Martin Eden

Ruth içtenlikle gülerek:
— Bilmiyorum, unuttum. Daha fazla okumayalım artık. Kitap okunamayacak kadar güzel bir gün, dedi.
Martin ciddi bir tavırla:
—  Bu tepelerdeki son günümüz olacak. Denizin ufuk hattı üzerinde fırtına bulutları toplanıyor.
Kitap Martin’in elinden yere kaydı, ikisi de orada oturdukları yerden dalgalı körfezi, sanrılı ve görmeyen gözlerle kendilerini bırakmış bir halde, sessiz sedasız izlemeye daldılar. Ruth yana doğru, Martin’in boynuna baktı. Martin’e yaslanmadı. Kendi dışındaki, yerçekiminden de kuvvetli, kader kadar kuvvetli bir güç tarafından ona doğru çekildi. Martin’e yaslanması için arada iki üç santimlik bir ara vardı ve Ruth bu arayı iradesiz bir hareketle kapadı. Omuzu, tıpkı bir kelebeğin çiçeğe dokunuşu kadar hafifçe Martin’in omzuna dokundu; Martin’in omzundan gelen karşıt zorlamada aynı derecede hafif oldu. Ruth, Martin’in omzunun gücünü, Martin de içinin titremelerini hissetti. Artık Ruth için geri çekilme zamanı gelmişti, ne var ki o şimdi bir otomattan farksızdı. Hareketleri iradesinin kontrolünü aşmıştı. Ruth, üzerine çöken bu tatlı delilik nöbeti içinde ne kontrolü ne de iradeyi düşündü. Martin’in kolu yavaş yavaş Ruth’un arkasından doğru geçip, onu sarmaya başladı. Ruth da, Martin’in kolunun ilerleyişini, ıstıraplı bir tat içinde bekledi. Kuruyan, yanan dudaklarıyla, kalbi çarparak, kanı damarlarında bir bekleyiş humması halinde dolaşarak, neden olduğunu bilmeksizin bekledi. Arkasına dolanan kol, yukarıya doğru çıktı ve onu yavaş yavaş, okşar gibi, Martin’e doğru çekti. Ruth daha fazla bekleyemedi. Tamamen içinden gelen karşı konulmaz bir kuvvetin etkisi altında yapılmış bir hareketle, önceden tasarlamadan, rüzgara tutulmuş gibi, ve yorgun bir iç çekişiyle başını Martin’in göğsüne yasladı. Martin başını hemen eğdi; dudaklarını yaklaştırırken, Ruth’unkiler de Martinin dudaklarını karşılamak için büyük bir istekle uzandı.
Ruth, bu sırada her nasılsa kısa bir an kafasını çalıştırabildi ve o bir anlık süre içinde, bu mutlaka aşk olmalı diye düşündü. Eğer aşk değilse, çok ayıp bir şeydi o zaman. Bu aşktan başka bir şey olamazdı. Kollarını kendisine sarmış, dudaklarını dudaklarına bastıran adamı seviyordu. Vücudunu belli belirsiz bir şekilde hareket ettirerek, Martin’e daha sıkı yaslandı. Bir dakika sonra da, vücudunun üst kısmını Martin’in kollarından koparırcasına ayırıp, aniden, büyük, bir coşkunlukla atılarak iki elini de Martin’in güneş yanığı ensesine koydu. Aşkın verdiği acı ile tatmin olunan ihtiras öylesine şiddetli idi ki, Ruth bir aşk iniltisi salıp kolları boşanarak, yarı baygın Martin’in kollarına yığıldı.
Tek kelime konuşmamışlardı, uzun bir süre de konuşamadılar. Martin iki kere, eğilip onu öptü, Ruth da her seferinde dudaklarını utançla uzatıp, vücuduyla Martin’e daha çok sokuldu. Ondan kendini bir türlü kurtaramıyordu. Sanki Martin’e kenetlenmişti; Martin ise kollarıyla Ruth’a yarı destek olmuş bir vaziyette oturmuş, görmeyen gözlerle, körfezin kargı tarafındaki buğular içinde kalmış koca kenti seyrediyordu. İlk kez beyninde hayaller yoktu. Şimdi, sadece, hava kadar, aşkı kadar sıcak renkler, ışıklar ve buğular nefes alıyordu kafasının içinde. Martin onun üzerine doğru eğildi. Ruth bir şey söylüyordu.

—  Beni ne zamandan beri seviyorsun? diye fısıldadı.
— Seni ilk gördüğüm andan beri seviyorum. Aşkından deliye dönmüştüm, bütün bu geçen zaman içinde de daha beter delirdim aşkından. Şimdi ise zırdeliyim; sevgilim. Başım zevkten öyle döndü ki, adeta çılgın gibiyim.

