Beşinci Mevsim

Aşk ülkesinde
Bir adam gerek, tüm boyutlarıyla demirden
Geçirmiş olmalı dört mevsimi
Ve yaşamalı beşinci mevsimde
Baharı görmüş olmalı
Ve yakıcı yaz güneşini
Tecrübe etmiş olmalı
Hazan vurmuş yaparaklara rüzgarın hücumunu
Ve kemik sızlatan kış soğuğunu
Yükseklerin karını süpürmüş olmalı
Ve tecrübe ve dert birikintisiyle
Beşinci mevsimde oturmalı
İmkansız ve mümkün bir mevsim
Bu mevsimde aşk
Bürünür bir başka renge
Aşk ülkesinde
Bir adam gerek, uyanık
Sabırlı
Fedai
Ki durmalı doruklarda
Ve aşk haykırışı sağır etmeli dünyanın kulağını
Ve aşk ülkesinde
Çadır kurmalı

Ferhad Abidini

Çeviren: Mehmet Kanar

Serüven

Görünürde yok kimse sâhilde.
Yok karanlık bir leke denizde

Yaklaşsa hani
bir kayık

Kalmış sâhilde
Bir kayık; dökülmüş üstüne gece.
Gövdesini aydınlık olmayan bir yoldan
Çeksin onu suya.
Geç vakitte her dalga
Kulağına bir şey fısıldar.
Uzaktan gelen perişan bir dalga
Anlatır bize fırtınalı öyküsünü bir gecenin.
Açılmıştı o gece balıkçı
Almak için sudan

Bağlandığı şeyi
Rüyadaki hayâliyle.

O gecenin sabahı denizde bir dalga
Öteki dalgaya vurmuyordu gövde.
Balıkçıların gözleri gördü
Bir kayık su yolunda.
Gecenin acı hâdisesinden haber vardı dudağında.
Çektiler sonra onu sâhile uykulu uykulu,
Her zamanki yerine
Bu mahzun anda kayık, yerinde.
Ve yakınında onun
Kudurmakta derya.
Uzaklardan gelen bir dalga
Anlatıyor yine
Fırtınalı bir geceden
Uzun olmayan bir öykü.

Sohrâb Sipehrî
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınları 2015

Hâfız-ı Şirâzi’nin Gazellerinden Seçme Beyitler

Aşk kolay göründü ilkin ama,
ne güçlükler çıkmadı ki sonra.
Umut içindeydi aşıklar
sabâ dağıtacak sevgilinin zülfünü,
getirecek misk kokusunu diye.

*

Gece karanlık;
Dalgalar ürkütüyor,
Girdap korkunç!
Ne bilir halimizi sahilde olanlar!

*

Nereye gidersin gönül böyle acele nereye?
Geçti gitti vuslat zamanı; hey gidi hey!

*

Bırakmadılar gönlümde sabır;
hân-ı yağmâya döndüm!

*

Çalgıcıdan, meyden dem vur,
Arayıp durma feleğin sırrını.
Hikmetle çözen çıkmadı;
çıkmayacak zira bu muammayı

*

Güzelliğine bulunur şu kusur ancak:
Olmaz güzellerde sevgi ile vefa.

*

Halden anlayanlar, size diyorum:
Gidiyor gönlüm elimden.
İçimdeki sırlar çıkacak ortaya, eyvah, eyvah!
Parçalandı gemimiz;
Ey uygun rüzgar; es haydi;
Olur ya,
görürüm yine sevgilimin yüzünü.
On günlük dünya hevesi
bir masal
bir yalan

*

Hey gönül,
gitti gençlik elden.
Dermedin hayattan bir demet gül.
Yaşlandın artık,
gösterme hüner ar namus adına.

*

Hafiz,
katlanıver gece gündüz sıkıntıya.
Bir gün
-nasıl olsa-
ereceksin muradına.

*

Son yatağı bir avuç toprak olan zâta de ki:
Sarayının eyvanının göklere kadar
yükseltmenin mânâsı ne?

*

Bu yolun meyhanesinde biz de yurt tutalım.
Çünkü yazgımız ezelden beri böyle yazılmış.
Akıl bir bilse ki gönül onun zülfünün hevesiyle
nasıl da mutludur; akıl sahipleri onun zincire
benzeyen zülüflerini koklamak için deli
divane olurlardı.

*

Gönlü aşk ile dirilen ölmez asla
Alem ceridesinde yazılıdır bizim aşk
meyhanesine devamımız.

*

Ey rüzgâr,
Düşerse yolun dostların gül bağına
Unutma aman,
ilet haberimizi cânana.
Deyiver bizden sevgiliye;
Unutmaya çalışmasın adımızı.
Unutkandır; biliriz;
Zaten anmaz ki adımızı.
Gönül verdik dilbere;
hoş olur mestlik gözünde.

*

Dinle bak, Hafiz dua ediyor. Dinle ve âmin de.
Şeker gibi tatlı dudağın bize kısmet olur inşallah.

*

Ey derviş;
ne halden anladığın var,
ne hal hatır sorduğun.
Bana kalırsa,
ne affedilmek umurunda
ne sevap düşüncesi.

*

Su başı çok uzak bu çölde.
Gulyabanî aldatmasın serapla seni
aman aman!
Pîrlik yolunda neyinle gidersin be gönül!
Gençliğin geçmiş hatâ ile,
heder olmuş.

*

Kaderde varmış
Lâl renkli şarapla hırka yıkamak.
Mümkün mü hiç değiştirmek!
Harap olmaktaymış Hafiz’ın baht açıklığı
Ezelî takdir atmış onu meyhane meyine.
Dönüyor şimdi devran muradımca.
Kul etti felek şimdi beni Hâce-i Cihân’a.

*

Masalı bırak Hafiz; biraz da şarap iç. Zaten gece
boyunca uyumadık; mum ise masal dinleye
dinleye yandı.

*

Gönlüm ve dinim gitti elden.
Yine de sevgilim azarladı beni:
Oturup kalkma bizimle!
Güvenilir biri değilsin sen!
Bu mecliste biraz olsun güzel güzel oturan gördün mü?
Oturup da, sohbet sonunda pişman olmadan kalkan gördün mü?

*

Görüyor musun? Bir taş gibi sağlam görünen
tövbenin temeli, bir cam kadehle nasıl da kırılıverdi!

*

Vara yoğa incitme kalbini; mutlu olmaya bak.
Çünkü her olgunluğun sonunda nasıl olsa yokluk var.

