Her Zaman Böyle Olmayabilir (it may not always be so)

her zaman böyle olmayabilir sevgilim; ve ben
diyorum ki, eğer o meftun olduğum dudakların
dokunursa bir başkasınınkine ve o sevgili güçlü parmakların iyice
kavrarsa bir başkasının yüreğini, benimkine yaptığı gibi kısa bir süre önce,
eğer bir başkasının yüzüne dökülürse o ibrişim saçların
benim de çok iyi bildiğim bir sessizlikte ya da
senin o insanı uğunduran sözlerin arasında
beni cansız bir ruh gibi naçar bıraktığında olduğu gibi;

eğer bu olursa, diyorum canım benim, eğer bu olursa
işte o an hiç durma, küçücük bir sözcük gönder bana
beni ona götürebilecek, ellerini sıkıp,
tüm iyi dileklerimi kabul et, diyebileceğim bir sözcük.
Ancak o zaman yüzümü öteye dönerim ve çok uzaklardan
kayıp ülkelerde şakıyan bir kuşun korkunç şarkısı duyulur

e. e. cummings

Bilinçaltı

Komayın beni bu ellerde-gayrı durmam
Bu yol kavşağında susmuş gözler senin
Beni kıskıvrak saran kollar senin kolların
Tutamam ellerini- yanımdasın.

Rüzgar gibi bakıyorsun – saçlarım uçuşuyor
Ellerimi örtüyorum yüzüme – gözlerine bakamıyorum
Sen bir çiçeksin yavaşça açarsın
İncecik belin salınırsın- ilk çiçeksin baharda

İşte uzat ellerini- ben gözlerimi yumuyorum
Yeni yetme bir sürgün gibi kuruyorum olduğum yerde
işte bu benim yüreğimdir- atmıyor
İşte kar düşüyor gözlerime

Hiçbir şey güçlü değil bu dünyada seni sevmek kadar
Senin yüreğin kadar aydınlık değil
Hiç bir şey ölümcül değil bu koku bu renk kadar
Vücudun kadar alımlı değil hiçbiri çiçeklerin

Neden bu güzelliği dudaklarının
Gözlerinin bu koyu karanlığı
Bir şey var yüreğimde kuş gibi uçarı
Gözlerinin şavkı çiçeklerden
Yağmur yağar telli pullu
Biliyorum- ellerin gibisi yok.

Edward Estlin CUMMMİNGS

Yağmurun Elleri

Küçücük bir bakışın
Çözer beni kolayca
Kenetlenmiş yapraklar gibi
Sımsıkı kapanmış olsam
Yaprak yaprak açtırırsın
İlkyaz nasıl açtırırsa
İlk gülünü gizem dolu
Hünerli bir dokunuşla
Hiç kimsenin yağmurun bile
Böyle küçük elleri yoktur
Bütün güllerden derin
Bir sesi var gözlerinin
Başedilmez o gergin
Kırılganlığınla senin
Her solukta sonsuzluk
Ve ölüm…

E.E.Cummings

Aşkın Yazgısını Aşa Yaza Göçtü Babam

aşkın yazgısını aşa yaza göçtü babam
kona göçe içi-dışı bir saça-döke varını yoğunu,
şarkılar söyleyerek durmagit sabahtan akşama
doruğun enginliklerine ine çıka göçtü babam

bu uyuşuk unutkan varlık orada
dönüştü bakışıyla mümtaz biri oldu bu yaşamda;
şu delikanlı (ki her daim ürkektir tavırları)
kanatları altındaysa canlanıp coşardı

tam da kara toprakla kucaklaşırken
kavuştu özbenliğine, onun nisan dokunuşu
bıraktı uyuyanları yazgılarıyla başbaşa kalmaya
çabaladı düş dünyasındakileri öz kökleriyle birleşmeye

ve biri gözyaşlarına boğulsa, derdi ne olursa
babamın parmakları dinginliği sunardı ona:
çıt çıkarmaktan korkardı ses bile boşu boşuna
çünkü dağların büyümesini seziyordu babam.

