Ekonominin ürettiği kadar tüketmeyeceğim, ihtiyacım kadar tüketeceğim.

Yağmurlu bir gün, parolası TOPRAK, TOPRAK, TOPRAK yazan bir zili çalıyorum. Parolayı bilmiyorsanız içeri girmeyi unutun. Kitap kokuları çarpıyor yüzüme. Köşesinde dizelere karışmış bir Çınar buluyorum. Sandığım kadar uysal çıkmıyor bu çınar, kızıyor yılmadan, öfkeli bize, sizsiniz suçlu diyor, biziz suçlu diyor! Otur bakalım diyor, kimsin sen, ne istiyorsun diyor, başlıyor söyleşiye:
Pınar Dağ: Merhaba Hayrettin Bey. Siz başlattınız söyleşiyi nitekim, şöyle başlayayım o zaman İnsan doğayı özlüyor mu, eksikliğini hissediyor mu?
Hayrettin Karaca: Tabii bu insandan insana, duygudan duyguya değişik hislerle oluşur. Ama benim gibi betonların içinde değil de o kerpiç evleri de görmüş, onlarda yatma, kalma mutluluğunu duymuşlar için başka tabii ki. Ama bugün şehirlerde yaşayan çocuklar, acaba doğayla bütünleşme imkânları var mı, yok mu? Olanı var, olmayanı var. Olanın dahi özlemi olur mu? Olmayabilir! Yani yeşili özlemek daha ziyade ekosistemi özlemektir. Yalnız özlemekle değildir, biliyorsun yeşilin türleri var. Bir ottan tut da, efenim ağaca kadar.
Mesela 3 santim büyüdüğünde gelişen bir bitki var, ama öyle ağaçlar vardır ki bugün Sekoyalar (Sequoia) 95 metreden, zaman içinde 110 – 115 metreye kadar büyüyen yaşamlardır. İşte kimi onu özler kimi ötekini özler. Ama şimdi bu bizim Karacaoğlan, bu Sekoyaları (Sequoia) görmemiş ki onlarla ilgili bir şey yazsın. Yazamaz ki… (Tatlı tatlı gülüyor Hayrettin Bey)
Pınar Dağ: Öğrenilerek yani?
Hayrettin Karaca: Evet. Yaşadığı dönem de görmemiş ki yazsın.
Ela gözlerini sevdiğim dilber,
Göster cemalini görmeye geldim
demiş değil mi?
Pınar Dağ: Toprağa özlemimizi önce bilmek istedim.
Hayrettin Karaca: Ben çok özlüyorum. Şu güne kadar yaşadığım halde özlüyorum. Ben çocukluğumda köylerde gezerek değil, yaşayarak mutlu oldum. Her şeyi yaptım köylerde. Bostanlık bekledim, pekmez kaynattım…
Toprağın değerini, belki son 20 senede anladım.
Pınar Dağ: Reçel yaptınız?
Hayrettin Karaca: Yok reçel yapmadım. Buğday yıkadım derede, buğdayları bekledim, mısır kırdım, soydum, tütün dizdim, tütün kırdım. Yaptım işte. Elimden ne geliyorsa yaptım çocukluğumda. Toprağın değerini belki son 20 senede anladım.
Pınar Dağ: Siz?
Hayrettin Karaca: Yani ben de toprağın ne demek olduğunun farkında değildim. Ama Yalova‘daki Karaca Arboretum’a 1974’de başladım oraya bitki örnekleri ve tohum toplamak üzere Türkiye’yi gezdim. Bugüne kadar 340 bin kilometre yol kat ettim. Az ama ziyanı yok. Bu kadar yapabildim. Yatmadığım çadır yok. İşte yatmadığım her köyde ve kasabada evim var. Ben işte halkın içindeyim ve doğanın içindeyim. O gezileri yaptığım sırada bıraktığım bitkilerin orada olmadığını gördüm, kaybolduğunu gördüm. Erozyonla tanıştım. Örnekleyeyim; uzmanlarla, arkadaşlarla geziyoruz, peynirimizi, karpuzumuzu yiyeceğiz ya, başka gıdamız yok, almış başımızı gidiyoruz. Aramızda konuşuyoruz diyoruz ki hani orada bir pınar vardı ya, su akan işte oraya gider yeriz. Gidiyoruz orası kurumuş. Aa diyoruz ilerdeki köyde var oraya gidelim diyoruz, gidiyoruz o pınar da kurumuş. O vakit fark ediyorsun, çölleşmeye doğru gittiğini ve erozyonun Türkiye‘ye nasıl bir dert olduğunu. Sonra başlıyorsun okumaya. Bir de bakıyorsun ki 1956’da Erozyonla Mücadele Derneği kurulmuş. Türkiye tabiatını koruma derneği ama esas faaliyetleri erozyon. Sene 1956. Daha TEMA falan yok, Hayrettin falan yok. Başarılı olamamışlar. Başarılı olamamasının sebebi, kendi görevimizi iyi yapamayışımız. Bilmiyoruz ve yapmıyoruz. Şimdi ben mesela seçim oluyor ve gidiyor oyumu kullanıyorum. Asilim değilim değil mi, ben kendime bir vekil seçiyorum değil mi? Şimdi geçenlerde gazetede okuyoruz, efendim bir ihtiyar 95 yaşındaymış, orada gelmiş protokolün önündeki bir sandalyeye oturmuş. Milletvekili gelmiş kaldırmışlar, milletvekilini oturtmuşlar genç biri. Ama ihtiyar ayakta durmuş, fotoğrafları var. İhtiyar biraz durmuş sonra çekmiş gitmiş. Ne yapacaktın sen orada? İhtiyarı alacaktın, o protokolün dışına oturtacaktın.
Pınar Dağ: Olur mu dışına, yanına oturtmalılardı bence.
Hayrettin Karaca: Olur mu efendim onlar vekil olunca büyük oluyorlar ya. Ben asilim ve vekâlet verdiklerim benden hemen büyük oluyorlar ya! Şimdi büyükler onlar olmuşlar. Ben şimdi pişman oluyorum. Elllllleriiiiiim kırılsaydııııdaaaa vermeseydim de, bilmem neydi! Ama yaramıyor işe. Ben verdim ama demedim ki vatan topraklarını yabancılara satın.
Pınar Dağ: Toprak yerinde duruyor ama bir yere gitmiyor.
Hayrettin Karaca: Ama bir yabacı kullanacak onu şimdi. Bugün varsıl ülkeler yoksul ülkelerden hızla toprak almaktadırlar. Çünkü kendi ülkeleri, toprak verim gücünü kaybetti.
Ne örnekler var. Ben yüzlerce örnek verebilirim. Zengin ülkelerin, fakir ülkelerden toprak alma mecburiyetinde kalıyorlar çünkü kendilerini besleyecek toprakları kalmadı. Topraklarının gücü yok.
Pınar Dağ: Bu konuda daha ilerde olmaları gerekmiyor mu? Daha fazla imkânları olmuyor mu varsıl dediğiniz ülkelerin? İnsan aksini bekliyor. Sonuçta hep onlar bağırıyor tarım reformu, ekolojik dengelerin düzelmesi vb şeyler için.
