Etiket arşivi Muhsin Kızılkaya

ileŞiir Antolojim

Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN

Rasih Güran… Değerli araştırmacı Emin Karaca’nın Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitabını okurken dikkatimi çeken bu ismi arama motoruna yazmakla başladı her şey. Aşina olduğum bir isimdi ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Kitabın öyle hazin bir yerinde karşılaşmıştım ki Rasih Güran’la, ismini görmemle onun adına üzülmem bir olmuştu. Zira Nazım-Piraye ayrılığında payına çok ağır bir yük düşmüştü: ayrılık mektubunu Piraye Hanım’a iletme görevi. İsmini aratınca üzüntüme minnet duygusu da eklendi. Zira, önemli kitapların çevirmeniydi Güran ve bunların arasında severek okuduklarım, okumayı planladıklarım vardı: John Reed’den Dünyayı Sarsan On Gün, Steinbeck’ten Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si, Deutscher’in üç ciltlik Troçki biyografisi…Rasih Güran ismine aşinalığım da muhtemelen çevirmenliğinden ileri geliyordu. Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi. Ama değişmez kapanış cümlesi, üzüntümü de merakımı da arttırmıştı: “1970 yılı civarında intihar etti.”

Güran’a dair dişe dokunur tek metin, Turgay Fişekçi’nin Kriz Günleri ve Rasih Güran başlıklı yazısı (*), tüm kısalığına rağmen yaşamının dönüm noktalarını barındırıyor, önemli ipuçları veriyordu. Bunun haricinde ciddi bir kaynak yoktu. Nazım Hikmet’in zor zamanlarında yanında olmuş, Türkçeye önemli eserler kazandırmış ve hayatı trajik biçimde sonlanmış değerli bir aydının kadrinin bilinmemiş olduğu, unutulup gittiği duygusu yüreğimin bir köşesine böylece yerleşti. Yıllar geçtikçe Vartan İhmalyan, Abidin Dino, Aziz Nesin, Nail Çakırhan, Memet Fuat gibi aydınların anılarında Güran’ın ismine rastladıkça bu duygu tazelenip durdu. Anı kitaplarının kiminde bir cümleyle, bazısında birkaç paragrafla değinilen Güran, hep kibar, nüktedan, kültürlü, kadirşinas bir aydın olarak tarif ediliyordu. Güran’a dair okuduklarım hafızamda birikiyor ama bir sonuca ulaşmıyordu.

Sonunda bir gün, 2018 Ocak ayında, bir bitirme tezini vesile ederek, Güran’ı tanımış birinin, Murat Belge’nin kapısını çaldım. Güran, Ses ve Öfke’nin çevirisinde Murat Belge’den yardım almıştı. Bu işbirliği zamanla ahbaplığa dönüşmüştü. Belge ayrıca, Güran’ın derin bir bunalımın pençesine düştüğü 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki isimden de biriydi. Söyleşi isteğimi kabul etme inceliği gösteren Belge, hayranlık uyandıran hafızasını zorlayarak Rasih Güran’a dair pek çok anekdot paylaştı.

Güran’a dair veriler biriktikçe giderek netleşen ve giderek daha çok saygı uyandıran bir portre oluşmaya başladı. Eldeki verileri bütünlüklü bir yaşam öyküsüne dönüştürme planı böylece ortaya çıktı. Bu sıralarda yayımlanan bir yazı ise, bu planı hayata geçirmeyi neredeyse bir zorunluluk haline getirdi. “Yalanla Yaşamak” (**) başlığıyla Habertürk’te çıkan bu yazıda, Muhsin Kızılkaya, Rasih Güran’ı hayatı boyunca bir yalanın peşinden gitmiş, adeta yalana kurban gitmiş biri olarak portre ediyordu. Güran’ın yaşam öyküsü, sosyalizm tarihindeki yanlışları sosyalizme kara çalmanın aracı haline getiren, geçimini ve varlığını ancak böyle idame ettirebilen soldan devşirme anti-komünistlerin elinde on yıllardır bayatlayan bir mekanizmaya alet ediliyordu. Yanlış anlatılmanın, unutulmaktan daha ağır bir haksızlık olduğunu da böylece görmüş oldum.

Böylelikle kendimi mazur görmem daha da zorlaştı. Pandemi günlerinin zaman bolluğunda erteleme bahaneleri de tükenince, ortaya aşağıda okuyacağınız metin çıktı. Yaşam öyküsünü ana hatlarıyla aşağıda sunmaktan onur duyduğum değerli çevirmen, sosyalist aydın Rasih Güran’ı ölümünün 48. yıl dönümünde saygıyla anıyorum.

Nazım’dan önce

1912 yılında, kökleri Molla Gürani’ye kadar uzanan bir Osmanlı bürokrat ailesinde dünyaya gözlerini açar Rasih Güran. Ailesinin Abdülhamit’ten İttihat Terakki yönetimine, oradan Cumhuriyet’e uzanan süreçte her yeni yönetimde sergilemeyi başardığı ‘‘külah kapma’’ yeteneği erken yaşta köklerine yabancılaşmasına yol açar. Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle ifade eder bu durumu:

“(…) o toplumu da, o aileleri de yaratanlardan çok küçükken yabancılaşmış, bütün ömrümce o günleri unutmak, geride bırakmak istemiş ve yalnızca ileriye gözümü dikmişimdir.”