çoğaltarak denize açılan dereleri
sevincin acılarını kana süze göçtü babam;
övgüler düzerek bir alnaca, ay derlerdi adına
şarkılar söyleyerek tutkunun doğuşuna

sevinç türküsüydü onun ve sevinç öylesine içten
yüreğinin yıldızı yolunun aydınlatırdı onun
ve içten öylesine şimdi,ve şimdi öylesine keyifli
başarısızlığa yazgılı bilekleri sevindirirdi

şahane bir yazortası ne denli şahaneyse
güneşin havsalamasının alamayacağı ölçüde,
öylesine apaçık (zirvesinde tac’olurdu
öylesine kocaman) dikilirdi düşü babamın

onun eti etti kanı kandı onun:
hiçbir aç’ı; bir lokma ekmeğine muhtaç komazdı
hiçbir kötürüm bir mil bile sürünmezdi
bayırda, onun gülüşünü görmek için yalnızca

küçümseyerek keşke ile işte böyle’nin şatafatını
duyguların yazgısını süze duya göçtü babam;
kızdı mıydı haklıydı yağmurlar kadar
merhameti engindi dolu başaklar kadar

yaşamın eylülleşen kolları dağıtır
serveti kılı kırk yararak dosta düşmana
kıyaslayın o akılsızına akıllısına
hesapsız kitapsız sunmuştu bunu da

gururla ve (ekimleşen alev ile
çağrılmış) dünyadaki çukuru gitgide derinleşirken,
ölümsüz işler yapmak için alabildiğine çıplaktı
omuzları ilerledi karanlığa karşı

üzüncü gerçekti yediği nimet kadar:
hiçbir yalancı yüzüne bakamazdı;
her dostu düşman olsaydı bile güler
geçerdi ve apak bir dünya kurardı.

bizi kendimize sala yaza göçtü babam,
şarkılar söyleyerek dalından düşen her taze yaprak aşkına
(ve her çocuk anlardı ki bahar oynar gelirdi
işitilince babamın söylediği şarkılar)

kim ki paylaşmak nedir bilmez varsın insanlık harcasın,
varsın kan ve et, pislik ve çamurdan olsun,
düzenbaz düzen kurar, gözüdoymazlık miras kalır,
özgürlük bir afyondur alınır satılır

emanete ihanet eden ve zalim olanın,
korkmalı yüreği, kuşku duymalı aklı,
ayırt etmeli doğruyu eğriden,
benliğin doruğuna ermek için

parlak olan her şey donuktu sınadık biz,
acı olanların tümü dip-temel tatlı,
kurtlu kekre ve dilsiz ölümcül
hepsi mirasımız, tümü terekemiz

ve hiçbir şey o denli az değil gerçek kadar
-derim aslında nefretti insanlara can veren-
bundandır babamın kendi ruhunu yaşaması
tepeden tırnağa aşk ve herkesten de yoğun

Edward Estlin Cummings
Çeviren : T.Asi Balkar

Hiç Gitmediğim Bir Yerde

hiç gitmediğim bir yerde, sevinçle ötesinde
her türlü yaşantının, kendi sessizliği var gözlerinin:
en ince kımıltısında birşey var içime gömen beni,
birşey dokunamayacağım kadar bana yakın

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi,
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, Baharın
(dokunup ustaca, gizlice) açışı gibi ilk gününü

ya da beni kapatmaksa istediğin, ben,
hayatım kapanırız güzelce, birden
karın her yere özenle inişini
düşleyen yüreğince şu çiçeğin;

duyduğumuz hiçbir şey bu ülkede
erişemez gücüne sonsuz inceliğinin:
renkleriyle yapısının beni bağlayan,
öldüren, hiç durmadan, her nefeste

(bilmiyorum nedir bu sende olan, bu kapayan
ve açan; yalnız anlıyor içimde birşey
gözlerinin sesini güllerden derin olan)
kimsenin yok, yağmurun bile, böyle küçük elleri

