşılmazsın. halbuki ben o kadar çok şeyi özledim ki unutuyorum bazen, artık fark etmez diyorum. dünya artık böyle benim için; sen yoksun, yoktun zaten. bunu niye yapıyorsun? aklımı karıştırıyosun. bu iş bitmedi mi ha? 5 yılımı senin için harcamadım mı? ben yapamam, hem senle hem sensiz olamam. ne yapalım? ben böyleyim. ben gidiyorum.

(çıkar, aynur rakısını içer. ekran kararır.)

Baba, yüreğim yangın yeri

Ona bir oda ver baba…

– İyi akşamlar baba
– Ne akşamı senin saatten haberin yok herhalde. Sabah 6.
– Afedersin ters bir zaman oldu.
– Sadık senin her işlerin, her zamanların ters
– Baba ne olur kavga etmeyelim, bunu çok yaptık zamanında hiçbir şey olmuyor, hiçbir şey değişmiyor, bunu sen de gördün, konuşmamız gereken şeyler var
– Sigara?
– İçmem degiştirince öksürtüyor
– Baba buraya niye geldiğimi bilmiyorsunuz, aslında bir nedeni de olmamalıydı çıkıp gelmeliydim ama olmadı… ben… adım sadık, abiminki salim…
– E ne olmuş benimki de hüseyin Allah Allah
– Neden bu isimleri koydun bize baba? Bu kadar mı korktun taa en başından beri bizden? bu kadar mı yön vermek istedin hayatımıza bize, ben kendi yolumu bulmak isteyince he!
– Senin yol dediğin… … Biz seni ziraat okuyasın diye gönderdik İstanbul’a anarşik olasın diye değil!
– He tam da ben bunu diyodum işte baba. Beni okumaya gönderdin dimi ziraat fakültesine başka tercih yok okuyup mühendis olacan, çiftliğin başına geçecen burda kalıp Birgül’le evlenecen! Hayatımı, okulumu, her şeyimi sen seçtin. Ben bundan nefret ettim biliyo musun baba!
– Bencilsin diyon bana öyle mi? Birgül dedin ya, sen gittikten sonra o kızın hali nice oldu bunu hiç düşündün mü? Kaç yıl durmadı kızın gözyaşı senden ötürü… Bana bencil diyene bak get işine..
– Bana gittin diyosun baba ama ben gitmedim, gidemedim, kalamadım evim nerde bilemedim; çünkü aklımın bir tarafında bir köşesinde hep sen vardın, seninle bu… bu olmamışlık, bu küslük… insanın dönebileceği bir evinin olmaması ne demek biliyo musun baba? Elimi neye attıysam kurudu. Karım öldü. Bir zamanlar aynı yola baş koyduğum arkadaşlarım reklam şirketlerinde, iktidar borozanı çalan gazetelerde acıyıp bana iş verdiler. köpeğe kemik atar gibi… kendilerini temizlemek, ruhlarını temize çıkarmak için… dur! konu bu değildi. ben başka bişey diyodum. hah tamam. ev diyodum. baba buraya niye geldim biliyo musun! Deniz’e bir oda ver, onu yanına al, burada büyüsün, bi evi olsun, gidecek başka hiçbir yeri yok.
– Yaa, gördünmü evlat ne demek, zor geldi demi, bakamıyon demi çocuğa, gördün mü evlat ne demek
– Gördüm baba, görmem mi hiç, peki sen hiç bir çocuğun büyüyeceğini görememek ne demek bunu bildin mi? Hiç bilir misin bu duyguyu? Hayat devam edecek, birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın, yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin, sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken dinleyemeyeceksin… Bunlar kolay alışır insan; ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak, ilk kız arkadaşını göremeyecek olmak,
– Baba! yüreğim yangın yeri gibi biliyor musun? gözü arkada kalmak böyle birşey galiba…kaç gündür onu itmek istiyorum bana sarılınca, beni sevmesin diye kaç gündür uğraşıyorum ama yapamıyorum… onun hayatında yutkunamadığı bir yumru olacağım için de kendimden nefret ediyorum! ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev… ona söylemek istediğim o kadar çok şey var ki… sen söyle ona baba… ona de ki… … …. …
– Sadık… Sadık!.. Sadık evladım sadık kendine gel…sakine! sakineee!!! nerdesiniz ya. düştü düştü birden yere düştü. dayan. ben geliyorum. oğlum sadık!…

Birinden artık hoşlanmadığımda ona karşı duygularımda ölmeye başlıyor

-Herkes beni dövüyor. Bunların en başında da babam geliyor ama sorun değil… Onu öldüreceğim, zaten başladım bile…
-Ne, babanı öldüreceğini mi söyledin?
-İçimde ölecek. Birinden artık hoşlanmadığımda ona karşı duygularımda ölmeye başlıyor.
-Anlıyorum…


