Özleme Mekan

I
Eski bir kilise avlusu nasıldır bilirsin
Bilirsin çinisi çalınmış kırık bir pusulada geçer zaman

Nasıldır bilirsin böyle bir avluda soluklanmak
Seni görmediğim günlerin küflü ekmeğini bilirsin, bekliyorum

Su alan bir kalyonla, bilirsin bir kara parçasıdır yüzün
Bir ormandır bir koydur bir buluşma yeridir

Ve yoktur onu da bilirsin. Eski bir avlu nasıldır bilirsin
Bir yaşanmış bizimdir ve gözlerim vaha faslında durur

Bilirsin, kırık camlardan içeri gözlerin derin
Sonsuz, ey çarşambanın akşamında özlenen

Anladım sensin şu kaybolan ellerime mekân
Sonsuz teninde ellerime kısacık ömür sensin

Çağırmayan sesin akşamın ve telefonların uğultusuyla
Nasıldır bilirsin yön bilmemek, bilirsin
Bir kedinin gözlerinden içerisi çöldür…

II
Durup özlemini günlere bölüyorum
Eski bir avluda kuyu nasıldır bilirsin
Görünmez ulu gözlerine sesleniyorum
Karanlık sensin, susuzluk sen, aydınlık sen
Dökülüyorum yataklarından suların
Yokluğunu bağışlıyorsun alıp bekliyorum.
“Ne avutur ki beni senden başka”

Metin FINDIKÇI

Söylemeyeceğim Adını

1
Geriye kalan zamanını yaşamak için
Derin ışığın kırılmış gecesine indin
Bir ölüye geç kalmış çelengi süsleyen
Karanfil mesafesiydi ruhun

Işıkların sessizliğinde alev almasını bekledim
Yüzünün,
cansız düşen gözlerinin
Kanatlarında aradım gölgeyi,
Gizlemek ürkek gözlerimi

Seni yaşamak için öğrendim ölümü ve
Adını öğrenmek için
Gecenin yaşlanmasını bekledim.

Karanlığın dilini konuşan,
Işığın su yürümesiyle ulaştım sana
Adını öğrendim?
Öğrendim
Ve karanfil mesafesini yürüdüm.

2
İçimi daraltan o büyük boşluktur
Vazonun eskimiş suyunda biriken sinek ölüleri,
Canımı acıtan tenha odadır.
Yenilgidir gece, bulutların doruğunda bocalayan,
Karanlık teranesinde yenilgimdir.
Geç çok geç
Biliyorum!
Kurtaramaz artık hiç bir şeyi;
Çok geç
Çok?

Bu hiçliğin tedirginliğidir
Seni bana sunan.

İşte bekle dediğin sokaktayım
Islak bir külün büyüsünü bozmadan
             Yeşil gözlerinden bakıyorum
             Ve görmüyorum gideceğim yeri

Kendi dilinde söyle- diyorum:
Zaman bir kehribardır elinde- diyorsun:
İki taşın arasını yırtıp tene dokunan akrep- diyorum:
Tanıdık olduğum bu gecelerin devrim acısı- diyorsun:
Görünür değildir bulanık düşlerle geçilen sokaklar
Pıhtılaşmış geceden bir su gibi sızıyoruz odaya

-İyileşmez yara-karanlık yaşamın akıntısından çekemiyorum seni
-Gittiğim yoldan aynı gece- diyorsun. Adsız çamur gibi duran
Yatağa batıyorsun. Aynıdır suyun dibinde duran yüzün
Suretiyle aynadaki.

Ve karanfil mesafesini kat ettim.

Elimdeki kehribara bakıyorum
Su oluyorum zamanla
Islak tenin doruğuna ulaşıyorum
Karanlık teranesinin uyumundan ellerimi
çözüyorsun
Çoğalarak dibine vuruyorum.
Çözülmelerin yitik izlerini bırakıyoruz havluya
Anılar- diyorsun.
“Ah! Bize sonsuz biçimler veren”- diyorum.
Ve karanfil mesafesini kat ettim.

3
Sonunda çıkıp gittin.
Gözlerim peşinden yeni bir mezar taşımı
Okumaya gidiyor.

Birileri soracak biliyorum
Bu saralı günün sonunda
Cesediniz hangi çiçek koksun-anı olmasını
                                            bekleyeceğim-
Bir giz gibi tükenecek kehribar avucumda
Söylemeyeceğim.

