Aşık mısın kızım?

   Ama…
   Demişti ki babası;
   “Aşık mısın kızım?”
   Bu zaten hayrandı adama; hayran hayran bakmış; “Aşık olduğuma inanıyorum baba.” Demişti.
   “İnanmakla olmaz. Aşık olduğunu biliyor musun?”
   “Biliyorum baba. Aşığım, biliyorum.”
   “Peki, aşığın akılla fikirle işi olmaz, bunu da biliyor musun?”
   “Nasıl baba?”
   “Akıl bir sürü şeyi dert eder kızım. Faruk’la evlenebilmen için ona kaçman lâzım; akıl,

bunun sonuçlarını kafana kakar durur ve faydalanacağın daha akıllıca şeyler teklif eder sana.

Kaçarsan anneni kaybedeceksin meselâ, Faruk da annesiyle babasını kaybedecek.
Var mısın kızım? Hiçbir şeye aldırmamaya var mısın? Acı çekmeye, rezil kepaze olmaya var mısın?”
   “Varım baba.”
   “Tekrar soruyorum; sen sahiden aşık mısın kızım?”
   Bu daha da hayran bakarak tekrarlamıştı cevabını: “Aşığım baba.”
   “Aşk aklın hesaplarına takılmaz.” Diyerek devam etmişti babası. “Pervâsızdır,
geniş ufukludur, sınırsızdır… Aşığın da öyle olması icap eder… Aşık adam yılmaz, canını sakınmaz,
üzülme, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına girmiş gibi ezilip unufak olur da ‘bunaldım’ demez. 
Aşık, aklını çöpe atıp ‘Aşk bana yeter’ diyen adamdır. Tahammül kelimesi yoktur onun lügâtinde; 
tepeden tırnağa rızadır, kabuldür… Aşık budur kızım… Sen de bu musun? Başına bir sürü dert, 
illet gelecek bu saatten sonra ve sen tahammül etmeyecek, ‘ne olacaksa o olur’ deyip her geleni aşkın meyvesi gibi derecek, toplayacak, kucaklayacaksın… Son defa soruyorum; aşık mısın kızım?”
   “Aşığım baba… Aşığım.”
   “O zaman ben de sana yardım edeceğim.” Demişti babası.
   Ve etmişti.

Kün / Sezgin Kaymaz / Sayfa 68-69

“Yâ Rabbi Muheymin… Bizden hayır yok… Sen gözet, Sen goru o yavrıyı…”

Duasının boşa çıktığını tezelden öğrenince, odanın tavanına sitemkâr bir bakış attı Hüdai Ağa. “Hiç mi yanımda olmayacaksın Allah’ım?”


Bir taraftan, bundan sonraki üç sene çaya para vermeyip sıcak suyu tepesine tepesine dikse, içindeki demle idare ederdi,…


Olacak olan oluyordu… Kader, Zül Celâl’in; ‘Böyle yazdım, böyle yapacaksın.’ dediği şey değildi. ‘Senin ne yapacağını biliyorum. Aha da şuraya yazdım.’ dediği şeydi.


Menderes, içinden; “Kaderden kaçmayacaksın arkadaş!” deyip tabana kuvvet kaçmaya devam etti.


Bu dev onu alıp götürecekti buralardan. Burnunun direği sızlamaya başlamıştı bile. Dokunsan ağlayacaktı. “Allah muiz’dir.” dedi.


“Yâ Rabbi Muheymin… Bizden hayır yok… Sen gözet, Sen goru o yavrıyı…”