Torino Atı

dışarısı kırbaç sesi, içimde bir torino atı
açım. belki de özlemi açlıktan sayıyorum.
toplan dünya. yaşam toplan.
çaresiz sahiplik toplan.
gitmiyorum, hadi bakalım şimdi de gitmiyorum.
aklım tahta bavulların içinde yolculukta.
ben buradayım akılsızlığın başında
hasta bir ruh gibi koşulamıyorum.
dur, bunu anlatamazsam çok ağlayacağım.
ölüm geliyor bir şeyi anlatamamak zira.
tımarlanmıyorum deli atlar gibi
kalbim duracak. vaktin peşindeyim.
bazen de duruyorum saatler gibi
olmaz zamanlarında.
soğuk. soğuktan donuyorum sen anlamayınca.
duydun mu ne diyorum?
soğuk bir ateş kırmızısında, harlı.
hastayım. at gibi bütün yemleri ve suyu bırakarak
yemekten içmekten kesildi anlatacaklarım,
şimdi biraz hasta kalmak istiyorum.
yalnızlanmak,

hayat, yağmur sıkıntısı ve olacaklar,
gözüm yolları isterse bitiriyor. sonuna geliyorum.
sayfaları çabuk çabuk çevirirken ellerim
bitmesin hiç bitmesin istiyorum

şimdi bilmediğin bir yanındayım. seni bulamıyorum.
aklım karışık. atın hüznünden bulaşıyor kapılara.
yine de açıyorum, ben hep açıyorum
kapının kolunu tutuyorum elin gibi

müzik sesi geliyor resimlerden. galiba deliriyorum.

seagullineskisehir

İnsanın saklanacak küçücük bir köşesinin dahi kalmadığını, gidecek yerinin olmadığını anlatan bir tükeniş hikayesi.

Başrolde rüzgar oynuyor, tüm ihtişamıyla. öyle ki sadece onun çığlıkları dört nala koşuyor, Öyle ki 58 yıldır ses çıkardığı söylenen tahta kuruları bile sözü ona devretmişcesine sessizleşiyor. Rüzgar öfkeli, rüzgar tükenen tüm sesleri üzerinde taşıyor. İnsan susuyor, rüzgar konuşuyor. Rüzgar konuştukça tükeniş de başlıyor.

Arttıkça rüzgarın sesi, daha da sessizleşen insan, Pencerenin önüne geçip sadece onu izleyebiliyor, onu dinleyebiliyor ancak ve daha da hissizleşiyor. Ya tekrar hissedebilmek için ya da artık zaten hissedemediği için elleri ve ağzı yana yana haşlanmış patates yiyor. Rüzgar konuştukça, tükeniş devam ediyor, su tükeniyor. O konuşmaya devam ettikçe, atın gücü de tükeniyor. Atın gücü tükendikçe insan da tükeniyor. İnsan, torino atının kaderini yaşıyor.

Gidemeyen, saklanamayan insandan geriye, bir tek olan biteni öylece izleyen insan kaldığı vakit, ışık da tükeniyor. İnsan artık bakamıyor, izleyemiyor, Artık göremiyor. Artık elleri ve ağzı yanmıyor, yiyemiyor, içemiyor. Ve artık rüzgar da susuyor.

Varoluşun tükenişi sadece altı günde gözünüzün önünden akıp geçiyor. “Rahip, cemaate şöyle buyurur: Tanrı sizinle! Gün geceye döner. Ve gece biter.” cümlesine inat, gece bitmiyor.Her şey tükenirken ve hiçleşirken, gece daha yeni başlıyor.

dools

Ev Karadır

(Bu film 1963 yılında Oberhausen Film Festivali, Belgesel dalında en büyük ödülü kazanmıştır. Metin yazarlığını, montaj ve yönetmenliğini üstlenen Furuğ Ferruhzad, yapımcı İbrahim Golestan’ın yardımcılığını da üstlenmiştir. Furuğ’un ölümünden sonraki festivalde, festival Furuğ’un adıyla onurlandırılmıştır. Film boyunca arka plandaki şiir okuyan Furuğ Ferruhzad’dır)

Kara tahtaya yazı: Ev Karadır

Bir erkek Sesi (İbrahim Golestan): “Dünyada çirkinlik az değildir. Bu çirkinlikler daha da fazla olurdu şayet insanoğlu onlara gözlerini yumsaydı; ama insanoğlu çare bulandır! Bu perdeye şimdi bu çirkinlikten bir görüntü, bir acıya olan bir bakış gelecek ki, onlara göz yummak insanoğluna yakışmaz. Bu çirkinliğe çare bulmak ve bu derdin dermanına koşmak ve ona yakalananlara yardımcı olmak bu filmi yapmanın nedeni ve yapımcılarının umudu olmuştur.

Çocuk-1: “Tanrım beni yarattığın için sana şükürler olsun! Bana yanan bir anne ve seven bir baba yarattığın için şükürler olsun.”
Çocuk-2: “Sana şükürler olsun ki akan suları ve bol meyveli ağaçları yarattın!”
Çocuk-3: “Bana çalışmam için el verdiğin için sana şükürler olsun!”
Çocuk-4: “Dünyanın güzelliklerini göreyim diye verdiğin gözler için şükürler olsun sana!”
Çocuk-5: “Güzel müzikleri duyayım diye bana verdiğin kulaklar için şükürler olsun!”
Adam:  “İstediğim yerlere gidebileyim diye bana verdiğin bacaklar için şükürler olsun!”

Furuğ: “Bu cehennemde kimdir tanrım sana şükürler diyor? Cehennemde kimdir?”