Ruth uzun bir iç çekişten sonra:
— Kadın olduğum için memnunum, Martin sevgilim, dedi.
Martin onu kollarının arasında tekrar sıktı ve sordu:
— Ya sen? Sen ne zaman anladın ilk defa?
— Ben eskiden beri biliyordum, yani başından beri.
Martin,  kendi  kendine duyduğu öfkenin  sesine yansıyan tonuyla:
— Ben de ne körmüşüm! diye bağırdı.
— Şu ana kadar, seni öpünceye kadar, aklımdan bile geçirmemiştim.
Ruth kendini usulca çekti. Ona bakarak:
— Ben onu kastetmedim, dedi. Senin beni sevdiğinin ta başından beri farkında olduğumu söyledim.
Martin,
— Peki sen? diye sordu.
—  Benimki birdenbire oldu. Ruth, yanaklarında kolay kaybolmayan bir kırmızılık, gözleri ılık ve nemli olduğu halde ağır ağır konuşuyordu.
— Şu ana kadar böyle bir şeyden haberim yoktu, sen beni kollarına alıncaya kadar. Seninle evlenmek de, şu ana kadar aklımdan geçmedi, Martin, şu ana kadar. Kendini nasıl sevdirdin bana?
Martin güldü.
—  Bilmem, dedi. Herhalde seni sevmekle başardım bunu, zira seni öylesine sevdim ki, senin gibi yaşayan nefes alan bir kadının kalbi şöyle dursun, taştan bir yürek bile eriyebilirdi bu aşkın şiddetinden.
Ruth, birdenbire:
— Aşkın böyle bir şey olduğunu hiç düşünmemiştim, dedi. Benim zannettiğimden farklı bir şeymiş.
— Sen nasıl düşünüyordun aşkı?
— Hiç böyle olduğunu sanmıyordum. Ruth böyle derken Martin’in gözlerinin içine bakıyordu, ama sözlerine devam ettiği sırada gözleri yere indi:
— Yani bunun nasıl bir şey olduğunu hiç bilmiyordum ben.
Martin onu kendine çekmek için kolunu uzattı, ama bu defaki hareketi usulcacık, kas gücü kullanmadan yapmıştı, zira kaba davranmış olmaktan korkuyordu. Derken, Ruth’un vücudunu serbest bıraktığını hissetti ve Ruth bir kere daha onun kolları arasına girdi ve dudaklar bir kere daha buluştu.
Öpüşmelerine ara verdikleri bir an, Ruth’un aklı birden başına gelerek sordu:
— Bizimkiler bu durumu nasıl karşılayacak?’
—  Bilmem. Eğer bunu öğrenmek istersek, canımız istediği zaman kolayca öğrenebiliriz.
— Ama ya annem itiraz ederse? Ona söyleyemem bunu, çekinirim.
Martin kahramanca atılarak bu işe kendisinin gönüllü olabileceğini belirtti:
—  Ben söyleyeyim, dedi. Sanırım annen benden pek hoşlanmıyor, ama ben onun gönlünü yaparım. Senin aşkını elde edebilen bir insanın elde edemeyeceği şey yoktur. Hem gönlünü edemesek de..
— Evet?
— Biz birbirimizi seviyoruz ya. Ama annenin gönlünü edememe tehlikesi söz konusu olamaz. Seni çok seviyor.
Ruth dalgın bir şekilde:
— Onun kalbini kırmak istemem, dedi.
Martin’in içinden Ruth’u annelerin kalplerinin kolay kolay kırılmadığına inandırmak arzusu geçti, ama bunun yerine kendini tuttu:
— Ama dünyadaki en önemli şey aşktır, dedi.
— Biliyor musun, Martin, sen bazen beni korkutuyorsun. Seni ve senin önceden ne olduğunu düşününce şimdi bile korkuyorum. Bana çok, çok iyi davranmalısın, unutma, sonunda bir çocuğum ben. Daha önce hiç aşık olmadım.
—  Ben de olmadım. İkimiz de çocuğuz. Ama en önemlisi, ikimiz de ilk aşkımızı birbirimizde bulduğumuz içini şanslıyız.
Ruth kendini hızla, ihtiraslı bir hareketle onun kollarından sıyırarak:
— Ama bu imkansız, diye bağırdı. Senin için imkansız. Sen bir denizciydin. Benim duyduğuma göre denizciler, denizciler…
Sesi kısıldı ve yok oldu.
Martin, onun demek istediğini ima ederek:
—  Her limanda bir sevgiliye sahip olmak isterler. Söylemek istediğin bu mu?
Ruth hafif bir sesle:
— Evet, diye cevap verdi. Martin kendinden emin bir tavırla:
— Ama bu aşk değil ki, dedi. Şimdiye kadar bir sürü limanda bulundum ben, ama hiçbir limanda, seni ilk gördüğüm geceki gibi bir aşkın beni yokladığını duymadım. Biliyor musun, sana iyi geceler dileyip de ayrıldığımda, az daha tutuklanıyordum.
— Tutuklanıyor muydun?
— Evet. Polis beni sarhoş sandı; sarhoştum da zaten senin aşkınla.
— Ama sen biz çocuğuz dedin, ben de bu senin için imkansız dedim. Konu dışına çıktık.
Martin:
— Ben, daha önce kimseye aşık olmadım dedim, diye cevap verdi. Sen benim ilk aşkımsın, ilk.
— Ama yine de sen bir denizciydin, diye itiraz etti Ruth.
—  Fakat bu benim ilk sana aşık olmama engel değil ki.
—  Sonra bir sürü kadın geçmiştir hayatından, başka kadınlar oh!