*

GAZEL 26

Zulf âşufte vu hey kerde ve handân leb u mest
Pîrehen çâk u GAZELhân u surâhî der dest

Nergiseş arbedecûy u lebeş efsûskunân
Nîmşeb-i düş be bâlîn-i men âmed benişest

Ser ferâgûş-i men âvurd, be âvâz-i hazin
Goft: Ey âşık-ı dîrîne-i men! Hâbet hest!

Âşıkî râ ki çonin bâde-i şebgîr dehend
Kâfir-i aşk buved, ger neşeved bâdeperest.

Boro ey zâhid u ber dordkeşân horde megîr
Ki nedâdend coz in tuhfe be mâ rûz-i elest

Ançi û rîht be peymâne-i mâ, nûşîdîm
Eğer ez hamr-i bihiştest veger bâde-i mest

Hande-i câm-i mey u zulf-i girihgîr-i nigâr
Ey besâ tövbe ki çun tovbe-i Hâfiz beşikest

Gazel 26

Saçları dağılmış, hafiften terlemiş, dudaklarından
gülücükler saçılıyor; çakır keyif olmuş.
Gömleğinin yakasım açmış, GAZEL okuyor; elinde
şarap sürahisi.
Nergis gibi mahmur gözleri kavga arıyor sanki.
Dudakları hayıflanmakta, işte dün gece bu halde
iken baş ucuma gelip oturdu.
Başını kulağıma yaklaştırdı ve hazin bir sesle
dedi ki: “Benim eski âşğım! Uykun mu var?”
Âşığa böyle gece şarabı verilir de bâde düşkünü
olmazsa, aşk kâfiri olur çıkar!
Git be sofi işine! Tortulu şarap içenleri eleştirip
durma. Elest günü bize bundan başka armağan
vermediler ki.
Kadehimize ne koyduysa, onu içtik; ha cennet
şarabı, ha üzüm şarabı.
Mey kadehinin gülümseyişi ve sevgilinin düğüm
düğüm saçları Hafiz’ın tövbesi gibi nice tövbeyi
bozdu.

*

Âhir be çi gûyem “hest”? Ez hod haberem çun nîst.
Vez behr-i çi gûyem “nîst”? Bâ vey nazarem çun hest
Şem’-i dil-i demsâzem benşest çu û berhâst
V’efgân zi nazarbâzân berhâst, çu û benşest

Peki, ne diye “var” diyeyim? Çünkü kendimden
haberim yok. Niçin “yok” diyeyim? Gözüm ona
çevrili çünkü.

O kalkınca, gönlümün kafadar mumu söndü.
O oturunca, ona hayran hayran bakanların feryat
figanı yükseldi.

*

Be cân-i hâce vu hakk-i kadîk u ahd-i dürüst
Ki mûnis-i dem-i subhem duâ-yi devlet-i tust

Hâce (Kıvâmuddin)’nin canına, aramızdaki eski
hak hukuka yemin ederim; sabahlan, en yakın
dostun olarak benim işim, senin devletine dua etmektir.

*

Efsûs ki şud dilber u der dîde-i giryân
Tahrîr-i hiyâl-i hatt-i û nakş ber âbest!

Yazık ki dilber gitti; yaşlı gözlerimle onun ayva
tüylerinin hayalini düşlemek suya yazı yazmaya benzer.

*

Hâfiz her an ki aşk neverzîd, vasi hâst
İhrâm-i tavf-i ka’be-i dil bîvuzû bebest

Hafiz, âşık olmadan vuslat isteyen kişi gönül
Kâbesini tavaf etmek için abdestsiz ihrama bürünen kişi gibi olur.

*

An şeb-i kadrî ki gûyend ehl-i halvet imşebest
Yârab in te’sîr-i dovlet der kudâmîn kevkebest?

Sevgiliyle baş başa kalman bu geceye kadir gecesi derler.
Tanrım, böyle bir devlet hangi yıldızdan gelebilir ki!

*

Tu hod visâl-i diğer bûdî ey nesîm-i visâl
Hatâ niger ki dil ummîd der vefâ-yi tu best
Zi dest-i covr-i tu goftem zi şehr hâhem reft
Be hande goft ki hâfiz boro! Ki pây-i tu best?

Ey vuslat rüzgârı! Vuslaat vaadin başkasınaymış!
Şu hataya bak! Gönlüm kalktı, senden vefa umar oldu.
“Bana çektirdiklerinden dolayı şehri terkedeceğim” dedim.
Güldü de “Hafiz! Git hadi; seni tutan mı var!?” dedi.

*

Ey muddeî boro ki merâ bâ tu kâr nîst
Ahbâb hâzirend, be a’dâ çi hâcetest?

Hey iddiacı; git işine! Seninle alışverişim yok.
Dostlarım burada; düşmana ne gerek var!

*

Hemçu gerd in ten-i hâkî netevâned berhâst
Ez ser-i kûy-i tu zanrû ki azîm uftâdest

Şu toprak bedenim senin sokağına çakılıp kaldığı
için toz gibi havalanamıyor.

*

Nasihati kunemet; yâd gîr u der amel âr
Ki in hadîs zi pîr-i tarîkatem yâd est

Gam-i cihân mehor u pend-i men meber ez yâd
Ki in latîfe-i aşkem zi rehrovî yâd est

Rızâ be dâde bedih vez cebin girih bugşây
Ki ber men u tu der-i ihtiyâr negşâdest

Mecû durustî-i ahd ez cihân-i sustnihâd
Ki in acûz arûs-i hezâr dâmâdest

Nişân-i ahd u vefa nîst der tebessum-i gul
Benâl bulbul-i bîdil ki cây-i feıyâd est

Hased çi mîberî ey sustnazm ber Hâfiz?
Kabûl-i hâtir u lutf-i suhen hodâdâdest

Bir öğüdüm var; dinle ve uygula.
Bu söz tarikat pirinden aklımda kalmış.
Dünya gamı çekme ve öğüdümü aklından çıkarma.
Şu aşk latîfesini de bir yoldaşımdan duydum.
Sana verilene razı ol ve alnındaki hoşnutsuzluk ifadesini sil.
Çünkü seçenek kapısı ne senin ne benim yüzüme açılmıştır.
Karaktersiz dünyadan ahde vefa arama.
Çünkü bu kocakarı bin damada gelin olmuştur.
Gülün tebessümünde ahit ve vefa işareti yok.
Aşık bülbül, inlemeye bak sen.
Çünkü feryadın tam zamanı şimdi.
Ey şair bozuntusu! Niye kıskanırsın Hafiz’ı!
Şiir gücü ve söz güzelliği Allah vergisidir çünkü.

