Cengiz Aytmatov – Elveda Gülsarı

Gözleri terkedilmiş bir evin pencereleri gibi bomboştu, gözlerin ışığı sönmüştü.

*

“Böyle olacağını bilsem yola hiç çıkar mıydım? Allah’ın kırında, ne o tarafa gidebilirsin, ne bu tarafa… Durup dururken at da elden çıkacak” diye geçirdi içinden.

*

Ancak, Tanabay çok acele ettiğini anlamakta gecikmedi. Geleceğe rehin olarak daha birçok yılını vermesi gerekiyordu.

Cengiz Aytmatov – Elveda Gülsarı

Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!

Birden aklına çarpıcı bir fikir geldi: “Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!” diye düşündü. Ama hemen anladı hiçbir yere gidemeyeceğini. Hiçbir yerde hiç kimsenin ihtiyacı yoktu ona. Hayal ettiği hayatı da hiçbir yerde bulamayacağını anlamıştı.

Cengiz Aytmatov / Beyaz Gemi

Elveda Gülsarı

– Senin işlerin neden uz gitmiyor biliyor musun Tanabay? derdi. Çok tezcanlı, çok sabırsız oluşundan. Vallahi ondan! Aynı anda ‘hem havadakini kapmak, hem yerdekini yalayıp yutmak’ istiyorsun. Dünya çapındaki bir devrimin hemen gerçekleşmesini diliyorsun. Öyle bir çırpıda olmaz bu işler. Dünya devrimi şöyle dursun, sen bizim şu eski Aleksandrovka yokuşunu bile araba ile ve araba yolundan tırmanmaya tahammül edemiyorsun. Arabadan atlayıp iniyor ve arkanda seni kovalayan iri bir aç kurt varmış gibi başlıyorsun koşmaya. Ne yararı oluyor bu telâşın? Tepeye ilk varan sen olunca ödül mü veriyorlar? Yine orada oturup geriden gelenleri bekliyorsun. Şunu iyi bil dostum, dünya devrimini tek başına gerçekleştiremezsin, başkalarının da gelmesini, seninle beraber olmalarını beklemek zorundasın.

*
Tanabay atın gözlerinin içine bakınca üzüntüden yüzü sapsarı oldu. Hayvanın, yarı yumuk gözleri yuvalarına gömülmüş, feri sönmüş ve bomboştu. Issız kalmış bir evin pencereleri gibi olan o gözlerde Tanabay, hiçbir canlılık, bir hayat izi göremedi.

*

Tanabay, “Böyle olacağını bilsem hiç bugün yola çıkar mıydım?” diye hayıflandı. “Şimdi ne ileri gidebilirim ne de geri. Yolun ortasında kalakaldım. Atı iyice yorup bu hallere düşmesine sebep oldum.”

*

– Şaştım kaldım doğrusu. Sen söylemesen onu asla tanıyamazdım.
– Bunda şaşılacak bir şey yok. Bizim durumumuz ondan farklı mı sanki? Zaman kimseyi kayırmaz, her canlı yaşlanır, her şey eskir.
– Ben de onu demek istiyorum zaten, dedi Tanabay’ın baybişesi dalgın dalgın başını sallayarak. Sonra alaylı bir gülümseme ile ekledi: Belki yine yorgaya binip gece seferlerine çıkmak istersin… İstediğini yap, benden sana izin!
– Amaan sen de, nelerden söz ediyorsun? diye elini sallayan Tanabay konuyu kapadı ve dışan çıktı. Ata ot vermek için samanlığa gitti. Karısının o olayları unuttuğunu sanıyordu, unutmamıştı demek.

*

Savaş bittikten, zafer kazanıldıktan sonra köyüne dönerken, Tanabay kendisi için asıl hayatın yeni yeni başladığını düşünüyordu. Gönlü hoş ve iyimserdi. Büyük istasyonlarda maksimkalan (asker getiren katar) bando-mızıka ve coşkun bir neşe ile karşılamışlardı. Evde hasretle bekleniyordu. Oğlu sekizine basmış ve okula başlamıştı. O güne kadar olup bitenlerin, çektiği sıkıntıların önemi yoktu artık. Onları unutacak, gerçek ve tatlı hayat asıl şimdi başlayacaktı. Dünyaya yeniden gelmiş gibiydi ve artık yalnız geleceği düşünüyordu: Çoluk-çocukla kaygısız bir hayat yaşamak için önce başlarını sokacak bir ev yapacaktı. Sonra bu yuvada herkesin mutlu olması için çalışacak, hep çalışacaktı. Bundan başka bir amacı yoktu. Bunun için savaşmamış mıydı? Kan ve ateş arasında canını dişine takmamış mıydı? Savaş bitmiş, zafer kazanılmış olduğuna göre, önünde hiçbir engel kalmamıştı.

*

Ama Tanabay öyle düşünmekte, geleceği toz pembe görmekte pek acele ettiğini şimdi çok iyi anlıyordu. Gelecek için daha yıllar yılı kan ter içinde kalıp fedakârlık etmesi, nice nice güçlüklere göğüs germesi gerekecekti.

*

İkisi başbaşa verip konuşmak, uzun uzun dertleşmek fırsatını hiç bulamadılar. İş üstüne iş biniyordu. Zaman akıp gitti. Bir daha da birbirlerini hiç göremez oldular.

*

– Evet, çok güzel taydır o, dedi ihtiyar. Sonra ensesini kaşıyarak ciddi bir tenbihte bulundu: “Ama dikkat et, dile düşürme, nazar değmesin! Kimselere bir şey söyleme. Güzel yorga güzel kız gibidir, elde etmek için peşine düşenler çok olur. Bilirsin, bir kız iyi bir ere düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır yaldır parlar, gül gibi olur. Ama kötü birine düşerse solar gider, çöp gibi kalır. Baktıkça yüreğin sızlar. Atın iyisi de öyle olur. Bakmasını bilmezsen onu mahvedersin, olduğu yere düşüp kalır!
– Merak etme aksakal, ben de biraz anlarım bu işten. Çocuk değilim.
– İyi öyleyse. Adı ‘GÜLSARI unutma.

*
Tanabay yürürken sarı yorga ile ilgili uzak geçmişi, olayları,arkadaşlarını bir bir hatırlıyordu: “Hepimiz böyleyiz işte, diye düşünüyordu, birbirimizden pek farkımız yok. Ancak ağır hastalandığımız ya da öldüğümüz zaman hatırlıyoruz birbirimizi. O yitirdiğimizin ne iyi, ne eşsiz bir insan olduğunu, ne büyük iyilikler yaptığını, ancak o son demde anlıyoruz. İşte Gülsarı da ağzı var, dili yok bir hayvan! Onu kim düşünüp hatırlayacak? Kimleri taşımadı sırtında kimleri gururlandırmadı? Ama yaşlanıp bu hale gelince herkes unuttu onu. Şu haline bak zavallının., ah o eski günler ah! Ne eşi bulunmaz bir yorga idi o!…”
Geçmişe uzanan günlerin anılarını bir bir aklına düşürmesine, Tanabay’ın kendisi de pek şaştı. O güne kadar hiç düşünmemişti bunları. Demek ki düşünmemek unutmak demek değilmiş. Aslında Tanabay unuttuğu için değil, istemediği için düşünmüyordu geçmişini. Düşünmemeye çalışırdı o acı veren geçmişi.
*

– Sağ ol. Atı bırakıp gidemem.
– Bu ölüyü mü? İtiver dereye gitsin.. İstersen yardım edelim sana?
– Hadi bas git! dedi Tanabay kaşlarını çatarak.
– Eh, sen bilirsin, dedi şoför alaylı alaylı gülerek. Sonra da marşa basıp yanındakine: Bunamış bu ihtiyar! diye mırıldandı. Kamyon hareket etti. Arkada lambalar kızıl bir ışıkla köprüyü aydınlattı. Kamyon geçerken eski köprü sarsılıp gıcırdadı.
– Ne diye aşağıladın o ihtiyarı, aynı şey senin başına gelse ne yapardın? dedi sürücünün yanındaki adam.
Sürücü, dönemeçte direksiyonu kırarak ve esneyerek cevap verdi:
” – Boş versene sen! Benim başıma gelmeyen kalmadı zaten. Yapması gerekeni söyledim ona. Anı gitmiş vahi kalmış o attan ne hayır gelir artık. Zaten at-araba eskiden kalmış. Bugün önemli olan makinedir, tekniktir. Her yerde teknoloji geçiyor artık. Savaşta da öyleydi. Onun gibi kartların damatların da zamanı geçti artık…
– Pek acımasızsın, hayvansın sen! dedi delikanlı
– Kapat çeneni! dedi sürücü.

*

Onu her görüşünde yüreği kafesinden çıkacakmış gibi heyecanlanır, neşesi yerine gelirdi. Gülsarı onun bu halini gözlerinden, sesinden, el hareketlerinden sezerdi. Kadınla karşılaşınca Tanabay:

– Yavaş ol bakalım Gülsarı, yavaş ol biraz! derdi. Kadın önde, onlar hemen arkasında giderlerdi. Bazan hiç konuşmaz, bazen de fısıltı halinde konuşurlardı. Böyle zamanlarda sahibinin sesi tatlılaşır, eli yumuşardı. Bu yüzden Gülsarı sahibinin rahatladığını sezerdi. Yine bu yüzden, yolda o kadına rastladıkları zaman sevinirdi.

*

Kadın imalı, dalgın bir cevap vermişti:
– Evet, Gülsarı beni seviyor…
– Ne yani? Başkaları sevmiyor mu demek istiyorsun?
– Öyle demek istemedim, biz unumuzu eledik, eleğimizi astık artık, ben yalnız senin adına üzülmek istemiyorum..
– Benim için üzülecek ne var ki?
– Çünkü sen başkasın, sonra çok üzülürsün.
– Peki sen?
– Kaybedecek neyim var ki? Ben bir dulum.. Cephede ölen bir askerin karısı. Ama sen…
– Ben de denetim komisyonunda üyeyim. İşte, şimdi seni denetliyorum, diye işi şakaya vurmak istemişti Tanabay.
– Ama çok sık denetler oldun. Dikkat et ha!
– Ne suçum var ki? Buradan geçiyordum, sen de geçiyordun, karşılaştık. O kadar. Ne var bunda?
– Bu benim her zamanki yolum, ama şimdi asıl yoluma sapıyorum. Konuşmaya vaktim yok, hadi hoşça kal.
– Bibican, dur, bekle biraz!
– Niçin durayım Tanabay? Neye yarar? Sen akıllı adamsın. Benim derdim zaten başımdan aşıyor.
– Beni ne sanıyorsun, düşmanın mı?
– Hayır, ama kendinin düşmanısın sen.
– Nedenmiş o? Nasıl böyle düşünürsün?
– Sen ne dersen de, öylesin.

*

Artık, kapkaranlık ve sessiz evde yatağına girdiği zaman, Bibican, Tanabay’la kendisinin birbirlerini sevemeyeceklerini düşünürdü: Tanabay evli barklı bir adamdı. Onun yaşında birine âşık olması doğru olmazdı. İyi bir insandı o, ama her şey zamanında olmalıydı. Üstelik Tanabay’ın iyi bir karısı vardı ve onu incitmemeleri gerekirdi… Kadın, kendisini ve Tanabay’ı işte bu gerçeklere inandırmaya çalışıyordu. Kadın böyle düşünürdü ama bu düşünceler Tanabay’ı umutsuzluğa, mutsuzluğa sokardı: “Kaderimiz böyleymiş, neylersin!” der, gözlerini çayın karşı yakasındaki sisli havaya çevirir ve yanık bir türkü tuttururdu. O zaman her şeyi unuturdu: Kolhozu, çoluk-çocuğu, dostu, düşmanı, geçmişi, geleceği, her şeyi…

*

Pencereye yaklaşıp hafifçe camı tıklattı.
– Kim o? dedi içerden bir ses.
– Benim Bibican, benim. Aç kapıyı.
İçeride bir ışık yandı ve cam hafifçe aydınlandı.
– Sen misin? Bu saate kadar neredeydin dedi, Bibican kapıyı açarak. Üzerinde yakası açık beyaz bir gece entarisi vardı. Kara saçları omuzuna dökülmüştü. Kadının kendi vücudunun kokusu ile o otun, karanfilin, kokusu geldi Gülsarı’nın burnuna.
– Affedersin Bibican, dedi Tanabay, kökpardan çok geç döndük. Çok bitkinim. Atım da çok yoruldu. Terini soğutmam gerek, biliyorsun yılkı çok uzakta.
Bibican bir şey söylemedi. Bibican’ın gözleri güldü, ay ışığı vurmuş dere dibindeki taşlar gibi parladı. Sarı yorga, kadının yanına gelip yelesini okşamasını istedi ama kadın gelmedi.
– Uff! Dışarısı çok soğuk! dedi titreyerek. Ne dikilip duruyorsun, madem ki geldin gir içeri, iyi yalan uyduruyorsun dedi ve güldü: Bir karar veremeyip at üstünde dolaşıp duracaksın sanmıştım.. Çocuk gibisin..
– Şimdi geliyorum, atı bağlayayım da.
– Şu tarafa, fırının yanına bağla.
Sahibinin elleri hiçbir zaman bu kadar titrememişti. Gemini ağzından alırken, kolanları çözerken, bu işi ilk kez yapıyormuş gibi eli kolu titriyordu. Kolanın birini çözmüş, öbürünü çözmeyi unutmuştu. Bibican’la birlikte içeri girdiler ve lamba söndü.

*

– Yolumu şaşırdım, diye mınldandı Tanabay.
Karısıyla böyle karşılaştılar. Birbirlerine tek söz etmediler.
Yalnız çocuk atlan getirmek için vadiye inince, karısı yumuşak sesle:
– Giyinmeye de mi vakit bulamadın? Talihin yokmuş! Çizmenle pantolununun ayağında olmasına şükür. Hiç utanmıyor musun? Artık genç de değilsin. Çocuklar boyuna yetişti! Sen ise…
Tanabay hiçbir şey demedi. Ne diyebilirdi ki?

*

Neden sonra başını kaldırdığı zaman, Gülsarı’yı götüren adamlar bayırı aşıp gözden kaybolmak üzereydiler. Tanabay dayanamadı. Yüksek sesle haykırarak peşlerinden koşmak için atını mahmuzladı. Ama aynı anda çadırdan çıkan Caydar ona doğru koştu:
– Dur! Sakın gitme! diye bağırdı.
Tanabay birden ürpertici bir kuşkuya kapıldı: Caydar, o karanlık gecelerdeki macerası için yorgadan öcünü alıyordu! Sert bir çekişle atın başını çevirdi, kırbaçlaya kırbaçlaya geri döndü. Çadır evin önüne gelince atlayıp indi. Sapsarı bir benizle ve koşarak kansının karşısına dikildi. Sert sert bakarak:
– Sen.. Sen niçin?.. Niçin ver dedin atı? diye sordu soluk soluğa.
– Pekâlâ, tamam. Önce kollarım indir bakalım! dedi Caydar her zamanki serinkanlılığı ile. Şimdi beni iyi dinle: Gülsarı senin kendi malın mı? Kendinin olan, sana özel olan neyin var? Bizde olan her şey kolhoza ait. Bizim halimiz, hayatımız böyle… Yorga da kolhozun. Kim yönetiyor bu kolhozu. Başkan.. Başkan ne derse o olur. İçindeki kuşkuyu anlamıyor muyum sanıyorsun! Ama boşuna. Onunla ilgisi yok. Yine yok. Yine de yeri gelmişken söyleyeyim: Beni bırakıp gitmek istiyorsan hiç durma! O benden çok daha iyi, daha genç, daha güzel. Daha da yararlı olursana. Ben de onun gibi dul kalabilirdim. Ama sen sağ-salim döndün. Nasıl da beklenmiştim ben bahtsız! Ne ettiğimi, ne yaptığımı söyleyecek değilim. Bunların hiç önemi yok artık. Yalnız şunu unutma: Üç çocuğun var. Onları ne yapacaksın? Onlara ne söyleyeceksin ve onlar ne diyecek? Ben onlara ne diyeceğim? Karar senin. Ne istersen onu yap…

*

Ah Tanabay! Tanabay! Hayat sana hiçbir şey öğretmemiş, pek saf kalmışsın. Gençliğinde nasılsan şimdi de öylesin. Bütün meseleleri kestirmeden bir çırpıda halletmek istiyorsun! Oysa zaman çok değişti. Artık nerede, ne söyleyeceğini, kimlerin önünde nasıl konuşacağını bilmen gerek. O zaman her şey iyi gider, başın derde girmez. Başkaları nasıl konuşursa sen de öyle konuşacaksın, onların havasına uyacak, ne yazılmışsa onu okuyacaksın. Yumuşak, okşayıcı konuşacaksın.