Böyle diyen Ruth, Martin Eden’i şaşkınlıklar içinde bırakarak birden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Gözyaşlarının dinmesi birçok öpücükler ve okşamalar sayesinde mümkün oldu. Bütün bu süre içinde ise Martin Eden’in kafasının içinden Kipling’in bir öyküsünden bir satır geçiyordu: “Albayın hanımı ile Judy O’Grady içyüzleri bakımından birbirinin aynı iki insandır.” Martin, çok doğruymuş diye düşündü; okumuş olduğu romanların şimdiye kadar onu ters bir düşünüşe itmiş olmasına rağmen, bu sözün doğruluğuna karar verdi. Romanlardan şimdiye kadar edindiği fikre göre yukarı sınıflar arasında sadece resmi evlenme teklifleri geçerdi. Onun geldiği sınıflarda ise gençlerin birbirlerini elde etmeleri için dokunmak yeterliydi; halbuki yukarılardaki yücelmiş kişilerin aynı şekilde seviştiklerini düşünmek bile olanaksızdı. Yine de romanlar yanılmıştı işte. Yanıldıklarının ispatı da işte buradaydı. Konuşmaya gerek bırakmayan ve işçi sınıfından kızlar üzerinde etkili olan dokunuşlar, okşamalar aynı şekilde, işçi sınıfının üstündeki sınıfların kızlarına da etki ediyordu. Bunların hepsi de aynı etten kemikten yapılmıştı, hepsinin de iç yüzleri birdi sonunda. Eğer Martin, Spencer’ini hatırlasaydı, bunu daha önceden kendi de bulurdu. Ruth’u kollarının arasında yatıştırırken, albayın hanımıyla Judy O’Grady’nin içyüzlerinin birbirine pek benzediği düşüncesiyle büyük bir teselli buldu. Bu, Ruth’u ona yaklaştırdı, onu erişilebilir kıldı. Ruth’un sevgili vücudu da kendi vücudu gibi herhangi bir kimsenin vücudundan farksızdı. Evlenmelerine hiçbir engel yoktu. Aralarındaki tek fark sınıf farkıydı ve sınıf denilen şey de dış bir şeydi. Silkinip bir kenara atılabilirlerdi. Bir kölenin Romalı asiller katına yükseldiğini okumuştu. Bu böyle olduğuna göre, o da Ruth’un katına yükselebilirdi. Saflığının, bir azize gibi görünüşünün, kültürünün ve bir ruh, bir servi inceliğindeki güzelliğinin altında, aslen insani olan her şeyiyle o, Lizzie Con-nolly’den ve Lizzie Connolly’lerden farksızdı. Onlar için mümkün olan her şey, onun için de mümkündü. Ruth da sevebilir, nefret edebilirdi, hatta belki histeri bile geçirebilirdi; tabii, şimdi kolları arasında son hıçkırıklarıyla sarsılırkenki gibi kıskanç da olabilirdi.

Ruth gözlerini açıp başını yukarı kaldırarak birdenbire:
— Ayrıca ben senden büyüğüm, dedi. üç yaş büyüğüm.
Martin cevap olarak:
—  Sen daha çocuksun, dedi. Tecrübede de ben senden kırk yaş büyüğüm.

Gerçekte, aşk konusunda ikisi de çocuktu daha; ikisi de aşklarını ifade edişlerinde birer çocuk kadar saf ve toydular, hem de Ruth’un üniversite eğitim görmüş olmasına, Martin’in kafasının bilim, felsefe ve hayatın acı gerçekleriyle dolu bulunmasına rağmen.

Günün bitmekte olan güzelliği içinde, aşıklar nasıl konuşursa öyle konuşup, aşkın ve kendilerini bu kadar acayip bir şekilde bir araya getiren kaderin yarattığı harikalara hayranlık duyarak ve birbirlerini şimdiye kadar hiçbir aşığın sevmediği derecede sevdiklerine, iman edercesine inanarak bir müddet daha oturdular. Israrla, tekrar tekrar birbirleri üzerinde ilk bıraktıkları etkiler konusuna dönüp boş yere, o anda hissetmiş oldukları şeyin kesin incelemesini yapmaya ve kendilerinde hissettiklerini kaç kişinin hissetmiş olabileceğini hesaplamaya çalıştılar.

Batı ufku üzerindeki bulut kümeleri batmakta olan güneşi içine aldı, göğün çevresi kırmızı gül rengine büründü ve sıcak renklerle tutuşmaya başladı.

Ruth, “Hoşçakal Güzel Gün” şarkısını söylerken, üzerlerinden dökülen renkli bir ışık her yanı sardı. Ruth şarkısını alçak, yumuşak bir sesle söylerken başını da Martin’in koluna dayamıştı; elleri birbirinin elinde, kalpleri birbirinin avucundaydı.
Aşkın, aşıkların yüzlerinde tatlı bir pembe renk bıraktığı söylenir. Yine aşk, aşıkları inceliğe ve zarafete götürür. Aşıkların yüzlerindeki derin izler, hayat boyunca yüreklerinde taşıdıkları güzellik ve zarafetin izleridir. Ruth da aşkın kibar, ince ve derin yüzüne bürünmüştü. Eve döndüğünde yüzündeki apaçık olan bu izi anlamak için Mrs. Morse’un anne sezgisini kullanmaya ihtiyacı olmadı. Ruth’un yanaklarını bırakmayan kırmızılık, bundan da daha fazla, için için yanan bir ateşi aksettiren iri, parlak gözler bu sıradan öyküyü bir çırpıda anlatıverdi.

