Darende Özlemi

Şimdi kavaklar budanır bizim oralarda
Rahatlar yorgun gövdeleri ağaçların
Dallarda ilkyazı muştulayan o göksel koku
Balkır babamın yüzü gibi
Güneş karşı tepelerde

Şimdi ocaklar tüter bizim oralarda
Yükselir göğe mavi dumanlar
Çizerek “mutluluğun resmini”; döne döne
Evlerde o yufka kokulu yufka yürekli sevgi
Ana baba kardeş bir arada
Yankır anamın sesi gibi
Tohma’nın sesi Darende Vadisi’nde

Ah yaz bostanları yaz meyveleri
Bize daha tatlı gelir nedense
komşunun elması eriği
Hocalar’ın karadutu Karcılar’ın mişmişi
Dolanır durur
Çocukların sevincini kutsayan bir derviş gibi
Karıklardan akan su bahçelerde

Nasıl anımsamam şimdi
Bir kavak gölgesine uzanmış
suların sesini dinlerken
Gürr diye kalkan kuş sürülerini
Sonra derin bir sessizlik ve
Çalınır yeniden zamanın ezgisi gibi
Rüzgârın senfonisi serviliklerde

Kıraç dağların koynunda yeşil bir vadi
Ne kadar anlatsam anlatamam ki
Elinde büyüdüm ben onun
Ruhumu o biçimlendirdi
Bekler beni oğlunu bekleyen bir ana gibi
Otuz yapraklı gül şehri / Darende

A. Kadir Paksoy

Mazideki Yaşam – Malatya

Battal Gazi’si ile destanlaşan ünü var,
Niyazi Mısri İle anlatılan dünü var,
MALATYA, asırlardır –İslam-a oldu kale,
Türklüğü-yle övünen, çok şanlı bugünü var

MALATYA” yemyeşildi, aratmazdı cenneti,
Kolaylıkla çekerdik, bu yüzden her mihneti.
Şehrin her tarafında güzel sular çıkardı.
Harık”larda suyumuz, şırıl şırıl akardı.

Anlatmak mümkün değil, bir hoştu âlemimiz,
Olayları tasvirden acizdir kalemimiz.
Bizim yurdumuzdaki insanlar barışıktı.
Her yerde savaş vardı, dünyamız karışıktı.

Harpten korunmak için siperler kazılmıştı.
Alnımıza yokluğun zilleti yazılmıştı.
Boş verdiğimiz dünya, alev alev yanardı.
Yaşamımızda her gün bir yaramız kanardı.

Öyle günler gördük ki, ölüye yoktu kefen,
Yoksulluğun önünde aciz idi ilim, fen.
Dalkavukluk, rezillik başın almış giderdi,
En büyük kötülüğü, bunlar bize ederdi.

Hesaba alınmazdı haklıca sözlerimiz,
Mayıs ayı geldikde ağrırdı gözlerimiz.
Mihnetle konulurdu, göze bir damla ilaç,
Karne Ekmek”iyle de doymazdık, kalırdık aç.

Moda” tabir edilen ilaç konurdu göze,
Tatlıca bir kızıllık verirdi o da yüze.
Mıymış mıymış bakardı, o güzelim gelinler,
Pek etkili olmazdı, idareyi telinler.

Kürsü” kurar yatağa, ısınırdık her gece,
Sorulunca, çözerdik, birkaç tane bilemece.
Türküyle anılırdı eski, yeni her olay,
Böylece hafızaya nakşı olurdu kolay.

“Çarşıda leymun tuzu, vali taktı boynuzu,
Avratlar manto giydi, ne tadı var ne tuzu.”
Söylenirdi avazla, yakılan bu türkümüz.
Çarşaf”ı kovmaktaydı, “Çülâki”den kürkümüz.

Herkesin durak yeri olmuş idi “Sümerbank”.
Dağıtamazdı halkı, ne tüfenk ne de bir tank.
Birkaç metre bez için, olurdu büyük savaş.
Kavgasından kurtulduk, çok şükür, yavaş yavaş.

Vergi borcu elinden bütün millet naçardı.
Görünce bir memuru, köşe bucak kaçardı.
Satılırdı icrada legen, kazan, teşd, tava,
Zavallı mükellef de alırdı bundan hava.

Zengine hizmet için bankalar kurulmuştu.
Saf, biçare vataş, kalbinden vurulmuştu.
Öyle bir düzendi ki, yoktu kimsenin dostu.
Devlete kaptırmıştı, herkes sonunda postu.

Merhamet nanay idi, yürekler olmuştu taş,
Devletin memurundan yılmış idi vataş.
Her şey memur içindi, ne gaz vardı, ne şeker.
Onlar için dönerdi, devletteki her teker.

“Ganne” yakmak için yağ, “Çıra” için ise gaz,
O günler bulamazdık, karanlık geçerdi yaz.
En büyük suçlardı, cepteki çakmak taşı,
Zehir, zıkkım olmuştu, soframızın her aşı.

Tükürük Kebabı”ıyla, “Salata”ydı aşımız,
Kurtulmazdı beladan, şu zavallı başımız.
Gözümüzde büyürdü söylenilen her maval.
Anlatırdı yaşlılar, dinlerdik aval aval.

Günlerimiz geçerdi ya bahçede, ya bağda.
Umutlar tükenmişti hem ölüde hem sağda
Kalmamıştı ortada, tutunacak dalımız,
Pek çekilecek gibi, değildi vebalımız.

Somun” pişirilirdi: yasaktı, “Açık Ekmek”,
En büyük suçlardı, toplanıp “Zikir Çekmek”.
Bir düdük çalınınca, değişirdi her makam,
Kazalar’da da ilah kesilmişti kaymakam.

Kimse bilmez, kim söyler, kim çalar “Zilli Def” i?
Emniyet’in zikreden olmuş idi hedefi.
Kur’an” okutulmazdı, yasaktı Eski Yazı,
Yeni Ezan”a karşı, kızardık bazı bazı.

Hastalıklar taşırdı, hasret kaldığımız (!) “Bit”,
Ondan kurtulmak için kalmamıştı bir ümit,
Verem’le tifo, tifüs yıkardı evimizi,
Celâllensek de kimse, dermezdi devimizi.

Beş Taş” oynatmazlardı, pahallık olur diye,
Yedi Tuğla” yıkana verilirdi hediye.
En büyük eğlenceydi, “Yüzük-Fincan” oyunu,
Uykum kaçmaya görsün, sayamazdım koyunu.

Sigara kutusundan oluşurdu “Sayı”mız.
Her oyunun içinde vardı bizim payımız.
Kırardık tabakları, “Cıncık” oynamak için,
Aklımıza gelmezdi, ne Japonya, ne de Çin.

Canımız sıkıldıkça “Develeme” atardık.
Hıbilik”den korkunca, çıkar damda yatardık.
Bazen da fazla gelir, olurduk “Orta Kadı”.
Bugünkü oyunlarda, yok o günlerin tadı.

Pöt, Pöt, Pötürcek” diye , dolaşırdık her evi,
Sırıklarda taşırdık, “Pötürcek denen devi.
Yağmur yağsın isterdik ıslanmak pahasına,
Halen hayranımdır ben, halkımın dehasına.

Peygamber Buğdası”ydı, “Gilgil”, “Mısır”ın adı,
Arpa Ekmeği”nin de, damağımdadır tadı.
Gilgil Ekmeği” yiyip, bir hayli tıkanırdık,
Dere Başı”na gidip, don, gömlek yıkanırdık,

Yıkanırken derede gelirdi “Aboş Dayı”,
Yediğimiz dayakta vardı O’nunda payı,
Kadınlar Hamamı”nda kraldı “Zeyneb Bacı”,
Kızınca söylenirdi, bizlere acı acı.

Yollar ayrı ayrıydı, yoktu amaçta birlik,
Bu yüzden bozulmuştu, işlerde düzen dirlik.
Deli Gaffar” soyunur söverdi dağa, taşa,
Nasibin alamazdı küfründen “İsmet Paşa”.

Humallah” dediğimiz “Faro”, çalardı kaval
Anlattığı her olay, gelirdi bize maval.
Oldukça kuvvetliydi, sağlam idi bünyesi,
Ahrete çabuk gitti, okununca künyesi.

İnsan bazen üzülür, bazen da sabrı taşar,
Halen unutulmadı “Şorikli Deli Yaşar”.
İzo” ile “Kız Mahmut”, şehre olmuştu nişan,
Bugünse delilerin hepsi oldu perişan.

Şosenin kenarında “Hac’eli” yan yatardı.
Yoldan geçen her şoför o’na para atardı.
Korucuk”a gidenken biz de uğrardık o’na,
Soğuk, sıcak demezdi ; beklerdi, dona dona.

Her yaz gider gelirdik, yol olmuştu bize “Venk”,
Aliseydi” içinse, yükümüz olurdu denk
Abdulvahap”a gider kalırdık birkaç gece,
Ahmet Duran”a gitmek olmuş idi eğlence.

Hacı Bayram” küserdi gitmeyince yanına,
Gitmemek yakışmazdı, o’nun kutsal şanına.
Meşhur idi “Çınar”ı, “Pınar”ı “Orduzu”nun,
Hakkı ödenemezdi ekmeğinin, tuzunun.

Horata”ya giderdik binbir heves, naz ile.
Bütün pınar başları, şenlenirdi yaz ile.
Yama”, “Sarıçiçek”de tez geçirirdik yazı,
Cennetten bir köşeydi, “Çırmıktı’yla Banazı”.

Şaban Dede”ye gider soğuk sular içerdik.
İnek Pınarı”ndaysa, kendimizden geçerdik,
Kündübeğ Pınarbaşı”, bizlere can katardı,
Kapılık”ın hayali içimizde yatardı.

Yanlışımız olunca kimse etmezdi ikaz,
Çok uzak kalıyordu bize “Sürgü”nün “Takaz”.
Gitmek mümkün değildi vasıtasız yolu,
Görmezsek de özlerdik, içimiz dolu dolu.

Aşağışeher”deydi eski karışmış ırklar,
Üçler”, “Beşler”, “Yediler”, sonra gelirdi “Kırklar”,
Sıddı Zeyneb”, “Tavabil”, “Emir Ömer” en başta.
Battal Gazi”miz ise galipti her savaşta.

Emir Ömer”, daima saygıyla anılırdı,
Malatya”nın en büyük “Emir”i sayılırdı.
Tüm Malatyalı’ların o’na vardı saygısı,
Rahmetler dileyenin, kalmazdı bir kaygısı.

Battal Gazi”miz ise şehrimizin şanıydı,
O’nun gazaları’ysa, birer –tatlı anı-ydı.
Doğduğu yere saygı duyulurdu her zaman,
Hanesi’ni yıkana, küfredilirdi her an.

Sıddı Zeyneb” bizlere hem ana, hem bacıydı.
Manevi nüfuzuyla, şeherin baş tacıydı.
Yerindeydi “Nefise Hatun”un mezar taşı,
O’nun da yüce idi, ta göklerdeydi başı.

Taşraya ulaşmıştı, “Ali Baba” nın ünü,
Kara Baba” nın ise, duymadık güldüğünü.
Hersli Baba” dan korkar heyecanlar yaşardık,
Kemahlı Sultan” daysa, şaşım şaşım şaşardık.

Korkuyu giderirdi, meşhur “Vaiz Baba”mız.
Pek de boşa gitmezdi, bu yöndeki çabamız.
Her zaman gözümüzde büyürdü “Ahmet Duran”,
İnsanlığı, mertliği o’ydu bize buyuran.

Değirmen Önünde” ydi “Horasan Padişahı”,
Kimselere kalamazdı, mazlumun acı ahı.
Kırklar” da harabeydi, “Usta-Şeğirt Kubbesi”,
Onlar’dan çok uzaktı haramın bir habbesi.

Kervansaray” harabdı, hazindi, pür melali.
Yürekler acısıydı, “ULU CAMİ” nin hali.
Kapalıydı kapısı, “Ak Minare”, “Toptaş”ın,
Yollara döşenmişti, olsaydı, mezar taşın.

Yıkılmıştı hunharca, meşhur “Çingene Han”ı,
Tarihi yaşamında, silmiş idi zamanı.
Bakmamıştı hiç kimse, gözlerinin yaşına,
Dünyalığa temahla, kıymışlardı taşına.

Sütlü Minare” mizin yıkılmıştı camisi,
Hiçbir dini eserin, kalmamıştı hamisi,
Halfetih Minare” miz, ta dipden oyulmuştu.
Tekkeler ve türbeler, haince soyulmuştu.

Türbeler soyulurken muhafızdı “Tam Baba”,
Kara Baba” ya kızıp, olmuştu biraz kaba.
Sancaklar alınırken O’nu çok beklemişti.
Güveni sarsıldıkça,işini teklemişti.

Kanlı Kümbet” ve “Zindan” yıkılmak istenirdi.
Edir ile Bedir” se, zalime direnirdi.
Her yer zibillik olmuş, camiler satılmıştı.
O nazlı kitabeler, yerlere atılmıştı.

Karga Pepe” önünde çocuktan geçilmezdi,
Kahkaha seslerinden, sevinen seçilmezdi.
Konuşmayan konuşur, böyleydi inancımız,
Üç Kardeş” in taşıyla, kesilirdi sancımız.

Ağrı sızı kalmazdı, sürerlerse bu taşı.
Çokça abartılırdı, “Abdulvahab”ı n yaşı.
Çatlak” da yaşanırdı; gezide, neşeli gün,
Ordaki zamanımız, olurdu bize düğün.