Milli mücadele sırasında Anadolu’da çetecilik yaparken kahramanı olan babası, erken cumhuriyet döneminde müteahhitliğe geçiş yapar. Kendisine balolarda eşlik edecek “modern” bir eş özlemindeki babayla Güran’ın “namazdan başı kalkmayan sofu bir kadın” olarak tarif ettiği anne arasındaki uyumsuzluk babanın evi terk etmesiyle sonuçlanır:

“Peder, artık bilmediğimiz bir yerde gerçekten mevkiine yaraşır ‘modern’ bir yaşam sürmekte ve bu yaşama gereken büyük parayı da, mebusluktan başka, günün ‘Zenginleşiniz!’ sloganına uyarak, müteahhitlikten kazanmaktadır ve kendi yaşayışına katılmadığım için beni görmek istememektedir.Sonrasını hatırlamıyorum. Yalnız gözümü açtığım zaman, Kurtuluş Savaşını neden, ne için ve kimin için yaptıklarını artık çok iyi anlamış bulunuyordum.”

Annesinin tarafında kalan Güran ilk gençliğinde onun gibi dindardır. Göztepe Amerikan Koleji’nde yatılı okur. Vartan İhmalyan’la burada tanışır. Bu yıllarda okuduğu sol romanlar Güran’ı sol düşünceye yaklaştırır. Ama asıl büyük dönüşüm Nazım Hikmet’in hayatına girmesiyle gerçekleşir.

Nazım’lı yıllar

1929 yılında Nazım Hikmet’le tanışması Güran’ın hayatının dönüm noktası olur. Kısa zamanda Nazım Hikmet’le aralarında adeta bir abi-kardeş ilişkisi oluşur. Nazım Hikmet kanalıyla TKP’ye katılan Güran, bir süre sonra dostu Vartan İhmalyan’ı ‘partiler’. Nazım Hikmet, başından itibaren Rasih Güran’ı tevkifatlara karıştırmama konusunda hassasiyet gösterir. Bu tutum muhtemelen Güran’ın hassas, kırılgan kişilik yapısından kaynaklanmaktadır. Örneğin 1933’teki tevkifatta Buharin’in Tarihi Materyalizm kitabının çevrilip teksirle dağıtıldığı ortaya çıktığında bu “cürmü” Nazım Hikmet’in isteğiyle Nail Çakırhan üstlenir. Oysa çeviriyi Rasih Güran yapmıştır. Nazım Hikmet’in 1936’da derlediği Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitabında da İngilizceden çevirileri Rasih Güran üstlenir. Rasih Güran aynı yıl Nazım Hikmet’i dayısı, empresyonist ressam Nazmi Ziya Güran ile bir araya getirir. Nazım Hikmet’in Nazmi Ziya imzalı yağlıboya portresi 4 Ocak 1936 yılında gerçekleşen bu buluşmanın ürünüdür.

Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’la evli olduğu bu yıllarda Rasih Güran adeta ailenin bir ferdi gibidir. O döneme yakından tanıklık eden Faik Bercavi anılarında Rasih Güran’dan şöyle söz eder:

“Rasih hem Nazım’ın, hem de Piraye’nin öz çocukları gibiydi. Yüksünmeksizin, Nazım ve Piraye’nin ondan istedikleri her işi sadakatle yapardı. Sağlam ve arkadaş canlısı bir karakteri, zengin bir kültürü vardı Rasih’in.”

Piraye Hanım’ın ilk evliliğinden olan oğlu Memet Fuat, annesinin Rasih Güran’a olan güvenini şöyle ifade eder:

“Annemin güvendiği, içinden geçenleri sakınmadan söyleyebildiği, ailesi dışından tek erkek Rasih Güran’dı sanırım. Onun Nazım’ı da, kendisini de çok sevdiğine inanırdı.”

Nazım Hikmet’in 1938’de başlayan hapishane yıllarında da en büyük destekçilerinden biri olur Rasih Güran. Nazım Hikmet, Rasih Güran’ı koruma güdüsüyle, mektuplarında ondan “Rasiha Teyze” ya da kısaca “Teyze” diye söz eder:

“…Teyze’yi görüyorsan, söyle, kitapları aldım, sağolsun, gramafon da geldi.”

“Rasiha hanım teyzemin gösterdiği alakaya teşekkür ederim.”

Nazım Hikmet, genç Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı bir mektubunda Rasih Güran’ın gelişiminde kendi oynadığı rolü ve Memet Fuat’ın gelişiminde Güran’a biçtiği rolü şöyle ifade ediyor:

“Rasih’le ahbaplık et, haftada bir defa olsun ona git. Beni babam yolladı sana, de, o vaktiyle senin yüreğine ve kafana seni seven elleriyle dokunmuş ve oralara kendinde olan en iyi şeyleri koymuş, şimdi sıra senin, sen de onun oğluyla alakadar ol, de.”

Uzun hapislik yıllarında Nazım Hikmet’in ve ailesinin yaşadığı maddi sorunlara çare arayanların başında gelir Rasih Güran. Bu amaçla yakın çevresinden her ay düzenli olarak para toplamaya karar verir. Sonrasında yaşananları Memet Fuat anılarında şöyle anlatır:

Her bakımdan güvendiği çok yakın arkadaşları vardı. Hepsi Nazım’ı seven varlıklı kimselerdi. Kimi profesör, kimi bankacı, kimi iş adamı… Nerelere, ne paralar harcıyorlardı!… Her ay onlardan beşer, onar lira toplayıp Nazım’a, kendi gönderiyormuş gibi, yüz lira gönderebilirdi. Birkaç ay yaptı da bunu… Ama birkaç ay sonra arkadaşları, ‘Bugün yok, haftaya veririm…’ ya da ‘Çok sıkışığım, ben bu ay vermesem…’ gibi sözlerle onu geri çevirmeye başlayınca büyük bir öfkeye kapıldı. Arkadaşlarına güvenini, sevgisini büsbütün yitirmemek için bu para toplama işinden vazgeçmeye karar verdi. Bana bu kararını bildirdiği günü unutamam. Rasih’i çok severdim.”