Ruth’un yüzündeki bu değişken ve çekici ifadeyi gören anne Morse, yatana kadar hep bir fırsat kolladı ve ilk yakaladığı fırsatta,
— Ne oldu? diye sordu. Ruth dudakları titreyerek:
— Biliyor musun? dedi.
Cevaben, annesinin kolu onu sardı ve bir el hafif hafif saçlarını okşadı.
Ruth birden:
—  Konuşmadı, diye ağzından kaçırıverdi. Böyle bir şey olmasını zaten istemezdim, konuşmasına da fırsat vermeyecektim ama, o konuşmadı.
— Eğer konuşmadıysa, bir şey de olmamıştır değil mi?
— Yine de oldu işte.
— Tanrı aşkına yavrum, nedir senin ağzında gevelediğin deminden beri? Mrs. Morse dehşetle karışık bir merak içindeydi
— Ne olduğunu bilmiyorum. Ne olmuş? Ruth annesine hayretle baktı.
— Beni anladığını zannetmiştim. Şey, Martin’le nişanlandık… Biz… işte.
Mrs. Morse inanmadığını göstermek için sinirli bir kahkaha attı. Ruth:
— Gerçekten konuşmadı, diye anlatmaya başladı. Sadece beni sevdi, o kadar. Ben de senin gibi şaşırdım. Bir kelime bile söylemedi. Sadece kollarıyla sardı beni. Ben, ben de kendimi kaybettim. Sonra beni öptü, ben de onu öptüm. Elimde değildi ki. Öpmeden edemezdim. Sonra birden onu sevdiğimi anlayıverdim.

Annesinin şefkatli öpücüğünü bekleyerek sustu, ama soğuk bir tavır takınmış olan Mrs. Morse tek kelime söylemiyordu.

Ruth, gittikçe zayıflayan bir sesle:
—  Bunun korkunç bir kaza olduğunu biliyorum, diye yeniden konuşmaya başladı. Beni affedip affetmeyeceğini de bilmiyorum. Ama elimde değildi. O ana kadar onu sevdiğim aklımın köşesinden geçmemişti. Benim yerime babama sen söyleyiver, ne olur.
—  Bunu babana söylemesek daha iyi olmaz mı? Martin Eden’i görüp onunla konuşayım ve durumu açıklayayım ona. Herhalde anlar ve seni bırakır.
Ruth hızla yatağında doğrularak:
— Hayır! Hayır! diye bağırdı. Beni bırakmasını istemiyorum. Onu seviyorum. Hem aşk o kadar tatlı ki. Onunla evleneceğim, eğer sen izin verirsen.
— Senin için başka planlarımız var Ruth sevgilim, babanla ben, oh, hayır hayır, sana bir koca seçmiş filan değiliz. Planımız, senin kendi sınıfından, aşık olduğun zaman seçeceğin bir adamla evlenmenden daha fazlası değil.
— Ama ben Martin’i seviyorum, diye Ruth ağlamaklı bir sesle itirazda bulundu.
—  Evlilik için seçtiğin kişi için seni etkilemeye kalkışacak değiliz; yine de sen bizim kızımızsın, biz de senin böyle bir evlilik yapmanı görmeye dayanamayız. Senin bütün inceliğine saflığına karşılık onun sana verebileceği, kabalığından, bayağılığından başka bir şeyi yok. Hiçbir bakımdan sana uygun değil. Seni geçindiremez. Bizim zenginliğe dair öyle budalaca fikirlerimiz yok ama konfor ayrı bir sorundur ve bizim kızımız kendisine hiç değilse bu konforu verebilecek birisiyle evlenmelidir, meteliksiz bir maceraperest, bir gemici, bir kovboy, bir kaçakçı ve daha Allah bilir bilmem ne ve bütün bunlara ek olarak kuş beyinli, sorumluluk nedir bilmeyenin biriyle değil.

Ruth hiç konuşmuyordu. Böylece annesinin söylediği her kelimeyi kabul ediyordu.
— Dahilerin ve çok değerli bazı kişilerin, ortalama bir eğitimle yapabildiği şeyleri yapmaya çalışarak da yazılarıyla zamanını boşa harcıyor. Evlenmeyi düşünen bir adamın evliliğe hazırlanması gerekir. Ama onun böyle yaptığı yok. Dediğim gibi, biliyorum ki sen de beni onaylayacaksın, o sorumluluk taşımayan bir insan. Hem neden olmasın? Denizciler hep böyledir. Hiçbir zaman tasarruf etmesini, kendini tutmasını öğrenmemiş, israfla geçen yıllar ona bu alışkanlığı kazandırmış. Bu onun kabahati değil tabii, ama kabahatinin bulunmayışı da onun huyunu değiştirmez. Hiç onun çapkınlıkla geçirmiş olduğu yılları düşündün mü? Mutlaka çapkınlıkla geçirmiştir yıllarını. Hiç bunu düşündün mü kızım? Evlilik ne demektir bilirsin.

Ruth ürperdi ve annesine sokuldu. Ruth, kafasındakiler bir düzene girinceye kadar uzunca bir süre bekledi ve:
—  Evet düşündüm.  Bunu  düşünmek  bile  beni hasta ediyor. Onu sevmemin korkunç bir kaza olduğunu söylemiştim sana; ama elimde değil ki. Babamı sevmemek senin elinde mi? Benim de onu sevmemek elimde değil işte. Benim de, onun da içimizde bir şey, bugüne kadar varlığının farkına varmadığım bir şey var bu şeyin varlığı bir gerçek ve işte bu şey beni ona aşık ediyor. Onu sevmek hiçbir zaman aklımdan geçmemişti, ama görüyorsun işte seviyorum onu, diye sözünü bitirdiğinde sesinde belli belirsiz bir zafer ifadesi vardı.

Oturup uzun uzun konuştular, sonuç olarak da belirsiz bir süre, harekete geçmeden beklemek üzere anlaştılar.