Metin Fındıkçı
“İnsanın genç yaşta ayağı tökezleyip boşluğa yuvarlanırsa; hüzünlü bir hayat tamamlar zamanını. Aşkın ve sevdalandığım şiirin son durağında inene dek, belki bu tamamlanacak zamanın hüznüne yardımcı olmak düşecek bana. Ben buna çok sevdiğim denizin üstünde gezmek derim: Dirençli, barışçıl ve sessizliğe fısıldayarak. Çünkü, sessizliğe her fısıldadığımda ayrı bir tat alıyorum. Hayat içimde coşuyor. Bu yüzden diyorum:
Aşksız ve şiirsiz asla!”

Metin Fındıkçı’nın Kıssası

gül zakkum ya da su boşluğu

İmgeyi antikacıda rehin bırakan usta
ölüm de artık baştan kokar
nerede kalmışsa su zamanı
üç basamak merdiven indiğim
kalbimin şurasında
bugün de ince bugün de kırıldı kırılacak
gülzakkum (?) saçlar. Aşkın,
miras kalan öyküsüyle yaptığın kahve

Masada unutulan kaysı, buzdolabı
Havada dedikodu tadı
Deniz şortunu giyinmiş
Teninde yorumlar gününü güneş, dilimi çağırıyor
Mermerdeki damarlar, tenin soyuluyor terimle
Bir sinek vuruyor cama
Sokağı yok suboşluğuna inen yolun, uzun zamandır
Unuttum sokak adlarını, kedi gözü, memebaşların
Avucumda kokan ot fıskiye

İstanbul’un tozu alınmamış bir köşesinde içtiğimiz
rakı, aşkımızın açıkta kalan kamburuydu komi,
ölü düşler asılı
duvarda, kılıktan kılığa giren su, kimi ölü kimi uzak
kimi adını bilmediğimiz, zakkumu bırakmıştık
vestiyere gülü alıp gidiyoruz,
tozu alınmamış bir köşesine İstanbul’un

güneşin en yorgun saatinde, suskun ben sen ve
herkes kumun ötesinde
anonslar… anonslar
tenimizde pullanır ayetler
aşkımın gülden zakkuma sızdığı
branda da poyraz, sevişme izleri
döşendiği otlar, anonslar
ben sen alışamadığımız bu şehirde

ne varsa yükümüz denizden çıkan gizliden gizliye
öğrendik yalnızlığı
lodos terimizi ve tenimizi okşadı
güneşten gizlediğimiz beyazlık

aynı yerde buluşmalıyız değmeden bıçağın ucu
koynumuza, sakladığımız aşk bir sur içi, bindiğimiz
gece tramvay, aynı yere gitmeli
aradığımız rüzgârın koyunda
su boşluğu, ‘bir savaşın tasviri’nden alıntı bir adrese
sızıyoruz
aşkımız gül kokusu

dalında unutulmuş portakal
bu gecede, baykuş sesine aldandı ay
el çantasında dudak renklerinin iki hali, meçhul
gelişini saptayamıyorum, geceye mi bakıyor
gözlerim gündüze mi? ot kokusu
gözlerim yorgun bakmaktan gülü kuşatan poyraza
karşı pencerenin perdesi çekiliyor
zakkum, zakkum ve zakkum

şimdi
belinden kopmuş karıncayım, başım
kendi merkezi etrafında arıyor dudaklarını, kod adı
bırakıyorum bulamadığım yerde
kasılan zakkumdur terimin birleştiği
ırmakta-gül
gül ve gül

aşkınızla kulaç atıyorum
üç basamak deniz iniyorum
SU BOŞLUĞU

Metin Fındıkçı

Unutulan’dan

I
Unutulan gölgelerle başlamıştık
Aşklar yerinde durmuyor ki, açsan
Arkabahçeye bakan pencereyi
Kedi değil çocuk değil, çağırsan
Yakın bir harabeden.

Unutulan gölgelerle unuttuk
Bağdaş kurduğumuz döşekte
Baktıkça küçülüyoruz zamana
Gün boyu avluya açılan.