Hayrettin Karaca: Şu masanın üstündeki kitabı bana versene. Sana bir soru sorayım. Japonya zengin mi fakir mi?
Pınar Dağ: Fakir değil ancak çok zengin bir ülke değil diye biliyorum.
Hayretin Karaca: Gayrisafi hâsılası 38 dolar, nasıl zengin değil. Bak sen cahile. Neydi senin adın?
Pınar Dağ: Pınar.
Hayrettin Karaca: Pınar‘ın cahilliğine bak. Senin dünyadan haberin yok. Benim sana toprağı anlatmam lazım. Anlatayım mı?
Pınar Dağ: Vaktiniz varsa:)
Hayrettin Karaca: Dünya toprakları verim gücünü kaybetti. Bütün dünya ama kaybetti. Şimdi artık geleceğin en korkunç silahı ve stratejik silahı buğday ve pirinçtir. Bunlar olmazsa yaşayamayacağız. Peki, soruyorum yine Pınar‘a. Birleşmiş Milletlerin verdiği bir bilgi var, bugün için ve 1930 için. Bugün iki dolar altında, eskiden bir dolar olarak ölçü biçiliyordu, şimdi yeni bir ölçü buldular 2 dolar ve altında geliri olan dünyada kaç insan var. Pınar şimdi araştırıyor, yazıyor, bunu biliyordur…
Pınar Dağ: (Fena sıkıştırıldım, artık bilsem de konuşamayacağım sanırım ) Rakam olarak net bilmiyorum. Ancak çok olduğunu, özellikle günlük geliri 1 dolar olan Afrika ülkelerini biliyorum.
Hayrettin Karaca: 2 Milyar 400 milyon insan. Ve 2030 yılında ne kadar olacak bu sayı biliyor musun, 5,5- 6 milyar insana çıkacak. Okumuyorsunuz. Ve gelecekten hiç haberiniz yok. Senin neslin hiç okumuyor. Ve haklarınızı kullanmıyorsunuz. Yaşam haklarınıza tecavüz ediliyor ama sen hiç sesini çıkarmıyorsun. Pınarların hiç sesi yok. Ve kendilerinin katili oluyor Hayrettinler ve Pınarlar… Biz kendi kendimizin katiliyiz. Neden katiliyiz söyle bakayım?
Pınar Dağ: (Söyleşi tersine dönüyor, soruları Hayrettin Bey soruyor ) Kesilen ağaçtan, satılan topraklara kadar birçok şeye duyarsız olduğumuzu belirtmek istiyorsunuz.
Hayrettin Karaca: Aman aman kesilen ağacın dalı deme bana!! Dünya gidiyor dünya. Okumuyorsunuz! Bugün başka bir dünya var. Bak iki örnek verdim. Bugün 2 Milyar 400 Milyon insan 2 doların altında, 1 doları var bunun, 10 cent’e, 5cent‘e kadar ineri var. Peki, kimler sebep oluyor buna?
Pınar Dağ: Hakim güçler, çıkar grupları, büyük şirketler vb.
Hayrettin Karaca: Demek ki dünya ikiye ayrılmış. Birinin gözü aç, birinin karnı aç. Gözü açların geldiği nokta, 1994 yılında okuduklarımdan bilgi vereyim, 42 şirketin gelirinin dünyadaki 48 ülkenin gelirine eşitti. Aradan 15-16 sene geçti. Bir ara 17’ye indi bu ve 7’ye indi. Dünyada 48 ülkenin gelirine eşit oldu, haberin var mı bundan? Peki, bunlarda vicdan yok mu? Bu açlara nasıl tahammül ediyorlar. Yok mu? bu gözü açların! Yok işte! Şu kadar yok.
(Eliyle işaret ediyor.) Nereye kadar büyüyecek ekonomi, Sustainable development demiş sürdürülebilir kalkınma. 1992 ‘de böyle bir şey söyleniyordu. Ama bunun içinde sosyal kalkınma vardı. Onu unuttular!Peki, nerede duracaklar?1992‘de gayrisafi hasılası 20 doları geçen ülke ya vardı ya yoktu. Bugün 54 dolara geldi. 40, 30’lu kaç ülke varsa 50,60’ı buldu. Demek ki 17 sene içinde 3 misline yakın bir büyüme var. Peki, nerede duracaklar bunlar Pınar, soruyorum sana evladım? Nerde duracaklar? Gayrisafisi 60‘a, 120’e gelince mi? Durmaz bu. Bugünkü küresel ekonomi, kapitalizm diyelim, emperyalizm diyelim işte hepsi aynı şey, büyümek zorundadır. Durur ise hasta olur. İşte bak bugün durdu.
Pınar Dağ: Ne olacak peki?
Hayrettin Karaca: Yaşamak istiyorsan evvela bir ahlak sahibi olman lazım. Ahlak sahibi olmadan gelecek bir dünyayı yaratmak mümkün değil. Tüketerek değil paylaşarak yaşayacağınız bir dünyayı oluşturmalısınız. Çünkü siz uyutulmuş bir kitlesiniz. 2005 yılında hepimiz dünya insanı olarak reklâma para ödedik. Ne kadar bu biliyorsun her halde!
Pınar Dağ: 600 milyar dolar diye biliyorum, daha da arttı tabii!
Hayrettin Karaca: 2005 yılında 460 milyar dolar, 2006 yılında 508 milyar dolar, 2007‘de 600 diğerleri içinde 780, 890‘a gelmiş diyorlar. Bunun %15’i kadar reklâm vermeseler, senden benden alınıyor. Hem ben kendi kendimin katili oluyorum hem yaşam koşullarının bu hale gelmesine bende ortak oluyorum. Ben tüketmesem ne yaparlar.
Pınar Dağ: Kalır orda
Hayrettin Karaca: Evet, durur! Peki, ama yaşamak istiyorum. Tüketmeden yaşayamam. Ama bunun da bir hududu olması lazım. Şimdi ben Pınar‘ın hakkından tüketiyorsam, ayıp bana, ben bir farenin hakkından tüketiyorsam olmaz. Ben bir mikroorganizmanın yaşamasını engelliyorsam olmaz, çünkü o yoksa ben yokum. Bir gram toprakta 600 milyon bakteri var.
Pınar Dağ: Capcanlı evet
Hayrettin Karaca: Canlı toprak canımım. O bir gram toprakta, 400 bin mikroorganizma kökmantarları var. O olmazsa ben yokum. Onlara da pay ayırayım ki ben yaşayayım. Biliyor muyum bunu? Bilmiyorum. Hayrettin biliyor, Pınar bilmiyor işte şimdi. Bir de havyanlar var. Bir desimetrelik toprakta 1 milyar 555 milyon tek hücreli canlılar var, 60 bin çok hücreli canlılar var. Şimdi bu üst toprak gidip duruyor erozyonla. Türkiye’de bir dere kaldı mı bulanık akmayan? Ne diyor o dereler; Pınarrrr, Hayrettinnnn diye bağırıyor, diyor ki duy beni. Ama senin dilin milin yok be! Çamura kal dere, bana ne! Hadi! Diyor ki Hayrettin; “Pınar geleceğini götürüyor”  haberin olsun. Üst toprağı götürüyorum, seni yaşatanı götürüyorum. Aç kalacaksın. Tamam, aç kaldın bugün. 500 milyondan, 450 milyondan, 2 milyar 400 milyona çıktı açlık. Nereye kadar onu da bilmiyoruz ama 2030‘da 5,5 – 6 milyar insan 2 doların altında gelire sahip olacak. O vakit görürsünüz siz işte. Ben yokum. Birbirinizi yiyeceksiniz. Sahici gelmiyor değil mi?