Rasih Güran’ın o dönem zor durumda yardımına koştuğu tek insan Nazım Hikmet değildir. 1942’de uygulamaya konan Varlık Vergisi, pek çok gayrimüslim aile gibi İhmalyanların da üzerine bir karabasan gibi çökmüştür. Vartan İhmalyan’ın babası Garbis Efendi payına düşen 500 lirayı ödeyecek durumda değildir. Aile fertlerinin kara kara düşündüğü bir sırada kapı çalar. Sonrasını anılarında şöyle anlatır Vartan İhmalyan:

“Açtık: Rasih’le eşiydi gelenler. Hoşbeşten sonra Rasih, ‘Geçenlerde bir piyango bileti almıştık, 200 lira çıktı; getirdik Garbis Efendi’ye verelim diye.’ demez mi? Gözlerimiz doldu, nasıl duygulandığımızı anlatamam.”

Ertesi gün eşinin yüzüklerini satan Garbis Efendi, Rasih Güran’ın verdiği parayı da ekleyerek 500 lirayı tamamlar ve Aşkale’ye sürülmekten kurtulur.

Soğuk savaş ve ayrılıklar

İkinci Dünya Savaşı’nın Soğuk Savaş’a evrildiği günlerde Rasih Güran’ın çevirmen olarak ün kazanmasını tetikleyecek bir gelişme yaşanır. İstanbul’u ziyaret eden Missouri Zırhlısı, coşkuyla karşılanır. Güran, bir Amerikan zırhlısına bir Amerikan romanıyla mukabele etmeye karar verişini Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle anlatır:

“Gazap Üzümleri’nin çevirisine Missouri geldiği gün, herkesin Amerikalıları bir kurtarıcı gibi karşılaması karşısında duyduğum kedere dayanmak ve bir insanın tek başına kalsa bile emperyalizme karşı bir şey yapabileceğine kendimi inandırmak için başladım.”

Gazap Üzümleri büyük ilgi görünce gene Steinbeck’ten Bitmeyen Kavga’yı çevirir bu kez. Bu iki çevirinin dönemin gençliği üzerindeki etkisini eleştirmen Fethi Naci şu sözlerle ifade eder:

Gençlik yıllarımızda ne çok okurduk Steinbeck’i! Rasih Güran’ın çevirdiği Bitmeyen Kavga’yla Gazap Üzümleri’ni okumamış olmayı bağışlanamaz bir eksiklik sayardık.”

Gazap Üzümleri’nin yayımlandığı 1948 yılında, bu kez ayrılan bir gemi kedere sevk eder Güran’ı. Çok sevdiği İhmalyanlar ülkeyi terk eder. Vartan İhmalyan anılarında ayrılık sahnesini şöyle betimler:

“Rıhtım, bizi yolcu etmeye gelen dost, akraba, arkadaş ve yoldaşlarla doluydu. Aralarında canım kardeşim rahmetli Rasih Güran da vardı. Upuzun boyuyla rıhtımda, hasır şapkasını havaya kaldırmış halde beni selamlaması bugüne dek gözümün önünde. İşte bu, dünyanın en iyi insanlarından olan Rasih’çiğimi son görüşüm olmuştu.”

Aynı yılın Ekim ayında Nazım Hikmet’ten bir haber gelir:  “Rasih hemen Bursa’ya gelsin!” Annesi Piraye Hanım’la bu haberi aldıklarında “çok önemli bir şey olmalı” diye düşündüklerini aktaran Memet Fuat, bunun nedenini şöyle açıklıyor:

“Çünkü Nazım elinden geldiğince Rasih’le ilişkilerini açığa vurmamaya, onu olayların dışında bırakmaya özen gösterirdi. Mektuplarında da ondan hep ‘Rasiha Teyze’ diye söz ederdi. Yıllardır bu işlerin içinde yer almasına karşın, Rasih hiç tutuklanmamış, kovuşturmaya uğramamıştı. Evet, çok önemli bir şey olmalıydı.”

Gerçekten de çok önemli bir şey olmuş, Nazım Hikmet, Piraye Hanım’dan ayrılmaya karar vermiştir. Ayrılık mektubunu teslim etme görevini, Piraye Hanım’ın Nazım Hikmet’in çevresinde en sevdiği, en güvendiği kişiye, Rasih Güran’a vermiştir. Güran bir girdabın içinde bulur kendini. Günler süren gelgitlerden sonra Piraye Hanım’ın karşısına çıkacak cesareti güçlükle toplayarak mektubu teslim eder. Bu sahneyi Memet Fuat anılarında şöyle tasvir eder:

“Piraye mektubu okuyunca çok şaşalamış, çok sarsılmış, ama bir yıkıntı haline gelmiş olan Rasih’in durumunu görünce kendini unutup onu teselli etmeye çalışmıştı: ‘Üzülme, Rasih, zaten bizim sonumuz yoktu. Nazım dışarı çıktıktan sonra nasıl olsa beni aldatacak, ben de buna katlanamayacaktım. Ayrılmamız kaçınılmazdı. Söylemiştim bunu ona yıllar önce: ‘Bir daha beni aldatırsan senden ayrılırım’, diye…’’

Hiç beklemediği ve uzun süre kabullenmekte zorlandığı bu ayrılığın yarattığı sarsıntıya rağmen, Rasih Güran özgürlük mücadelesinde Nazım Hikmet’in yanında olmaya devam eder. Abidin Dino ve Mehmet Ali Aybar ile birlikte çıkardıkları Nuhun Gemisi dergisinde yaptıkları yayınlarla “Nazım’a Özgürlük” kampanyasına destek olurlar. Kampanya başarıya ulaşır, Nazım Hikmet 1950 yazında tahliye olur.