Mrs. Morse’la, kocası arasında da o akşam, bu konuşmadan biraz daha geç bir vakitte aynı sonuca varıldı. Mrs. Morse daha önce kocasına planlarının ters gittiğini itiraf etmişti. Mr. Morse:
—  Zaten başka türlü olması beklenemezdi, diye kararını verdi. Bir denizci Ruth’un konuştuğu ilk erkek. Er geç, nasıl olsa uyanacaktı, uyandı da, ondan sonra da işte! O anda ulaşabileceği tek erkek olarak önünde bu denizci vardı ve tabii Ruth derhal aşık oluverdi denizciye, ya da aşık olduğunu sandı ki her ikisi de aynı kapıya çıkar.

Mrs. Morse Ruth’la tartışmaktansa onun yavaş yavaş işleme ödevini kendi omuzlarına aldı. Bunun için bol bol vakti olacaktı, zira Martin evlenebilecek durumda değildi.

Mr. Morse:
—  Bırak, Ruth ne kadar isterse onunla görüşsün, diye akıl verdi. Bahse girerim ki onu ne kadar yakından tanırsa o kadar az sevecektir. Sonra Ruth’a, zıtlıkları görmesi için bol bol imkan ver. Eve gençleri getirmeye de bilhassa dikkat et. Genç kızlar, delikanlılar, akıllı erkekler getir; Ruth’un sınıfından, bir şeyler yapmış veya yapmakta olan centilmenleri çağır da, Ruth, Martin’i onlarla ölçebilsin. O erkekler Martin’e haddini bildirirler. Nihayet, yirmi bir yaşında bir çocuk daha Martin de. Ruth’un da çocuktan aşağı kalır yanı yok. Bu, her ikisinin de toyluklarının aşkı, büyüdü mü kurtulurlar bundan.

Sorun bu aşamada kaldı. Aile içinde Ruth’la Martin nişanlandığı kabul edilmişti, ama hiçbir bildiri yapılmadı. Aile buna gerek görmemişti. Ayrıca, konuşulmuş olmamasına rağmen, herkes bu nişanlılığın uzun süreceğini biliyordu. Kimse Martin’den, işe gitmesini ya da yazı yazmayı bırakmasını istemedi. Kimse kendisine qeki düzen vermesi için Martin’e cesaret vermeye yanaşmıyordu. Martin de onların bu kötü niyetlerinde, onlara yardımcı oluyor, onların ekmeğine yağ sürüyordu, zira bir işe girmek onun kafasından çok uzak bir düşünceydi.

Günler böyle geçti. Bir gün Martin, Ruth’a:
—  Acaba yaptığımı beğenecek misin diye merak ediyorum! dedi. Kız kardeşimin evinde pansiyoner kalmanın bana fazla pahalıya geldiğine karar verdim, bundan sonra ayrı oturacağım. Kuzey Oakland’da ufak bir oda kiraladım, komşularım hep emekliler ve buna benzer kimseler, hani bilirsin. Sonra yemek pişirmek için bir de gaz ocağı aldım.

