Unutup gülümsemen çok daha iyi

İlk geçliğinde vazgeçti güzellikten,
Umuttan, sevinçlerden, hoş davranışlardan vazgeçti;
Gözlerini kapadı boş özentilere bakmasınlar diye
Ve acı gerçeği seçti.
*
Kıpırdama dur, kıpırdama dur kırılan yüreğim;
Kıpırdamadan dur ve kırıl;
Yaşam ve dünya ve kendi benliğim,
Bir düş uğruna değişti.
*
Aşk için iş işten geçti, sevinç için, geçti;
İş işten geçti, iş işten geçti.
*
Ama kendi benliğine kendi bağladığın zincirden kim kurtaracak seni? 
Hangi yürek dokunacak yüreğine? Hangi el eline? 
*
Yüreğimi elime aldım
-Ah sevgilim, ah sevgilim-
“Düşeyim ya da ayakta kalayım” dedim,
“Yaşayayım ya da öleyim,
Ama beni bir kez olsun dinle
-Ah sevgilim, ah sevgilim-
Bir kadının sözleri güçsüzdür ne de olsa,
Sen konuşacaksın, ben değil.
”Yüreğimi eline aldın
Dost bir gülümsemeyle;
Eleştiren gözlerle inceledin onu,
Sonra bir yere koydun.
“Daha olgun değil” dedin,
“Biraz beklemek yerinde olur.”
Sen onu yere koyarken kırıldı,
Kırıldı ama, belli etmedim.
Sözlerine gülümsedim.
*
Yüreğimi elime alıyorum,
-Ah Tanrım, ah Tanrım-
Kırık yüreğimi elime alıyorum.
Sen gördün, sen yargıla.
Ateşinde yüreğimin altınını arıt,
Cürufundan temizle.
Evet, tut onu.

Yüreğimi elime alıyorum,
Ölmeyeceğim, yaşayacağım.
Senin yüzünün önünde duruyorum;
Çünkü benim gibilerini sen çağırırsın kendine.
Neyim varsa getiriyorum sana,
Her şeyimi veriyorum sana.
Sen gülümsersen, ben de şarkı söylerim.
Fazla sorgu sual da etmem
*
Anımsa beni ben gidince,
Tâ uzaklara, sessiz ülkeye gidince,
Artık benim elimi tutamayınca
*
Unutup gülümsemen çok daha iyi,
Anımsayıp dertli olacağına.
*
Ama düşlerimde bana geri gel ki
Ölümün soğukluğunda öz yaşamamı yaşayayım yeniden.
Düşlerimde bana gel ki,
Sana nabza karşı nabız, soluğa karşı soluk vereyim.
Alçak sesle konuş, eğil bana doğru,
Eskiden olduğu gibi sevgilim, çok eskiden.
*
Ey toprak, ağır bas gözlerinin üstüne;
Gözlemekten bıkmış tatlı gözlerini mühürle, toprak;
Sıkı sıkı sar her bir yanını,
Uyuyor sonunda, dert, kargaşa bitti;
Uyuyor sonunda, savaş, dehşet geçti;
Uyuyor sonunda, düşsüz bir uykunun içine kilitli.
*
Ben yaşarken beni sevmedi; ama ölünce
Acıdı bana. Benim bedenim soğukken,
Onun bedeninin sıcaklığını düşünmek çok tatlı!
*
Ben ölünce sevgilim,
Hüzünlü şarkılar söyleme bana;
Güller dikme mezarımın başına,
Gölgeli selviler de.

Üstümdeki yeşil çimen ol,
Sağnaklar ve çiğ taneleriyle ıslak.
Ve canın isterse anımsa,
Unut canın isterse.
Gölgeleri görmeyeceğim,
Yağmuru duymayacağım,
Bülbülü dinlemeyeceğim,
Acı çekercesine öterken.

Ve ne azalan, ne de artan
Alacakaranlıkta düşler göreceğim.
O zaman anımsarım belki,
Unuturum belki de.
*
Yüreğim öten bir kuş gibi,
Yuvası sulak bir filiz.
Yüreğim bir elma ağacı gibi,
Eğilen dalları meyvayla yüklü.
Yüreğim gökkuşağı renkli bir deniz kabuğu gibi,
Huzurlu bir denizde oynayan.
Yüreğim bütün bunlardan daha sevinçli,
Çünkü sevgilim bana geldi.
Christina Rossetti

İdea’nın Aynası

Madem ki çaresi yok, gel öpüşüp ayrılalım.
Hayır, bitti benim için; sana verecek bir şeyim yok artık:
Ve seviniyorum, evet, tüm yüreğimle seviniyorum,
Böyle tertemiz özgür kılabildiğime kendimi.
Sonsuza değin ayrılmak üzere el sıkışalım, tüm yeminlerimizi yok edelim,
Ve günün birinde gene karşılaşırsak, eski sevgimizden bir tek zerrenin kaldığı
Ne senin yüzünden anlaşılsın, ne benimkinden,
Şimdi Aşkın son nefesinin son solumasında,
Nabzı düşen Sevda suskun yatarken,
Sadakat onun ölüm döşeğinde diz çökmüşken,
Saflık onun gözlerini kapatırken,
Şimdi herkes ondan umudunu kestikten sonra,
Sen istesen, ölümden kurtarıp onu kavuşturabilirsin yaşama.

Michael Drayton
Mina Urgan
İngiliz Edebiyatı Tarihi / YKY

Lord Byron

Yaşadıklan sırada, birinci ve ikinci kuşak Romantikler arasında en ünlü şair, daha doğrusu özellikle Avrupa’da tek ünlü şair, Lord Byron’du. Goethe, Byron’un ölümünden bir yıl önce, kendi yanında ancak Byron’a yer verebileceğini söylemişti. 1 859’da bir Ingiliz edebiyatı tarihi yazan tanınmış Fransız eleştirmeni Hippolyte Taine, William Blake’in adım bile anmazken, Wordswonh’ü, Coleridge’i ve Keats’i bir iki türnceyle başından savarken, Byron’a upuzun bir bölüm ayırmıştı. Kendi ülkesinde de Byron’a duyulan hayranlık akıl almaz boyutlara varmıştı. Gerçi onu beğenmeyenler vardı. Alay ederek, ondan “Lord Hazretleri” ya da “Soylu Lord” diye söz eden, çağın en önemli eleştirmeni Hazlitt, şiirlerinin basmakalıp düşünceler ve duygulardan oluştuğunu söylemiş ve onu bir “sublime coxcomb” (yüce bir züppe) diye tanımlamıştı. Deneme yazarı Charles Lamb mektuplanndan birinde, Byron’un kişiliğinden hiç hoşlanmadığım, şiirlerini de pek beğenmediğıni açıkladıktan sonra, “he is great in so little a way” (o kadar küçük bir biçimde büyüktür ki o) diye eklemişti. Keats ölmek üzere deniz yoluyla ltalya’ya gittiği sırada, Byron’un bir fırtınayı betimlemesini tam okurken, bindiği gemı gerçek bir fırtına ya tutulunca, Byron’a içerleyerek şöyle demişti “This is paltry originality which consists in making solemn things gay and gay things solemn and yet it will fascinate thousands” (Ciddi şeyleri alaya almak, alay edilecek şeyleri ciddiye almaktan başka bir şey olmayan emipüften bir özgünlük onunkisi; ama binlerce kişiyi büyüleyecektir gene de). Bu tür bir öz-günlük gerçekten de o sırada büyülüyordu binlerce kişiyi. Oysa her zaman büyük bir yapıt sayılacak olan Don]uan ve Ch ilde Harold’un bazı bölümleri bir yana, Byron bugün pek okunmaz. Oteki Romantık şairler sürekli incelenirken, onu inceleyen yazılar da çok az sayıdadır.

Wordsworth, Coleridge, Shelley ve Keats’in yazdıklarında, bir şiirın gerçekten şiirsel sayılmasını sağlayan özellikler çok belirgindir Byron ise, bu özelliklerden yoksundur genellikle. Onun gerçek yetenekleri Don ]uan gibi alaycı, şakacı, hafif şairlerinde meydana çıkar Gelgelelim Byron yüce ve şiirsel sayılan ağırbaşlı yapıtları sayesinde, yani yanlış nedenlerden ötürü uzun süre beğenilimiştir Oysa T. S. Eliot’un da belirttiği gibi, onun bu ağırbaşlı yapıtları, çoğunlukla kulağa hoş gelen, ama anlam derinliğinden yoksun, sıradan şıirlerdir. Şiirin yoğun olmasını, özümsenmiş olmasını isteyenleri hayal kırıklığına uğratır Byron. Çünkü onun şiirlerini özümserneye kalkarsak, pek bir şey kalmaz elimizde.

Byron’un bu görülmedik ününün gerçek nedeni, şiirleri değil, renkli yaşamının ve çarpıcı kişıliğinin. o yaşarken de, öldükten sonra da herkeste büyük bir merak uyandırmasıdır. lşte bu yüzdendir ki, onun şiirleri üzerine değerli sayılabilecek incelemeler çok enderken, yaşamı üzerine şimdiye değin yığınla kitap yazılmıştır ve hala da yazılmaktadır Çeşitli skandallara adı kanşan, ama Yunanıstan’ın bağımsızlığı uğruna otuz altı yaşında can verecek kadar yiğitlik gösteren; topal ama dünya güzeli olan; tüm Avrupa’da neredeyse Napoleon kadar adı geçen bu Ingiliz lordunun çekiciliğine karşı koymak, anlaşılan çok güç geliyor yaşamöyküsü yazarlanna. Bu yaşamöykülerini okuyanlar da, Byron’un kendisini şiirlerinden daha ilginç buluyorlar herhalde. Şiirlerini okuyacaklan yerde, meraklı bır romanmış gibi, onun yaşamöyküsünü okumayı yeğ tutuyorlar Herkesin yaşamının biraz roman olduğu söylenir, ama Byron’un yaşamı herkesinkinden daha fazla romandır Bu yüzden de öteden beri romanlara konu olmuştur. Örneğin, Lady Caroline Lamb 1 8 1 6’da , yani Byron ölmeden çok önce Glenarvon adı metelik etmeyen bir roman yazdı. Bu roman l 865’te The Fatal Passian (Uğursuz Tutku) adıyla yayımlandı. Lady Lamb, Byron’a öyle çılgınca aşıktı ki, söylendiğine göre, l 824’te Byron’un şatosuna yakın bir köye götürülen cenazesiyle bir rasiantı sonucu karşılaşınca, temelli aklını yitirmişti. Thomas Love Peacock gene Byron’un ölümünden önce çıkan alaycı Nightmare Abbey’ye (Karabasan Manastın) ve Vıctoria Çağı’nın en ünlü başbakanı Benjamin Disraeli l837’de yayımladığı Venetia’ya, Byron’dan esinlenen kişiler sokmuşlardı. Günümüzde bile Derek Marlowe, Byron ile Shelley’nin Leman gölü kıyısında geçirdikleri ilginç yazı, Byron’un genç hekimi Dr. john Polidori açısından anlatan A Single Summer with L.B. (L.B. ile Bir Tek Yaz) adında bir roman yazdı.