Edward Estlin Cummings

Çeviri – Cevat Çapan
 

Senin Kalbini Taşırım

senin kalbini taşırım yanımda (taşırım onu
kalbimde) onsuz olamam asla (her nereye
gitsem sen de gidersin, sevgilim, ve benim
yaptığım her neyse senin eserindir, güzelim)
korkmam hiçbir yazgıdan (çünkü benim yazgım sensin, tatlım) istemem
hiçbir dünyayı (çünkü senin güzelliğindir benim dünyam, gerçeğim)
ve bir ay daima ne anlama geliyorsa o sensin
ve sen bir güneşin daima şakıdığı şarkısın
işte kimsenin bilmediği en derin sır
(işte kökün kökü ve goncanın goncası
ve hayat denen ağacın göğünün göğü; ki büyür
ruhun umduğundan ya da aklın sakladığından daha yüksek)
ve budur işte yıldızları birbirinden ayrı tutan mucize

senin kalbini taşırım (taşırım onu kalbimde)

e. e. cummings
Türkçesi: Faruk Uysal

Aşk Daha Yoğundur Unutuştan

42

aşk daha yoğundur unutuştan
daha ince hatırlayıştan
daha seyrek ıslak bir dalgadan
daha sık becerememekten

odur en çılgın ve aysı
ve daha az olmayacaktır
tüm denizlerden, ancak o
daha derindir denizlerden

aşk daha az süreklidir başarıdan
daha az hiçtir canlı olandan
daha az büyükçe ilk başlayıştan
daha az küçükçe bağışlamaktan

odur en sağlıklı ve güneşsi
ve daha çok nasıl ölsün o
tüm göklerden, yalnız odur
göklerden daha yüksek olan

e. e. cummings
Çev: Suphi Aytimur

Puella Mea

Harun Omar and Master Hafiz
keep your dead beautiful ladies.
Mine is a little lovelier
than any of your ladies were.

In her perfectest array
my lady, moving in the day,
is a little stranger thing
than crisp Sheba with her king
in the morning wandering.
    Through the young and awkward hours
my lady perfectly moving,
through the new world scarce astir
my fragile lady wandering
in whose perishable poise
is the mystery of Spring
(with her beauty more than snow
dexterous and fugitive
my very frail lady drifting
distinctly, moving like a myth
in the uncertain morning, with
April feet like sudden flowers
and all her body filled with May)
— moving in the unskilful day
my lady utterly alive,
to me is a more curious thing
(a thing more nimble and complete)
than ever to Judea’s king
were the shapely sharp cunning
and withal delirious feet
of the Princess Salom?
carefully dancing in the noise
of Herod’s silence, long ago.

If she a little turn her head
I know that I am wholly dead:
nor ever did on such a throat
the lips of Tristram slowly dote,
La beale Isoud whose leman was.
And if my lady look at me
(with her eyes which like two elves
incredibly amuse themselves)
with a look of faerie,
perhaps a little suddenly
(as sometimes the improbable
beauty of my lady will)
— at her glance my spirit shies
rearing (as in the miracle
of a lady who had eyes
which the king’s horses might not kill.)
    But should my lady smile, it were
a flower of so pure surprise
(it were so very new a flower,
a flower so frail, a flower so glad)
as trembling used to yield with dew
when the world was young and new
(a flower such as the world had
in springtime when the world was mad
and Launcelot spoke to Guenever,
a flower which most heavy hung
with silence when the world was young
and Diarmid looked in Grania’s eyes.)
    But should my lady’s beauty play
at not speaking (sometimes as
it will) the silence of her face
doth immediately make
in my heart so great a noise,
as in the sharp and thirsty blood
of Paris would not all the Troys
of Helen’s beauty: never did
Lord Jason (in impossible things
victorious impossibly)
so wholly burn, to undertake

Medea’s rescuing eyes; nor he
when swooned the white egyptian day
who with Egypt’s body lay.

Lovely as those ladies were
mine is a little lovelier.

And if she speak in her frail way,
it is wholly to bewitch
my smallest thought with a most swift
radiance wherein slowly drift
murmurous things divinely bright;
it is foolingly to smite
my spirit with the lithe free twitch
of scintillant space, with the cool writhe
of gloom truly which syncopate
some sunbeam’s skilful fingerings;
it is utterly to lull
with foliate inscrutable
sweetness my soul obedient;
it is to stroke my being with
numbing forests, frolicsome,
fleetly mystical, aroam
with keen creatures of idiom
(beings alert and innocent
very deftly upon which
indolent miracles impinge)
— it is distinctly to confute
my reason with the deep caress
of every most shy thing and mute,
it is to quell me with the twinge
of all living intense things.
    Never my soul so fortunate
is (past the luck of all dead men
and loving) as invisibly when
upon her palpable solitude
a furtive occult fragrance steals,
a gesture of immaculate
perfume — whereby (with fear aglow)