*

“Karanlık bir gece ve yolun ortasında kalmış iki can: Yaşlı bir adam ve yaşlı, bitik bir at. Çay kıyısında alev alev bir ateş yanıyordu. Tanabay oturduğu yerden sık sık kalkıyor, ölümle pençeleşen atın üzerindeki gocuğu ile onu sıkı sıkı sarıyordu. Bir daha kalktı ve gidip Gülsarı’nın başucunda oturdu. Hayatının bütün olayları gözünün önünden gelip geçiyor, gelip geçiyordu. Yıllar yılları çağrıştırıyor ve tıpkı taypalma yorganın düzenli adımlan gibi birbirine ekleniyordu… Çoban olup koyun sürüsünün başına geçtiği o yılda, o güz sonunda, gelir gelmez giden o baharda neler olmuştu?”

*

Ertesi sabah Tanabay çadır evinden çıkıp etrafa bakınca gözlerine inanamadı: Dorukları karla kaplanmış dağlar daha da yaklaşmış gibiydiler. Kar, ne de güzel yaraşıyordu görkemli” dağlara! Tanrı onları sanki o gece yaratmıştı. Doruklar bembeyaz, yamaçlar gölgeli, ama her şey elle çizilmiş gibi belirgin, karası kara, akı ak, tertemiz, pırıl pınl ve görkemli.
Karla kaplı dorukların yukarısında sınırsız bir mavilik uzanıyordu gökyüzüne doğru. Uzayıp giden o maviliklerin derinliklerinde, evrenin sonsuzluğu ve onun sırları vardı. Tanabay, o pırıl pırıl aydınlık ve tertemiz hava karşısında, baştan ayağa ürperdi, duygulandı, yüreğinde bir acı duydu. Gülsarı’ya binip geceleri evine gittiği Bibican’ı hatırladı. Ah şimdi yorga yanında olsa, ona binip türküler söyleyerek, sevinçten, mutluluktan uçarak, coşkular içinde, ansızın dağların doruklarına düşen kar gibi, o kadının karşısına çıkıverirdi…
Ama bu bir hayaldi artık… İnsan ömrünün yansı böyle hayallerle, düşlerle geçiyordu işte. Belki bu ormanlar, bu güzel hayaller yüzünden hayat bu kadar tatlıydı. Tanabay, dağlara ve gökyüzüne bakarken, insanların hepsinin birden talihli, mutlu olamayacağını düşündü. Herkesin kaderi ayrıydı. Karşısında uludağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl, aydınlık bir yanı gölgeli. Aydınlık ve gölge nasıl yanyana ise, insanın kaderi de öyle, mutluluk ve acıyı beraber getiriyordu: Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı. Hayat dediğin böyleydi işte… “Artık Bibican beni beklemiyordur.. Bunu biliyorum, ama kimbilir, dağlara kar yağdığını görünce belki beni düşünmüştür…” 

İnsan yaşlanır, ama gönlü yaşlanmak istemez. İşte öyle, arada sırada, bir silkinir, birden doğrulup koşmak ister.

*

Köyün kıyısındaki o eve, o avluya şöyle bir baktı: Yorgasına binip gittiği, nice nice geceler geçirdiği o eve.. Yüreği, içinde bir şeyler kopmuş gibi sızladı.Şimdi Tanabay o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun için iç dünyasında…

*

Caydar yokken ocaktaki ateş bile alevsiz, korsuz, bir yetim gibi kalıyordu. Ertesi gün anaları dönüp gelince nasıl sevindiler, nasıl! İkisi iki taraftan analarının boynuna sarılmış, bırakmıyorlardı. Zor ayrıldılar annelerinin boynundan. Babaları baba idi, ama analarının yerini tutamazdı..

*

Ne diyebilirdim ki oğul, burada herkesi susturamam. Yalnız şunu söyleyebilirim: Ben suçlu değilim. Ona el kaldırmış, hakaret etmiş olsam da suçlu değilim. Ama bunu açıklayamıyorum. İşte böyle evlat.

*

Tanabay ona bakmadan:
– Ne istiyorsun? Sen kendi yoluna git!
– Seninle konuşmak istiyorum. Bana sırt çevirme Tanabay. Biraz bana bak. İki eski dost, iki komünist olarak konuşalım, diye söze başlamıştı ki dilini ısınp susmak zorunda kaldı. Tanabay sert bir şekilde sözünü kesmişti çünkü:
– Ben senin dostun değilim, bilmek istiyorsan, komünist de değilim artık. Hiç değilim! Sen de uzun süredir komünist olmaktan çıktın. Sadece kendini öyle gösteriyorsun..
– Bunu söyleyemezsin! dedi Çora üzüntüyle.
– Elbette söylerim. Ben dobra dobra söylerim, ölçüp biçip konuşmasını öğrenemedim daha. Nerede, nasıl konuşulacağını, ne söyleneceğini öğrenemedim. Burada yolumuz ayrılıyor, ben sapıyorum…

*

Tanabay hiçbir şey söylemedi. Atlı uzaklaştıktan sonra karısına çıkıştı:
– Benim adıma nasıl cevap verirsin! Gidip gitmeyeceğime ancak ben karar verebilirim. Gitmeyeceğim dedim, gitmeyeceğim!

*

– Hadi giyin, dedi.
– Boş yere ısrar etme, gitmeyeceğim.
– Hadi vakit kaybetme. Sonra ömür boyu içinde ukde kalsın mı istiyorsun?
– Niye ukde kalacakmış? Korkma ölmez. Bir süre yatar yüıe kalkar. Bu ilk değil ki..
Bak Tanabay, bugüne kadar senden benim için bir şey yapmanı hiç istemedim. Şimdi istiyorum. Acını, gücenmişliğini bana bırak. Git oraya! İnsanlığını unutma… Sonra el ne der?
– Hayır! dedi Tanabay başını inatla sallayarak. Benim için hiçbir şeyin önemi yok artık. Sen hep insanlığı, saygıyı, iyiliği düşünürsün. El ne dermiş? Ne derse desin! Umurumda değil.

*

Tanabay ata eyer vururken yaptıklarından, bu inadından utanmaya başladı. “Bir hayvandan farkım yok benim. Öfke aklımı başımdan aldı. Üzüntümü, duygularımı böylesine açığa vurmam niye? Nelere uğradığımı, ne kadar acı çektiğimi herkes görüp anlasın diye mi? Karımı da çok üzdüm, onun ne suçu var? Beceriksiz, işe yaramaz adamın biriyim ben. Hayvanım hayvan!..”
Biraz durdu. Sözünü geri almak da zoruna gidiyordu. Süsmek için başını eğen bir boğa gibi, kaşlarını çatarak Caydar’ın yanına geldi.
– Atı eyerledin mi? dedi Caydar.
– Evet.
– Öyleyse hemen giyin! diye muşambasını uzattı. Tanabay hiç sesini çıkarmadan giyinmeye başladı. İlk adımı yine karısı attığı için memnundu. Yine de bir onur meselesi yaparak:
– Sabah erken yola çıksam olmaz mı? dedi.
– Olmaz, hemen şimdi gitmelisin, yoksa iş işten geçmiş olur.

*

“Olamaz! Nasıl olur, olamaz!” diyordu. Pekâlâ mümkün olan olaydan sanki kendisi sorumluymuş gibi, yüreği burkuldu, parça parça oldu. Biricik dostu Çora, dönüşü olmayan yolculuğuna çıkarken, son sözünü söylemek, helalleşmek için onu çağırmış, oysa kendisi inatla bu çağrıyı reddetmişti. Ne büyük aptallık, ne bağışlanmaz bir davranıştı bu! Bir kara yüzlü olmuştu. Caydar niye yüzüne tükürmemişti onun! Ona ne deseler, ne kadar hakaret etseler azdı. Ölüm döşeğine yatmış bir adamın son dileğini yerine getirmemek bağışlanır bir suç muydu? Bu dileği yerine getirmemek şerefsizlik değil de neydi?

*

– Artık senin baban yok! Benim Çora’m yok! Bağışla, bağışla beni Çora diye bozladı Tanabay. Birileri gelip onları ayırdı. Sonra Tanabay kalabalığın arasına girdi. Herkesi yakından görüyordu şimdi ve o sırada, onu, Bibican’ı da gördü. Bibican Tanabay’a gözlerini dikti. Gözyaşları iri iri damlalar halinde akıyordu. Tanabay, öncekinden de büyük hıçkırıklarla sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Şimdiki ağlayışı, ömür boyu yitirdiği her şey içindi: Artık hiç göremeyeceği Çora için, işlediği suçlar için, karşısında duran Bibican için, kader ikisini ayırdığı için, o müthiş fırtınalı gece için, Bibican’ın yarsız ve yalnız kalması, birmutlu ve aydınlık gün görmeden yaşlanıp gitmesi içindi… Karalara bürünmüş Gülsarı için, çektiği bunca sıkıntı için ve eziyetler için, dile getiremeyip içine attığı her şey için ağlıyordu. Neler neler içinde o gözyaşları…

– Bağışla beni Çora! Bağışla beni! diyordu durmadan. Yalnız Çora’dan değil, bu çığlıklarıyla Bibican’dan da bağışlanmasını diler gibiydi.
Tanabay, “Bibican yanıma gelse, gözyaşlarımı kendi eliyle silse, beni avutsa..” diye düşünüyordu bir yandan. Ama Bibican gelmedi. Gelmedi ama, o da kendisi gibi ağlıyordu…
Tanabay’ı yatıştırmaya çalışanlar başkaları oldu:
– Sabır Tanabay, sabır.. Kendini topla artık. Göl kadar gözyaşı dökmek Çora’yı geri getirmez, topla kendini., dediler.
Bu sözler onu avutamıyor, acısını daha da arttırıyordu. Sarsılıyor, sarsılıyor, gözyaşlarını dindiremiyordu.

Çora’nın cenaze namazı ikindide kılındı ve onu toprağa verdiler. Gökyüzünde donakalmış gibi hareketsiz duran bulutların arasından, güneşli, belli belirsiz, beyaz bir top gibi görünüyordu. Yumuşak kar taneleri hâlâ uçuşuyordu havada. Çora’yı dönüşsüz yolculuğuna çıkaran cenaze alayı, çağıltısız kara bir çay gibi akıyordu. Cenaze alayının önünde, yan kapaklan indirilmiş bir kamyon, beyaz keçeden kefene sarılmış Çora’nın cenazesini taşıyordu. Aynı kamyonda, Çora’nın yanında, karısı, çocukları ve yakın akrabaları oturuyordu. Kamyonun hemen ardında iki kişi yürüyordu. Geriye kalanların hepsi atlıydılar. Yaya yürüyenlerden biri Çora’nın oğlu Samansur, ikincisi Tanabay idi. Tanabay, sahipsiz, eyersiz, binicisiz, karalara bürünmüş Gülsarı’yı götürüyordu yedeğinde. Köyün dışındaki yol, yumuşak, bembeyaz karla kaplıydı. Atların toynakları altında ezilen bu yol genişliyor, kara bir şerit gibi görünüyordu. Cenaze alayı, sanki, Çora’nın son seferi için açıyorlardı o yolu. Yol, tepe üzerindeki mezarlığa kadar uzandı. Ve orada, Çora’nın yolu bitmiş oldu.

*

Tanabay Çora’nın sesini duyar gibi oldu ve irkildi. Çocuk babasının gençliğine çok benziyordu. Tanabay bunu o anda farketti, ama Samansur babasının delikanlılık çağını bilmiyor, Tanabay biliyordu. Tıpkısı, tıpkısıydı babasının. Boşuna dememişler “Babalar ölür, ama oğullar onu yaşatırlar” diye. Çora’yı bilenler ve ananlar var oldukça Çora ölmez!

*

Atın başlığını omuzuna almış, düzü-yokuşu aşarak yürüyordu. Gözlerinden akan yaşlar, yüzünü, sakalım ıpıslak etmişti. Gözünü, yüzünü silmiyordu. Bunlar, doğuştan tulpar, doğuştan taypalma Gülsarı için dökülen yaşlardı. Yaşlı gözlerle, yeni sabaha, tek başına dağların eteklerine doğru uçan yabankazına, uzun uzun baktı. Gözyaşlan daha çok akmaya başladı. Yabankazı yolunu şaşırmış, sürüden ayrılmıştı. Arkadaşlarına yetişmek için acele ediyordu.
– Uç yabankazı uç! Kanatların yorulmadan arkadaşlarına yetiş! diye derin bir iç çekti. Sonra:

– Elveda Gülsarı! Elveda! dedi.

Cengiz Aytmatov / Elveda Gülsarı

21 yıl sonra dostumla tekrar buluşup uzun uzun hasbihal ettik. Bunca zaman sonra sebeb-i ziyaretimi sordu. O gün söylediklerinden not ettiklerimi ona okudum. Gülümseyerek: “Değişen birşey yok evlat. Farzet ki bugün ilk defa karşılaştık. Sen yine aynı sözlerimin altını çizersin. Babanın sana dediklerini hatırla; “seninde kaderin benim gibi olacak.” Hepimizin kaderi aynı, sadece yaşadığımız yerler farklı.” Dünyada olmak bunu gerektiriyor sanırım.” dedi.
Yanında o kadar çok kaldım ki, bir an gitmeyeceğimi düşündüğünü sandım. Onu o yokuşun başında bırakıp döndüm.

Elveda Tanabay.

Başına neden böyle bir felâket geldiğini anlayamıyordu. Yenik, yılgın, üzüntülüydü.

Tanabay upuzun bir ağaç tekneye parça parça kaya tuzu dökerdi. Atlar tuz yalamayı pek sever ve bunu bir ziyafet sayarlardı kendileri için. Ama, işte bu tuzu yalamak Gülsarı’ya bir felâket getirdi.