Pınar Dağ: İnsanın karnı tok olunca, evet. Ancak eskiden açlıktan böyle şeyler olduğunu biliyorum. Hatta ailelerin çocuklarını komşunun ki ile takaslayarak bunu yaptığını…
Hayrettin Karaca: 1930 yıllarda Çin‘de Çin’de! İşte 1930’lar da Mao zamanında, tarım faaliyetleri başka bir sistemle yürütülmeye başlayınca kayıtlı 20 milyon kişi öldü açlıktan ama kayıt dışı olan ise 43 milyon insan. İşte orada aileler evvela delikanlılarını, çocuklarını, baldızını, dedesini, anasını sen bana, ben sana, ben sana, sen bana vere vere öyle yaşama şansını buldular! Amerika‘da 1776’da bir kıtlık oldu. Dün gömdüğü kendi akrabasını, ertesi gün çıkartıp yedi. Senin de az evvel dediğin gibi çocukları hasta bekliyorlar ölüyor, yiyorlar.
Ana yiyor ana, ana!
Pınar Dağ:  İnsanoğlu böyle bir şeyi yapamaz gibi düşünüyor insan!
Hayrettin Karaca: Biz, Nataşa olayı diye bir şey yaşadık değil mi Türkiye de? Kimdi bu kişiler. Öğretmenlerdi, kimyagerlerdi, balerinlerdi. Ama onlar buraya o iş için gelmemişlerdi. Ne için geldiler? Açtılar. Yavruları açtı. Şimdi neden gelmiyor Moldova‘dan, Ukrayna’dan, Rusya’dan. Şimdi artık gelmiyorlar. Ha olanlar var, onlar meslek sahibi artık!
Pınar Dağ: Aç değiller artık tabii ki
Hayrettin Karaca: Haaa işte, aç değiller. Açlık insanı ne hale, nerelere getiriyor gördün mü? İşte onları ben aç bırakıyorum yani varsıllar aç bırakıyor! Bugün ben ekonomi hasta olmuş onu kurtarmaya çalışıyorum. Türkiye‘de de böyle. TÜSİAD, Borsalar Birliği şu bu işte. Hükümetten yardım istiyorlar. Tedbir al, IMF ile anlaşma yap, ne yaparsan yap ama beni kurtar. Hani liberal ekonomiydi bu ya? Amerika’dakine de soruyorum, bizimkine de soruyorum. Sürekli özelleştiriyoruz ama Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da bu düzeyde özelleştirme yok.
Pınar Dağ: Biz ne yaptık?
Hayrettin Karaca: Bir ülkeyi istila etmek istiyorsan, o ülkenin kitlesel iletişim araçlarını ele geçirmelisin. Türkçe yazılı levha kalmadı. Sen de gidip oradan alış-veriş yapıyorsun. Ben yapmıyorum ama! Süpermarket yazmış! Örnek vereyim; 340 bin kilometre Türkiye‘yi geziyorum ya, tabii TEMA Temsilcileriyle geziyorum, gönüllüleriyle geziyorum, bir kasabada oluyorum, bir köyde oluyorum. Bakıyorum orada Süpermarket yazıyor. Kaldırıııınnn şunu diyorum! Nasıl kaldıracağız oradan, dükkân sahibi değiliz! Onu kaldıracak oradan, pis! (gülüyor katıla katıla Hayrettin Bey ) Bir daha görmeyeceğim onu geldiğimde. Bu zor bir şey değil ki. Mahalleyi dolaşırsın, evleri dolaşırsın, sokakları dolaşırsın, dersin arkadaşım süpermarket yazmışsın, dil giderse ulus gider. Bunu oradan kaldır.
Pınar Dağ: O zaman Akdeniz Bölgesi, özellikle turistik bölgeler elden gitmiş durumda!
Hayrettin Karaca: İşte demin sordun nasıl oldu, ne yaptık dedin ya işte, böyle oldu! “Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyete ihanettir.” diyorum! Onu yorumlayayım da sonra o bıraktığım yere geçeyim.
Pınar Dağ: Peki
Hayrettin Karaca: Ben bu ülkenin varlıklarıyla, imkânlarıyla onları kullanaraktan buraya kadar geldim. O halde bu ülkeye borçluyum ben. Varlığımdan pay alarak gelmedim ben buraya. Ben borçlu hissediyorum, başkası ne hissederse hissetsin hiç ilgim yok. Ben borçluyum. Ahmet borçlu, Ayşe borçlu ama Pınar‘ı bilmiyorum. Kendi bilir. Varlığın varsa bir çeşme yaparım, bir çocuk okuturum, okul yaparım, devlete vergimi tam veririm, bu kayıt dışı ekonomiye katılmam. E, biter paran! Yaptın bitti! E, sonra daha yaşıyorsun. 60 yaşında bu hisleri duymuşsun, o hislerle ülkene olan borcunu ödemişsin. Bizim gençliğimizde olanın olmayana borcu var diyorlardı. Aşımızı paylaşıyorduk. Fakirdik ama açımız yoktu. 1922 benim doğum yılım 87 yaşındayım. Hayatımın o yıllarını iyi hatırlarım. Onlar kalıyor hatırında. Şimdi ben borçluyum. Paraları ödedim ödemesine ama hala yaşıyorsun. Borcunu ödeyecek başka bir şey olmalı.
Pınar Dağ:  Ama şimdi öyle bir şey var ki (demeye niyetleniyorum ki)
Hayrettin Karaca: Dur, dur, dur! Kaç aylık doğdun sen!!!
Pınar Dağ: Mecaz değil ancak prematüre doğmuşum.7 aylık, hatta bu hanım hanımcık olmuş halim J
Hayrettin Karaca: Daha saldırgandın yani?
Pınar Dağ: Evet, evet daha tez canlı
Hayrettin Karaca: Sus kız azcık, bana unutturuyorsun söyleyeceklerimi Kaldığım yerden devam edeyim. O halde olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var demektir. Peki, sen nasıl bileceksin. Televizyon yok vermiyor, gazeteler de vermiyor. Neden çünkü onlar ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER (ÇÜŞ) artık. Onlar kendi menfaatlerini göz önüne alarak sürdürürler faaliyetlerini. Onların derdi paradır. Onların derdi bütçeye hizmet değildir. Köşe yazarları, bakarsın bugün Davos çıkar onu yazarlar, yarın başka bir şey çıkar herkes onu yazar. Niye? Çünkü kafada bir şey yok. Köşe yazarları şikâyetname yazıyorlar ben biliyorum onu. Her gün her gün mecbur musun yazmaya? İşte bir şey uyduracaksın. 365 gün değil 40 senedir yazıyorsa, bitti artık! Torbada bir şey kalmadı. Güncele yazıyorsun. Ama benim önüme bir hedef koymuyorsun. Ne yapacağımı söylemiyorsun bana. Ben onu bekliyorum basından. Bana onu söylesin. Siyasi Partilerden onu bekliyorum. Bugün MHP, AKP, CHP ve diğer tüm partilerin yol göstermesini bekliyorum. Ne yapacaklarını söylediler mi? Bak seçime giriyoruz söylüyorlar mı? Yok, ben daha iyi yaparım, yok sen daha iyi yaparsın diyerek geçiştiriyorlar çünkü kafasında bir şey yok adamın! Niyeti de yok Türkiye‘ye hizmet etmeye.