*

Yek kıssa bîş nîst gam-i aşk vin aceb
Kes her zebân ki mîşinevem nâmukarrer est

Aşk gamı dediğin, olsa olsa, bir hikayedir; ama
şuna şaşıyorum: Kimin ağzından dinlesem, hiç
tekrar edilmemiş gibi geliyor bana.

*

Der âstîn-i murakka’ piyâle pinhân kun
Ki hemçu çeşm surâhî-i zemâne hûnrîz est

Şarap sürahisi ile adam gibi adamı bir arada
buldun mu akıllıca içki iç; çünkü zamane çok fitneci.

*

Irâk u fârs girifti ki be şi’r-i hoş Hâfız
Biyâ ki novbet-i bağdâd u vakt-i tebrîz est

Hafız, güzel şiirlerinle Irak’ı, Fars’ı fethettin.
Haydi bakalım; şimdi de Bağdat ile Tebriz’e sıra geldi.

*

Hâfizâ terk-i cân goften tarîk-i hoşdilîst
Tâ nepindârî ki ahvâl-i cihândârân hoş est

Hafiz, candan vazgeçmek mutluluğun yoludur.
Sanma ki dünyaya hâkim olan hükümdarların hali pek hoştur.

*

Behâh defter-i eş’âr u râh-i sahrâ gîr
Çi vakt-i medrese vu bahs-i Keşf-i Keşşâf est

Fakîh-i medrese dey mest bûd u fetvî dâd
Ki mey harâm velî bih zi mâl-i evkâf est

Şiir defterini iste ve kırların yolunu tut. Ne
medreseye gitmenin, ne Keşf-i Keşşâf okumanın
zamanı şimdi.
Dün medresenin fikıhçısı sarhoşken fetva verdi:
Şarap haram olsa da, vakıf malından iyidir.

*

Hadîs-i muddeiyân u hiyâl-i hemkârân
Heman hikâyet-i zerdûz u bûriyâbâf est

Hamûş Hâfiz u in nuktehâ çun zer-i surh
Nigâhdâr ki kallâb-i şehr sarrâf est

Bir tarafta şair taslağı olan iddiacılar, öbür tarafta
meslektaşımız olan şairlerin hayal güçleri.
Sırmacı ile hasırcıyı kıyaslamaya benzer bu durum.
Hafiz; sus ve hâlis altın değerindeki bu özlü
sözleri korumasını bil. Çünkü şehir kalpazanları
aynı zamanlıda sarraftır; şiirin iyisini kötüsünü
birbirinden ayırırlar.

*

Ey tevânger mefurûş in heme nahvet ki turâ
Ser u zer der kenef-i himmet-i dervîşân est

Bir ufuktan öbür ufka kadar her yerde zulüm
orduları var ama, ezelden ebede kadar da
dervişlerin zulme engel olma firsatları vardır.

*

Anki der tarz-i GAZEL nükte be Hâfiz âmûht
Yâr-i şîrînsuhan-i nâdiregotâr-i men est

Hâfiz’a GAZEL tarzında incelikler öğreten, benim
tatlı dilli, az ve öz konuşan yârimdir.

*

Günâh egerçi nebûd ihtiyâr-i mâ Hâfiz
Tu der tarîk-i edeb bâş, gû “gunâh-i men est”

Hâfiz, kabahat etmek bizim elimizde olan bir şey
olmasa bile, sen yine de edep yolundan ayrılma
ve “Kabahat benim” deyiver.

*

Bâ ki in nükte tevan goft ki an sengîndil
Kuşt mâ râ vu dem-i îsî-yi meryem bâ üst

Bu derdimi kime açabilirim? O taş yürekli
sevgilim öldürdü beni! Ama ölüleri dirilten İsa
nefesi yine onda!

*

Dârem umîd-i âtifetî ez cenâb-i dûst
Kerdem cinâyetî yu umîdem be afv-i üst

Sevgilimin katından şefkat umuyorum. Bir
kabahatim oldu; şimdi umudum onun affında.

*

Omrîst tâ zi zulf-i tu bûî şenîde’em
Zan bûy der meşâm-i dil-i men henüz büst

Uzun zaman önce zülfünün kokusunu almıştım.
Hâlâ o koku gönül burnumda durmakta.

*

Düşmen be kasd-i Hâfiz eğer dem zened, çi bâk!
Minnet hudây râ ki niyem şermsâr-i dûst

Düşman Hâfiz’ı kötülemek için konuşursa, bundan niçin korkayım?
Tanrı’ya şükür; dosta karşı utanacak bir şey yapmadım.

*

Men-i gedâ vu temennâ-yi vasl-i û heyhât
Meğer be hâb bebînem hiyâl-i manzar-i dûst

Ben yoksul nerede, ona kavuşma arzusu nerede!
Sevgilinin yüzünü görsem, ancak rüyada görebilirim.

*

Râhîst râh-i aşk ki hîçeş kenâre nîst
Ancâ cuz anki cân besipârend çâre nîst

Hergeh ki dil be aşk dehî, hoş demî buved
Der kâr-i hayr hâcet-i hîç istihâre nîst

Aşk dediğin yol, sonu olmayan bir yoldur.
O yolda can vermekten başka çare yoktur.
Aşka gönlünü teslim edersen, hoş vakit geçirirsin.
Hayırlı işlerde istihârede bulunmaya gerek yok.

*

Devlet ân est ki bî hûn-i dil âyed be kenâr
Veme bâ sa’y u amel bâğ-i cinân in heme nîst

Devlet dediğin gönül kam dökülerek elde edilir.
Yoksa, çalışıp iyi amel ile kavuşulan cennet
bahçeleri sadece bunlar değil.

*

Mebâş der pey-i âzâr u herçi hâhî, kun
Ki der şerîat-i mâ gayr ez in gunâhî nîst

Aman kimseyi incitme de, ne yaparsan yap.
Dinimizde bundan başka günah yok.

*

Kadem diriğ medâr ez cenâze-i Hâfiz
Ki gerçi gark-i günâh est mîreved be behişt

Hâfiz’ın cenazesine katılıp yürümeyi esirgeme ondan.
Çünkü günaha batmış olsa da, cennete gidecektir.

*

Dey goft tabîb ez ser-i hasret çu merâ dîd
Heyhât ki renc-i tu zi kânûn-i şifâ reft

Ey dûst be porsîden-i Hâfız kademî nih
Zan pîş ki gûyend ki ez dâr-i fenâ reft

Dün doktor beni görünce iz geçirip “Vah vah vah!
Senin hastalığının tedavisi İbni Sînâ’nın
Kânûn ve Şifâ kitaplarında da yok!” dedi.
Ey dost! “Hâfiz bu fânî dünyadan göçtü gitti”
denilmeden önce bir hal hatır sormaya gel.