(Yalnız bir duvar, yalnız bir adam: Haftanın günleri ): Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi…
Furuğ: “Senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım, senin adını on telli utla çalacağım; çünkü o çok tuhaf ve korkunç yapılmıştır. Gizlide oluşuyorken ve biçimleniyorken kemiklerim senden saklı değildi…”
Furuğ: “Senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür ey yücelerin yüzesi! Senin gözlerin benim ceninimi görmüştür!”
(Erkek sesi: Cüzzam hastalığı hakkında bilgi veriyor.)
Furuğ: “Dedim keşke benim de güvercinler gibi kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve bir dinginlik bulsaydım. Uzak bir yerlere gitseydim ve çölde yuva yapsaydım. Şiddetli fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara, çünkü yeryüzünde zorluklar ve şirretler gördüm. Dünya boşunalığa gebe kalmıştır ve zulmü doğurmuştur. Senin gücünden nereye kaçarım, senin buradalığından nereye giderim? Sabah yelinin kanatlarını alsam ve denizin en ücra yerine konsam, senin ellerinin ağırlığı üzerimde olacak. Beni avare bir rüzgara oturtmuşsun. Ne korkunçtur senin yaptıkların! Ne korkunçtur senin yaptıkların!”
Furuğ: “Kendi ruhumun acısından söz ediyorum, kendi ruhumun acısından söz ediyorum! Suskunken gün boyu süren naralarımda ruhum çürüyordu. Benim hayatımın rüzgar olduğunu anımsa!”
 Furuğ: “Çöllerin kaşıkçı balığı olmuşum, harabelerin baykuşu! Ve bir serçe gibi çatıda oturmuşum yalnız. Boca olmuş su gibiyim ve leşler gibiyim ve kirpiklerimde ölümün gölgesi var! Kirpiklerimde ölümün gölgesi var.”
Furuğ: “Terk et beni, beni terk et! Çünkü günlerim nefes gibidir. Terk et beni dönüşü olmayan yere gitmeden önce, o zifiri karanlık ülkesine…”
Furuğ: “Aaah tanrım! Yaptığın canı vahşi hayvanlara bırakma…
Furuğ: “Benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa ve anımsa ki boşunalık zamanını benim payım kılmışsın. Ve çepeçevremde şenliğin şarkıları ve değirmenlerin sesi ve ışıkların aydınlığı mahvolmuştur. Ne mutlu şu anda ektiğini biçen ekincilere; elleri başakları koparmakta olan ekincilere…”
Furuğ: “Gelin ve uzak bir çölde şarkı söyleyeni dinleyin, kollarını açan ve içini çekerek: Eyvahlar olsun bana! Çünkü ruhum irinlerimin ortasında bilinçsiz kalmıştır!’ diyenin sesini dinleyin.”
Furuğ: “Ve sen ey kırmızıyla kuşanan ve altınlarla süslenen ve gözlerine sürme çeken gündüzün unutulmuşu! Kendine boşuna güzellik verdiğini anımsa! Uzak çöldeki şarkıdan dolayı ve seni küçük düşüren dostlarından dolayı…”
Furuğ: “Bize yazıklar olsun. Zira gündüz zeval bulup sona ermekte ve akşamın gölgeleri uzamakta ve bizim varlığımız, kuşlarla dolu kafesler gibi, tutsaklığın iniltileriyle dolup taşmakta. Aramızda ne zamana kadar süreceğini bilen biri yoktur… hasat mevsimi geçti ve yaz bitti ve biz kurtulmadık. Kanaryalar gibi ağlarız insaf için ve yoktur… aydınlığı bekleriz ve şimdi karanlıktır…”
(Ders sınıfında Venüs yıldızını anlatan bir çocuk sesi: “Venuz yıldızı. Bazen geceleyin çok parlak bir yıldız görürüz. Bu yıldızın adı Venüs’tür. Venüs yıldızı çok parlaktır. Venüs yıldızı bize çok yakındır. Venüs yıldızı bize göz kırpmaz.”
Öğretmen: “Neden annemiz ve babamız için tanrıya şükretmeliyiz?”
Çıcuk-1: “Ben bilmiyorum. Benim ne annem var ne babam!”
Öğretmen: “Sen bize güzel olan birkaç şey say!”
Çocuk-2: “Ay, güneş, çiçek, oyun!”
Öğretmen: “Sen de birkaç çirkin şey say!”
Çocuk-3: “El, ayak, baş!”
Öğretmen: “İçinde Ev olan bir cümle yap!”
Kara tahtaya yazıyor: “Ev Karadır!”
Furuğ: “Ve sen ey sevginin soluğu seni coşturan nehir… bize doğru ak! Bize doğru ak!”

Kaynak: sardunyalar.com/

Bab Aziz

“Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır.”

Çöl, arayış. Toz bulutlarıyla raks. Kendi müpheminde boğulma gayesi. Zahirî olan çöle inmez, batınî olan görünmez. Çöl, ruhların kemâle erme girdabındaki son durak, son öğreti. Çöl, sonsuzluğun sonu, sonsuzluktaki zaman… Çöl, ‘ Bir ben var, benden içerû ! ‘ Çöl, şiirin son hali, girift, muğlak, namütenahi… Çöl, ruhun özünü doya doya yaşadığı yer, her şey namevcut; kum, güneş, ‘ben’ hariç… Çöl ve çöle inen hakikat avcısı; yol ve yolsuzluk… Çöl Şark… Çöl, Masal…
Sokrates’in talebesi,  Aristo’nun hocası olan Eflatun(Platon) Batı felsefesinin ilk noktası ve kurucusu sayılır. Bu düşünce ustası talebeleriyle oturmuş ‘ gerçeğe’ dair sohbet ederken, gerçek olmayan her şeyin yalan olmak zorunda olmadığını anlatır. Eflatun’un bu tespitine enfes bir örnek vardır: Şark Masalları. Gerçek değiller ama yalan olduğunu da kimse iddia edemez. İşte Bab’ Aziz böyle bir film. Yönetmen koltuğunda NacerKhemir var. NacerKhemir, Tunus-Kurba’lı bir sinemacı. 60’ını geçmiş bu Derviş sanatçının yönetmenlik geçmişinde çektiği film sayısı sadece 3’tür. ‘’Çöl İşaretçileri’’ , ‘’ Kayıp Güvercinin Gerdanlığı’’ ve ‘’ Bab’ Aziz’’ filmlerinden oluşan Çöl Üçlemesi… Bab’ Aziz’in dilimizde tam karşılığı yok ama belki ‘ Bilge Dede’ demek doğru olabilir. Yani İrfan, yani hikmet bir anlamda Doğu…