Romantikler arasında en benmerkezci ve en öznel şair olan Byron, kendi kişiliğini ya da kendi kişiliği olarak benimsenmesini istediği belirli bir tipi her şiirinde işleyerek, “Byronic Hero” (Byron’vari kahraman) dediğimiz çok renkli bir insan portresi çizmişti. Byron’vari kahraman ikiyüzlü bır toplumun haksızlığına uğrayıp, insanlarla tüm ilişkilerini kesmiş, yalnızlığı seçmiştir. Soylu ve gururludur. Hiç kimsenin bilmediğı ve bilemeyeceği bir giz yüzünden korkunç acılar ve vicdan azabı çeker; yani eski deyişle “muzdarip bir ruhtur”. Hem herkesi hor görür ve dünyaya meydan okur, hem de birkaç kişiye derin bir sevgi besIeyecek kadar duyarlı dır. Çevresini saran giz havası ve kişisel çekiciliği sayesinde karşılaştığı her insanı büyülemektedir.

lşin en ilginç yanı şudur ki, Byron kendi yarattığı bu tipe elinden geldiğince benzeyebilmek amacıyla, kısa süren ömrü boyunca büyük bir çaba göstermiş, benzerneyi başarmıştır da. Onun şiiri yaşamının bir ürünü değil de , tam tersine, yaşamı şiirinin bir ürünüdür sanki. Byron bu konuda o kadar ileri gitmiştir ki, belki de hiçbir zaman işlemediği korkunç bir günahı işlediği havasını isteyerek ya da istemeyerek yaratmış; tıpkı Byron’vari kahramanlar gibi, gerçekten de toplum dışına atılmıştır bu yüzden. Recollections of the Last Day s of Shelley and Byron’u (Shelley ile Byron’un Son Günleri Uzerine Anılar) yazan Trelawny’ye bakılacak olursa, Byron öldüğü yıl, gerçekten işlediği çok az sayıda günaha değil, şimdiye değin daha çok günah işlemediğine pişman olduğunu söylemişti. Demek ki, Byron şiirlerindeki başkişilere -Manfred’lere, Lara’lara, Conrad’lara ve öteki gizemli suçlulara- daha çok benzeyebilme fırsatını kaçırdığına üzülüyordu. lşin asıl olumsuz yanı, bu değişik kişilerin, küçük ayrıntılar bir yana, hep aynı kişi olmalarıydı. Öteki Romantikleri önemsemezken Byron’a hayran olan Taine bile , onun gibi büyük bir şairin hayal gücünün böylesine sınırlı olmasına, hep aynı başkişiyi çizmesine hayıflanır.

Çağımızın büyük şairi T. S. Elıot, acı çeken insanla yaratan sanatçı arasında kesin bir sınır çizmiş; sanatçı ne kadar az kişisel olursa, o denli değer kazanacağı görüşünü savunmuştu. Byron ise, bunun tam tersini yaparcasına, şiirlerinde kendi kişisel duygularını, kendi kişisel acılarını sömürüyormuşçasına bir yol seçmiştir kendine . lşte bu yüzdendir ki, T. S. Eliot, Byron’un yaşamında da, şiirlerinde de lanetlenmiş bir Satan rolüne soyunmasını, hatta neden lanetlerrmesi gerektiğini neredeyse kanıdareasma bir tutum benimsemesini ayıplamaktan kendini alamaz; onu sahnede oynadığı rolün aynını özel yaşamında da oynamak için büyük çaba harcayan bır oyuncuya benzetir. Gerçekten de Byron, Matthew Arnold’un “La Grande Chartreuse” şiirinde dediği gibi, Avrupa’nın bir ucundan öteki ucuna “the pegeant of his bleeding heart” (kanayan yüreğinin gösterisini) sergilemektedir.

Thousands counted eveıy groan,
And Europe made his woe her own.

Binlerce hişi iniltilerini birer birer sayıyor,
Avrupa onun nederini hendi hederi biliyordu.

Arnold’un bu dizeleri yazarken, kendini böyle sergilediği için Byron’u T. S. Eliot gibi ayıpladığını sanmak yanlış olur. Çünkü Victoria Çağı’nın bu ünlü şairi ve eleştirmeni, Byron’un şatosu Newstead Abbey üzerine yazdığı başka bir şiirde , şairin derdini bir “titan agony” (titan’lara özgü bir can çekişme) sayar ve böylesine yüce bulduğu bir acının gözler önüne serilmesini ayıplamak aklından bile geçmez.

Bu durum karşısında, çözümlenmesi gereken bir sorunla karşılaşırız: Byron gözler önüne serdiği bu yüce acılan gerçekten duymakta mıydı; kanıyar görünen yüreği gerçekten kanıyar muydu? Yoksa Byron poz mu yapıyor, rol mü oynuyordu. Bir çok eleştirmene göre , Byron yaşamında da, şiirlerinde de, yüzünü değişik ve çok çarpıcı maskelerle örterek, gerçek kişiliğini her zaman gizlemiştir. Byron’viiri kahramanı yaratırken, hep kendinden söz eder gibi şiirler yazmıştır; ama Jean-Jacques Rousseau’nun Confessions’da içini döktüğü anlamda, hiçbir zaman sır vermemiş, gerçekten içini dökmemiştir. lşte bu yüzdendir ki, Byron’un yığınla yaşamöyküsü olduğu halde, bunlarda yazılanlara güvenemeyiz; çünkü yüzüne değişik maskeler takarak yaptığı monologlar olabilir bunlar da. Gerçek kişiliğini olduğu gibi yansıtmak açısından ancak Memoirs’larına (Anılar) güvenebilirdik belki. Ne yazık ki, bunları yakın arkadaşı lrlandalı şair Thomas Moore’a bırakmış, Moore da bilinmeyen bir nedenden ötürü Byron’un anılarını yakıp yok etmişti.

Asıl adı George Gordon olan Byron, 22 Ocak 1 788’de dünyaya geldi. Lord unvanını taşıyan yakın bir akrabasının ölümü üzerine, Byron adı ve lord unvanı ona geçti. Böylece on bir yaşındayken Lord Byron oldu. Soyunda kurallara ve yasalara karşı çıkmış belalı adamlar vardı. Örneğin dedelerinden biri, düelloda ailesinden birini öldürmüş, Lordlar Kamarası’nda cinayet suçuyla yargılanmıştı. Byron lord unvanını aldıktan sonra da, neredeyse yoksul diyebileceğimiz koşullar altında, çok mutsuz bir çocukluk geçirdi. “Mad Jack” (Deli Jack) denilen babası, annesınin malını mülkünü çarçur ettikten sonra, hamile eşini ve henüz doğmamış çocuğunu bırakıp gitmiş, yabancı ülkelerde içkiden ölmüştü. Annesi oğlunu durup dururken hırpalayan, durup dururken şımartan, öfkeli, dengesiz bir kadındı. Küçük lordun doğuştan topal oluşu ve bu yüzden duyduğu aşağılık kompleksi, bu mutsuz çocukluğu büsbütün güçleştirınişti. Sonraları yazdığı The Deformed Transformed (Biçim Değiştiren Sakatlar) adlı oyununda, annenin oğluna, “I was bom so, mother” (Ben öyle doğdum, anne) deyişi; Byron’la kötü huylu annesi arasında çocukluğunda geçen tatsız salınelerin bir yankısı olabilir.

Byron ancak yüksek sınıftan gelen çocukların gidebileceği okullardan biri. olan Harrow’da okuduktan sonra, on yedi yaşındayken Oxford’a gitti ve 1808’de diplomasını aldı. 1809 ile 1811 yılları arasında Avrupa’da uzun bir yolculuğa çıktı. lngiliz gençlerinin üniversiteyi bitirdikten sonra İtalya’da bir tur atmaan geleneği vardı. Ama Byron Italya’yla yetinmeyip, lspanya’ya , Portekiz’e, Yunanistan’a, Arnavutluk’a ve Türkiye’ye de gitti.

Byron sakatlığı yüzünden çocukluğunda koşamadığı için kendini yüzmeye vermiş, deniz sporlarının hiç önemsenmediği bir çağda iyi bir yüzücü olmuştu. Türkiye’ye yolculuğu sırasında, suyun son derece soğuk ve akımıların çok ters olmasına karşın, Çanakkale Bağazı’nı Avrupa’dan Asya’ya bir saat on dakikada yüzerek geçmesinden ikide bir söz eder, bu başarısıyla müthiş gururlanırdı. Hatta kendi söylediğine göre, şiirlerinden neredeyse daha önemli sayardı bunu. “Written after Swimming from Sestas to Abydos” ( Sestas’dan Abydos’a Yüzdükten Sonra Yazılmış) adlı bir şiirde de değinmişti bu konuya. Bu şiirde, Leander’in karşı kıyıdaki sevgilisi Hero’ya kavuşabilmek amacıyla “aşk uğruna, kendisinin de şan uğruna” (“swam for love as I for glory”) yüzdüğünü; sonunda Leander’in boğulduğunu, kendisinin de hastalandığını alay edercesine söyler ama, bu marifetiyle ne denli övündüğü bellidir.

