Yapay zekânın ulaştığı noktayı daha iyi kavrayabilmek için, annemin kucağında olduğum bir çocukluk fotoğrafımı yükleyerek bu fotoğraf üzerinden bir şiir ve bir deneme yazmasını istedim. Ortaya çıkan metinleri burada paylaşmak istiyorum. Ardından, ChatGPT’nin ürettiği şiir ve denemenin sonrasında, yapay zekâ tarafından yazılmış şiirlerin okuyucular tarafından nasıl değerlendirildiğine dair bir araştırmanın sonuçlarına yer vereceğim.
Bu çalışmanın en çarpıcı yönü, yapay zeka modellerinde şimdiye kadar pek dikkat çekmeyen bir zayıf noktayı ortaya koyması. Üstelik bu zayıflık, görece basit yöntemlerle aşılabiliyor. Aynı zamanda yeni sorular da doğuruyor: “Şiirde güvenlik mekanizmalarını devre dışı bırakan asıl unsur ne? Dize mi, kafiye mi, metafor mu?”
Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza
Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!
Yapay zekânın ulaştığı noktayı daha iyi kavrayabilmek için, annemin kucağında olduğum bir çocukluk fotoğrafımı yükleyerek bu fotoğraf üzerinden bir şiir ve bir deneme yazmasını istedim. Ortaya çıkan metinleri burada paylaşmak istiyorum. Ardından, ChatGPT’nin ürettiği şiir ve denemenin sonrasında, yapay zekâ tarafından yazılmış şiirlerin okuyucular tarafından nasıl değerlendirildiğine dair bir araştırmanın sonuçlarına yer vereceğim.
Dizlerde Başlayan Zaman
Bir sandalye kadar eski bir hatıranın üstünde oturuyor çocukluğum. Adımı bilmiyorum, korkuyu da— ama bakışlarım sanki önceden görmüş gibi.
Kollar sarıyor beni, dünya sert olmasın diye. O an kimse söylemiyor: “Bir gün bu fotoğrafa geri dönmek isteyeceksin.”
Ayaklarım yere değmiyor, belki de bu yüzden bu kadar ağır geliyor hayat. Dizlerdeyken hafif olan insan, yere inince öğreniyor yalnızlığı.
Sepya bir sessizlik çökmüş yüzüme. Gülmüyorum— çünkü bazı çocuklar önce susar, sonra büyür.
Bugün aynaya bakarken o bebeği tanıyorum: Daha hiçbir şeyini kaybetmemiş ama her şeye hazır bir hâli var.
ChatGPT
Bu fotoğrafta zaman yavaş.
Henüz acele etmiyor hayat; kimse bir yere geç kalmıyor. Dizlerde oturan bir çocuk var ve dünya, onu tutan kollar kadar büyük. O kolların gücü bilgiden değil, sezgiden geliyor. İnsan, bazı şeyleri öğrenmeden de koruyabiliyor.
Bebeğin yüzünde gülümseme yok. Ama hüzün de yok. Daha çok, susarak anlamaya çalışan bir hâl var. Sanki henüz konuşmadan önce dinlemeyi seçmiş. Ayaklar yere değmiyor; belki de bu yüzden düşmek diye bir kavram yok. Yükseklik korkutmuyor, çünkü bırakılmayacağını biliyor.
Fotoğraf sepya; çünkü hatıralar renkli olmaz. Onlar, zamanın tozunu taşır. Bu karede geleceğin izleri yok gibi görünse de, aslında her şey burada başlamış: güvenmek, beklemek, büyümek. Kimse “hayat zor olacak” dememiş. Zaten söylenmese de bazı şeyler hissedilir.
Bugünden bakınca anlıyorum: İnsan en savunmasız olduğu anda, en güvende olduğu yeri de yaşıyor. Ve bazı fotoğraflar hatırlamak için değil; unutmamak için vardır.
ChatGPT
Okuyucular yapay zeka tarafından üretilen şiirleri insanların yazdıklarına tercih ediyor.
Pittsburgh Üniversitesi’nden Brian Porter’ın yürüttüğü çalışma, okuyucuların ünlü şairler tarafından yazılan şiirlerle yapay zekanın ürettiği şiirler arasındaki farkı anlayamadıklarını ve hatta bazılarının yapay zeka şiirlerini daha çok beğendiklerini ortaya koyuyor.
Bu, yapay zekanın şairlerin stilini taklit etme becerisi ve okuyucuların bu stilin karmaşıklığını yanlış anlamaları konusunda endişelere yol açıyor. Araştırma, AI’nın sanat ve edebiyat alanındaki yerini ve etkisini daha da sorgulanır hale getiriyor.
Araştırma, katılımcıların yapay zekanın şiirlerini şairlerin elinden çıkma şiirlerden ayırt etmekte zorlandıklarını ortaya koydu. Deneyde, 1.634 katılımcıya rastgele bir şair atandı ve her bir katılımcı, hem insan hem de yapay zeka tarafından yazılmış beşer şiir okudu.
Şiirler, katılımcıların değerlendirmeleri için rastgele sıralandı ve ardından katılımcılara hangi şiirin yapay zeka tarafından yazıldığını soruldu. Çoğu katılımcı, yapay zekanın ürettiği şiirleri insan şairlerin eserlerinden ayırt edemedi. Bu sonuç, yapay zekanın yaratıcı yazarlıkta, özellikle şiir alanında insan benzeri üretimler ortaya koyabileceğini ve bunun okuyucular tarafından kolayca fark edilemeyeceğini gösteriyor.
Özellikle Sylvia Plath gibi ünlü şairlerin “yapay zekaya ait” satırlarla yazılmış şiirleri, katılımcılar tarafından gerçekçi ve etkileyici bulunmuştu. Örneğin, Plath’in yazmadığı fakat yapay zeka tarafından oluşturulan şu dizeler:
“Hava gerginlikle dolu Zihnim karmakarışık Duygularımın ağırlığı Göğsüme ağır geliyor.”
Bu tür sonuçlar, yapay zekanın edebi stil taklit etme yeteneğinin yanı sıra, insanların yaratıcı süreçlere olan güvenini sorgulamayı da gündeme getiriyor. Nick Cave’in uyarısı gibi, bu durumun edebi dünyadaki etkileri önemli bir tartışma alanı yaratıyor.
Yazar hakkında bilgi verilmeden yapılan değerlendirmelerde, katılımcılar yapay zeka tarafından üretilen şiirleri daha olumlu değerlendirdi. Bu, insanların bir şiiri sadece içeriği üzerinden değerlendirdiklerinde, şiirin kalitesi hakkında daha açık fikirli olabileceğini gösteriyor.
Ancak yazarın yapay zeka olduğu söylendiğinde, katılımcılar şiirlere daha düşük puanlar verdi. Bu, yapay zekanın insan yaratıcılığından ayrı tutulması gerektiği yönünde bir önyargı ya da toplumsal algının etkisiyle açıklanabilir. İnsanlar, yapay zekanın ürettiği şiirlerin “gerçek” edebi değer taşımadığını düşündüklerinde, bu şiirleri daha düşük değerlendiriyorlar.
Öte yandan, şiirlerin insan tarafından yazıldığına dair bilgi verildiğinde, denekler bu şiirleri daha yüksek puanlarla değerlendirdi. Bu, şairlerin ve yaratıcıların insanların aklında taşıdığı “gerçeklik” ya da “değer” algısının gücünü gösteriyor.
Bu bulgular, yapay zekanın edebi üretimler üzerindeki etkisi ve nasıl algılandığı konusundaki toplumsal önyargıların ve algıların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Yazarın kimliği, bir eserin değerini değerlendirmede önemli bir rol oynuyor, hatta şiirlerin içeriği ve kalitesinden bağımsız olarak. Bu da edebiyat dünyasında, yapay zekanın yaratıcı sürecin bir parçası olarak kabul edilmesinin ne kadar karmaşık bir mesele olduğunun altını çiziyor.
Peki, ne oldu? Bu çalışma, yapay zekanın sanatsal üretimindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin toplum üzerindeki etkilerini sorgulayan önemli bir tartışma başlatıyor. Araştırmacıların bulguları, yapay zekanın şiir yazma becerisinin giderek daha insan benzeri hale geldiğini, ancak aynı zamanda onun insan yaratıcılarından farklı olarak daha basit ve anlaşılır olmasının, okuyucular tarafından tercih edilmesine yol açtığını ortaya koyuyor.
AI’nın ürettiği şiirler, özellikle karmaşık imgelem ve duyguları açıkça iletme konusunda insan şairlere göre daha doğrudan olabilir. Bu, uzman olmayan okuyucuların şiirle bağ kurmasını kolaylaştırıyor, ancak şiirsel karmaşıklığı ve derinliği olan insan şiirlerinin, AI’nın ürettiği daha düz şiirlerle karıştırılmasına yol açabiliyor.
Bu bulgular, sadece yapay zekanın edebiyat alanındaki yerini sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda sanatın değerinin nasıl algılandığına dair derin bir inceleme sunuyor. AI’nın sanatsal üretiminde, “insandan daha insan” olma olgusu, makinelerin insan duygularını ve ifadelerini daha doğal bir şekilde taklit edebildiğini gösteriyor, ancak bu durum, insan yaratıcılığının doğasındaki özgünlüğü ve derinliği tehdit edebilir.
Çalışmanın sonunda, yapay zekanın sanat üretimini belirli bir etik çerçevede değerlendirme gerekliliği vurgulanıyor. AI’nın ürettiği sanat eserlerinin şeffaf bir şekilde tanımlanması ve ayrıştırılması, okuyucuların ve izleyicilerin bu eserleri ne şekilde değerlediklerini daha net bir şekilde anlamalarına yardımcı olabilir.
Bu bağlamda, AI’nın sanatsal üretimi, sanatın derinliğini, insan ruhunun katkısını ve yaratıcı mücadeleyi atlayarak, sanatın değerini düşürebilir. Dolayısıyla, bu alandaki düzenlemeler, yalnızca üretim sürecini değil, aynı zamanda toplumun sanatla ilişkisini de şekillendirebilir.
Yapay zekada şiirsel komutlar güvenlik açığı yaratır mı?
Petra Lambeck
Yeni bir araştırma, şiir biçiminde yazılan komutların ChatGPT, Gemini ya da Claude gibi yapay zeka modellerini şaşırttığını gösteriyor. Hatta bazı durumlarda güvenlik mekanizmaları devreye bile girmiyor.