Bir gün Tanabay boş bir kovaya vurarak “po! po! po!” diye atları tuz yalamaya çağırdı. Atlar koşup geldiler ve başladılar tuz yalamaya. Gülsan da onların arasındaydı ve tadını çıkara çıkara tuz yalıyordu. İşte o sırada sahibi ve onun yardımcısı, ellerinde ucu kementli sopalarla yaklaştılar. Gülsan hiç umursamadı. Çünkü bu kementler binek atlan-nı, sağılacak kısrakları yakalamak için kullanılırdı. Ona hiç dokunmazlardı. Ama onun yanına sokulup, başını okşadılar ve at kuyruğundan yapılmış ilmiği boynuna geçiriverdiler. Gülsarı tuzağı anlayamamış, tuz yalamaya devam ediyordu. Öteki atlar boyunlarına kıl kement geçirilince huysuzlaşır, şaha kalkarlardı, ama Gülsarı hâlâ kılını
kıpırdatmıyordu. Epeyce tuz yaladığı için susamıştı. Atların arasından kendine yol açıp su içmek için çaya gitmek istedi. İşte o zaman boynundaki ilmik sıkıldı ve Gülsarı neye uğradığını anlamadan irkildi. Hiç böyle bir şey gelmemişti başına. Hırıldadı, tepindi, şaha kalktı. Öteki atlar kaçıştılar. Sonunda kendini tuzağa düşürenlerle başbaşa kaldı. Sahibi önünde, yardımcısı da ardındaydı. Bu arada çocuklar da koşup geldiler. Bunlar, dağa sonradan gelen yılkıcıların çocuklarıydı. Her zaman ata biner, oralarda dolanıp Gülsarı’yı rahatsız ederlerdi. 
Yorga dehşete düştü. Kurtulmak için tekrar tekrar şaha kalkıyordu. Güneş gözüne vuruyor, gözünü kamaştıran halkalar oluşuyordu önünde. Dağlar yıkılıyor, yer sarsılıyor, insanlar birbirlerinin üzerine yığılıyordu sanki. Birden her yanını saran koyu karanlığı ön ayaklarıyla delmeye çalıştı. 
Ama o ne kadar çırpınsa, ilmek de o kadar boynunu sıkıyor, soluk almaşım zorlaştırıyordu. Sonunda adamları uzaklaştırmak için kendini onların üzerine attı. O sırada boynunu sıkan ip biraz gevşedi ve Gülsarı ipin ucunu tutan adamları sürüklemeye başladı. Kadınlar bağırıp çağırarak çocuklarını çadırlara doğru kovaladılar. Ama adamlar tekrar ayağa kalktılar ve ilmek Gülsarı’nın boynunu yine ve daha çok sıkmaya başladı, nefesi kesildi, başı döndü.
Sahibi, tuttuğu ipi koluna dolayarak yan taraftan yaklaştı. Gülsan tek gözüyle gördü onu. Adamın üstü başı yırtılmış, ağzı yüzü berelenmiş, toz toprak içinde kalmıştı. Ama gözlerinde bir kızgınlık, bir öfke yoktu. Soluk soluğa kalmıştı. Kan sızan dudaklarını kımıldatarak, yavaş yavaş ve olabildiğince yumuşak bir sesle onu yatıştırmaya çalışıyordu.
– Gel Gülsarı. Korkma, hiç korkma, rahat dur! Efendisinin ardından, ipi sımsıkı tutan yardımcısı da
geldi. Tanabay bir elini atın başına uzattı, onu okşadı ve geriye bakmadan yardımcısına seslendi:
– Yuları, gemi ver bana!
Yardımcısı atın başına geçirilecek takımı verdi.
Sakin ol Gülsarı, sakin ol! Korkma!
Yorganın gözünü bir avucu ile kapatıp başlığı kafasına geçiriverdi. Şimdi gemi ağzına geçirmek, eyeri sırtına vurmak gerekiyordu. Kafasına başlık geçirilince yine hırıldamaya, tepinmeye başlamıştı ama Tanabay onun üst dudağını sımsıkı yakalamıştı.
– Bükmeyi ver! dedi yardımcısına.
Yardımcısı yorganın üst dudağının altına hemen kayış bükmeyi geçirdi ve çevirmeye başladı. Yorga acılar içinde arka ayaklarının üstüne çöktü ve artık direnemedi. O anda soğuk demir ağızlık dişlerine çarparak şıngırdadı, sonra kilitlenmiş gibi çakılıp kaldı ağzında. Adamlar şimdi sırtına bir şeyler koyuyor, göğüs altından kayışlar geçirip sıkıyorlardı. Kayış sıkıldıkça canı yanıyordu ama asıl acı veren ağzındaki o bükme, o demir ağızlık idi. Bu acı ile gözleri yuvalarından fırlayacaktı nerdeyse. Kıpırdayamıyor, soluk alamıyor, canı müthiş yanıyordu. Bu acıdan, sahibinin üstüne nasıl bindiğini, ne zaman bindiğini anlayamamıştı. Yalnız ağzından o bükmeyi, o buruklukça acıtan şeyi çıkardıkları zaman biraz kendine geldi. 
Bir an yine başı döndü ve sonra donup kaldı. Her yanı kayışlarla sarılmış, sırtına bir ağırlık çökmüştü. Yan gözle geriye bakınca, sırtında bir adamın oturduğunu gördü. O adamı silkinip atmak istedi sırtından. Ama o zıpladıkça ağızlık ağzını yırtacak kadar sıkılıyor, üzerine oturmuş adamın topukları karnına batıyordu. Çaresizdi. Yine de kişneyerek olanca gücüyle şaha kalktı. Sonra başını öne eğip arka ayaklarım havaya kaldırdı, yana sıçradı, silkindi. Ama başka bir atın üzerinde olan ikinci adam yularının uzun ipini çekiyor, kaçıp gitmesini engelliyordu. O zaman o adamın çevresinde bir daire çizmeye başladı. O çember yolun bir noktada açılacağını ve oradan son hızla uzaklaşacağını umuyor, dönüyor, dönüyor, ama çember açılmıyor, çözülmüyordu. Döndü, yine döndü, durmadan döndü. Adamların isteği de buydu zaten. Sahibi kamçısını şaklatıyor, çizmesinin topuğuyla durmadan karnına vuruyordu. Yorga, onu sırtından iki kez atmayı başardı, ama iki defasında da adam kalkıp yine bindi üstüne. 
Bu zorlu, eziyetli koşu sürüp gitti. Gülsarı’nın gözleri kararıyor, başı dönüyor, dünya dönüyor, keçe çadırlar dönüyor, merada otlayan atlar dönüyor, dağlar, gökteki bulutlar, her şey dönüyordu. Yorga yoruldu, yavaşladı, yürümeye başladı. Ter içinde kalmış, çok da susamıştı. 
Adamlar ona su içirmediler. Akşam olunca eyerini de almadılar üzerinden. Yalnız kolanlarını gevşeterek bir ağaca bağlayıp bıraktılar. Gemin dizgini iki taraftan gerilip eyerin başına bağlandığı için başını dik tutmak zorunda kalıyor, sağa sola çeviremiyor ve uzanıp yatamıyordu. Üzengiler toplanıp eyerin kaltağına bağlanmıştı. 
Gülsarı bütün gece öyle durdu. Başına neden böyle bir felâket geldiğini anlayamıyordu. Yenik, yılgın, üzüntülüydü. Başını hafif oynatacak olsa gem ağzını yırtarcasına acıtıyordu. Ağzındaki o demirin tadı da pek kötüydü. Ağzının kenarları yara bere içinde kalmıştı. Kolanların vücudunu sıktığım yerler ve eyerin vurduğu sırtı acıyor, sızım sızım sızlıyordu. Susuzluktan da ölecekti nerdeyse. Derenin öbür yakasında, yılkı, her zaman olduğu gibi yayılmış, otluyordu. Onların kişnemelerini, toynaklarından çıkan sesleri, atlara gece bekçiliği yapan yılkıcıların bağırışlarını da duyuyordu Gülsarı. Keçe çadırların yanında ateşi, ateş başında oturup sohbet eden adamları, çocukların köpek gibi ses çıkararak onları havlattıklarını… her şeyi duyuyordu. Kendisi, öylece duruyordu orada. Onunla kimse ilgilenmiyordu. Sanki herkes unutmuştu onu. 
Biraz sonra ay doğdu, yükseldi. Dağlar gecenin karanlık kuşağından sıyrılıp ay ışığında kendilerini göstermeye, ağır ağır kımıldamaya büyümeye başladılar. Yıldızlar yeryüzüne iyice yaklaşmış, hatta yere inmiş gibi daha çok parıldıyordu. 
Öylece duran Gülsarı’yı o sırada bir arayan vardı. Bu, kulun oldukları zamandan beri onunla koşup zıplayan, onunla otlayan, oynaşan, ufak-tefek alnı sakarlı bir doru kısrak idi. Gülsarı onun kişnemesini işitti. Dişi tay yine Gülsarı ile olmak, onunla koşmak istiyordu. Aygırlar onun peşine çoktan düşmeye başlamışlardı ama, o onlardan kaçıyor, Gülsarı’yı arıyordu. Gülsarı olsa yine onunla koşar, oynar, hep onun yanında olurdu. İkisi de henüz tam ergin çağa gelmiş sayılmazlardı. 
Gülsarı doru tayın sesini pek yakınında işitti, sesini hemen tanıdı. O da kişneyerek cevap vermek istedi ama, ağzını açmak istediği zaman müthiş canı yandı ve kişneyemedi. Sonunda doru tay onu buldu. Alnındaki ak sakar ay ışığında parlıyordu. Yanına sokuldu. Dereyi geçip geldiği için ayaklan ıslaktı. Serin suyun kokusunu da getirmiş oluyordu böylece. Başını Gülsarı’nın boynuna koydu, sımsıcak dudaklarını onun tüylerine dokundurdu, başıyla dürtükledi. Hırıldayarak ve başını sallayarak Gülsarı’yı çağırdı. Oysa Gülsarı kımıldayamıyordu. Bu kez dişi tay onun boynuna asıldı, dişleriyle onu kaşımaya başladı. Yorga da onun boynuna dokunup aynı şeyi yapmak istiyordu ama, başını bile oynatamıyordu. Öyle de susamıştı ki! Ah doru tay ona içecek su getirebilse! 
Gülsarı’dan hiçbir karşılık görmeyen genç kısrak koşup gitti. Derenin öbür yakasına geçip gözden kayboluncaya kadar Gülsarı ona baktı durdu. Sonra, gözünden iri iri damlalar düşmeye başladı. Yorga Gülsarı ömründe ilk kez ağlıyordu.
Cengiz Aytmatov / Elveda Gülsarı

Oğulla Buluşma

Yaşlı Cordan, çok perişan, allakbullak bir durumda döndü evine. Canını mı sıkmışlardı, korkutmuşlar mıydı onu ya da dövmüş, sövmüşler miydi? Karısı hemen anladı önemli bir şey olduğunu. Ve meselenin aslını öğrenince de o kadar şaşırdı ki ne yapacağını bilemedi. Kocası pek tuhaf bir hayal kurmuştu. Herhangi duyarlı bir kişiye göre onun bu davranışı kocamışlık, bunaklık, aptallık sayılır, asla aklı başında bir adamın düşüncesi olarak kabul edilmezdi.

İhtiyarın bir oğlu vardı ve yirmi yıl kadar önce savaşta ölmüştü. Pek gençti öldüğü zaman ve şimdi onu Çordon’dan başka kimse hatırlamıyordu. Zaten Çordon’un kendisi de evde, karı-koca arasında ondan hiç söz etmezdi. Ve işte şimdi, birdenbire oraya, onun savaştan önce öğretmenlik yaptığı yere gitmeye karar vermişti.

– Onun hayatta olduğuna, ölmediğine her zaman inandım, her zaman hissettim bunu. Oraya gitmek için sabırsızlanıyorum, gidip görmek istiyorum onu… diyordu.

Karısı, şaşkın şaşkın baktı adamın yüzüne. İşi önce “Sen başının üzerine mi düştün yoksa?” diye alaya almak istedi ama kendini tuttu. Çünkü kocası bu sözleri sakin, kararlı, inançlı bir sesle ve pek içten söylemişti. Kadın, kocasının oraya gitmekte kararlı olduğunu, bunu iyice kafasına koyduğunu anlamıştı.

Oğlunu bulmak için oraya gitme kararı pek saçma olsa da, bu tatlı bakışlı, yanık ve buruşuk yüzlü, ak
sakallı koca adama, çocuk gibi davranmasının hiç de doğru olmayacağını düşündü. Kocaman ve
yorgun elleri, dizlerinin üzerinde birer büyük balık gibi duruyordu adamın. Niyetinin pek saçma ve budalaca bir şey olduğunu bilse de, bunu ona söylemekten çekindi. Sakin bir sesle şöyle dedi:

– Madem ki yaşadığını hissediyordun, bugüne kadar niçin gidip aramadın?

– Bilmiyorum, diye iç çekti Çordon. Şimdi gitmek istiyorum. Henüz gözlerim kapanmadan mutlaka gitmeliyim oraya. Kalbim böyle söylüyor, içimden böyle geliyor. Yarın erkenden çıkacağım yola…

– Pek âlâ, bu senin bileceğin bir şey.

Sabah olunca kocasının gitmekten vazgeçeceğini sanıyordu. Hem niçin gidecek, ne bulacaktı o uzak ve yabancı köyde? Ama kadının bu umutları boşunaydı. Hiç de kararını değiştirmek niyetinde değildi Çordon.

Dağın eteğindeki köy, onların köyü, çoktan uykuya dalmıştı. Bütün pencerelerde ışıklar sönmüştü. Yalnız Çordon’ların evindeki ışıklar ara sıra sönüyor, yanıyordu. Yaşlı adam yatıp uyuyamıyordu bir türlü. Geceleyin birkaç defa kalktı, giyinip dışarı çıktı ve her çıkışında atın otluğuna bir kucak yonca attı. Hem öyle rastgele değil, ilkbaharda biçilen, bol yapraklı yoncaları seçip alıyordu. Yazdan beri
hangarın çatısında biriktirdiği yemlerin eksilmesine hiç aldırmıyordu. Başka zaman olsa böyle bir şeyi asla yapmaz, başkalarının yapmasına da engel olurdu. Kış gelinceye kadar o otlara kimsenin el
sürmesine izin vermezdi. Atını ve ineğini otlamaları için ürünü alınmış ıssız bahçelere, biçilmiş ama yeniden yeşermeye başlamış çayırlara, salsola denilen sert ve kuru ağaççıkların arasına salardı. Ama şimdi atından hiçbir şeyi esirgemiyordu ve yem torbasını da ağzına kadar yulafla doldurmuştu.

Bütün gece kalktı oturdu, gitti geldi ve yatıp uyuyamadı. Karısı da uyumuyordu ama uyur gibi yapıyor, kocası odadan her çıkışında derin bir iç çekiyordu. Onu kararından caydırmaya çalışmanın yararı yoktu. Ona “İyi düşün? Nereye gideceksin? Ne yapacaksın? Çocuklaştın mı yoksa! İnsanlar yüzüne bakıp bakıp gülecekler!” demek istiyordu ama söyleyemiyor, susuyordu. Çünkü o zaman ihtiyar kocası ona “Öz anası olsaydın beni caydırmaya çalışmazdın!” diyebilirdi. O da böyle bir söz duymak istemiyordu. Kadın Çordon’ un oğlunu tanımıyordu, onu hiç görmemişti. Birinci karısı on yıl önce ölmüştü ve onun ikinci karısıydı. Aslında kadının da hiç huzuru yoktu ve bundan sürekli olarak ama haksız yere kocasını sorumlu tutuyordu. Kocasının evli iki kızı vardı, şehire yerleşmişlerdi ve her nedense, hiç gelip görmezlerdi onları. Yalnız, o da pek seyrek olarak, Çordon şehre indiği zaman onları da görmeye giderdi. Dönüşünde onlarla ilgili pek az şey anlatır, kadın da hiç üstelemezdi. Böyle hallerde üvey ana hiç bir şeye karışmamalıydı. Herhalde herkes için en iyisi buydu, işte biraz da bu yüzden ihtiyarın o tuhaf kararını kabul etmek zorunda kalmıştı. Sonra düşündü ve şu sonuca vardı: “Belki hasret hastasıdır, bir özlem acısıdır bu. Varsın gitsin, yüreğini biraz rahatlatır, üzüntüsünün hafiflediğini hisseder…”

Çordon şafak vakti kalktı. Çıkıp atını eyerledikten sonra tekrar odaya döndü. Paltosunu giydi, duvarda asılı duran kamçısını aldı. Sonra karanlıkta karısının yatağına eğilerek kulağına fısıldadı:
– Ben gidiyorum Nazifkan. Merak etme, yarın akşam dönerim. Duyuyor musun? Niye bir şey söylemiyorsun bana? Anlamaya çalış. O benim oğlum. Elbette her şeyi biliyorum ben, ama yine de gitmem gerekiyor oraya. Kalbim sıkışıyor, anlıyor musun beni…

Karısı yatağından kalktı. Karanlıkta kocasının başında ne olduğunu görüyormuş gibi homurdandı:
– Şu başındaki eski kalpağı çıkarsan çok iyi edersin, odun toplamaya gitmiyorsun, ziyarete, görüşmeye gidiyorsun.
Kadın, yatağın başı ucunda duran sandığı açtı, orada itina ile sakladığı astarakan kalpağı alıp kocasına uzattı:
– Al bunu, o eski kalpakla gidilmez oraya.

Çordon kalpağını değiştirdi ve kapıya doğru yürüdü. Ama karısı yine durdurdu onu:
– Dur hele, pencere kenarında duran şu yiyecek çıkınını da al ve heybeye koy, akşama kadar yol yürüyeceksin, karnın acıkır.

Çordon ona teşekkür etmek istedi ama bir şey söyleyemedi. Karısına “sağ ol “ demeye alışmamıştı hiç.

Çordon kısrağına bindi ve köpekleri uyandırmamak için evlerin arkasından dolanarak geçti. Köy uykudaydı. Çitleri de geçtikten sonra dağ yolunu tuttu.

Daha dün aynı yoldan dönmüştü. Şimdi sırtına bindiği bu doru kısrağı yaysız arabaya koşmuş, Küçük Boğaz’ın girişinde kurumuş ağaççıkların dallarını kesmiş, arabaya doldurmuş ve kışlık odun olarak getirmişti eve. O zaman arabanın önünde, ayaklarını araba okuna dayamış hiç acele etmeden ve ara sıra uyuklayarak, hayvanı kendi haline bırakmıştı. Her zamanki gibi dingilleri gıcırdayarak gidiyordu araba.