Byron l810’da 12 Mayıs’la 24 Temmuz arası kaldığı Istanbul’a hayran oldu. O sıralarda yazdığı bir şiirde ,

Mightiest in the list of Jame
That glorious city still shall be

Ünlüler listesinde en başta gelecek
O görkemli kent her zaman

der. 28 Haziran l810’da annesine Istanbul’dan yazdığı bir mektupta da kentimizi uzun uzun över: Avrupa’nın büyük bir bölümünü ve Yunanistan’! görmüştür. Ama Istanbul kadar güzel ne bir doğa görünümüyle , ne de bir sanat yapıtıyla karşılaşmıştır şimdiye değin. Süleymaniye, Aya Sofya’dan daha güzeldir ve koskocaman selvilerle (“enormous cypresses”) dolu Türk mezarlıklan “the loveliest spots on earth” (dünyanın en güzel yerleridir) En ünlü yapıtı Don] uan’ın beşinci ve altıncı bölümleri de Istanbul’da geçer ve bu arada Byron yine över kentimizi. Byron bu yolculuktan dönüşünde Lordlar Kamarası’nda resmen yerini aldı. Ama bu törenden sonra , oraya gitse gitse bir iki kez gitti herhalde. l8l2’de yirmi dört yaşındayken Childe Harold’un ilk iki bölümünü yayımlayarak, aklın alamayacağını kadar ünlü oldu ansızın (1) Bu ün Byron’un lordluğuna ve yakışıklılığına eklenince , lngiliz yüksek sosyetesınin kadınları çtidırmaya başladılar. Lady Caroline Lamb gibi, erkek kılığına girip peşine düşenler, onu elde etmek için büyüler yapanlar, onu öldürmekle tehdit edenler bile çıktı. Gerçi Gericoult’un Lord Byron portresi Byron’un eşcinsel eğilimle- Fransa, Montpellier, Fabre Museum 685 ri de olduğu artık kanıtlanmıştır. Örneğin, üniversitede öğrenciyken, kilise korosunda şarkı söyleyen bir gence büyük bir tutku duymuş, bu çocuğun dünyada en çok sevdiği insan olduğunu söylemişti. Öldüğü yıl ona hizmet eden yakışıklı Yunan gencine de aşırı bir sevgi göstermişti. Ama bunlar platonik kalmış ilişkiler olabilir. Çünkü Byron’un asıl düşkünlüğü kadınlaraydı. “lt is unlucky we can neither live with nor without these women” (ne yazık ki, ne şu kadınlarla yaşayabiliyoruz, ne de onlarsız) derdi. Her görende hayranlık uyandıracak kadar güzel bir yüzü olması, aşk alanında başarılarını bir hayli kolaylaştırıyordu. Byron günün birinde arkadaşı john Hobhouse’a, herkesin onun sakat ayağına baktığını söyleyince , Hobhouse hiç kimsenin onun başından başka bir yerine bakmadığlnı bildirmişti. Gerçekten de bu baş , Byron’un topallığını ununuracak kadar güzeldi. Walter Scott içinden aydınlanmış, saydam mermerden bir vazoya bemetmişti onun tenini ve böyle bir güzelliğin ancak düşlerde görülebileceğini söylemişti. Coleridge ve Southey de ömürlerinde gördükleri şairterin en ya kışıkiısı bulmuşlardı onu Stendhal, Byron’un görkemli başından söz etmiş; onun kadar güzel ve etkileyici bir insan görmediğini, bir dahinin resmini yapmak isteyen bir ressamın onun portresini yapması gerektiğini ıleri sürmüştü. Ne gariptir ki, Byron’un yüzünü itici ve anlamsız bulan tek kişi, onu ömründe görmemiş olan T. S. Eliot’dur. Byron’un ölümünden uzun yıllar sonra dünyaya gelen bu ünlü şair, Byron’un “o şişmiş yüzünü” (“that pudgy gace”), “şehvet düşkünlüğünü gösteren o gevşek ağzını” (“that weakly sensuat mouth”), yüzündeki “o huzursuz ve boş ifadeyi” (“that restless trivialıty of expression”) ancak “acayip” diye niteleyebileceğimiz bir tiksintiyle anlatır ve Byron’un yüzünü yeteneksiz bir aktörü n yüzüne benzetir. Ama Eliot ne derse desin, Byron güzeldi; güzelliğin i korumaya da kararlıydı. Şişmanlamaya eğilimi olduğunu bildiğinden, neredeyse aç kalacak kadar az yemek yer; boks gıbi, enerji harcatan sporlar yapar; yiyip yiyip de gene ince kalmalanna belki içerleyerek, yemek yiyen kadınlara bakmaya katlanamazdı. Victoria Çağı’nın ünlü romancısı Thackeray, 184l’de yazdığı “Memorials of Gormandizing” (Oburluk Konusunda Anılar) adlı çok sevimli denemesinde , tatlı tatlı alay eder Byron’un şişmanlama korkusuyla: “Ah w hat a poet Byron would have made had he taken his meals properly and allawed himself to grow fat'” (Ah ne şair olurdu Byron, eğer düzenli yemek yeseydi ve kendini koyverip şişmanlasaydıt)

XII. yüzyılda gerçek bir manastır olan şatosu Newstead Abbey’yi elden çıkarmaması için (Byron Ingiltere’den temelli aynidıktan sonra bu şatoyu satmak zorunda kalacaktı) bazı dostları, varlıklı bir kızla evlenınesini salık veriyorlardı Byron’a. Byron da l81 2’de tanıştığı Anne lsabella Milbanke’ı beğenmiş, onunla evlenmek istemişti. Ama kız o sıralarda yüksek sosyetenin tüm kadınlarının müthiş şımarttıkları genç lordu reddetmişti. Bunun üzerine Miss Milbanke, Byron’un iyice gözüne girmiş, şairin onunla evlenme kararı pekişmişti. Bu genç kız çok iyi eğitim görmüştü; felsefeye ve özellikle matematiğe çok meraklıydı. (Bu merakından ötürü Byron daha sonraları “Princess of parallelograms”) diye alaycı bir ad takacaktı ona.) Byron, Miss Milbanke’a hiç de aşık değildi aslında; ama onu beğeni yar, bu kız sayesinde derlenip toparlanacağma, peşine takılan kadınlardan kunulacağına inanıyordu. Byron’la Anne lsabella, Ocak l815’te evlendiler. Evlenir evlenmez de. birlikte yaşayamayacakları meydana çıktı. Görünürde hiçbir neden yokken, Byron kansına son derece kötü davranıyor, ondan öyle nefret ediyordu ki, karısı Byron’un resmen delirdiğine inanmıştı. Ancak bir yıl ve birkaç ay süren bu evlilikren ve Augusta Ada adlı kızlarının doğumundan sonra, Lady Byron eşini bıraktı. O sıralarda boşanmak neredeyse olanaksızdı, ama yasal ayrılmalar olabiliyordu. Lady Byron da böyle bir yasal ayrılmanın gerçekleşmesini sağladı. Bunun üzerine Byron büsbütün dengesiz bir tutum içinde kıyametler kopardı; karısına kin duyduğu halde, onunla barışmaya uğraştı. Lady Byron’a çok acı mektuplar ve şiirler yazdı. Örneğin, Eylül 181 6’da Lady Byron’un hasta olduğunu duyması üzerine, kadıncağıza lanetler yağdırdıktan sonra, “l have had many foes, but none like thee” (çok düşmanım oldu, ama hiçbiri senin gibi değildi) diye bır şiir yazdı; karısının yüreğindeki “cold treason”dan (soğuk hainlikten) söz etti; onu, eşi Agamemnon’u öldüren Clytemnestra’ya benzetti.

Byron kansına cephe almıştı ama, Londra’nın yüksek sosyetesi de Byron’a cephe almıştı. O kadar ki, Byron kendi yurttaşlan için, “I prefer hating them at a distance” (onlardan uzaktan nefret etmeyi yeğliyorum) diyerek l816’da Ingiltere’den ayrıldı. Artık ancak ölüsü geri getirileeekti ülkesine . Gitmeden önce de şöyle dedi: “If what was whispered and muttered and murmured was true, I was unfit for England; if false, England was unfit for me.” (Eğer fısıldanan, homurdanan, ınırıldanan doğruysa, ben Ingiltere’ye layık değilim; eğer yanlışsa, Ingiltere bana layık değil.) Bu “fısıldanan, homurdanan, mırıldanan”, Byron’un baba bir kız kardeşi Augusta Leigh’yle cinsel ılışki kurduğu dedikodusuydu herhalde. Byron’un babasının ilk evliliğinden doğan Augusta, ondan dört yaş büyüktü. Yüzleri bırbirine çok benzeyen iki kardeş, uzun zaman ayrı kalmışlardı. Mutsuz bir evlilikten sonra kocasından ayrılan Augusta’nın üç çocuğu vardı. Lady Byron ayrılma sırasında açık konuşup, verdiği kararın nedenlerini açıklasaydı, böyle bir söylenti ortaya çıkmazdı belki de. Ama her nedense bu konuda çok suskundu. Augusta’yla ilişkisini de kesmemişti. Tam tersine , ona öteden beri hayranlık duyan görümcesiyle sık sık görüşüyordu. Hatta Byron’a bir mektubunda bu duruma değinen Shelley, iki kadının dostça ılişkilerinın, Byron’a karaçalınmasını önleyecegini yazdı.

Gelgelelim ünlü Uncle Tom’s Cabin (Tom Amcanın Kulübesi) romanının yazan Amerikalı Mrs. Beecher Stowe’a göre, 1856’da ölmek üzere oldugunu sanan Lady Byron, bu ensest öyküsünü ıtiraf etmişti. Mrs. Beecher Stowe da, kendisine anlatılanlan 1869’da Amerikan dergilerinde yayımladı. Yıllar sonra Astarte’nin basılmasıyla, bu dedikodu büsbütün alevlendi. Astarte, Byron’un Manfred adlı şiirinin başkişisinin sevdigi, kendisine tıpkı benzeyen kadının adtydı. Byron’un kızı Ada, Lovelace ailesinden biriyle evlenmişti ve şimdi Byron’un torunlanndan Lord Lovelace, dedesini ensestle suçlayan bu kitabı ortaya atıyordu. 192 1 ‘de bu lord un ölümünden sonra da, dul eşi Lady Lovelace, Byron’la kız kardeşinin mektuplanndan oluşan yeni belgeler vererek, Astarte’yi yeniden yayımladı.

Bir iki eleştirmen, şairi aklama çabasına giriştiler o sırada. Örnegin, Samuel C. Chew 1 924’te yazdıgı Byron in England’da (Byron lngiltere’de) Lucrezia Borgia’ya bir deginme dışında , bu otuz bir mektupta anormal sayılabilecek bir duygunun en küçük bir izi olmadıgını ileri sürdü. John Drinkwaıer 192 5’te yazdıgı Byron – A Conflict’ıe (Byro n – Bir Çatışma) ensestin yüzde yüz kanıtlanmadıgı görüşünü savundu. Ne var ki, Byron’un yaşamöyküsünü yazanların neredeyse tümü -bu arada R. L Bellamy, Sir john Fox, Andre Maurois , Ethel Mayne ve daha birçokları- ensesli, hatta Augusıa’nın son çocugu Medora’nın Byron’dan olabilecegini kabul ettiler. Işin en ilginç yanı, Byron’un bilinçli ya da bilinçsiz olarak, böyle bir olasılıgın akla gelmesi için özel bir çaba gösterircesine davranmış olmasıdır. Örnegin, Manfred’in başkişisi, hiç kimseye söylemedigi, söyleyemeyecegi korkunç bir günah işler. Cain’in kız kardeşi aynı zamanda onun karısıdır. The Bride of Abydos’daki (Abydos Gelini) Zuleika, aşırı bir sevgiyle sevdigi kardeşi Selim’in, onunla kardeş degil de kardeş çocugu oldugunu sonradan anlar vb. Byron ömrü boyunca toplumun benimsedigi kurallara savaş açmış, aslında oldugundan daha ahlaksız görünmek için özel bir çaba harcamış m. Insan ilişkilerin de tabuların en büyüğü ensest olduğuna göre, gerçekte suçsuz olsa bile, Byron’un bu günahı ışlemiş izlenimini vermek istemesi olasılığını da göz önünde tutmak gerekir bize kalırsa.