Ruth çok sevindi. Gaz ocağı onu bilhassa çok memnun etmişti.
— Mr. Butler da hayata böyle başlamıştı, dedi.
Bu değerli kişiden söz edilmesi Martin’in canını sıkmıştı, devam etti:
— Bütün yazılarımı zarflayıp pullayıp yeniden editörlere yolladım. Odaya bugün yerleştim mi, ertesi gün çalışmaya başlarım.
Ruth, şaşkınlığı her halinden belli olarak ona sokulup elini yasladı ve gülümsedi:
— Bir işe giriyorsun! diye bağırdı. Bana da bundan hiç bahsetmiyorsun! Neden?
Martin başını yanılıyorsun der gibi salladı.
— Yazılarıma çalışmaya başlayacağımı söylemek istedim ben.
Ruth’un yüzündeki gülümseme bir anda siliniverdi, Martin de aceleyle devam etti:
— Beni yanlış anlama, bu defa öyle parlak fikirlerin peşinde koşacak değilim. Bunlar soğuk, ruhsuz, sıradan, tüccar işi yazılar olacak. Ama tekrar denize çıkmaktan iyidir, üstelik bu suretle Oakland’da kalifiye olmayan bir insanın herhangi bir işte kazanacağından daha fazla para kazanacağım.
—  Biliyor musun, şu tatilde gözüm açıldı benim. Bütün tatil ne kendimi öldürürcesine çalıştım ne de elime kalemi aldım, Hiç değilse yayınlanmak üzere hiçbir şey yazmadım. Bütün yaptığım seni sevmek ve düşünmekten ibaretti. Biraz da okudum, ama bu da düşüncelerimin bir parçası sayılır, en çok da magazin okudum. Kendim, dünya ve dünyadaki yerimle uygun bir yere sahip olabilme imkanlarım üzerinde düşündüm. Ayrıca, Spencer’in, “üslup Felsefesi”ni de okudum ve bendeki ya da yazılarımdaki kusurların neler olduğuna dair çok şeyler öğrendim; tabii bu şekilde, aynı zamanda, her ay magazin dergilerinde yayımlanan yazıların çoğu hakkında da epey şey öğrenmiş oldum. Ama bütün bunların sonucu düşünmemin, okumamın ve sevmemin sonucu şu ki, ben piyasa yazarlığına dökeceğim işi. Şaheserleri bir kenara bırakıp, ıvır zıvır yazılar, şakalar, ufak fıkralar, mizahi şiir, sosyete şiirleri, yani, böylesine istenilen ne kadar saçmalık varsa hepsini yazacağım. Sonra, gazete yazıları var, gazetelerin kısa öyküleri, sonra pazar ekleri var. Ben de kalkar tezgahtan bunların istediği tipteki yazıları çıkarırım, böylece de iyi bir maaşa denk bir para kazanırım. Serbest çalışıp da ayda dört beş yüz dolar kazanan yazarlar var, biliyorsun. Onlar ayarına çıkmayı düşündüğüm yok, ama yine de iyi bir hayat temin edecek kadar para kazanmak niyetindeyim. Halbuki başka hangi işe girsem, kendime zaman ayırmama imkan yoktur. Ondan sonra da zamanımı çalışmaya ve gerçek eserlere ayıracağım. Bu iki türlü çalışma arasında da kendimi bir de şaheserler yazma konusunda deneyeceğim ve kendimi şaheserler yazmaya hazırlayacağım.. Doğrusu şu ana kadar aldığım yola ben bile hayret ediyorum. İlk defa yazmak istediğim zaman, ne anlayabildiğim, ne de değerlendirebildiğim saçma birkaç tecrübemden başka yazacak bir şeyim yoktu. Hakikaten, kafamda düşünce diye bir şey yoktu. Hatta düşünmemi sağlayacak kelimelere bile sahip değildim. Benim tecrübelerim bir sürü anlamsız resimlerden ibaretti. Ama bilgimi arttırıp kelime dağarcığımı zenginleştirmeye başladığım andan itibaren, tecrübelerimin sadece resimlerden ibaret olmadığını anlamaya başladım. Bu resimleri zihnimde canlandırıp bunların yorumunu yaptım. Bu da iyi eserler vermeye, şu “Macerayı, “Meşe”yi, “Çömlek”i, “Hayat Şarabı”nı, “Kalabalık Sokak”ı, “Aşk Şiirleri” ve “Deniz Lirikleri”ni yazmaya başladığım sıraya rastlıyor. Daha bunlar gibi çok yazacağım, hem de daha iyilerini; ama bunu boş vakitlerimde yapacağım. Artık ayaklarım yere değdi. Önce ıvır zıvır yazılarla para kazanacağım, şaheserlerimi de ondan sonra vereceğim. Haftalık mizah dergilerine yarayacak yarım düzine şaka yazdım dün gece; sırf sana göstermek için. Sonra tam yatarken aklıma bir de triyole denemek geldi, mizahi bir triyole; bir saat içinde tam dört tane yazarım. Bunların tanesinin bir dolar etmesi lazım. İşte, tam yatağa girerken akla sonradan gelen birkaç düşünce sayesinde dört dolar kazanmış oldum. Tabii bunların hepsi da sıkıcı, pis şeyler, ama hiç değilse ayda altmış dolara defter tutup, ölünceye kadar durmadan sütun sütun anlamsız rakamlarla uğraşmak kadar pis değil, üstelik bu ucuz yazılar edebiyat dünyasıyla temasta kalmamı sağlayıp daha büyük yazılara girişebilmem için bana zaman bırakıyor.