Gündüz hava açık, sıcaktı. Sonbaharın o günlerinde havalar ansızın soğuyabilirdi. Ama artık veda işareti sayılan açık havalar çok güzel, pırıl pırıl, tertemiz olurdu. Böyle günlerde tepeden bakınca, çevresinde çok değişik manzaralar görürdü insan: Vadideki küçük köyler, bunların birbirine bitişen
ve birbirinin ardından uzayıp giden gölgeli-loş bahçeleri, evlerin beyaz duvarları, yaprakları kızaran bitkiler, tütünler, tarla süren traktörler, havada gümüş gibi parlayan bir uçağın geçişi ve ufukta, şehrin üzerinden ayrılmayan mavi dumanlar. Bütün bu küçük şeylerin üzerinden de dalga dalga kuşlar geçiyordu: Hızlı, sessiz, kara kara görünen kuşlar…

Çordon kırlangıçların nasıl kuşlar olduklarını çok iyi bilirdi. Daha sabahın erken saatlerinde o odun toplamaya giderken, kırlangıçlar telgraf tellerinde küme küme toplanmaya başlamışlardı. Sık ve uzun sıralar halinde dizilmişlerdi tellere. Hepsi birbirine benziyor ve hareketsiz duruyorlardı: Hepsinin karnı beyaz, başları aynı biçimde küçük ve ince, kuyrukları parlak iki çatallı kuşlar.. Ara sıra cıvıl cıvıl bir şeyler söylüyorlardı birbirlerine. Sanki, hep birden havalanmak ve yola koyulmak için önceden tespit edilen bir saati bekliyorlardı. Göç için yapılan bu toplantıda, insanı hayran bırakan bir düzen, bir ciddilik ve büyüleyici bir güzellik vardı. “İşte bunlara kuş derim ben!” diye düşünüyordu Çordon övgüyle.

Ve işte şimdi kırlangıçlar tam onun önünde uçuşuyorlardı. Bütün yazı geçirdikleri yerin üzerinde bir veda turu yapıyor, havada sessiz ama coşkuyla dönüyor, güneş ışığında parlayan kara, büyük bir bulut gibi görünüyorlardı. Çordon başını kaldırarak uzun uzun izledi onları. Kırlangıçlar sonbahar renklerine bürünmüş ıssız bahçelerin üzerinde son bir daire çizdikten sonra, toplanıp karıştılar, sonra yeniden bir düzene girdiler, uçsuz-bucaksız bozkırlara doğru hızla gittiler. Kuş bulutu gittikçe küçüldü, silikleşti, sonsuz uzayın ötelerinden gelen bir şarkının yansıları gibi, mavi gökyüzünde hafif bir gölge haline geldiler ve sonra da küçük bir nokta oldular.

Kırlangıçlar bilinmeyen diyarlara doğru uçuyorlardı. Onları bu sabah bile görebiliyor, hayran hayran seyrediyor, cıvıltılarını dinleyebiliyordu. İhtiyarın yüreğini hafif sarhoşluk veren bir nostalji, bir özlem doldurdu. Gözleri yaşlandı. Artık uzakta hiçbir şey göremiyordu ama yine de bakıyor ve nedenini kendisi de anlamadan ve durmadan iç çekiyordu: Belki de artık dönüş umudu olmayan pek değerli, pek sevgili bir yakınını düşünüyor, ona yanıyordu. Eğer genç olsaydı, kırlangıçlara eşlik etmek için bir şarkı söylerdi.

Çordon, yakınında nal sesleri duyunca birden kendini topladı. Bir atlı hızlı hızlı tepeyi tırmanıyordu. Onu hemen değil ancak yaklaşınca tanıyabildi. Bu, komşu köyden ihtiyar Saparali (Sefer Ali) idi. Ancak cenaze törenlerinde ya da toylarda karşılaştıkları için birbirlerini az tanırlardı. Oralarda karşılaştıkları zaman selâmlaşmaktan ibaretti bu tanışıklık. Sefer Ali’nin bir ziyarete, misafirliğe gittiği besbelliydi. Üzerinde kadifeli yeni bir çapan, ayağında uçları sivri kauçuklu yeni içigler ve başında tilki kürkünden bir tebetey vardı. Elindeki kamçının sapı kızıl üvez ağacından idi.

Sefer Ali atın gemini çekerek yüksek sesle ve dostça sordu:
– Merhaba demirci! Düşüncelerine mi dalmıştın yine?
Çordon eskiden demircilik yapardı.
Bu soru karşısında şaşırıp:
– Kırlangıçlar gidiyorlar! diye cevap verdi.
– Ne? Kırlangıçlar mı? Hani, nerdeler?
– Gittiler bile.
– Gidiyorlarsa uğurlar ola. Odun mu yükledin arabaya?
– Evet, kışlık odun. Sen nereye gidiyorsun?

Sefer Ali’nin kırmızı yanaklı ve henüz pek yaşlı olmadığı için kara sakallı yüzü, mutlu bir gülümseme ile ışıldadı, çiçek gibi açtı:
– Oğluma gidiyorum. Ak-Say sovhozunun müdürüdür oğlum. Şu “Ulu Dağlar”ın eteğinde..
Sefer Ali böyle derken kamçısını Ulu-Dağlar’a doğru uzatarak gösterdi.
– Ak-Say’ın adını duydum, dedi Çordon.
– İşte oraya gidiyorum ben. “Bir iki günlüğüne babam gelsin” demiş oğlum. Emir vermesini bilirler ama biz yaşlılar olmasak hiçbir şey gelmez ellerinden. Torunumu evlendiriyoruz. Geleneklerimize uygun bir toy yapmalıyım. Pek çok kişi davet edildi. Bir de at yarışı düzenlemeyi düşünüyorum.

Sefer Ali oğlunun kolhozunda günlerin nasıl geçtiğini anlatmaya başladı. Bu yıl çok hayvan kırkmış ve çok kaliteli yün elde etmişler. Çobanlara iyi primler verilmiş, herkes müdürden memnunmuş. Oğluna büyük bir ödül verileceği de söyleniyormuş…

Bütün bunlar çok iyiydi ama, Çordon çok başka bir şey düşünüyordu: Ruhunun ta derinliklerine gömülen, ama orada bile küllerin altındaki köz gibi hep canlı duran o özlem acısı, o yürek sızlatan hasret duygusu, kırlangıçlar uçup giderken uyanıvermişti birdenbire. Ve o anda, göğsünün üzerinde yeni bir güçle alev alev yanmaya başlamıştı. Uzun yıllar önce bu dünyayı terkedip giden oğlu için duyduğu üzüntüden başka bir şey değildi bu. Eskiden oğlu da çalışmıştı Ak-Say tarafında bir yerde ve o da bir süre için babasını davet etmişti.

Çordon Sefer Ali’nin ne diyeceğini beklemeden ve hiç düşünmeden onun sözünü kesti:
– Benim oğlum da beni davet etti.
– Yaa, senin oğlun da mı orada?
– Evet, diye mırıldandı Çordon birden soğuk bir ürperti geçirerek.
– Hiç bilmiyordum, dedi Sefer Ali de saf saf omuz silkerek: İyi öyleyse, nerede olurlarsa olsunlar, yeter ki Allah sağlık versin, hadi bana eyvallah!

Sefer Ali böyle dedi ve yola koyuldu. O henüz uzaklaşıyordu ki Çordon’un aklı başına geldi, içinde bir sessizlik ve yalnızlık fırtınası koptu, kulakları uğul uğul uğuldadı ve boraya tutulmuş gibi sarsıldı. “Neler anlatıyorum ben! Yalan bu söylediğim, yalan! Niçin yaptım bunu?” Arabadan atlayıp indi ve Sefer Ali’nin arkasından koşarak bağırdı:

– Dur Sefer Ali, bekle beni!
Niyeti, yanına varınca doğruyu söylemek, ondan özür dilemekti.
Sefer Ali, gemi çekip atın başını geri çevirdi:
– Ne oldu? Neyin var senin? diye sordu endişeye kapılarak.

Çordon nefes nefese geldi. Her şeyi anlatacaktı, onun için geliyordu ama, tam yanına geldiği zaman, dayanılmaz bir güç, oğlunu hayattaymış gibi düşünme isteği, onu bu kararından vazgeçirdi. Oğlu kendi sözlerinde can bulmuştu ve şimdi bir başkasının bilincinde de yaşıyordu. Onu bir kere daha gömemez, yok edemezdi. Bu yüzden, oğlunun uzun zamandan beri hayatta olmadığını, savaşta öldüğünü söyleyemedi. Biraz daha; birkaç dakika daha yaşatmak istiyordu onu gönlünde. Sonra her şeyi anlatırdı, acelesi yoktu bu işin…

– Şey… biraz tütünün var mı acaba? Şu anda içmesem deli olacağım sanki. Varsa biraz ver.
– Hay Allah canını almasın! Beni öyle korkuttun ki!

Sefer Ali rahat bir nefes aldı ve cebinden tütün tabakasını çıkardı:
– Aç avucunu, al bakalım. Bu zıkkımın nasıl bir şey olduğunu bilirim ben. Ellerin niye titriyor demirci? İhtiyarladın galiba…
– Ee, ne yaparsın, savaş sırasında az mı çekiç salladım, üstelik ihtiyarlık da var… Seni yoldan alıkoyduğum için bağışla beni.
– Hiç önemi yok. Hadi bana eyvallah!
– Uğurlar olsun.

Artık onu daha fazla tutmak hiç iyi olmazdı ve Sefer Ali’nin çabuk gitmesine ve ona oğlunun öldüğünü anlatmak zorunda kalmayışına seviniyordu.
Yalnız kalınca bir süre yola baktı, sonra avcunu açıp tütünü yere savurdu ve arabasına doğru yürüdü.
Başını öne eğmiş, yavaş yavaş sürüyordu arabayı: “Ne yapıyorum ben? Aklımı oynattım galiba!” diye söyendi.
Yolun ortasında yine durdu, dört tarafa düşünceli düşünceli baktı. Bozkırın üzerinde, kırlangıçların uçup gittiği gökyüzünü uzun uzun seyretti ve mırıldandı:
– Yoo, yoo, oğlum var benim! Bir oğlum var ve yaşıyor!
Sonra birdenbire acılı, boğuk bir sesle bağırdı:
– Evet, benim bir OĞLUM VAR! Bir OĞLUM VAR! Ben de oğlumun yanına gideceğim, onu göreceğim, evet göreceğim!

Sonra yine sustu.

Çordon, köye varıncaya kadar yolda, bu durumlara düşmemek gerektiğine, geçmişin geri gelmeyeceğine inandırmak istedi kendini. Buna rağmen oğlunu görmek için o köye gitmek arzusu önüne geçilmez bir yangın gibi büyüdü içinde. O böyleydi işte. Aslında bu yangın yıllardan beri, çok uzun zamandan beri yakıyordu içini. Oğlunu, onun çalıştığı köye gitmeyi, askere gitmeden önce son günlerini geçirdiği yerleri tavaf etmeyi.. gezmeyi, ayağını bastığı yerlere eğilip bakmayı hayal ediyordu. Sefer Ali ile karşılaşması, o yangından küçük bir kıvılcımın sıçramasından başka bir şey değildi. Şimdi oğlu hayalinde yeniden canlanmış, yaşıyordu. Asla denetim altına alamadığı bu hayaller ve arzular yılların birbirine eklenmesi ve karışmasıyla gerçeğe dönüşüyordu sanki. Köye varışını canlandırıyordu gözünde, oğluyla buluşmasını ve konuşmasını hayal ediyordu. Kuşkusuz
oğlu çok sevinecekti: “Ah, sonunda gelebildin babacığım!” diyecekti. O da ona sokulacak, “İşte geldim oğlum, merhaba!” diyecekti, “Hiç değişmemişsin, ben ise gördüğün gibi ihtiyarladım işte.” “Hayır baba, hayır, o kadar ihtiyar değilsin, sadece aradan çok zaman geçti. Gelmekte niçin bu kadar
geciktin? Kaç yıl geçti? Yirmi yıl mı? Belki daha fazla… Belki beni özlemedin?” “Ne demek özlemedin! Hayatım boyunca hep seni özledim, seni düşündüm ben. Bu kadar çok beklettiğim için özür dilerim. Bir türlü karar veremiyordum. Biliyorsun annen de öldü. Onu gömdük. Senin ölümünden sonra o da yatağa düştü ve bir daha kalkmadı. Ve işte şimdi ben seninle, hatıranla övünmek, aralarında yaşadığın insanlara saygılar sunmak için geldim. Bu toprakları, bu dağları, senin teneffüs ettiğin bu havayı, senin içtiğin suları selâmlamak istiyorum. İşte yine buluştuk, görüştük oğlum! Niçin öyle durup bakıyorsun bana? Hadi beni okuluna götür, okulunu göster, çok çok sözünü ettiğin köyü göster…”

Çordon anılarını tam olarak canlandırmakta güçlük çekiyordu. Oğlu Sultan o köyde bir avcının evinde oturuyordu ama şimdi o avcının adını hatırlamıyordu. Yalnız onun iyi bir insan olduğunu, oğlunun onu sevdiğini biliyordu. Şimdi yetmiş yaşlarında olmalıydı. Hâlâ sağ mıydı acaba? Bu
avcı, Çordon’un birkaç gün kalmak üzere oraya gelmesini, birlikte o şahane şahini ile ava çıkmalarını kaç defa istemişti! Şahin hâlâ orda mıydı acaba? Bu kuşlar uzun ömürlü olurlar.

Avcının bir oğlu vardı, Sultan’ın öğretmenlik yaptığı okulda, birinci sınıfta okuyordu o zaman. İkinci sınıfa geçtiğinde savaş başlamıştı. Herhalde çocuk şimdi bir aile babasıydı. Avcının karısı da çok iyi bir kadındı. Ama, kolhozda olduğu gibi evde de işi zordu kadının. Bu kadın, evlerindeki iki av köpeğini, Sultan’dan, kendi köylerine götürüp babasına hediye etmesini istemişti. Bir sürü köpeği besleyecek hali yoktu çünkü. Bir gün Sultan o köpeklerden birini kendi köylerine getirmişti. Sırtında kara lekeler bulunan alaca bir köpekti bu. Böğrünün rengi ise sarıydı, hatta kızıla çalıyordu. Ama ne köpekti ya! Böylesine güzel ve kuş gibi hızlı av köpekleri ancak karlı UluDağlar’da bulunurdu. Yaban keçilerini tuzaklara düşüren köpekler bunlardı. Ama Sultan bir gün sonra köpeği geri götürdü. “Sahibi bu köpeği için ölür!” dedi babasına. “Onu bu kadar üzmektense kadının aşına katkıda bulunurum daha iyi.” Ve o güzel köpek, Sultan’ın bisikletini izleyerek koşup gitti onunla. Çordon o köpekten ayrıldığına pek üzülmüştü ama durumu da kabul etmişti. Böyle bir köpek, avcı için vazgeçilmez bir şeydi. Oysa kendisi demirci dükkânından ayrılamıyordu. Acaba o köpekler de yok olup gitmişlermiydi? Yoksa hâlâ tilki peşinde mi koşuyorlardı?

Bunları düşünürken Çordon, köye gitmesini gerektiren başka bir sebep daha bulmuş oluyordu. Gidip o adamı görmeliydi. Eğer ölmüşse mezarı başında bir dua okurdu, yaşıyorsa elini sıkar, bir zamanlar oğluna gösterdiği yakınlıktan dolayı ona teşekkür ederdi.

Çordon’un hiç aklına getirmek istemediği tek bir olay vardı. O olayı hatırlar gibi olur olmaz, kendini olanca çabasıyla işe verip onu unutmak isterdi: Patates fiyatlarının ne olacağını, kışa nasıl ot tedarik edeceğini, koyunu hangi mevsimde kesip tuzlayacağını, düveyi satmayı mı satmamayı mı… düşünürdü.

Aslında, hatırlamak istemediği o olayı defalarca, tekrar tekrar düşünmüştü. Yıllarca ve yıllarca, evinde yatıp uyuyamadığı zamanlarda, işinin başında demir döverken, sonra su verirken aklından hiç çıkmamıştı o korkunç olay. Uzun zamandan beri o konuda haklı mı, haksız mı olacağını yalnız Allah’ın bilebileceğini kabul etmişti sonunda… Eğer öbür dünyada oğlu ile karşılaşacak olursa ona her şeyi anlatacaktı, ama af dilemeyecekti ondan. O olaydan sonra, şehirde oturan kızları yüzüne karşı onu suçladıkları zaman, Çordon yine bir pişmanlık duymamış, bir şey de söylememişti…

O acıklı olaydan bugüne kadar kızları onu hâlâ affetmiş değillerdi. Bu, Sultan’ın cepheye gönderilmek üzere şehir istasyonuna gittiği zaman olmuştu.