Byron bir daha geri dönmernek üzere Ingiltere’den aynidıktan sonra İtalya’nın çeşitli kentlerinde, özellikle Venedik’te, Ravenna’da, Pısa’da oturdu. O sıralarda sık sık görüştüğü Shelley’nin bir mektubunda anlattığına göre, Byron eğlenceye aşırı düşkün bir yaşam sürüyor , sokak kadınlanyla bile düşüp kalkıyordu. Ne var ki. Teresa Guiccioli’yle tamşması sayesinde bu anlamsız yaşamdan kurtulup mutlu olduğunu, gene Shelley’nin bir mektubundan öğreniriz. Tanıştıklan sırada on sekiz yaşında olan Teresa, altmış yaşındaki kocasından ayrı yaşayan, iyi yetişmiş, aklı başında bir kızdı. Lady Byron’un yapamadığını başanp, Byron’u derledi topladı. Beraberliklerinde doğru dürüst evliliklere özgü saygıdeğer bir hava vardı ve herkes bu beraberliğı öyle doğal karşılamıştı ki, Teresa’mn çok daha sonralan evlendiği Fransız soylusu , eşinin geçmişiyle övünüyor, onu yabancılara “Lord Byron’un eski sevgilisi” diye tanuıyordu. Byron’un ölümünden kırk dört yıl sonra Teresa, Lord Byron]uge par !es Temoins de sa Vie (Yaşamının Tanıkları Tarafından Değerlendirilen Lord Byron) adlı bir kitap yazdı. Ne yazık ki, Teresa bu bin sayfadan uzun kitapta Byron üzerine gerçek bilgi vermeden, onu öve öve göklere çıkarınakla yetinir sadece.

Byron, Teresa’nın erkek kardeşlerinin ve ailesinin etkisıyle, ltalya’nın siyasal durumuna büyük ilgi duydu. Hatta ltalya’da cumhuriyet kurmayı amaçlayan gizli bir örgüt olan Carbonari yandaşlarıyla ilişki kurduğu için, ltalyan hafiyeleri onu izlemeye başladı. Gerçi Byron, Shelley türünde bir devrimci olmamıştı hiçbir zaman; ama zorbalığa kesinlikle karşı koyan gerçek bir liberaldi. Ulusların da, kişilerin de özgürlüğü, Byron’un içtenlikle ciddiye aldığı ender konulardan biriydi. Bu özgürlük tutkusu tüm şiirlerinde görülür.

Işte bu tutku yüzünden Byron, Yunanistan’ın Osmanlı lmpartorluğu’na karşı verdiği bağımsızlık savaşına katıldı; bu savaşa katıldığı için de , bu konuda bilgisi olmayan kişilerce Türk düşmanı sanıldı. Oysa Byron Türklere düşman değil, özgürlüğe tutkundu sadece. Eğer bir Yunan Imparatorluğu olsaydı da, Türki ye bu imparatorluğun sınırları içinde bulunup bağımsızlığı uğruna savaşsaydı, Byron mutlaka Türklerden yana çıkardı o zaman. Kaldı ki, şiirlerini ve mektuplarını okuyanlar, Byron’un Yunanlılardan çok Türkleri beğendiğini hemen anlarlar. Gerçi kültürlü tüm Avrupalılar için olduğu gibi, Byron için de eski Yunanistan, Avrupa uygarlığının beşiğiydı; ama çağdaşı Yunanlıların fena halde yozlaşmalarından, çevırdikleri dalaverelerden, onu dolandırdıklarından sık sık yakınırken, Türkleri sürekli över. Örneğin, ilk yolculuğu sırasında yazdığı Mayıs 1810 tarihli mektupta, Türklerin Ingilizler gibi gevezelik etmeyen, az konuşan, aklı başında insanlar olduğunu anlatır. Aynı tarihlerde annesine bir rnektubunda, Türklerı çok vakur bulduğunu söyler: ‘That dignity which I fınd universal among the Turks” (Türklerin tümünde gördüğüm o vakar). Eylül 18ll’de kız kardeşine bir rnektubunda, gene Türklerin yanına dönmek istediğinden söz ederken, “I believe I shall turn Mussulman in the end” (sonunda Müslüman olacağım galiba) diye şakalaşır. l823’te , ölümünden birkaç ay önce kız kardeşine Yunanıstan’dan gönderdiği son mektubunda, Hatagee (Hatçe olsa gerek) adlı dokuz yaşında bir Türk kızını evlat edinip eğitmek niyetini açıklar (Byron’un cümle günahı arasında sübyancılık yoktur). Bu küçük kız, Byron’un Yunanlıların elinden kurtardığı )irmi sekiz Türk tutsağından biriydi ve ağabeylerini Yunanlılar öldürmüştü.

Byron’un Childe Harold’un ikinci bölümüne ekiediği uzun not, Türklere karşı tutumunu belirtmek açısından ayrıca ilginçtir: Byron Türk! erin kendilerinden söz etmekten hoşlanmadıklarını bir kez daha belirttikten sonra, “Moslem Country Gentlemen” (kırsal bölgenin Müslüman centilmenleri) diye tanımladığı ağaları över; onlardan daha onurlu ve dost insanlar bulmanın yolu olmadığını söyler. Bu arada Arnavutluk’ta tanışrığı Ali Paşa’dan, oğlu Veli Paşa’dan ve Atina Valisi dediğı Süleyman Ağa’dan ne denli hoşlandığım anlatır. Türklerin para işlerinde son derece dürüst olduklarına, kendi çıkarlarını hiç gözetmediklerine, oysa Yunanlıların onu hep aldatmak istediklerine değinir. Türklerin Yunanlılardan üstün olduklarını belirterek ve “onlar” sözcüğünün altını çizerek, şöyle der: “They are not treacherous, they are not cowardly, they do not bum heretics , they are not assassins, nor has an enemy advanced to their capital” (Onlar hain değildirler, onlar korkak değildirler, onlar dinsel inançlarına ters düşenleri yakmazlar, onlar katil değildirler ve onlann başkentine hiçbir düşman yanaşamamıştır). Türklerin, sultanları ülkeyi yönetemeyecek hale gelmedikçe sultanlarına, engizisyon gibi yöntemlere başvurmadan da Tanrı’ya bağlı kaldıklarını söyler. Aya Sofya’yı Istanbul’un bir simgesi olarak kullanan Byron’a bakılacak olursa, eğer Türkler Aya Sofya’dan atılırlar da onların yerine Ruslar ya da Fransızlar geçerse, böyle bir değişikliğin Avrupa yararına olacağı çok kuşkuludur. Byron Türklerin hiç de bilgisiz olmadıklarını; Ali Paşa’nın on yaşındaki tarunu Mahmud’un, ona Avam Kamarası’nda mı, yoksa Lordlar Kamarası’nda mı yer aldığını soracak kadar iyi eğitildiğini; Türklerin, Ingilizlerden farklı olarak, yalnız paşa torunlarını değil, yoksul çocukları eğitıneye de özen gösterdiklerini; dinsel konularda son derece hoşgörülü olduklarını anlatır.

Demek Türkleri beğenmektedir ama, bağımsızlıkları uğruna savaşanlar Yunanlılar olduğundan, onlardan yana çıkar. Temmuz l 823’te ltalya’dan Yunanistan’a gider ve dokuz ay sonra, yani Nisan l824’te otuz altı yaşındayken hastalanıp Missolonghi’de ölür. Harold Nicholson, Byron’un ölümünün yüzüncü yılında yayımladığı Byron: The Last Joumey’de ( Byron: Son Yolculuk) şairin Yunanistan sefenni, ilkin biraz alay ederek, daha sonraları ona yakınlık, hatta hayranlık duyarak anlatır. Byron’un özgürlük uğruna ölmesi, ona karşı olumsuz bir tutum benımseyen çağdaşları arasında da saygı uyandırmıştı. Örneğin, Byron’u bir züppe bilen, çağın en önemli eleştirmenı William Hazlitt, The Spırit of the Age’de (Çağın Ruhu) onu fena halde hırpaladığı sırada ölüm haberini almış ve denemesini şöyle bitirmişti: “Lord Byron is dead. He alsa died a martyr to his zeal in the cause of freedom, for the last and best hopes of men. Let that be his excuse and his epitaphl” (Lord Byron öldü. Özgürlük davası uğruna, insaniann son ve en güzel umutları uğruna kendini feda ederek öldü.) “I would not even feed your worms” (sizin kurtlarınızı bile beslemek istemem) diyen şair, ölüsünün Ingiltere’ye gönderilmesine pek istekli olmazdı herhalde; ama cenazesi Ingiltere’ye gönderildi gene de. Westminster Kilisesi’nin başrahibi, Byron’un orada ünlü şairlerin köşesinde gömülmesine razı olmadı. Newstead Abbey de satıldıgı için, Byron şatosuna yakın bir köyde topraga verildi.

Byron’un fazlasıyla dagdagalı, fazlasıyla hareketli ve heyecanlı kısacık ömrü ne karşın, vakit bulup da bu kadar çok yazabilmesi, insanda gerçek bir hayret uyandırır: Byron, Hours of Idleness (Tembellik Saatleri) ve Hebrew Melodies (Ibrani Ezgileri) gibi derlemelerde toplananların dışında yüzlerce kısa şiir ve üç uzun şiir, sekiz tiyatro oyunu ya da drama biçiminde şiir ve üç uzun taşlamayla, dört bölümlü, neredeyse iki yüz sayfa tutan Ch ilde Harold’u ve bin sayfaya yakın olan Don juan’ı yazdı. Son ve en degerli şiiri olan Don juan’ı en sona bırakıp, öykü anlatan uzun şiirlerine ve öteki yapıtianna geçmeden önce, yalnız Ingiltere’de degil, tüm Avrupa’da tanınmasını; kendi dedigi gibi, bir sabah u yanıp ansızın ünlü olmasını saglayan Childe Harold’u ele alalım.

Byron asıl adı Childe Harold’s Pilgrimage olan bu şiiri, dokuz dizelik Spenserian stanza’larla yazdı. tık iki canto 181 2’de, üçüncüsü 1816’da , dördüncüsüyse 1 818’de çıktı. Şiirin başlangıcında, tıpkı Byron’a benzeyen soylu genç Harold, kendi ülkesindeki anlamsız ve boş yaşamdan bezerek, yabancı ülkeleri görmek ister. tık iki canto’da, gene tıpkı Byron gibi, İspanya’ya, Portekiz’e ve o sıralarda kimselerin pek bilmedigi Yunan adalarına ve Amavutluk’a gider. Üçüncü canto’da, Belçika’dan, Ren nehrinden ve Alp daglarından geçer. Gördügü yerlerde, Ispanya savaşı ya da Waterloo meydan savaşı gibi tarihsel olayları, Napoleon ya da Rousseau gibi ünlü kişileri anunsar bu arada. Dördüncü canto’da Byron, Harold maskesini yüzüne takmaktan vazgeçip, dogrudan dogruya kendi adına konuşarak, ıtalya’yı anlatır; Venedik’ten, Floransa’dan, Roma’dan ve geçmişte oralarda yaşayan Dante, Petrarca, Michelangelo, Galileo, Machiavelli, Boccaccio gibi ünlü kişilerden söz eder. Böylece Chil de Harold şiir biçiminde bir seyahatnamedir bir bakıma . Ne var ki, Byron çevresine ve dogaya bakıp, gerçekten gördüklerini anlatmaz genellikle. Gördügü yerlerden çok, kendi kişiligine, kendi dertlerine ve düşüncelerine deginmenin yolunu bulur her zaman.