Alacakapı” daydı, “Hoppa Kadı Çınarı”,
Çınar ile birlikte yok ettiler “Pınar”ı
Battal”, “Hoppa Kadı”yı kilisede basmışdı,
Malatya”ya getirip, bu çınarda (?) asmıştı.

Hötüm Dede”ye alır çocukları giderdik,
Simitini kaçırır– :duayla, keyfederdik,
Sarılık”a gitmezsek geçmezdi o derdimiz,
Hastalıklarla dostluk, kaçmazdı bir ferdimiz.

Müftü Mezarlığı”nda kalmamıştı bir tek taş,
Orayı dağıtana buğzetmişti vataş.
Namazgah” halliceydi, diretmişti zamana,,,
Seyit Gazi Hanesi”, gelmemişti amana.

Karahan”dan çamurdan ve tozdan geçilmezdi,
Çeşmeleri kurumuş, suları içilmezdi.
Yıkılmıştı binalar, çalınmıştı taşları,
Zavallı halkınınsa, eğik idi başları.

Şeherin Surları”da harabeye dönmüştü,
Taşları sökülmüştü, haşmetiyse sönmüştü.
Yapılan her binaya olmuştu temel taşı.
O’nun da sona ermiş, bitmiş idi savaşı.

Şehrin de tamamlanmış, artık bitmişti işi,
Önlenemez olmuştu, -sona doğru- gidişi.
Zulme varan ihmalden nasibini almıştı,
Harabolmuş, yıkılmış; yalnız, -ismi- kalmıştı.

Biz tarihten kopmuştuk güzelim tarih bizden.
Harık” da boğulmuştuk, korkmaz iken denizden.
Sürüklenip dururduk meçhule doğru hızla.
Mazimizden kopmuştuk, yemeyen bu ağızla.

Köşger Baba”, “Fırat”ın sağ yanında yatardı.
Bitirdiği işini ta şehere atardı.
Maşrabasın uzatıp, nehirden su almıştı.
Çok uzun boyununsa, efsanesi kalmıştı.

Anlatırlar, dinlerdik O’na köleymiş zaman,
Fırat”ın suları da vermedi O’na aman.
Karakaya Barajı”, sildi efsanesini,
Bundan böyle bizler de duymaz olduk sesini.

Tecde”nin süsü idi, “Pirceviz”le “Dermegi
Herkes ondan beklerdi, muradına ermeği.
Dermeği” şifa verir, “Pirveciz” ise derman.
Çorlu” hastalar için buradan çıkardı ferman.

Al Ocağı” na gider “Al” gelmiş kadın ve kız,
Kırk Ocağı”nda ise kesilirdi bütün hız.
Hoşirik Çamuru”yla sıvanırdı yüzümüz,
Her şeye inanmıştık, buydu bizim “Öz”ümüz

Hastalığın elinden olmuştuk idik –madrabaz-,
Alerji”nin adıydı, bizim o eski “Dabaz”.
Gider “Dabaz Suyu”na birkaç defa girerdik,
Sonunda iyi olur, mutluluğa ererdik.

Atarlardı “Köynek”i –boyalı olsun- diye,
Böylelikle olurdu, ilacımız hediye.
-Kabak-ın çekirdeği –kolye –olunca bize,
Boğmaca” uğramazdı, kolayca semtimize.

Hoca Keşşaf Efendi”, oldukça sayılırdı.
Her zaman, her meka rahmetle anılırdı.
Dileklere devaymış, defedermiş nazarı,
Dolup dolup taşardı her –Cuma-‘a mezarı.

Van Müftüsü” okursa, şifalı olurdu su,
Hiç kimsenin Allah’tan başka yoktu korkusu
Başlar iken her işe, çekerdi bir –besmele-,
Duyulan manevi haz, geçmiyor bugün ele.

Hasretimize karşı, hasreti bize “Kernek”,
En ufak sevincimiz olurdu düğün, dernek
Allah’ın lütfu idi, o ne renk, o ne boya…
Tefekküre dalıp da bakardık doya doya.

Derme Deresi” idi, bizim de yazlık plaj.
Yıkanabilmek için, evde yapardık sondaj
Bey Suyu” verilip de kesilince suyumuz,
İmdada yetişirdi, evlerdeki kuyumuz.

Tohma”da çimmek için, gider idik “Kırkgöz”e,
Kolayca aldırmazdık, söylenilen her söze.
Fırat”dan çok korkardık, bakarken “Kömürhan”da,
Zannederdik eşi yok, o’nun da bu ciha.

Yine oldukça şendi, eski “Sıtma Pınarı”,
Hasta için arasak, orda bulurduk nar’ı
Kaf Dağı” kadar bize uzak idi “Çarmuzu”,
İstenirse giderdik gene de kuzu kuzu.

Her düğün, her davette vardı –bayram havası-,
Başımıza geçerdi bazen da yağ tavası
Çok şükür geldi geçti; iyi, kötü o günler.
Etrafa nam salardı çevredeki düğünler.

Kemancı Arakil”le “Defçi Kör Sıddı Bacı”,,
Hak edip olurlardı, her düğünün baş tacı.
Mahalleli savardı sazlı, sözlü düğünü,
Şehrimizi aşmıştı, “Köçek Mahmut”un ünü.

Nuri” dombelek çalar, “Çalgıcı Zöhre”yse def,
Düğünün neş’esiydi, Onlardaki ilk hedef.
Güzel keman çalardı, “Hasan” ile “Kalender”,
Agob”un udu ise, dinlenirdi pek ender.

“Zurnacı Abuzer”le meşhur “Davulcu Hasan”,
“ Mişmiş Geceleri”nde onlardı hava basan.
Davul, zurna çalarak gezerlerdi yurtları,
“Derino” ve “Lorke”yle yenmişlerdi kurtları.

Malatyalı Fahri”nin tamburu çok inlerdi.
Dömbelekçi Kör Sait” bakraç sesi dinlerdi.
Sese doğru atardı, lastik sapanla taşı,
Bize komik gelirdi, hedefinin telaşı.

Ekmekçi Meryem Bacı”, güzel ekmek yapardı.
Birkaç mahalle halkı, sanki o’na tapardı
Yalvar yakar olup da zor alınırdı sıra,
Mesleğinde ustaydı, hakim idi tıra.

Gübürlü’nün Zeynep”le “Hamikli’nin Adile”,
Rahmetler diliyoruz, kendileri yad ile.
Methlerini duyardık, o günkü gebelerde,
O ustalık şimdi yok, -Fermanlı Ebe-lerde.

İğneci Kaya Bey”de iğnemizi vururdu,
Tatlı dil, güler yüzle bizleri avuturdu.
Çok severdik kendini, hemi de çok sayardık,
Ününü, şöhretini her tarafa yayardık.

Yemeni’de ustaydı, komşumuz “Köse Kasım”,
Çok iyi çalışırdı, ayakkabıcı “Asım”.
Semerci Saraç Arif”, ustamız sayılırdı,
Deli Samed” çıraktı, kızınca bayılırdı.

Kır eşeğin üstünde artar idi hızımız,
-Mişmiş- toplar dururdu kadınımız, kızımız.
Sığırları yayardı, “Sığırcı Emine”miz,
-Ocak” ismi altında tüterdi şöminemiz.

-Me- ile –Mö- sesleri, kaplar idi her yeri
Sığırların dönüşü ırırdı mahşeri.
Toz, duman geçilmez; kapanırdı, ufkumuz,
-Geç kala sığırlar-, kaçar idi uykumuz.

Deli Emine idi şehrin meşhur hancısı,
En ağır küfürlerin O idi kemancısı.
Kulağımızdan tutup, havaya kaldırırdı.
Bazan da fazla kızar, etrafa saldırırdı.

“Su içen….” diyerekten, -Sebilci-miz gezerdi.
Bizi, beleş su ile, minnet ile ezerdi.
Her sabah erkenleyin dükkanlar açılırdı.
-Duasız pazarlıktan-, şiddetle kaçılırdı.

Üç Aylar” da sevginin tohumu ekilirdi.
Ramazan” aylarında –tombala- çekilirdi.
Bayram” günlerimizin, bambaşkacaydı tadı,
Söylemeye gerek yok, “Bayram”dı günün adı.

Şirket Hanı” ayakta, “Afyon Hanı” yanmıştı.
Esnaf, müşterisini fazlaca saf sanmıştı.
Kazıklamak isterken, kazıklanırdı kendi,
Onu da alt ederdi, müşterisinin fendi.

“Öllük ha öllük…” diye –Öllükçü-müz geçerdi,
Herkes, “Recep Dayı”dan bolca –biyam içerdi.
“Bir batman şeker döktüm…” diyerek bağırırdı,
Şerbetçi Çoban Dayı”, müşteri çağırırdı.

Tellal Kulaksız Nazım”, parayı şeddeleyip,
Bağırırdı uzunca cümleyi heceleyip,
Eski para toplardı, olmuş idi –paracı-,
Çil Mahmut”un malının o’ydu reklam aracı.

O zamanlar dinmezdi içimizdeki sızı,
Okuturdu –Kur’an-ı tınmazdı “Piri Kızı”.
Hapis yatar, çıkardı; zulme pek aldırmazdı.
Dünyadaki hiçbir güç, vebalin kaldırmazdı.

Kurulmuştu Meydana korkulan dar ağacı,
Hanım”ın asılması, gelmişti bize acı.
Son a söylediğin türküler çok yanıktı,
O gün sabaha kadar “Malatya” uyanıktı.

Anıyorken eskiyi, “Horey”i yad edelim,
Af dileyip ruhundan, sonra feryad edelim.
Tepür”lerken buğdayı, çok takılırdık o’na,
Kalender meşrebliydi, her an hazırdı sona.

Hem yeşil hem çıplaktı, hem ormanlıktı dağı,
Görmemek eksiklikti, tarihi “Akçadağ”ı.
Kendisi yakıncaydı, yine bitmezdi yolu,
Bazan da kapatırdı bu yolu yağmur, dolu.

Her tarafı yemyeşil, huzurla içine gir.
Giden misafirini hoş ederdi “Arapgir”.
Tahir” kasabasının merkeziydi “Arguvan
Sefil, görünüşüne, dayanmazdı değme can.

Büyük sevgisi vardı hem dostta, hem yarende,
Tarihi yaşamıyla meşhur idi “Darende”,
Camisiz minareler, han, hamam ve kalesi,
Onun da bitmemişti, ağyara ihalesi.

Akardı burada “Tohma”, durgun, coşkulu, deli.
Kenarında parlardı, pir “Şeyh Hamid-i Veli”.
Meşhurdu “Aşudu”su, hoştu “Gavur Hamamı”,
Zengibar”ın üstünde, görülürdü tamamı.

Polat”a bağlıcaydı, tarihi “Viranşehir”,
İlçe olunca adı olmuştu “Doğanşehir”.
Memluk’e, Selçuklu’ya epey hizmet etmişti,
Bizans zulmüne rağmen, bu günlere yetmişti.

Hekimhan” ilçesinde demir yolu geçerdi.
Gitmek isteyen herkes trenleri seçerdi.
Oldukça meşhur idi kasabadaki –Han-ı,
Görmeden edemezdik, giderken “Yazıhan”ı.

Fethiye”deki cami, o zaman harap idi.
Cemaatı pek yoktu, hali de serap idi.
Külliyesi yıkılmış; yalnız –cami- kalmıştı.
Onun da güzelliği çevreye nam salmıştı.

Pütürge”yle “Kahta”yı bölerdi “Nemrut Dağı”,
-Yalancı Tanrılar-ın olmuş idi otağı.
Tepehan”dan geçilip “Pereş”e gidilirdi,
Barsawma Manastırı”, ziyaret edilirdi.

Yeşilyurt” olmuş idi, “Çırmıktı”nın da adı,
Bağının, bahçesinin bir yerde yoktu tadı.
Yaz gelende giderdik, bahçeleri serindi,
Etrafı çok ağaçlık, vadisi de derindi.

Memleketi anlattık, şimdi gelelim bize…
Elbetteki ibrettir, bu geçmiş hepimize.
On adımdan öteye atamazdık bir –Taş-ı,
Meskenimiz olmuştu, sokağın –Köşebaşı-

Bir tümseğin üstüne –Hollik– diler dururduk,
Sonrada da –Hollik-i –Yassı Taş-la vururduk.
Gözümüz bağlıkta “Kör Ebe”ydi adımız,
İyi oyun oynardı, bazen “Orta Kadı”mız.

Sülü Değnek” oynardık…-yan tuluk, -oşo mini-,
Böylece avuturduk içimizdeki kini.
Bu oyunun sonunda –gaggılardık- herkesi,
Onu da bitirdikten sonra keserdik sesi.

Naldır Naç”ın adını “Kız Doğurtma” koymuştuk,
Hombek” oynayarak da oyunlara doymuştuk.
Yenmek amacımızdı, yenilmemek gayemiz,
Birazcık övülmekti, oyundaki payemiz.

Horhop” için önceden hedefleri seçerdik,
-Meydan Savaşı” verip, kendimizden geçerdik.
Bazen da hedef olur, kırılırdı kafamız,
Evde dayak yeyince, tükenirdi safamız.

Süpsüpü”yü yapardık sulu söğüt dalından,
Bu dalı da alırdık, başkasının malından.
Hırsızlığa geçerdik komşu bahçeye, bağa,
Kızmazlardı, derlerdi : “Bırak da yesin çağa”.

Ser verir sır vermezdi, bizim eski sırdaşlar,
Pöçük” toplar dururdu, “İzmaritçi” –gardaşlar-.
Kavga önleyemezdi yerinde akrabalık,
Çok basit olaylara bakardık alık alık.