Ruth:
İyi de bu büyük yazıların, şu şaheserlerin ne faydası var? diye sordu. Bunları satman mümkün değil. Martin:
—  Satabilirim, diye başlayacak oldu, ama Ruth onun sözünü kesti:
— Şu isimlerini saydıkların ve kendi kendine büyük eser dediklerinden hiçbirini satamadın daha. Satmayacak olan şaheserlere güvenerek evlenemeyiz ki.
Martin, kuvvetli bir ifadeyle:
—  Satacak olan Trilot’iere güvenerek evleniriz, öyleyse, dedikten sonra kolunu onun beline doladı ve kendine çekti, ama sevgilisi hevessizdi.
Martin neşeli görünmeye çalışarak:
— Bak, dinle şunu, bu bir sanat sayılmaz ama bir dolar eder.
— Ben dışarıdayken geldi, niyeti ödünç birkaç kuruş almaktı, Doğal olarak hava aldı, çekti arabasını; hemen girdim içeri, o da açıkta kaldı.
Bu vezinsiz şiire verdiği neşeli oynaklık, şiiri okumayı bitirdiği zaman yüzünün aklığı üzüntülü ifade ile zıtlık yaratıyordu, Ruth’un yüzünde en ufak bir tebessüm bile belirmemişti. Martin’in yüzüne ciddi ve endişeli bir tavırla bakıyordu.
— Bir dolar edebilir bu, dedi. Ama bunun, soytarıların aldığı dolardan farkı olmaz, palyaçoluk ücreti olan bir dolar. Görmüyor musun Martin, baştan aşağı bayağılık kokuyor bu şiir. Ben sevdiğim ve saygı duyduğum adamı, birtakım saçma şiirler ya da şakalar yazarı olmaktan çok daha temiz, daha yüksek bir kişi görmek isterdim.
Martin:
—  Mesala Mr. Butler gibi görmek isterdin, değil mi? dedi.
Ruth:
— Mr. Butler’den hoşlanmadığını biliyorum, diye başlayacak oldu.
Martin onun sözünü kesti:
— Ben Mr. Butler1 a bir şey demiyorum. Benim onda bulduğum tek kusur, hazımsızlığı. Ne var ki, eğer amaç benim kurtulmam ise, şakalar veya komik şiirler yazmakla, daktilo yazmak, not almak, bir sürü defter tutmak arasında hiçbir fark göremiyorum. Bunların hepsi de bir amaca ulaşmak için araçlardan ibaret. Senin teorin, iyi bir avukat, ya da iş adamı olabilmem için beni işe defter tutmaktan başlatmak. Benim teorim de ucuz yazılarla başlayıp,  gittikçe gelişerek kuvvetli bir yazar olmak.
Ruth:
— Arada bir fark var, ama, diye ısrar etti.
— Neymiş o fark?
— Sen iyi eserlerini ki bunlara yalnız sen iyi diyorsun satamıyorsun. Bunu denedin biliyorsun ama editörler almıyorlar işte.
Martin rica eder gibi,
—  Ne olur bana biraz zaman ver sevgilim, dedi. ucuz yazılar geçici bir iş, ciddiye de aldığını yok zaten. Bana iki yıl izin ver. Bu zaman zarfında mutlaka başaracağım, editörler de benim eserlerimi bayıla bayıla alacaklar. Ne dediğimi biliyorum ben; kendime güvenim var. içimde neler bulunduğunu, edebiyatın ne olduğunu biliyorum artık. Bir sürü küçük adamın bol bol ortaya döktüğü alelade saçmalıkları biliyorum; biliyorum ki iki sene sonra, beni başarıya götürecek ana yola çıkmış olacağım, işe gelince, bir iş adamı olarak hiçbir zaman başarı kazanamam ben. Sevmiyorum. Bana kuru, budalaca, tüccarca, hileli bir şey gibi geliyor. Zaten ben o türlü işe alışmamışım. Hiçbir zaman katiplikten öteye geçemem, sonra ikimiz nasıl mutlu oluruz ufacık bir katip maaşıyla? Senin için dünyada her şeyin en iyisini istiyorum, bir gün gelecek, daha iyisi mutlu olduğu müddetçe, en iyiyi bile istemeyeceğim.  Bunu elde edeceğim,  hepsini. Başarı kazanmış bir yazarın geliri yanında, Mr. Butler fakir kalır. Satış rekoru kıran bir kitap, her yerde elli yüz bin dolar arasında para getirir, bazen daha çok, bazen daha az; ama genellikle bu rakamlara çok yakın bir para.
Ruth hiç sesini çıkarmadı. Hayal kırıklığına uğradığı yüzünden belli oluyordu.
Martin:
— Ee? diye sordu.
— Ben başka türlü düşünmüş ve ummuştum. Senin için yapılacak en iyi şeyin steno öğrenmeye başlamak ve babamın yanına girmek olduğunu düşünmüştüm ve hala da aynı şekilde düşünüyorum; zaten biraz daktilo da biliyorsun. Parlak bir kafan var ve ben eminim ki sen bir avukat olarak pekala başarı kazanırsın.
****
“Deniz sakin ve derin;
Koynuna aldığı her şey uykuda.
Bir tek adım ve her şey bitecek.
Bir atılış, bir kabarcık ve sonsuzluk.”
***
Hayatın bu eksilişi, bitişi, onu tüketmişti. Bu kadarı da fazlaydı artık. Elektriği yaktı ve okumaya çalıştı. Ciltlerden biri Swinburne’un şiirlerine aitti. Yatağa uzandı, gözleri şiirler üzerinde dolaşmaya başladı ve birdenbire, ilgiyle okumakta olduğunu farketti. Kıtayı bitirdi, devam etmeyi denedi, tekrar aynı kıtaya döndü. Kitabı göğsünün üstüne yatırıp düşünceye daldı. Tamam. İşte buydu. Daha önce aklına gelmemiş olması ne tuhaftı. Bütün bunların anlamı bundaydı; hep bu yöne doğru sürüklenip durmuştu; ama şimdi mutlu kurtuluş yolunu ona Swinburne göstermişti. Martin hep dinlenmenin yolunu aramıştı, işte dinlenme onu bekliyordu. Haftalardan beri ilk defa kendini mutlu hissetti. Nihayet hastalığının tedavisini bulmuştu. Kitabı eline aldı ve kıtayı ağır ağır yüksek sesle okudu:

— Hayata yönelen aşırı sevgiden, ümit ve korkudan kurtulan bizler, kısa teşekkürlerle şükranımızı sunarız Tanrılara, Tanrı diye ne varsa ki, hiçbir hayat sonsuz olamaz ki, ölüler dirilmezler; ki, en yorgun nehirler bile bir yerde denizle birleşirler.

Ona Swinburne anahtarı vermişti. Hayat hastalıklıydı, daha doğrusu, hastalıklı hale, çekilmez hale gelmişti: “Ölüler dirilmezler”. Bu dizesi onda derin bir şükran hissi uyandırdı. Bütün dünyada biricik hayırlı şey oydu. Hayat acı veren bir yorgunluk halini alınca, bütün bu yorgunluğu sonsuz uyku içinde dinlendirmek için ölüm hazırdı. Peki daha ne bekliyordu? Tam zamanıydı işte.
Kalktı, başını kamaradan dışarı uzattı, aşağıya, süt gibi denize baktı. Mariposa ağzına kadar yükle dolu olduğu için, elleriyle tutunup sarkmasa ayakları suya erecekti. Ses çıkarmadan suya bırakabilirdi kendini. Hiç kimse işitmezdi. Bir çalkantı yüzüne su sıçratıp ıslattı. Dudaklarında tuzun tadını duydu, bu tat hoşuna gitti. Acaba bir ölüm şarkısı yazması lazım mı diye düşündü, ama gülüp, uzaklaştırdı bu düşünceyi kafasından. Vakti yoktu, ölmek için sabırsızlanıyordu.