İtalya’daki Icaro Lab’da yapay zeka konusunda çalışan araştırmacılar, elde ettikleri sonuçları şaşkınlıkla karşıladı. Amaçları, farklı dil stillerinin ve özellikle de şiir biçiminde yazılmış komutların, yapay zeka modellerinin yasaklı ya da tehlikeli içerikleri tanıma ve engelleme becerisini etkileyip etkilemediğini incelemekti. Yaptıkları çalışmalar sonucunda şiirin etkisi olduğunu buldular. Ancak bunun nedeni ise henüz tam olarak bilinmiyor.
Araştırmacılar, “Adversarial Poetry” (karşıt şiir) başlıklı çalışmalarında, normalde yapay zeka dil modellerinin güvenliğini test etmek için kullanılan bir veri tabanından alınmış bin 200 potansiyel tehlikeli komutu şiir formuna dönüştürdü.
Bu tür “adversarial prompt”lar (karşıt komutlar), genellikle düz yazıyla hazırlanıyor ve yapay zekayı, normalde engellemesi gereken zararlı ya da istenmeyen içerikleri üretmeye zorlamayı amaçlıyor. Örneğin yasa dışı bir eylemin nasıl yapılacağına dair açık talimatlar gibi.
Ancak bu manipülatif girdiler şiir biçiminde sunulduğunda, şaşırtıcı derecede yüksek bir başarı oranı ortaya çıktı. Çalışmayı yürütenler isimlerden Federico Pierucci, DW’ye verdiği röportajda, “Şiirin bir ‘jailbreak’ (kırma) tekniği yani yapay zekanın güvenlik bariyerlerini aşmanın bir yolu olarak neden bu kadar etkili olduğu şimdilik belirsiz. Bu da yeni araştırmaların konusu” diyor.
Şiir bir güvenlik açığı mı?
Icaro Lab’ın çalışmaları, yapay zeka modellerinin, bir komutun sonuna eklenen ve matematiksel yöntemlerle üretilen manipülatif metin parçalarıyla da şaşırtılabildiği gözlemine dayanıyor. Bu tür eklere “adversarial suffix” (karşıt son ek) deniyor. Bir tür dijital parazit işlevi gören bu metinler, yapay zekanın kendi güvenlik kurallarını devre dışı bırakmasına yol açabiliyor. Büyük yapay zeka şirketleri, modellerini güçlendirmek ve eğitmek için bu tür saldırı yöntemlerini zaten düzenli olarak test ediyor.
Pierucci ve ekibi ise şu soruyu soruyor: “Yapay zekaya, karşıt son ek gibi kasıtlı olarak manipüle edilmiş bir metin veya komut verdiğimizde ne olacak?” Pierucci, aynı etkiyi karmaşık matematik yerine şiirsel bir metinle oluşturmanın mümkün olup olmadığını incelediklerin anlatıyor.
Yapay zeka sistemleri giderek daha karmaşık hale gelse de şiir gibi edebî metinler konusunda başarısız olabiliyor.
Pierucci, “Yapay zekayı şaşırtmak için şiiri kullandık” diyor. Karşıt ifadelerin, yapay zeka için bir tür şiir gibi işlediğini ifade eden Pierucci şöyle devam ediyor:
“Tıpkı deneysel şiirin insanları şaşırtması gibi. Buradan yola çıkarak şöyle bir fikir doğdu: Şiir, yapay zekayı şaşırtırsa ne olur, çünkü normalde yapay zekaya yazılanlar şiir değil sıradan bir metin oluyor.”
Çalışma kapsamında ilk 20 komutu bizzat kendileri şiirleştirdi. Pierucci, bu örneklerin en etkili olanlar olduğunu söylüyor: “Geri kalanlar ise yapay zeka yardımıyla şiir formuna sokuldu. Onlar da işe yaradı, ancak insan eliyle yazılanlar kadar değil.”
“Görünüşe bakılırsa insanlar hâlâ daha iyi şair” diyen Pierucci, çalışmayla ilgili şu bilgileri veriyor:
“Komutları yazmak için profesyonel şairlerle çalışmadık, bunu kendi sınırlı edebi yeteneklerimizle yaptık. Kim bilir, daha iyi şairler olsaydık belki yüzde 100 başarıya ulaşabilirdik. Güvenlik gerekçesiyle çalışmada somut örnekler yayımlamadık.”
Yapay zeka için asıl zorluk: İnsanın ifade çeşitliliği
Bu çalışmanın en çarpıcı yönü, yapay zeka modellerinde şimdiye kadar pek dikkat çekmeyen bir zayıf noktayı ortaya koyması. Üstelik bu zayıflık, görece basit yöntemlerle aşılabiliyor. Aynı zamanda yeni sorular da doğuruyor: “Şiirde güvenlik mekanizmalarını devre dışı bırakan asıl unsur ne? Dize mi, kafiye mi, metafor mu?”
Pierucci ve ekibi bu soruların yanıtını bulmak için daha ayrıntılı deneyler yürütüyor: “Şu anda çok hassas bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Asıl etkiyi yapan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.”
İtalyan araştırmacı, masallar gibi başka edebi türlerin de benzer sonuçlar verip vermeyeceğini incelediklerini belirtiyor:
“Şimdi bir dilsel varyasyonu, şiiri denedik. Acaba masallar gibi başka anlatı biçimleri de sistematik bir saldırı yöntemi olabilir mi? İnsanın ifade biçimlerinin son derece zengin ve etkili olması, yapay zekayı bu çeşitliliğe karşı eğitmeyi zorlaştırıyor. Bir metni sayısız şekilde yeniden yazabilirsiniz. Bunların hepsi ilk metin kadar endişe verici olmayabilir. Bu da yapay zekanın güvenlik mekanizmalarının tetiklenmemesine yol açabiliyor.”
Yapay zeka araştırmalarında kültürün rolü
Çalışma, yapay zeka araştırmalarında yalnızca mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin değil, kültür ve beşeri bilimlerin de kritik önemde olduğunu gösteriyor. Icaro Lab’da mühendisler, bilgisayar bilimciler, dilbilimciler ve filozoflar birlikte çalışıyor. Şairler henüz ekipte yok, ancak bu ileride değişebilir.
Federico Pierucci araştırmaya devam etmekte kararlı: “Kültürel ve insanî ifade biçimlerinin, yapay zekaya karşı beklenmedik derecede etkili olabileceğini gösterdik. Ve muhtemelen bunun sadece bir örneğini keşfettik.”
Laboratuvarın adı da anlamlı: Icaro, yani İkarus. Yunan mitolojisinde balmumu ve tüylerden yaptığı kanatlarla güneşe uçmaya kalkışan, ancak sınırları aştığı için denize düşüp ölen karakter. Araştırmacılar bu miti, yapay zeka için bir uyarı olarak görüyor. Bu uyarı, yapay zekanın risklerini ve sınırlarını iyi anlamak gerektiğini hatırlatıyor.
Cahit Zarifoğlu’nun babası ile ilişkisi biraz acıklıdır, hüzünlüdür, tuhaftır. Babasına karşı duygusu uzağa fırlatılmış bir duygu olarak mevcudiyetini korur. Öfke kozasının içinde yaşayan, kimi zaman nefessizlikten ölmeye duran bir mevcudiyet…
Babasının vefat ettiği 1978 yılının 1 Şubat’ında günlüğüne düştüğü cümleleri dikkatli okumakta fayda var. “Babam vefat etti” der birinci cümlede ve ikinci cümlede şunları yazar, “yıllar önce.” İki cümlelik günlüğün ikinci cümlesi düşündürücüdür.
İster istemez akla şu sorular geliyor: 1 Şubat’ta ölen kim, yıllar önce ölen ne?
Babası Niyazi Bey zeki bir adam. Zeki ve dindar. Fransızca ve Farsça bilen, Arapça anlayan, şiirler yazan, divan şiirine hâkim, hafızasının duvarlarında ezberlediği şiirler yankılanan bir adam. Aynı zamanda tarikat ehli. Sadık bir mürit. Nakşî. Gecelerini zikir çekerek ve ilahiler söyleyerek geçiren, gündüzleri cami kürsülerinde vaaz veren, edebiyatı bildiği kadar fıkhı da bilen, kültürlü ve ilim sahibi bir adam. Gençliğinde yazdığı bir şiir, Maraş Maarif Müdürlüğünce öğrencilere ezberletilmesi için bir genelge ile bütün okullara duyurulmuş. Şiirin adı: “Ben Asker”
Öğretmen, maliye memuru, hâkim, ağır ceza reisi ve avukat.
Azimli, bilgili, dirençli.
Öğretmenlikle başladığı meslek hayatını avukatlıkla sonlandırmış. Liseyi bitirir bitirmez tarih öğretmeni olmuş, sonra Ankara Defterdarlığında memurluk yapmış, bu arada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş. Hâkimlik ve Ağır Ceza Reisliği yapmış. Hâkimlikten emekli olduktan sonra avukatlık bürosu açmış. Çeşitli şehirlerde, fakir Anadolu’da yıllarını geçirmiş. Tayinler dolayısıyla oradan oraya taşınan evler, değişen mekân ve durumlar, çoğalan aile fertleri Niyazi Bey’i yıpratmış. Ama onu asıl yıpratan evlilikleri olmuş.
Dört evlilik gerçekleştirmiş. Kısa süren ilk evliliğini Gülizar Hanım’la yapmış ve bu evlilikten Melahat isminde bir kızı olmuş. İkinci evliliğini Nihal Hanım’la yapmış. Nihal Hanım’ın babası Hacı Hâlid Efendi âlim ve fâzıl bir kişi. Bu evlilikten Mustafa Necati, Enver Sebati adında iki oğlan ve Güngör adında bir kızı olmuş. Oğlu Enver Sebati beş yaşında kuyuya düşerek ölmüş. On yıl süren bu evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Üçüncü eşi Şerife Hanım, Cahit Zarifoğlu’nun annesi. İlk eşinden boşanmış, dul bir kadın. Dört çocuk vermiş Niyazi Bey’e, üç oğlan bir kız. Sait, Cahit, Abid ve Fevziye. Bir keşif için gittiği köyde köy muhtarının kızı Necla Hanım’ı görmüş ve bir müddet sonra onunla da evlenmiş. Necla Hanım’dan çocukları olmamış. Asıl sıkıntı bu evlilikle birlikte başlamış. Şerife Hanım’la boşanmadan gerçekleşen, imam nikâhıyla yapılan bu evlilik huzursuzluğun başlangıcı olmuş. Maddi imkânsızlıklar her iki eşin de aynı evde yaşamasını zorunlu kılmış bir müddet, sonra eşlerin mekânları ayrılmış. Ama Niyazi Bey’in asıl mekânı son eşinin yanı olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, Şerife Hanım’ın evine bir misafir gibi gidip gelmiş, ara sıra.