2006 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen filmin gösterimi sırasında kendi filmi hakkında bir de konuşma yapan  Khemir  şunları söyler : ‘’Bu film bir sorudan çıktı aslında: Babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben olamasam bile benim babam tam bir Müslüman’dı ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan. Ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye  çalıştım. İslam’ın Batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen,  es  geçilen  ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.’’ Muazzam bir duruş, görkemli bir mantık ve saygı duyulacak bir yaklaşım… Bu yaklaşım filme de aksetmiş, nitekim Bab’ Aziz filmi ilk karesinden finaline kadar her zerresinde İslam’ın, imanın ve irfanın inceliklerini görsel bir şölenle önümüze seriyor… İbret  aynasında  hayretle  seyrediyoruz  kendimizi.
Besmele ile açılıyor film ve ardından muhteşem bir tilavetle bizi büyülü bir çöl atmosferine götüren     Âliİmrân  suresinin 33, 34, 35, 36.  ayetleri:
‘’ Gerçek şu ki Allah, Âdem’i ve Nûh’u, İbrahim soyunu ve İmrân soyunu bütün insanlığın üzerinde bir konuma çıkardı, tek bir soy zinciri halinde. Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Bir vakit İmrân ailesinden bir kadın, ‘’ Ey Rabbim! Rahmimdeki çocuğumu senin hizmetine adayacağıma söz veriyorum. Benden bunu kabul et: Doğrusu, yalnız Sen, her şeyi duyan, her şeyi bilensin! ‘’ diye Rabbine yakarmıştı. Fakat, çocuğu doğurunca, ‘’ Ey Rabbim!  dedi, ‘’ Bak, bir kız çocuk doğurdum.’’ Halbuki Allah, neyi doğuracağını ve onun aslında istediği erkek çocuğun hiçbir zaman bu kız çocuk gibi olmayacağını bilmekteydi; ‘’ ve ona Meryem ismini verdim. Lânetlenmiş Şeytana karşı onu ve soyunu korumanı diliyorum.’’

Hemen ardından şu epigraf ile zihnimize bir çivi daha çakılıyor: ‘’Dünyadaki ruhlar adedince Allah’a giden yol vardır!’’ Yönetmen diyaloglarını Mevlânâ, Feridüddin-i  Attar, Muhyiddin İbn Arabi, İbn-i Ferid, Gazali, İmam-ı Rabbani, Bediüzzaman Said Nursi’den aldığını ve hikmetli sözleri 1001 Gece Masalları’yla süslediğini söylüyor.
Filmin konusu  hakkında bir şeyler söylemek lazım : Bab’ Aziz metaforlarla işlenmiş , çölde geçen, bir yol  filmi. Gecenin karanlığında çölde bir silüet belirir; bir çoban silüetidir bu ve ardından bir kız topraktan çıkar diri diri. Kız çocuklarını toprağa diri diri gömen cahiliye devrine yapılan alegorik bir atıftır bu. Başlangıç ve son… İslamiyet ve Cahiliye… Sonra secde hâlinde kum altında kalan ‘bilge dede’ de çıkınca karşılıklı konuşmalarla filmin o muhteşem atmosferine gireriz. ‘’Dedeciğim tek başımıza bu çölde yolumuzu nasıl bulacağız, ya kaybolursak?’’ – ‘’ İnancı olan kişi asla kaybolmaz, küçük meleğim!’’ 
Ve yürür  Bab’ Aziz, ‘’ Yürümek yeterli, davet edilenler yolu bulacaktır.’’ deyip yoluna devam eder, görmeyen ama hep gökleri süzen gözleriyle.  ‘’Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır, senin ki sesindir.’’ dedi Zeyd’e. Belki de Bab’ Aziz’n de Rabb’ine giden yolda hediyesi küçük torunu Ishtar’dı. Filmin başında okunan ayetlerin sırrı da buydu belki de. Rabb’e armağan olarak sunulan Meryem gibi. Film tarihten telmihlerle ve eleştirilerle ilerler. Bu sırada çölün ortasından külüstür bir otobüs geçer tozu dumana katarak, Ishtar arkasından koşar yetişemez, düşer yere… Yüzü gözü toz içinde kalır. Külüstür otobüs Batı’dır. Masumiyet olan Ishtar, yani Doğu. Sonra Masumiyet ve Hikmet el ele devam ederler yola, başlangıç ve son, hayat ve ölüm… Ishtar ve Bab’ Aziz.
Sonra masallar başlar bize dair. Unuttuğumuz, kaybettiğimiz masallar. Filmin içinde birbirinden farklı ama birbirine bağlı altı hikaye anlatılır.
(Not: Yazının Bundan Sonraki Kısmını Filmi İzledikten Sonra Okursanız Daha Makbul Ve Muteber Olur. Tılsımını Hissetmeden Okumuş Olursunuz, Sonra Bana Kızmanızı İstemem Doğrusu!)