Örneğin, üçüncü wnto’da, Waterloo Savaşı’nın arifesinde verilen baloda top seslerinin duyulmasını, baladan ayrılan binlerce genç subayın ölüme gidişini, Napoleon’un yenilgisini ve acı alınyazısım anlatırken, kendi aşk serüvenlerine değinmelerde bulunur. Bu canıo’nun başında ve sonunda da, ancak birkaç aylık bebekken gördüğü ve bir daha göremeyeceği kızı Ada’ya sevgisini dile getirır . Dördüncü canıo’nun başlangıcı çok ünlüdür:

I stood in Venice, on the Bıidge of Sighs;
A palace and a pıison on each hand.
I saw from out the wav e her structure lise
As from the stroke of the enchanter’s wand.
A thousand years their cloudy wings expand
Araund me, and a dying glory smiles
O’ er the far times, when many a subject land
Looked to the winged Lion’s marble piles
Where Venice sate in state, throned on her hundred isles.

Venedik’te durdum, Içini Çekenlerin Koprüsü’nde,
Bir yanda saray, bir yanda hapishane.
Sulann içinden kentin çıktığını gördüm,
Bir büyücünün sihirli değneğinden yükselircesine.
Binlerce yıl bulutumsu kanatlannı açıyor
Çevremde; ve can çekişen bir gorkem gülümsüyor
Ta geçmiş lerde. O sıralarda kôle olan nice ülke
Kanatlı aslanın mermer desteklerine bakardı
Yüzlerce adasının üstünde taht kuran Venedik’e.

Ne var ki, bu nesnel belimlerneden birkaç kıta sonra, Byron gene kendi benliğine geri dönüp, sürgün yaşamını seçmesinin nedenlerini anlatır.

Okuyucular Byron ile Childe Harold’u nasıl olsa hemen özdeşleştirmişlerdi. Bu çarpıcı kişiliğe bir de Ege adalarının ve Osmanlı İmparatorluğu’nun romantik dekoru, Byron’un ilgimizi her an ayakta tutan bir ustalıkla konudan konuya atiarnası ve coşkulu bir şiirsel hava katılınca, Childe Harold’un çekiciliğine karşı koymanın yolu kalmamıştı. T. S. Eliot, Byron’un “narrative” şiirlerini yani koşuklu öykülerini, Childe Harold’dan üstün bulur. Çocukluğunda bayıldıgı bu öyküleri çekinerek ele aldığını, ama yeniden okuyunca çok beĞendigini, bu türde ancak Chaucer’in Byron’dan üstün olduğunu söyler. Ama bu doğru bir deĞerlendirme degildir bize kalırsa; çünkü bu öyküleri artık fazlasıyla melodramatik bulur, Childe Harold’u ise, Don ]uan’dan sonra Byron’un en deĞerli yapıtı sayarız.

Koşuklu öykü türünde Byron’dan önce en çok ragbet edilen yazar, Walter Scott’tu. Ama Scott’un şiir biçiminde öyküleri kendi ülkesi lskoçya’nın geçmişiyle ilgiliyken, Byron kendine dekor olarak Dogu Akdeniz’in bilinmeyen ülkelerini seçti. Üstelik Byron kahramanlık serüvenleriyle yetinmeyip, Scott’un pek önemsemediĞi, önerusediği zaman da pek beceremedigi tutkulu aşk öyküleri ekledi bu serüvenlere. O zaman dogal olarak, lskoçyalı şairin pabucu dama atıldı. Byron’un şiirleri yepyeni hazlar verdi okuyuculara.

Ilk iki şiirinin adından ötürü Byron’un bu tür şiirlerine ‘Turkish Tales” (Türk Öyküleri) denilir. Her ikisi de l8l3’te yayımlanan bu iki şiir, The Giaour: A Fragment of a Turkish Tale (Cavur Bir Türk Öyküsünden Bir Parça) ve The Bride of Abydos: A Turkish Tale’dir (Abydos’lu Gelin Bir Türk Öyküsü). Mayısta basılan The Giaour öyle merak uyandırmıştır ki, yılın sonuna degin, yani yedi ay içinde sekiz baskısı yapılmış ve bu arada Byron eklemeler yapıp, şiiri altı yüz seksen beş dizeden bin üç yüz otuz dört dizeye çıkarmıştır. Bir hayli karışık olan bu öykünün başkişisi Hıristiyan oldugu için, Türkler ona Gavur derler. Bu Gavur, (Türk adlarında Byron’un ımlasını veriyoruz) Hassan adlı bir Türkün haremindeki kızlardan Leila’yı baştan çıkarmanın yolunu bulur. Birlikte tam kaçacakken, Hassan onları yakalar, Leila’nın sıkı sıkı baglanıp denize atılmasını buyurur. Gavur ise, Hassan’a pusu kurup onu öldürerek, bogulan Leila’nın öcünü alır. Oykü bölük pörçük olarak, kimi zaman Türk balıkçılarının anlattıklarından, kimi zaman da bir manastıra sıgınan Gavur’un papaza günah çıkarmasından anlaşılır. Sevdigi kadının canına kıyanı cezalandırmak için kan döktügüne hiç mi hiç pişman olmayan bu asık suratlı ve gurur! u Gavur, “flery passion” (ateşli bir tutkuyla) yanan solgun yüzüyle, yere dikili “his evi! eye” (kötü gözleriyle), cehennemden yeni çıkmışçasına mutsuz halleriyle , Byron’vari kahramanın ilk ömeğidir. Şair doğu havasını daha da renktendirrnek için, birçok Türkçe sözcük kullanır öyküsünde: Örneğin “caique”, “bairam”, “jerreed” (cirit), “Rhamazan”, “salam”, “ataghan” (yatağan), “Franghestan”, “bismillah”, “chiaus” (çavuş), “calpac” (kalpak), “Alla Hu”, “gul” (gül), “divan”, “houri”, “peri”, “meJnun”, “Bey Oğlu”, “deli”, “bulbul” (bülbül), “galiongee” (kalyoncu) vb. “Korsee”, ‘comboloio”, “wil-walley” gibi kimi sözcüklerinse ne anlama geldikleri pek anlaşılmaz.

Iki canto’lu The Bıide of Abydos’da gavurlar yoktur. Olaylar sadece Türkler arasında geçer. Zuleika’nın babası Giaffir (Cafer olsa gerek) Paşa, kızını zengin Karasman (Kara Osman mı7) beyiyle evlendirmeye karar verince , kendilerini baba bir kardeş bilen ve birbirlerine aşırı düşkün olan Zuleika’yla Selim derin bir acı duyarlar. Derken Selim kardeş değil de, ancak kardeş çocuklan olduklannı açıklayarak, ensest tehlikesini ortadan kaldırır. Meğer Zuleika’nın babası, öz kardeşini öldürdükten sonra, yetim kalan Selim’i evlat edinmiştir. Artık birleşmelerine engel kalmayan Zuleika’yla Selim tam kaçacakken, Giaffir Paşa adamlarıyla onları yakalar ve Selim’in canına kı yar. Selim’siz yaşamaya dayanamayan Zuleika da derdinden ölür.

Byron’un bu iki öyküden bir yıl sonra, yani ısı 4’te yazdığı üç canto’lu The Corsair (Korsan), The Giaour’dan bile daha çok kapışıldı. Matbaadan çıktığı gün on bin nüsha satarak, o güne değin hiç görülmemiş bir rekor kırdı Ingiltere’nin kitap piyasasında. Ege Denizi’nde korsanlık yapan ve Byron’vari kahramanın çok tipik bir örneği olan Conrad, Seyd adlı bir Türk paşasının ona baskın yapacağını haber alır. Bunu önlemek için hemen harekete geçen Conrad, sevgilisi Medara’yla vedalaşır. (Medora, Byron’un kız kardeşmin en küçük çocuğunun adıdır ve daha önce de değindiğimiz bir söylentiye göre, Byron bu kızın babasıydı.) Conrad derviş kılığına girip, Seyd Paşa’nın karargahına gider. Bu arada emrindeki korsanlar, Türklerin kalyonlarını yakmaya başlarlar. Çıkan kargaşalıkta Conrad , Paşa’nın gözdesi Gulnare’yi ölümden kurtarır, ama kendi de yaralanmış ve tutsak düşmüştür. Conrad’a dakikasında aşık olan Gulnare, onun Seyd Paşa’yı uykusunda öldürmesini ister. Conrad uyuyan bır adam öldürmeye razı olmayınca, Gulnare bu ışi kendi yapar. Ama Conrad işlediği bu cinayet yüzünden Gulnare’yi suçlar ve sevgilisi Medara’ya bağlı kalır. Gulnare’yle Conrad korsanların adasına gelınce , Conrad’ın vurulduğunu sanan Medora’nın, ByTon’un bu romantik öykülerindeki çoğu kadınlar gibi derdinden öldüğü anlaşılır. Bunun üzerine Conrad kayıplara karışır; onun nerede olduğunu, yaşayıp yaşamaclığını kimseler bilmez.

Byron’un aynı yıl yazdığı iki canto’lu Lara’da , Conrad’ın ölmediği anlaşılır. Conrad Ispanya’daki şaıosuna dönünce Lara adını alır. Gulnare’ye gelince, o da erkek kılığına girip Lara’ya hizmet eder. Lara, Byron’vari kahramanların davranışlarını sürdürerek, hiç kımseciklerle konuşmaz, geceleri uyumaz, gizemlı dertler çeker. Karışık birçok olaydan sonra da bir çarpışmada yaralanıp, Gulnare’nin kollan arasında ölür.