Ama…
Demişti ki babası;
“Aşık mısın kızım?”
Bu zaten hayrandı adama; hayran hayran bakmış; “Aşık olduğuma inanıyorum baba.” Demişti.
“İnanmakla olmaz. Aşık olduğunu biliyor musun?”
“Biliyorum baba. Aşığım, biliyorum.”
“Peki, aşığın akılla fikirle işi olmaz, bunu da biliyor musun?”
“Nasıl baba?”
“Akıl bir sürü şeyi dert eder kızım. Faruk’la evlenebilmen için ona kaçman lâzım; akıl,
bunun sonuçlarını kafana kakar durur ve faydalanacağın daha akıllıca şeyler teklif eder sana.
Kaçarsan anneni kaybedeceksin meselâ, Faruk da annesiyle babasını kaybedecek.
Var mısın kızım? Hiçbir şeye aldırmamaya var mısın? Acı çekmeye, rezil kepaze olmaya var mısın?”
“Varım baba.”
“Tekrar soruyorum; sen sahiden aşık mısın kızım?”
Bu daha da hayran bakarak tekrarlamıştı cevabını: “Aşığım baba.”
“Aşk aklın hesaplarına takılmaz.” Diyerek devam etmişti babası. “Pervâsızdır,
geniş ufukludur, sınırsızdır… Aşığın da öyle olması icap eder… Aşık adam yılmaz, canını sakınmaz,
üzülme, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına girmiş gibi ezilip unufak olur da ‘bunaldım’ demez.
Aşık, aklını çöpe atıp ‘Aşk bana yeter’ diyen adamdır. Tahammül kelimesi yoktur onun lügâtinde;
tepeden tırnağa rızadır, kabuldür… Aşık budur kızım… Sen de bu musun? Başına bir sürü dert,
illet gelecek bu saatten sonra ve sen tahammül etmeyecek, ‘ne olacaksa o olur’ deyip her geleni aşkın meyvesi gibi derecek, toplayacak, kucaklayacaksın… Son defa soruyorum; aşık mısın kızım?”
“Aşığım baba… Aşığım.”
“O zaman ben de sana yardım edeceğim.” Demişti babası.
Ve etmişti.

Sezgin Kaymaz / Kün

Kün

Dün gece rüyamda bir ihtiyar, aşk mahallesinde,
“Bizim tarafa gel.” diye işaret ediyordu bana eliyle.

MEVLÂNÂ

İçki, hadi rakı diyelim, ruh hâlinin süratle değişmesine sebep olur. Hınzırın mide asidine bir gıdım minneti, bağırsak florasına zerre miskâl müdânaası yoktur. Sindirilmek için onun bunun enziminden ricacı olmaz. Ağızdan girsin, yeter. Dil ve diş etleri arasında şöyle bir gezinir ve bulduğu her delikten sızarak hızla kana karışır. Bu, rakıyı kafasına diken zat ile birlikte o zatın vücudundaki yüz trilyon hücrenin de zom olması anlamına gelir. “Ben sarhoşladım ama hücrelerim gayet şuurluydu.” diyemezsin. Sen içersen hepsi içer. Ondan sonra seyret.

Hararet kontrolsüz olarak yükselirönce, sonra duygu ve davranışları hizaya getirmek zorlaşır, en sonra da “Amaaan, ölümlü dünya değil mi, boşveeer!” hâli hakim olur. Bu, fütursuzca saçmalayacak kadar rahatlama, yani artık kasmaktan vazgeçme ânıdır. Dünya yansa, içinde saten yüzlü bir yorganının olmadığı bilincine erişme ânı.

Duyguların üzerindeki ağır dogma kapağı hafifler böylece.

O güne kadar yerine razı olmuş, tıkıştırıldığı çukuru yurt bellemiş ruh, birdenbire inzivasını tamamlamış bir keşiş gibi hissetmeye, kapağa dayı dayı omuz atmaya başlar. Bir, iki derken yerinden oynar kapak; inak ve nas cenderesiyle hürriyet âlemi arasındaki fark belirginleşir. Oh be! Işık görünmüştür. Bunu bir koordinasyon ve muhakeme bozulması ile kol kola gelen ferah ferah rezil rüsva olma, buna rağmen kendini dokunulmaz zannetme, isteseymiş uçacakmış gibi uhrevi bir zanna kapılma hâli takip eder.

Artık hegemonların saltanat tedbirlerinden ibaret ahlâk kurallarının, önyargıların, ‘Hii ne ayıp’ların, ‘O kadar da olmaz ama’ların ve de örf, âdet ve gelenek denilen sosyal kelepçelerin çay ve ihtiyaç molası vakti gelmiştir.

Sapıtır ayyaş.

Onunla birlikte hücreleri, genleri, DNA’ları, ona dair ne varsa alayı sapıtır.

Tepki zamanı uzadıkça uzar, kendini kontrol etme ihtiyacı basar gider, tedbir, temkin ve ihtiyâr yerle bir olur, fallik, vajinal, cinai ve sair, edepten hayâdan uzak ne kadar duygu ve düşünce varsa, ruhun dili olan bedende bülbül gibi şakımaya başlar. İçi dış olur sarhoşun. Olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.

Bu kadarla kalsa ne var?

Kalmaz.