İlk hikaye: Prens 

Eğlence ve rehavetin içinde iken çadırından atının gittiğini fark eder,  düşer peşine,  o esnada gözleri bir ceylana değer ve başlar yolculuk gizin peşine doğru. Kaybolur Prens çölün gizeminde. Halkı kandillerle aramaya koyulur bir çöl gecesinde. Aranan bulunur ama bulunan kaybolan değildir. Zahiren O’dur ama batınen  O değildir. Leylâ’sını yitirmiş bir Mecnûn misali dalmış gözleri suya. Ahu gözleriyle suya bakar derin derin… ‘’ Sence suyun dibindeki tezahürünü mü seyrediyor?’’ – ‘’Belki de  gördüğü tezahürü değildir. Yalnızca âşık olmayan kendi tezahürünü görür orada.’’ – ‘’ Öyleyse ne görüyor?’’ – ‘’ O şimdi kendi canını seyretmede.’’  Terk eder herkes Prens’i  -yaşlı derviş hariç- Terk eder Prens’i Dünya, Ukbâ hariç. Ve uyanır Prens, geride sadece dervişin hırkası ve asası kalmıştır. Manevi dünya için maddi dünyadan vazgeçen Prens, giyer dervişin kıyafetlerini ve kaybettiğini aramaya başlar. Mavlânâ’nın deyişiyle , ‘Şeb-i Aruz’ vaktine kadar sürecek bir arayış. Hikayeler iç içe geçer, zaman algısı bambaşkadır, kronolojik ilerlemez. Şarkın masalına atıf vardır, Batı’nın zaman algısına da eleştiri gelir. Bab’ Aziz torunuyla oturup Prens’i anlatırken kucağında bir ceylanı sever. Ishtar’a ‘Biz uzun zamandır tanıyoruz birbirimizi’ der. Prens aslında Bab’ Aziz’in gençliğidir, -İbrahim Ethem gibi gözleri bambaşka bir âleme açmanın simgesidir- bir ceylanı takiple başlayan, maddi âleme kapanırken manevi âleme açılan gözlerin sahibi bir yolcudur o. Âmâdır Bab’ Aziz, maddeye kapalı, manaya açık gözleriyle…
İkinci hikaye: Osman 

Kum taşıyıcılığı yaparak baba mesleğini devam ettiren Osman babasının ölümünden sonra artık bu işi bırakmak ve kumsuz bir ülkeye gitmek için para biriktirir. Ayrılmadan önce, en iyi müşterisi olan Katip’in mektubunu götürmesi gerekir. Yasak aşkın elçisidir, gözlerinde şehvet vardır mektubun ulaştığı kadının yanındayken. Kadının kocasının gelmesiyle kaçarken kuyuya düşer ve farklı bir âleme geçer. Bir saraydadır ve âşık olduğu Zehra’yı görür orada. Zehra onu çölde yanan ateşe bakmaya gönderdiğinde orada sadece yanan bir palmiye görür, başka hiçbir şey göremez. Durmadan arar ama bir de bakar ki ne Zehra kalmıştır ne de saray. Bir damla suyun peşindedir, Bab’ Aziz onu nehre davet eder. ‘’ Anlat evladım, kalbin rahatlar!’’ Ancak filmin sonunda, Osman’ın hikayesine değinilmez ve biz onun bir damla suda mı kaldığını yoksa nehre mi vardığını bilemeyiz.


Üçüncü hikaye: Zeyd – Nur 

Uluslar arası ilahi söyleme yarışmasına  katılan Zeyd, birinci olur ve yarışmacılar tarafından muhabbet meclisine davet edilir. Meclisin başında bir genç kız/Nur vardır, okunan şiirleri dinleyen. Nur’la o geceyi birlikte geçirirler, çünkü okuduğu şiir, Nur’un kaybettiği babasının şiiridir. Bunu babasından işaret olarak algılayan Nur, sabah kestiği saçları ve geride bıraktığı kedisiyle Zeyd’i terk eder, babasını bulmak için yollara düşer. Nur, Zeyd’in pasaportunu da almıştır yani kimliğini, yani benliğini. Zeyd’de onu bulmak için yollara düşer. Zeyd’in aşkı, bir insana duyulan aşktır, Bab’ Aziz bunu, herkesin yerine getirmesi gereken bir görevi vardır, diye açıklar. Çünkü herkesin payına düşen aşk, ilahi aşk değildir. Herkes dünya çölünde kaybettiğini arar, ama herkesin kaybettiği farklı farklıdır. Pervane olmak herkesin payına düşmez.
Dördüncü hikaye: Hüseyin- Hasan 

Camiiden çıkmayan Hüseyin’in, meyhaneden çıkmayan ikiz kardeşi Hasan. Hüseyin ölmeden evvel ölmeyi tercih edenlerdendir. Kızıl saçlı dervişten bunu ister. Neden ölmeyi  tercih ettiğini anlamak için, görüntü kadar arka planda çalan müziği ve içinde geçen dizeleri de görmelidir izleyici:


Zaman neşelidir/ Biz ikimiz vuslata erince/ Sen ve ben/ İki ayrı suretiz/Fakat tek bir can/ Sen ve ben / sen ve benden kayıtsız/ Aynı neşenin sevinci.