Pınar Dağ: Bu ülkenin aydınları da bulaşmıyor politikaya, konuşmuyorlar pek ama! Bir de öyle bir durum var!
Hayrettin Karaca: Var ama gazeteler vermiyor. Televizyonlar vermiyor. Nadiren tabii bazı televizyonlar Türkiye‘nin sorunları üzerinde daha ağırlıklı program yapıyorlar. Şimdi geldik sona. Hedef yok. Peki, büyürken kimi kullanıyor? Pınar ile Hayrettin’i kullanıyor. Gördün mü? İşte suçlu biziz. Hayrettin‘in, Pınar’ın ihtiyacı olmadığı kadar tükettiriyor bize. Bizler sembolüz ancak işte topluma ihtiyacı olmayanı tükettiriyor. 680 milyar dolara gelmişiz reklâm giderlerinde. Bunun yüzde 5’ini, 10’unu ayırsan, aç insan kalmıyor. Eğitimsiz insan kalmıyor. Kimin haklarından da alıyorlar, o açların da haklarından alıyorlar. Mikroorganizmaların da haklarından aldılar. Aslanın, kaplanın, filin efendim denizdeki planktonların gözümüzle göremediğimiz milyarlarca planktonlar var onların haklarından alıyorlar. İşte bunları yaşatmıyorsun, geleceğini yaşatmıyorsun küresel ısınmayla denizdeki akımlar değişmiş, balıklar şaşırdılar şimdi nerede yaşayacaklarını bilmiyorlar, nerede yuva yapacaklarını bilmiyorlar, 3000 bin metrede yaşıyordu balık, şimdi mecbur 4000 bin metreye inmeye. Yok, çünkü soğukta yaşıyor balık. Yani dünyanın ekosistemi bozuluyor. Kim buna sebep oluyor Hayretinle, Pınar! Eğer Pınar vicdan sahibi olursa, o gözü açlar olmayacak. Onlar da hala beni kurtar, beni kurtar diyorlar! Demin sana dediğim gibi, Türkiye‘de TÜSİAD bilmem diğerleri beni kurtar beni kurtar diyorlar. Hani liberal ekonomiydi ya? Hani güzeldi özelleştirme? Şimdi de devlete muhtaçlar. Peki devlet sana ne verecek, halktan topladığı ile kurtaracak seni! Öyle şey olur mu? Bu dünyanın eline geçmiş olan en büyük fırsattır. Biz açları doyururuz, doyururuz! Çünkü onlar da bir yolunu bulurlar. Bir kültür meselesidir bu. Fakirdik ama açımız yoktu bizim zamanımızda. Bunu ben yaşadım. O açıdan işte, “yeni bir paylaşma düzeni” kuracağız. Hayrettin ile Pınar bu kararı verecekler ve başlayacaklar. Ne diyor paylaşma düzeni, kendi ihtiyacın üzerinden fazla tüketmeyeceksin. Benim ihtiyacım doymaktır bundan Hayrettin’i mahrum etmem, barınmaktır. Üzerimdeki kazağı bu kırmızı kazağı ben 20 yıldır giyiniyorum. Beni hala ısıtıyor.
Pınar Dağ: Tüketmek var olmakla eşit anlama geldi. Ne kadar tüketiyorsam o kadar varım oldu. Yani biz buna mecbur bırakılıyoruz bir bakıma!
Hayrettin Karaca: Sizi kandırıyorlar işte, kanıyorsunuz. İhtiyaçlarımızı sayıyordum. Benim ondan sonra ihtiyacım olan eğitimdir ve sağlıktır. Bak burada kütüphanem var, diğer tarafta da kütüphanem var. Yalova‘da 4 bin 500 tane kitabım var. Türkiye’den  56 bin diam var. Sizlere verebilirim oradan. 4 yaşında çocuğun sırtından odun taşıdığı çalışmalarım var. Olumlu var olumsuz var.
Pınar Dağ: Size bunu sormayı da istiyordum. Fotoğrafla ilgilendiniz mi diye?
Hayrettin Karaca: Evet 56 bin diam var. Ancak dijital makineler bu tadı vermiyor. O kalite yok. Ama işte elinde, yanında taşıyorsun. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyorum yine; Pınar ile Hayrettin başkalarının hakkından almamaya karar verdiği gün, yeni bir paylaşma düzeni gelmiş olacak. O halde bu ekonominin benim ihtiyacımı karşılaması lazım. Benim bir de ekonomiye ihtiyacım var tabii ki. Ekonominin kendi ürettiği kadar ben tüketmeyeceğim, benim ihtiyacım olan kadar tüketeceğim. Bu kadar!
Pınar Dağ:  Charlie Chaplin‘in manidar cevabı gibi, “E, bir yerden başlamak lazım”
Hayrettin Karaca: Evet. Bir! Bir en büyüktür. Yeter ki inansın kişi. Bak şurada bir kitap var en üstte. Onu bir ver. Rachel Carson’u tanıyor musun?
Pınar Dağ: Hayır.
Hayrettin Karaca: Bu elimdeki kitap 1950‘lerde yazıldı. Peki, nedir bunun noktası? Kendisi kimyager. DTT (Böcek ilacı)nin yaptığı zararları, insan vücuduna dönerek girdiğini ispat ediyor. 40-50 yıl doğadan kaybolmayacağını söylüyor. Doğadaki ürün almayı, şimdi bu DTT’yi zararlılar için kullanıyorsam, diğer faydalıları da öldürüyorum. Toprağın içindeki bütün canlıları öldürüyorum. Bu kadın uğraştı ve bir kişiydi. Kimle uğraştı biliyor musun; ABD senatosundaki milyarderlerle uğraştı. Ve kimya sanayisiyle uğraştı. ABD‘deki büyük ağır sanayi ile uğraştı. Bununla 7-8 sene uğraştı ve sonunda yasaklattı. Ama ihracatını yasaklattıramadı. Sonra 1964 yılında kanserden öldü. Atatürk ile hiç kimseyi örneklemem, Atatürk de bir kişiydi. Nesi vardı bu adamın; İnancı vardı! 19 Mayıs tarihinde çıkıyor Samsun‘a, Amasya’da başlıyor toplantılar. İngilizler, İtalyanlar gelmiş dayanmış. Ve orada ilk kez ulusal egemenlikten bahsetmiştir tek bir kişi. Para yok diyorlar; bulunur diyor, ordu yok diyorlar; kurulur diyor. Bu nasıl olacak diyorlar; milletin kendisinin azim kararı ile diyor. Hayatında bir defa ben demiş, “Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır.