Guşgana” da pişerdi “Ispanaklı Köfte”miz,
Ağzımız yanarsa da tez geçerdi öfkemiz,
Beğenmezsek yemeği çatılırdı kaşımız,
Sözümüz dinlenmezdi, küçük idi yaşımız.

Kağız Anam” diyerek lafa başlardı kadın.
Dinlemekten usansan, duyulmazdı feryadın.
Elti, gelin, görümce kavga ederdi her an,
Kavganın çokluğundan çabuk geçerdi zaman.

-Duvar anarşisi-nin “Arslan Çakkal” –Colis-i,
Nevzat Çobanoğlu” da kızdırırdı polisi.
Çizerdik duvarları tebeşir ve çakıyla.
Bir –Aferin- alırdık, yüzümüzün akıyla.

Sinemaya giderdik, güzel film gelince,
Makiniste söverdik ceryanlar kesilince.
Karanlıkta ederdik hem kavga, hem de dövüş,
Dilimize persenkti, olur olmaza sövüş.

Okullar bizim için evden kaçış yoluydu.
Hocalara içimiz sevgi ile doluydu.
Okuldan kaçar isek, hoş geçerdi günümüz.
Hava güzel oldukda pazar’dı düğünümüz.

Koyunun yoğurdunu, sitilde çalkalardık.
Güz geldikçe nöbetle değirmene kalkardık.
Doldururduk ambara bulgur ile yarmayı,
Böylelikle düşlerdik kışı da çıkarmayı.

Kavurma yapmak için keserdik koyunları,
Kış günleri –masal-la süslerdik oyunları.
Cin, Peri’den bahsedip ürkütürdük herkesi,
Ziyaretle korkutup keserdik çıkan sesi.

Ay’ın tutulmasıyla, Güneş’in tutulması,
Büyük olay olurdu onların kurtulması.
Teneke, kap-kacağı ne bulursak çalardık,
Kurtarınca onları çok hülyaya dalardık.

Dam loğlardık loğ ile, damda kürürdük kar’ı,
Kendi işimizdi bu olmazdı bir çıkarı.
Kanalizasyon yoktu, halimiz bir alemdi,
Bütün ihtiyacımız, ancak birkaç kalemdi.

Evlerde banyo yoktu, lüküstü –gusulhane-,
Hamama gitmek için ancak buydu bahane.
Öfeleme” yenirdi, “Samut” kokardı hamam,
Bu ziyafetten sonra banyo olurdu tamam.

Gelin Hamamı” ile “Kırk Hamamı” çok hoştu,
Yapılan eğlencenin, halk keyfinden sarhoştu
Darbuka eşliğinde çalınıyordu sazlar.
Neş’e ile oynardı müşteri kadın, kızlar.

Ne kızgın, ne dargınlık uymuştuk bu gidişe,
Tek tesellimiz vardı, yaklaşmıştık finişe.
Uzun süre yürürdük, gün gelirdi bize ay,
Ellili yıllardaydı evimize girdi çay.

Seçimler getirmişti, bize yeni bir hava,
Bol vaadi görünce hepimiz geldik tava.
Kimimiz CHP’li kimimizse DP’li,
Akıl baştan gitmişti, olmuştuk hepten deli.

Tavuk esirgenmezdi, eğer gelecekse kaz,
Menfaati gördükte, hiç kimse etmezdi naz.
Düşünemez olmuştuk, canımız idi yanan,
Hayaller yok olmuştu, hakikatti yaşanan.

Her zaman kuvvetliydi, güçlüydü imanımız,
Arkadaşlık uğruna feda idi canımız.
Kalbimiz zengin idi belki azdı nakdimiz,
Buna rağmen neş’eyle geçer idi vaktimiz.

Her şeye sabrederdik, buydu alın yazımız,
Bazen da sessiz kalır, çınlamazdı sazımız.
Memur, eşraf birleşmiş, hepsi keyfe düşmüştü.
Leş kargaları gibi, başlara üşüşmüştü.

Herkesin kendine has vardı muhakkak derdi,
Gözümüzde büyüktü ordumuzun her ferdi.
Bayram geçitlerini, oldukça çok severdik,
Onları nefsimizden daha fazla överdik.

Ne günlere kalmıştık, ayaklar olmuştu baş,
Zehirden de beterdi, var olan bir lokma aş.
Elbet ki bu günlere koşa koşa gelmedik,
Çok şükür, o günleri yaşayıpta ölmedik.

Eski çektiğimizi, görmeyenler bilemez,
O devrin ayıbını hiçbir silgi silemez.
Övüyorlarsa eğer, biliniz hepsi yalan,
İnkarla örtülemez, o haysiyetsiz talan.

Gözlerimiz görmezdi dilimiz olmuştu lal,
Kuzu gibi olmuştuk, nice giderdi bu hal?
Susturulmuştuk hepten kesilmişti sesimiz,
Korkumuzdan da çıkmaz olmuştu nefesimiz.

Unuttuğumuz vardır, yoktur eklediğimiz,
Anladık ki boşaymış, onca beklediğimiz.
Hizmet– adı altında zulmederlermiş,
Korkumuz boşunaymış, üfürsek giderlermiş.

Zaman, zemin değişir: ama değişmezdik biz,
Kolay kolay üzülmez, neş’eliydik hepimiz.
Sevinçte ve kederde ortak payımız vardı.
Herkese geniş dünya inanın bize dardı.

Bizler için tatlıdır, yaşamımızdaki dün,
Güzel Anı”dır bize: o hatıralar, bugün.
Mazimizden memnunuz, istikbalden umutlu,
“MALATYALI OLMAYI” yaşarız, mutlu mutlu

(Mayıs-1993)

Bin dokuz yüz doksan üç yılının Mayıs ayı,
Anlatmamı sağladı içimdeki dünyayı.
Yaşadığım zamanın –onbeş yıllık- dönemi
Anlatınca belirdi, o günlerin önemi.

(1940-1955 Yılları)

Celal Yalvaç

Yeşilyurt Bedduaları

-Yetişip yetmeyesiceli
-Aspi dökesice
-Ardı gelesice
-Vurucu vurasıca
-Kepeğin kesile
-Kuluncuna yangı düşe
-Gidişin olada gelişin olmaya
-Yüzüne it yapışa
-Çatlayasıca da patlayasıca
-Yüzü ardına gelesice
-Gululiye(Kolereya) gidesice
-Başına çay taşı düşe
-Kırılasıcalar
-Yüzüstü sürülesice
-Gözün oynaya
-Gözüne patlama düsesice
-Sürüm sürüm sürünesin
-Zıkkımın kökünü ye
-Akşamdan yatada sabaha kalkmaya
-Boyu devrilesice
-Yanın yere gele
-İki ışığın söne
-Kafan kaşıklık ola
-Sesin karayerin altından gele
-Sırtın güneye gele
-Türemiyesin
-Toprağına gidesin
-Salancan gide
-Saplıcan tutasıca
-Yeğin sırtı yere gelesice
-Alnının çatından vurulasıca
-Afata gidesice
-Porsuyasıca
-Eti tahtaya dökülesice
-Baba çıkasıca
-Porum porum porsuyasıca
-Bitmeyesice
-Dönemeyesice

Yeşilyurt Kitabı
Ahmet Şentürk & M.Sedat Balarısı

Buraya ablam İfagat’in unutamadığım bedduasını da eklemek isterim. Rahmetli çocuklara kızdığı zaman “Allah’ın beytine gidesin’ derdi. Mekanı cennet olsun.

Malatya’nın 50 Yıllık Sahafı Muharrem Amca

İstanbul Pasajı’nda sözümona eski kitap satan, kendini sahaf olarak niteleyen kitapçı çok. Çok da genellikle soru bankası satan, yeni kitapları sergileyen kitapçılar bunlar. İstanbul Pasajı’nda, şimdilerde kimileri sahaflar çarşısı da diyor, bir tek Akademi Kitap var sahaf özelliği taşıyabilen. Yeni kitapların yanı sıra eski kitapları da bulundurabilen. Kitaptan anlayan, sürekli kitap okuyan Akademi Kitap’ın sahibi Muharrem Keçeci. Her gidişimde Muharrem Keçeci’yi, kitapların içine gömülmüş, kitap okur görüyorum. Elli yıldır kitapçı olmasının yanı sıra, çocukluğundan beri okuma aşkıyla yaşayan bir insan. 1928 yılında Malatya’nın Uçbağlar Mahallesi’nin Sivas Caddesi’ndeki evlerinde, anasının söyleyişiyle “dut yarpahları pisik kulağı kadar olunca” doğmuş. En iyisi Muharrem Keçeci’nin ağzından dinleyelim Malatya’nın elli yıllık sahafını:

Sivas Caddesi, çocukluğumda ekin tarlasıydı. Buralarda tek katlı, kerpiç damlar vardı.

Zenginlerin evleri, yine kerpiçtendi; ama iki katlıydı. Evler, iki katlı da olsa çatısızdı, damdı. Deli Gaffar, Kel Oso, Kuyumcu Akşit komşularımızdı. Tekke Cami’nin oradan kanal akardı. Şimdiki Sinema Caddesi ile Sivas Caddesi’ni birleştiren Hüseyinbey Köprüsü vardı. Kanalın akarına Kırçuvallar, değirmen kurmuştu. Yalnız, çarşıdan gelirken Hüseyinbey Köprüsü’ne yaklaşınca çok dik bir yokuşla karşılaşır, o yokuşu nefes nefese çıkardık.

Çocukluğumda erkek çocuklar da zıbın (fistan, entari) giyerdi. Çoğumuzun ayakları çıplaktı. Zenginlerin ayağında yemeni vardı. Çok yoksuldu insanlar. Ekmek, karneyle verilirdi. (Cebinden cüzdanını çıkarıyor. Cüzdanından sarı, küçük bir kâğıt çıkarıyor. Kâğıdın üzerinde, Malatya Valiliği 1959 yılı, Tevzi Fişi, sayı 10 ve sayı 22, yazıyor. Fişin fotoğrafını çekip kendisine veriyorum.) Bu fişe karşılık bir ekmek veriliyordu. Yarım ekmeklik fişler de vardı. Paranız da olsa karnenizdeki hakkınızdan fazla ekmek alamazdınız.