Sonra Hasan çöllere düşer, kardeşini öldüren Kızıl saçlı dervişi aramak için, kendinden geçmiş ve çırılçıplak kalmışken çölde, derdin, kederin, intikam ateşinin içinde kaybolmuşken, hayatından vazgeçmişken, intikam almak istediği derviş tarafından kurtarılır ve kardeşinin ölümünün kardeşinin tercihi olduğunu öğrenir.  Aslında burada, Hasan ve Hüseyin, ruh ve nefis gibidir. Ruhun yokluğunda, nefis payına düşenin ölüm korkusu ve çaresizlik olduğunu;  nefsin, dünya çölünde yapayalnız ve kaybolmuş bir şekilde amaçsız dolaştığını hissederiz; biri olmadan diğerinin neşeden yoksun kaldığını ve kaybettiğini bulamadan o neşeye bir daha asla sahip olamayacağını. Sonuçta ruh ve nefis, tek bir can değil midir?

Beşinci hikaye: Kızıl Saçlı Derviş

Filmin başında sema ederken kendinden geçen, kendini mecnûn gibi aşka adayan, ‘’ Canınla süpür cananın eşiğini, ancak o zaman gerçek âşık olursun’’ diyerek canından, canan için vazgeçen bir derviştir. Sanki kainatı süpürüyor o tertemiz kalbiyle. Pervanedir, aşktan yanan. Sevgilinin kapısında bir kıtmir. Filmin içinde ama dışındadır/filmden bağımsızdır aynı zamanda. Her yerdedir ama hiçbir yerdedir. Varlığı, bir hikayeye dayanmaz diğer kahramanlar gibi. Bir hâlin aktarımıdır o. Aşkınlığı ve taşkınlığı  temsil eder.


Altıncı hikaye: Bab’ Aziz – Ishtar

Tüm bu hikayelerin merkezinde duran, onlarla yolları kesişse de, farklı bir yoldan yoluna devam ederek kendi yolculuğunu yapan âmâ (kör)  derviş  Bab’ Aziz. Torunu Ishtar’la dervişlerin toplantısına katılmak için yolculuk yaparken aslında o, hayatının en  önemli anına yolculuk etmektedir.  Düğününe, doğumuna, kavuşmaya. Yeni bir hayata doğmak için, dolma vaktini bekleyen kabrini aramaya çıkan derviştir o. Kaybettiğini bulma anıdır ölüm. Tam bu ana geldiğinde Hasan’ı çağırır yanına, henüz hamdır Hasan, ölümden korkan, hayata anlam verememiş. Bab’ Aziz’in hikayesinin bitimiyle Hasan’ın hikayesi başlar filmde. Hasan onun kıyafetlerini giyerek ve asasını eline alarak, kaybettiğini aramaya yollara düşer. Dervişlik bir elden diğerine geçer.


Bu dünyanın insanları, Bir mumun alevi önündeki üç pervane(kelebek) gibidir.
İlk olan yaklaştı ve : ‘ ben aşkı biliyorum’ dedi. Bu, Osman’dır.
İkinci olan kanatlarıyla azıcık aleve dokundu ve: ‘ben aşk ateşinin nasıl yaktığını biliyorum’ dedi. Bu, Zeyd’dir. Üçüncü olan kendisini alevin kalbine attı ve alev tarafından tüketildi. Hakiki aşkın ne olduğunu sadece o bildi… Bu Kızıl Saçlı Derviş ve Bab’ Aziz/Prens’tir.

Filmde görüntüler kadar müzikler, kostümler, şiirler, hikayeler de önemlidir. Bir bütün oluşturduklarında anlamlıdırlar. Zor bir konudur anlatılmaya çalışılan, aslında birden çok konudur anlatılan. Doğu’nun Mesnevisi, ezgisi, şiiri, kelimesi, geleneği, sanatı, kültürü nakşedilir. Sadelikten uzaktır bu yüzden. Alabildiğine görkemli ve ihtişamlıdır. Dervişlerin toplantısına ulaşmak için, herkes kendi yolunu, kendi amacını, kendi armağanını kullanır, çöllerden geçer, farklı rotalar çizer. Zaman zaman kesişse de yollar, herkes kendi yolundan gitmelidir ve filmin başlarında  denildiği gibi:

‘’Dünyadaki ruhlar adedince Allah’a giden yol vardır!’’
Sona gelinir, sûfîlerin müzikli ve danslı buluşma sahnesi Cenneti andırır, Bab’ Aziz’in burada olmayışı da Yunus’un  ‘Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene ver onları/  Bana seni gerek seni’ anlayışıyla açıklanabilir.
Tüm bunların üzerine finalindeki muhteşem diyalog nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor aslında:
‘’ Hassan..seni bekliyordum.’’
‘’Beni mi bekliyordun?’’
‘’Ölümüme şahit olman için.’’
‘’Neden ben? Ben ölümden çok korkarım..’’
‘’Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: ‘’ Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun.. ’’Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hassan oğlum? Benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.’’

* Sanatın amacı insanı ölüme hazırlamaktır.