Ekim 1941’de, iş yerinde demir döverken, biri koşarak gelmiş ve ona hemen eve gitmesini, oğlunun veda etmek üzere geldiğini söylemişti. Çordon, kirli ve yanık demirci önlüğüyle hemen koşmuştu. Örs ve çekiç sesi hâlâ kulağındaydı. Hızlı gidiyordu. Önce kulaklarına inanmamıştı. Oğlu çok gençti
çünkü, askere gidecek yaşa gelmemişti daha. Ama doğruydu, çağırmışlardı onu cepheye: Sultan, bölge şefliğinden temin ettiği bir atı dörtnala sürerek hasta annesini görmeye gelmişti. Annesi altı
aydan beri hastaydı ve iyileşemiyordu. Babasının da şehre gelmesini ve istasyona beraber gitmesini istemişti Sultan. Birbirleriyle uzun uzun konuşacak ve gereği gibi vedalaşacak vakitleri olmamıştı. O zamanlar şartlar böyleydi. Her birinin içinde söylenmemiş o kadar çok söz, o kadar çok düşünce kalmıştı ki! O günlerde halkın kalbinden geçenleri derleyip toparlayacak ve açıklayacak birinin çıkması ihtimali de pek azdı…

Çordon atını dörtnala sürerek şehre geldi. Otuz kilometrelik o yolda öyle hızlı sürmüştü ki atını, hayvan çatlayacaktı nerdeyse. Şehre gelince ilk gördüğü ve onu şaşkına çeviren şey, istasyonun önündeki büyük kalabalık ve tıkanıklık oldu. Herkes oradaydı: Korkuluklarında kızıl kumaşlar sarkan
kamyonlar, ot ve saman dolu yaylı-yaysız arabalar, bazıları eyerli, bazılarının koşumu çözülmüş atlar… Demiryolunda lokomotifler durmadan keskin düdüklerini çalıyor, vagonların tekerlekleri
gıcırdıyordu. Bu kalabalığın ortasında, mezralardan, köylerden, şehirden gelen insanlar kaynıyordu. Yaşlılar, gençler, çocuklar…

Çordon atından indi ve onu karşısına çıkan ilk arabaya bağladı. Arabalar öylece bırakılmış ve sayısız denecek kadar çok at bu arabalara rastgele bağlanmıştı. Hemen oğlunu aramaya koyuldu. Önündekileri ite kaka ilerliyor, askere gidenlerin nerede olduklarını soruyordu herkese. Ona, sevkedilecek askerlerin gar parkında, ayrı bir yerde tutulduklarını, oradan ayrılamadıklarını ve az sonra da hareket edeceklerini söylediler. Hemen o tarafa koştu. Orada askerleri sıraya sokuyorlardı. Adları okunuyor, emirler veriliyordu bir yandan. Çordon çaresizdi. O kalabalıkta aradığını nasıl bulacaktı? Ağaçlar da sıradaki askerleri görmesine engel oluyordu. Birden, hemen yakınında, “Baba, baba! Bu tarafa gel!” diye çağıran sesler duydu. Bağırıp el sallayarak çağıranlar kızlarıydı. Parkın
hemen gerisindeydiler. Güç bela kendine bir yol açarak onların yanına vardı ve parmaklıkların gerisinde, cepheye sevkedilecekler arasında oğlunu gördü. Oğlu da onu görmüş, gülümseyerek el
sallamıştı. Ama gülümseyişinde bir burukluk, bir üzüntü vardı. Çordon’un yüreği sızladı oğlunu görünce. Daha çok gençti oğlu. Bıyıkları bile çıkmamıştı. Öbürleriyle aynı boydaydı ama omuzları, görünümü ile bir çocuktu. Henüz büyüme çağını doldurmamıştı, daha büyüyecekti. Çordon bunu
biliyordu. Oğlu iri ve güçlü olacaktı. İki yıl daha gerekiyordu yakışıklı, güçlü bir adam olması için.

Sonraları, oğlunu düşündüğü zamanlarda, onu niçin yalnız çok sevmekle kalmadığını (çünkü her baba çocuğunu severdi), ona saygı da duyduğunu anlamıştı. Çocukluğundan beri onu, biraz yaramaz olsa da, sağduyulu bir yaşıtı gibi kendisiyle bir tutuyordu. Kendisi de bilmiyordu bunun nedenini. Bu saygısı, oğlu öğretmen olduktan sonra daha da artmıştı. Çordon ona saygılı davranır, kendini görmeye
geldiği zamanlarda izci kravatını çıkarmayı unutmuş olsa bile onu hep ciddiye alırdı (Sultan okulda iken izci başıydı). Pek atılgan, pek ateşli bir çocuktu. Ama Çordon onun zamanla uslanacağını, yatışacağını düşünüyordu. Bir erkeği olur olmaz şeyler yüzünden azarlamanın, öğütlerle hırpalamanın doğru olmayacağına inanıyordu. O, kendi yolunu bulurdu. Belki kızlarıyla arasındaki uyuşmazlığın bir sebebi de buydu işte. Büyük kızı Zeynep ve küçük kızı Saliha öğrenimlerini şehirde yapmış, evlenmiş, şehirli olmuşlardı. Sonra Sultan’ı da şehre götürmüşler ve Sultan ilköğretmen okulundan mezun olmuştu, bir yıldan beri de öğretmenlik yapıyordu.

Çordon kızlarının yanına varınca kızları onu bir kenara çektiler. Ter içindeydiler, öfkeliydiler ve erkek kardeşlerine pek de yüksek olmayan bir sesle bağırarak onu kahramanlık taslamakla, aptallıkla suçluyorlardı. Büyük bir kalabalığın ortasındaydılar. Kızları telaşlanıyor, sinirleniyorlardı. O kalabalığın, o kargaşanın arasında baba ile kızlar arasında bir tartışma başladı:

– Biliyor musun, oğlun gönüllü yazılmış!
– Nee? Nasıl olur bu?
– Bölge askerlik şubesine telefon ettik, öğrendik ki askere gitmeyi kendisi istemiş, her tarafa başvurmuş bunun için. Hatta hemen cepheye, savaşa gönderilmesini de istemiş! Anlıyor musun?

Öbür kız devam etti:

– Askerlik yaşı da gelmedi daha!
– Demek buna mecbur olmuş, gerekli görmüş bunu.
Kızların ikisi birden gürledi:
– Mecbur mu? Gerekli mi?
– Baba, anlamıyorsun! İkimizin kocası da askerde, yetmez mi? Dönüp dönmeyeceklerini bir Allah bilir. Yapayalnız kaldık. Evin son erkeği, en küçüğü de bir an önce cepheye varmak için sabırsızlanıyor…

– Bir çocuk gibi yitip gidecek orada. Ona izci başı olduğunu soracak değiller baba!
– Baba, bir şey söylesene, niçin susuyorsun?
– Ne diyebilirim, elimden ne gelir ki?
– Git konuş onunla, yanına gitmen için izin alırız. Git, böyle çekip gitmeye hakkı olmadığını söyle. İş işten geçmeden caydırmaya çalış. Vazgeçebilir ve henüz geç değil… Yalnız sen caydırabilirsin onu!
Yoo, durun! diye kekeledi.

O ortamda, o kargaşada kararını vermiş birini bu kararından caydırmaya çalışmanın imkânsız olduğunu, doğru da olmayacağını kızlarına anlatmakta güçlük çekiyordu. Oğlu verdiği sözden
nasıl dönebilirdi? Sözünden caymaya kalkışsa, ayni sıradaki asker arkadaşlarının yüzüne nasıl bakardı? Sonra onun için ne derlerdi? Ve kendisini ne duruma düşürür, kendisi için ne düşünürdü? Ne derdi?

– Bunu yapmamalı, utanç verici olur…
– Nee? Utanç verici ha!
– Kimden utanacak, kim tanıyor onu burada?
– Aman Tanrım, onun var ya da yok olmasından kime ne? Kimin ihtiyacı var onun kim olduğunu bilmeye?
– Kendisinin! Kendisi kim olduğunu bilecek ya! En önemlisi budur işte! Kendisinden kaçamaz! dedi Çordon.
– Yapma baba, durdur onu! Bir çocuk o daha. Hadi, vakit varken caydır onu!

Bu sırada kalabalık dalgalandı. Bir hay huy içinde insanlar sağa sola açıldılar. Bando bir marş çalmaya, kızıl bayraklar dalgalanmaya ve askerler sıra halinde parktan çıkmaya başladılar. Trene binecekleri anons edildi. Çordon’un kızları kollarına asılarak, bando sesi ve yüzlerce insanın bağrışmaları arasında onu sıkıştırmaya, yalvarmaya devam ediyorlardı:

– Çabuk, sorumlu subayı görelim, subay istasyonda… Oğlunu kurtarmalısın!
– Baba, hasta annemin hatırı için, onun canı için! Annemizin hasta olduğunu, ölmek üzere olduğunu söyle subaya!

Bu sözler Çordon’u iyice sarstı. Onu kalabalığın arasından çekip, acemi sevkinden sorumlu subayın bulunduğu yere doğru sürüklediler.

İstasyon binasına büyük bir taş merdivenden çıkılıyordu ve merdiven de dopdoluydu. Kızlar, kan ter içinde ateş gibi yanan vücutlarının, yaşlı, tasalı, cesur ve ayni zamanda umutsuz bakışların arasında, babalarını yukarı doğru çektiler. Tamburlar gürlüyor, marş çalınıyor, askerlerin veda bağrışları arasında, Çordon, acılar içinde ruhunun sessiz çığlığını duyuyordu. Kızlarının, sadece kardeşleri Sultan’ın ve sevdikleri, kendilerine göre korudukları ailenin iyiliğini düşündüklerini çok iyi anlıyordu ama, yine de onlara kızıyordu. Çünkü oğlunun hür ve bağımsız davranmasına engel olmasını istiyorlardı ondan. Oğlunun insanlık gururunu öldürme suçunu onun sırtına yüklemek istiyorlardı! Ama kızlar, o itiş-kakış arasında, kendilerine basamak basamak yol açarak yukarı doğru sürüklüyorlardı onu. Merdivenin sonuna geldikleri zaman, Çordon oğlunun da bulunduğu sıralanmış askerleri gördü. Bando toplanıyor, yerinden ayrılmaya, en sonda harekete geçmeye hazırlanıyordu.

Oğlunun bulunduğu grup, katarlara binecek son gruptu. Çordon oğlunu hemen farketti ve onun başını dört yana çevirerek bakındığını gördü. Babasını ve ablalarını arıyordu besbelli. Eğer o anda ablalarının onu gitmekten alıkoymak için babalarını sevk subayına başvurmaya zorladıklarını, onu kendi gözünde alçaltmaya, insanlık gururunu yok etmeye, çiğnemeye çalıştıklarını bir bilseydi!…

Bu sırada Çordon, kırmızı entarili bir kızın kalabalığın arasından fırlayarak Sultan’a doğru koştuğunu gördü. Ama ancak el sıkışacak kadar bir süre kalabildi Sultan’ın yanında. Onu ondan uzaklaştırdılar.

Şimdi istasyon şefinin odasına gelmişlerdi. Yetkili subay oradaydı. Kızları onu büronun kapısına doğru ittiler:

– Hadi, gir içeri! Ona babası olduğunu söyle, annemizin hasta olduğunu da.. onun henüz bir çocuk
olduğunu, düşünmeden hareket ettiğini anlat. Her şeyi açık açık söyle, ayırsınlar onu konvoydan…

– Hadi baba! Daha ne duruyorsun? Her dakikanın çok büyük önemi var şimdi!

Çordon, onlara aldırış eder olmasa da, o kalabalık içinde utanç duymaya başlamıştı. Askerler, siviller kendi işlerinin telaşı içinde, o yana bu yana koşuşmaktaydılar.

Çordon silkindi, ayak diredi:
– Hayır, dedi, ben böyle bir şey yapamam, böyle davranmak benim huyuma suyuma uymaz! Oğluma kötülük edemem!

– Baba, gireceksin içeri!
– Evet baba, girmelisin, sen girmezsen biz gireriz, her şeyi anlatırız!

Kızların sabrı taşmıştı. Kapıya dayandılar. İçeri girecekleri sırada Çordon kollarından tuttu ve çekti:
– Hayır, buna izin veremem! dedi.

Bundan sonra merdivene doğru yürüdü, kalabalığı yararak ve onları korkunç bir kuvvetle ellerinden çekerek merdivenden indi. İşte o zaman, hiçbir babanın duymak istemediği ya da istisna sayılacak kadar az babanın duyduğu sözleri işitti onların ağzından:

– Oğlunu ölüme gönderiyorsun!
– Lânet olsun, bir baba değilsin sen!
– Hayır, sen artık bizim babamız değilsin! diye ekledi öteki.

Çordon’un yüzü bembeyaz oldu. Sıkılan yumruklarını gevşetti, kızların kollarını bıraktı ve tek kelime
söylemeden, insanları ite kaka, meydana doğru ilerledi. Oğluna veda etmek için o insan ormanını yara yara, o çığlıklar, hay-huy arasında bindirme yerine koşmak istiyordu. Ama geçit kapanmıştı bile. Peronda, kalabalık kara yoğun bir kitle gibi dalgalanıyor, bando durmadan coşturucu marşlar çalıyordu… Oradan geçmek imkânsızdı.

Peronun önünde parmaklığa dayanan Çordon, insan başlarından oluşan bu denizin üzerinden, ucu görünmeyen kırmızı vagonlara baktı.

– Sultan! Sultan! Oğlum, buradayım! Görüyor musun beni? diye bağırıyordu elini kolunu sallayarak.

Sultan onu nasıl duysundu ki! Parmaklığın yanında duran bir demiryolcu ona sordu:

– Atın var mı?
– Evet, dedi Çordon.
– Aktarma istasyonunun nerde olduğunu biliyor musun?
– Evet, öbür tarafta.
– Öyleyse babalık, hemen atına atla, dörtnala sür. Beş kilometrelik bir yol gideceksin. Yetişirsin. Katar orada bir dakika duracak. Oğlunu görebilir, uğurlayabilirsin. Ama çabuk ol, dikilip durma orada!

Çordon atını bulmak için oraya buraya koştu. Atını nasıl bulduğunu değil, tek bir hareketle yuları nasıl çözdüğünü, üzengiye nasıl bastığını, kamçısını nasıl şaklattığını ve hayvanın nasıl fırladığını, başını öne eğerek demiryolu boyunca onu nasıl dörtnala sürdüğünü hatırlıyordu yalnız. Tenha yolda tek tük geçen yayaların ve arabaların, ondan vahşi bir göçebe imiş gibi korktuklarını da… “Allah vere de vaktinde yetişsem! Haydi, yetiştir beni! Oğluma söyleyeceğim çok şey var!” diye düşünüyor ve dişlerini gevşetmeden, dört nala giden atlının duasını okuyordu: “Ey ataların ruhu! Ey atların koruyucusu Kamber Ata! Bana yardım edin! Atım sürçmesin! Ona şahinin kanatlarını ver! Demirden bir yürek ve ceylan gibi bacaklar ver! Ona balıkların ciğerini ver!…”

Yolu geçtikten sonra rayların kenarındaki dolguların yanında bir patikaya girdi. Yine kırbaçladı atını.

Aktarma istasyonuna girmek üzereydi ki, geriden, ona yetişmekte olan trenin sesini duydu. Birbirine eklenmiş iki dev lokomotifin boğucu gürültüsü onun önüne eğdiği geniş omuzlarına dağdan
kopan kayalar gibi iniyordu sanki.

Tren, dörtnala giden Çordon’un yanından gelip geçti. At da bütün gücünü kullanıyordu. Ama yine de tren orada duracaksa yetişebilecekti. Artık pek az bir mesafe kalmıştı. Trenin orada durmaması ihtimali, bu kaygı, bu korku, ona Allah’ı hatırlattı: “Allahım! Eğer var isen bu treni durdur! Sana yalvarıyorum, durdur bu treni!”

Çordon yavaşlayan katarın son vagonuna yetiştiği zaman tren durmuştu. Oğlu da onu görmüş, trenden atlamış, koşuyordu. Çordon da onu görünce atından atladı. Tek kelime söylemeden
birbirlerinin kucağına atıldılar ve her şeyi unutarak, öylece hareketsiz kaldılar.

Sonra:
– Baba, beni bağışla gönüllü olarak gidiyorum… dedi Sultan.
– Biliyorum oğlum, biliyorum.
– Ablalarıma saygısızlık ettim baba, mümkünse onlar da bağışlasınlar beni.
– Seni bağışladılar oğlum. Onlara kızma, onları unutma, yaz, anlıyor musun? Anneni de unutma…
– Peki baba.

İstasyonun kampanası çaldı. Birbirlerinden ayrılma zamanı gelmişti. Oğlunun yüzüne son kez baktı ve onda, bütün hatlarıyla kendini gördü. O, tam kendisiydi, kendisinin gençliği… Sonra onu sımsıkı bağrına bastı.. o anda bütün benliğiyle baba sevgisini oğluna aktarmak istiyordu. Oğlunu böyle
kucaklayan Çordon şunları söyledi ona:

– Bir erkek, bir adam ol oğlum. Nerede olursan ol, erkek ol, mert bir erkek olarak kal!

Vagonlar kımıldadı.

– Ey Çordonov (Çordonoğlu), gidiyoruz! diye bağırdı kumandan.