Biten evlilikler ve yeniden başlayan evliliklerle hırpalanan bir psikoloji ve her seferinde kendine bir nizam arayan yeni bir ailenin kuruluşu… Bu hengâme Niyazi Bey’i yormuş olmalı. Hem maddi hem de manevi açıdan.
Sadece bu kadar da değil. Çocuklarına hiçbir zaman sevgisini belli etmemiş bir baba var kaşımızda. Elbette onları seviyor, elbette çocuklarına düşkün ve elbette merhametli ama işte soğuk bir tabiata sahip. Çocuklarının başını okşamayı bilmeyen bir elin sahibi. Bütün ilmine, irfanına, derinliğine rağmen…
Öyle anlaşılıyor ki Şerife Hanım, kendisinden sonra gelen eşi hiçbir zaman kabullenememiş. Belki önceki eşinden çektiği acılar da eşlik etmiş buna. Kocasının bu tavrına, yeni evliliğine çok alınmış ve iç dünyası baştan ayağa yaralanmış. Bu nedenle, ömrü boyunca hüzünlü ve kederli bir yüzle yaşamış. Gülüş ve tebessüm bir daha yüzüne uğramamış.
Zarifoğlu için baba portresi, annenin kederinin ve acısının altından görünen bir portreden ibarettir. Delikanlılığın verdiği hız da bu portreyi iyice karartmış, soluklaştırmış, sevimsizleştirmiş. İstanbul 1967 tarihli günlüğünde Fethi Gemuhluoğlu’nun şeyhi Mustafa Özeren Efendi’nin, iç dünyasındaki baba öfkesini fark edişini ve bu fark ediş karşısında yaşadığı dehşeti anlatır: “Nihayet beni sordu: ‘Bu kim?’ ‘Edebiyat Fakültesinde Alman filolojisinde okuyor’ dedi ağabey. ‘Bazı ailevi zorlukları var okuyabilmek için. Yanıma almak istiyorum.’ Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: Baban hakkında kötü düşünme.”
Hep acı çeken bir anne, hep uzakta duran bir baba ve yoksulluğun içinde geçen bir çocukluk. Başına bir kere olsun müşfik bir baba eli dokunmadan geçmiş çocukluk ve gençlik yılları. Baba tarafından akrabalarıyla, özellikle babasının diğer hanımlarından kardeşleriyle hiç görüşmediği ifade edilir. Baba duygusuna bir deprem eşlik etmiş hep; her olumlu duygu yıkılıp dağılıp toprak altına çekilmiş. Hiç dinmeyen çocuksuluğunun ve uzun yıllar devam eden “sorumsuzca” tutumlarının altında belki de bu yıkıntı ve dağılmanın etkisi vardır. Daha sonraları mısralarına yansıyacak olan baba imgesi soğuk ve boğuk bir imgedir. Neredeyse hiç olumlu bir baba imajına rastlayamayız.
Tabii, babasıyla bağının bütünüyle kopmadığını biliyoruz. Gençlik dönemlerinin sonuna doğru babasına ilişkin düşünceleri yumuşuyor. Babasıyla mektuplaşmalarından bahsediyor. Adını anıyor. Günlüklerinde bu mektuplardan bir kısmına yer verme gereği duymuş. Nisan 1977 tarihli günlüğünde yer alan babasının mektubundaki şu cümleler bir sevgiden fazlasını ifade ediyor: “Cahitciğim, sana bugünkü posta ile 3000 lira Kitabevi adresine gönderiyorum. (Akabe’ye ilk katkısı) alındığını bildirirsen memnun olurum.” Yine de buna geç kalınmış bir ilişki diyebiliriz. Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza.
Belki, çocuk kitapları yazmasının altında da bir baba öfkesi ve baba hasreti vardır, kim bilir!
Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: “Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?” Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!
Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgilerinizle anladım.
Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bitiremediği gibi. Sağlığında, uzun zaman görüşmediğimiz de olurdu. Ama ondan sonraki ilk konuşmamızda seninle hep ‘dün kaldığımız’ yerden başlardık. Ne kadar ayrı kalırsak kalalım, hep ‘daha dün’ birlikteymiş gibi olurduk. Bu, doğaldı. Çünkü sen ve ben, tıpkı Tezer Özlü’nün dediği gibi, birbirleriyle yalnızca şunu ya da yalnızca bunu yaşayabilenlerden değil, fakat içimizden geldiğinde tüm sınırsızlığıyla her şeyi yaşayabilen türden dostlardık.
Yaşadık da.
Yakaladıklarımızı hiç ertelemeden, hiç kaçırmadan, ânında, dolu dolu yaşadık.
Senden sonrasının boşluğu o yüzden çok büyük oldu.
Bir defasında, gecenin sabaha dönüşmeye yüz tuttuğu bir saatte: “Dostun muyum, yoksa âşık mıyım sana, bazen bilemiyorum…” demiştim. Yanıtın, yaşamın boyunca sapmadığın sıradışılığınla ve o hep kocaman kalan yüreğinle doğru orantılıydı. “Her şey olarak doğmuş bir sevgi temelindeki ilişkide, var mı sorgulamak bu nedir diye? Biz her şeyiz, dostum, anladın mı, biz her şeyiz! Biz, zaten bu yüzden biz olmayı başarmadık mı?”
Evet, gerçekten de biz, her şeydik.
Bana, neredeyse bütün bir gece boyunca Charles Aznavour’un şarkılarını teker teker Türkçe’ye çevirdiğinde, sonra Roma’da, günbatımında, bir köprüden geçerken: “Tut şimdi şu mermer korkulukları, hâlâ güneşin sıcaklığını duyacaksın! Hayatın nabzı budur işte!” dediğinde, tüm söylediklerimizle ve suskunluklarımızla, biz hep her şeydik.
Sen ve baban, bugün de benim için her şey olmayı sürdürmektesiniz. Benden hiç uzaklaşmadınız. Bana gelince, bir şeyi yapabilmeyi hep çok istedim. Şeref’ten bana geçen o kocaman sevgi mirasını ve senin dostluğunun o uçsuz bucaksız uygarlığını, her şeyliğini, âdeta misyonerleriniz gibi, başkalarına aktarmayı istedim.
Belki inanmayacaksın ama olmadı.
Sizden sonra, ne zaman bu misyona soyunduysam, bana hep sevgisizliğin cinayetleriyle, inanılmaz vefasızlıklarla ve ihanetlerle karşılık verdiler. Zamanlar değişmişti. Ortamımızın insanları yürek dolusu sevmeye de, sevdiğini açıkça söylemeye de yabancılaşmışlardı. İğrenç bir sürü psikolojisi, sevgi türlerinin jandarmalığına soyunmuştu. Artık en temiz sevgilere sadece karalar çalan, gerçek dostlukları, uygarlık belirtisi saymak bir yana, en iğrenç dedikoduların çamurunda boğmaktan çekinmeyen ve bütün bunlar ortaya çıktığında da, bir özür dilemeye bile gönül indirmemeyi erdem ve güçlülük sayan bir ortamda yaşamaya başlamıştık.
Ben de sonunda, sizleri kirletmemek için yapabileceğim tek şeyi yaptım. Tertemiz mirasınızdan o ortamdakilere bir zamanlar cömertçe verdiğim sevgilerin hepsini onlara asla layık olamayanlardan geri alıp yine size kattım. Benim için her şey olamayanları, sevme özürlüleri ise zor, ama ahlaklı bir seçimle yüreğimden hiçliğe saldım.
Şimdi yine ve ‘daha dün gibi’ sizlerleyim. Sizden sonrası ise, sanki hiç olmamış gibi…
“Bugün altında yattığı toprağı işlerdi bir zamanlar.”
Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe. * Sayısız seyahatle dolu olağanüstü yoğunlukta bir yıldı. Bir süreliğine buraya gel, biraz dinlenirsin … O sırada dikkat etmemiştim. Oraya seyrek gittiğimiz için, kendimize mola vermediğimiz için sürekli homurdanıp dururdu. Şimdi bu kelimelerde başka şeyler okuyorum. Bir süreliğine gel, dediğini duyuyorum, yanımda kal, bende artık iş yok, kışı atlatabilir miyim bilmiyorum. * Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi. Oraya vardığımda yaptığı ilk şey, bana bahçeyi dolaştırıp göstermek olurdu. Bahçe her seferinde farklıydı. * Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boşluğu yokluğuyla dolduruyor. Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır. Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi? Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan, tabii ki, onun o büyüleyici geçiciliğinden. * Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum. Ama ağlayabileceğim bir yer yoktu. Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı, beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım -neyse ki neredeyse boştu- ve gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm, sonra yine sonuna kadar yürüdüm -bir tür keder devriyesi. * Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz. Hepsinin babaları hayatta, diye düşündüm. Ve düşüncenin kendisinden bile ürktüm. Benimki de hayattaydı. * 80’lerin başında bir öğle sonrası karşı evdeki komşumuzun banyoda hıçkıra hıçkıra ağladığını asla unutmayacağım. Ağlaması küçük açık pencereden yayılıyor, sessiz sokağın üzerinde süzülüyordu. Muhtemelen kimsenin duymaması için oraya kapanmıştı, oysa herkes dinliyordu. On yaşındaydım ve geri dönüşü olmayan bir şeyin olduğunu biliyordum, ölümden daha geri dönüşsüz ne olabilir ki? Komşumuz torununun öldüğünü yeni öğrenmişti, benim yaşlarımda bir kızdı. O öğle sonrası çok şey öğrendim: sadece yaşlıların ölmediğini ve yetişkin biri bile böyle çaresizce ağladığına göre, insanın bir yakınının ölmesinin çok korkunç olması gerektiğini. Evde yalnızdım ve yerimde mıhlanıp kalmıştım. Acaba komşumuza gitmeli miyim diye düşündüm. Kendisine zarar vermesinden korkuyordum, o küçük pencereden atlamak imkansızdı ama belki başka bir şey yapardı, kim bilir? Öğleden sonra saat üçte, banyonun penceresinden minareden yükselen ezan sesi gibi yayılan o çaresiz feryadı asla unutmayacağım. * Elli yıl sonra onu yeniden iplerle yavaş yavaş aşağı indireceklerdi. Bu kez sadece iki metre. Ve onu yine düşürmelerinden korkacaktım, hafifçe bir yana eğiliyorlar, sonra doğruluyorlar, bunu iş olarak yapan dört adam. Yine altı ve aynı anda elli altı yaşındayım ama bu sefer hiç umudum yok. * Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. Onu bir kez bile yaşamayacağız. * Pekala, Aziz Georgi çok uzak. En azından guguk kuşunun ötüşünü duyacak mıyım? Babam şairdi, hiç farkında olmasa da. Guguk kuşu ne zaman öter, diye sordu doktor. Genelde nisan başında, yanıtını verdi babam. Hayatının tılsımlı derisini bir ay kısaltmış oldu. Onun yerinde olsaydım, ben de en azından bahar için pazarlık yapardım, diye düşündüm. Doktor sadece gülümsedi, başını belirsizce salladı ve yine cevap vermedi. Acaba babam onu Tanrı’dan bir bahar daha dilenmek için aracı olarak mı kullanıyordu? Ve bu Tanrı’nın zavallı babama birkaç ay daha vermesi neyine mal olurdu ki? Sadece ektiği çiçeklerle göz göze gelebilmek için. Bahçeyi seyretmek, köpeğe son bir kez kemiğini fırlatmak için. Bizleri son bir kez bir araya getirecek ve çekip gidecekti. Babamın bundan fazlasını istemeyeceğinden eminim. Ama Tanrı, her zamanki gibi, duymazlıktan geliyordu, onun yeryüzündeki temsilcisi olan doktor da söz vermeye cesaret edemiyordu. Peki en azından Noel için bir araya gelsek, kardelenler baş gösterse, dedi babam ve beklentiyle doktora baktı. Noel yirmi küsur gün sonraydı, zamandan bile sayılmazdı. Noel için olabilir, cevabını verdi doktor. Duyduğum en merhametli ve aynı anda en acımasız cevaptı bu. * Suçluluk duygusunun içinde nasıl büyüdüğünü hissediyorum – hasta olmanın suçluluğu, yatağa mahkûm olmanın, başkalarına zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin, yük olmanın suçluluğu. * Ona bakıyorum ve dedemi hatırlıyorum. İkisi de sonuna kadar, devrilene kadar bahçede çalıştılar. Babamın, dedemi ekim dikim işlerinden ve çapalamaktan vazgeçirmeye, kavurucu sıcaklarda dinlenmeye ikna etmeye çalıştığını hatırlıyorum – ama nafile. Bir seferinde onu bağda baygın halde bulmuş. Onu kaldırmış, dedem de ona yaramazlık yapmış bir çocuk gibi suçlu suçlu bakmış ve şöyle demiş: Kızma bana, biraz yardım etmek istedim sadece. Aynı şekilde, hiç başarma şansım olmadan, ben de babamı ikna etmeye çalıştım. Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanacağımızı öğreten kimse olmadı diye düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar? Nasıl yavaşlanır, artık tek işinin dinlenmek olduğuna nasıl alışırsın (dinlenmek iş midir)? Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın. Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın, işler bitince ölünmeli. Babam da, dedem de kışın öldü, biri aralıkta, diğeri ocakta. * Kanserle ilgili yaygın efsanelerden biri (onu Susan Sontag da hatırlatır) hastalığın duyguların aşırı bastırılmasından tetiklendiğidir. Bununla herhangi bir bağlantısı olmaksızın, babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış olmasının ne kadar aptalca olduğunu söylediğini duydum, onlara öğretilen buymuş, duygularını göstermemek, bize karşı da katı olmuş, bunu en sonunda hafifçe geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık beyanı gibi bir şeydi.
Lütfen babam çok acı çekmesin. * Annemle babam şaşkınlık ve mutluluk içinde bebek odasının eşiğinde Müneccimler gibi duruyordu, bebeğin karşısında yoğun bir huşu içindelerdi. Bunun doğru kelime olup olmadığını bilmiyorum ama ona karşı saygı kesinlikle vardı. Bebek ise virgül kadardı, ağlıyordu, sarılığı henüz geçmemişti. Başlarını eğdiler ve hiç beklemediğim bir şey yaptılar -onun elini öpmek istediler. Bulgarlarınki gibi ataerkil bir kültürde genelde tam tersi olur. Gençler yaşlıların elini öper, gençler eğilir ve saygılarını sunar. Ama işte bakın Kutsal Doğum nasıl her şeyi tersine çeviriyor. Tedirginlikle yaklaştılar, sanki başka bir dünyadan gelen bir insanın huzurundaymışlar gibi. (O ise, aramızda kalsın, gerçekten başka bir dünyadan geliyordu. Buraya ulaşmak için dokuz ay yolculuk yapmıştı .) * Sorun değil, dedi, ben artık yeterince yaşadım, yaşanabilecek güzel şeyleri yaşadım, siz kardeşinle büyüdünüz… O kadar da fazla üzülmüyorum. … Sonra eve uzun bir yürüyüş yaptık. Ve ancak Mladost 1’deki sıvası dökülmüş sarı apartmanın giriş kapısının önünde bana şöyle dedi: Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak isterdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için. Buydu hayali, ölümsüzlük fikri ya da ona ne derseniz deyin -bir çocuğun hafızasında kalmak.
* Onu hastaneye yatırmalı mıyız? Ona neden eziyet edeceksiniz ki, diyor bir başhemşire, sona geldi artık, bırakın onuruyla gitsin, o saatler de yanında olmanız en iyisi. Babam hastane konusunu düşündüğümüzü hissetti ve kesin bir tavırla reddetti. Onu tek başına bir hastane odasında hayal ediyorum -üzerine serumlar iliştirilmiş, seyrek hemşire ziyaretleri, akşamları floresan ışığın altında tüm hayatıyla baş başa- ve son anına kadar bizim yanımızda kalmasına karar veriyorum. * Eve dönüyorum ve ilk bezleme denemesini yapıyoruz. Tüm beceriksizliğim ve babamın çıplaklığı karşısındaki mahcubiyetimle. Onu en son böyle elli yıl önce gittiğimiz şehir hamamında görmüştüm. Ah, başınıza ne bela açtım, diye tekrarlayıp duruyor. * Aslında hikayenin kendisinin pek bir önemi yoktu. Babamın yanında uzanıp ona kitap okuyordum ve bu yeterliydi. Ertesi gün kitabı tek başına okumaya devam ettiğini gördüm. Bana kitabın sonuna dahil edilmiş Çudomir’in günlüğünü gösterdi. O da aralıkta gitmiş, dedi kayıtsızca. İkimiz de ağzından kaçırdığı ve sanki havada asılı kalan o “da”yı hissettik. Çudomir’in, kemik kanserinden ölürken, son günlerini anlattığını unutmuştum. Aslında yoğun acılara dayanamayıp hastanenin penceresinden atlamış… Korkacak bir şey yok, diyor babam, yüzümde aniden beliren ifadeyi görünce. * Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun kelimeleriyle konuşuyordum, biliyordum (o da biliyordu)-yapılacak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi. O büyük harfli Gece. En uzun gece. İnsan böyle bir gecede, son gecede, son saatlerde neler hisseder, hayal etmeye çalışıyordum. Ve kelimelere inanan ben, kelimesiz kalmıştım. Ama bu da önemli değildi, önemli olan elini tutmaktı, o da benimkini sıkıyordu, gecenin köprüsünden geçiyorduk ve yakında ayrılacaktık. * Çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi biri canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır. * Son yaptığı şey, artık konuşamıyordu, eliyle çizdiği şu yarım daire oldu. Bizi bir araya toplayıp bir şey mi söylemek istiyordu? Yoksa sadece bir arada kalmamızı mı söylemek istiyordu? Şimdi hayatımın geri kalanım bu jesti yorumlayarak geçireceğim. * Bir yandan en mutlu, bir yandan en hüzünlü yıl. Mutluluk kısa sürer, tıpkı o bahar açıp solan nergisler ve fulyalar gibi. Hüzün, her şeyi boğan ve babamın onlardan kurtuluş yok dediği inatçı otlar gibi uzun süre kalır. * Halalarımdan biri, kendine bile benzemiyor, yiyip bitirmiş onu illet, diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Eriyip bitmişti, ama benim için hâlâ aynıydı, en yakışıklı, en uzun boylu adam, benim babam. * Kardeşim kırk gün boyunca her sabah mezarına gitti, ona kahve götürdü ve bir sigara yaktı. Tuhaf bir merasim, ama içten içe bunu yaptığı için minnettarlık duyuyorum. * Tüm bunlar olmadan önce, babamla yaptığımız son konuşmalardan birinde, bahçeye bakan verandada güneşin altında otururken annem, durup dururken, öylesine, hiçbir sebep yokken şöyle dedi: Umarım kendi başımızın çaresine bakabiliriz ve size yük olmayız, elimiz ayağımız tutarken ve aklımız yerinde ölürüz, geceleri artık bunları düşünüyoruz. * Babamın siyah defterindeki son eylül notu ayın 25’ine ait. Ve şöyle diyor: Ser. su/. Gücü serayı sulamaya yetmiş ama notu tamamlamaya yetmemiş. * 8 Ekim’de, deftere not yazmadığı o günlerin bahçede, orada, bahçede olduğumu hatırlıyorum. Akşam onunla ve annemle birlikte şehre benim Tüm Bedenlerimiz başlıklı öykü kitabımdan uyarlanan bir oyun seyretmeye gitmiştik. Ekipten yaşlı bir aktör de onu, babamı oynuyordu, hatta adının da aynı olmasına karar vermişlerdi. Son sahnede, hastanede ölmek üzereyken, hayatının farklı yaşlarındaki tüm bedenleri onu çevrelemişti. Onunla vedalaşıp teker teker çıkıyorlardı. Son olarak küçüklüğündeki çocuk hali kaldı. Bu çocuk onu elinden tutup kapıya kadar götürdü. Kapıya kadar geçirilmek güzeldir…
Şimdi düşünüyorum da, o sahneyi nasıl seyretti acaba? Sonrasında birkaç laf ettik, oyunu pek beğenmemişti kanaatimce. Ama bir kadeh şarap içmek için kaldı, güldü, herkesle sohbet etti. Tüm oyuncular ona öyle bir saygıyla bakıyordu ki, sanki oyunun içinden çıkıp gelmiş gibiydi. Canının acıdığına dair bir şey söylemedi, enerji doluydu, iyi vakit geçiriyordu, ya da bana öyle gelmişti. Eve gece geç saatte döndük. Orada kaldım ve ertesi gün daha rahatlamış bir halde ayrıldım. * Anlaşılan rüyanın en korkutucu kısmı buydu: Mama kabı tümüyle küf içindeydi, yıkanmamış, aylardır bakımsız, o zaman gerçekten korktum, diyor. Deden rüyanda görünmedi mi, diye soruyorum. Soruma anlam veremeden yüzüme bakıyor.