Ama hapishane defteri birkaç hafta sonra tekrar açılır Rasih Güran için. O sıralarda, Adnan Cemgil, Behice Boran gibi sosyalist aydınların öncülüğünde kurulan Barışseverler Cemiyetinde bir de ev hanımı kurucu olsun düşüncesi ortaya çıkınca akla Rasih Güran’ın eşi Muvakkar Hanım gelir. Teklifi kabul eden Muvakkar Güran derneğin 7 kurucusundan biri olur. Kore’ye asker gönderilmesine karşı çağrılarda bulunan, bildiri dağıtan derneğin kurucuları çok geçmeden tutuklanır. Avukatı mahkemede Muvakkar Hanım için “ev hanımıdır, siyasetten anlamaz, cemiyetin iç yüzünü bilmez.” minvalinde bir savunma yapmaya kalkınca Muvakkar Hanım karşı çıkar. Kendisinin de bir evladı olduğunu, oğlunu savaşta ölsün diye büyütmediğini belirterek davanın arkasında durur. Muvakkar Güran bu davadan 1 yıl 3 ay cezaevinde yatar. Mediha Esenel anılarında, Rasih Güran’ın eşinin mahkemedeki tavrı karşısında duyduğu memnuniyeti dostlarına “benim hanım çok yiğit çıktı doğrusu.” sözleriyle ifade ettiğini aktarıyor.

Rasih Güran’a dair notlarında eşi Muvakkar Hanım’ın yiğitliğini vurgulayan Aziz Nesin, Rasih Güran’ın tutuklanma meselesindeki ukdesini şöyle ifade ediyor:

“Rasih korkaklığının ezikliğini, utancını yaşam boyu duydu. ‘Hiç değilse bir gün tutuklu kalsaydım da şu içimdeki korkuyu yenebilseydim!’ derdi.”

Murat Belge’nin söyleşimizde aktardığı bir anekdot da Rasih Güran’ın bu konudaki yarasının günün birinde bizzat Emniyet tarafından deşildiğini gösteriyor. Güran ailesi günün birinde pasaport almak için emniyete başvurduğunda, pek çok “mimli” komünist gibi Rasih Güran da pürüz çıkacağı endişesi taşımaktadır. Pasaportları almaya gittiğinde korktuğu olur, pasaportlardan biri eksiktir. Ancak başvurusu reddedilen kendisi değil, eşi Muvakkar Güran’dır. Emniyetin bu ayrıcalığa 40 yıllık komünist olarak kendisi dururken Barışseverler Davası’ndan “mimli” eşi Muvakkar Güran’ı layık görmesi Rasih Güran’ın gücüne gider.

Kasvetli yıllar

Art arda gelen ayrılıklarla Rasih Güran’ın hayatında artan kasveti daha da koyulaştıran darbe ‘yukarıdan’ gelir. 1956 yılında Kruşçev, ünlü 20. Kongre konuşmasında 1930’lardaki Büyük Temizlik sırasında işlenen suçları (elbette bütünüyle Stalin’e ve “kişi kültüne” yıkarak) ifşa eder. Bu olayın Güran’da yarattığı yıkımı Memet Fuat şöyle anlatır:

“Sovyetler Birliği’nde Stalin’e yöneltilen suçlamaları aklı almıyordu: ‘Bize ya o zaman yalan söylendi, ya da şimdi yalan söyleniyor.’”

Sovyetler Birliği’nde olup bitenler, dönemin Türkiyeli sosyalist aydınları arasında ortak gündem maddesi, sorgulama konusu haline gelir. Mehmet Ali Aybar, anılarında yaşadıkları sorgulamayı şöyle aktarır:

“Stalin’in muhaliflerini temizlemek için açtırdığı davalar; savcı Wişinsky’nin aslı astarı olmayan suçlarla iddianameler; gözüpek, kelle koltukta, Çarlığa karşı nice ayaklanmalara katılmış ünlü devrimcilerin, hain olduklarının sahte delillerle kanıtlanması ve daha nice pislik… Nasıl olmuştu? Nasıl olabilmişti bütün bunlar? Kruşçev, tüm bu olayları Stalin’in despot yaratılışta kişiliği ile açıklıyordu. Peki bu yaratılışta bir insan nasıl genel sekreter olabilmişti? Lenin son günlerinde Merkez Komitesi üyelerine yazdığı mektupta, Stalin gibi bir kişi genel sekreter olamaz diye yazmamış mıydı? Muvakkar, Rasih, Behice, Nevzat, Siret ve ben Armutlu’da, bir tatil boyu bunları konuşmuş, Sovyetler Birliği’nde bir şeylerin ters gittiğine karar vermiştik.”

Memet Fuat’a göre Sovyetler Birliği’ne dair yaşadığı hayal kırıklığı, Nazım-Piraye ayrılığı ile birlikte Rasih Güran’ın hayatındaki en travmatik iki olaydan biridir:

“Belki kişisel sorunları da vardı, ama onu temelden sarsan, yaşama sevincini yok eden, olumsuzluklara dayanma gücünü kıran öncelikle bu iki olaydı.”

Art arda gelen travmaların ve Demokrat Parti iktidarının artan baskılarının etkisiyle, 50’lerin ikinci yarısında resime sığınır Rasih Güran. Şair dostu Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ındaki desenleri çizer. 1959’da ise ilk kişisel resim sergisini açar. Sergi sırasında gazeteci Fahir Aksoy’un sorularına verdiği cevaplar, Güran’ın o dönemki halet-i ruhiyesini yansıtır:

“ – Hatırladığıma göre siz eskiden başarılı tercümeler de yapardınız. Niye caydınız bu işten?
-Topluma yararlı olabilmek umudumu yitirdim de ondan…
-O halde resimlerinizle topluma seslenmeyi dilemiyorsunuz.
Tabii dilemiyorum. Bütün bu tablolar, boş vakitlerimde oyalanmak, yaşama gücümü sürdürebilmek gayretimin ürünü.”