Unutulan avluda unutulmuş
Çamurlu çiçekler, kuşların gagası
Gözü kanlı nar ağacı ve ben
Kadim bir şehirde.

Artık unutulan çıplaklığını
Çocuk yatağımdan toplamıyorum
-Orda mısın?

Şuramda duran harabeden
Bir daha seslensen.

Metin Fındıkçı

Senden söz etmekten yoruldum

Üçüncü Önsöz

Senden söz etmekten yoruldum
Ey düğünün gülü kasidede “Bağlı” kadın
Kimsin sen?
     Bitişten başka bitişten başka.
Senden söz etmenin yığıntısı bende
Ve sen
Zamanda bir ışık oluyorsun lambaların köklerinde.
Dudağında
     Kalpleri kanatan “Avras” kasidesi
İçerim
Sevgiyi içerim ve önünde yıkılırım
Arapça’da tutuklanan efendim.

Abdülali Rezaki
Çeviren: Metin Fındıkçı

Çocukluk Çağı

a
Bir kalp gibi hüzünlüydüm
     omurga iliğinin duruluğunda
hayatımıgünün yirmi dört saatinde kurarım
     düşüm unutsa da böyle bir akşamı.

Gecemi gündüzüme katıp başlarım
     inşa etmeye kumdan düşleri
şiirim yoksun kalır güzellikten
     yoksa gömütün karanlığı geri mi döndü?

Düşlerimin şehri nerde kaldı
     nerde, neden görünmedi kumun tepesi?
Şimdi yansıyacak mı hayatıma
     sayıkladığım akşamın loş ışığı?

Giden bu akşamla çocukluğuma dönsem karşılaşır
     mıyım yuvasında kuşlarla her sabah
hiç bir zaman hayatım olduğu gibi
     görünmeyecek şarap bardağında eriyip giderken

Hiç bir zaman kışın çiseleyen yağmuruyla
     uyaklı olmayacak güzel küçüklüğüm
hiç bir zaman kumruların aşk yuvası dize
     dize dizilmiş şarkıların gölcükleriyle uyuşmayacak

Kaç çeşit çiçek topladım gömmek için
     onun geceme yansıyan ışığını
gerçekleşmeyen düşlerin arzusuyla kaç
     defa döndü kalbime ağlayarak gölgesi.

Ah olmadı benim benzerim olsa
     da yütüp dönmedi cennetten
hangi caninin elleri astı
     kumun güzel tapınağına.

Daha dün çadırım o kumun tepesindeydi
     şimdi bir başka tepeye bağlandı
nağmeleriyle geri dönen güvercinlerin
     yemleri hüznüm oldu.

Bu koca beden şehrimdi
     benim, işte ona geri dönüyorum
işte bu kom tepesiydi beni büyüleyen
     işte baharımla ona sığınıyorum.

Hiç bir zaman saltanatı uzun sürmedi çiçeklerin
     yıldızları yol bilip bütün gece
şimdi ben başka bir şair miyim tuhaf
     yoksa bu bozulan başka bir heykel mi?

Çocukluk çağına gittim dün
     dokundum inceliğine dünün
şimdi bütün o bedenin kederi
     bu hayat ben’imin yarası.

Rengi şekli nerde çiçeklerin hiçbiri görülmez
     sanki bir başka yerkürede
bütün bozguna uğramış çiçek sûretleri korku
     içindeki gözlerimde solar.

Nereye kapadılar güvercinleri hiçbir zaman
     karşılamadılar süzülen kalbimin bitimini
hepsi kaybolup gitti
     anımsamadan yiten yuvalarını.

Hiçbir zaman esmeyecek mi o yel okşamayacak
     mı değiştirmek için kalbimde sevgini güzelliğini?
Biliyorum yarın ölümümden sonra okşayacak
     derin bir dağın tepesinde.

Nerde geçmişin o yaz büyüsü
     ayın gölgeli perdesi nerde?
Hiçbir zaman geçmişe aşık olmayacağım gölgesinin
     altına çökerim, arasına gömütlerin.


b
Bir kalp gibi hüzünlüydüm
     omurga iliğinin duruluğunda
hayatımı kurarım günün yirmidört saatinde
     düşü unutsa da böyle bir akşamı.