Duyular zayıflar, denge kaybolur, çift görme, mekân dışından sesler işitme gibi fiziksel dingildemeler, kadehdaşının ağzını burnunu kırma ile sarılıp sarılıp öpme arasında gidip gelen ruhsal çolpalamalar ve kendi hâline ağlama veya kendini çok komik bulma gibi algısal sapmalar başgösterir.

Bilinç, Atılgan mürettebatı gibi çıkar platforma; titreşimler içinde başka bir zaman ve mekâna ışınlar kendini.

Bu andan itibaren her varlık mâzurdur. Kusuruna bakılmaz.

Çivi çiviyi sökmez. Bu bir akşamcı yalanıdır.

Rakının tesiri rakıyla geçmez.

Bilakis şiddetlenir.

O gece de öyle oldu.

İçtikçe sapıttı, sapıttıkça içti Şeref. Tek o da değil, onunla birlikte üç yüz milyon kişi daha içti ve bin nasihatten yeğ bir musibet, o taraftan bu tarafa doğru yola çıktı.

Şöyle oldu:

Üç yüz milyon sarhoş, yalpa vura vura, birbirlerine sokula sokula, takılıp düşe düşe, düşenleri eze eze ilerliyorlardı. Ne benlikleri kalmıştı ne kimlikleri. Kim olduğunu hatırlayan bir Allah’ın kulu yoktu içlerinde. Hem çok kalabalık olduklarının farkındaydılar, hem de kimsenin kimseden haberi yoktu.

“Senin adın ne?”

“Ne’bliim.”

“Öpüjeem.”

“Götümü öp orospu şojuu.”

“Senin ananı sikerim lan!”

Kanlı kavgalar üç yüz milyon sarhoşluk nüfusu kırıyordu gayet tabii. Onlar menzile ulaşamıyor, serilip kalıyorlardı yollarda. Bir de şehvetli öpüşmeler vardı ki…

“Senin adın ne?”

“Ne’bliim.”

“Öpüjeem.”

“Götümü öp orospu şojuu.”

“Aç o zaman!”

“Al açtım, hadi sen de aç.”

Nüfus biraz da abuk sabuk cinsî münasebetler sebebiyle kırılıyordu bu suretle.

Ayakta kalanlar becerebildiklerince hızlı ilerliyor, kimse yardım isteyenin yüzüne bakmıyor, aksine her geçen düşene bir tekme daha sallıyordu. Saygı ve dayanışma sükût etmişti. Küçükler büyüklere hürmetten, güçlüler güçsüzlere merhametten uzak duruyorlardı. Şurda seksen yüz bin kişi çömelmiş kusuyor, burda adaleli ve bakımlı birkaç yüz bin kişi birkaç yüz bin tâkatsiz ufaklığı boğazlıyor, orda elli altmış bin delikanlı seksen doksan bin ihtiyarı eşek sudan gelinceye kadar dövüyordu.

Kimseciklerin elleşemediği biri vardı yalnız. Yüz bin grostonluk akıllara ziyan cüssesiyle salapuryaların arasında kendine yol açan bir buzkıran gemisi gibi usul ve kararlı, ama bir o kadar da yalpalı devam ediyordu yoluna. Ara sıra birini yakalıyor, boğazını sıkarak ayaklarını yerden kesiyor ve gözlerinin hizasına getirdiği boş gözlere bakarak hırlıyordu: “Karıııı… Nerde karııı? Sööleyin bijeee.”

Aslında tek tek yakalıyordu her seferinde kurbanlarını, ama rakının tesiriyle iki iki yakaladığını sanıyordu.

Kendi de tekti. Tekten de tek.

Yegâne.

Biricik.

Eşsiz.

Ama bunu ayırt edemiyordu artık. Rakıya çarpılmış ve kendini de çift görmeye başlamıştı.

Enselenen hiç kimse karının nerde olduğunu söyleyemiyordu elbette, çünkü daha o çelik kavrayış boğazlarına yapıştığı anda bitiyordu işleri.

Seninki, çitlek çitlemiş de kabuğunu tükürürmüş gibi cesedi bir kenara fırlatıyor, yürüyor, hırlıyordu:

“Karııı… Sööleyin bijeee…”

Leş gibi anason kokuyordu.

O kadar büyüktü ki, hiç kimse kaçamıyordu ondan. Bir adımı öbürlerinin bin adımına denk olduğundan değil. İnanılmaz iriliği onu inanılmaz yavaşlatıyor, hasbelkader ilerlediği hâlde hiç ilerlemiyormuş, en az ötekiler kadar yalpaladığı hâlde hiç yalpalamıyormuş gibi görünüyor, bu yüzden de tepesinde bittiği rakipleri onu bir dağ falan zannedip soluklanmak için yaslanmaya kalkıyorlardı. Yalan değil, bir dudağı yerdeyse bir dudağı gökteydi. Folluktan yumurta toplar gibi topluyordu ayağına dolananları.