Verimli 60’lar

1960’lar dönemin pek çok aydını gibi Rasih Güran için de bir tazelenme dönemi olur. 60’larda genel olarak solda yaşanan politik ve kültürel canlanmanın odak noktasında Türkiye İşçi Partisi vardır. TİP’i kuran sendikacılar bir süre sonra dönemin aydınlarını partiye katılmaya çağırırlar, Mehmet Ali Aybar’a da genel başkanlık teklifinde bulunurlar. Aybar’ın teklifi değerlendirirken danıştığı isimler arasında Rasih Güran da vardır:

“…eski solcu dostlarımla konuştum. Rasih Güran, Behice Boran, Nevzat Hatko ve şimdi adlarını anımsayamadığım birkaç kişi. Hepsi de kabul etmemi ve kendilerinin de partiye gireceklerini söylediler.”

Rasih Güran TİP içerisinde Yaşar Kemal, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adnan Cemgil, Selahattin Hilav, Sinan Cemgil gibi isimlerle Bilim ve Araştırma bürosunda görev alır. Ancak parti içinde belirli bir çizgiye angaje olmaktan kaçınır. Nihat Sargın anılarında, Rasih Güran’ın toplantılarda fazla söz almadığını, nedeni sorulunca bu tutumunu “emniyetli mesafeden izlemek” olarak açıkladığını belirtir.

60’larla birlikte çeviriye de geri dönen Güran’ın çeviri tercihleri bir süredir yakınlaştığı varoluşçuluğun izlerini taşır. Cruickshank’ten Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı’nı çevirir önce. Ardından çetin bir işe girişerek, Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini çevirir. Bilinç akışı tekniğinin en ileri örneklerinden birinin sergilendiği Ses ve Öfke Rasih Güran’ın çevirmenlikteki en uzun ömürlü başarısı olacaktır. Ses ve Öfke’nin Türkçedeki ilk ve tek çevirisi olma özelliğini koruyan bu çeviri, Notos Dergisi tarafından 2017 yılında yazar ve çevirmenler arasında yapılan “en önemli 100 çeviri” soruşturmasında 22. sırada yer almıştır.

Bu yıllarda Rasih Güran, az sayıdaki yazılarından birkaçını Memet Fuat yönetimindeki Yeni Dergi için kaleme alır. Yazılarında toplumcu sanatın jdanovculuk diye de bilinen kaba, şabloncu, çarpıtılmış versiyonuna karşı çıkar:

“Duygusallıkla varılan, ya da başka yerlerde, başka zamanlarda söylenenlerin kopyası olan yargılar ve acele yan tutmalar, insanı –özellikle zor koşullar altında- çok çabuk küskünlüğe ya da totaliterciliğe götürür. Bu çeşit aşırı toplumculuğu, Nasyonal Sosyalizm, yani Nazizm’den ayırmak zor olur çoğu zaman. İnsanlık, kişilik, sanat, vb. gibi düşünceler burjuvaca bulunarak kolayca küçümsenebilir, harcanabilir, ama bunlar en kritik zamanlarda bile belki en son kıyılacak, belki de hiç kıyılmaması gereken yedeklerdir.”

“Sanatın yararlılığı onu bir ‘sıra eri’ durumuna sokmayı, ‘gütmeyi’ gerektirmez. Sanat bu duruma sokulursa görevini yapamaz, ‘kritik zamanlar’da mücadelenin coşkunluğu içinde dayandıkları insansal temelleri tüm unutacak kadar ileri giden, dahası zaman zaman tarih ve bilim adına rahatça ve kolayca suç işleyen ‘günlük politikacıları’ uyaramaz.”

Güran’ın 60’larda yaşadığı tazelenme Vartan İhmalyan’a yazdığı bir mektuba da yansır. Artık emekli olmuştur. Tüm zamanını çeviri faaliyetine ayırabilmekten çok hoşnuttur. Ancak mektubun sonlarına doğru, Bay Garbis’in vefatına dair üzüntülerini paylaştıktan sonra, duygularına daha fazla engel olamaz:

“Annem gibi sevdiğim ve şu sırada bütün gayretime rağmen, kendimi tutamayarak hatırlarken ağladığım çok ve pek çok sevgili anne Armik’i, müsaade ederse, hasretle kucaklarım.”

Güran’ın çeviriyle geçen emeklilik yılları 1967 sonbaharında yaşanan trajik bir olayla gölgelenir. Yakından tanıdığı genç şair Can İren, Eylül 1967’de, henüz 26 yaşındayken intihar eder. Can İren’in ardından kaleme aldığı yazıda bu intiharın Güran’ı bir süredir etkisi altında olduğu varoluşçuluğu sorgulamaya yönelttiği görülmektedir:

“Can toprağa verileli beş ay oldu. Genç, taptaze ve pırıl pırıl kafası beş aydır toprağın altında Can’ın, artık bunalmıyor. Yaşamın anlamsızlığını, saçmalığını durmadan yayan ve yazan, öte yandan salonlarda ve içki sofralarında bunalım felsefeleriyle çevrelerini kırıp geçiren aydınlar geliyor aklıma. Can’ın ölümünden beri onları daha başka türlü görüyorum: daha komik, daha bayağı, daha zavallı. Birer suçlu da diyebilirim onlara. Sartre’ına, Camus’üne de kızıyorum artık.”

Can İren’in intiharıyla birlikte, Güran’ın çeviri tercihlerinde de bir değişim yaşanır. Edebiyattan uzaklaşır, tarihi meselelere yönelir. Art arda hacimli ve önemli kitaplar çevirir: Kerenski ve Rus İhtilali, Dünyayı Sarsan On Gün, Nazi İmparatorluğu, Troçki.