Ekmek karneyle ve karaborsada


Hiç unutmam, kardeşim çok acıkmıştı, ağlıyordu. Fırıncıdan ekmek istedi babam. Fırıncı, yok, dedi. Kardeşimin ağlamasına fırında o an bulunan Arapgirli Fahri Oral’ın babası, çocuğu ağlatmayın, parasını vereyim, dedi. Fırıncı, yine kabul etmedi. O iyi insan, cebinden kendi karnesini çıkarıp kardeşime fırından ekmek almıştı. Karneli ekmekle doymazdık. Asker somunu alrdık gizlice. Asker, gizlice kendi tayınını satardı, biz de gizlice asker somunu alırdık. Asker somunu pahalıydı; ama daha güzeldi. Bir kez de gizlice Arguvan’a gidip un alıp geldik. Un almak da gizlice yapılıyordu.
Dört kardeştik. Babam, elbiseciydi. Eski elbise alır satardı. Tarlamız yoktu. Ben, ayakkabı yapımında ve satımında çalışırdım. Gazi İlkokulu’nda, ilkokulu okudum. Ne yazık ki ortaokulu okuyamadım. Büyük kardeş olarak çalıştım, küçük kardeşlerimi okuttum. Okullara içim yanarak bakardım. Okuyanlara imrenirdim. Birinci Dünya Savaşı’nın etkileri, derken İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayı olduğu gibi bizi de iyice yoksullaştırması, kardeşlerimin mum ışığında ders çalışması… Kardeşlerimden biri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara’da savcıydı kardeşim. Böbrek yetmezliğinden 42 yaşında öldü.
Okumaya Hazreti Ali’nin Cenkleri’yle başladım. Kan Kalesi’ni okuduğum gece, rüyamda sabaha kadar savaştım. Çok etkilenmiştim. Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Yanık Ömer ilk okuduklarımdı. Bu kitaplar, bana okumayı sevdirdi. Sonra Karacaoğlan, Yunus Emre gibi halk ozanlarını okudum. Şimdi yine tasavvufa döndüm. Bu sıralar, yine tasavvuf şiirleri okuyorum. Biyografileri okumayı severim, onlardan ibret alırım. Abartılı olduğu halde, yaşamöyküsü anlatılan kahraman gibi olmak isterim.
1938 yılında altın varak süslemeli, el yazması, eski, çok kıymetli bir kitap denk geldi. Dört haftalık ekmek param olan bir liraya o kitabı satın aldım. Çok sıkıntı çektikse de İkinci Dünya Savaşı’nda harbe girmediğimize şükrediyorum. Yapraklı nüfus cüzdanımıza işlenirdi aldığımız gaz, ekmek karnesi ve şeker. Cumhurbaşkanı çocuğu da olsa öğrenci gençler, siyah beyaz grezet denen kumaştan yapılan elbise (forma) giyerdi. Erkek ve kız öğrenciler, sarı şeritli, armalı, siyah şapka giyerdi. Malatya halkı, kasket (şapka)’siz sokağa çıkmazdı. Zenginler, fötr şapka giyerdi. Alışkanlıktı şapkalı yaşam. Halk, şalvar giyerdi. Şimdi şalvar ve şapka giyen çok az.
Şimdiki çocuklar, şanslı. Konuşma özgürlükleri var; hatta çocuklar konuşmaya teşvik ediliyor. Bu çok iyi, şimdiki çocuk eğitimini beğeniyorum. Eskiden beri kitaplara meraklıyım. Çocuklarım, benden de meraklı, çok okurlar.
1946- 1960 yılları arasında önce ayakkabı imalatında çalıştım. Sonra da imalat makinesini sattım.1960 yılında Mecidiye İş Hanı’nda kitapçı dükkânımı açtım. 1963’e kadar Mecidiye İş Hanı’nda çalıştıktan sonra Mecidiye İş Hanı’nın yanması üzerine İstanbul Pasajı’ndaki yerime taşındım. Kırk sekiz yıldır da buradayım. Elli yıldır, çok sevdiğim kitapların arasındayım. Seksen iki yaşımda bile kitapların arasında mutluyum. Her sabah, kitapların arasına gelince, hazine dairesine gelmiş gibi mutlu oluyorum. Kitaplardan hiç zarar görmedim. Her biri bir başka dünya. Yararlı arkadaşlar. Eski para ve pul alım satımı da yapıyorum. Pul koleksiyonu ile dünya devletlerini tanıdım.
Siftah etmediğim günler de oluyor. Herkes kitap satıyor. Ders ve dershane sınav hazırlığı kitapları satılıyor. Diğer kitapları alan yok. İki dükkân kirası ile Bağ- Kur emekli maaşım var. Siftah etmesem de geçiniyorum. Beş kız, bir erkek evlat yetiştirdik eşim Ayhan Hanımla. Ayhan Hanımlar, aslen Sivaslılar. Yıllar önce Malatya’ya yerleşmişler, komşumuzdular. Çocuklarımızın hepsini okuttuk. Çocuklarımızdan üçü, kız tekniği; biri, Adana İşletmeyi; biri de Erzurum İktisatı bitirdi. Biri, Konya Turizmi bitirdikten sonra iki yıl daha okudu. Şimdi tüm çocuklarımız, ev ve iş sahibi oldu. On bir tane de torunumuz var.
Şimdiki aklımla genç olabilseydim, yine kitap işiyle uğraşırdım. Kitap, kültürdür; kültürlü, eğitimli insanlarla karşılaşırsınız kitapların arasındaysanız. Dinlemeyi severim. Kendi düşüncemi, karşımdakine dayatmam. Durumunu anlayarak, kitap önerdiğim, yol gösterdiğin de çok olmuştur. Bazıları da ilmi yutmuş oluyor; onlara da benim önerilerim, çocukça gelebiliyor. Düzeyleri farklı insanlarla karşılaşabiliyorum.
Özellikle bazı yaşlı insanlardan biraz şikâyetçiyim. Kimi zaman biri bir kitap satmış oluyor. Babası ya da dedesi, kitabın satıldığını öğrenerek bana geliyor. Ben polis değilim ki, kitap satmaya geleni sorgulayayım. Kitabı satılmış olana, o kitaptan bulup verseniz dahi, illa kendi kitabını istemekte inat edebiliyor. Sakıncalı kitaplar almamaya çok dikkat ediyorum. Kimi çocuklar, kütüphanenin kaşeli kitabını bile satmaya kalkışabiliyor. Eski el yazması kitaplar da geliyor. Değerini öğrendikten sonra, kitabı satmaktan vazgeçiyorlar.
Bu pasajdaki kitapçı çocuklar, işsizlikten dolayı kitap satıyorlar. Onlar, kitapların farkında bile değiller. Kitabı, odun satar gibi satıyorlar. Bu pasajda kahvehane çok; bayanlar rahat gelemiyor, rahatlıkla kitapları inceleyerek alamıyorlar. Bu pasajda sadece kitapçılar olsa, daha iyi olurdu. Sanat sokağı haline getirilebilir; kitap, müzik, heykel, resim, fotoğraf, seramik sergilenebilir.
Turgut Özal, bizim mahallenin çocuğuydu. Bizim bir alt sokakta oturuyorlardı. Çok zeki, iyi, efendi biri olduğunu söylerdi mahalleli. Recai Kutan da bizim komşularımızdandır. Benim öğrenciliğimde Recai Kutan’ın babası İsmail Kutan, Gazi İlkokulu’nun müdürüydü. Recai Kutan da çok zeki ve efendi biriydi. Eski belediye başkanlarımızdan Mehmet Yaşar Çerçi de sağ olsun, birkaç kez dükkânıma gelerek hatırımı sormuştu. Ben tanımıyorum o zamanlar tabi, sonra Av. Hüseyin Cemal Akın, kendisi anlattı. Öğrenciyken gelir, benden kitap alırmış. 2. Ordu Malatya’ya ilk geldiğinde Behçet Paşa, her cumartesi dükkânıma gelirdi. Behçet Paşa, eski para ve pul meraklısıydı.

Hep ıstırap, hep ıstırap


Kardeşimin genç yaşta ölümü, yaşadığım en acı durumdu. Nevzat öldü, haberi yıktı beni.
(Gözleri doldu, dudakları büküldü, yüzündeki damarlar seğirdi. En sevinçli durum neydi, hayatınızdaki en sevindiğiniz olay neydi, soruma o kadar düşündü ki… Bir kaybı varmış da aranırsa bulacakmış gibi kıvrandı. Çocukça boynunu büktü. Yanıt veremediği için özür diledi.) Üzüntülü olay çok oldu da sevinçli olay sanki hiç olmadı. Bir türlü hatırlayamıyorum. Hep ıstırap, hayatımda hep ıstırap yaşadım. Beni etkileyen sevinçli anımı hatırlayamıyorum, dedi.
Ben gidersem, ölürsem, bu kitapların ne olacağını çok düşündüm. Elli yıl, kitapla uğraştım. Kahvehaneye gitmem. Lüzumsuz harcamam. Buraya bir not bırakırım her zaman. Nota bakın, her yan karmakarışık demeyin. Bunun rızkıyla altı çocuğumu okuttum. Arkamdan bana lânet okumayın, ne dağınık adammış, demeyin. Ben öldükten sonra, bu kitapların her birini bir yere vereceklerini, benim kitaplara verdiğim değeri vermeyeceklerini ben de biliyorum. Bir tesellim var: Evdeki çok kıymetli kitaplarıma çocuklarımın değer vereceklerini biliyorum. Bu konuda bir anım geldi aklıma, size onu anlatayım:
Yıllar önceydi, Mehmet Çırpıcı adında bir emniyet amiri tanırdım. Mehmet Çırpıcı, kitap da ciltlerdi. Onun ciltlediği kitabı, nerede olsa tanırdım; kendine özgü örgü şeklinde kitap cildi yapardı. Bir gün, küçük çocuklar bana kitap satmaya geldiler. Kitapların ciltlenme şeklinden kime ait olduğunu tahmin ettim. Kitapları aldıkları yeri çocuklardan öğrenip oraya gittim. Mehmet Çırpıcı ölünce, Çırpıcı’nın özenle biriktirdiği, ciltlediği kitaplarını, eskiciye vermiş oğlu. Çuvallarla kitapları, kilosu üç kuruştan satışa çıkarmış eskici. Oysa o kişi, varını yoğunu o kitaplara yatırmıştı, gözü gibi korumuştu kitaplarını.

Evi deli damına çevirdin çağam


Çıraklık yaparken, haftalığımı kitaba verirdim. Anam, oğlum, evi deli damına çevirdin; her yanda senin kitapların var, derdi. Gözden uzak yerleri seçerdim, anam sitem etmesin diye: Buğday ambarına, pestil tenekesine saklardım kitaplarımı. Evlendikten sonra da hanım, yine mi kitap getirdin, demeye başladı. İşte böyle, kitaplarla seksen iki yıllık ömür geçti.
Dünyaya geldik, dünyada yaşadık ve gidiyoruz dünyadan. Arkamdan iyi adamdı, yararlı adamdı desinler. Allah’tan temennim bu. Hayatta beni sevmeyenler de olabilir; ama yüzde doksanı beni seviyor diye düşünüyorum. Bana karşı olan, düşman demeye dilim varmıyor, hemen hemen yoktur. Hiç rastlamadım. Kimselerle takışmadım.
Bir kez bir doktor geldi. Benden kitap alırmış öğrenciliğinde. Bana kendi kitabını armağan etti. Bir defa da biri bana borcunu ödemeye geldiğini söyledi. Çarmuzu’da otururlarmış. Yirmi beş kuruş simit parasını, dolmuşa verirse aç kalırmış. Okula da geç kalırsa, geç kalanları okula almazlarmış. Soğukta donarmış. Benim dükkânıma gelir, beş kuruşa kitap okurmuş. Ben müşterilerle ilgilenirken o, sobaya benim kitaplarımı atarmış. Şimdi Burdur’da bir bankanın müdürüyüm. Senin kitaplarını yakarak ısınmıştım. Çok kitabını yaktım. Hep rüyalarıma giriyor. Yaktığım kitaplarının parasını ödemek istiyorum, diye ısrar etti.
Biz Sahaf Muharrem Keçeci’yle konuşurken de Akademi Kitap’ın kapısından kafasını uzatan bir bey: Çocukluğumda sizden çok kitap alarak okurdum. Kitap okumayı, sizden aldığım Tomiks, Teksaslarla sevdim; hâlâ kitap okuyorum, dedi. O anda Muharrem Keçe’nin gözleri ışıldadı. Hiç sevinçli olay yaşamadım ki, diyordu ya… Onun en mutlu anı, bu andı. Sanatçıların armağanı alkışsa, elli yıllık Sahaf Muharrem Keçeci’nin sanatçı mutluluğu da okurların övgüsü, teşekkürüydü. Dünyaya yeniden gelebilseydim, yine kitaplarla dolu bir dünyada yaşamak isterdim, diyor.

Sultan Kılıç

En sevinçli durumu sorulduğu zaman düşünmesi, bana yıllar önce bir sohbetimizde sarfettiği şu sözünü hatırlattı:
– Ahmedim, Allah o kadar çok şey verdi ki bana, ondan birşey istemeye utanırım. 

Malatya’dan Deli Hatıraları

Geleneksel topluluk dünyasında deliler ve deliliğin özel bir anlamda ayrıcalıklı bir statüsü vardır. Deliler her yere girip çıkabilir, her yerde bulunabilirler. Ama hiçbir yere ait değildirler. Topluluk dışına atılmış zararlı bir unsur değil, topluluk içinde ve topluluğa aittir. Batı toplumlarında ise deliler “içine şeytan girmiş” yok edilmesi gereken, tümüyle olumsuz görülen, toplum dışına itilmiş bir konumdadır. Türk toplumundaki durumu en iyi yansıtan örnek, her köyün her mahallenin her şehrin bir delisi olmasıdır. “Köyün delisi” O’nun toplulukla iç içe olduğunun bir kanıtıdır.

Halk bilincinde delilerin de bir tür hiyerarşi içinde algılandığı bilinmektedir. Bu hiyerarşinin kriterleri deliliğin nedeni, türü, tarzı, yaşı ve cinsiyeti gibi değişkenlerdir.

Prestiji en yüksek deliler “çok okumaktan bu hale geldiği” düşünülen ve “sevdadan” aklını yitirenlerdir.

Toplumun deli ve deliliğe bakışı da zaman içinde değişmektedir.

Malatyalı araştırmacı Gazeteci yazar Celal Yalvaç’ın
“Mazideki Yaşam- Malatya”
şiirindeki bir dörtlük
bunu en iyi şekilde ifade ediyor:

İnsan bazen üzülür,
bazen de sabrı taşar.
Halen unutulmadı Şorikli Deli Yaşar.’
‘İzo’ ile ‘Kız Mahmut’ şehre olmuştu nişan,

bugünse delilerin hepsi oldu perişan.

Bir çoğu bugün yaşamayan ünlü Malatyalı Delilerin halk arasında bilinen bazı isimleri şöyledir;
Deli Zeynel, Kerim, İzzo, Gız Mahmut, Faro, Deli Samet, Deli Dursun, Deli Ahmet, Şorikli Yaşar, Soba Direği, Ramo, Deli Cemo, Müdür, Haceli, Mişmiş, Fır Fayıh, Deli Nusret, Deli Fikriye, Onyedili (Zülfü), Gümüş (Mersedes Kadir) Deli Yusuf, Azet Bacı, Mısto, Adliye Bekir, Deli Gaffar, Mamılo.
Bu listede her sosyal sınıf, eğitim ve gelir düzeyinden kadın ve erkekler bulunmaktadır. Haklarında pekçok anektod anlatılır. Deliliği ve delileri, psikolojik, psikiyatrik, sosyolojik yaklaşımların yanında, onlar üzerinden şehir aidiyeti, geleneksel ilişkiler, tanıma ve yerel kültürü içselleştirme bakımından da değerlendirmek gerekmektedir. Her şeyi eşitleyen ve standartlaştıran, bunu yaparken de kimlik-sizleştiren modern hayat süreçlerinin meydan okumasına, kültür değerlerini her düzeyde yaşatarak ve yeniden üreterek karşı koymak gerekmektedir. 

Bir şehrin delileri o şehrin kimliğine ve kollektif hafızasına ilişkin pek çok ayırt edici özelliklerin de taşıyıcısıdır.

DELİ GAFFAR

Dı Mele Gıdik…

Kurban Bayramı arefesindeyiz.Her evin bahçesinde bodrumunda kurbanlıklar konulmuş bayram sabahını bekliyor. Deli Gaffarların komşu bahçede de bir gıdik var kurbanlık olarak. (Malum memlekette keçi yavrusuna gıdik derler). Gıdik başına gelecekleri anlamış gibi gece boyunca bağırır çağırır kimseyi uyutmaz. Deli Gaffar artık çileden çıkar. Sabah ilk iş bahçeye iner ki gıdiğin hakkından gele. Bide ne görsün gıdikin kafa bir yerde gövde bir yerde dil dışarıda dişler sırıtıyı. Keyiflenerek bağırır gıdiğe

“Dİ MELE GIDİK .NİYE MELEMİSİN”

Malatya’mızda söyleyecek sözü kalmayana yada lafın altında kalıp cevap veremeyene bir özdeyiş gibi Dİ MELE GIDİK derler.