*

Şud çemân der çemen-i husn u letâfet liken
Der gulistân-i visâleş neçemîdîm u bereft

Hemçu Hâfız heme şeb nâle vu zârî kerdîm
K’ey dirîgâ be vidâeş neresîdîm u bereft

Güzellik ve hoşluk çimeninde salındı ama daha
biz onun vuslat gülistanında dolaşamadan çekti gitti.
Hafiz gibi gece gündüz ağlayıp inledik.
Eyvahlar olsun; vedalaşmamıza fırsat kalmadan çekti gitti!

*

Ber berg-i gul be hûn-i şakâyık nuvişte’end
K’ankes ki puhte şud mey-i çun ergavân girift

Gelincik kanıyla gül yaprağına şöyle yazmışlar:
Pişip olgunlaşan kişi erguvan renkli meye sarıldı.

*

Der râh-i aşk merhale-i kurb u ba’d nîst
Mîbînemet iyân u duâ mîfiristemet

Aşk yolunda uzak, yakın davası olmaz.
Seni apaçık görüyor ve dua gönderiyorum.

*

Tâ dâmen-i kefen nekeşem zîr-i pây-i hâk
Bâver mekun ki dest zi dâmen bedâremet

Ey gâyib ez nazar, be hodâ mîsipâremet
Cânem besûhtî yu be dil dûst dâremet

Ey gözlerden uzak olan sevgili; seni Tann’ya emanet ediyorum.
Canımı yaktın ama ben seni gönülden seviyorum.

Toprağın altına kefenimin ucunu çekmedikçe,
elimi eteğinden çekmeyeceğim; inan buna.

Hâfız-ı Şirâzi
Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

Hâfız-ı Şirâzî’den Gazeller

Gazel I

Saki,
dolaştır kadehi,
sun bize.
Aşk kolay göründü ilkin ama,
ne güçlükler çıkmadı ki sonra.
Umut içindeydi aşıklar
sabâ dağıtacak sevgilinin zülfünü,
getirecek misk kokusunu diye.
Gönüller kan dolmuştu
bekleyeceğim diye.
Sevgilinin konağında güven olur mu?
Çanlar çalar durur
yükünüzü toplayın diye.
Pirin derse
“Bula seccadeni meye”
Sâlik dediğin habersiz kalmaz
yol yordamdan.
Gece karanlık;
Dalgalar ürkütüyor,
Girdap korkunç!
Ne bilir halimizi sahilde olanlar!
Bencillikten çıktı adım kötüye,
işim oldu tebah!
Kurulmuş meclis bir kere,
Hangi sır gizli kalır böyle?
Huzur istiyorsan Hafiz,
kaybolma onun gözünden.
Kavuştunsa sevdiğine,
sat anasını dünyanın!

Gazel 2

İşim nasıl girer yoluna?
Şans kim?
Harab olmuş ben kim?
Gör işte farla:
O yol nereye
Bu yol nereye gider?
Usandım manastırından
riyakârlık hırkasından!
Meyhane nerde?
Saf şarap hani?
Salah ve takvanın rintlik ile ne ilgisi var sanki?
Vaaz dinlemek nerede, rebap nağmesini
dinlemek nerede!
Ne anlar düşmanlar dost yüzünden?
Ölgün kandil nerde?
Parlak güneş nerde?
Gözümüzün ilacıysa eşiğinin toprağı;
Nereye gidelim,
söyle,
huzurundan?
Görme sadece çenesinin çukurunu.
Başka çukurlar var bu yolda.
Nereye gidersin gönül böyle acele
nereye?
Geçti gitti vuslat zamanı;
hey gidi hey!
O gamzeler nerde?
O çıkışmalar hani?
Dostum;
uyku durak bekleme Hafiz’dan.
Karar ne demek?
Sabır hani?
Uyku nerde?

Gazel 3

Şirazlı o dilber verse hani gönlümün muradım,
Yanağındaki hint benine
bağışlarım Semerkant’ı,
hem Buhara’yı.
Saki;
ver şu ölümsüzlük şarabını.
Bulamazsın Cennette zira
Ruknâbâd ile Gulgeşt-i Musellâ kenarını.
Elaman cilveli şehir âfetlerinden!
El-aman!
Bırakmadılar gönlümde sabır;
hân-ı yağmâya döndüm!
Sevgilinin cemali muhtaç mı yarım yamalak aşkımıza?
Ne hacet bene, rastığa, allığa,
yüz güzel olunca.
Hani artardı ya günbegün Yusufun güzelliği;
Anladım ki aşk,
iffetten edermiş Züleyha’yı.
ister küfret,
ister beddua;
dua ederim yine sana.
Acı cevap ne yakışır
şeker gibi lal dudağa!
Söz dinle canım benim;
Candan çok sever mesut gençler
bilge pire kulak vermeyi.
Çalgıcıdan, meyden dem vur,
Arayıp durma feleğin sırrını.
Hikmetle çözen çıkmadı;
çıkmayacak zira bu muammayı.
Hafız;
bir GAZEL söyledin ki
inciler deldin!
Oku gel güzel güzel;
Saçsın artık nazmına felek
Süreyya incilerini.

Gazel 4

Lütfet sabâ,
söyle o güzel ceylana:
Sen düşürdün bizi çöllere, dağlara.
Ömrü uzun olsun, şu şekerci
neden uğramaz şeker çiğneyen papağana?
Ey gül;
güzellik gururu mu izin vermeyen sana?
Sormaz oldun hiç aşık bülbülü.
Gönül erleri avlanır lûtf ile, iyi huyla.
Akıllı kuş yakalanır mı ökseyle, kapanla?
Neden aşinalık havası yok,
bilmem,
servi boylu,
kara gözlü,
ay yüzlülerde?
Oturmuşsan dostla,
çekiyorsan bâdeyi;
Çıkarma aklından
avucu boş sevenleri.
Güzelliğine bulunur şu kusur ancak:
Olmaz güzellerde sevgi ile vefa.
Şaşılmaz hiç Hafiz’ın şiiriyle
Zühre’nin şarkısı gökte, raksa getirse İsa’yı.