The Corsair ıle Lam’nın olağanüstü merak uyandırmasının nedeni, bunlarda anlatılan tutkulu aşklardan ve heyecanlı serüvenlerden çok, okuyucuların Byron’la özdeşleştirdikleri başkişilerin çekiciliğiydi. Gerçi Byron, The Corsair’irı sunuş yazısında , Conrad-Lara’nın kendisi olmadığını söyledi ama, buna pek kimse inanmadı. Çünkü Byron’un, “that man of loneliness and mystery” (o yalnızlıklar ve gizemler insanı) diye tanımladığı korsan, Byron’un ta kendisidir -daha doğrusu kendi yüzüne takmak isıediği trajik bir maskedir: Conrad-Lara hiçbir duygusunu açığa vurmaz. Çok gururludur. Solgun yüzü, kıvırcık kara saçlarıyla da son derece yakışıklıdır. Çevresindeki herkesi hor görürcesine dudak bükünce “a laughing devi!” (gülen bir şeytana) benzer. Kaşlarını çatınca herkesin ödü kopar. Eskiden çok erdemli bir gençken, hayal kırıklığına uğrayıp, insanlara da, Tanrı’ya da savaş açmıştır Göze alamayacağı hiçbir cinayet yoktur (ama uyuyan bir adama kötülük edemez), insanlardan nefret ettiği ıçin vicdan azabı da duymaz. Ancak fakir fukarayı her zaman korur ve bir tek kadına bağlı kalır ölünceye dek. Çevresinde yarattığı gizemli hava , tıpkı Byron’un kendı çevresinde yaratmak istediği gizemli hava gibi, onun çekiciliğıni büsbütün artırır.

l816’da yayımlanan The Siege of Corinth (Korenı Kuşatması), gene Türklerle ilgilidir. Bu şiirde, l715’te Türklerin Korent’i Ve nediklilerın elinden almak için açtıklan savaş anlatılır. Türk ordusundaki komutanlardan biri ve şiirın başkişisi, yurttaşları tarafından haksız yere suçlandıg;ı için, Venedikliyken din deg;iştirip Müslüman olan Alp’tir. Alp sevdig;i kadının yalvarıp yakarmalarına karşın, Müslümanlıktan da, Türklerden de vazgeçmez. Şiirin sonunda Korent valisi baruthaneyi havaya uçurarak, kendi yurttaşlarını da, Türkleri de -Alp dahil- öldürür.

Gene l816’da yazılan Parisina, şimdiye deg;in ele aldıg;ımız koşuklu öyküler gibi Dog;u Akdeniz ülkelerinde deg;il, ltalya’nın Ferrara keminde geçer. Pek ilginç olmayan bu şiirde de kan gövdeyi götürür: Soylu Azo genç eşi Parisina’yla nikah dışı og;lu Hugo’nun seviştiklerini ög;renince, ensest saydıg;ı bu yasak aşkı cezalandırmak için kendi og;lunun başını kestirir.

Aynı yıl yazılan Beppo: A Venetian Story’de (Beppo: Bir Yenedik Oyküsü) Byron, bundan önceki şiirlerinın yog;un melodram havasından kurtulup , başyapıtı Donjuan’ı müjdeleyen, hatta küçük çapta bir Don )uan sayılabilecek olan çok neşeli ve alaycı bir öykü anlatır: Yıllardır ülkesinden uzak kaldığı için yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen Beppo, kamaval sırasında Türk kıyafetiyle Venedik’e ansızın geri dönünce, eşi Laura’nın bir “cavaliere servente” yani ona hizmet eden resmi bir aşık edindiğini öğrenir. Ne var ki, bu durum üzerine kan gövdeyı götüreceg;i.ne, üçü birlikte kahve içip, işi tatlıya bağlarlar. Byron tıpkı Don]uan’da yaptığı gibi, Beppo’da da aklına geleni söylemek için, asıl konudan uzaklaşır zaman zaman. Bu arada, bundan önce yazdığıı melodramatik öykülerle alay etme fırsatını da kaçırmaz:

How quickly could I print (the world delighling)
A Grecian, Syrian or Assyrian tale;
And seli you, mixed with Westem sentimentalism,
Same samples oj the finest Orientalism.

Çabucak basabilirdim (dünyayı keyje bog,arak)
Bir Yunan, bir Suriye ya da bir Asur öyküsü;
Ve Doguculugun en nefis bazı örneklerini,
Batı duygusallıgıyla kanştınp satıverirdim sizlere.

l819’da yayımlanan Mazeppa, Beppo kadar eglenceli olmamakla birlıkte, ilk öykülerin melodram havasından uzaknr. XVI-II. yüzyılın başlangıcında, aslen Polonyalı olan Mazeppa , gençligınde başına gelen bir olayı anlatır: Mazeppa, Theresa adında bir genç kadına tutulur. Bu Theresa (tıpkı Byron’un bu şiiri yazdıgı sırada sevdigi Teresa Guiccioli gibi) kendinden otuz yaş büyük, üstelik kibirli ve aptal bir kontla evlidir. Bu kont, eşini Mazeppa’yla yakalayınca, ceza olsun diye delikanlının çınlçıplak soyunduktan sonra bir atın sırtına bağlanmasını ve atın kamçılanmasını emreder. At günlerce dörtnala koştuktan sonra düşüp ölür. Ölmek üzere olan Mazeppa’yı ise köylüler kurtanr.

Byron’un ölümünden bir yıl önce, l823’te yazdıgı dört canto’lu The lsland, or Clııislian and his Comrades (Ada, ya da Christian ve Arkadaşları) öteki koşuklu öykülerinden çok farklı bir dekor içinde , Pasifik Okyanusu’nda geçer ve l789’da Bounly adlı geminin tayfasının ünlü ayaklanmasından esinlenir. Byron’a göre, ayaklanmanın başlıca nedeni, tayfanın bir tek kez gördügü, ama hep özledigi Pasifik’teki güzel adada yaşama istegidir. Gemiciler gerçekten de mutlu olurlar o adada. Ne var ki, bir süre sonra bir savaş gemisi gelir ve bir teki dışında gemicilerin hepsi öldürülür.

Byron, sahnede hiçbir zaman boy göstermeyen bir aktördü bir bakıma. Öyle oldugu için de tiyatroya çok meraklıydı. Ama yazdıgı oyunların sekizi de degerli sayılamaz. Bunun nedeni de ortada: Byron kendi benliginden çıkıp başkalarıyla özdeşleşemiyor; onların düşüncelerini, duygularını, yaşantılarını yansıtamıyor; ştirlerinde oldugu gibi tiyatro oyunlarında da hep kendini anlatıyordu. Bu oyunlar “closet-drama” yani kitaplıklarda saklanıp ancak okunan türden oldukları için, sahneye de korıulmadılar.

Byron•un tiyatro oyunlarının en ünlüsü, l817’de yayımladığı, blank verse’le yazılan Manfred’dır. Şair mektuplarından birinde, oyunu özetledikten sonra, belki de numara yaparak, bu yeni yapıtını hiç begenmedigıni söyler. Ama onun oyunlarının en degerilisinin Manfred oldugu kuşku götürmez. Byron, Manfred’i “a d ramatic poem” (tiyatro oyunu biçiminde bir şiir) diye tanımlar. Gerçekten de Manfred, bir oyundan çok, başkişinin üç perde boyunca sürdürdüğü uzun bir monologdur: Toplumun dışladığı Manfred, Alp dağlarındaki şatosunda oturmaktadır. “The strong curse which is upon my soul”dan (ruhumdaki güçlü lanet) söz eden Manfred’in tek isteği unutmaktır. Neyi unutmak istediğini bılemeyiz. Ama Manfred, Byron’un baba bir kız kardeşi Augusta’yla ensest söylentisine değinircesine konuşur, sevdiği kadından söz ederken:

My bloadi The pure warm stream
Which ran in the vein of my father and in ours
When we were in our yoııth and had one heart
And loved each other as we should not love.

Benim kanım! Babamın ve bizim
Damarlanmızda akan tertemiz, ılık pınar;
Biz gençken, bir tek yüreğırniz varken,
Ve sevmememiz gerektiği gibi severken birbirımiZi.

Manfred daha sonraları, insanlardan hep uzak durduğunu, sevdiği tek kişinin her açıdan; biçimiyle, yüz çizgileriyle, gözleriyle, saçlarıyla, tıpkı kendisine benzeyen bir kadın olduğunu söyler. Marıfred’e hizmet edenlerden Manuel de şöyle der:

The only thing he seemed to love,
As he indeed by blood was bound to do,
The Lady Astarte his _ _

Sever göründüğü tek varlık
– Aslında kan bağlarıyla sevmesi de gereken ¬
Lady Astarte idi; onun …

Ne var ki, tam o sırada biri geldiği için, Manuel’in sözü yanda kalır; “onun kız kardeşi” türncesi ağzından çıkmaz. Ikinci perdenin sonunda, Byron’un başkişileri arasında kendisine ayrıca benzeyen Manfred, Astarte’yi ölüler diyarından çağırırken, yasak aşkıarına gene değinir: “The deadliest sin to love as we have loved” (Bizim sevdiğimiz gibi sevmek, günahların en öldürücüsüydü) der.

Byron 182l’de dört tiyatro oyunu birden yazdı. Bunlardan uç perdelik Cain’i , Ortaçağ dinsel oyunlarına özgü bir adla “mystery” diye tanımladı. Kabil, Tanrı’nın buyruklarına başkaldırarak kan döken -üstelik de kardeş kanı döken- ilk insan olduğuna göre, Byron onu ele alıp, elinden geldiğince kendine benzeyen bir kişiye dönüştürme fırsatını kaçıramazdı elbette. O yıl Venedik’ te oturan Byron, Cain’den sonra, kentin tarihiyle ilgili iki tragedya yazdı: Marina Faliero ve The Two Foscari (lki Foscari). Bunlardan birincisinde, XIV. yüzyılda Venedik tarihinın en ünlü suikastlerinden biri; ıkincisindeyse, baba oğul Foscariler’in başından geçen acı olaylar anlatılır. 182 1 yılının dördüncü oyunu, Asur kralı Sardanapalus adını taşır ve ötekilerden biraz daha ilginçtir. Sardanapalus çoğu hükümdarlar gibi uyruklarını savaşlara sürüp, kanlarını dökmek istemez. Bu yüzden de sevdiği kadın tarafından bile, “a king of feasts and flowers, and wine, and reve!” (şölenler, çiçekler, şaraplar ve eğlenceler kralı) olmakla suçlanır. Ne var ki, gerektiğinde savaşmasını bilir. Yenilgiye uğrayınca da , güzel kokulu odunlarla büyük bir ateş yaktırıp, kendi kendini yakar. 1822’de yayımlanan Heaven and Earth (Gökyüzü ve Yeryüzü) Cain gibi Kutsal Kitap’tan kaynaklanır ve Kabil’in lanetli soyundan gelen kadınların meleklerle sevişınesi konusunu işler. Aynı yıl yazdığı The Deformed Transformed, Kambur Arnold’un doğaüstü güçler sayesinde yakışıklı bir gence dönüşmesini anlatır ve Shelley’nın Byron’a açıkça dediği gibi, Goethe’nin Faust’unun kötü bir kopyasıdır. Son oyunu Werner or the lnheritance (Werner ya da Miras) şairin tiyatro alanında hiç de başarılı sayılamayacak bu deneylerinin belki en değersizidir.