Şen olasın Malatya…

LEBLEBİCİ MEMET

Sene:1962..
Yer:Malatya merkezinde bir cami

Bir cuma günü cuma namazı vaktinde camide herkes huşu içinde ezanı beklerken,kapıda bir adam dikildi.

– Ula sahtekarlar,ula riyakarlar,ula yalancılar sizi…

diye cemaate hakarete başladı. Adam durmadan hakaret ediyor,kimseden ses çıkmıyordu. Cemaat içinde yürekli bir genç sinirden titremeye başlamıştı. İçinden: “Boşver, dünyada müslüman yalnız ben miyim? Herkes hakkını savunsun. Elbet ya kendiliğinden susar, ya da sustururlar.” diyordu. Ama ikisi de olmuyordu. Herif daha büyük bir cür’etle sövüp saymaya devam ediyordu:

– Hepiniz yalancısınız, başınızı yere goyup kıçınızı havaya dikmeklen Allah’ı mı gıracaksınız? Hepiniz sahtekarsınız,hepiniz riyakarsınız…

Cemaatin içindeki duyarlı genç artık dayanamıştı.Yerinden fırladığı gibi herifin yakasına yapıştı,dışarı sürüklemeye başladı..Allah ya o herife verecekti ya da o gence..Genç adam O’nu sürüklerken herif bir yandan da içeriye bağırıyordu:

– Bu genç hariç hepiniz sahtekarsınız, hepiniz riyakarsınız.. Pis herifler sizi..

Yaka paça avluya çıktılar, genç adam herife sert bir ses tonu ile sordu:

– Ulan, sen bu cemaatten ne istiyorsun?

O da cevaplamaya başladı:

– Kızma garddaş, gözel gözel gonuşağ hele. Sen beni tanımıysın etmiysin, bana LEBLEBİCİ MEMET diyler. Adım “Deli” ye çığmıştır..

Genç adam biraz ferahlamıştı. “Demek ki deli bildikleri için ses çıkarmamışlar.” diye düşündü.Yakasını bırakmak üzereydi ki herif yine konuşmaya başladı. Haklı olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Gence sorular sordu:

– Burada yaklaşık ikkibin gişi var mı? Hele söyle sana ne diyem?

Genç:

-Vardır herhalde..

Leblebici Memet:

– Diyek ki bunların ikiyüz kişisi beni tanır. Bunlar cami içinde gonuştular mı? Yani beni tanıyanlar tanımayanlara : “Adam delidir, aldırmayın, söylenip dursun..” felan dediler mi?

Genç:

– Demediler herhalde..

Leblebici Memet lafı gediğine koyar:

– Eeee, demek ki şunların çoğu beni bilmiyi. Kendilerine haksız yere bu kadar hakaret ediyim. Niçin senin gibi birisi çıkıp da yakama yapışmıyı, bunların alayı sahtekar değil de ne ya Garddaş ?

Leblebici’nin hoş bir olayını daha anlattılar.

Malatya’da kendi halinde mülayim bir adamın şirret bir karısı varmış. En az 15-20 namuslu kadını yoldan çıkarmış. Bunu o civarda oturan herkes de bilirmiş. Günü gelmiş,bu kadın ölmüş. Cenazesini camiye götürmüşler. Malum ya, biz müslümanlar her ölenin arkasından “İyi bilirdik..” demeyi alışkanlık haline getirmişiz ya, acaba yine mi öyle olacak?

Mülayim adamın şirret karısını musalla taşına koymuşlar, Hoca cenaze namazını kıldıracak ya..

– Eyy cemaaaattt…Merhumeyi nasıl bilirdiniz ???

Daha kimse ağzını açmadan, LEBLEBİCİ cemaaatin içinden kenara fırlamış..

– Haydin ula buna da “Eyi bilirdik.” deyin ki sizin eşşeg oğlu eşşeg olduğunuzu anlayayım..

demiş..

İBALI

Zamanında Malatya Sümerbank fabrikasında çalışan İBALI adında bir deli varmış. Bir gün O’nun bez çaldığını kapıya ihbar etmişler. Bizzat müdür aramada bulunmuş.

Bakmışlar ki İBALI karşıdan geliyor,hamile kadınlar gibi şişmiş. Gömleğinin altından beline o kadar bez dolamış ki yürürken tısır tısır ediyor. Tabi arama esnasında kemerini çözünce iş meydana çıkmış.

Müdür:

– Bu ne?

demiş..

İBALI kendinden emin:

– Ne olacak, köynegimin ucuuuu…

Müdür çekmeye başlamış. Çektikçe köyneğin ucu geliyor, İbalı da kendi etrafında dönüyor. Sonunda bunun köynek ucu olmadığını o da anlamış olacak ki bir yan dönüyor, bir yan da söyleniyormuş:

– Uuuuyyyyy…!? töbe töbeeeeeee…?Bu bezi de belime kim doladı ki? Sağ olasın Müdür Beg, eyiki buldun, yoksa heç yoktan adımız hırhıza çıkacaktı…

AZZET BACI

Malatya’ya trafik lambalarının yeni takıldığı yıllar. Henüz trafik ışıklarının görevi bilinmiyor diye trafik polisleri halka yardımcı olmakta. Bugün Malatya Belediyesi önündeki ışıkların oradan bir kadın gamsız gamsız karşıya geçmeye başlamıştır ki Polis memurunun sesi ile irkilir:

– Durr, ışığı görmüyor musun? Nereye gidiyorsun?

Bir an duraklayan Azzet Bacı Polisin bu çıkışına anlam veremediği gibi çok ta sinirlenmiştir. Cevabı gecikmez:

– Saga nee, gaynanam gile gidiyim…

ONYEDİLİ (ZÜLKÜF DAYI)

Malatya’nın bir diğer meşhur Delisi de yakın zamanlarda vefat eden 17’li. Elinde bastonunu sopa niyetine taşırdı, Malatya’da belli saat aralıklarında belli cadde ve sokaklardan geçerdi. Genellikle Yeni Camii ve Söğütlü Camii civarlarında takılırdı. Halk ve özellikle esnaf Zülküf Dayı’yı gördüğü yerde kızdırırdı..

Kızdırmak için söylenen kelimeler:

“Onnnyediliiii,” diye başlayan ve “Asker gaçağıııı, Gamyon tekeriii, Çamaşır lasdiğiii,pipirim tohumuuuu, Tecde canavarıııı…” diye devam eden acayip sözlerdi..

Aslında O’nun da istediği kızdırılmaktı.Özellikle kendisini kızdıran semtlerden etrafa baka baka geçerdi ki biri “onyediliiiii…” ile başlayan bir cümle ile laf atsın da O’da ana avrat kaptırsın,normal hayatta birine diyince kan çıkacak küfürleri milletin içinde,laf atana bir nefeste sıralayıversin. (Zülküf Dayı için iletişim sanattı; ola ki orada duyma özürlü bir vataş olabilirdi. Onlar da Onyedili’nin el-kol-baston-beden destekli hareketlerinden pis küfürler sıraladığını anlıyordu)..

Bir gün 17 ‘linin günlük güzergahı üzerindeki esnaflar sabahtan aralarında anlaşmışlar. ” Zülküf Dayı geçerken hiçkimse en ufak bi laf atmasın,ne yapacak hele? ” demişler. Zülküf dayı geçtiğinde plan uygulanmaya başlanmış,esnaf bıyık altından güler iken Zülküf Dayı bir sağa bakıyor, bir sola, olmadı durup arkasına önüne bakıyor,olduğu yerde 360 derece dönüp millete bakıyor, ses yok. Birkaç adım atıp yine duruyor,millete bakıyor,kimseden tık yok. Bakıyor olmayacak,yolun başına gidip elindeki bastonu havaya kaldırarak bas bas bağırıyor:

– Vayy Anasını avradını _____ .. Sanki hepsi anlaşmışlar..

Onyedili Zülküf Dayı ile ilgili çok hatıra vardır Malatyalıların zihin arşivinde, birini daha burada yazayım:

Zülküf Dayı namazlarını yeni cami kılardı zaman zaman. Namazı namaz gibi değildi aslına bakarsanız,namaz kılarken etrafına bakıyor,kendisine güleni,birşey diyeni cevapsız koymuyordu. Cevapları da namaz kılarken ya da selam verdikten sonra küfür metinleri ile olurdu..

Birgün Yeni Camide ikindi namazında uymuş hazır olan imama. İkindinin farzı bitmek üzere, son oturuştalar, imam selam vermek üzere..Bu arada Onyedili’nin sol yanında aynı safta gırgır bir Malatya’lı varmış. İmam sağa selam verdiğinde solundaki genç bunun kulağına:

– ONYEDİLİİİİİİ…

deyivermiş..İmam sol tarafa “Esselamualeykümverahmetullaaahhh” diye selam verirken Zülküf Dayı’da gencin kulağına doğru eğilerek:

– Ananı ______ .

demiş. O’nun namazı öyleydi işte..

HACELİ

Gelelim ‘Aşağışeher’ (Eski Malatya) ayakta bekleyen Haceli’ye…
Üstünde çizgili zıbını ve iri gövdesiyle hep ayakta bekler durumda görünen bu ünlümüz, şoförlerin korkulu rüyası idi. Özellikle köylere toplu taşıma yapan kamyon, otobüs, römorklu traktör şoförleri, Haceli’ye para vermeden geçmeleri mümkün değildi..Haceli konuşmaz, kimseye sataşmaz, kendi halinde, hasta, zavallının biri. Yere yatınca kendiliğinden kalkamadığı söylendiğine göre, belki de aşırı kireçlenmeden ısdırap çeken biriydi. Dedik ya, şoförlerin amacı bu ıssız yolda gece gündüz bekleyen Haceli’ye yardım etmek değil de, kendi yollarını kazasız belasız devam edip, sağ-sağlim varmak için köylerine , biraz para verip kendilerini garantiye almaktı. Oraya gelince, Kemal-i ciddiyetle duran şöfor, Haceli’nin eline biraz para tutuşturmuşsa, oh artık, rahat rahat yola koyulurdu. Bu nedenledir ki, yaşam çizgisi bitmiş olsa da Haceli’nin, hiçbir ekmek ve çaba sarfetmeksizin havadan para kazananlara, geçinip gidenlere “Sen de Haceli şansı var oğlum” demek ya da O kişi için sadece ‘Haceli’ demek, Malatya’ya özgü bir deyim olmuştu.
Bilmem hala yürürlükte mi…

Deliler her yere girip çıkabilir, her yerde bulunabilir ama hiçbir yere ait değildirler.

Topluluk dışına atılmış zararlı bir unsur değil, topluluk içinde ve topluluğa aittir. Batı toplumlarında ise deliler “içine şeytan girmiş” , “yok edilmesi gereken”, tümüyle olumsuz görülen, toplum dışına itilmiş bir konumdadır. Türk toplumundaki durumu en iyi yansıtan örnek, her köyün her mahallenin her şehrin bir delisi olmasıdır. “Köyün delisi” O’nun toplulukla iç içe olduğunun bir kanıtıdır. Halk bilincinde delilerin de bir tür hiyerarşi içinde algılandığı bilinmektedir. Bu hiyerarşinin kriterleri deliliğin nedeni, türü, tarzı, yaşı ve cinsiyeti gibi değişkenlerdir. Prestiji en yüksek deliler “çok okumaktan bu hale geldiği” düşünülen ve “sevdadan” aklını
yitirenlerdir.

İZZO

Adının İzzettin olduğunu pek bilen olmazdı. Kuru gürültülü bir deliydi.

Sürekli giydiği kutnu kumaştan üç etekli elbisesi ve arkasında tuttuğu bastonuyla, başından hiç çıkarmadığı karakalpak başlığı ve ara sakalıyla kendi kendine söylenerek gezerdi kambur kambur. Sağ omuzuna asıp, sol tarafına yönelttiği ve yanından hiç eksik etmediği uzun kayışlı, sarı renkli deri çantasını, kamburluğunun etkisiyle öne sarkmaması için sol kalçası üzerinde tutar ve içinde neler taşıdğı bilinmezdi. Kendisini kızdırdıklarında dozunu artırırdı ne dediği homurdanmasından anlaşılmazdı.

Arada bir, bastonunu sallaması, çocukların kendisine fazla yaklaşmalarını önlemeye yönelik bir savunma idi. Bu bir saldıranlık sayılmazsa, zararsız bir deliydi.

DELİ AHMET

Çorabının içine sokuşturduğu pantolonu, ince boğazında, fiyongu yana kaymış mendili ve elinde sopasıyla, kendisine sataşıldığında sesi gürleşirdi, sıska yapısına inat…

Yüzünde gülümsemesi eksik olmayan bu sevimli delimiz, sarsak ve paytak adımlarla yürürken (gerçek nedeni kendisini izleyenlerin olup olmadığı korkusundan kaynaklansa bile) dönüp dönüp arkasına baktığını görenler, hınzır gülüşünden yine bir muziplik yapmış, kusur işlemiş de kaçıyor zannederlerdi. Bir yerde durmayan haliyle, kimseye zararı görülmemiş bir kişiydi.

GIZ MAHMUT

Siperi bir kulağına dönük şapkası ve elindeki uzunca sopasıyla sırf şamata bir deliydi. Kendisine sataşıldığında şebekleri anımsatan hareketlerle hamle yapardı sağa sola… Yine de zarar vermezdi etrafına. Kendi halindeyken burnundan çıkardığı hafif seslerle “Ben gızım, gızım” diye söylenip gezerdi çoğunlukla. Sevimli de sayılırdı hani.