Gazel 5

Halden anlayanlar,
size diyorum:
Gidiyor gönlüm elimden.
İçimdeki sırlar çıkacak ortaya,
eyvah, eyvah!
Parçalandı gemimiz;
Ey uygun rüzgar;
es haydi;
Olur ya,
görürüm yine sevgilimin yüzünü.
On günlük dünya hevesi
bir masal
bir yalan
Dostum;
fırsat bil dostlara iyiliği.
Ne güzel şakıdı bülbül dün gece
gül ile şarap meclisinde.
Ey akşamdan kalmalar;
atın mahmurluğu üstünüzden,
için sabah şarabım.
Hey cömert insan;
esenliğin şükranesi olarak
sor hele biçare yoksulun halini.
İki dünyanın huzuru bağlı iki kelimeye:
Dostlara mürüvvet,
Düşmanla geçim.
İyi şöhret sokağına almadılar bizi.
Beğenmiyorsan eğer,
değiştir haydi kaderi!
Şu acı su var ya,
sûfî “kötülüklerin naşı” der ona,
güzelleri öpmekten tatlı gelir bana.
Yoksulluk zamanı bak iyi yaşamaya,
çek kafayı.
Bu varlık kimyası zira
Karun eder yoksulu, bînevayı.
Serkeşlik etme aman!
Bir kıskanırsa dilber,
avucundaki taşı mum eder.
Mey kadehi İskender’in aynasıdır sana bak,
göstersin Dârâ’nın
mülkünü sana.
Farsça konuşan güzeller
insan ömrüne ömür katar.
Haydi saki;
zahit rintlere müjde ver.
Hafiz boşuna giymedi meye bulanmış şu hırkayı.
Eteği temiz şeyhim,  gel, mazur gör sen beni.

Gazel 6

Kim götürecek dileğimizi sultanın adamlarına?
Padişahlık hakkı için
bizi gözden uzak tutma.
Sığınırım Tanrıma
şeytan huylu rakipten.
Belki uzatır yardım elini o parlak yıldız.
Siyah kirpiklerin verdiyse ölüm fermanımızı,
ey sevgili,
düşün kirpiğin hilesini,
yanılma.
Parlatmaya gör yanağını,
yakarsın herkesin yüreğini.
Çıkarın ne bundan?
Geçinmeye gönlün yok.
Her gece bekliyorum umutla
seher yeli
dost haberiyle
alacak dostun gönlünü diye.
Ey sevgili,
kopardın aşıkların başına kıyamet.
Canım, gönlüm feda olsun yüzüne;
gösteriver yanağını.
Allah aşkına bir yudum su ver
seherleri kalkan Hafiz’a
ki sabah duası kabul olsun, tesir etsin sana.

Gazel 7

Sufi,
saftır kadehin aynası.
Gel de gör,
neymiş lâl renkli meyin safâsı.
Perde ardındaki sırlan
sor mest olmuş rintlere.
Yoktur zira bu hal
makamı yüce zahitlerde.
Anka kuşu av olmaz kimseye,
topla ökseyi, kapanı,
her zaman boş kalacak içi.
Çek bir iki kadeh bade meclisinde
Çek git sonra;
Beklerim deme daimî vuslatı.
Hey gönül,
gitti gençlik elden.
Dermedin hayattan bir demet gül.
Yaşlandın artık,
gösterme hüner ar namus adına.
Çıkar hayatın tadım;
Olmayınca nasibi zira
Bıraktı Adem Cennet ravzasım.
Çok aşındırdık eşiğini;
hey efendi,
merhamet et,
gör yine şu fakiri.
Hey saba;
Mey kadehinin mürididir Hafiz.
Ben bendesinden selam ilet
Şeyh-i Câm’a.

Gazel 8

Saki,
kalk,
ver şu kadehi;
Sat anasını gamın, kederin.
Şarap kadehini ver elime;
Atayım sırtımdan şu mavi cübbeyi.
Akıllılar kötüye çıkarır sarhoşun adını.
Kim dinler şânı, şöhreti, ârı!
Ver badeyi, haydi,
nedir bu gurur
bu çalım?
Toprak yağsın serkeş nefsin başına!
Yanık bağrımdan yükselen âh dumanı
Yaktı
bitirdi şu hamervahları.
Âşık gönlümün sırrına mahrem yok
ne halk
ne âyan arasında.
Bir sevgilim var;
aram pek hoş.
Dur durak bırakmadı hiç gönlümde.
Kim görse gümüş tenli o selviyi
Gözü görür mü artık çemendeki selviyi!
Hafiz,
katlanıver gece gündüz sıkıntıya.
Bir gün
-nasıl olsa-
ereceksin muradına.

Hâfız-ı Şirâzî
Çeviri: Mehmet Kanar

Denizlerin Ardında

Bir kayık yapacağım,
İndireceğim suya.

Uzaklaşacağım bu garip topraktan.
Yok oradabir kişi,
Kahramanları uyandıracak aşk ormanında.

Geçireceğim kayığı
Boşluk ağından,
İnci arzusunun tâ yüreğinden.
Ne gönül vereceğim mavilere,
Ne deniz kızlarına, sudan başlarını çıkaran,
Balıkçıların yalnızlık parıltılarında
Saçlarından afsûnlar saçan.

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.
“Açılmalı, açılmalı.
Yoktu o şehirdeki adamın esâtiri.
Bir üzüm salkımıyla dopdolu değildi o şehrin kadını.

Hiçbir salon aynası tekrarlamadı sarhoşluğu.
Göstermedi bir su birikintisini, hattâ meşâleyi.
Açılmalı, açılmalı.
Şarkısını söyledi gece;
Sıra pencerelerde.”

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Oradapencereler tecellîye açık.
Damlar güvercinlerin yeri, beşerin akıl fıskiyesine bakan.
On yaşındaki her şehirli çocuğun eli bir marifet dalı.
Şehir insanı bir duvara bakıyor.
Bir şûleye, hoş bir rüyaya bakar gibi.
Toprak işitiyor senin duygu mûsıkîni.

Esâtir kuşlarının kanat sesi geliyor rüzgârla.
Bir şehir var denizlerin ardında.

Güneşin serinliği orada sabah kalkanların gözü kadar.
Suyun, aklın, aydınlığın vârisi şairler.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Bir kayık yapmalı.
Bir kayık yapmalı.

Sohrâb Sepehrî
Çeviren: Mehmet Kanar

Mecnun İle Leyla

Bir gün Mecnun sevinç içinde
Oturmuştu bir binanın dibinde

Bir duvar vardı; yapılmış alçıyla
Leyla ile Mecnun oturmuştu orada

Zarif biri diyordu: Bir ömür koştum
Sonunda ikisini bir arada gördüm

Yoksa şimdi ben düş mü görüyorum?,
Baş başa oturmuş Leyla ile Mecnun

İkisini böyle yan yana kim görmüş?
Allah’ım; dünyada bu yüceliği kim görmüş?