Byron’un oyunlarını okuduktan sonra taşlamalarına geçen bir kişi, rahat bir nefes alır. Çünkü bir bakıma Romantık şairlerin en aşırı Romantiği sayılan Byron’un asıl başarılı olduğu tür taşlamadır. Byron’da garip bir çelişki vardı: Bir yandan kendi kişiliğini alabildiğince yüceltip sömürürken, bir yandan da Klasisizme özgü akılcı ve serinkanlı nesnellikten yanaydı. Yaşadığı çağda Neo-Klasikleri savunan tek kişiydi. Başyapıtı Don juan’da bunu bir kural olarak ileri sürdü.

Thou shalt believe in Milton, Dryden, Pope;
Thou shalt not set up Wordsworth, Coleridge, Southey.

Milton’a, Dıyden’e, Pope’a inanacaksın;
Wordsworth’ü, Coleridge’i, Southey)i örnek almayacaksın.

Wordsworth’le “words words” (laf !aD diye alay ederken, XIX. yüzyıl boyunca çoğunun şair bile saymadığı Pope’u “the most faultless of poets” (şairlerin en kusursuzu) diye övdü. Gelgelelim kafasıyla Neo-Klasik ama duygulanyla coşkulu olan Byron’un Romantik yanı da yadsınamazdı. Birbirine karşıt bu iki eğilimini Donjuan’da bağdaştırıp, Romantizm’ini denetim altına alınca, gerçekten büyük bir şair oldu. Byron yakın arkadaşı Thomas Moore’a, “Damn it, Tom, don’t be poetical” (Allah kahretsin Tom, şiirsel olma) dermiş. Bugün Don]uan’ı bunca beğenmemizin nedeni de, beylik anlamda “şiirsel” olmayışıdır.

Byron’un ilk taşlaması English Bards and Scotch Reviewers (Ingiliz Ozanları ve Iskoçyalı Eleştirmenler) 1 809’da, yani şair yirmi bir yaşındayken yayımlandı. Bu taşlama tümüyle kişisel bir öfkeden kaynaklanmaktaydı; çünkü Iskoçyalı Francis Jeffrey’nin yönettiği ünlü Edinburgh Review, Byron’un öğrenciyken yazdığı Hours of Idleness’deki şiirleri hor görüreesine eleştirmişti. Ne var ki, Byron sadece jeffrey’ye ve derginin öteki yazariarına çatmakla kalmadı, çağın irili ufaklı tüm şairlerine, bu arada Wordsworth, Colerıdge gibi büyük şairlere de saldırdı. Byron’un ölümünden iki yıl önce yazdığı The Visian of ]udgement (Tanrı’nın Huzurunda Yargılama Düşü) bu ilk taşlamadan çok daha ilginç ve eğlencelidir: Devletin resmf şairi olan Robert Southey, çok dalkavukça bir şiir yazmış; kötü bir kral, üstelik ömrünün son on yılını akıl hastası olarak geçiren III. George’un cennette törenle nasıl kabul edildiğini anlatmıştı. Southey bu arada Byron’a da çatmış; onu dinsiz ve ahlaksızca şiirler yazmakla suçlamış; muhbirlik ederek, “Satanic School”un (Şeytanın Grubu) başı saydığı Byron’un yargılanıp cezalandırılması gerektiğini ileri sürmüştü . Byron, Samhey’nin aynı adı taşıyan The Vision of ]udgement’ının son derece güldürücü bir parodisi olan şiirinde, eskiden ateşli bir devrimciyken döneklik edip özgürlükdüşmanı bir kralı öven Southey’yi de, övülen lll. George’u da rezil eder. Şiirin sonunda, Şeytanın cehenneme götürmek istediği kralı savunmak için ortaya atılan Southey, cebinden bir tomar kağıt çıkarıp, llL George’u öven şiirini okumaya başlar başlamaz, melekler kulaklarını tıkarlar, şeytanlar da sıkıntıdan uluyarak ortadan yok olurlar. Kendini tutamayan cennet bekçisi Ermiş Peter, Southey’yi susturmanın en kestirme çaresini bulur: koskocaman anahtarını başına indirip onu yere serer. Bu kargaşalıktan yararlanan lll. George ise, hiç kimse farkına varmadan cennete giriverir. Byron bu taşlamadan bir yıl sonra yazdığı The Age of Bronze’da (Bronz Çağı) Napoleon’u yenilgiye uğrattıktan sonra Rusya, Prusya ve Avusturya’nın kurduğu Kutsal Birliğe , tüm tutucu politikacılara, Ingiltere’nin yüksek sınıfına ve büyük toprak sahipteline çatar. Bu siyasal taşlama ilginç olmakla birlikte , The Visian of judgement kadar eğlenceli değildir.

Byron 18 19’da yayımlamaya başladığı başyapıtı Don ]uan’ ı tamamlayamadan öldü. Edebiyat tarihlerinde “an epic satire” (epic bir taşlama) diye tanımlanan bu şiir, sekiz dizelik “ottava rima” kıtalarıyla yazılıdır. On altı bölümden oluşur ve her bölümde yüzden, kimi zaman da iki yüzden fazla kıta bulunduğu için, şiir neredeyse bin sayfa tutar. Ama uzunluğuna karşın , “sürükleyici” diye nitelenen romanlar kadar rahat okunur ve genellikle kötü olan bu tür romanlardan kat kat eğlencelidir.

Byron’un Donjuan’ı, kişi olarak, ne Tirso de Malina’nın Don Juan’ına, ne Moliere’inkine, ne de Don ]uan deyince aklımıza gelen erkek tipine benzer; yani bir yığın kadını peşpeşe baştan çıkarmayı kendine iş edinen bir zamparayla hiç ilgisi yoktur. Gerçi başından birçok aşk serüveni geçer ama; o, kadınları değil, kadınlar onu baştan çıkarır genellikle. Byron’un Don Juan’ı, tıpkı Fıelding’in Tom jones’u gibi, ikiyüzlü bir toplumun kurallarına göre değıl, kendi doğal içgüdülerine göre davranır. Iyi yürekli ve duygulu olmakla birlikte, ona göz koyan kadınlara sırt çevirecek kadar erdemli olmaya kalkmaz. Derin tutkuları, büyük acıları, çapraşık sorunları, gizemli yanları olmayan, sevimli ama aslında sıradan bir gençtir. Yani Byron’vari tipiere hiç mi hiç benzemez. Ne var ki, bu genç adamın öyküsünü yorumlayan kişi olarak, Byron’un kendisi gene ön plandadır, gene sahne ışıklan altında-dır bu şiirde; ve Byron’un yorumlarını, Don ] uan’ın serüvenlerinden çok daha ilginç bulduğumuz için, bu şiirin başkişisi de gene Byron’dur bir bakıma .

Byron’un Donjuan’ı kaleme almaktaki amacı, kendi dediği gibi, “her konuda şakalaşarak” (“facetious about everything”) yaşadığı çağı taşlayan epik bir şiır yazmaktır. llyada Homeros’un çağına uygun bir e pik olduğu gibi, Don juan’ın da kendi çağına uygun bir epik olduğu görüşünü savunur. Genç ]uan ülkeden ülkeye yolculuk ederken başından geçen çeşitli serüvenler anlatıldığına göre , Don ]uan gülmece öğelerinin ağır bastığı ep ık bir şiire benzediği kadar, picaresque türde gerçekçi bir romanı da andırır.

T. S. Eliot, Byron’un en iyi anlarımn, şiirsel olmak için fazla çaba harcamadığı anlar olduğunu söyler haklı olarak. Beppo bir yana, koşuklu öykülerinde şimdiye değin gördüğümüz Byron, şiirsel olma çabası içinde dramatik pazlar takınan bir Byron’du. Oysa Don juan’da şairin karmaşık kişiliğinin bambaşka bir yanı, alaycı ve gerçekçi yanı ağır basar. Byron bu şiirde uyaklan bile güldürücü bir biçimde kullanır; uyaklann birbirini tutması için, kimı zaman sözcüklerle akıl almaz hakkabazlıklar yapar. TraJik görünen anlarda ansızın bir “anti-climax”a başvurur; yani beklenen dramatik durumun tam tersıni gözler önüne sererek, her şeyı şakaya dönüştürür. Ustelik Byron şiirsel bilinen anlatıma ve öteki şiirlerinde genellikle kullandığı dile hiç benzemeyen, her gün konu¬ �ulan Ingilizceyle yapar bütün bunları; en rahat ve en doğal biçimde, okuyucusuyla söyleşircesine yazar Donjuan’ı. Wordsworth gibi sadece her gün kullamlan sözcükleri kullanınakla yetinmeyip, sırasında parantezler açarak dilbilgisi kurallarım ve türnce yapılarını elınden geldiğince esnekleştirerek, konuşma diline özgü tempoyu yakalamanın yolunu bulur. Örneğin, birinci canto’da, Juan’ın annesi Donna Inez’in (bu kadıncağız, şairin eşi Lady Byron’un bir karikatürü olarak çizilmiştir) oğluna verdiği, ahlak açısından fazlasıyla darkafalı eğitimden söz ederken, şöyle der:

For my part I say nothing – nothing – but
This I will say – my reasons are my own –
That if I had an only son to put
To school (as Gad be praised that I have none)
‘Tis not with Donna Inez 1 would shut him up.

Bana gelince, hiçbir şey söylemiyorum -hiçbir şey ama
Şunu söyleyeceğim -özel nedenlerim de var
Eğer akula gönderecek bir tek oğlum olsaydı,
(Tannya şükür ki, yok) onu Donna lnez’in yanına hapatmazdım.

Byron’un konuşan bır insanın dilim çok bilinçli olarak yansumaya çalışugı, şöyle demesinden de anlaşılır:

1 rattle on exactly as I’ d talh
With anybody in a ride or walh.

Bir araba gezisinde ya da yurürhen herhangi biriyle
Tıpkı honuşurcasına gevezelik edip duruyorum.

İşte bu yüzdendir kı, Yeats, Byron’u gerçek konuşma dılini kullanan tek büyük lngıliz şairi sayar. Gene bu yüzdendir ki, onun en olumsuz anlamda Romamik buldugumuz koşuklu öykülerini ve tiyatro oyunlarını artık pek okumayan bizler, Don]uan’dan her zaman haz alırız.

Byron herkesin konuşurken yapugı gibi , çagrışımlarla -kimi zaman bilinçalu çagrışımlarla- mantık silsilesini hiç önemsemeden, asıl konudan uzaklaşır ya da bir konudan bambaşka bir konuya atlar. Bu “digression”lar, yani Byron’un anlattığı öyküyü bir yana bırakıp şundan bundan söz ettiği yerler, Don]uan’ın en ilginç parçalarıdır. Bunu kendi de bilir; ama üçüncü canto’da sözde ayıplar bu huyunu:

If / have any fault it is digression,
Leaving my people to proceed alone
While 1 soliloquise.