Geleneksel olarak deliler toplum tarafından korunmuş, barınma, beslenme, hayatını sürdürme bakımından doğal olarak desteklenip benimsenmişlerdir. Ayrıca toplumun renkli bir üyesi olarak kabul edilmişlerdir. Bu anlamda özel bir statüye sahiptirler.

FARO

Gerçek adının Faruk olmasından mı, yoksa farfara bir deli olmasından mıdır bilinmez. Çok yönlü bir kişi sayılırdı. Toplumun kişiyi deli ettiğini düşünürsek, Faro’da önceleri odun kırma ile (evlere, fırınlara ücretle odun kırma suretiyle) geçimini sağlardı. Düğünlerde çaldığı bir metre kadar uzunluğundaki demir kavalıyla hem neşelenir hem de para kazanırdı. Ağzının bir kenarından kavalına giren sesi şekillenerek çıkardı. Parmaklarının arasından yanık yanık. Oyun havaları repertuvarına bir de ‘Faro Makamı’ girmişti Malatyalılar’ın…

Kendisini oyun ve içkiye kaptırınca daha bir falsolaşan taşkın hareketleri, O’na delilik sıfatının yapıştırılmasına neden olmuş olabilir.
İşaret parmağı ile serçe parmağı arasına sıkıştırdığı çay bardağındaki rakısından içe içe oyun oynaması, kendisine özgü gösterilerinden biriydi. Bir zamanlar demirbaşı balta iken, sonraları hep kavalıyla geçtiği yollarda arkasından bağırırlardı, ıslıklarla takviyeli: “Hambal başıkepenek, Farooo, Farooo, Farooo…”

Ne yapsın, aldırmaz görünmek ister bunlara, dolayısıyla da yürüyüşü bir başkalaşır, sözde kendisine güvenli yürür, sataşmaları önemsemez ve korkmaz görünmek çabasıyla. Toplum ise eğlence arar kendisine ya, bu fiyakalı yürüyüşü tekrar tekrar görmek için gördüklerinde sataşırlar Faro’ya; “Islık çalarak”, “Hambal başı kepenek”

Bİr sabır, iki sabır, artık Faro kendisine yapılanlara sövmeyle karşılık vermeye hak kazanmıştır:

– Ulan hepinizin…….. dümdüz gider.

Toplumun arsız kesimi bu kalaylamaya ses çıkarmaz çünkü onlar bunu bekliyorlardı zaten zevk düzeylerine koşut. Arsızlarla dolaşmayı göze alamayan kesim ise suskun… Üretim yapmadan, bir yerden aldığını tüketiciye satmakla kolay kazanan bir kısım dükkancı takımı, canı sıkılınca gün boyu tembel tembel, ya dedikodu yapacaklar ya da gelip gidine sataşacaklar. Ve Faro’lar doğacak böyle böyle. Geçtiği o yerde en fazla ıslığa ve sataşmaya maruz kalan Faro, bir gün yine oradan geçişte kanıksadığı ve kesin gözüyle baktığı sataşmayla karşılaşmayınca durur bekler biraz, herkesin kendisini fark etmesini sağladıktan sonra, bu kez kendisi başlar:

– Hani ışlıh ulan, niye ışlıh çalmıyışınıj? Hepinizin…

Bu sefer ki ıslıklar, alkış yerinedir Faro’ya.
Ve Faro içindekileri dökmüş olmanın verdiği rahatlamanın sevinciyle geçip gider dükkanların arasından, ıslıklı uğurlamayla, o şanlı ve mağrur dik yürüyüşüyle.
‘Kimi deli, kimi veli’yi çağrışrıran bir örnek daha verelim Faro’dan:
Delilerin sırtından tek yanlı eğlenen toplum, onların tepkisine binde bir olsun katlanmak istemez; sataşmalardan sabrı tükenen Faro, elindeki madeni kaval ile ya da attığı bir taşla yaraladığı bir kişinin şikayetiyle karakola götürülür. Nasihatla karışık olarak sorgulamaya başlar karakol komiseri;

– Etrafa niye zarar veriyorsun? der.

Bu soruya ıslıkla karşılık verir Faro:

– Füüüyyyt

– Oğlum, sana soruyorum, cevap versene.

Her sorudan sonra ıslık çalan Faro’ya sinirlenen komiser, sert çıkar.

– Ulan, sen benimle dalga mı geçiyorsun?

Nihayet konuşmaya başlar Faro:

– Komiser beg, niye gızıyısın? Ben biy (bir) gişiyim, ışlığıma hemen siniyleniyisin; ya sana bütün Malatya heygün (hergün) ışlık çalsa ne yapansın?..

Peşin hükümle yargıya varmak niyetinde olan komiser, olaya iki yan da bakmak gerektiğini bir delinin akıl vermesinden anlayınca, bir çay ısmarlayıp içirdikten sonra, serbest bırakır Faro’yu.

Düzeysizliğin bir göstergesi de, içki sırasında ortaya çıkar ya toplumda, bir düğünde yine verirler rakıyı, iki parmağı arasındaki çay, içer ha içer Faro. Yüklenen yüklenene, geleni geri çevirecek takatta değildir. Devirir rakıyı, çay içer gibi. “Çatlamış içkiden” söylentisi yayılır kente.

Mezarında toprak çatlaması olmuş. Meğer ölmeden koymuşlar, öldü zannederek mezara da, ayılıp bu sefer havasızlıktan ölmüşmüş. Kendisini içkiyle çatlatmışlarsa, toprağı çatlatmaya hakkı olmasın mı Faro’nun? Anlayana yeten bu protesto.

Kaynak: Bilal Coşkun / Malatyaca Anı Kırıntılama

Kaynak: http://www.malatyatecde.net/
Gazeteci Enver Kalaycıoğlu’nun  bir makalesinde de Deli Tahir’i anlatır:

DELİ TAHİR

Tüccar Pazarı ve Cumhuriyet Çarşısının önemli bir ismi de Deli Tahir’dir.

Deli Tahir; uzun boylu, yeşil gözlü, takım elbiseli şık giyimli, bazen kravat, bazen de papyon takar, Avrupalı ve Amerikalı aktörlere benzerdi. Onun deli olduğunu dışarıdan tanıyanların anlamaları mümkün değildi. Sorulan sorulara tek kelime veya tek cümle ile cevap verirdi. Biraz zorlarlarsa sapıtır. Ağzına geleni söylerdi. Çok zorlama sonucu deliliği ortaya çıkardı.

Tüccar pazarı esnafı ve kuyumcular Tahir’in ihtiyaçlarını karşılarlardı. Yemesi, içmesi, kıyafeti esnaflara aitti. Onu mağdur etmezlerdi.

Tahir; çok vakurlu, kimseden bir şey istemeyen bir karakterdi. Bazen Malatya’da bazen İstanbul’da kalırdı. İstanbul’da; Kapalıçarşı Esnaflarından bazıları ona sahip çıkar onun ihtiyaçlarını karşılarlardı.

İstanbul’da ihtiyaçlarını karşılayan bir kuyumcu; bir gün Tahir’e bir miktar altını kutuya koyar paketler emanet eder. Tahir’in altınları, Van ilinde bir kuyumcuya götürmesini ister. Haydarpaşa İstasyonundan trene binecek verilen altını Van’daki kuyumcuya götürecektir. Tahir’in yanına bir miktarda yolda ihtiyaçlarını gidermesi için para verilir. Tahir Haydarpaşa’dan bindiği trende fazla kimseyle muhatap olmaz. Tuvalete bile gitse altınlar yanındadır. Uzun bir yolculuktan sonra Van’a kavuşur. Van’daki kuyumcu Tahir’i karşılar. İstanbul’dan gelen altınları alır. Tahir’in gözü önünde kutuyu açar. Kutudan taşlar çıkar. Tahir üzülür. Ağlamaya başlar. Ben tuvalete giderken bile yanımdan ayırmadım. Nasıl olur da kutudan taş çıkar. Üç gündür, uyku bile uyumadım.

Tahir büyük bir sorumluluk almıştır.3 kilogram civarındaki altını İstanbul’dan Van’a götürmüştür. Kuyumcu; İstanbul’la telefon görüşmesi yapar. İstanbul’dan gelen cevap Tahir ne yaptın beni batırdın. Beni bitirdin. Şeklindedir. Van’daki kuyumcu Tahir canın sağ olsun diyerek onu teselli eder. Yanına bir miktar para vererek İstanbul’a gönderir.

Aslında olay göründüğü gibi değildir. Tahir’e şaka yapılmıştır. Hem de çok ağır bir şaka Tahir’i günlerce üzmüştür. Tahir’e verilen altın kutusu ile benzeri olan taş dolu kutu değiştirilmiştir.

Tahir olayı öğrenir. Şakayı yapan kuyumcu, Tahir sakinleşinceye kadar dükkânına gitmez.

Yıl 1994 bir vesile ile İstanbul’a gitmiştim. Cankurtaran Öğretmen evi’nde yer bulamadım. Ya Beyoğlu Öğretmen evi’ne gidip kalacağım ya da Etiler Uygulama Oteli’nde kalacağım. Vakit saat 20.30 gibi olduğundan erindim. Sirkeci’de bir otele gidip kalmaya karar verdim. Normal standartlarda bir otele gittim. Otel girişimi yaptılar, odamı gösterdiler. Aşağıda; çay ve kahvenizi içip televizyon seyredebilirsiniz. Diyerek, otel görevlisi, görevine gitti.

Eşyamı odama yerleştirdikten sonra televizyon seyretmek, gazete okumak amacıyla otelin lobisine indim. Gazete okuyorum. Televizyon seyrediyorum. Çayımı içiyorum. Zamanımı değerlendiriyorum. Biraz sonra otelin lobisine, Deli Tahir geldi. Otelin resepsiyonuna bakan beyefendi bir hürmet gösteriyor ancak o kadar olur. Otelin diğer personelleri el pençe divan duruyor. Efendim kahveniz nasıl olsun diyorlar. Ben kenarda kaldım. Hâlbuki benim de üstüm başım düzgün.

Tahir; her zamanki gibi şık giyimli, otel personeli Tahir’i çözmeye çalışıyor. Çözemiyor. Otel personeli; Tahir’i zengin bir iş adamı veya yüksek bürokrat biri sanıyor.

Bütün iltifatları onun için yapıyor. Tahir ise her zamanki gibi, tek kelime, tek cümle konuşuyor. Bu nedenle cesaret edip Tahir’e bir şey bile soramıyorlar.

Tahir’le biraz konuşsam, Malatya’dan söz etsem Tahir’in deliliği ortaya çıkacak, hiç sesimi çıkarmadım. Hiç tanışıklık vermedim.

Sonra öğrendim ki; Tahir’e o taktiği Kapalıçarşı’da kendine destek olan dostları vermiş.

Malatya’nın delileri bile karizmatik.

Susesi… Kahvaltı ötesi bir mekân

Sadece Gündüzbey’in, Malatya’nın ve hatta bölgenin değil Türkiye’nin en
gözde kahvaltı mekânlarından biri… Ve hatta birincisi…

İlk defa gidenlerin: “Çok yer gördüm, gezdim ama böylesini görmedim!”
sözleri dökülüyor dillerinden gayri ihtiyari…

Şair ruhlu Gündüzbeyli bir “delinin”, Zekeriya Çorlu’nun, Türkiye’ye
kazandırdığı bir marka… Susesi… Kahvaltı ötesi bir mekân… Doğal kahvaltı
ürünleriyle mideye, yeşil dokusuyla göze, temiz havası ile ciğerlere, su
sesleriyle kulaklara, manzarası ile ruhlara hitap eden doyumsuz bir mekân…


 *Susesi’nin hikâyesi*

Zekeriya, Turgut Özal Tıp Merkezi’nde santral memuru… Yıllarca günde 3 bin
kişinin üzerindeki çağrılara cevap vermiş… Ama memurluk ve santral
görevlisi olmak kahramanımızı sıkmış… Girişim ruhu içinde hep canlı kalmış…
Hayalinde hep proje üretmek, bir gün herkesin kahvaltı yapmak için can
atacağı bir mekân yaratmak var…

Bundan tam 24 yıl önce ilk kazmayı vurmuş Ağcapınar mevkiindeki özel
bahçesine… Gören komşular demiş ki, “Hayrola komşu bahçeni mi yıkıyorsun,
ne arıyorsun?” Alaycı bir üslupla tabii… Zekeriya, kendisine takılanlara
hep şöyle cevap vermiş: “Hazine arıyorum!”

Memur maaşıyla işe koyulmuş… Dişinden tırnağından artırarak inşa etmeye
başlamış, yedi yıl aradan sonra tesisin tabelasını çakmış: Susesi… İlk
günler birkaç kişi gelmiş… Kazandıkça yerini büyütmüş… Sonunda adım adım
zirveye ulaşmış… Şimdi akın akın Susesi’ne geliyorlar. Ünlüsü de ünsüzü de…
Zengini de fakiri de… Susesi, zamanla, Malatya’yı tanıtmak amacıyla şehre
gelenlerin; Belgeselciler, TV yapımcıları, gezginler, yemek uzmanlarının
uğrak yeri olmuş…

Şimdi kendisine zamanında “deli” diyenler mesire yeri açmaya başlamış…
Susesi’nden sonra açılan mesire yeri sayısı 26’yı bulmuş… Şimdi siz karar
verin bizim Zekeriya deli mi yoksa veli mi?