İlâhînâme / Ferîdüddîn Attâr
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Mehmet Kanar

Yolcu

Gurûb vakti eşyanın yorgun huzûrunda
Görüyordu vaktin hacmini bekleyen bir bakış.

Ve masanın üstünde birkaç turfanda meyvenin hayhuyu.
Gitmekteydi ölümü idrâkin belirsiz semtine.
Ve bahçenin kokusunu, rüzgâr, ferâgat halısının üstünde
Saçmaktaydı yaşamın saf hâşiyesine.
Ve zihin, yelpâze gibi, çiçeğin parlak sathını
Tutmuştu eliyle
Ve yelpâzeliyordu kendini.

Yolcu otobüsten indi:
“Ne temiz gökyüzü!”
Ve caddenin uzayıp gitmesi aldı götürdü onun gurbetini.

Gurûb vaktiydi.
Geliyordu kulağa bitkilerin akıl sesi.
Yolcu gelmişti.

Ve oturmuştu çimenlikte
Bir koltuğa.
“Canım sıkıldı,
Canım çok sıkıldı.
Yol boyunca düşündüm hep bir şey
Ve yamaçların rengi aldı aklımı başımdan.
Kaybolmuştu caddenin çizgileri ovaların kederinde.
Ne tuhaf vâdiler!
Ve at, hatırlarsın,
Kırdı.
Ve temiz bir sözcük gibi otluyordu çayırlığın yeşil sessizliğinde.
Ve sonra, renkli gurbeti yol üstündeki köylerin.
Ve sonra, tüneller.
Canım sıkıldı.
Ve hiçbir şey,
Ne turunç dalında susan bu güzel kokulu incelikler,
Ne şebboyun iki yaprağı arasında sükûtta duran şu harfin sadâkati,
Hayır, hiçbir şey beni çevrenin boş hücûmundan kurtaramaz.
Ve düşünüyorum,
Hüznün bu âhenkli terennümü sonsuza dek
İşitilecek.”

Yolcunun gözü ilişti masaya:
“Ne güzel elmalar!
Hayat yalnızlığın neşesi.”

Ve sordu ev sahibi:
– Ne demek güzel?
– Güzel, yani âşikâne tâbiri şekillerin
Ve aşkın. Yalnız aşk.
Alıştırır seni bir elmanın sıcaklığına.
Ve aşk, yalnız aşk
Götürür beni hayatların keder enginine.
Kavuşturur beni bir kuş olma imkânına.

– Ya kaderin panzehiri?

– İksirin hâlis sesini verir bu içki.

Ve şimdi gece olmuştu,
Yanıyordu lâmba.
Ve çay içiyorlardı.

– Neden sıkıldı canın? Yalnız gibisin.
– Hem de ne yalnız!
– Sanırım,
Tutulmuşsun renklerin o gizli damarına.
– Tutulmak, yani.
– Âşık.
– Ve düşün bir, ne yalnızdır,
Küçük bir balık tutulmuşsa engin denizin suyuna.
– Ne ince, hüzünlü düşünce!
– Ve hüzün eşyanın birliğini reddeden silik bir işâret.

– Ne mutlu o bitkilere ki âşıktırlar ışığa.
Ve ışığın yaygın eli omuzunda durur onların.
– Hayır, mümkün değil birleşmek.
Vardır daima bir aralık.
Suyun eğrisi olsa da güzel bir yastık.
Nilüferin güzel ve gevrek uykusu için
Vardır daima bir aralık.
Tutulmak gerek.
Yoksa iki harf arasındaki hayret uğultusu
Olacaktır haram.
Ve aşk
Aralıkların sesidir.
– İbhâma gark olmuş
Aralıkların sesi.
– Hayır,
Gümüş gibi temiz aralıkların sesi
Ve duyunca bir hiçi durulurlar.
Âşık hep yalnızdır.

Saniyelerin gevrek elindedir âşığın eli.
Ve, o ve saniyeler giderler günün ötesine.
Ve, o ve saniyeler uyurlar ışığın üstünde.
Ve, o ve saniyeler dünyanın en iyi kitabını
Bağışlarlar suya.
Ve iyi bilirler
Hiçbir balık
Çözemedi ırmağın bin bir düğümünü.
Ve gece yarıları, işrâkın eski sandalıyla
Yol aldılar hidâyet sularında
Ve ilerlediler hayret tecellîsine dek.
Sözlerinin havası
Geçirtir insanı hikâye bahçelerinin sokağından
Ve bu edanın damarlarında
Ne hüzünlü ve taze bir kan var!

Aydınlıktı avlu

Ve esiyordu rüzgâr
Ve gecenin kanı dolaşıyordu iki adamın sükûtunda.

“Temiz bir hâlvet odası.
Düşünce için ne sâde boyutları var!
Canım çok sıkıldı.
Uyumak gelmiyor içimden.”
Pencereye gitti
Ve oturdu
Kumaş kaplı yumuşak sandalyeye.
“Henüz yolculuktayım.
Sanırım
Vardır dünya sularında bir kayık
Ve ben -kayık yolcusu- binlerce yıl
Eski denizcilerin zinde marşını
Okuyacağım mevsimlerin penceresinin kulağına
     ve ilerleyeceğim.

Yolculuk nereye götürüyor beni?
Nerede yarım kalacak ayak izi?
Ve ayakkabı bağcıkları ferâgatin yumuşak parmaklarıyla
çözülecek?
Nerede varılacak yer ve sermek bir yaygıyı
Ve gayri ihtiyarî oturup
Kulak vermek
Bitişik çeşmede bir bulaşık kabının yıkanış sesine?
Ve hangi baharda
Duraklayacak
Ve ruhun sathı yeşil yapraklarla dolacak?

Şarap içmeli
Ve yürümeli bir gölgenin gençliğinde
İşte bu kadar.

Nerede hayat semti?

Ne taraftan ulaşırım bir hüthüte?
Ve dinle: İşte bu söz yolculuk boyunca
Bulandırdı hep düş penceresini.
Neler fısıldadı kulağına hep yol boyunca?
İyi düşün,
Nerede bu gizemli terennümün gizli çekirdeği?
Neydi göz kapaklarını ağırlaştıran?
Hangi hoş ve sıcak ağırlık?
Ylculuk uzun değildi:
Kırlangıcın geçişi daraltıyordu vaktin hacmini.
Ve rüzgârla olukların söyleşisinde
Dönüyordu işâretler aklın başlangıcına.
Yazın yüksekliklerinden
Baktığın dakikada coşkulu “Câdrûd’a”,
Ne oldu da
Biçtiler yeşil düşünü sığırcıklar?
Ve mevsim, hasat mevsimiydi.
Ve konmasıyla bir sığırcığın servi dalına
Sayfası çevrildi mevsim kitabını.
Ve ilk satırı şöyleydi:

Hayat, renkli gafleti Havva’nın bir dakikasının.