“İnsan nasıl da biraz durup varlığının anlamı konu­sunda mevcut diğer görüşlerden herhangi birisine eğilmek ihtiyacı duyuyor. Doğu her zaman ebedi gerçeğe Batı’dan daha yakındı ama Batı uygarlıkları maddi hayat beklentileriyle Doğu’yu yutuverdi. Bunu anlamak için doğu müziğiyle Batı müziğini karşılaştırmak yeter de artar bile. Batı, ‘işte ben buyum!’ diye bağırıyor. ‘Ba­na bakın! Dinleyin, hem sevgiden hem acıdan nasıl da anlıyorum! Nasıl hem mutlu hem mutsuz olabiliyorum! Ben! Ben! Ben!’ Doğu ise kendisiyle ilgili tek bir kelime bile söylemez. Kendini, Tanrı’nın, doğanın, zamanın içinde yeniden bulur. Her şeyi kendi içinde keşfetmesini bilir. Doğu uygarlığının görüşleri bir sonuçtur, topraktaki tuzun tuzudur, gerçek bilgi ancak ondan fışkırır.”(AndreyTarkovski)

* Sinema salt görüntü yahut müzik ya da sözden ibaret değildir. Filmlerinde üç boyutlu bir derinlik yakalayan Nacer Khemir’ı  bir gün gerçek sinemanın tartışıldığı günler gelirse eğer, o zaman çok fazla konuşacağız.

Bülent Özdaman

Torino Atı

3 Ocak 1889, Friederich Nietzsche, Via Carlo Alberto’da ki 6 numaralı evinden dışarıya gezinmek ya da mektuplarını almak için postaneye gitmek üzere çıkar. Ondan pek uzak olmayan bir mesafede, daha ziyade ondan uzaklaşır bir vaziyette, taksicinin biri, inatçı atıyla cebelleşmektedir. Tüm zorlamalarına rağmen at kıpırdanmamakta direnmektedir. Bundan dolayı Guiseppe ya da Carlo ya da Ettore’nin sabrı taşar ve kırbacıyla ata vuru verir.

Nietzsche olayın intikal ettiği yere gelir ve öfkeden köpürmekte olan taksicinin sebep olduğu bu gaddarca harekete bir nokta koyar. Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche aniden taksinin üzerine atlar ve kolunu bağlar bir vaziyette atın boynuna dolar.

Komşusu onu evine götürür…

O da iki gün boyunca divanın üzerinde, o bağlayıcı son sözlerini fısıldayana kadar sessiz bir şekilde kımıldamadan yatar: “Anne, tam bir aptalım (Mutter, İch bin dumm)”. Uysal ve bunamış bir vaziyette, annesinin ve kız kardeşinin yardımıyla bir on yıl daha yaşar. Ata gelirsek, bildiğimiz bir şey yok.”

(Torino Atı filmi giriş sahnesi)

“Aşk böyle bir şeydir.”

Isaak:

Ne güzel bir sürpriz böyle.

Dexter:

İkimiz de beni burada öldürmeyeceğini biliyoruz.

Isaak:

Öldürebilirim.
Ama öldürmeyeceğim.
Dünyanın bu köşesinde bile biraz olsun nezaket kırıntısı kalmalı.

Dexter:

Donut dükkanında bana silah sıkman nezaket mi oluyor?

Isaak:

Maalesef vaktim ve imkanlarım kısıtlıydı.
Barmen!
Arkadaşım Dexter Morgan’a bir bira verir misin?
İkimiz de rahatlayalım.
Gezegendeki pek çok yerin aksine burada herkes iyi karşılanır.

Dexter:

Düşmanlarının seni bir eşcinsel barında aramayacağını mı düşündün?

Isaak:

Hayır.
Bir eşcinsel barında daha rahat edeceğimi düşündüm.
İronik, değil mi?
Kardeşliğin, sırrımı öğrenip bana sırtını dönmesinden korkmuştum hep.
Şimdiyse bu konudan haberleri olmamasına rağmen sırtlarını bana döndüler zaten.
Bu arada, o kiralık katilin gırtlağını kestiğin için sana teşekkür etmem gerekiyor.
Hayatımı kurtarmış olabilirsin.
Ama bir ara tabancaya olan nefretini açıkla bana.

Dexter:

Karışık bir durum.

Isaak:

Tahmin edebiliyorum.

Dexter:

Buna bir son ver artık, Isaak.
Kiev’e dön.

Isaak:

Beni Kiev’de bekleyen hiçbir şey kalmadı.
Güzelce döşenmiş, geniş bir ev, ve dedikodu dönmesin diye arada sırada berabermişiz gibi davrandığımız çekici bir sekreter dışında.
Kiev’deki hayatımı değerli kılan tek şeyi birkaç hafta önce okyanusa attın.

Dexter:

Viktor’la sen…

Isaak:

Sevgiliydik.
Ondan da öte.
Paranın veya gücün geri getiremeyeceği tek şeyi aldın benden.
Sayende, şimdi de lüks hayatımdan da oldum.

Dexter:

Benim yüzümden değil.
Güttüğün kan davası yüzünden oldu.

Isaak:

Eşini öldüren adama sen ne yaptın peki.

Dexter:

Senin de yapacağın bir şeyi.
Binlerce kez yapsam bıkmayacağım bir şeyi.

Isaak:

Yardımı oldu mu?

Dexter:

Karım hâlâ ölü.
Viktor’un senin için çok önemli olduğunu anlıyorum.
Ama o bir katildi ve hak ettiğini buldu.
Karım masumdu.