Sultan’ı kolundan çekip hareket eden trene bindirdiler. O zaman Çordon kollarını indirdi, gidip köpükler içinde kalan atının boynuna abandı ve başladı hüngür hüngür ağlamaya. Atın boynuna
sımsıkı sarılarak ağlıyor, öyle sarsılıyordu ki, onun üzüntüsünün ağırlığı altında atın toynakları olduğu yerde kayıyordu.

Demiryolcular yanından sessizce gelip geçtiler. Onlar, o günlerde insanların niçin ağladıklarını çok iyi biliyorlardı. Yalnız, istasyona gelen çocuklar birden duruyor, çocuksu bir merak ve acıma duygusuyla, o yaşlı adamın ağlamasını seyrediyorlardı.

*

Çordon, Küçük Boğaz’ı geçip, yer yer tepelerle kesilen ve karlı dağlara kadar uzanan o vadiye geldiği zaman, güneş de dağların üzerinde gökyüzüne doğru iki kavak boyu yükselmiş bulunuyordu. Orada birden nefesi kesilir gibi oldu. Oğlu işte orada, o topraklarda yaşamıştı…

Cengiz Aytmatov

Toprak Ana

Birlikte yürürken gözümüzde bütün dünya değişirdi ve biz bir masal aleminde yüzerdik. Ve, her tarafı sürülmüş boz toprak, dünyanın en güzel tarlası olarak görünürdü bize. O sırada, önümüzden kalkan bir boz torgay da havalanırdı aydınlardan gökyüzüne doğru. Çok yükseklere kadar çıkar, gökyüzünde bir nokta gibi görünür ve bir insan yüreği gibi çırpınarak mutlu mutlu ötmeye başlardı.

*
Ark kazılırken kenarına yığılmış yumuşak toprak bizim yastığımızdı ve yastıkların en yumuşağıydı. O gün orada geçirdiğimiz ilk gece oldu. Ondan sonra da hayatımız boyunca hiç ayrılmadık. Suvankul’un demir gibi ağır ve nasırlı elleri benim yüzümü, alnımı, saçlarımı okşarken yumuşacık
gelirdi bana. Avuçlarında, kalbimin ateşli ve neşeli çarpışlarını duyar ve kulağına fısıldardım:

-Suvan, mutlu olacağız değil mi? Cevap verirdi:

-Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü kaldırınca, biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.

*
-Ey Güneş, bak, bu benim karımdır! Ne kadar güzel değil mi? Yüzgörümlüğü olsun diye ışınlarını gönder, sıcaklığını, aydınlığını ver!..

Böyle konuşurken ciddi olup olmadığını bilmiyorum ama, birden hüngür hüngür ağlamaya başladım. Yüreğimi dolduran mutluluk dalgalarına dayanamamıştım. O günü hatırlayınca hala ağlarım ve niçin ağladığımı bilmem. Ne kadar da aptalım değil mi? Ama o ilk ağladığım zaman döktüğüm yaşlar başkaydı. İnsan o yaşları hayatında ancak bir defa döker.

*

O heyecanlı günleri de sık sık hatırlarım: Okuma yazmayı babalarına çocuklar öğretiyordu. Kasım ve Maysalbek, gündüz okula gidip öğrencilik, akşam eve dönünce babalarına öğretmenlik yapıyorlardı. O yıllarda masa filan yoktu bizim evlerde. Suvankul yere yüzükoyun yatarak bir deftere harfleri yazmaya çalışır, üç çocuk onun başına çöker, hepsi de söyleyecek bir şey bulurdu: Baba, kalemi daha
dik tutmalısın; bak, satır ne kadar çarpık oldu… Elin de titriyor, rahat ol… bak, şöyle yazmalısın, defteri de şöyle tutmalısın… Çocuklar bazen kendi aralarında tartışır, herbiri bu işi en iyi bilenin kendisi olduğunu iddia ederdi. Başka zaman olsa Suvankul çocukları azarlayıp sustururdu ama, şimdi onları gerçek öğretmenler gibi saygıyla dinliyordu. Bir tek kelime yazmak onu perişan ediyor, yorgun düşürüyordu. Alnından yüzünden ter akıyor, sanki yazı yazmıyor da, koca koca buğday demetlerini sırtlanıp batöze taşıyordu.

*

Genellikle aynı evde oturan gelin kaynana pek geçinemezler, ama bu konuda ben şanslıydım doğrusu. Evde onun gibi bir gelin olması gerçek bir mutluluk idi. Yeri gelmişken, benim anladığım gerçek mutluluğun da bir raslantı sonucu olmadığını, yaz yağmuru gibi birden bire başımıza düşmediğini söylemeliyim. Gerçek mutluluk, yavaş yavaş, azar azar gelir ve bu bizim hayata bakış açımızla, çevremizle, çevremizdekilere karşı davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk, birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor.

*

İşte o günlerde ben, asla unutamayacağım bir şeye tanık oldum. Tarlanın kenarında, buğday sapları arasında, özellikle o yaz pek güzel açmış beyaz, pembe renkli; iri yapraklı gülhatmi çiçekleri vardı.
Ekinleri biçerken onlar da devriliyordu önümüzde. Aliman işte bu çiçeklerden koca bir demet toplamıştı. Bunları, bana göstermemeye çalışarak bir yere götürüyordu. Onu gizli bakışlarla izledim ve gördüm ki koşup gittiği yer biçerdöverin durduğu yerdi. Biçerdöverin yanına geldi, çiçek demetini usulca sürücü basamağına bıraktı ve yine koşa koşa döndü. Biçerdöver çalışmaya hazırdı, bugün yarın tarlalara dalacaktı. Ama o sırada hiç kimse yoktu orada. Kasım bir yerlere gitmiş olmalıydı.

*

Ekmeği aldım, duamı okudum ve ilk lokmamı ısırdım. Bambaşka, bilinmeyen bir tadı ve kokusu vardı vardı bu ekmeğin. Sürücülerin ellerinden, taze buğdaylardan, kızgın demirden, mazottan gelen ya da bunların karışımı olan bir kokuydu bu… Sonra ikinci, üçüncü lokmaları da aldım, onlarda da mazot kokusu vardı. Ama yine de, o güne kadar öyle lezzetli ekmek yemediğimi söyleyebilirim. Bu,
emekçi oğlumun nasırlı ellerinden çıkan ekmekti. Tarlayı süren, buğdayı yetiştiren, hasadı kaldıran, tarlada çalışan insanlarımızın, halkımızın ekmeğiydi. Kutsal ekmek! Oğlumla övünüyor, çok büyük bir gurur duyuyordum. Ama bunu kimse bilmiyordu. İşte o anda anladım ki, bir ananın mutluluğu, milletin mutluluğundan doğuyor, aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Çektiğim bütün acılara, hayatın bana indirdiği korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyim. Ne olursa olsun, milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum…

*

Bütün bunlar hoşuma giden şeylerdi. Onun at üstünde otururken kamburlaşan sırtına bakıyor, sevgi ve acımayla başımı dayıyor ve içimden konuşuyordum onunla: Evet, evet her gün biraz daha ihtiyarlıyoruz Suvan, her gün biraz daha çöküyoruz. Vakit durmaz ki! Ama boş yere geçirmiyoruz vaktimizi. Önemli olan da budur… Daha dün denecek kadar yakın bir geçmişte biz de birer delikanlıydık… Ne de çabuk geçiyor zaman. Hayat dediğimiz şey çok ilginç ve bizim şimdilerde ondan vazgeçmeye hiç niyetimiz yok.

*

-Savaş çıktı ana, savaş! dedi.
Sesi uzaklardan, derinlerden geliyordu sanki.
-Savaş mı? Savaş ha?
-Evet ana, savaş başladı.
Ben bu savaş sözüne hala gerçek anlamını veremiyordum.
-Ne demek savaş çıktı? Niye savaş olsun ki? Savaş ha?

*

Bunun er-geç olacağını biliyordum. Yine de dizlerimin bağı çözüldü de olduğum yere çöküverdim. Orağı bir yana bırakıvermişim. Kollarım ellerim titriyor, bir sızı dalgası kaplıyordu vücudumu.

*

-Korkuyor musun ana? dedi. Çok korkuyorsun değil mi? O kadar korkmana gerek yok anacığım. Üzülme sen, düşünme bunları. Göreceksin yakında her şey yoluna girecek.

*

Eve gelince Aliman’ı iki gözü iki çeşme ağlar bulduk. Hamur yoğurmayı da unutmuştu. Biraz kızdım ona: Ne yani! Herkes askere gidecek, senin kocan kalacak mı sanıyordun? Öyle kendini koyvermek olmaz. Şimdiden böylesine yıkılırsan, bundan sonraki güçlüklere nasıl karşı koyarsın diye çıkışmak istedim. Ama kendimi tuttum ve onu azarlamadım. Gençliğine acıyordum. Doğru mu yaptım, yanlış mı, bilemiyorum. Daha ilk günden katı gerçeklerle yüzleşmesi, kendini koyvermek yerine direncini arttırması, sonraki günlerde karşılaşacağı acılara karşı koymasını kolaylaştırırdı. Ama bir şey söyleyemedim işte.

*

Ben gözlerimi cephe yolcularına çevirdim ve o anda yakıcı bir yumru boğazımı tıkadı. Bunların hepsi de gencecik, sağlıklı yiğitlerdi. Dolu dolu yaşama ve çalışma çağındaydı hepsi… Adları okunanlar
burada! diye bağırıyordu yüksek sesle ve aynı anda başlarını bize doğru çevirip bir göz atıyorlardı…

*

-Hadi Aliman, yola kadar uğurla kocanı. Biz burada vedalaşacağız, burada ayrılacağız. Onu geciktirmek istemiyoruz.

Suvankul bu defa oğlunun elini tuttu:
-Gözlerimin içine bak oğlum.
Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.
-Anladın mı? dedi Suvankul.
-Anladım baba, dedi Kasım.
-Hadi şimdi git, Allah’a emanet ol.

Suvankul atına bindi, tırısa kaldırarak ardına bakmadan gitti

*

Geleceğin ne getireceğini kimse bilemezdi ve şimdi olanları düşünüp üzülmenin de hiçbir yararı yoktu. Önemli olan sonunda zaferi kazanmaktı.

*

Ama, çok yanılmışım. Onu da çağırdılar! Harmanda, karlar altında kalan başakları kurtarmaya, taneleri çıkarmaya çalışırken aldım kara haberi. Haberi duyar duymaz dirgenimi samana sapladım, buz gibi olmuş sapını tutarak başımı yasladım ve hiçbir şey düşünemeden öylece donakaldım bir süre. Bundan sonra ne yapardık, nasıl yaşardık biz? İki oğlum cephedeydi, işte şimdi kocam da gidecekti…

*

Yanımda yürüyen Suvankul sigara üstüne sigara yakıyordu. Bir ara elimi tuttu ve konuşabildi:

-Üşüdün mü Tolgonay, elin buz gibi?

Cevap vermedim. O bir şeyler söylemeye çalıştı, ama yine sustu. Belki kafasından geçenleri söyleyecekti bana, düşüncelerini paylaşacaktı. Belki şöyle diyecekti: Görüyorsun ya Tolgonay, çocuklarımın ardından ben de gidiyorum. Kaderim ne olacak? Döner miyim, dönmez miyim bilemem. Eğer dönmemesiye gideceksem, bu seninle son görüşmemiz olacak. Ne yapalım, kader böyleymiş… Ama seninle çok yıllar geçirdik. Karşılıklı sevgi ve anlayış içinde geçti evliliğimiz. Eğer birbirimizi kıracak davranışlarımız olmuşsa; unutalım bunları. Birbirimizi can ve gönülden bağışlayalım. Hiç kimse kendi yazgısını bilemez…

Aslında bunlar benim düşüncemdi, onun neler söylemek istediğini bilemiyordum. Dönüp dönüp yüzüme bakıyor, dudaklarını ısırıyor ve sonra yine sessizliğe gömülüyordu. Birden, onun kara bıyıklarında, ilk defa, isyan etmiş gibi ağaran, gümüş rengini alan bir kıl gördüm. Bu tarlada Suvankul’a ilk karşılaştığımız günleri de hatırlıyordum. Sonra tam yirmi iki yıl onu terimizle suladığımızı, bir yandan çocuklarımızı büyütürken, öte yandan kan ter içinde kalarak tohum ektiğimizi…

Bütün hayatım gözlerimin önünde canlanıverdi. Böyle bir beraberlikten sonra bizi ayıracaklarını, hele bir daha hiç görüşmemesiye ayıracaklarını, hiç bilemez, hiç düşünemezdim. Yine hatırlıyorum: Hasadın ilk gününde, yine atla ve yine bu yoldan dönmüştük köyümüze.

Köyün kenarından yapımı yarım kalan mahalleyi ve yeni yolu da görmüştüm. Aliman ve Kasım’ın evlerini yapacağımız arsadaki taş ve kerpiçleri de. İşte şimdi de görüyorum onları. İçim hüzünle doldu. Hıçkırıklar içinde atın boynuna abandım. Öylece giderken, ağladım… ağladım…

Yanımda sessizce ve sabırla ilerleyen Suvankul:

-Ağla Tolgonay, ağla, dedi. Dök içini. Burada kimsecikler yok. Ama bundan sonra başkalarının önünde gözyaşlarını gösterme. Çünkü sen baybişesin, evin reisi. Aliman ve Caynak’ın anasısın. Bu kadar da değil, artık kolhozda benim yerime sen ekipbaşı olacaksın. Bu görevi verebilecekleri senden başka kimse yok.

*

Bir kış sabahı, demirhaneye gitmek, nallanacak kolhoz atları için yardım etmek üzere evden çıktım. Ne göreyim? Başkarma Usanbay, atını bana doğru dörtnala koşturmuyor mu! Elinde avuç içi kadar bir kağıt olduğunu da görüyordum. Yanıma gelip durdu, bu kağıdı bana uzattı, Acele telgrafın var dedi. Telgraf!

Nefesim kesilecekti nerdeyse. Demirhaneden çekiç sesleri geliyordu kulağıma, ama çekiçler örse değil de benim göğsüme göğsüme iniyordu sanki. Herhalde limon gibi sararmış olmalıyım.

*

-Tren durmayacak! Durmayacak! Çekilin rayların üzerinden, başka tren geçecek bu yoldan, çekilin! Böyle dedi ve bizi kenara doğru itti. İşte tam bu anda, hemen yakınımızda bir ses, bütün sesleri bastırarak kulağıma çarptı:

-Anaaa!… Alimaaaaan!…

Allahım! Allahım! Maysalbek idi bu! Tam yanımızdan hızla geçiyordu. Kapı penceresinden beline kadar dışarı sarkmış, bir eliyle kapıya tutunuyor, öbür eliyle asker şapkasını sallıyordu. Bağıra bağıra bir şeyler söylüyor, bize veda ediyordu. Ben sadece Maysalbeek! Maysalbeek! diye olanca sesimle bağırdığımı hatırlıyorum. Ama, o çok kısa zamanda, oğlumu şaşılacak kadar net bir şekilde görebilmiştim. Rüzgar saçlarını karıştırmış, kaputunun yakasını kanat gibi sallıyordu. Yüzünde ve gözlerinde hem sevinç vardı hem keder, hem acıma vardı hem de veda bakışları! Onu gözümden hiç ayırmadan koşmaya başladım. Trenin son vagonu büyük bir uğultu ve takırtıyla beni geçip gittikten sonra da traverslerin üzerinde koşmaya devam ettim. Sonra… sonra düşüp kaldım. Yolun üzerinde inim inim inliyor, ağlıyordum. Oğlum savaş meydanına gidiyordu ve ben onu, donmuş rayları kucaklayarak, sıkarak uğurluyor, veda ediyordum!

Tekerleklerin rayları döverken çıkardıkları takırtılar gittikçe uzaklaştı ve sonra duyulmaz oldu. Ben, bunca yıl sonra hâlâ, zaman zaman o trenin o gürültü ile geçişini duyar gibi olurum, vagon tekerleklerinin çıkardığı o takırtılar kulaklarımda yankılanır durur.

Aliman, düşüp kaldığım yere geldiği zaman kendi gözyaşlarında boğulmuş gibiydi. Eğilip beni kaldırmak istedi ama kaldıramadı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, elleri kolları tiril tiril titriyor ve beni kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. O sırada, o istasyonun kadın makasçısı da geldi. Bir Rus idi. O da bana, tıpkı Aliman gibi ana! ana! diyor, beni kucaklıyor ve benimle birlikte ağlıyordu. Sonunda ikisi güçlerini birleştirip beni kaldırabildiler, raylardan uzaklaştırdılar. İstasyona doğru yürürken Aliman bana bir asker şapkası uzattı:

-Al ana, al bunu. Maysalbek sana bıraktı.