İşte o dönemde de İzmir yanmış daha soğumamış İzmir‘de bir İktisat kongresi kuruluyor 1923, 17 Şubat. Cumhuriyet daha yok. Lozan’da durmuş ancak araya mesafe vermiş ve İktisat kongresi oluyor. Orda söylediği şey şu; bugün çektiğimiz sıkıntıların, mahrumiyetlerin, yoksulluğun temelinde ekonomide bağımsızlığa yoksun oluşumuz yatıyor. İşte bugün ekonomide bağımlı hale geldik. Dilimizle bağımlıyız, kültürümüzle bağımlıyız. Böyle şey olur mu? Gençlere bir bakıyorsun arabada kulağına takmış Dan!! Dan!! Dan!! müzik, ya bu çocuk nasıl büyüyor? Dil ve Kültür giderse ulus gider. Toprak giderse vatan gider. Ama ben bugün büyük bir mirasın sahibiyim. Ülkelerin sahip olacağı tek mirası dil ve kültürdür. Ben şimdi 12 bin yıl evvelki Orta Asyada yaşayan kültürden bazılarını taşıdığımı anladım, var bende düşünebiliyor musun? O halde ben onunla bağ kurmuşum. 12 bin yıl sonra o kültür hala kullanılıyor. Ben bu kültürü Anadolu geleneğinde yaşıyorum. Demek ki o miras çok önemli. Kapıyı dışarıda bulabilir misin?
Yok, böyle bir şey yok yani. Şimdi bizim ülkemiz açları doyurur ama gözü açları doyuramaz. Geleceğin en korkunç silahları Buğday ve Pirinçtir. Korkunç bir stratejik silahtır. Dünya uluslararası bir açlığa gidiyor. Aşağı yukarı 1979-80‘den itibaren, dünyada sürmeden tarım yapılıyor. Sıfır sürüm yani sıfır. Amerika’da bugün yüzde 32 ile tarım yapılıyor. Örnekleyeyim; Türkiye’de iki kişi, Hamit Genç bir de Osman Özdemir. Bunlar Samsun, Bafra‘da biri Orman Tarım Bakanlığında çalışıyor araştırmada, bir tanesi de Tema’nın gönüllüsü. Bunlar orada bir köyde kırsal kalkınma programını uyguluyorlar. Kimseden de 5 kuruş para almıyorlar. Ancak bilgi, bilgi bilgi için oradalar! Çok başarılılar. Meralar ıslah ediliyor, işe başlıyorlar falan ama diyorlar ki siz büyük bir hata yapıyorsunuz. Her sene aynı gübreyi veriyorsunuz. Buğdaya da, Arpaya da aynı, Ayçiçeğine de aynı gübreyi veriyorsunuz.
Bu doğru değil. Niye? Bu toprakta ne kaldıysa bilmeniz lazım, diğer yıl ekin zamanı ayçiçeğinin neye ihtiyacı varsa onu vereceksiniz. Toprakta kalanı bilin. Öyle mi? Öyle.
Nasıl olacak bu? Toprak analiz olacak. Toprak analiz oluyor, her tarlanın nüfus kâğıdı çıkıyor, onu cebine koyuyor köylü, ekin zamanı geliyor, ne ekeceksin patates, ne ekeceksin buğday, ne ekeceksin ayçiçeği. Karnede ne yazıyor, ayrı ayrı şeyler yazıyor. Ayçiçeğin aldığı derinlikle, havucun derinliği aynı değil. Birinin kökü 30 santimetreye giriyor, birinin kökü başka, biri de üstten alıyor. Demek ki toprağın kümülatif olarak ne olduğu, içinde neler olduğunu bileceksin ve onun eksiğini vereceksin. Bakıyorlar, biz bunu yapamayız diyorlar. Niye diyorlar. E, bu tuz biber gibi. Biz bunu yapamayız, mahsul de alamayız. Bizim Hamit biraz deli doludur. Peki diyor, bölün tarlanızı ortadan ikiye. Burada yazdığı gibi ver. O kadar! Eğer eksik alırsan gidelim notere, ben sana varlığım olduğunu ispat edeceğim, bunu ödeyecek gücüm de olduğunu ispat ederim, giderim notere ben senin ektiğinin daha fazlasını vereceğim. Akşam kahvede oturuyorlar, ayıp yaff bunlar bize çok yardım etti diye konuşurken, hepsi bölüşüp yapmaya karar veriyorlar. 4 kişi razı oluyor ve o sene az verilen yerde çok mahsul, çok verilen yerde az mahsul elde ediliyor. Türkiye Cumhuriyetinde tahlil laboratuarları vardı ama çalışmıyorlardı ama şimdi çalışıyorlar. Ve yetiştiremiyorlar. Özel laboratuarlar kuruldu. İşte bak görüyorsun bak, soruyorsun bana! Türkiye‘nin tarihi değişecek böyle. Bütün dünyada 30 yılı geçti, sürmeden tarım yapılıyor. Kurumasını engelliyor. Kurutmuyorlar. Açıyorsun üstteki toprağı, verimli humusu aşağı döndürüyorsun, kaldırdığının göbeğini açıyorsun, hem de kurutmaya bırakıyorsun!!! Ben açtım senin bağrını, hadi bakalım çabuk kuru da, biz orada buğday ekelim. Olur mu öyle saçma şey! Bunu bilmiyordu köylü. Biz bunu öğretmeye başladık. Ama sen de bu bilgileri okursan, bunları vermeye başlayacaksın onlara. Çünkü senin hedefin Türk toplumuna hizmet etmektir. Bu fırsatı okuyarak bulacaksın. Benim okuduğum gibi. O vakit sen de bambaşka bir Pınar olacaksın. Akşam yattığın zaman huzur içinde uyuyacaksın. Çünkü içinde hiç endişen olmayacak. Bir en büyüktür. Bir yoksa iki olamaz. İki yoksa üç, üç yoksa dört olamaz. O halde bir en güçlü ve en büyüktür yeter ki inansın. Mahatma Gandhi‘nin nesi var idi? Koskoca imparatoru kovdu. Nesi vardı; İplen bağladığı bir gözlüğü, sandaleti, hasırı, beyaz bir bezi, bir de değneği, bir de yanından ayırmadığı keçisi. Neyi vardı; İnancı. Bir tek silah patlatmadan, güneş batmayan imparatorluğun kıçına vurdu tekmeyi gönderdi. Bir tek kişi. O halde bir en büyüktür. Daha ne örnekler vardır. Okursan! Bak, Rachel Carson da bir kişiydi.