Isaak:

Masum olmasaydı da aynı şekilde hissedecektin.
Aşk böyle bir şeydir.
Güçlü bir silahtır.
Bizim yararımıza da olabilir, zararımıza da.

Dexter:

Aşkı pek anlamıyorum.

Isaak:

Bilim adamısın çünkü.
Aşk mantığa meydan okur.

Dexter:

Hiçbir şey mantığa meydan okuyamaz.

Isaak:

Mantık çerçevesinde bakarsak Viktor’la birlikte olmamamız gerekirdi.
Toplum içinde yiyeceğimiz damganın dışında, Viktor düşüncesizdi, gözü karaydı hatta. Hep bir şeyleri kanıtlama peşindeydi.
Sanırım kalbimiz, bizim bilmediğimiz bir şey biliyor.

Dexter:

Belki de kalbimiz yanılıyor.

Isaak:

Sanmam..
Aşk zahmetli olabilir, hatta uygunsuz da olabilir.
Tehlikeli olabilir.
Yapmayı hayal bile etmediğimiz şeyleri yaptırır bize.
Ama yanlış mıdır?
Bu, sonumuzun nasıl olduğuna göre değişir, değil mi?

Dexter:

Bunu yapmak zorunda değiliz.

Isaak:

Ben bunu yapmak zorundayım.

Dexter:

Sonra ne olacak peki ?

Isaak:

Sonra mı?
Pek düşünmedim aslında.
Sanırım tüm paramı çekerim ve dünyanın daha mütevazi bir köşesinde günlerimi saklanarak ve huzur içinde geçiririm.

Dexter:

Arjantin gibi.

Isaak:

Ben daha çok Mikronezya gibi bir yer düşünmüştüm.
Herkesin kendi zevki tabi.
Seninle ben aykırı tipleriz.
Kenarda kalan.
Diğerlerini izleriz.
Onlar gibiymişiz gibi davranıp, olmadığımızı iyi biliriz.
En büyük umudumuz, rol yapmayacağımız bir yer bulmaktır.
Yazık gerçekten.
Başka şartlar altında çok iyi arkadaş olabilirdik.

Görüşmek üzere.

Herkes bir Arjantin arzusundadır. Temiz bir sayfa açabileceği bir yer. Ama işin aslı, Arjantin Arjantin’dir işte. Nereye gidersek gidelim kendimizi ve yaralarımızı da beraberimizde götürürürüz. Yuvamız ona kaçtığımız yer midir, yoksa ondan kaçtığımız yer midir?
Yoksa her ne koşulda olursa olsun kabul gördüğümüz sığınma yerlerimiz mi? Bize daha fazla yuvamız gibi hissettiren yerler. Sonunda olduğumuz gibi davranabildiğimiz için.

Dexter, 7. Sezon 8. Bölüm
http://dizipub.com/dexter-7-sezon-8-bolum-izle/comment-page-3/

Kirazların tadından vaz mı geçmek istiyorsunuz?

Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kâr ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü… Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş!  Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hala uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

-Her şey düzeldi mi peki?

Hayır, her şey düzelmedi, ama ben değiştim. Böyle olunca elbet her şey değişmeye başladı. Çünkü düşüncelerim değişmişti. Daha iyi hissetmeye başladım. Yeryüzündeki her insanın hayatında sorunları vardır. Bu böyledir. Yeryüzünde bir sürü insan var. Sorunsuz bir aile yoktur… 

Size bir fıkra anlatacağım ama üzerinize alınmayın. Bir Türk doktoru görmeye gider ve ona der ki: “Doktor bey, vücuduma parmağımla dokunduğumda acıyor. Başıma dokunsam acıyor. Bacaklarıma dokunsam acıyor. Karnıma elime dokunsam acıyor.” Doktor onu muayene eder ve sonra derki: “Vücudun sağlam ama parmağın kırık.“

Muhterem beyim hasta olan sizin düşünceleriniz. Sizde bir sorun yok bakış açınızı değiştirin. Kendimi öldürmek için evden çıkmıştım, ama bir dut hayatımı değiştirdi. Sıradan, önemsiz bir dut. Dünya göründüğü gibi değildir. Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.

Bütün umudunuzu mu kaybettiniz? Sabah uyandığınızda gökyüzüne baktınız mı hiç? Şafakta güneşin doğuşunu görmek istemez misiniz? Günbatımında, güneşin kırmızısını ve sarısını, artık daha fazla görmek istemiyor musunuz? Ayı gördünüz mü? Yıldızları görmeyi istemiyor musunuz? Dolunaylı geceyi, yeniden görmek istemez misiniz? Kirazların tadından vaz mı geçmek istiyorsunuz?

“Bahtii, Baheri’nin söylediklerinden oldukça etkilenir. “Eğer hala yaşıyorsam uyuyor olabilirim.” Filmin son sahnelerinde Bahtii, ağacın yanına kazdığı mezarının içerisine gelir ve uzanır. Gözleriyle gökyüzüne bakıp dolunayı seyreder. Fakat Bahtii’nin intihar edip etmediğini anlamayız. Bir anda sahneler değişir;  yönetmen, kameraman ve oyuncular karşımızda, filmin çekildiği yerdedirler. Üstelik bu yerler görüntülerin aksine oldukça yeşil yerlerdir. Abbas Kiyarüstemi bizleri şaşırtan bu final ile hayatın kendisinin bir kurgu olduğunu tekrar tekrar hatırlatır bize.”