Bakıyordun:
Zihin sığırıyla çayırlığı arasında esmekteydi rüzgâr.

Bakıyordun
Mevsim kabuğındaki ulu dutun yâdigâarına.
Yoncalar arsında yeşil cübbenin varlığı
Onarıyordu duyguların yüzündeki bereleri.

Bak, yara bere içinde hep duyguların yüzü.
Hep bir şey, sanki düş ayıklığı,
Ulaşıyor arkadan ölüm adamının yumuşaklığına
Ve atıyor elini omuzumuza
Ve biz aydınlık parmaklarındaki harâreti
Leziz bir zehir gibi
İçiyoruz hâdisenin kenarında.
“Ve üstelik” hatırında
O sakin berzâh?
Yerle suyun o paslı mücadelesinde
Görüldüğünde fermânın ardından vakit.
Yeni bir solukla ilerlemeli.
Ve üflemeli hep
Ki tertemiz olsun ölümün altın yüzü.

Nerede fîrûze taşı?
Ben bir ağacın mücâvirliğinden geliyorum.
Kabuğuna gurbetin sâde elleri

İz bırakmıştı:
“Yadigar olsun diye yazdım can sıkıntısıyla.”

Verin şarabı.
Acele etmeli:
Bir hamâsete seyahatten geliyorum ben.
Ve su gibi
Biliyorum
Sohrâb’la panzehir kıssâsını.

Yolculuk götürdü beni çocukluğumun bahçeşine.
Ve durdum
Yüreğim sakinleşene dek.
Belirsiz bir ses geldi.
Ve açılınca kapı

Düştüm yere gerçeğin hücûmuyla.

Ve bir kez daha “Mezâmir” gökyüzünün altında,
“Babol”ırmağının kıyısındaki seyahatimde,
Kendime geldiğimde ben,
Susmuştu ud
Sarılıyordu söğüdün ıslak dallarına.

Güzergâhımda temiz hıristiyan rahipleri
Ediyorlardı işâret.
“Eremya Nebi”nin suskun perdesine.
Ve ben yüksek sesle
Okuyordum “Kitab-ı Câmia”yı.

Üç beş Lübnanlı çiftçi
Oturmuştu
Yaşlı bir sedirin altına;
Sayıyorlardı zihinden
Kendi ağaçlarındaki meyveleri.

Yol kenarındaki Iraklı kör çocuklar.
Bakıyordu
“Hammurabi kitâbesi”nin yazılarına.

Ve güzergâhımda gözden geçiriyordu
Dünya gazetelerini.

Yolculuk seyelân doluydu.

Ve sanat çalkantısıyla kapanmıştı
Seferin tüm sathı.
Simsiyahtı, kokuyordu yağ.
Ve yolculuk toprağında boş içki şişeleri,
İçgüdü çatlakları ve mecâl gölgeleri
Yan yanaydı.
Sefer yolunda, veremliler evinden
Geliyordu öksürük sesleri.
Fâhişeler şehrin mavi gökyüzünde
Bakıyorlardı
Jetlerin parlak izine.
Ve çocuklar koşuyordu fırıldakların peşinde.
Şarkı söylüyordu caddedeki çöpçüler.
Ve büyük şairler
Övgü yağdırıyordu göçmen yapraklara.
Ve seferin uzak yolu, insanla demir arasında
Gidiyordu yaşamın gizli cevherine doğru;
Katılıyordu bir ırmağın ıslak gurbetine,
Bir pulun sessiz parıltısına,
Bir şîvenin âşinâlığına,

Bir rengin enginliğine.

Yolculuk götürdü beni tropikal topraklara
Ve o yeşil, iri ağaçların gölgesinde,
Ne güzel hatırımdadır,
Zihnin yayla evine girdi bir cümle:
Geniş ol ve yalnız; başın aşağıda ve katı.

Güneşle konuşmaktan geliyorum ben;
Gölge nerede?

Fakat hâlâ şaşırmış ayaklar baharın dal dal oluşuyla.
Ve devşirme kokusu geliyor rüzgârın elinden.
Ve dokunma duyusu turuncun tozu ardından
Baygınlık geçirmede.
Bu renkli keşmekeşte, kim bilir
Uzlet taşımın mevsimin hangi noktasında olduğunu.
Henüz orman tanımıyor
Kendi sayısız boyutlarını.
Henüz yaprak
Binmiş rüzgârın ilk harfine.
Henüz insan bir şeyler diyor suya.
Ve çimenliğin yüreğinde bir mücadele ırmağı akmada.
Ve ağacın yörüngesinde
Güvercin kanadının tınısı, insanın davranışındaki
Belirsizlik var.

Uğultu geliyor.
Ve ben dünyadaki rüzgârların tek muhatabı.
Ve dünya ırmakları öğretiyor bana
Yok oluşun temiz sırrını.

Sadece bana.
Ve ben yorumcusuyum dilsizlik vâdisindeki serçelerin.
Ve Tibat’in irfanlı küpesini
Benares kızlarının süssüz kulağına
Anlattım Sernat yolunun kenarında.
Ey sabah şarkısı, koy omuzuma Vedâ’ları.
Tarâvetin tüm ağırlığını.
Çünkü ben
Düçârım konuşmanın sıcaklığına.
Ve ey Filistin toprağındaki zeytin ağaçları!
Muhatap edin beni gölgenizin bolluğuyla.
Tûr’un etrâfını dolaşmaktan gelen,
Teklîm’in harâretiyle yanıp tutuşan
Şu yalnız yolcuyla.

Fakat konuşma bir gün, yok olacak.
Ve havanın geniş yolunu
Beyazlatacak
Duyguların kanatlı görkemi.

Bu mevzîn gam için ne şiirler söylenmedi ki!