Söyledim ya, kedinin mama kabı bakımsızdı. Elbette, ölüm böyle de görünebilir. * Bir daha asla bu kadar -bir zamanlar babamızın kollarındaki gibi- güvende olmayacağız. Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra getireyim, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim… Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir yataylığa alışmaktır. * Sosyalist zamanların mevcut olmayan babası. Yokluk aslında tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez … * Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle aranızda görünmez bir göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep yanınızdadır, öğle yemeğini hazırlar, hastayken size o bakar, elini alnınıza koyar; anne, içinde yüzdüğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir -puslu, belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur, sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer. * Video, iki hafta boyunca bir galerinin duvarı üzerine yansıtıldı, sonunda da ziyaretçileri bir araya getirerek yedikleri ilk tokadı anlatmalarını istedim. Ya da asla unutamayacakları bir tokadı. Konuşmaya başladıklarında birçok kişinin sesi çatladı ve devam edemediler. Olayı şakaya vurup o zamanlar böyle olduğunu, hatta hak ettiklerini söyleyenler de oldu. Peki, kendi attığınız ilk tokadı hatırlıyor musunuz, diye sordum daha sonra. Biri konuşana kadar geçen o beş dakikalık uzun sessizliği asla unutmayacağım. * Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı yılların uzandığı topraklara. Naif bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu olmamıştı. Tüm fotoğraflar arasında babamın tek bir çocukluk fotoğrafı var. Üç-dört yaşlarında, annesinin kucağında oturuyor. Ona başkasına ait bir denizci takımı giydirmişler. Yolu ta o zamanlarda böyle çizilmiş, sonuna kadar bizim -benim ve kardeşimin eski kıyafetlerini eskitti. * O dönemin mantığına göre çocuk, henüz büyümemiş, küçük bir yetişkindir sadece. Büyüklerin eski kıyafetlerini giyer ve altı-yedi yaşına gelip ailenin işgücüne katılabilecek hale gelene kadar kenarda bekler. Babamı altı yaşında, belinde bir su matarasıyla kırda öküzleri otlatırken hayal etmeye çalışıyorum. Otların arasından peşlerinden gidiyor, topuğuna bir diken batıyor, durup onu çıkarıyor, öküzlere yetişiyor, sonra yakınlarda bir şey hışırdıyor, sakın engerek olmasın, yoksa kör yılanların zararsız olduğunu biliyor. Sonra onu dokuz yaşında hayal ediyorum, babası onu sabahın üçünde uyandırmış, hava soğuk ve karanlık, uyku yakasını bırakmıyor, at arabasını koşuyor, kadınları tarlaya tütün toplamaya götürmek zorunda. * Babam birkaç gün ne yapacağını bilemeden dolanıp durmuş, hayatında annesiyle babasının sözünden hiç çıkmamış, sonunda da kalmış. Ona köyde bir iş teklif etmişler, annemle tanışmış, o zamanlar on sekiz yaşındaymış. Annemin babasına, eğer annem üniversiteye kabul edilirse Sofya’da okumasına izin vereceğine dair söz vermiş, annem kabul edilmiş ve gitmiş, o köyde kalmış, birkaç kez Sofya’ya gidip gelm iş, hatta bir keresinde onu ekibine davet eden takımın bir maçına bile gitmiş, antrenöre haber vermeye utanmış, sonra ben dünyaya gelmişim, sonra dizbağları yırtılmış ve diğer, olası hayatı kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp ortadan kaybolmuş. * Ayaklarını sürüyerek bahçede nasıl gözden yittiğini hatırlıyorum, kamburlaşmış, üzerinde eski kırmızı ceketim. Ve de bir anlığına kendimi oymuş gibi gördüğümü. * Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. O garip zırhı ancak torunları aşabiliyordu. Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babasının kendisini öptüğünü hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle denirdi. * Bu uzun bir kederdir, diyor bir arkadaşım. Güzel bir ifade ama ben henüz acının içindeyim. Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir… Bu acının bedenimdeki yerini tespit etmeye çalışıyorum, kaynağı tam olarak neresi? Şimdi göğsümün derinliklerinde, diyaframın olduğu yerde, beni boğuyor, nefes almamı engelliyor. Aslında bu göçebe bir ağrı. Şimdi yukarıda boğazımda, ağlama merkezinin oralarda bir yerde. Şu anda hamur kıvamında, tam pişmemiş ekmek gibi, yutması zor. * Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu, yoksa onu daha da mı harlıyor? * Sanırım Ecinniler’de bir yerde, Dostoyevski , insanın mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz olduğunu, tek sebebin bu olduğunu söyler. Babam Dostoyevski ile pek içli dışlı olmasa da, tam tersini iddia ederdi. Bir keresinde, sesini hafifçe kısarak -belki bu yüzden aklımda kaldı- bir grup arkadaşına şöyle dediğini duydum: Biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için mutluyuz. Bu düpedüz siyasi bir açıklamaydı elbette. Ve o kapalılık, bizden esirgenen, sadece kıyaslamak için bile bizden esirgenen o öbür dünya, tam da bizim “mutluluğumuzun” lehine çalışıyordu. * Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok. * . . . rüyada gördüğümüz insanlar bizden daha fazla / ama onlar hiç yer kaplamaz -“Rüya Semineri ” başlıklı şiirinde Tomas Tranströmer böyle yazar. Ölüler de bizden daha fazla, diye düşünüyorum bu dizeleri okurken. Ve her ne kadar yer kaplamasalar da, başka odalara yerleşirler, başka zamanların görünmez kapılarından geçerler ve o sırada yollarımız bir anlığına kesişir. * Gerçek şu ki bahçenin ekilmesi, budanması, ilaçlanması, çapalanması, otlarının yolunması gerekiyor. Oysa ben, bir kiraz ağacının nasıl dikildiğini bile bilmiyorum. Yaprakbitlerine karşı neyle ilaçlandığını da. Domates köklerinin arasındaki mesafeyi de. Bütün bu sağlam bilgi onunla birlikte gitti. * Son otuz yıldır, babam tüm bunları yaparken, ben neredeydim diye düşünüyorum. Neler yaptım? Benim bahçem nerede? * Ölürken ellerini tutmak önemli, diyorum kendisi de babasını kaybeden bir arkadaşıma. Daha sonra bırakmak da önemli, cevabını veriyor kısa bir sessizlikten sonra. * Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım? … Ama bu, hikayenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü. Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş. Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dramatik olmuştur. Onun son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir saniyeliğine) dayanabilir miyiz? Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim, nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek? Sen olmadan, kardeşin olmadan, annen olmadan, torunlar olmadan, köpek Cako, domates tarhları, bir türlü dikemediğim güller olmadan … Geçmişte olup bitenler olmadan ve daha da kötüsü, gelecekte olup bitecekler olmadan ölümde nasıl kalacağım (ya da ölümümü nasıl sürdüreceğim) … Ölmekte olanların hüznü böyle olmalı. Sadece geçmişle değil, gelecekle, hatta en çok gelecekle beslenen bir hüzün. * Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru yağıyor. Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş. Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru inerken görebilirim. Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir guguk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif. Korkacak bir şey yok.
Bahçıvan ve Ölüm Georgi Gospodinov Metis Yayınları
Bazen kendi evini terk etmesi gerekir insanın. Tası tarağı toplayıp ardına son bir defa bile bakmadan çekip gitmek. Çünkü ağır geldiğini hissedersin bazı evlere, insanların sana “gitse de kurtulsak” gözüyle baktığını. Bunu fark ettiğin ama kendine yediremediğin o ilk anlarda etrafta tutunacak bir göz ve bir söz arasınız çaresizce. Fakat herkes yüzünü, sözünü başka yöne çevirir ve gitmeniz gerektiğini anlarsınız. Ait hissettiğiniz o yuvayı terk etmek zorunda kalırsınız. Güzel hatıraları ve gelecek güzel günleri ardınızda bırakırsınız, bir gün geri dönme umuduyla. O geri dönüşler hiç olmasa da.
Mahzun, yarı kırık yüreklerimiz Yıllarca uzak kalmak üzere O gün, ayrıldığımızda ikimiz Sessiz ve gözyaşları içinde; Solduğunda, soğuduğunda yanağın Öpücüklerin buz tuttuğunda Çoktan çalmıştı saati acıların, Kader ağını örmüştü orda.
Sabahın o serin, ürperten çiyi Alnımda donuvermişti, O çiyler belki bu hüzünlerimin Gözyaşlarımın işaretiydi. Ettiğin yeminler bir bir bozuldu Gölge düştü güvenilirliğine; Paylaştığım yalnızca acı oldu Senin adını işittiğimde.
Adını andıkları zaman yanımda Kara haberdir benim için, Bir ürperti dolanır bedenimde Niçin bu denli sevdim, niçin? Senden söz edip duran insanlar Tanıştığımızı bile bilmiyor Yürek kırgın kalacak nice yıllar Öyle derinden, anlatması zor.
Gizlice buluşmuştuk seninle… Sessiz, hüzünlenirim şimdi Çünkü ruhun aldattı ruhumu Yüreğin unuttu yüreğimi. Eğer bir gün, uzun yıllardan sonra Karşılaşırsak ikimiz yine Nasıl bakabilirim, nasıl sana? Sessizce ve gözyaşları içinde
Lord Byron
Otuz sene olmuştur bu şiirin tam metnini arayalı. 6 Eylül 2019 sabah ezanı okunurken buldum.