“Nerdeee?… Karıııı…”

Yavaş kaldığı için geride kalıyordu. Bu kaçınılmazdı. Ondan çok sonra yola çıkanlar onu çoktan sollayıp geçmişlerdi ve yenileri de akıp geliyordu gerilerden. Önceki seferlerde olduğugibi bu sefer de karıya kavuşamadan bir kenara büzülüp gideceğe benziyordu.Çünkü, dile kolay, üç yüz milyon kişiden sadece biriydi ilk başta. Yol üzerinde o onu öldürdü, bu bunu saf dışı bıraktı da nüfus yarı yarıya kırıldı diye hesap et, nerden baksan yüz elli milyon kişiden biriydi şimdi. Yüz elli milyon zilzurna sarhoştan biri.

Şanssızlığı, o yüz elli milyonun içindeki en yavaş olanından bile on kere daha yavaş olması, şansı ise mekanize piyade tugayı gibi tam gaz ilerleyen yüz elli milyonluk kitledeki her bir neferin en az onun kadar sarhoş olmasıydı.

Başka birisi karıya atlamadan oraya bir ulaşabilse, hepsini parçalayacağı için işi kendisinden başkasının görme şansı olmadığını biliyordu. Aslına bakarsan her zaman ulaşıyordu oraya, ama alan almış, veren vermiş oluyor, bu da onca yolu kös kös geri dönüyordu.

“Daha şok yol var mııı? Nerde karııı? Nerrrrrrdee?”

Karı az ilerideydi ve etrafında dönüp içine girmeye çalışan heriflere bakıyordu şirret bir edâyla. Çok sarhoştu. Kusası vardı. “İlk müjjj… mujjj… müşşşteriler gellldi.” diye düşündü. Kendi boyutlarıyla kıyaslanınca ‘müşteriler’ ayın yörüngesindeki uzay mekikleri kadar küçük kalıyorlardı. Küçük ve sarhoş. “Hişbiri beş para etmezzjj. Hepsi şarhoş pezevenklerin…”

Sarhoş pezevenkler dolanıp durmaktan, kur yapmaktan yorulmuş, taarruza geçmişlerdi. Ama ne taarruz! Kimi son hızla gelip yanından geçerek duvara, kimi de öte yandan gelene saplıyordu tenasül uzvunu. Denk getirip de kapısına kafa atan tek tük herifin ise kafası patlıyordu. Büzmüştü çünkü. Kusası vardı, veresi yoktu. “Yok ki erkek gibi bi erkek…”

Taarruzun yeni neferlerle şiddetlendiğini görünce kendini daha da kastı, kabuğunu katmerledi, taş kesildi. “Bunlar niye iki iki geliyollaaa acıba?” diye düşünüyordu. Rakının serkeşliği ile çift gördüğünün farkında değildi. Şuh bir kahkaha attı. Yolun ötelerinden bir nara mı duymuştu? Kulak kabarttı. Vallahi duymuştu ayol. Hâlâ duyuyordu. Yer de sarsılıyordu üstelik. Şöyle cüssesi sesine denk bir erkek gelse… “Aah ah!” dedi. Derhâl verirdi, derhâl.

Yirmi bin yıllık ‘Y’ kromozomu yüklü devâsâ sperm hücresi, döl yolunun duvarlarına çarpa çarpa kulağına kadar gelen kahkahayı işitince şevkle kükredi ilkin.

“Karıııı…”

Demek yaklaşmıştı hedefine. İyi de niye gülüyor, kime fingirdiyordu bu amcık? Bu kez öfkeyle kükredi, ter ter tepindi. Ulan, o karıya birisi kafasını soktuysa var ya, tutacaktı kuyruğundan, yerden yere çalacaktı. Ulan… Ah ulan… Kükredi, tepindi, becerebildiği kadar hızlandı. Her zaman tek koridor olurdu burda, şimdi niye iki taneydi amına koyayım? Hangisine dalsaydı ki? Yükü ağırdı. Ağır olduğu kadar da ulvi. Yirmi bin yıldır bir tek genini bile zayi etmemiş, her birinin üstüne titremiş, iki-üç yüz bin kere falan yarış kaybetmiş, ama yılmamış, sabırla beklemişti. Hiç bu kadar yaklaşmamıştı üstelik. Rakının yapıp ettiğine şükrederek soldaki koridora daldı. Zaten başka koridor yoktu. Çift görüyordu.