Fakat biri duruyor ağaç altında hâlâ.
Fakat bir atlı var şehir surunda hâlâ.
Kâdisiye fethinin güzel düşünün ağırlığı
Gözkapaklarının omuzunda.
Moğolların sabırsız atlarının kişneyişi hâlâ
Yükseliyor yonca tarlalarının hâlvetinde.
“Baharat Yolu”nun kenarında Yezdli tüccar hâlâ
Hint mallarının kokusuyla geçiyor kendinden.
Ve Hâmûn kıyısında duyarsın hâlâ:
– Kötülük sardı yeryüzünü.
– Bin yıl geçti.
– Yıkanacak su sesi gelmiyor kuşağa

Ve bir bâkirenin aksi düşmedi suya.,

Ve yolculuğun ortasında, “Cimna” sâhilinde
Oturmuştum
Ve bakıyordum
Tac Mahal’in sudaki aksine.
İksirli lâhzaların mermer dayanıklılığı
Ve yaşam hacminin ilerleyişi ölümde.
Bak, iki büyük kanat
Su ruhunun kıyısında gitmede.
Acayip kıvılcımlar var elin mücâvirliğinde.
Gel, aydınlat idrâkin karanlığını.
Bir işâret yeter çünkü:
Hayat yavaş bir vuruştur
“Megar” kayasına.

Yolculuk güzergâhında “Sevinç Bahçesi”ndeki kuşların
Yıkadılar tecrübe tozunu gözümden.
Ve gösterdiler bana bir servinin esenliğini.
Ve ben duygu ibâdeti için
Hâlin aydınlığına hürmeten
Oturdum “Tal” kenarına; koyuldum duaya.

Geçmek gerek.
Uzak ufuklarla yoldaş olmak gerek.
Ve bazen bir harfin damarına çadır kurmak gerek.
Geçmek gerek
Ve bazen bir dut dalından kaymak gerek.

Geçiyordum ben tegazzül kenarından
Ve bereket mevsimiydi

Ve eziliyordu ayaklarımın altında kum rakamları.
Bir kadın işitti,
Çıktı pencereKendi başlangıcıydı
Ve onun bedevî eli inceliklerin şebnemini
Yumuşak koparıyordu ölüm hissinin bedeninden.
Durdum
Ve yükselmişti tegazzül güneşi.
Ve kolluyordum düşlerin buharlaşmasını.
Ve sayıyordum
Zihin bedeninde tuhaf bir bitkinin vuruşlarını.
Sanıyorduk ki,
Dipnotsuzuz.
Râvent titreyişinin mitolojik metninde
Yüzüyoruz.
Ve birkaç saniye gaflet, varlığımızın huzûru.

Bitkilerin tehlikeli başlangıcındaydık

ki kadının gözü ilişti bana:
– Ayak sesin geldi; sandım rüzgâr
Geçiyor eski perdeler üstünden.
– İşitmiştim ayak sesini
Eşyanın civârında.
– Nerede çizgilerin şenliği?
– Bak dalgalanmaya, tenimib yayılışına.
– Hangi taraftan ulaşırım büyük satha?
– Ve boylu boyunca beni bardağın ıslak mesâhasına dek
Doldur susuzluk satıhlarıyla.
– Nered hayat bir kabın kırlışı kadar
Hassas olacak
Ve ebegümecinin gelişim sırrı
Eritecek atın ağzındaki harâreti?
– Ve ellerin güzel birikiminde, bir gün
Duyduk kulağımızla bir salkımın koparılış sesini.
– Ve hangi zeminde
Oturduk hiçin üstüne.
Ve yıkadık elimizi, yüzümüzü bir elmanın harâretinde?
– İmkansızlık kıvılcımları çıkıyordu varlıktan.
– Nerede güzel olacak temâşâ korkusu
Ve bir
kuşun ölüme giden yolundan daha görünmez?
– Cisimlerin konuşmasında
Ne kadar parlaktı akkavağın güzergâhı!
– Hangi yol götürür beni mevsimler bahçesine?

Geçmek gerek,
Rüzgâr sesi geliyor, geçmek gerek.
Ve ben yolcuyum, ey daimî rüzgârlar!
Götürün beni yaprakların oluşum genişliğine.
Kavuşturun beni suların çoşkun çocukluğuna.
Ve ayakkabılarımı üzüm bedeninin tekâmülüne dek
Doldurun huzû’un güzellik kımıltısıyla.
Benim dakikalarımı mükerrer güvercinlere dek
Yükseltin içgüdünün beyaz gökyüzüne.
Ve vücûdumun birliğini ağaç kenarında
Dönüştürün kaybolmuş temiz bir ilişkiye.
Ve yalnızlığın teneffüsünde
Kapayın bilinç kapılarımı.
Yollayın beni o günün uçurtmasının peşine.
Götürün beni yaşam boyutlarının hâlvetine.
Gösterin bana
“Hiç”in mülâyim huzûrunu.

                              Bâbol, 1964 Bahar

Sohrâb Sepehri
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınları

Yaşam

Ne düşünüyorsun?
Çamura saplanmış kayığın kırık yelkeni değil midir yaşam?
Afiyet renginin kaçtığıbu harabede
kapalı yolun sonu değil midir yaşam?

Ne korkunçtu olaylar seli!
Açtı bir ejderha gibi ağzını
Ayrıldı yerle gök birbirinden
Yıldızlar döküldü salkım salkım
ve güneş battı vadilerin morluğunda.

Hava kötü
Hangi rüzgârla gidiyorsun sen?
Hangi kara bulut sardı göğsünü?
Gece gündüz bin yıllık yağışla bile açılmıyor gönlün.

Uzak bin yıllardan çıkageldin sen
Kanlar fışkıran bu enginlikte
Her adımda ayağının izi var.

Bu zorlu devler mekanında
Yol açan ayak seslerin geliyor her taraftan.
Nâm ve ar tuzağının bu geniş engebeleri
kanla yazmış sana vefa mektubunu.
Bîsütûn’un kulağında hâlâ
Keserinin sesleri var.

Nice kamçılar sınadı aşkın gücünü senin vücudunda
Nice darağaçları şeref kazandı seninle
Ne görkemliymiş aşkın uzun boyu!
Kaldı sapasağlam her felaketin hücumunda.

Bak henüz o uzaklardaki yükseltiler,
O ağartı, nur patlamasının tomurcuk tarlası
 bir arzu kehribarı
İnsanın hep arzuladığı ağartı o.

O durulukta bir nefes soluklanma umuduyla
değer
 bin kez
 düşsen yokuş aşağı
ve tırmansan yine yokuş yukarı.

Ne düşünüyorsun?
Dünya dediğin bir kırık ayna.
Dosdoğru selvi de kırık görünür sana onda.
Bu daracık gurûbun derelerinde öylesine yatmış
pusuya
 ki dağ
Yolu kapalı gösterir sana

Sonsuz zamanı
Ölçme sen ömür adımlarını sayarak
Onun yanında bir andır bu dert ve ızdırap
duraklayışı.

Vadinin inişinde başını taşa çalan ırmak gibi
 akar ol.
Ölenden yok hiç mucize umudu;
 yaşamaya bak.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)