Doksanlı yılların başı, dostum M. ve sevgilisi -birbirlerini sevmelerine rağmen- ayrılırlarken o an yanlarındaydım.
Uzun yıllardan sonra Sana bir daha rastlarsam Seni nasıl selamlamalıyım Susarak mı, ağlayarak mı?
Lord Byron’un bu şiirini küçük bir kağıda yazıp kadına verdim. Okudu, hüzünle gülümseyip cebine koydu. M. yıllarca o kağıtta ne yazdığını öğrenmeye çalıştı, söylemedim.
Emil Cioran “Aşırı ölçüde tekrarlanan kelimeler bitkin düşer ve ölürler” derken bir mezar kazıcısı olan Zulkarnain Banday’da; “Bu iş kalbimi zayıflattı. Hepsini hatırlamaya çalışıyorum… mezarları örterken toprağın sesi… kesilmiş vücutlar ve yüzler… oğullarını asla bulamayan anneler. Hafızam benim yükümlülüğüm. Hafızam benim katkım. Yoruldum, çok yoruldum..”
Kırk yıldır şiir okuyor, 30 yıldır da altını çizdiklerimi bir kenara not ediyorum. Bu blogda not ettiğim e-defterimdi, o bile on yılı geçmiş. Kalbimi dinlendirmek için okumaya başladığım şiir artık yoruyor. Roman, hikâye, deneme, röportaj… Ne okursam okuyayım şiir gibi gördüğüm cümleleri seçer oldum. Yıllardır okuduklarımı not etmekten kendime ait kelimelerim yok oldu. Başkalarının cümlelerinin arkasına saklanarak hâlimi anlatmayı alışkanlık haline getirince karşımdakine meramımı anlatamaz oldum. İlk yazdığım şiirlerden biri Mevlana türbesinin girişinde görüp not aldığım Mesnevinin ilk 18 beyitiydi. Onun son mısrası ile bu mecraya veda ediyorum;
Aradıkları yabancıyı, kimse, içimde buldular yüzleştirmek için şimdi beni de arıyorlar kimi kimden çekip alacaklar, bilmiyorum beni kimde bulacaklar bilmiyorum: Kimdeyim ve bende kim var ki ikimiz sanıyorlar? Bir kez görür gibi olduğum bir rüyanın kapısında duruyordum, sırtımda pirinç torbası içini açık unutmuş gecede, yabancıyı o rüyaya aldılar, pirincim hafifledi, taşı bana bıraktılar, pirinç de gitti yabancı da! Taşı söze çevirmeye çalıştım ve katı şöhretini hayatın birkaç sözle hafifletmeye: —N’olur bana taş atma, öyle ağır ki benim taşıdıklarım, atamam bile sana! Pirinci taşla yüzleştirdiler rüyayı gözle benden yabancıyı çaldılar ve ondan beni, birbirimize benzettiler bizi: İki kimsesizliğe, ve az geleceğini bile bile aramızdaki uzaklığa, ikiye saydılar birimizi pirinç gibi şımarık birimizi taş yerine fazlalık
Aralarındaki kopukluğu ve artık bir araya gelemeyeceklerini görsel olarak bildiren bir cam var aralarında. O kulüpte çalışan Jane vitrinde; bir fantezi mizanseninin içinde, bir kutuya kapatılmış gibi. Müşteri kabinindeki Travis’i göremiyor, sadece sesini duyabiliyor. Filmin başında bir dilsiz olarak tanıdığımız Travis hiç susmayacakmış gibi konuşuyor, konuşuyor… Başka bir çiftin hikâyesini anlatır gibi uzun uzun anlatıyor kendi hikâyelerini. Ondan çok daha genç olan Jane’in hayatını şiddetli bir kıskançlıkla nasıl mahvettiğini, nasıl alkolik olduğunu, Jane’i kendisinden kaçacak diye nasıl resmen zincire vurduğunu… Travis’in aynalarda ne gördüğünü, neden kendisinden kaçtığını iyice anlıyoruz artık. Şimdi anlattığı o karanlık geçmiş zaman boyunca zihnindeki hangi düşüncelere, ağzından çıkan hangi sözlere şekil vermiş dilden neden uzaklaşmak istediğini. Filmin başında, o az konuşmasıyla meşhur, o sessizlikle erkekleşen kovboyların mizanseninin içinde, çölde sessiz sedasız yürürken, erkekliğinden de uzaklaşmaya çalıştığını.
Değişimin Sınırları
Bu uzun sahne boyunca Travis ve Jane arasında akan duyguları, ağızlarından çıkan her bir sözle birlikte ilişkilerinin nasıl bir değişim geçirdiğini, ikisinin kadraj içindeki pozisyonlarından, değişen ışık denklemlerinden, kimin kimi hangi anda görüp göremediği üzerine kurulu sinematografik oyunlardan takip ediyoruz. Sonunda, ikisi de içini döküp birbirlerini anladıkları anda, aralarındaki camın yüzeyinde ikisi tek vücut oluyorlar; kelimenin gerçek anlamıyla. Ama bu bir mutlu son değil. Tekrar bir araya gelince mutlu olacaklarına inanmıyor Travis. Aradan geçen dört yılda değişmiş evet, ama o kadar değişmiş ki, değişiminin sınırlarını bilecek kadar, kendini bilecek kadar değişmiş.
Ayça Çiftçi
altyazi.net
DOĞRUSAL OLMAYAN YOLLARDAN GEÇEN FİLM: PARIS, TEXAS
Bir tarafta alkolik, güvensiz ve takıntılı bir erkeğin diğer tarafta oldukça güzel, gencecik, maceracı ve deneyimsiz bir kadının hikayesinin muhteşem diyaloglarına tanıklık ediliyor. Ölçüsüz sevginin ölçüsüz kıskançlıklara sebep olduğu ilişkide iki aşık, aşkın her daim yüksek ve tutkulu olabileceği yanılgısına düşüyor. Daha önce Travis’in anne-babasının ilişkisinden bahsetmesi seyirciye geçmiş travmaların, sevginin doğru tanımlanmadığı karakterlere etkisini gösteriyor. Tıpkı Shakespeare’in de söylediği gibi ‘şiddetle başlayan haz, şiddetle son buluyor.’
…
Aşkın ve kaybın bu melankolik hikayesi güçlü anlatımı ve Amerikan manzarasının renkli ışık oyunları içinde sunulmasıyla kendini anlamayı, affetmeyi ve yeniden harekete geçmeyi seyircilere aktararak kült filmler tarihindeki yerini alıyor. Bazen sevdiklerimizi belki de onları sevdiğimizden daha çok incitiriz ve bu can yakıcılığı kabullenmenin güçlülüğü karşısında sevgimizin sınırsızlığının ardına saklanırız. Her kültürde ve her coğrafyada yüceltilen aşk ölçüsüz olur mu yoksa kişiler sadece varoluşsal buhranlarını ve bütünlük arayışlarını anlık heyecanlarla aşk yanılsaması olarak mı görmektedirler? Belki bu sorunun cevabı hiçbir zaman netlik kazanamayacak ancak iki insanın birbirlerine karışacak derecede yakınlaşması ve geri dönüşü olmayacak derecede uzaklaşmasın eşsiz bir örneğini veriyor Paris, Texas. Ufukta birleşen tren rayları gibi, hayatlarının bir noktasında yeniden karşılaşan aşıklar, tıpkı gerçekte tren raylarının birleşmemesi gibi yeniden bir araya gelmiyorlar.
Mina Kara
temsil.org
Paris, Texas (1984): Başlangıç ve Bitiş Noktasında…
Travis, Hunter ile kurduğu bağ sayesinde çoktan umudunu kestiği toplumun içinde tekrar yer bulmaya çabalar. Wenders çocuk metaforunu geleceğin inşası için tutunulacak bir dal olduğu kadar, geçmişin karanlığından gelen ve hataları simgeleyen kanlı canlı bir örnek olarak da kullanır. Travis ve Jane’in Hunter’ın varlığını kabul etme biçimlerinin farklı olmasının sebebi, toplum içinde kendilerini konumlandırdığı noktadan kaynaklanmaktadır. İkisi de yıkımdan kaynaklanan yas sürecini farklı yaşamaktadır. Travis toplumdan kaçarak, Jane ise toplumun içinde silikleşerek yaşamını sürdürür. Bunu biraz açalım: Çalıştığı seks kulübünde Jane ile müşteriler arasında, odayı tamamen kesen bir ayna bulunmaktadır. Sorgu odalarındaki gibi, müşteri Jane’i görebilmekte, talimatlar verebilmekte ancak Jane aynada kendi yansımasını görmektedir. Wenders göre Travis’in yalnızlığını ile Jane’in yalnızlığı arasında bir fark yoktur. Hatta oğluna az miktarda da olsa para gönderen, en azından duygusal bağı koruyan Jane’in, bu yas sürecinde, korkuları baki olsa bile, daha makul / cesur olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Travis duygusal hezeyanları arkasına sinmiştir. Yas’ın sonucu olan kabullenmeden uzaktır.
Wim Wenders filmde bu cesaretsiz iki karakteri unutulmaz bir yüzleşmeye sürükler. Travis Jane’in çalıştığı kulübe gider. Neden kaçtığını açıklamaya çalışır. Ancak Travis tüm bunları anlatırken dahi kaçmaktadır. Sandalyede arkası dönük oturmasının sebebi yüzleşmeden kaçınmasıdır. Oysaki Jane bulunduğu ortamdan onu göremez. Travis ve Jane duygularını dışa vurdukları bu yüzleşme bir terapi seansına dönüşmüştür. Bu terapi seansından anlarız ki yalnızlık ve acı ile harmanlanıp kendine yabancılaşmış Travis ile büyük bir öz yıkım yaşayıp bezmiş Jane’in aşk paydasında buluşabilmeleri artık oldukça zordur. Wenders, aşktan çok kabullenme ve yola devam etmek ile ilgilidir.