Güran, sosyalist harekete Stalinizm’in büyük ölçüde egemen olduğu 60’ların Türkiye’sinde, “resmi tarih”e aykırı kitaplar çevirerek ciddi bir cesaret örneği sergiler. Özellikle de Troçkist kelimesinin küfür gibi kullanıldığı bir dönemde Deutscher’in 3 ciltlik devasa Troçki biyografisini Türkçeye kazandırmakla Güran’ın “hain” damgasını yemeyi baştan kabullendiği varsayılabilir. Çeviri tercihlerinde temel kriterini “işe yaramayan bir eseri çevirmekten korkarım” sözleriyle açıklayan Güran’ın, “resmi tarih” dışı çevirileri, içinde bulunduğu cenahta ezberlerin sorgulanmasına yönelik bir girişim olarak kabul edilebilir.

Beri yandan Güran, bu son çevirilerinde diğer kutbu, kapitalist dünyayı da ihmal etmez. Bir ibret vesikası olarak çevirdiği William Shirer imzalı 3 ciltlik Nazi İmparatorluğu için kaleme aldığı önsözde Amerika’nın öncülüğünü yaptığı emperyalizm ve faşizmin, insanlığı 3. Dünya Savaşı’na sürüklemeye çalıştığına dikkat çeker ve şöyle devam eder:

“İnsanlığı bu sefer daha da ağır bir felakete sürükleyenlerin, Hitler ve hempalarıyla Nazi Almanyasının akıbetine uğrayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın! Bu konuda en ufak bir kuşkusu olanlara bu kitabı okumalarını salık veririm.”

Güran’ın son çevirisi de anti-emperyalist, savaş karşıtı tavrını yansıtır. Vietnam İşgali başta olmak üzere, emperyalist saldırganlığa karşı dünya genelinde protestoların yükseldiği bir dönemde, 20 yıl önce yaptığı gibi, Amerikan emperyalizmine bir Amerikan romanıyla mukabele eder. Norman Mailer’ın 2. Dünya savaşının korkunçluğunu ortaya koyan savaş karşıtı romanı Çıplak ve Ölü’yü Türkçe’ye kazandırır.

Son darbe: 12 Mart

Ömrü boyunca yakasını bırakmayan travmaların etkisiyle yıllar içinde yaşama sevinci giderek azalmış, ruhsal sorunlarla, evham ve saplantılarla cebelleşir olmuştur Rasih Güran. Böyle bir halet-i ruhiye içindeyken gelen 12 Mart Darbesi sonun başlangıcı olur, derin bir bunalımın pençesine düşer. Güran’ın o günlerdeki halet-i ruhiyesine dair ipuçlarını, Mehmet Seyda’nın, Güran’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda bulmak mümkün:

“Norman Mailer üstüne, Çıplak ve Ölü üstüne Rasih Güran’ı uzun uzun konuşturmak, herkesin ilgileneceği açıklamalara götürmek istedim. O da razı olmuştu, ama telefonda bir türlü kesin gün veremiyordu. ‘Bir hafta sonra görüşelim.’ Bir hafta sonra: ‘Hele biraz daha sabredelim. Kendimi pek iyi hissetmiyorum.’ Prostat, hatta kanser kuşkuları. Nereden bilecektim bu eşi az bulunur dil ustasının aslında ruhsal bunalım geçirdiğini, yakın dostlarını yitirdikçe, yaşamın saçmalığı, artık her şeyin ‘boş’ olduğu düşüncelerine kapıldığını? Kendisine gücenmeye de kıyamıyor, sadece üzülüyordum. Derken, eşi sayın Muvakkar Güran’ın bir sözü, bizim çevrenin çok iyi tanıdığı ‘Balıkçı Nuri’ aracılığı ile bana ulaştı. Artık ona bir daha telefon etmedim. Sağlığını, iyiliğini diledim; içimden.”

Güran’ın ruhsal bir bunalım geçirdiği, intihar girişimlerinde bulunduğu haberini alan dostlarından biri de Aziz Nesin’dir. Nesin, Benim Delilerim adlı çalışmasında, isim vermeden, “bir dostum” diye bahsettiği Rasih Güran’a yaptığı ziyarette gördüklerini şöyle anlatır:

“Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum. Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi. O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. – Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum… dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış… O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim ruhsal durumunu yansıtıyordu. (…) Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım.”

Rasih Güran’ın ruhsal sorunlarla boğuştuğu 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki insandan biri de Murat Belge’dir. Belge, o sıralarda bünyesinde faaliyet yürüttüğü sol örgüt için çevresindeki aydınlardan maddi yardım toplamaktadır. Başvurduğu kişilerden biri de Rasih Güran’dır. Güran bu talebe olumlu cevap verir ama parayı bir türlü vermez. Cimri biri de olmamasına rağmen sürdürdüğü bu tavır Belge’yi şaşırtır. Sonrasını söyleşimizde şöyle aktardı Belge:

“- Gene bir gün beraber Altıyol’da yürüyoruz, hatırlıyorum. Ya Rasih dedim, para falan konuştuk, unuttun sen herhalde. Yok, dedi. Unutmadım ama, dengem bozuldu, manyak bir adam oldum, dedi.

-‘Deliriyorum’, demiş. Tuba Çandar’la söyleşinizde var.

– ‘Söylerim bir yerde, ağzımdan kaçırırım,’ dedi. ‘O korkudan vermiyorum,’ dedi. Dedim, ‘yok canım, öyle bir şey yapmazsın. Siz bana verin, önemli olan para. Bırakın bu evhamları.’ Ondan sonra çıkardı, 200 lira verdi. 200 lira veren yoktu. 100 lira veriyorlardı. Edip’ten alıyordum, Mina’dan alıyordum, Murat Sarıca’dan alıyordum. 500-600 lira toplayıp, ben de ekleyip her ay örgüte veriyorduk. Ondan sonra işte ne yapıyorsun falan dedi. Adamları kaçırmak için para lazım, bakkal dükkanı açtık, bilmem ne yaptık. Biz de gençliğimizde yaptık böyle şeyler falan dedi. Ondan sonra birkaç ay verdi o parayı.