my soul is wont wholly to know
the poignant instantaneous fern
whose scrupulous enchanted fronds
toward all things intrinsic yearn,
the immanent subliminal
fern of her delicious voice
(of her voice which always dwells
beside the vivid magical
impetuous and utter ponds
of dream; and very secret food
its leaves inimitable find
beyond the white authentic springs,
beyond the sweet instinctive wells,
which make to flourish the minute
spontaneous meadow of her mind)
— the vocal fern, alway which feels
the keen ecstatic actual tread
(and thereto perfectly responds)
of all things exquisite and dead,
all living things and beautiful.

(Caliph and king their ladies had
to love them and to make them glad,
when the world was young and mad,
in the city of Bagdad —
mine is a little lovelier
than any of their ladies were.)

Her body is most beauteous,
being for all things amorous
fashioned very curiously
of roses and of ivory.
The immaculate crisp head
is such as only certain dead
and careful painters love to use
for their youngest angels (whose
praising bodies in a row
between slow glories fleetly go.)
Upon a keen and lovely throat

the strangeness of her face doth float,
which in eyes and lips consists
— alway upon the mouth there trysts
curvingly a fragile smile
which like a flower lieth (while
within the eyes is dimly heard
a wistful and precarious bird.)
Springing from fragrant shoulders small,
ardent, and perfectly withal
smooth to stroke and sweet to see
as a supple and young tree,
her slim lascivious arms alight
in skilful wrists which hint at flight
— my lady’s very singular
and slenderest hands moreover are
(which as lilies smile and quail)
of all things perfect the most frail.

(Whoso rideth in the tale
of Chaucer knoweth many a pair
of companions blithe and fair;
who to walk with Master Gower
in Confessio doth prefer
shall not lack for beauty there,
nor he that will amaying go
with my lord Boccaccio —
whoso knocketh at the door
of Marie and of Maleore
findeth of ladies goodly store
whose beauty did in nothing err.
If to me there shall appear
than a rose more sweetly known,
more silently than a flower,
my lady naked in her hair —
I for those ladies nothing care
nor any lady dead and gone.)

When the world was like a song
heard behind a golden door,

poet and sage and caliph had
to love them and to make them glad
ladies with lithe eyes and long
(when the world was like a flower
Omar Hafiz and Harun
loved their ladies in the moon)
— fashioned very curiously
of roses and ivory
if naked she appear to me
my flesh is an enchanted tree;
with her lips’ most frail parting
my body hears the cry of Spring,
and with their frailest syllable
its leaves go crisp with miracle.

Love! — maker of my lady,
in that alway beyond this
poem or any poem she
of whose body words are afraid
perfectly beautiful is,
forgive these words which I have made.
And never boast your dead beauties,
you greatest lovers in the world!
never boast your beauties dead
who with Grania strangely fled,
who with Egypt went to bed,
whom white-thighed Semiramis
put up her mouth to wholly kiss —
never boast your dead beauties,
mine being unto me sweeter
(of whose why delicious glance
things which never more shall be,
perfect things of faerie,
are intense inhabitants;
in whose warm superlative
body do distinctly live
all sweet cities passed away —
in her flesh at break of day
are the smells of Nineveh,

in her eyes when day is gone
are the cries of Babylon.)
Diarmid Paris and Solomon,
Omar Harun and Master Hafiz,
to me your ladies are all one —
keep your dead beautiful ladies.

Eater of all things lovely — Time!
upon whose watering lips the world
poises a moment (futile, proud,
a costly morsel of sweet tears)
gesticulates, and disappears —
of all dainties which do crowd
gaily upon oblivion
sweeter than any there is one;
to touch it is the fear of rhyme —
in life’s very fragile hour
(when the world was like a tale
made of laughter and of dew,
was a flight, a flower, a flame,
was a tendril fleetly curled
upon frailness) used to stroll
(very slowly) one or two
ladies like flowers made,
softly used to wholly move
slender ladies made of dream
(in the lazy world and new
sweetly used to laugh and love
ladies with crisp eyes and frail,
in the city of Bagdad.)

Keep your dead beautiful ladies
Harun Omar and Master Hafiz.

E. E. Cummings