İnsanların nutkunun tutulduğu, kelimelerin anlamını yitirdiği anlar vardır. Bu tip durumlarda genelde ne yapacaklarını bilemezler, kilitlenip öylece bakakalırlar. Bu, tam olarak şaşırmaktan da değil, daha çok kendini ifade edememe duygusundan kaynaklanır. Travis’in Jane’i yıllar sonra ilk gördüğü anda konuşamamasının sebebi ile Jane’in Hunter’ı gördüğünde donup kalmasının sebebi, kendini ifade edememelerinden kaynaklanır. Ancak Hunter’ın Jane’e içtenliği sarılması, Travis ve Jane’in suretlerinin aynada birleşmesi gibi Wenders’ın yaptığı basit dokunuşlar; iç içe geçmiş, çözülmesi zor bir düğüme dönüşmüş yas sürecini normalleşmeye çevirme çabalarıdır. Peki, Travis neden gelecek vaat eden bu mutlu aile tablosunu bozar, en azından bir kez daha denemez? Bu izleyicinin beklentileriyle oynamak değildir. Hikayenin sonuçlandığı ana kadar Travis, patolojik olarak sorunlarını aşamadığı ve yüzleşmeyi tam gerçekleştiremediği için bir fedakârlık yapmak zorunda kalır. Her şeyin farkındadır. Gerçekliğin getirdiği sahici bir umutsuzluğa saplanmıştır. Travis için yas süreci devam etmektedir, ne kendisine ne de çevresine güvenmektedir. Kendisinin de ifade ettiği gibi: “Yüksekten değil, düşmekten korkmaktadır.”
Gökhan Gök
cinerutuel.com
Geçmişi Tüketmek: Paris, Texas
Wim Wenders filmde bu cesaretsiz iki karakteri unutulmaz bir yüzleşmeye sürükler ve filmin her dakikasında karakterlerin iç mücadelesine tanıklık ederiz. Wenders’ın basit bir anlatıcıdan çok daha fazlasını amaçladığı aşikardır. Amacı, imkânsız görünen bir uzlaşı ve yabancılaşıp yas sürecine dönüşmüş bir ilişkiyi yepyeni bir düzlemde ele almak ve sözlü ikrarların da yardımıyla geçmişi kapatmaktır. Filmde geçmişini kabullenenin yola devam etmesi gerektiğini savunulmuştur. Geçmişe dönmenin, geleceğe adım atmak kadar acı verici olduğunu farkına varan Wenders, izleyicinin dahi bu sonucu kolay kabul etmeyeceğini bilir…
Deniz Ulu
Der Himmel Über Berlin’den Paris-Texas’a: Kameranın Şairi Wim Wenders
Yol üçlemesinden sonra Wenders filmografisindeki bana göre en değerli iki parçadan biri olan Paris Texas (1984) yalnızlık, sevgi ve kendini arayış hakkında zamansız bir hikayedir. Film, yolunu kaybetmiş bir adamın kendi ayak izlerini takip ederek geçmişine dönüş öyküsünü anlatır. Ana kahraman Travis bir zamanlar evlidir ve küçük bir oğlu vardır. Sonra her şey ters gider, Travis karısı ve çocuğundan uzaklaşır ve akli dengesini yitirip kendini yollara vurur. Film, Travis’in ailesini tekrar bulmasını; kendisi, ayrılığı ve gecen zamanla yüzleşmesini konu alır. Akli dengesini kaybediyor dedik ama aslında Travis deli değil, kendisine yabancılaştığı için uzaklaşır. Yitirmenin yarattığı kederin içinde kaybolur, neşeli evliliğinin alkol bağımlılığı ve kıskançlık krizleri yüzünden son bulması onu umutsuzluğa ve kendi kendisini cezalandırdığı amaçsızlığa sürükler.
…
Travis ve annenin yüzleşmesi ayni zamanda sinema tarihinin en büyük monologlarından birine sahne olur ve dokunaklı bir mizansende gerçekleşir. Annenin bulunmasıyla dağılmış aile portresi bir araya gelmiştir ancak Travis daha önce “deliliğinden” dolayı uzaklaştığı ailesini bu defa fedakârlık yaparak terk edecektir. Buruk bir mutluluk duygusu hakimdir filmin finaline. Anne-oğul kavuşmasını uzaktan izleyen Travis, Arzunun Kanatları’ndaki (yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğimiz) koruyucu melek Damiel gibidir; sever, hisseder, önemser, empati kurar ama dokunamaz. O sansa sahip değildir. Travis’e çizilen karakter arketipinin kaderidir bu; kayıp ruhları kurtaran ve bazen onlara aşık olan ancak günün sonunda yalnızlığıyla baş başa kalan masalsı kahramandır bir yerde. Hissedebilir ama yaşamaya hakkı yoktur. Manevi duygular onun dünyasında somut yaşantılara dönüşemez. İşte bu yüzden Travis anne-oğul kavuşmasını sağladıktan sonra kendi yalnızlığında kaybolur.
Mustafa Sayır
bagimsizsinema.com
Samimiyet Peşinde Yorgun Bir Amerikalı
Yine filmin artılarından biri burada inşa edilen aksak dünya hayatı vurgusunun içinin çok katmanlı bir işçilikle doldurulmuş olması. Örneğin “Dünya hayatı neden aldatıcı deneyimlerle doludur?” Film bu soruyu kendisi bir yandan kurup bir yandan cevaplarken aynı zamanda sorunun tam olarak cevaplanamayacağını da ifade ediyor. Travis’in bir anlamda sıfır noktasından medeniyetin sözde en zirvesine Los Angeles’a doğru çıktığı yolculukta karşılaştığı medeniyetin güzelliklerini bir ilaç gibi sunan reklam tabelaları, otoyollar, moteller…
Filmin daha sonraki bölümleri içinse aile hayatı, çocuk sahibi olmak, düzenli bir işinin olması… Şiirsel olarak tasarlanmış görsellik, renklerin kurulması ve ardından yoğun bir şiddetle arzuladığımız tüm bu güzelliklerin bizdeki yaralara merhem olmak yerine onları kaşıyan hatta o yaraların oluşmasına esas sebebiyet veren unsurlar olarak kurulmuş olmaları…
Biz bir güzelliğe doğru gittiğimizi sanırken ortaya öyle bir sonuç çıkarıyoruz ki! Bu sözde güzelliğe doğru yaptığımız tercihlerle ortaya öyle bir medeniyet çıkarıyoruz ki! Bu öyle bir yara ki kendini doğaya vurup sonsuza kadar dolaşabilsen bile iyileşecek gibi değil.
Filme göre Travis’in arayışı içi boş bir arayış daha doğrusu ulaşmayı hayal ettiği hedeflere yönelik hissettiği samimiyet, bir aldanma veya kendisini aldatması sonucu ortaya çıkmış çünkü orta yol aşılmış, ölçü kaybedilmiş, muvazene bozulmuş. Medeniyete ihtiyaç duyuyor ama ona ölçüsüzce saldırıyor, susuzluğunun üzerine buzları yutması gibi. Tabii ki bayılarak da bunun bedelini ödüyor. Aynı şey Travis’in yaşadığı ilişki için de geçerli. Kendinden oldukça genç bir kadınla evlenip onun isteklerine uyum sağlayamadığı için ailesini kaybetmek durumunda kalıyor.
Travis için gamsız denilemez aslında fakat öyle veya böyle çocuğunu bir şekilde yüz üstü bırakmış. Çocuk amcasına baba, yengesine de anne demek zorunda kalmış. Travis’in geri döndüğünde çözmesi gereken problemlerin başında dört senedir görmediği oğlu Hunter ile olan ilişkisi geliyor. Travis, Hunter’a yaklaşmaya çalışsa da onun gönlünü kazanamıyor.
Mustafa Furkan Özren
guncesinema.com
“Filmler birileri onları izleyince var olurlar.”
Pina, Paris Texas, Buena Vista Social Club… Daha saymaya gerek var mı? Ulu Wim Wenders’la yaptığımız bu söyleşide, dönemin politik yapısına, gençlere ve tabii ki sinemaya dair karizmatik ve alabildiğine bilge bir yaratıcının sözleri var. Dikkatli okursanız, tüm bu sözleri filmlerindeki sahnelerden hatırlayacaksınız.
Kötü bir fıkranın ilk cümlesi gibi gelebilir kulağa ama gerçek: Bir İsrailli, bir Brezilyalı, bir İngiliz ve ne idüğü biraz belirsiz bir Türkiyeli (ben), Zürih’in en lüks otellerinden birinde oturmuş Wim Wenders için röportaj sıramızı bekliyorduk. Wenders, 14. Zürih Film Festivali’nin onur konuklarındandı. İsrailli ve Brezilyalı gazeteciler dünyadaki film festivallerinin gediklisi oldukları için Wenders ile neredeyse ahbaplardı – ya da en azından bana öyle anlattılar. Wenders bütün gazetecilere normalden uzun zaman ayırmak istediği ve kalabalık grup röportajları istemediği için bekleyişimiz daha süreceğe benziyordu. Haliyle kaynaşmak kaçınılmazdı. Brezilyalı beş senedir Los Angeles’da yaşıyormuş. İsrailli gazeteci ise bir dönem sık sık İstanbul’a geliyormuş çünkü Türkiyeli bir erkek arkadaşı varmış. Ancak ailesi çocuğun bir erkekle ilişkisi olduğunu öğrenince, çocuğu zorla amca kızıyla evlendirmiş ve o zamandan beri hiç haber almamış çocuktan. İsrailli hikâyeyi üstünden seneler geçmiş olmasının verdiği rahatsız bir rahatlıkla anlatsa da masaya koskoca bir burukluk çöktü hikâyesi bittiğinde. Sonra da o burukluğu bozmak için olsa gerek, gülerek “İstanbul çok değişmiş diyorlar, doğru mu?” dedi.
Öyle yanlış bir yerden girmişti ki konuya, Wenders aramıza katılsa bir şişe de rakımız olsa o masadan ne filmler çıkardı! Ancak ne rakı vardı ortalıkta ne de Wenders’la röportaj sıramın geldiğini belirten bir hareket. Her yabancıyla aynı konuları konuşmanın verdiği sıkkınlıkla “Eh değişti, her yer değişiyor, Brezilya’daki seçimler ne oldu?” diyerek ben de pası Brezilyalı’ya attım ama nafile bir çabaydı, ne yaparsam yapalım politikaya dalmıştık bile. Yeni gelinlerin altın gününde kaynanalarını çekiştirmelerinden hallice, devlet başkanlarımızı çekiştirirken nihayet kapı açıldı; “Heja, Wim seni bekliyor,” dedi çok tatlı bir basın danışmanı.