Yakalanmamak için kamarasının ışığını söndürdü. Lumbuzdan önce ayaklarını geçirdi. Omuzlan takıldı, kendini zorla geri çekip, yan dönerek önce bir kolunu geçirmek suretiyle denedi. Geminin bir yalpası da ona yardım etti ve kendini dışarıda elleriyle asılı buldu. Ayakları suya değer değmez bıraktı ellerini. Kendini süt gibi köpüklü bir suyun içinde buldu. Mariposa’nm bordası, yanında yer yer ışıklı lumbuzlarla delinmiş siyah bir duvar gibi hızla geçip gitti. Hiç şüphe yok ki, vakit kazanmak için hızlı gidiyordu. Bunu daha düşünürken, geminin kıçında kaynaşan köpüklü suların yüzünde yavaş yavaş yüzerken buldu kendi.

Bir Bonita vücuduna saldırdı, Martin kahkahayla güldü. Bonita vücudundan bir parça koparıp götürmüştü; bunun acısı Martin’e neden orada bulunduğunu hatırlattı, işiyle uğraşırken, işinin amacını unutmuştu. Mariposa’nın ışıkları uzakta, gittikçe donukla-şıyor Martin ise orada, en yakını binlerce mil uzakta olan karaya ulaşmak niyetindeymiş gibi kendinden emin kulaç atıyordu.

Bu, otomatik olarak harekete geçen yaşama içgüdüsüydü. Yüzmeyi bıraktı, ama su ağzının üstüne çıkar çıkmaz, eller kaldırıcı hareketlerle suyu dövmeye başladı. Yaşamak hırsı diye düşündü, bu düşünceyi de alaycı bir dudak kıvırışı takip etti. Son bir gayretle kendi kendini yok edecek ve artık irade olmaktan çıkacak kuvvetli bir irade vardı onda.

Döndü dik bir şekilde durdu. Başını kaldırıp, hareketsiz yıldızlara baktı, aynı anda da ciğerlerindeki bütün havayı boşalttı. El ve ayaklarını hızla hareket ettirerek, omuzlarını kaldırıp, göğsünü yarıya kadar suyun dışına çıkartacak kadar yükseltti kendini. Bu, inişi hızlandıracak hızı almak için yapılan bir hareketti. Ondan sonra kendini bırakıp, hareketsiz, beyaz bir heykel gibi denize gömülmeye başladı. Suyu bile bile, derin derin tıpkı narkoz alan bir hasta gibi teneffüs etti. Boğulacağı sırada, tamamıyla gayri ihtiyari hareketlerle elleri ve ayakları suyu dövüp onu yukarıya, yıldızların duru pırıltısı altındaki suyun yüzüne çıkardı.

Ciğerleri patlayacak hale gelmişti. Kendini boş yere, hava almamaya zorlarken, yaşamak hırsı diye düşündü iğrenerek. Eh, o da yeni bir yol denemek zorunda kalıyordu. Ciğerlerini adamakıllı havayla doldurdu. Bu nefesle iyice derine inebilirdi. Baş aşağı dönüp, bütün gücü, bütün hırsıyla suyu çekerek dalmaya başladı. Derine, daha derine indi. Gözleri açık, saldırgan Bonitaların bıraktığı fosfor gibi parlayan, ışığa benzer izi seyretti. Bir yandan dalmaya devam ederken, bir yandan da ‘saldırmasalar bari,1 diye düşündü, zira bu, iradesinin gergin telini koparabilirdi. Ama Bo-nitalar saldırmadı ve Martin o anda bile kendisine bu son lutfundan dolayı hayata şükran duyacak vakit bulabildi.

Kolları, ayakları yorulup kıpırdayamayacak hale gelinceye kadar derine, daha derine daldı. İyice derine indiğini anladı. Kulak zarları üzerindeki tazyik, dayanılmaz bir acı vermeye başlamıştı, kafasının içinde de bir uğultu vardı. Tahammülü azalıyordu, ama kollarıyla bacaklarını, kendisini daha derine sürükleyinceye kadar zorladı ve nihayet, ciğerlerindeki hava bir patlayış halinde hızla boşandı. Hava kabarcıkları minicik balonlar gibi yanaklarına, gözlerine sürüne sürüne yukarı doğru uçuşmaya başladı. Bunu acı bir boğuşma takip etti. Bulanan bilincinde, bu acı ölüm değil düşüncesi dalgalandı. Ölüm aratmazdı. Hayattı bu acıyan; bu korkunç boğulma duygusu hayatın verdiği acıydı; hayatın ona indirebileceği son darbeydi bu.

Elleriyle ayakları zayıf çırpınışlarla, kasılma hareketleriyle suyu çalkalayıp, dövmeye başladı. Ama o, elleriyle ayaklarını ve onlara suyu çalkalatıp dövdüren hırsı aldatmıştı. Artık çok derindeydi. Bu ellerle ayaklar onu hiçbir zaman suyun yüzüne çıkaramazdı artık. Yorgun bir halde, rüyamsı bir sanrı dünyasında sürükleniyor gibiydi. Her yanını renkler, ışıklar sarıp, onu yıkadı, içini doldurdu. Neydi bu? Bir fener ışığı gibiydi, ama beyninin içindeydi. Bu şimşek şimşek çakan, parlak, beyaz bir ışıktı. Daha hızlı, gittikçe daha hızlı çakmaya başladı; gümbürtülü, uzun bir ses çıktı; ona sanki dipsiz bir merdivenden aşağı yuvarlanıyormuş gibi geldi. Dipte bir yerde karanlığa gömüldü. Bu kadarını bilebildi. Kopkoyu karanlığın içine yuvarlanmıştı.
SON
Martin Eden / Jack London