Kumun tepesinde yaşıyorum
     günlerimi ve geleceğimi kuruyorum kumdan
uyandırmadan geceleri etrafımda ve de
     duyurmadan kuma binlerce sorumu

Kuşlar renk katsa uyanışıma
     rüzgarı söylediğim gün
kum tepesinin üzerinde çizdim suretini
     benzerini, benzerinin tek kusuru vardı suskunluğu

Saatler tekrarlanır bende ve ben inşa
     ederim gizli şehri düşlerimde
hangi ütopya onun kadar yücedir şimdi
     işte onu yaşadığım bu günlerimde gerçekleştiriyorum

Hangi ütopya çocukluğumu geri
     getirecek uykuya rüye olsam
kum tepesi yorgunluğumu neden görmüyor
     düşlerimin şehrinde?

İşte bu sensin şiirin doruğu gibi
     bütün bu güzelliğinle
ve ben Olimpos dağında düşlerimle
     kurduğum… kumdan yoksun.

Dünde kalan çadırımı sayıklıyorum
     şimdi hiçbir zaman olmayacak
bir başka tepe ve bu kumdan bedeni
     şiirimin bin binlerce gölgesidir.

Düne giderim hiçbir zaman karşılaşmayacağım
     çocukluğuma ve her sabah kuşların yuvasıyla
hiçbir zaman hayatta olduğu gibi göremeyeceğim
     bardağımda eriyen kokuları.

Hiçbir zaman karşılaşmayacağım yağmurun
     o güzel küçük ezgili sesiyle
hiçbir zaman olmayacak kumruların nağme
     esintisi gölün kucağına üşüşen.

Hiçbir zaman titremeyecek saltanatı
     çiçeklerin yıldızlı bütün gecelerde
hiçbir zaman bütünleştirmeyeceğim kalbimi bedenimle
     hiçbir zaman hayatımın öyküsünü çocukluğuma anlatmayacağım.

Düşüm gitti, çocukluk çağına döndü
     dünden bir hançerle ürperdi
hepsi bedenimin içinde yaralar açıyor şimdi
     hayatın o rengi dürtüyor benliğimi.

Nerede bedeni şiirin? Sararan şeylerde katmanlaşır
     gizin sararan külden
bütün o şeylerin benzeri döndü mezara
     büründü aklar yerine siyaha.

Yalınlığı yitti gelecek şarkıların
     tekrar döndüğüm o yıllara
bütün şeyler bir bir inadıma
     güzel düşlerime döker kendini.

Etrafıma kapanır tekrarlanan acı
     kendi kanatlarını parçalar akbaba
suskunluğu nerde düştüyse dingin
     bu son şefkat kimin şefkati?

Çiçeklerin hışırtısı dönse şimdi
     neşe dolu bir muştudan
sonra şeylerde acılaşmasa duyduğum
     yaklaşan hışırtıda solan çiçekler.

Güvercinlerin şarkısı dönse şimdi
     neşe dolu bir muştudan
şeylerden sonra beni de kendisiyle
     anar mutluluk adımları.

Karşı kıyıdan geri dönse o esinti şimdi
     bendeki o ferahlık gibi olsa
şeylerden sonra ansa beni ölümün
     suskunluk ve unutuluşu.

Gündüzüme yayılan dalgaları hiçbir zaman
     görmeyeceğim ve umursamayacağım sesini
şeylerden sonra kendisinde anar beni benliğimin
     derinliğinde gördüğüm bu günü.

Acılaşan günler geri dönmedi başlangıç
     baharın büyülü renkleriyle
şeylerden sonra  kendisinde anar beni
     kaderin özü kanlı ölümde.

Bedenin yüzü değişmedi
     mesire yerinin coştuğu anda
şeylerden sonra iki sözün her
     hangi tarihine: mezarın beşiğini sallayan.

Hiçbir zaman hayatın duygusu, kendisinden
     ayırmadı komediyi, dayanmadı, kısacası
şimdi anlatılan gözyaşları gördü
     ateşin kötülüklerinden surların ardı dolu?


Nazik El Melaike
Çeviren: Metin Fındıkçı
Çağdaş Arap Şiiri Antolojisi / Yom Yayınları