· *Yemeklik değil sanki seyirlik*

Sofra mükemmel… Balından kaymağına, reçelinden peynirine her ürün doğal ve
organik… Market ürünlerinin hiç birini tesisine sokmuyor. Krallara layık
sofra karşısında bizim İsmail az daha küçük dilini yutacaktı… Yemeklik
değil seyirlik sanki…

Zekeriya yanımıza oturdu… Sofraya kendi kaleme aldığı şiirlerle ruh ve
canlılık kattı, Susesi’nin hikâyesini anlattı. Kahvaltı bahane sohbet
şahane… Susesi, Zekeriya’nın şiirleri, türküleri, hikâyeleri ile bambaşka
bir anlam kazanıyor. Çoooook uzak diyarlara yelken açıyor, kahvaltı
masasından bulutlar ülkesine göç ediyorsunuz.

Kahvaltı mı? Sırası mı şimdi çay doldurmanın? Çay buz gibi olmuş, getir
oğlum yeni bir demlik!

· *Şiir eşliğinde kahvaltı*

Susesi… Sadece kahvaltı mı?

Zekeriya’nın sesi… Şiiri ve hikâyeleri…

Sırf Zekeriya’yı dinlemek için bu olağanüstü mekâna uğrayın…

“Üç ses çok hoştur” deyimi meşhurdur… Su sesi, para sesi ve kadın sesi…
Ancak bizim Zekeriya yıllardır hep su sesinde kalmış… Su sesini bozmamak
için para sesine ve kadın sesine kulak vermemiş…

Yani sizin anlayacağınız Gündüzbey’deki “Susesi” hâlâ su sesi…

Alişan Hayırlı

Fotoğraflar:
https://plus.google.com/photos/101145246694409080174/albums/6069559629797373217

Kayısı bahçelerine gökdelen diken uzaylılar var aramızda!

Gündelik hayatımızı, aksayan bütün yönleri ile, güzellikleri ve bakteri üreten tarafları ile konuşmamız gerekiyor.

Gündelik hayatımızı bugün mekan üzerinden konuşalım.

Son yıllarda AK Partili yetkililerin, yatay şehirler inşa edeceğiz söylemi de bize yol açsın.
Mekana dair kafa karışıklığını Tanzimat modernleşmesi ile başlatabiliriz.
Tanzimat modernleşmesi yeni bir zamana girişin eşiğidir ve daima zamanın yenileşmesi mekânsal yenilikleri de peşi sıra sürükler.
Tanzimat modernleşmesinde Müslüman saati mahallede kalmıştı, mahalle terk edilip apartman dairelerine yerleşilirken dahil olunan zaman alafranga saat idi.
Şimdi bunları hangi zamanda konuşuyoruz?
Türkiye insanı bir gayret apartmanları da mahalle iklimine çevirdikten sonra, mahalleden kaçmak isteyenler için rezidansların inşa edildiği, ufuk çizgisinin site sakini olmak üzerinden çekildiği bir zamanda konuşuyoruz.
Zaman, salt alafranga zaman değil artık aynı zamanda dijital.
Tanzimat’tan bu yana ne istediğimizi hiç bilmedik.

Mevcut olanı istemiyorduk. Muhayyelin peşindeydik, ne ki hayal ettiğimizin peşi sıra nelere maruz kalacağımıza dair ufacık bir tefekkür bahsinden, kendimizi her defasında özgür kılmayı başardık.

Konuyu Tanzimat’tan başlatınca bu güne gelemeyeceğimi zannettiniz.

Hayır derhal bu güne geleceğim.
Hatta her konuyu İstanbul üzerinden tartışma alışkanlığını da bir kenara bırakıp, mesela Malatya üzerinden iz sürmeye çalışacağım.

Konumuz, Malatya’yı Malatya yapan kayısı bahçelerinin imha edilip yerlerine Tokivari binaların dikilmesi.

Bir kaç ay önce Malatya’da idim. Bizi gezdiren rehberimiz şimdi üzerinde onar katlı Tokivari binaların olduğu evleri göstererek, Buralar hep kayısı bahçesi idi dedi, ciğerini yakan ah eşliğinde.

Yerinde yellerin değil, evlerin estiği eski kayısı bahçelerini hatıralarıyla yad eden mihmandarımız, bu toprağı müteahhitlere satan ‘köylü’lere verip veriştiriyordu.

BİR DAKİKA!

Köylünün kayısısı para etmeyecek. Köylü orada kayısı üretmeye devam edecek. Üzerindeki toprak bire bin veren bir verimlilikte olacak, ama orada yaşayan insanların ayaklarına gelen nimeti teperek, eskisi gibi yaşamaya devam etmelerini bekleyeceğiz.

Kim bekliyor bunu?
Hepimiz!
Olana bitene nostaljik hüzün ile bakan ah ah buralar bir zamanlar hep bostandı diye cümleye başlayan herkes …
Buralar hep bostan iken sen neredeydin? Ne yapıyordun? Şimdi ne yapıyorsun?

Malatyalı mihmandarımız üzerinden anlatmaya devam edeyim konunun ateşli kısmını.

Mihmandarımız nostaljik bir hüzünle anlatıyor kayısı bahçelerinin baharlarını ve kayısı çiçeklerinin rayihasını. Buralardan geçmeye kıyamazdınız diyor sonra başlıyor toprağını satanlara söylenmeye. O böyle söylenirken nihayet karşımıza bir kayısı bahçesi çıktı. Kocaman bir tarla düşünün. Tarlanın içinde gecekondu şeklinde bir iki ev.

İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Hepimiz güzel, daha güzel, en güzel evlere çıkmak için çaba sarf edeceğiz. Her üç yılda bir yeni bir ev almanın hayalini kuracağız. Nihayet rüyalarımız gerçekleşti diye taşındığımız ev, reklam filmlerine, dizi filmlerin ev sahnelerine sadece üç beş yıl dayanacak yuvamızı hızla ‘yer’ e dönüştürüp, yeni bir konut reklamının peşi sıra sürükleneceğiz. O reklamlarda çocuklar kullanılacak mesela hiç ses etmeyeceğiz. AMA! Birilerinin, bir yerlerde, bizim çocukluğumuzdaki gibi tevazu içinde mutmain bir kalp ile yaşıyor olmasını umacağız.

Kura çektik bize dünyalık diğerlerine ahiret bilinci çıktı diye bir ‘iş bölümü/hayat taksimi yapacağız.

Nereden? Başkalarının yapacağı fedakarlık üzerinden.

Nitekim rehberimiz gün boyu devam eden konuşmalarımızın bir yerinde şehir dışında okuyan çocuklarından bahsettikten sonra eşi ile kendisine 220 metre kare evin büyük geldiğini, bir önceki konuşmalarından bağımsız olarak söyleyiverdi.

Yanlış anlaşılmasın Malatya’nın sokak ve caddelerini bizim için aşina kılan, mihmandarlık yapan beyefendiyi eleştirmek için yazmıyorum bu satırları. Sadece bir örnek üzerinden kafa karışıklığımızı daha net olarak görebileceğim için onun söylemini merkeze alıyorum.

Bu kafa karışıklığı her birimizde, başka bir sahnenin ışıltısı altında görünürlük kazanıyor. Nitekim bu satırların yazarının dahi kendini suçüstü yakalamışlığı çoktur.

Meselenin bireylerde tecelli eden kısmı böyle.

Gelelim Hükümet politikaları bahsindeki görüntüsüne…

AK Partili yöneticiler her vesile ile yatay şehirler kurmaktan bahsediyorlar. İyi de bu dikey şehirleri on yıldır kim kurdu?

Anadolu’nun en verimli ovalarına hücüm tankı gibi hizalanmış bu binaları kim dikti?

TOKİ bir başarı hikayesi olarak başımızın üstünde idi! TOKİ hakkında eleştiri cümlesi kurmaya kalkan cümlesini kuramaz oluyordu da, sonra ne oldu!

Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik Kültür Bakanlığının kültür politikası olmaması gerektiğine inandığını söyledi. Çalıştaya katılan Sayın Mehmet Doğan Kültür politikasının olmadığını söylemek de bir kültür politikasıdır dedi.

Kültür Bakanlığının ‘müdahaleci’ bir tavrının olmaması gerektiğine canı gönülden inananlardanım. Lakin tarihi mekanları, şehirlerin kendine mahsus dokusunu korumak Kültür Bakanlığı’nın en birincil görevidir.

Yazıya Malatya örneğinden başladığımıza göre oradan bitirelim. İnsanların onca zor hayat şartları içinde yaşarken ve müteahhitler onlara milyonlarca lira teklif ederken, onların bu tekliflere kayıtsız kalarak sırf aramızdan bazılarının nostajik duygularına eşlik etsin diye o mekanların başında bekçi niyetine dikilmesini bekleyemeyiz.

Ya ne yapacağız?
Malatya’da kayısı bahçelerine, başka şehirlerde oraya özgü mekanlara, müteahhitlerden önce sahip çıkıp o dokuyu korumak üzere, yerel yönetimler ile Kültür Bakanlığı’nın iş birliği ile gerçekleştireceği mekan politikalarına ihtiyacımız var.

Kültürün bir yüzü bireye bakar, bir yüzü politika üretenlere.

Velhasıl kimse bu top eskidi diye ötekinin çöplüğüne atmasın. Bu topu eskiten kimimizin ayakları, kimimizin gözleri.

Fatma Barbarosoğlu

                                                 

Vadim o kadar yeşildi ki

Bir Malatyalı neden Karadeniz’e, Akdeniz’e ya da Ege’ye mahkûm olsun… Yeşille kaplı, gür suların aktığı, şelalelerin süslediği vadilerde yürümek için illa Karadeniz’e mi gitmek gerekiyor?

Yüce Allah’ın yarattığı kâinatın her köşesinde farklı güzellikler hâkimdir. Gezenler, arayıp duranlar ve kalp gözü açık olanlar için tadı çıkartılacak mekânları bulmak zor değil…

İşte böyle bir güzellik, Darende’de gizli…

Saklı cennetlerden biri Günpınar Şelalesi’nin arka tarafında bulunuyor.

Herkes yaklaşık 40 metreden, üç kademe halinde göle düşen şelaleyi bilir. Gider, alttan bakar, bu muhteşem güzelliği temaşa eder, çayını içer ya da yemeğini yer geri döner. Hâlbuki, Günpınar Şelalesi, arka planda muhteşem güzellikleri saklayan son noktayı oluşturuyor.

Peki, bu saklı cennete yolculuğumuz nasıl başladı?

Darende ve Malatya aşığı, gönüllü faaliyetlerin kıdemlisi, sevgili dostum Bekir Sözen uzun zamandan beri Günpınar Vadisi’ni gezmekten bahsedip duruyordu. Artık o tarihi gün geldi çattı. Beni nasıl bir güzellikler zincirinin beklediğinden habersiz, sanki normal ve sıradan bir mekânı gezmeye gidiyormuşuz gibi hazırlandık.

Hazırlık gerekiyor.

Ayağınızda bir lastik ayakkabı, şalvar tipli bir pantolon, eski bir gömlek ya da tişört, kalın bir çorap giymeniz gerekiyor. Yanınıza başka hiçbir şey alamazsınız, ne bir çanta, ne bir gözlük (Ki ben gözlüğümü kaybettim vadide) ne telefon ne de fotoğraf makinası… Hiçbir şey… Peki o zaman resimleri nasıl çektik?!

Makinamızın suya düşmesini göze aldık. Canımızdan daha çok koruduk, iki kişi olduğumuz için birimiz suya batarken diğerimiz makinayı tuttu. 50 defa ayağımız kaydı suya gömüldük, ama yine de bayrağı yere düşürmedik, pardon fotoğraf makinasını… Öyle olmasaydı siz bu kartpostal değerindeki resimleri görebilir miydiniz?

Neyse Bekir abi ile beraber düştük yola…

Önce araçla Günpınar Şelalesi’ne geliyorsunuz, fakat şelaleye girmeden, Elbistan yolu üzerine devam ediyorsunuz. Birkaç kilometre sonra asfalt yoldan çıkıp, sağ tarafa dönüyorsunuz, toprak yola… 4-5 kilometre daha gittikten sonra araçtan iniyorsunuz. Demek ki şelaleden toplam 8 kilometre sonra yürüyüş noktasına ulaşıyorsunuz.

Araçtan indik.
Ovanın tam ortası…
Kupkurak bir yer.
Ne bir su var, ne bir dere…
Güneş beynimize vuruyor.

İçimden dedim ki, “Bekir abi galiba kafayı yemiş, hani nerede bu dere?”

Sardı beni bir merak… Neyse, bunda da bir hayır vardır dedik ve sabırla yürümeye başladık.
Kurumuş otların arasından, dikenlerin bacaklarımızda açtığı küçük yaralara aldırmadan ilerliyoruz.
100 metre kadar ileride küçük bir yeşillik gördük, aaa bir de ne görelim, küçük bir su kaynağı… Azıcık azıcık, tembel tembel akıyor.

Dedim, “Koskoca Günpınar Şelalesi’nin suyu bu kadarcık mı?”

Sabır yok bende… İstiyorum ki hemen karşıma gürül gürül akan dereler çıksın.

Biraz daha yürüdük, bir pınar daha, biraz daha yürüdük bir pınar daha, aşağı indikçe pınar pınar pınar…

Birden ruhumuz şenlendi… Ölüm sonrası hayat gibi…

Bir anda, kupkuru bir bölgede, ansızın önümüze gürül gürül akan bir dere çıktı, ne zaman, nasıl çıktı anlayamadık!

Bu Allah’ın bir mucizesi… Büyük bir nimet! Akıl sır ermez!

Dudaklarımıza şükür ve dua, elimizde makine, ilerlemeye başladık. Artık dere o kadar coştu, yeşillikler o kadar arttı ve vadim o kadar güzelleşti ki, Bekir abi hakkında suizanda bulunduğum için utandım.