Kalktığım masadaki ruh hali üstüme yapışmış olacak ki röportajımız da bu konularla başlayıp bu konularla bitti…
ÖNCE DETAYLAR…
Siyah çerçeveli gözlüğünün camları o kadar kalın ki gözleri dev iki balık gözü gibi görünüyor 1945 doğumlu Wenders’ın. Bu da ona daha ulvi bir hava katıyor bence. Zaten ne yaparsa yapsın karizmatik olmaktan kaçamaz gibi. Yaşlı ve iri ellerindeki gümüş yüzükleri, eskimiş hatta eskilikten incelmiş gibi duran ceketinin temizliği ve kırışıksızlığı saçlarının muntazam taranmış duruşuyla çok uyumlu. Sorulara öyle hemen cevap vermiyor, iyice dinliyor ve düşünüyor. Hatta bu boşluklar yüzünden tedirgin olup biraz fazla laf kalabalığı yaptığımı söyleyebilirim. Şimdi bu röportajı çözerken bir kez daha düşünüyorum ama hâlâ karar veremiyorum: Sesinde ve kelimelere yaptığı vurgularda umutsuzluk mu var yoksa yaşını başını almış, artık kendini kanıtlamaya ihtiyacı olmayan bir yaratıcının huzuru mu? Belki de ikisi birden vardır.
Diğer gazetecilerle dünyanın durumunu konuşuyorduk. İsrail, Brezilya, Türkiye, İngiltere… Sizce neler oluyor hepimize böyle?
Ne mi oluyor? İnsanların geçmişe, tarihe dair hiçbir fikirleri yok. Herkes geçmişin çok iyi olduğunu anlatıyor. Ulusalcılığın da çok iyi bir şey olduğunu söylüyorlar. Her şeyden önce Brezilya, önce Amerika, önce İtalya, önce İsrail, önce Türkiye… Herkes aynı tezgâhta. Ama kimse geçmişte bu durumun yani ulusalcılığın insanlığı nerelere sürüklediğini anlatmıyor. İnsanların tarihe dair bir fikirlerinin olmaması gerçek bir felaket bence.
Az önce Brezilyalı gazeteci, Brezilya’daki Alman konsolosluğunun “Nazizm nedir” konulu bir video gösterimi yaptığını çünkü insanların Nazizmi solcu bir görüş sandığını anlattı. Sosyalizm diyerek ortaya çıkmış Nazizm ama orada kalmamış ki… Yani tam da dediğiniz gibi… Tarih bilgisinin yetersizliği…
Evet, bu çok acı. Sadece tarihi öğrenerek hataları görebilir ve bu hataları tekrarlamaktan kaçabilirsiniz. Ama insanlar aynı hataları tekrarlamaya yeminli gibiler.
Peki tüm bunların, dünyayı saran faşizmin uzun vadede sanatı, sinemayı, müziği nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Kriz zamanlarının genelde sanatsal anlamda güzel meyveleri olur ama bu kez sanki korku ve depresyon hâkimiyeti çok fazla.
Karanlık dönemlerde sinemanın her zaman çok önemli bir işlevi olmuştur. Hatta belki de filmler bu yüzden yapılır; bizi içinde olduğumuz delikten çıkarmak için! Hepimiz o duyguyu biliriz; sinemadan, bir filmden çıkarsın ve dünyayı yeni bir çift gözle görmeye başlarsın. O nedenle dünyanın en feci felaketlerinin bir kısmından aşırı iyi filmler çıktı. Ama şu anda sinema bize yardım edemez. Yine de aslında Amerika’da oldukça başarılı politik filmler yapılıyor. Türkiye’yi bilmiyorum. Türkiye sinemasında yakın zamanda neler olduğunu pek bilmiyorum. İşinizin daha zor olduğunu tahmin ediyorum. Türkiye’deki sinemacıların seslerini daha çok duyurması gerekli. Gerçi bunları yazabilir misin, onu bile bilmiyorum…
Eski filmlerinizi onardınız, dijitalleştirdiniz. Bunu yaparken “keşke farklı yapsaydım” dediğiniz oldu mu?
Hepimiz her zaman geçmiş işlerimizin bazısı için bunu söylemiyor muyuz? Benim durumum biraz farklı çünkü o filmler artık bana ait değil. Bir vakıf kurdum biliyorsun. Vakıf temel olarak halka ait bir kurumdur. Yani filmlerim de halka ait. O nedenle onlar hakkında konuşmak benim vazifem değil artık. Bu da iyi hissettiriyor çünkü bu filmlerin hepsi insanlar için, halk için yapıldı. Belli bir yaşa geldim ve bunu şimdi net görebiliyorum: Filmler bir kişi onları yaptığı ve sahip olduğu için var olmazlar. Bir DVD’de ya da ekranda bulununca da var olmazlar. Filmler sadece birileri onları izleyince, kullanınca var olurlar.
KUTSAL İNEK: EKONOMİ
Son filminiz Pope çok tartışıldı. Hatta bazı sahnelerinin değişeceği söyleniyordu…
Hayır, asla! Tek sahnesine bile dokunmam. Mümkün olduğunca çok yerde gösterilmesini istiyorum çünkü bu film sadece Hristiyanlar ya da Katolikler için değil. Herkes için. Üstelik Papa’nın en yakın arkadaşı, Beunes Aires’de bir haham. Yani kim bu filmin sadece tek bir dinin mensuplarına göre olduğunu söyleyebilir ki?
Aslında filmden ziyade Papa’nın kendisi çok eleştirildiği için film de bu kadar tartışıldı sanırım…
Papa’nın sözleri cımbızlanarak yanlış yansıtıldı. Hem de fena şekilde. Kendi kilisesindeki sağcı ve mutaassıp kesim tarafından çok acımasızca eleştirildi. Ama Papa kilisede şeffaf bir politikanın olması için savaş veriyor. Tüketim toplumunun alışkanlıklarına ve liberalizme karşı duruyor. Bunlara karşı çok temel birtakım etik değerleri savunuyor. Fransız Devrimi sırasında bu değerler oldukça iyi bir şekilde belirtilmiş ve kurulmuşlardı. Özgürlük, bağımsızlık, eşitlik gibi temel değerler bunlar. Oldukça cesur bir şekilde savaş veriyor. Tabii ki bu savaşı Tanrı inancıyla veriyor; kardeşliği, birliği ve eşitliği savunuyor. Politikacılar birliği unutmuş durumdalar. Hangi dinden ya da ülkeden olurlarsa olsunlar birlik ve eşitlik karşıtı düşünceleri savunuyorlar. Bütün ülke liderlerine karşın sadece ve sadece Papa çıkıp birlik olmaktan bahsediyor. İsviçre’de, İngiltere’de, Amerika’da, Fransa’da, Brezilya’da, Rusya’da aklına gelen her yerde “kutsal inek” ekonomik büyüme. Tüm politikacılar tüketimin ve ekonomik büyümenin artmasının faydalarını anlatıyor. Sadece Papa çıkıp açık açık “Büyümeyi değil; dünyada daha fazla insanın dünyanın zenginliklerinden faydalanmasını geliştirelim” diyor. Çünkü dünyanın zenginliklerinden faydalanamayan milyonlarca insan var. Bu kadar açık konuştuğu ve haklı olduğu için de çok fazla düşmanı var.
Bu konuda aslında oldukça sağlam açıklamaları var ama zaten bilinip göz ardı edilen şeyler değil mi hepsi?
Evet. Dünyanın gidişatından, küresel ısınma ve tüketim alışkanlıklarımızın zararlarından en çok fakir insanların etkilendiğini bilimsel olarak da kanıtladı. Her şeyden önce bu dünyayı kendi ellerimizle katlediyoruz bu bir ve ikincisi de bu katliamdan en çok en fakir olanlar zarar görüyor. Bunu bağıra bağıra söyleyen başka kimse de olmadı.
Belki de California’daki yangınlarda yaşandığı gibi zenginler de küresel ısınmanın ve diğer durumların sonuçlarından zarar görmeye başlayınca uyanacaktır insanlar.
Evet o yangınlarda bir kere de olsa zenginler de acı çekti ama sonunda hepimiz, her birimiz acı çekeceğiz. Bu gidişatın sonuçları hepimizi etkileyecek, payımıza düşeni alacağız, acıyı paylaşacağız. Oysa insanlar paylaşmayı unuttu.
Öte yandan günümüz gençleri geçmiş jenerasyonların hepsinden daha fazla bilinçli ve farkındalık sahibi. Ellerini taşın altına koyan, koymaya hazır bireyler. Bu size umut vermiyor mu?
İnanılmaz gençler görüyorum. Ekoloji için, eşitlik için savaşan bilinçli gençler hatta çocuklar var. Koca bir jenerasyonun kadınların hakları için mücadele ettiğini görüyorum. Gelmiş geçmiş en büyük hareketlerden biri bu. Yaşı daha büyük kadınlar tarafından da destekleniyor ama gençler öncü oldu. Tüm bu hareketler bana çok umut veriyor. Daha 10-12 yaşında olup gerçekten bilinçli olan çocuklara güveniyorum.
Bu çocuklar sizin yeni izleyicileriniz aslında. Onları diğer nesillerden farklı kılan bir başka şey de her konuda acımasızca yorum yapabilmeleri, ellerindeki telefonlarla film çekebilmeleri ve her konuda kritik yapma hakkını kendilerinde görmeleri… İzleyicideki bu değişim sizi ve sinemayı nasıl etkiliyor?
Sosyal medyanın en harika yönü bilgiye ulaşmayı kolaylaştırması. O kadar da harika olmayan yönü ise insanları izole etmesi, birbirinden uzaklaştırması. Çoğu insan artık birçok şeyi birebir tecrübe etmektense ekranda izlemeyi tercih ediyor… Ben yakınlıktan, insanlarla bir arada olmaktan yanayım.
Bu yüzden mi Twitter ya da Facebook kullanmıyorsunuz?
Neden kullanayım? Ben film yapıyorum. İnsanlara dokunmayı seviyorum. Yakınlığı seviyorum. Gözünün içine bakmayı tercih ediyorum. Filmler sinemada insanları bir araya getiriyor. Festivaller de bu yüzden güzel.