Ben onun bulunduğu vagonun peşinden koşarken elinde salladığı şapkasını bana attığını böylece öğrenmiş oldum.

Dönüş yolunda arabada otururken, o şapkayı kalbimin üstüne sımsıkı bastırdım ve hiç unutmadım. O şapka hala bende, evimizin duvarında asılı duruyor.

Haki renkli, kulaklıklı; bildiğimiz asker şapkalarından biri: Alnın biraz yukarısına rastlayan yerinde bir yıldız var. Bazen o şapkayı ellerime alır, yüzüme sürerim ve oğlumun kokusunu bulurum onda.

*

-Şimdi… şimdi iş başına! dedi yavaş sesle ve karların üzerinde ağır ağır yürümeye başladı. Yürürken yavaş yavaş çevresine de bakıyordu. Dalgındı. Ne düşünüyordu o dakikalarda? Belki, elinde testi, anızlı tarlada kocasına doğru koştuğu anları… Belki, Kasım’ın biçerdöver başında veda edişini. Herhalde Aliman o dakikalarda, kendisi için pek değerli ve unutulmaz olayları tekrar anıyor, tekrar yaşıyordu. Bir bakıyorsunuz gözlerinde mutluluk parıltısı, bir de bakıyorsunuz hüzün var…

Anayola doğru uzun uzun baktı. Herhalde Kasım’ı götüren atın gidişini, toynaklarının yeri dövüşünü ve kendisinin Kasım’ın peşinden koşmasını hatırlıyor, tekrar yaşıyordu o anları.

*

-Niye bu kadar çabuk bıraktılar, umarım bir daha hiç çağırmazlar, dedim.

-Bırakmadılar ana, yarın yine gideceğim, dedi Caynak. Bu defa biraz daha fazla talim görecek, daha fazla kalacağız orada. Bu yüzden de evde bir gün kalmamıza izin verdiler, merak edilecek bir şey yok.

Ona inandım. Şüphelenmek aklıma bile gelmedi. Caynak o gün bir tuhaf davranıyordu. Çıkacağı uzun bir yolculuğa hazırlanıyordu sanki. Öğleden evvel, elinde çekiç ve çivilerle avluda, ahırda, ambarda dolaştı durdu. Gevşeyen çivilere bir çekiç vuruyor, düşen çivilerin yerine yenisini çakıyor, tamir edilecek kapı pencere arıyordu. Daha sonra, koca bir yığın yakacak odun hazırladığını, arka avludaki gübreliği temizlediğini, ambarın damına attığımız otları kurutmak için aktardığını farkettim… Akşam üzeri eve geldiğimde, avluyu iyice temizlediğini, at yemliğini onardığını gördüm.

O yemliğe de ihtiyacımız vardı. Babamız evdeyken bir atın her zaman el altında, emrindebulunmasını isterdi…

-A evladım, bütün bu işlerin hepsini birden yapmana ne gerek var, o onarımları yapman için yazın bol bol vaktin olacak, demiştim.

Bana, eli değmişken, vakti de varken yapmak istediğini, sonra belki vakit bulamayacağını söylemişti. O bu cevabı verdiği zaman da uyanmamış, bir şey anlayamamıştım.

Sadece Komsolomdaki işlerinin çokluğu gelmişti aklıma. Gerçek sebebi ancak gitmesinden sonra öğrendik. Bize bir mektup yazmış ve bunu istasyondan bir arkadaşı ile göndermişti! Tanrım! Bu ne çocukluk, bu ne maskaralık! Ah yavrum ah! mektup yazmak iyi de, veda etmeden gitmek olur mu hiç? O haberi duyduğum zaman aklımı yitirecek olsam bile, gideceğini bana söylemeliydin. Konuşamadan, veda edemeden gittiği için bizden çok çok özür diliyordu. Böylesinin daha kolay, acıları uzatmaktansa her şeyin bir çırpıda bitivermesinin daha iyi olacağını düşünüyormuş.

*

Evet, Caynak, seni işte böyle ansızın yitirdik. Onsekiz yaşında bir yiğit idin cepheye gittiğinde ve senin hatıran insanların belleğinde şimdi belli belirsiz. Ama ben seni olduğun gibi her şeyinle, her davranışınla hatırlıyorum. Cepheye gittiğin günü, beni çok sevdiğin ve acıdığın için haber vermeden gidişini ve o günkü görünümünü en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Bir gün tren istasyonunda sırtındaki gocuğu çıkarıp küçük bir çocuğa verişin de gitmiyor gözlerimin önünden. İstasyonda, bir ana ve dört çocuktan oluşan bir sığınmacı aile görmüştün. O çocukların büyüğü çıplak denecek kadar ince giyimliydi ve çok üşüyordu. Hiç düşünmeden sırtındaki gocuğu çıkarıp verdin o çocuğa. Sonra kendin, incecik ceketinle, soğuktan dişlerin takır takır vurarak dönmüştün eve. O soğukta, gocuğunu verdiğin o çocuk, belki bugün bir yetişkindir ve zaman zaman seni o günkü halinde hatırlıyordur. Onun bugünkü yaşı, senin o zamanki yaşından çok daha ilerde. Ama sen ona örnek oldun, öğreten oldun. İyilik, yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir.

*

-İn attan Tolgonay, attan inmen ve yayan gitmen gerekiyor, dedi.

İşte o zaman şaşkın şaşkın aksakalın yüzüne baktım. Aksakal atından indi ve aynı sözleri tekrarladı bana:

-Attan inmen, yürümen gerekiyor Tolgonay. Hala neler olup bittiğini anlamasam da, birden yüreğime kor düştü. Attan yavaşça indim ve o sırada Aliman’ı farkettim. Üç kadın ve o, bizim eve gidiyorlardı.

O gün kadınlar arkları temizleme işine gittikleri için Aliman’ın çapası hala omuzundaydı. O üç kadından biri onun omuzundan çapayı alınca bir anda her şeyi anladım.

Yol boyunca kükredim, uludum, hıçkırdım…

-Ne oluyor? Söyle Allah aşkına, ne var?

Komşumuz Ayşe’nin evinde toplanmış olan kadınlar sesimi duyunca koşup çıktılar. Hiçbir şey söylemeden yanıma geldiler ve koluma girip:

-Metin ol Tolgonay, tut kendini, aslanlarımızı yitirdik… Şahinlerimizi yitirdik… Suvankul ve Kasım er meydanında, şeref meydanında öldüler.

*

-Anam! Anam! İkimiz de dul kaldık! Zavallı dullarız biz… Güneşimiz söndü, artık hep karanlık olacak, hep karanlık!… Evet, dul kalmıştık. Kaynana ve gelin ikimiz de dul idik şimdi. Hıçkıra hıçkıra yeri göğü inletiyor, birbirimizin yanaklarını ateş gibi gözyaşlarımızla ıslatıyorduk… Ama bizim doya doya ağlamaya bile vaktimiz yoktu.

*

İyi yıllar, kötü yıllar görmüştük ama, Suvankul’la birlikte geçirdiğimiz uzunca bir hayatımız da olmuştu. Çektiğimiz sıkıntıların karşılığı olan mutluluğu da yaşamıştık. Çocuklarımız, üzüntüyü de sevinci de paylaştığımız bir ailemiz olmuştu. Savaş olmasaydı, ömrümüzün sonuna kadar beraber olacaktık. Ya Aliman ve Kasım’ın neleri olmuştu ki? Neleri olacaksa gelecekte olacaktı. Onların hayatı gelecekte, tamamen hayallerinde idi. Savaşın keskin baltası kendilerini de yıkmıştı, umutlarını da.

*

Ama kimbilir yüreğinde ne acılar vardı. Giderken bir ara başını kaldırıp etrafına göz attı, sonra yine hüzün dolu bir bakışla elindeki çiçekleri seyre daldı. Kime vereceğim bu çiçekleri? diyormuş gibi geldi bana. Derken, bütün vücuduyla titremeye başladı, başını yere iyice eğdi, çiçeklerin yapraklarını kopardı, saplarıyla yeri kazar gibi dövdü. Neden sonra sakinleşip başını elleri arasına aldığı zaman omuz başları hala inip inip kalkıyordu. Onu rahatsız etmemek için bir kulübenin kuytusundan seyrediyor, `varsın ağlasın, biraz açılır’ diye düşünüyordum. Ama o birden fırlayıp kalktı, tarlaların içinden anayola doğru koşmaya başladı. İşte o zaman korkuya kapıldım, hemen atıma atlayıp düştüm peşine. Kara entarisiyle kırmızı çiçekli nadasın içinde onu öyle koşup uzaklaşırken görmek beni çok korkutmuştu doğrusu. İşte o zaman korkuya kapıldım, hemen atıma atlayıp düştüm peşine. Kara entarisiyle kırmızı çiçekli nadasın içinde onu öyle koşup uzaklaşırken görmek beni çok korkutmuştu doğrusu. Ardından bağırdım:

-Aliman! Dur! Nereye gidiyorsun, neyin var senin?

Dur, Aliman dur!

Ama beni dinlemiyordu.

Rahvan atın kocasını ondan ayırıp götürdüğü yolun başına gelince durdu ve ona yetiştim.

-Ana! Sakın bana bir şey söyleme! Bir şey söyleme! diyordu bana.

Atın gemini çektim, o zaman Aliman koşup geldi, atın yelesini tuttu, başını bacağımın üzerine dayayıp hüngür hüngür ağladı… Susuyordum, ona ne diyebilirdim ki? Neden sonra başını kaldırdı. Gözyaşları tozla karışıp çamurlaşmış, yüzüne bulanmıştı. Hıçkırıklar arasında konuştu benimle:

-Bak ana, güneş nasıl pırıl pırıl… Gökyüzü masmavi, bozkır çiçek kaplı… Kasım artık gelmeyecek değil mi? Hiç gelmeyecek?..

-Evet kızım, hiç gelmeyecek, dedim. Aliman derin bir iç çekti.

-Beni bağışla ana, dedi yavaş bir sesle, uzaklara, ta uzaklara koşmak, onun gibi ölmek istedim. Kendimi tutamadım. Ona hiçbir şey söylemeden ağlamaya başladım. Ama, bilge bir insan, anlayışlı bir insan olabilseydim ona apaçık şöyle demem gerekirdi: Küçük bir çocuk musun sen? Kocasını yitiren yalnız sen misin? Nice nice gelinler dul kaldı. Her şeye göğüs germesini, dayanmasını bilmelisin artık. Şu sözlerimi ne kadar saçma bulursan bul, yine de söyleyeceğim:

Kasım’ı unutmak zorundasın kızım, unut onu. Geçmiş bir daha hiç geri gelmez. Bir gün sevebileceğin başka bir adam bulursun. Eğer kendini böyle bırakıverirsen senin için çok daha kötü olur. Kendini
umutsuzluk ve üzüntü içinde bırakmaya hakkın yok, daha gençsin ve hayatını yaşamak zorundasın…

Ona bu tek ve katı gerçeği söylememiş olmama bugün nasıl üzülüyor, nasıl pişman oluyorum bilemezsiniz. Daha sonraki zamanlarda bu sözler kaç defa dilimin ucuna kadar geldi ama yine söyleyemedim. Hangi görünmez güç bunları söylememe engel oluyordu bilemiyorum. Aliman da bu sözleri dinlemek istemezdi zaten. Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa, her kelimeyi de öyle tam zamanında söylemek gerekiyordu. O anı geçirince söz soğuyor, katılaşıyor, insanın yüreğine taş gibi oturuyor ve bu ağırlığı kaldırıp atmak hiç de kolay olmuyordu.

*

O günlerde bir kolhozun saban çekecek üç at kaybetmesi demek, bugünkü değerlendirme ile on traktör kaybetmesi demekti. Biraz daha düşünürsek, cephedeki her askerden bir dilim ekmek almak gibi bir şeydi.

*

-Çaldılar! Bizi dövdüler! diyebildi hırıltılı bir sesle. Aynı anda başıyla hırsızların gittiği yönü gösterdi.

Bundan sonrasını pek iyi hatırlamıyorum, yalnız şurasını iyi biliyorum ki ben hayatım boyunca o geceki gibi at koşturmadım, o geceki gibi bir atı çatlatırcasına sürmedim. Mezar kadar karanlık olsa da gecenin bir önemi yoktu artık. Evimi yaksaydılar, her şeyimi alsaydılar da tohumlara dokunmasaydılar.

*

Onların hepsine teşekkür ediyorum. Özellikle de tohumluğu yitirmiş olmamla ilgili en küçük bir imâda bulunmadıkları için teşekkür ediyorum onlara. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Şüphesiz bütün bu olanların beni ne kadar üzdüğünü çok iyi anlıyorlardı. Boşa çıkan çabalarımızı, sürülüp de tohumsuzluk yüzünden ekilemeyen tarlayı, gözü yaşlı çocukların elinden aldığım ve o rezillere ganimet olan buğdayları düşündükçe yüreğim tarifsiz acılarla doluyor, gözlerim kararıyor, başım dönüyor…

*

O bahar, Suvankul’un kendi eliyle dikip yetiştirdiği elma ağacı öyle güzel, öyle çok çiçek açtı ki, sanırsızın yeni güç kaynaklarına başvurmuş, gençleşmiş, yeniden güçlenmiş o büyük elma ağacı. Bahçelerin çiçeklenme döneminde hava çok temiz olur. Gökyüzü açık, ufuk geniştir. Her şey güzeldir. Oturduğum yerden işte o güzellikleri seyrediyordum. İşte bu sırada emekdar postacımız Temirşal geldi yanıma. Selamünaleyküm Tolgonay, nasılsın? dedi. Biraz telaşlı, biraz huzursuz görünüyordu. Sık sık öksürüyor, geçen hafta soğuk aldığından söz ediyordu. Böyle konuşurken çantasını karıştırdı.

*

Halk adına, zafer adına, insan için güzel olan her şey adına gidiyorum. Bu benim son mektubum, son sözlerimdir. Anacığım! Bin defa, binlerce defa hep sana, senin ana yüreğine sığınacağım, sana sonsuza kadar borçlu kalacağım.

*

Bir rüyadan uyanır gibi, ağır başımı yavaşça kaldırdım. Avluda sessiz bir kalabalık toplanmıştı. Hiç kimse ağlamıyordu. Maysalbek öyle istemişti çünkü. Kadınlar koluma girip kalkmama yardım ettiler. Ayağa kalktığım zaman bir rüzgar çıktı, elma ağacının çiçeklerini başımıza döktü.

*

Bağrışmalar, meraklı konuşmalar biraz yatışınca, herkes başını öne eğip düşünmeye daldı. Kader ne hazırlıyordu? Kim gelecek, kim gelmeyecekti? Bu bekleyiş kimleri sevindirecek, kimleri üzecekti? Bir ağacın yüksek dallarından birine çıkmış olan bir çocuk birden bağırdı:

Geliyorlar! Herkes nefesini tutup baktı. Bir kopuzun telleri gibi gerilmişlerdi sanki. Herkes aynı sözü tekrar etmeye başladı: Geliyorlar! Geliyorlar! Böyle bağrıştılar ve tekrar sessizliğe gömüldüler. Sonra, kendilerine gelir gibi kımıldanıp sormaya başladılar birbirlerine: Peki ama, nerdeler? Ve herkes yine sustu… Bizim ilerimizde, anayolda bir at arabası göründü. Oldukça hızlı geliyordu. Yol ayrımına gelince durdu. Arabadakilerden biri aşağı atladı, kaputunu, çantasını aldı, omuzuna attı. Arabadakileri selamladı ve bizim bulunduğumuz yöne doğru yürüdü.

Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes şaşkın, tek askerin gelmekte olduğu yola bakıyordu. Asker yaklaştı. Kalabalık hala kımıldamıyordu. Yüzlerdeki şaşkınlık donup kalmıştı sanki. Hepimiz bir mucize bekler gibiydik. Pek çok evladımızın dönmesini umarken yalnız bir tanesi dönüyordu ve bu yüzden gözlerimize de inanamıyorduk.

Asker yaklaşıyordu. Sonra birden durdu. Köy girişindeki sessiz kalabalığı görünce o da şaşırmıştı: Kim bunlar? Niçin susuyorlar? Niçin yıldırım çarpmış gibi duruyorlar orada? Birini mi bekliyorlar?.. diye düşünüyordu herhalde. İki defa başını arkaya çevirip anayola baktı, kendisinden başka gelen yoktu. Bize doğru yürümeye devam etti. Sonra bir kere daha arkasına bakıp durakladı.

*

Ben Aliman’ın ne düşündüğünü biliyor ve ona içimden şunları söylüyordum: Ah benim biricik gelinim, artık ayrılmamız gerekiyor. Kasım’ı tamamen yitirdin. Ne yapalım? Ölenin ardından ölünmez ki! Hayatın boyunca o dul peçesini taşıyamazsın. Artık her şey bitti ve sen de gitmelisin.