Yumurta hücresi, devede bit kadar kalan spermatozoidlerin çaresiz çırpınışlarıyla daha da bir tahrik olmuş vaziyette, koridorun çiftleşme odasına açılan ağzına dikti gözlerini. Şu naralanan hayvan çıksaydı da görseydi bir. Hayır, bir hoş olmuştu yani. Ilık ılık böyle. Kafası da narası kadardıysa adamın… Ay… Neler de düşünüyordu canım… Ay hah hah hah.

Tam da o anda, ortada sarhoş sarhoş vıngırdayarak yumurta hücresine intihar dalışları yapan yüz milyona yakın spermatozoidin en az bin baş yukarısında mağara gibi bir ağız açıldı.

“Karııı…”

“Ay bu beni orta yerimden ikiye beler… böler anajııım.”

Dev hücre, yeri yerinden oynatarak ilerledi. “Ulaaan…” diye bağırıyordu bir taraftan da. “Ulan, bu sefer de atlayamassam sizze atlayajam teker tekerrrr. Aşılın ulan.”

Sperm hücreleri ölmek için doğarlar, bu yüzden de ölmekten korkmazlardı. Ama başka bir şeyle tehdit ediliyorlardı. Ayıp bir şeyle. Sarhoş da olsalar göt korkusu nedir, hatırlıyorlardı. Bir buçuk milyon kadarı “Ah, nerde o günler!” diye iç çektiysede devin işi şansa bırakmaya niyeti yoktu. Kâh ezip kâh çarparak; rakiplerini duvardan duvara savurup kellelerini uçurarak ilerledi yumurtaya doğru.

“Gel kojajııım, açtım kabığımı.”

Geldi.

Normalde ‘geldikten’ sekiz – on saat sonra kafasının parçalanması ve döllemeyi gerçekleştirmesi gerekiyordu ama bu normal bir durum değildi. Taşıdığı genetik materyal çok kıymetliydi ve bu ânı yirmi bin senedir bekliyordu. Yoktu öyle sok çıkar geç git. Tadını çıkarttı. Usul usul eridi kendi salgısında, şu çağda hiçbir erkeğin sahip olamayacağı sayısız hasleti birer birer yükledi yumurtaya. İtinâyla, ihtimamla, iltifat ve iltimasla ve fakat hunharca seviştiler. Seksen dört gün boyunca…

Döllenmiş yumurta, seksen beşinci gün bölünmeye başladı.

Nurten Çavuş, yüz altmış dört gün sonra müjdeyi verdi kocasına.

“Gebeyim hay Şeref.”

“Gaç amına sıçtıım… Biz ne zaman şey ittik gız?”

“İtmişizdir hazar. Gendi gendime gebe galmadım ya.”

“Eh o çocuk bi bana benzemesin… Var yaa…”

Ki benzemeyecekti. Karısı Maraş terliği kadar, kendisi Adana şalvarı kadar karaydı. Yirmi bin senedir atalarından atalarına, atalarından dedelerine aktarılan yirmi bin yaşındaki o devâsâ sperm hücresi ise safran kadar sarı.

Kün / Sezgin Kaymaz

Bakele

Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede.

Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
“Sen yorulma, ineği ben sağarım.” Gider sağardı.
“Su vereyim mi Bakele?” Verirdi.
Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.” Yakardı.
Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
“Sen niye okumuyosun dede?”
“İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek, kelebek öldürülmezdi.
Öğrenirdim.
Bakele macirdi.
“Macir ne demek dede?”
“Göçmen demek oğlum.”
“Göçmen ne demek?”
Başka memleketten gelmiş insan demekti.
Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.

Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı klitapları kendim okumayı öğreniyordum.
Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.

Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.” Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğutur da getirirdi hem.
“Semiha çay koy.” derdi babam. Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırttıracaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.

Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.

Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geliyordu gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
Ne edecekti?

Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüze düştü, annem ağlar, babam ağlar, köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.

Vesile?

“Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.

Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedeğimin eteğine.
“Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?“
Anlattı.

“Canım” demekmiş.
Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.

İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele…” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
Bakele dönüp bakmış.
Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim….” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”

Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
Öyle dedi dedem.

Sezgin Kaymaz
Bakale / April