Pınar Dağ: Tek olmak çaresizlik değil yani
Hayretin Karaca: Evvela yapacağına inanacaksın. Ben seni dinledim Pınar evladım. Sen yardım etmek istiyorsun ulusuna. Bir şahsi menfaatin yok. Öyle dedin bana. O zaman sen çok potansiyel sahibisin. Sen neler yaparsın neler. Okursan yaparsın. Bilmiyorsun işte evladım bilsen yaparsın. Çünkü sen kendini adamışsın. Şahsi menfaatin yok. Daha ne ister Türkiye senin gibiler varken. Bulmuş işte bir kere. Çok bir şey yapmayacaksın oku! Oku, oku, oku! Sana şimdi bir kitap vereceğim. Bak şimdi, Japonya ihraç ettiği pirincin yüzde 70‘ini ithal etmek zorunda kalmış. Seneler gelmiş ve dünyadaki pirinç sıkıntısı, ürün azlığı dolayısıyla ithalatını yapamamış. Parası olmuş ama ithal eden olmamış. Sonra Japonya kendi çiftçisine destek vermeye karar vermiş. Bütün dünyada böyledir bu. Kimi sene yüzde 3‘e kadar, kimi sene yüzde 40’a kadar mahsule destek veriliyor. O seneye mahsus veriliyor. Bir daha verilmiyor çünkü o sene kıtlık olmuş. Devlet destek vermiş. İşte Japonya‘da da böyle olunca tarıma destek veriliyor. Yüzde kaç pirince destek veriyorlar 10 senedir Pınar evladım, hadi bir tahmin et?
Pınar Dağ: Bilmiyorum ki. % 70? % 80?
Hayrettin Karaca: O kadar da atma canım.
Hadi Pınar evladım şurayı oku. Atladık, atladık, kitaba dönelim. İstersen sen oku istersen ben okuyayım, bakalım okuman yazman var mı birde onu öğreneyim? Şuradan şuraya oku.
Pınar Dağ: Peki
“Bu fiyat hipotezini sınamanın belki de en iyi yolu Japonya’da olanlara bir göz atmaktır. Japonya Hükümetinin pirinç fiyatlarına uyguladığı süspansiyon dünya pazarı üretimlerinin 6 katıdır. (Hayrettin Bey burada, büyük bir şaşkınlıkla neee!! Yüzde 600‘mü, hani yüzde 70 idi. Okumaya devam ediyorum) Bu ülkede pirinç yatırımını üretmek çok karlı bir yatırımdır. Gelgelelim bütün çabalara rağmen, Japon çiftçiler bilimsel açıdan bilgili, çalışkan ve ucuz kredi imkânlarına sahip olmalarına rağmen, son 10 yıldır pirinç üretimini başaramamışlardır. Sürekli verim arttırıcı yeni teknikler arayışı içindedirler. Ama ne tarımsal araştırma merkezlerini ne de tohum sağlayan şirketlerle birlikte nede gübre üreten şirketlerin bir yardımı dokunmaktadır. Son yıllarda tahıl üretimlerini iki katı ya da üç katı arttırabilen çok az ülke gelecekte, mevcut tehlikeleri kullanarak bir artış sağlayabilecektir. Bu ülkelerin çoğu ya mümkün olan en çabuk ve kolay verim artışını zaten elde etmiştir. Ya da böyle bir artışa olanak tanıyacak doğal koşullarına sahip değildir.”
Hayrettin Karaca: Değildir!!! Şimdi sen öğrendin açlığa doğru hızla gittiğimizi. Japonya‘nın parası var evladım. Yüzde 70 değil yüzde 600 destek veriyor. Ama 10 senede bir şey alamıyor. İşte okuyunca daha iyi göreceksin ki varsıl ülkeler yoksul ülkelerden toprak satın almaya başladı. Çünkü kendi ülkelerinde toprak güç kaybetti. Bugünkü aşırı sulama, aşırı gübrelemeyle, aşırı ilaçlamayla da o toprağın canını alacak. Ama işte 10 sene sürebiliyor işte. Daha fazla sürdüremezler. Çünkü para için orayı tutuyor. İşte çok alayım diye basacak gübreyi, basacak suyu, basacak ilacı
Pınar Dağ: Toprak ölecek
Hayrettin Karaca: Evet, toprak ölecek. Ama onun umurunda değil. Çünkü diyor; PARAM VAR BENİM PARAM, DÜNYAYA NE OLURSA OLSUN BENİ İLGİLENDİRMEZ senin paran var ama Pınar ile Hayrettin var haberin olsun! Sana ben, yılda 1 trilyon 344 milyar dolar silah için para harcatmam. Ne yapacakmışsın! Ben ihtiyacım kadar tüketirim, bugün eğitim ve sağlık vergimi devlete veririm, silaha param yetmez. O halde Pınar ile Hayrettin dünya barışını kurar. Silah yoksa ne yapacak adam, razı olacak. İşte bunu biz yaparız. Yaparız biz.
Şurada üstte bir kitap var, onu bir ver. Beyaz kitap. Şimdi biliyorsun Porto Alegre‘de (12. yıla girdi) Dünya Sosyal Forumu yapılıyor, orada “Başka Bir Dünya Mümkün” aranıyor. (Elindeki kitap bunu anlatıyor.) Ama ben bununla aynı fikirde değilim. Üye değilim, gitmiyorum da ancak yazılanları anlıyorum. Bilgi almak için üye olmak şart değil. Öyle bir şey yok. Bu sene Güney Amerika ülkelerinin hemen hemen hepsi, bu işte yeni bir yaşam tarzı hedefiyle katıldılar. Devlet liderleri katıldı. Şimdi bunu okumadan sana bir şey daha söyleyeceğim. Küba, 80 yıldır (öyle hatırlıyorum) bir ambargo altında. Ambargo koymuş Amerika. Niye? Senin kafan, benim kafama uymuyor. Sen komünistsin, sosyalistsin dünyada yaşama şansın yoktur diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Hürriyet var mı, demokrasi var mı VAR öyle düşünmüş adam! Sana düşman olabilir mi? Bir silahı var mı? YOK. Bugün Küba‘da aç insan yok. Yüzde 99, 99,99 herkes okuma yazma biliyor. Ve doktor ihraç ediyor dünyaya.
E, sağlığı yerinde, doyuyor, eğleniyor, şusu var busu var ama zengin değil. Ama aç değil. Hangisini tercih edersin. Hem de gelecekten de kaygın yok. Aman ne olacak benim iki apartmanımın yerine dört olsun da, torunuma, şuna buna bırakayım diye bir şey yok. Emniyeti var, huzuru var ama Rusya‘da ki sosyalizm tabii ki çok kötü örnekler verdi dünyaya. Burada Mihail Gorbaçov’un kitabı var. 1930’lu yıllardaki çekilen sıkıntıları toprağın yanlış kullanılmasını anlatır. Şimdi toprağın da canlı olduğunu da biliyoruz, içindeki elementleri de biliyoruz. Bunların arasında denge bozulursa iyi şeyler olmaz. Mesela bugün Kuzey Hollanda’da ve Kuzey Almanya‘da fazla gübreden toprak nitrat bağlamış.110 metre suyun içinde nitrat var. Azot var. Hayvan fazlalığından geliyor. Şimdi Hollanda domuz adedini yüzde 25 kıstı. Ama kalan domuz üretiminden de gübrenin çaresine bakıyor. Et yiyor musun et? Pınar‘a soruyorum Pınar’a!
Pınar Dağ: Ah bana mı? Evet, evet yiyorum!