Bir husurum varsa, o da konudan uzahlaşmahtır;
Elimdeki kişileri kendi hallerine bırakır,
Tek başıma honuşurum.

T. S. Eliot, Don]uan kadar uzun bir şiirın bu sayede hiçbır zaman cansıkıcı olmadığını söyler. Çağımızın en değerli romancılanndan Virginia Woolf ise, Byron’un Don]uan’da aklına geleni söyleyerek, şimdiye değin hiçbır şairin uygulamadığı yepyeni bir yöntem geliştirdiğini belirtir. Ne var ki, Byron’un çağdaşlarından çoğu, bu yöntemi hıç beğenmedikleri gibi, Don ]uan’ı ahlaksız, hatta Wordsworth’ün sözüyle “rezil” (“infamous”) bir şiir olmakla suçladılar.

İlk canto’da, Donna lnez’in biricik oğlu juan’ın bilgili ve erdemli bir insan örneği olarak nasıl yetiştirildığini anlanlır. Ona cinsellik konusu dışında her şey öğretilir. Işte bu yüzden, ]uan on aln yaşına gelince, annesinın dostlarından Donna julia’mn karşısında duyduğu heyecamn niteliğini hiç anlayamaz. julia çok güzeldir, yirmi üç yaşındadır ve elli yaşında bir adamla evlidir. ( Byron bu arada, özellikle Ispanya gibi sıcak ülkelerde, bu genç kadına yirmi beşer yaşında iki koca vermenin daha doğru olacağını ileri sürer.) julia, juan’a fena halde tutulur ve onu baştan çıkarmanın yolunu bulur. Kıskanç koca julia’yla juan’ı yakalar. Bu skandal üzerine julia bir manasma kapatılır. juan’ın annesiyse, oğlunu bir gemiye bindirip uzaklara yollar. (Ne var ki, böylesine erdemli geçinen annenin, vaktiyle julia’mn kocasıyla ılişki kurup kendi eşini aldattığı anlaşılır bu arada.) Ikinci canto’da, juan’ın gemisi fırtına ya tutulur, juan’ı deniz tutar. Manasma kapanlan sevgilisine ölünceye dek bağlı kalacağına yemin ettikçe delikanlının mide bulannsının artması, Don]uan’da her zaman görülen güldürücü ayrınnlardan biridir. Gemi batınca bir cankurtaran sandalına bınilir. Kazazedeler açlıktan ölmemek için kimin yeneceği konusunda kura çekerler ve juan’a eşlik eden yaşlı özel öğretmen yenir. Cankurtaran sandalı bamktan sonra, çok iyi bir yüzücü olan juan’dan başka herkes boğulur. Bu arada Byron kendisinin de çok iyi yüzdüğümi, Çanakkale Bağazı’nı yüzerek geçtiğini bize bir kez daha bildırme fırsatını kaçırmaz. Bır Yunan adasına çıkan ]uan, orada Haıdee adlı çok saf ve güzel bir genç kıza aşık olur dakikasında. Üçüncü canto, evlilikle aşkın bağdaşmasının yolu olmadığı konusunda çok eğlenceli bir parçayla başlar. Haidee’nin babası korsan Lambro’nun adaya geri dönmesi yüzünden, juan’la yem sevgilısinın aşkı pek uzun sürrnez. Byron öfkeli babanın Juan’a ne yaptığını bize hemen anlatacağı yerde, öyküyü bir yana bırakır, daldan dala konarak, bambaşka konulara geçer. Dördüncü canto’da, korsan babanın delikanlının canını bağışiayacağını anlarız. Onu köle olarak satmak üzere gernilerinden birine bindirip adadan uzaklaştı m. Hamile kalan Haidee sevgilisinden ayrılmanın acısına dayanarnaz, çok geçmeden çıldırıp ölür. Byron, “but !et me change this therne which grows too sad” (ama fazlasıyla hazinleşen bu konuyu değiştireyirn) diyerek, ] uan’ın Istanbul’daki köle pazarında satışa çıkarılacağını bildirir. Istanbul’da geçen beşinci can to, kentin güzelliğinin betirnlenrnesiyle başlar. Derken bir harernağası, Juan’ı satın alıp, Boğaziçi’nde görkemli bir yalıya götürür. Orada Juan’a çok süslü kız giysileri giydirilir, başına bır peruka takılır. Bunun nedenini bir süre sonra anlarız. Meğer Sultan’ın eşi Gulbeyaz, Juan’ı köle pazarında gözüne kestirrniş, böyle bir hileyle harerne girebilrnesini sağlamıştır. Çok güzel genç bir kadın olan Gulbeyaz, juan’a sarıl ıp onu baştan çıkarmaya çalışır. Ne var ki, delikanlı bir köle gibi cinsel açıdan kullanılmayı erkeklik gururuna yedirernediğı için, ona ilkin karşı koyar. ]uan tam teslim o lacağı sırada, Sultan geceyi. geçirmek üzere harerne gelir. Altıncı canto’da, artıkjuana adını alan] uan, harernde yeterince yatak olmadığından, Dudu adlı güzel bir Gürcü kızının koynunda yatar ve olanlar olur. Durumu öğrenen Gulbeyaz fena halde öfkelenir. juan’ı da, Dudu’yu da bir çuvala koyup, Boğaz’ın sulanna atmalarını buyurur. Byron yedinci canto’da juan’ın akıbetini gene askıda bırakıp, Türklerin savundu klan, Rusların da ele geçirmek istedikleri Isınail kalesi çevresindeki çarpışmaları uzun uzun anlatır. Bu arada, “the no b le art of killing” (soylu öldürme sanatı) diye alaya aldığı savaşı eleştirir. Byron daha çok Türklerden yanayrnış gibi yazdığı halde, juan, kendi de bunun nedenini bilmeden Rus ordusu saflarında savaşır. Sekizinci canto gene savaşla ilgilidir. Ancak özgürlük uğruna verilen savaşlan hoş gören Byron, halkın egemenliğini savunur ve “ancak bir devrimin yeryüzünü cehmnemin kirinden kurtaracağını” (” revolution al one can save the earth from he ll’ s po ll ution”) söyler. ]uan iki Kazak’ın hunharca öldürrnek üzere oldukları on yaşındaki Leila’yı onların elinden alıp evlat edinır. Sekizinci canto’nun sonunda, kaçük Türk kızını da yanına alıp, habercı olarak gönderildıği Büyük Katerina’nın sarayına gider. Dokuzuncu canto’da Byron, Juan’ı gene bir kenara bırakır, siyasal konulan ele alır uzun uzun. Waterloo kahramanı olarak Ingilızlerce yüceltilen Wellington’u yerin dibine batırdıktan, Avrupa’da egemen olan tutucu güçlere, Rus Imparatorluğu’nun zorba yönetimine, Kral lV. George’a ve daha birçoklarına çattıktan sonra, juan’ın Petersburg’da çok beğenildiğini ve onu gözüne kestiren Büyük Katerina’ya teslim olmak zorunda kaldığını bildirir.

Dokuzuncu canto’dan sonra, Katerina, juan’ı diplomatik bir misyonla Ingiltere’ye gönderir. Böylece ]uan şiirin sonuna değin, küçük Leila’yla birlikte orada kalır. (Ne ilginçtir ki, birçok kişi -bu arada çok bilgili üç piskopos- onu Hıristiyan yapmak için uğraştığı halde , küçük kız direnir , Müslümanlığından vazgeçmez.) Yüksek sosyetenin tüm kadınlan juan’a bayılırlar ve bunlardan üçü -Lady Adeline, Aurora ve Duchess of Fitz-Fulke-onunla ayrıca yakından ilgi!enir. Ne var ki, bunlardan hangisinin sonunda delikaniıyı elde edeceği bilinmez. Çünkü Byron, Ingiltere’yi taşlamak amacına, juan’ın aşk serüvenlerinden daha çok önem verir şiirin son canto’lannda.

But now I anı going to be inınıoral; now
I nıean to show things as they really are

Ama şimdi ahlaksız olacağım; şimdi
Her şeyi göstereceğim olduğu gibi

diyerek, Ingiltere’ye egemen olan yüksek sınıfın kadınlarına ve erkeklerine , bunların anlamsız yaşamlarına, saçma gelenek ve törelerine, ikiyüzlülüklerine , ahlak kurallarını savunur görünürken yaptıkları ahlaksızlıklara veryansın eder. T. S. Eliot’un Doıı juan’ın en önemli bölümleri saydığı bu son canto’!arda, şairin amacı eğlendirmekten çok, eleştirmektir belki. Gelgelelim Byron Don juan’da, istese de istemese de eğlendiricidir her zaman.

Şiirin en sonundaki sahne ayrıca güldürücüdür; ]uan, Lady Adeline’ın şatosunda konuktur. Tıpkı Byron’un kendi şatosu Newstead Abbey gibi, eskiden bir manastır olan bu şatoyu, Lady Adeline’ın ailesi rahiplerin elinden zorla aldıklan günden beri, “Black Friar” (Kara Papaz) denilen bir hortlak oraya dadanmıştır. Geceleyin hortlak juan’ın yatak odasında görününce, delikanlının ödü kopar. Oysa Kara Papaz değil, delikanlıyı kovalayan soylu hatunlardan Duchess of Fıtz-Fulke’dur bu hortlak. Ve şiir Juan’ın belalı düşesle başbaşa kalmasıyla ansızın bitiverir.

Daha önce de açıkladığımız gibi, Byron Don]uan’da belirli bir öyküyü anlatmıyor, başkişisini ülkeden ülkeye götürerek, onun başına gelenleri ve binbir konuda kendi düşündüklerini gelişigüzel kaleme alıyordu. Don ]uan’ı basan Murray’ye 16 Şubat 1 821 ‘de yazdığı bir mektupta, daha neler anlatacağını açıklar: Juan açısından bunlardan hangisinin daha ağır bir ceza olacağını kestiremediği için, şiirin sonunda onun cehenneme mi düşeceğini, yoksa mutsuz bir evlilik mi yapacağını henüz kararlaştırmamıştır. Ama juan bundan önce tüm Avrupa’yı gezecek, Fransız Devrimi’ne katılacak, !talya’ da evli bir kadının resmi aşığı sayılacak, Ingiltere’de bir boşanmaya neden olacak, Almanya’da duygusal bir W ert her’ e dönüşecekti. Byron on ikinci canto’da, şiirine henüz başlamadığını, niyetinin yüz canla yazmak olduğunu söyleyerek şakalaşmıştı. Yeterince yaşasaydı, yüz olmasa bile daha birçok canla yazabileceğinden hiç kuşkumuz yok.

Mina Urgan
İngiliz Edebiyatı Tarihi