– Cunta koşullarında yaptı o yardımı.
– Evet.”

Rasih Güran için intihar saplantısıyla kanser evhamlarının içi içe geçtiği 12 Mart günlerinde, pek çok genç devrimcinin ölüm haberi de birbiri ardına gelmektedir. Bu gençlerden biri de yakın dostları Adnan ve Nazife Cemgil çiftinin oğulları Sinan Cemgil’dir. Murat Belge, Tuba Çandar’la nehir söyleşisinde Sinan Cemgil’in ölümünün Güran’da yarattığı etkiyi şöyle anlatıyor:

“Rasih Bey Sinan’ın öldürülmesinden sonra toparlayamadı kendini. Bir tür vicdan azabına dönüştürdü solculuk hayatında yapamadıklarını ve ‘bu çocuklar bizim yüzümüzden öldüler’ psikolojisine girdi. Kendini çekti her şeyden. O eski pırıltısından da eser kalmadı.”

Rasih Güran, son günlerinde şair ve aynı zamanda tıp doktoru arkadaşı Mustafa Şerif Onaran’ın da görev yaptığı Ankara Numune Hastanesinde tedavi görür. Kimi anlatımlara göre kanser olmadığı anlaşılır, kimi anlatımlara göre ise henüz hayati tehlike arz etmeyen bir tümörden başarılı bir ameliyatla kurtulur. Hastalıktan ölüm ihtimali ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine, hastanedeki odasında yalnız kaldığı bir sırada, üçüncü kat penceresinden kendisini aşağıya bırakarak yaşamına son verir.

Güran’ın son günlerine dair anlatımlar oldukça sınırlı. Bunda elbette, ölümünün sosyalist hareketin ve basının baskı altında olduğu, yakın çevresi de dahil olmak üzere pek çok aydının tutuklu yargılanmakta ya da aranmakta olduğu bir süreçte gerçekleşmesinin payı büyük. Bu aydınlardan biri olan Rasih Nuri İleri, mahkemedeki savunmasında değinir Güran’ın ölümüne:

“Rasih Güran, dostların gayet iyi bildiği etkiler karşısında, kalbinde Sinan Cemgil’in acısı, pencereden atlayıp intihar etmiştir.”

Son günlerine tanıklık eden Mustafa Şerif Onaran ise şöyle hatırlar Güran’ı ve bu intiharı:

“Rasih Güran gerçek bir İstanbul Efendisi, kimseyi incitmek istemeyen ince ruhlu bir adamdı. 12 Mart döneminin sıkıntılarıyla birlikte bir kanser korkusuna kaptırmıştı kendini. Büyük bir yalnızlık duygusu içinde, bir ruh bunalımında canına kıymasını önleyemedik.”

Ölümünün ardından yayımlanan az sayıdaki yazıdan birinde, Yeditepe Dergisinde çıkan “Rasih Güran’ın Ardından” başlıklı yazıda şu satırlara yer verilir:

“Rasih Güran, kasım ayının 19’unda, bağışlanmaz bir yanılgının kurbanı oldu; kendi isteğiyle kendi yaşamına son vererek aramızdan ayrıldı. Türk okurları onu, yirmi beş yıla yakın bir zamandır iyi bir çevirmen olarak tanır. Rasih, kendi kişisel çevresinde, sevilen, iyi kalpli, dürüst bir insandı. Avrupai anlamda bir düşünür ve de namuslu bir aydın örneğiydi. Bıraktığı kitaplar sayıca azsa da, her biri büyük hacimli ve bir yazarın uzun uzadıya zamanını alacak titizlikte eserlerdi. (…) Çalışkan, becerikli, usta bir yazarı ve üstelik böylesine iyi bir insanı -pek vakitsiz bir zamanda- kaybettiğimiz için ne kadar dövünsek azdır.”

Sonsöz

Yukarıda ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım yaşam pratiği, Rasih Güran’ın 1920’lerin sonundan 1970’lerin başına uzanan 40 yılı aşkın bir süre boyunca, devletin anti-komünizmi adeta resmi din gibi benimsediği bir ülkede, onca baskı ve travmaya rağmen özgürlük ve eşitlik mücadelesine katkı sunmaktan ve bu mücadelede yer alanları desteklemekten vazgeçmeyen bir aydın olduğunu ortaya koyuyor. Yaptıkları, yazdıkları ve çevirdikleri, gerçeği arama ve çoğaltma çabasını her daim sürdürdüğünü, gerektiğinde en sarsıcı yanılgılarla yüzleşmekten geri durmadığını gösteriyor. Gecikmiş bir yaşam öyküsünü en azından ana hatlarıyla sunmuş ve bir boşluğu doldurmuş olma ümidiyle, Rasih Güran’ı vefatının 48. yılında bir kez daha saygıyla anıyorum.

Ozan Hazar
KAYNAKÇA

Murat Belge ile Rasih Güran üzerine söyleşi, İstanbul, 30.01.2018. 

Aziz Nesin, Benim Delilerim, Milliyet Yay., 1983.

Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Nesin Yay., 2006.

Aziz Nesin, Türkiye Şarkısı Nazım, Adam Yay., 1998.

Barış Ünlü, Mehmet Ali Aybar’ın Müdafaaları ve Mektupları, İletişim Yay., 2003

Emin Karaca, Nazım Hikmet’in Aşkları, Destek Yay., 2010.

Fahir Aksoy, Rasih Güran’ın Sergisinde, Vatan, 21.04.1959

Faik Bercavi, Nazım’la 1933-1938 Yılları, Adam Yay., 1995.

Fethi Naci, Roman ve Yaşam, YKY, 2002.

Kemal Sülker, Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, Yalçın Yay., 1989.

Mediha Esenel, Geç Kalmış Kitap, Sistem Yay., 1999.

Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi I, BDS Yay., 1988.

Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi III, BDS Yay., 1988.

Mehmet Seyda, Edebiyat Dostları, Kitaş Yay., 1970.

Mehmet Seyda, Romancı Günlüğü: Rasih Güran, Yeditepe Sanat Dergisi, Mart 1973.

Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, YKY, 2013.

Memet Fuat, Nazım ile Piraye, De Yay., 1975.

Memet Fuat, Oğlum Canım Evladım Memedim, De Yay., 1968.

Mustafa Şerif Onaran, ‘Yeşilkaya Savcısı’ İlhan Tarus, Varlık, Ocak 2007

Nail Çakırhan, Anılar, Söyleşi: Erden Akbulut, Tüstav, 2008.

Nihat Sargın, TİP’li Yıllar, Felis Yay., 2001    

Rasih Güran, Can İren İçin, Yeni Dergi, Mart 1968.

Rasih Güran’ın Ardından, Yeditepe Sanat Dergisi, Aralık 1972.

Rasih Nuri İleri, Mihri Belli Olayı II, Anadolu Yay., 1976.

Tuba Çandar, Murat Belge Bir Hayat, Doğan Kitap, 2007.

Turgay Fişekçi, Kriz Günleri ve Rasih Güran, Cumhuriyet, 21.09.2009.

Vartan İhmalyan, Bir Yaşam Öyküsü, Cem Yay., 1989.

Benim Delilerim

Yakın bir arkadaşım da elli yaşından sonra kendini öldürme tutkusuna kapılmıştı. O’nu, çevirileriyle, yazılarıyla Türkiye’nin seçkin aydınlar çevresi çok iyi tanır. Steinbeck’i Türkçeye ilk o kazandırmıştı. Faulkner’den de çevirisi vardır. O’nun çevirileri, çeviri edebiyatına örnek olarak gösterilir. Ayrıca, başarılı bir amatör ressamdı. İnce bir aydındı. Kendisinde ruhsal bir çöküntü başladığını duydum. Doğrusu pek önemsemedim; çünkü, dengeli bir aydın olduğu için kendi kendisini kurtarabilir diye düşündüm. O sırada genç yaşında kendini öldüren bir aydın için Yeni Dergi’de, neredeyse kendini öldürmeyi öven, hatta gerekliliğini bile savunan çok karamsar bir yazısı çıktı. Tanıdığımız kişiliğiyle O’nun böyle bir düşüncede olmaması gerekirdi. Bu yazının yayımlanışından sonra bikaç kez kendini öldürme girişiminde bulunduğunu duydum. Olacak şey değil. Kimi insanların kişiliklerini azçok biliyorsak, onların neyi yapıp neyi yapamayacaklarını kestirebiliriz. O’nun canına kıyma isteği, tanıdığımız kişiliğine aykırıydı. 


Daha sonra evine kapanıp kaldığını, hiç dışarı çıkmadığını, kendini öldürebilmek için özellikle yemek yemediğini duydum. Daha önce gitmeliydim, ama yapamadım; evine ziyaretine gittim. Çok zayıflamıştı. Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. 


Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum.

Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi; O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. 
-Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum.. dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. 


Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış.” O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim, ruhsal durumunu yansıtıyordu. (Bu güzel resmi, herkesin görebilmesi için bir kitabımın kapağına koymak üzere resmin salt bir renkli fotoğrafını almak istemiştim. Ama olmadı.) 


Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım. Çok düşündüm; O’nun kendini öldürme isteği ve girişimleri, kendince bir fantezisi miydi? Dikkati çekmek mi istiyordu? Bunlar zayıf olasılıklar. Herkes, herkes için kendince yorumlar yapar ya, ben de şu yorumu yapmıştım: Öğrenciliğinden beri kendisine çok umut bağlanmış bir insandı. Büyük yazar olma umudu taşıyordu; daha başka sanat tutkuları vardı. Hiçbiri gerçekleşememişti. Geçim kaygısıyla bitakım küçük görevlerde bulunmuştu. Çok başarılı çevirileriyle de yetinemiyordu. Emekli de olmuştu, yaşı elliyi geçmişti. Bireysel umudunun ötesinde toplumsal değişim için de umudu kalmamıştı, ülkemizin, halkımızın değişmeyen, değişmemiş denilecek denli çok az değişmiş olan durumu da ortadaydı. Bu yüzden umutsuzluğa saplanmış, kötümser bir havaya girmişti. Hiçbişey değişemeyecekse, değiştirelemeyecekse, hiç bir umut kalmamışsa yaşamak saçmaydı.

Benim bu yorumum da ayrı bir saçmalık olabilir.


Sağlığı günden güne daha kötüye gidince tedavi için Ankara’da bir hastaneye yatırılmış. Duyduk ki, yattığı hastanedeki odanın penceresinden kendini atıp öldürmüş.


İçimde hala şöyle bir duygu vardır. O karamsar günlerinde, örneğin resimlerinden bir sergi açılabilseydi, bu sergi ilgi görseydi, basında yankısı olsaydı, yada yazıları derlenip yayımlansaydı, iyi eleştiriler alsaydı… Yada iyi olanaklarla, belki bir kurumun çağırılısı olarak dışgezilere çıkabilseydi; yani O’nu yaşama bağlayan bir olay… Belki diyorum, belki de bu gerçek değeri olan ince aydınımızı yitirmezdik… Ama bu “olsaydı”lar hangimiz için olabilir ki?


Aziz Nesin

Benim Delilerim

Rasih Güran, o hastanenin penceresinden kendini büyülü boşluğa bıraktığında, o külçe kadar ağır yükün bir paraşüte dönüşmeyeceğini biliyordu. Belki de sert betona değerken hissettiği acı, o zamana kadar vicdanında hissettiği acıdan çok daha hafifti. Bu böyle olmasaydı, o pencereden atlamazdı zaten.

Muhsin Kızılkaya