Hayrettin Karaca: İyi! Afiyet olsun! Bak orada bir kitap var daha sonra onunla ilgili bilgi vereceğim. Bak 1 kilo et için 7 kilo tahıla ihtiyaç var. 1 kilo et 7 kilo ile denklersen bir kişiyi 2 ay besleyebiliyor. 1 kilo et için 3 ton suya ihtiyacımız var. 30 bin kalori enerjiye ihtiyacımız var. Afiyet olsun! Ve dünyadaki küresel ısınmaya da dış tetkikleri metan gazıyla da katkıda bulunuyor. Tabii ki genç çocuklarımıza et vereceğiz!
Pınar Dağ: Ne yiyelim? 
Hayrettin Karaca: Yiyin efendim ama 110 kilo yiyor Amerikalı. Ama Hindistan 3 kilo yiyor. Çin 26 kilo yiyordu o da 50 kiloya çıkaracak. 1 milyar 300 milyon; 56 kiloya çıkartacak. 280 milyonluk Amerika 112 kiloya çıkartacak. Şimdi gelelim bu kitaba. Diyorsundur niye bunları bu kadar anlatıyor Hayrettin bana. O kadar zamanını bana ayıracağını umut etmiyordum. Bak, Hayrettin ispat etti ihtiyarların çenesi düşük oluyor derler ya onu ispat etti şimdi .
Pınar Dağ: Rica ederim
Hayrettin Karaca: Şimdi Dünya Sosyal Forumu üyesi Susan George‘un kitabı bu. Başka bir dünya mümkün, eğer “Ben bunu okuyorum. Bana verdiği görevler bana çok ağır geldi. Ben bunu vallahi yapamam. Ne yazmış buraya. Ama hakikaten mümkün mü? Bana göre cevap evet, eğer. Dur bakalım eğer, eğer, eğer! Bu kitap her şeyi değiştirecek olan eğer‘e adanmıştır. Peki, ne istiyor benden. Şu son kısmı bir okuyayım ben. İstersen sen oku. Okuman da varmış zaten.
Pınar Dağ: Peki
Artık başka türlü dünya yaratmak için, bilgi sahibi yurttaşlar gerek. (Hayrettin Bey bölüyor; Rezalet! Ve devam ediyor bu kadarını da yapamam ben kardeşim, üzerimde bu kadar baskı kurmaJ
(Bir daha oku şunu.)
Artık başka türlü dünya yaratmak için, bilgi sahibi yurttaşlar gerek.( Hayrettin Karaca: Sen uyduruyorsun, uyduruyorsun, uyduruyorsun! Anladın mı şimdi niçin okumak lazım!)
Hayrettin Karaca: Bir de diyor ki, “Şiddet kullanmazsak eğer” Bu da çok zor, ne yapacağım ben! İşte okuyun çocuklar, karar verin. Ama başkasının yaşam haklarından, imkânlarından alıp götürüyorsun o vakit. Ahlaksızsın. İşte bir de böyle bak. O ne kadar ilan yaparsa yapsın, reklâm verirse versin kanmayacaksın. Ama ben bu kitapla aynı görüşte değilim. Çünkü bu kurumlardan istiyor. Ben kurumlardan bir şey olacağına inanmıyorum. Ben bireye inmek istiyorum. Ben en güçlüğüm ben, ben! Bir varsıl, bir yoksul ikili olamaz, o halde ben en büyüğüm. Yeter ki karar vereyim. Sana söyledim inandırdım mı bunu? Tamam, o zaman. Sen de diğerine inandıracaksın ve gidecek böyle. Bak ben burada bir not almışım. Bu kitabın üzerine, demişim ki bence bu konu ahlak konusu olarak algılandığında başarıya ulaşabilir. Tüketim ahlakı. Bir yerden başlamak lazımdır. İddialı olup, yola çıkıp, maşası olmak sorunu olumsuz etkiler. Kişi kimseye bağlı olmadan karar verirse mücadelenin sonu gelir. Benim felsefem bu işte Pınar. İşte ben böyle kitapların üzerine not yazıyorum. Şimdi Hayrettin sana bir örnek verecek. Bunun görevi beni ısıtmaktır değil mi? (Hayrettin Bey, ortası yırtılmış ancak ilk gün ki gibi pamuksu dokusunu yitirmemiş ekose atkısını gösteriyor bana.) Hala sıcak tutuyor beni. Umurumda değil! Ama niçin yapıyorum bunu, başkalarının hakkını tüketmeye hakkım yok benim. Şimdi sana batı medeniyeti hakkında bilgi vereceğim. Bana göre batı canavardır. Bosna‘da harb oluyor, açlık yoksulluk, sefalet, ona karşı, varsıl ülkeler ilaç yardımı yapıyorlar. Bunu sana hediye olarak veriyorum. Ama önceden bir doktora git asabına baktır, sonra oku.
Pınar Dağ: Tamam  İçimden okuyorum.
BOSNA’YA YARDIM OLARAK GÖNDERİLEN ZEHİRLİ, ATIK MADDELER
İlaç ve kimyasal madde üreten şirketler, kullanılamayan ilaçları ve tehlikeli atıkları, savaşta zarar gören bölgelere insani yardım adı altında göndermek suretiyle, bu maddeden kurtulmanın yollarını buldular. Devam ediyor
Hayrettin Karaca: Şaşırma işte! Almanlar ilaç diye yollamış bunu. Üzerine de hediye diye yazmışlar paketlerin. Şu satırları da oku, rahat rahat oku. Okumak günah değil.
Pınar Dağ:
IMF ve OECD verilerine göre, devletin ekonomideki payı 1937 -1997 yılları arasında; ABD’nde % 8,6 dan % 32,3’e, İngiltere’de % 30’dan %41’e, Almanya‘da %42,4’den %49’a, Fransa’da % 29’dan %54,3’e, Japonya’da ise % 25,4’den %35’e çıkmıştır. Oysa Türkiye’de devletin ekonomideki payı, 1937 yılında % 80’ler düzeyinde iken 1997 yılında %26,6’ya düşmüştür.
Hayrettin Karaca: Kaynak nedir kaynak?
Pınar Dağ: Kaynak: IMF Economic Outlook, June 1998, OECD Analytical Databank.ak Bildiren Nisan 2001,Sayı 33
Hayrettin Karaca: IMF, bak kendisi yazmış bunu. Bak evladım okumuyorsunuz, okuyun ve ülkenizin kıymetini bilin. Senin gibi kendini adamış amatör birinin buna çok ihtiyacı var. Sen bir canavar olursun, hem de daha gençsin. Ama bilgi sahibi olursan bir Rachel Carson olursun sen. Senin abideni dikerler bilmem ne ancak ülken için var olursun. Zaten varsın ama enerjini arttır. Oku bak daha neler göreceksin. Bir de, “ülkeyi kim yönetiyor, kimlere biz oy vermişiz.”Sene 1985 Veli Göçer, hapse attılar, 18 yıl içerde kaldı. Çıktı mı çıkmadı mı bilmiyorum!! Al şunu oku.