Evet, gitmekten başka yapacağın bir şey yok… Hayır, sana asla darılmam. Sen isteyerek ya da bir kapris uğruna gitmeyeceksin ki! Kader böyle istedi. Ah bu kader! Bu kader! Biliyor musun senden
ayrılmak benim için ne kadar güç olacak? Biz seninle ana-kız gibiyiz. Gittiğin zaman öz kızımı gelin eder gibi göndereceğim seni. Mutluluğun için dua edeceğim. Yaşamak, mutlu yaşamak senin hakkındır. Gençsin, güzelsin. Kendine mutlaka bir eş bulursun. Yeter ki iyi bir insan olsun. Kasım’ın yerini doldurabilir mi? Bunu nasıl bilebiliriz? Ben evde yapayalnız kalırım, dünyada yapayalnız… Bunu düşünmek bile beni ürpertiyor. Bu yaşlı dönemimde beni avutacak bir şey de yok. Bana bir torun vermeye vaktin olmadı. Böylesi senin için belki daha da iyidir. Sen beni düşünme. Benim gibi bir ihtiyar yüzünden gençliğini niçin mahvedeceksin’?

Ben yaşamı yaşadım artık. Gitmeye karar verdiğin zaman bana söyle, yeter. Serbestsin, canın ne zaman isterse o zaman gönül rahatlığı ile gidebilirsin. Seni hiç unutmayacağım, çünkü seni seviyorum ve sana teşekkür borçluyum…

Yürürken aklımdan işte bunlar geçiyordu ve bunları Aliman’a gerçekten söylemek istiyordum. Aliman da benim düşüncelerimi tahmin ediyordu sanırım. İki insan birbiriyle tam bir uyum içinde yaşarsa, konuşmadan ya da yarım sözcüklerle bile anlarlar birbirlerini. Yine de bana bir şey söylemiyordu.

*

Yolun kenarındaki tümseğe oturduk. Gelin kaynana geleceğimiz hakkında bir karara varmak için baş-başa vermiş gibiydik. Aliman gözlerini yere indirdi, içini çekti ve konuşmaya başladı:

-Ee, işte o lanet savaş da nihayet bitti. Şimdi sen kendi kendine herhalde bizim hayatımızın, geleceğimizin ne olacağını soruyorsundur…

Sustu. Ben hiçbir şey söylemedim. Aliman başını kaldırıp yüzüme baktı. Çok ciddiydi.

-Hiç üzülme ana, dedi ve mahzun bir gülüşle konuşmaya devam etti:
Artık bizim için bir tutamlık, bir kırıntı kadar bile mutluluk olamayacağını sanıyorsun. Evet, bir evden dört erkeğin gitmesi, hiç birinin dönmemesi olur şey değil. Ama bekle anacığım, bırak konuşayım. İçtenlikle söylüyorum ki maksadım seni avutmak, teselli etmek değil. Kendimi de aldatamam. İnan bana, kalbimden geliyor da söylüyorum: Caynak dönecektir! Onun öldüğünü söylemiyorlar ki, kayıp olduğunu söylüyorlar. Demek ki ölmemiş, öldüğünü gören yok. Belki esir düşmüştür, ya da partizanlarla ormanda gizlenmiştir.

Benim için de hiç endişe etmene gerek yok. Senin gelinin idim, şimdi ise bütün çocuklarının yerine oğlun oldum…

*

Yağmurun serin rüzgarı çarpıyordu ateş gibi yanan yüzüme. Aliman’a hiç bir şey söylemiyor, konuşmuyordum. Benim ona söyleyebileceğim kelimeler de ufukta, sağnak sağnak boşanan bulutlarda idi: Parlak, gür ve apaçık olarak. Yağmur bolluk getirirdi. İnsanların karnı doyacak, yaşayacaklardı. Ben de yaşayacaktım onlarla birlikte. Bu iyimserliğimin sebebi yalnız Aliman’ın beni bırakıp gitmek istemeyişi, bana acıması değildi. Bunun kadar, belki daha önemli bir sebep de, savaşın bütün insanları katı, bayağı, acımasız, bencil, ruhsuz bir hale getirememiş olduğunu görmemdi. Savaş kanlı çizmeleriyle insanları kırk yıl çiğneyip ezebilir, onları öldürebilir, her şeyi yakıp yıkabilirdi ama, insan denen varlığa baş eğdiremez, değerini düşürüp onu gerçek anlamda mağlup edemezdi.

*

Başımı usulca okşuyor, avucunun içini yüzümde tatlı tatlı gezdiriyordu. Gözlerim yaşla dolduğu için başımı kaldırmıyordum.

Bu davranışı ile herhalde bana veda ediyor. diye geçiriyordum aklımdan. Sonra saçlarımı örmeye başladı. Gidip sandıktan Kasım’ın vaktiyle kendisi için aldığı kokuyu getirdi. Onu saçlarıma süreceği zaman itiraz ettim:

-Yapma Aliman, sakın yapma! Benim yaşımda bir kadın için çok ayıp olur, benimle alay ederler!

Beni dinlemedi bile. Büyük bir neşe içinde, başıma, boynuma, yüzüme döküyordu kokuyu. Küçük şişede bir damla parfüm kalmadı. Sonra beni kucaklayıp öptü, karşıma geçip bir güzel süzdü:

-Şu gençliğe, şu güzelliğe bakın! diye bağırdı yaptıklarından büyük bir mutluluk duyarak.

Doğrusu, ben de kendimi pek keyifli ve mutlu hissettim. Çayımızı içtikten sonra Aliman:

-Artık yatmalı, iyice dinlenmeliyiz, gidip senin yatağını hazırlayayım, dedi.

O gece ne ben uyuyabildim ne de o. Aliman düşüncelerine dalmıştı. Ara sıra iç çekiyor, bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu yatağında. Ben ise hep onu düşünüyor, her yerde onu görüyordum. Bazen elinde bir kucak gülhatmi ile, buğday tarlasının ortasında biçerdövere doğru koşarken, biçerdöverin basamağına o çiçekleri koyarken, sonra, yaramazlık yapmış bir afacan gibi yine koşa koşa dönerken canlanıyordu gözümde. Bazen de onu, Kasım’ın ata binmesine engel olmaya çalışırken, küçük bir çocuk gibi ağlaya ağlaya onun kollarına asılırken görüyordum. Onunla tren istasyonuna gidişimizi de hatırlıyordum. Arabayı çok hızlı sürüyorduk. Yanımda oturan Aliman’ın başı karla benek benek, yanakları soğuktan al al olmuştu. Kar, atkısına, saçlarına, yakasına düşüyor ve onu daha da güzelleştiriyordu. Sonra, kollarını açıp bana doğru koşması geliyordu gözlerimin önüne: Ana, ana! İkimiz de duluz artık, zavallı dullar!.. diye bağırması…

*

-Aliman kızım, ne oldu? Niçin ağlıyorsun? Derdini söyle bana. Sana biri kötü bir şey mi yaptı? Söyle. Yoksa bana mı darıldın? Eğer bana darılmış, gücenmişsen onu da söyle yavrum, içindekileri olduğu gibi söyle kızım…

Aliman hıçkırıklar arasında konuştu:

-Ah anam ah! Zavallı, talihsiz ve kimsesiz anacığım. Bilmiyorsun… Hem bilsen elinden ne gelir ki? Ah anam oy, anam oy! Gözyaşlarıyla ıpıslak olan yüzünü göğsüme yaslayarak uzun bir süre inledi. Sonra yavaş yavaş sakinleşti ve uyudu.

*

Sustum. Sorgu hakimi bana:

-Teşekkür ederim ana, dedi, sizi daha fazla tutmayacağım. Buyrun, gidebilirsiniz.

Kapıdan çıkarken Cenşenkul’un karısı çıldırmış gibi üzerime atıldı ve bağırmaya başladı:

-Seni iğrenç cadı seni! Gerçeği söylüyorsun ha! Gerçeği öğren de gör cezanı! Gelininin karnını kim şişirdi ha? Burnunun dibinde gebe bıraktılar orospu gelinini! Al sana gerçek! Demek çektiklerin yetmedi? Bu gerçek karşısında ne yapacaksın bakalım! Utanmaz sefiller sizi!

Onu çekip bir kenara aldılar, konuşturmamak için elleriyle yüzünü kapadılar. Ama onu tutanlara:

-Bırakın, dokunmayın ona, dedim.

*

-Bu gece Cenşenkul’un karısı köyden ayrıldı, nereye gittiği bilinmiyor.

Hiçbir şey söylemedim. Bana ne idi onun gidip gitmemesinden. Serbest olduğuna göre nereye isterse gidebilirdi. Nasıl gittiğini çok sonra, ta iki yıl sonra öğrendim: O gece köyümüzün erkekleri toplanıp
Cenşenkul’un karısının evine gitmişler, bütün eşyalarını bir at arabasına yüklemişler ve ona Hadi bakalım, demişler, seni köyümüzde istemiyoruz, def olup git, nereye gidersen git!

Ta o zamandan beri, köyümüzden hiç kimse başımıza gelen o felaketten söz etmedi. Aliman insanların kendisi için ne dediklerini belki işitiyordu. Herkesin düşüncesi, yargısı ayrı olabilirdi. Aliman’a acıyanlar da, onu kınayanlar da bulunabilirdi. Ama bana hiç kimse bu konuda tek kelime söylemedi. Bundan dolayı da şükran borçluyum onlara. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bana saygıda kusur etmediler.

*

Aliman’ın gidişinden sonra günler geçmez oldu. Daha önceki yalnızlığım yalnızlık değilmiş, gerçek yalnızlığı bilmiyormuşum meğer. Ancak üç gün dayanabildim. Sonra dünyam karardı. Evimin, hatta hayatımın da bir değeri yoktu artık. En dayanılmaz olanı da Aliman’ın akıbetini düşünmekti.

*

-Öyleyse ben de gelirim, seni yalnız bırakmam. Öyle bir bakış baktı ki görmeliydiniz. Şu son günlerde çektiği bütün acılar öfke olup birikmiş ve bana yönelmişti:

-Niye bana yapıştın? Ne istiyorsun benden? Her dakika bir gölge gibi peşimden ayrılmıyorsun. Rahat bırak beni! Geberip gideceğimi mi sanıyorsun? Korkma, gebermem.

*

-Durun! Durun, ben ölüyorum! diye mırıldandı. Dudakları incelmiş, kurumuştu. Güçlükle nefes alıyordu.

Arabayı durdurduk.

-Ana, başımı kaldır, dedi, nefes alamıyorum. Ağlıyordu. Sonra hıçkırıkları bastırarak çabuk çabuk konuşmaya başladı: Ana, sevgili anacığım, içim yanıyor, artık dayanamıyorum. Öleceğim… öleceğim… Her şey için sana teşekkür ederim, çok teşekkür… Beni bağışla anacığım… Ah Kasım hayatta olsaydı!. Ah Kasım, ben ölüyorum. Beni bağışla…

*

Hayat niçin bu kadar acımasız, bu kadar kör? Çocuk dünyaya geliyor, Aliman dünyayı terkediyordu. Biri doğuyor, biri ölüyordu. Bebeğin çıplak ve ıslak vücudunu entarimin eteğine ancak sarabilmiştim ki, anası Aliman, Bektaş’ın kollarında can vermiş, suskunluğa gömülmüştü. Başı yana düşmüş, hareketsiz kolları aşağı sarkmıştı.

*

Hayat büsbütün yitirilmedi, küçük bir tomurcuk kaldı. Hemen ardından şöyle dedim kendime: Nasıl yaşayacak bu çocuk? Ana sütünü hiç tatmadı bile. Ama onun yaşamasını çok istiyordum ve dua
ettim: Allahım, hiç olmazsa bu yavruyu bırak bana, o ölmesin Allahım! Ona dayanma gücü ver, ayakta kalabilme, güçlüklerin üstesinden gelebilme gücü ver…

*

Artık sonsuza kadar susmuş olan Aliman, gözleri kapalı, yüzü sapsarı yatıyordu arabada. Başı bir o yana bir bu yana dönüyor, yüzüne düşen kar taneleri erimiyordu.

*

İki gün sonra Aliman’ı gömdük. Geleneklerimize göre bir kadın ölüyü gömmek için mezarlığa gidemez, bu işi erkekler yapar. Ama ben gittim ve kimse bir şey diyemedi. Çünkü bizim evde erkek yoktu. Aliman’ı mezarına, mezar çukurunun dibindeki kazanaka kendim yerleştirdim, üzerine ilk toprağı ben attım. O gün de kar yine lapa lapa yağıyordu. Bir tümsek haline gelen mezar kısa zamanda karla örtüldü. O yılın ilkbaharında Aliman’ın mezarına çiçekler diktim. Her bahar dikiyorum. Çiçekleri çok severdi. Hayat devam ediyor. İlk günler Canbolat’ı yaşlı Çorabek’in gelini emzirdi. Daha sonra onu keçi sütü ile besledim. Kaygılarla, sıkıntılarla dolu günlerim çok oldu. Bunları birer birer anlatmamın hiç gereği yok. Kısacası, hayatta kalacağı, yaşayacağı alnına yazılmış ve yaşadı. Bunun için Allaha şükrediyorum. Şimdi tam oniki yaşında.

*

-Bırakma kendini ana, sakın bırakma. Senin torun iyileşti, gülmeye başladı.

-Öyleyse, dedim, ben de üstesinden gelirim bu hastalığın. Dayanmama ve hastalığı yenmeme belki torunumun kurtulduğunu öğrenmek sebep oldu.

*

Bir gün Canbolat, yağlanmış, temizlenmiş, onarılmış bisikletiyle yanıma geldi. Kendi üstü başı da yağ içindeydi:

-Büyükanne bak, babamın bisikleti ne hale geldi! dedi.

Birden ellerimin titrediğini hissettim. Sözleri beni hem sevindirmiş, hem üzmüştü. O ise pek gururluydu:

-Binmesini öğrendim bile, bak!

Seleye oturursa ayakları pedala erişmediği için ileri kaymış, bir sağa bir sola sallana sallana gidiyordu. Her an düşebilirdi. Korkuyla bağırdım:

-İn o bisikletten, düşeceksin!

O ise daha hızlı sürmeye başladı. Avlu kapısına yöneldi, sokağa çıktı. Ben de koştum peşinden. Ama o sokağa çıkar çıkmaz hızını iyice arttırdı. Bisikletiyle uçuyordu sanki ve az sonra gerçekten uçtu:
Bisiklet bir yana, o bir yana düştü. Koştum, tutup kaldırdım ve azarlamaya başladım:

-Kendini öldürmek mi istiyorsun sen! Nedir bu yaptığın? Artık bisiklete binmek yok sana!

-Artık hiç düşmem büyükanne, diye cevap verdi bana. Düşmek nasıl oluyormuş anlamak istedim, şimdiye kadar hiç düşmedim de…

Gülmeye başladım. Bektaş da avlu kapısının önünde hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Sadece bakıyor, yüzünden hiçbir şey belli etmiyordu. O da, ben de başka bir şey söylemedik, ama birbirimizi
anlamıştık.

*

-Ey benim sevgili tarlam, hasat bitti ve şimdi sen dinleniyorsun. Burada artık insan sesleri duyulmuyor, arabalar yolların tozunu kaldırmıyor, biçerdöverler de görünmüyor artık. Sürüler daha anıza salınmadı. Sen insanlara meyvalarını verdin. Şimdi, doğum yapmış kadınlar gibi uzanmış, yatıyorsun. Sonbahara kadar dinleneceksin. Şu anda burada yalnızız. Senden ve benden başka kimse yok. Sen benim bütün hayatımı biliyorsun. Bugün `Ölüleri Anma Günü! Suvankul’u, Kasım’ı, Maysalbek’i, Caynak’ı ve Aliman’ı rahmetle anıyor, dua ediyorum. Yaşadığım sürece hiç unutmayacağım. Bir gün gelecek, Canbolat’a da her şeyi anlatacağım. Eğer yaradılıştan zeki ve iyi niyetli ise, anlayacaktır. Ama öbürlerine, dünyada yaşayan herkese nasıl anlatmalı? Onlara bir diyeceğim var ama herbirinin kalbine nasıl gireyim de anlatayım?

Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen bütün küreyi dolaşıyorsun, onlara sen anlat!

Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!

Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!

-Hayır Tolgonay, onlarla sen konuşmalısın. Sen kadınsın. Sen her şeyin üstündesin, daha bilgesin. Bir insansın sen! Onlara sen anlat!

Toprak Ana
Cengiz Aytmatov
Çeviren: Refik Özdek