Pınar Dağ:
Veli Göçer 18 yıl hapse mahkûm olmuş. TBMM tutanaklarından Tarih 2 Mayıs 1985. Tek başına ANAP iktidarı dönemi. Mecliste bir yasa tasarısı görüşülüyor.
İmar Yasası
Halkçı Parti Kayseri Milletvekili,1948 doğumlu, inşaat mühendisi, Mehmet Uner ve arkadaşları tarafından verilen önerge:
“Yapı ruhsatı almak için dilekçeye zemin etüdü projesi (arazinin deprem yapısına göre yapı uygunluğu belirten bilimsel rapor) eklenmesi zorunludur.”
Başkan: Komisyon üyeleri ve hükümeti bu önergeye katılıyor mu efendim?
Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanı İbrahim Özdemir( İstanbul)
Katılmıyoruz efendim.
Devlet Bakanı Kazım Oksay(Bolu):
Katılmıyoruz efendim.
Bunun üzerine önerge sahibi Mehmet Uner yine söz alır:
“Her yerleşim yeri doğal çevrenin bir parçasıdır. Düzenli, dengeli ve sağlıklı yerleşimin baş koşulu, yer seçiminin uygun yapılmasına bağlıdır. Yasa tasarısında jeolojik özelliklerin göz önüne alınmadığı görülmektedir. Oysa ülkemiz doğal afetler açısından böylesine bir ihmalin sonuçlarına katlanır gibi olmadığını yaşayarak öğrenen ve bunu en iyi bilen ülkelerden biridir. Ülkemiz doğal afetler ve jeolojik nedenlerden kaynaklanan ve yarattığı sonuçlar açısından da doğal afetlerin en acımasızı olan depremlerin yoğun olarak yaşandığı ülkelerden biridir.
Yüzde 92‘si deprem bölgesi olan ülkemizde, nüfusun yüzde 95’i deprem tehlikesi altında yaşamaktadır. Sanayimizin yoğun olduğu kentlerimizin yüzde 75’i, barajlarımızın yüzde 41’i birinci ve ikinci derecede tehlikeli deprem bölgelerinde yer almaktadır. Bu verilere ülkemizde bir yılda 1,1 yıkıcı deprem olduğunu da eklersek, bu konuda ciddi kuralların konulmasının ne kadar zorunlu olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Ülkemizde sadece son 45 yılda depremlerden 60.000 kişi hayatını kaybetmiş,400.000 konut yıkılmıştır. Yalnızca depremlerin yol açtığı ekonomik değer kaybının en az 15 Atatürk Barajı‘nı yapabilecek boyutta olduğu anlaşılır. Depremin ülkemizde yol açtığı zararlar Japonya’ya oranla 30 kat daha fazladır. Bu bize, çevre planlamasında jeolojik bilgilerden yararlandığımız takdirde zararımızın 30 kat azaltılabileceğini gösteren somut bir örnektir.
Bu durumu yaratan en önemli neden, jeolojik incelemeler sonucu sakıncalı görülen yerlerin yerleşime açılmasıyla, jeolojik inceleme yapılmaksızın iskâna izin verilmesi olgularıdır.”
Başkan: Sayın Uner, toparlayınız lütfen!
Mehmet Uner:
Devamla
“İl ve ilçe imar işleri kurallarında jeoloji mühendisliği disiplininin temsil edilmesi yanında, belediyelerde jeoloji mühendislerinin istihdamına geçilmesi sağlanmalıdır. Bu hizmetlerin İmar Yasası kapsamına alınması önemlidir”
Başkan:
Sayın Uner lütfen tamamlayınız. Zamanınız üç dakikayı geçiyor. Müsamahamızı kötüye kullanmayın.
Mehmet Uner:
Devamla
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Başkan:
Teşekkür ederim. Önergeyi oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler? Kabul etmeyenler?
Önerge kabul edilmemiştir!
Ölende mi, öldürende mi, öldürtende mi kabahat?
Veli Gökçek‘e 18 yıl, ya bunlara?
Dolgun bir maaşla, cilalı ceylan derisi koltuk!
Hayrettin Karaca: 1985 bu tarih. 1992, 1999 depremden bu adamlar sorumlu değil mi? İşte imkân bulursanız, o bilgisayarlarınızdan bunlara ulaşabilirsiniz. Mümkün olduğu kadar TBMM‘nin bilgilerini basıp koy bir yere. Dosyala. A Grubu, B Grubu, C grubu diye ayır. İşte o vakit canavar olursun canavar. Senden korkarlar. O kız var ya o kız Pınar, çekeceğimiz var bu kızdan derler. Bak burada State of the world var, dünyanın durumu adlı kitap. Biz bunu her sene yayımlıyoruz, kaynak da yazdım buraya bak o kaynakta Amerika’da yazılan State of Word’ün Türkçesi. Deprem ile ilgili. Ama ben sana yavaş yavaş kitaplar vereceğim. Hadi sen sor ne soracaksan?
Pınar Dağ: Sorularımın hepsini sormadan yanıtladınız hatta ziyadesiyle zaman ayırdınız. Teşekkürler gerçekten…
Hayrettin Karaca: Rica ederim. Biliyorsun Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ile Kanal B‘de Giderayak adlı bir programımız var. Onunla biraz şaka maka derken topluma bir görev veriyoruz. Mesela bugün ben Pınar’ın yerinde olsam Başbakan‘a topraklarımızı sat diye seçmedim. Vekil olarak vekâlet verdim sana ama ben o cesareti vermedim sana, bunu nerden buluyorsun? Devlet toprak satar mı hem de yabancılara. Yazıklar olsun sana. Altında vatandaşlık numaranı da yazıp, imzanı yazar gönderirim. İşte yarın komşuna, apartmanda bulduğun yakınına yazdırırsın ama aynısını yazdırmazsın, ablana, teyzene, akrabana, sevdiklerine bütün herkese bunu anlatırsın. Başlarsın bir yerden. Çalıştığın yerdekilere herkese yazdır. Bak biz TEMA olarak 1 milyon küsur imza topladık 2/B’ye karşı bir imza topladık. Ama hiç faydası yok hiç hiç! Ama eğer biz topluma inseydik, toplumun 500 bin kişisi etki gösterseydi o daha etkili olurdu. Sen bir vatandaş olarak görevini yapıyorsun, benim beklediğim bu. Suçluyuz, suçlusun, suçluyum, suçlular! Çünkü ben ülkenin varlığına ortağım ama ben ülkemin sorunlarına ortak değilim.
Pınar Dağ: Bence gerçek bir mühendislik çalışması yapılıyor üzerimizde, uyuşturuluyoruz galiba!
Hayrettin Karaca: Hayır, hayır, hayır! Ben 9 senedir televizyon seyretmiyorum. Bazı zamanlar arkadaşlarım beni seyret, şu programı bir seyret diyor, o da 3 kere ya da 5 kere oluyor. Televizyon açmasını bilmiyorum hatta açtırıyorum. İzleyemiyorum.
Pınar Dağ: Ben de televizyon izlemiyorum (diyerek atıldıysam da yine gözüne girdiğimi sanmıyorum. Oku oku ve oku diyor da başka bir şey demiyor)
Hayrettin Karaca: Okuyun evladım okuyun!