Artık beni tutana aşk olsun…

Derenin kollarına bıraktım kendimi… İster sürüklesin, ister bir kayaya çarpsın, ister bir şelale gölünde döndürüp dursun, isterse tatlı ve soğuk suyun içinde boğsun!

Dünya hayatı bitmiş, sırat köprüsünden geçmiş, imtihanı kazanmış da sanki cennet kapıları açılmış bize… Birden aklıma cenneti tasvir eden ayetler geldi:

İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: “Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir” derler ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem onlar orada ebedî kalacaklar. (BAKARA/25)
Astarları atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin de devşirmesi yakındır. (RAHMAN/54)
İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır. (RAHMAN/50)
Kuşkusuz takva sahipleri gölgeler altında ve pınar başlarındadır. (MÜRSELAT/41)
Bu orada bir pınardır ki, adına “selsebil” derler. (İNSAN/18)
İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır. (RAHMAN/48)
(Bu cennetler) yemyeşildirler. (RAHMAN/64)

****************

Vadiyi iki ayaklı bir insan değil de sanki bir kelebek gibi uçarak gezdik. Kayaların yolumuzu kapadığı yerlerde alttan yüzerek geçtik, yüksekten akan şelalelerin üzerinden atladık, ağaç kütüklerinin üstünden bir tavşan gibi atlayarak geçtik, kimi zaman dağlara patika yollara çıktık, güvercinlerin yuva yaptığı kayaların üstünden uçurum kenarlarından bir kartal gibi süzülerek ilerledik, bir yamaçtan bir yamaca fişek gibi zıpladık, uçtuk, yuvarlandık, düştük, kalktık…
Hem suyunu içtik hem de suyunda yüzdük…

Ruhumuzu özgür bırakarak, hiçbir tehlikeye aldırmadan… Kana yavaş yavaş karışan bir uyuşturucu gibi her bir şelale ve göl bizi kendimizden geçirdi.

Aklımız başımızdan gitti.

Akıllı olsaydık bu zevki tadamazdık.

Akıllılar şehirde para kazanıyor. Kaybettikleri ruh sağlıklarını ve sekineti (iç barış ve huzuru) kazanmada harcamak için… Ne tuhaf değil mi?

Aldırma gönül aldırma, sen vadinde gezmene bak!

Dünyalık değerlere göre toplam iki kilometrelik vadiyi, beş saatte bitirdik. Ama gelin bir de bize sorun, uhrevi olarak sayılara sığmayan bir mutluluk ve haz yaşadık.

Yüce Allah’ın biz fakir ve aciz kullarına sunduğu bu muhteşem güzellik karşısında sadece ve sadece dilimizden iki kelime döküldü: “Allah’u Ekber!”

Sürgün hayatı yaşayan biri için, Yüce Allah acaba hangi iyilik ve ibadetim için bana bu güzellikleri armağan etti?

Bilemiyorum.

Hak etmediğim bir mükâfatı kazanmanın mahcubiyeti ile Günpınar Vadisini baştan sona gezdik, şükürler olsun Yüce Allahımıza…

Turun bitiminde, tabiat ayetlerini bize sunan Allah’a secde ederek, şükranlarımızı sunuyoruz. Sonra da Belediye Başkanı Süleyman Eser’e, Başkan Yardımcımız Durmuş Doğan’a, Özel Kalem Müdürü Aslan Tektaş’a ve tabi ki rehberimiz Bekir Sözen’e teşekkür ederek sizleri muhteşem manzaralarla başbaşa bırakıyoruz.

Alişan Hayırlı

facebook.com/alisan.hayirli

Tecde’de bir sonbahar günü

Tecde, Malatya’nın üzerine şiirler yazılan müstesna bir beldesiydi. “di” diyorum çünkü artık değil… Münir Erkal, Cemal Akın ve Yaşar Çerçi adlı belediye başkanları tarafından katledildi, beton yığını hale getirildi.

Hâlbuki ki, bundan tam 70 yıl kadar önce, Malatya’da öğretmenken Tecde’yi şöyle anlatmıştı büyük bayrak şairi Arif Nihat Asya;

Pembem, yeşilim, tadım, kokum müjde benim…
Altın yemişiyle dalları secde benim…
Diller derler ki: “Malatya’nın gözbebeği”
Yaz kalbine ey yolcu, adım Tecde benim.

Maalesef basiretsiz ve kifayetsiz belediye başkanlarının elinde Tecde Malatya’nın beton yığını haline geldi. Sadece yeşil, meyve, ağaç yok olmadı, Tecde sıradan bir tarım arazisi değildi, Malatya’nın kültürünü, geçmişini, geleneğini, hafızasını temsil ediyordu. Aspuzu olarak bilinen Yeni Malatya’nın kalbiydi, mesire yeri, eski Malatya örf ve adetlerinin yaşatıldığı tarih hazinesiydi.

Bu sabah bisiklete “atlayıp” Tecde yollarına düştüm, biliyorum yine hüzünlenecek, yine beton yığını tarafından kuşatılmış Malatya’nın gözbebeğini görüp ağlayacaktım. Kim bilir belki birkaç kırıntı kalmıştır, sonbahardan bir kare eser bırakmışlardır diye yollara attım kendimi… Beddua ede ede gezdim Tecde’yi… Biraz daha kurumuş, biraz daha betonlaşmış ve biraz daha can çekişiyordu Tecde… 

Öldü ölecek.

Komada…

Cenazesini kaldıracağız yakında…

Tecde’nin ruhuna Fatiha okumaya az kaldı.

Cenazesi nereye gömülecek acaba?

Büyük ihtimalle Şehir Mezarlığı’na defnederiz.

Çünkü Tecde’yi gömmek için Tecde’de yer kalmadı.

***

Cuma namazlarını kıldığım mütevazı, küçük ve eski bir cami olan Kozkökü Camii’nin bulunduğu sokaktan başladım sonbahar turuna… Merhum Hayrettin Abacı da bu sokakta oturuyordu. Nasır hoca camiden ayrılmış, Cami öksüz kalmış…

Sokakta sanki taziye havası var. Kimsecikler yok, yıkılmayı bekleyen evlerden başka, bir de kendisine yiyecek aramak için beyhude dolaşan sahipsiz birkaç kedi…

Bedenimi okşayan tatlı bir rüzgâr esiyor, sararmış yapraklar dalından kopuyor, yerdeki kurumuş yapraklar rüzgârın önünde sürüklenip gidiyor. 

Belediye Başkanlarının suikastına kurban giden Tecde’de hiçbir hayat belirtisi yok.

Yıkık dökük eski evlerin arasından hızla aşağı doğru inerken burnuma keskin bir ekmek kokusu çarptı.

Durdum.

Bisikletten indim.

Eski ve yıpranmış tahta kapıyı hiç korkmadan vurdum.

İzin isteyip içeri girdim.

O da ne!

Tecde’nin son müdavimleri, mahallenin kadınları toplanmış sacda yufka ekmeği pişiriyor.
İnanılır gibi değil…

Beton binalara inat, ocağı yakmışlar, dumanı tüttürmüşler, keskin ekmek kokusunu etrafa yaymışlar. Çoğu beni tanır, oturdum, Gündüzbey şivesiyle “gı”lı “la”lı” sohbet ettim, fotoğrafımı çektim, ekmeğimi de aldım yoluma devam ettim.

Az gittim uz gittim, biraz ileride durup gazelle örtülmüş bir sokak fotoğrafı çektim.

Birden yaşlı bir adam, bahçe kapısını açıp, “Ne arıyorsun burada?” dedi. Neyse ki, bu nur yüzlü adam Söğütlü Cami civarında tespih yapıyormuş, gözüm bir yerden ısırmıştı zaten: Şahin Amca… 81 yaşında, ayaklarından ameliyat olmuş, iki çitilin dibinin bellenmesi lazımmış, Allah beni göndermiş… 

Belimi yaptım, organik (hiç ilaç atılmamış) elmamı da aldım vedalaştım. Yukarı, Barguzu camiinin alt sokağından dönüp tekrar turuma başladığım yere döndüm.

İşte size bir Tecde günlüğü…

Belki bu sene son turum olacak, belki ben bir dahaki sonbahara yetişemeyeceğim, belki de Tecde can verip gidecek. Bu fotoğraflar çocuklarımıza, torunlarımıza miras kalacak. 

Artık Tecde sadece anılarda ve fotoğraflarda yaşayacak, Tecde’yi yok edenler ise hep beddualarla anılacak.

Alişan Hayırlı

Malatyalı Aşhan Ananın Oğluna Mektubu

Çağam İrecep;

Gadan alır, gözünü yerim. Biz seni çoh ösgedik, sen bizi heder ettin. Bu mektupta sana çoh sözüm var bizim pegin bitişiğindeki pegin sahabısı hozzik Şaben papur yolunda ganereye giderken tomofile çarpmış, yere debelenmiş, arnının çatına daş girmiş. Oğlu heyirsiz Mahmıt loynan eve getirmiş, mabeyine döşek serip Şabeni uzatmışlar. Duz çevirdiler, gurşun tökdürdüler, hah ölür dedi ama dert bile yapışmadı Şabene. Evveli gün aminle bi godafa mişmiş dutup Şabeni sormaya gettik. Şaben yerde debelenirken sakkosu yırtılmış, gopçaları tökülmüştü. Sakkosunu yudum gopçalarını tikdim, cıncılı gibi ettim… Şabenin canı marhuta,pıtpıt, isot gızartması istiymiş, yapdım, yedirdim ama hora geçdiğini de zannetmiyim…

İrecep geçen hafta pohlu cegetten vurdum, gavur hamamına geddim. Hamam havletti, şendik yohdu, bi gözel yundum, arındım. Eve geldim canım bi şovra istedi. Bi şovra vuram dedim, kevgürü bulamadım. sonra hatırladım, takadaydı…

Çağam boynumdan bi hap bozdurdum, gardaşın bana bi gözel zıbınlıh aldı, günecenin altında sındıynan kestim, biçtim, tikdim sındıkçıya goydum,alem çatladı…

Çağam hıznada şare gavururken, gakırdah tenekesini açık unutmuşum, içine sıçan düşmüş, bi teneke gakırdah efin tefin oldu getti.

Çağam bizim derhatlenme yerindeki delikten içeriye hozelek giriyi, heç irahatımız galmadı.

Geçenlerde bacıngil bize gelmişdi. Bacının ufak oğlan çapa çapa daşlığa girdi, sırptı, sırtı guylu yere çahaldı,bacının aklı gitti, çağa gorhudan ağlıya ağlıya çıtladı. Neysemki dedenin göncüğünde acık gızamığ şekeri varmış. Verdi de çağanın sesi kesildi. Bi daha da sırpıncah yerde çapmak neymiş, örgendi…

Çağam dünegün guymah yapmışdım, İrecep bunu severdi dedim,boğazımdan geçmedi. Bıldır aldığımız tavuğun altına on yumurta goyup pinde gurka yatırdım. Bi sürü cücügümüz oldu, görsen aklın çıhar.

Çağam dün gece böyükanan ayak yoluna giderken,pisiğin manuğu damın ayahcağından üsdüne hoplamış, gorhudan böyükanan altına gaçırmış, bu sabah tumanını yıhadım, tuman nezelmiş, iler tutar yeri galmamış, liyme liyme oldu elimde kaldı. Gel şimdi böyükanana laf anlat. Bizim sarı inekte guzuladı guzulayacak. İzin alır da gelirsen ağuz yemeğe yetişirsin işallah, havalar çoh gözelleşti,çigdem eşkın pepeguş çıhtı. Bu hafta dağa kenger toplamaya gidecem.

Çağam sana gız bahmaya başladık. Geçenlerde Çarmuzu’da iyi biri var dediler, iki kök nahna alma mahanasıynan gidip gızı gördük. Gızı şöyle bi çala gördüm, boyu posu eyi de azıcığ zayıf. Yengen hamamda görmüş “vallah bacım bedürük gibi gız, acıh tavlanırsa köşe yastığı gibi olur.” dedi ama, biliysinki yengeninde bi sözü bi sözünü tutmaz. Acığ daha düşünek hele… Güççük bacın İmmihan’a şerbet içecektik. Yanıyumruların Hınız Azzet gelip nişanı attıklarını söyledi. Dert yapışasıcalar, torpağıma gidesiceler, pegine pancar ekilip gözüne Maraş gatranı çekilesiceler, gidip gızımı kesmişler.Gızımın elinden iş gelmezmiş de,gözel değilmiş de…Bi sürü laf…

Gızımın ay gibi yüzü, ceylan gibi gözü bedürük gibi golları var. Yanağları gelelli elması gibi yanıyı…

Çağam biliymisin. Bacın yigirmiyedi çeşit küfte mi yapmıyı, mişmiş mi yarmıyı, bulgur mu gaynatmıyı, inek mi sağmıyı, tut mu toplamıyı, bastıh mı sermiyi, degirmana mı gahmıyı?…

Yerişip yetmeyesiciler, bu kadar yalanı nasıl uydurmuşlar.

Kahtalı Abuzer, Besnili Vakkas, Antepli Ökkeş, Aşağışeherli Hacıbayram, Çırmıhtılı Ali Seydi, Çarmuzulu Vahap, Adafılı Yakup azmı istediler bacını da vermedik. Bu Cumaliye de pavruka da çalışıyı, gız uzağa getmesin diye verimkar olduğ. Onu da gözleri götürmedi, gidip gızımı kesdiler torpah başlarına, heç de almasınlar gızımı, onu mu dert edecem. Benim gızım Gediklilere layık Allah’ıma şükür.

Hepsine dert yapışsın, iki gözleri bi delikten çıhar da sesleri Gorucuk dan gelir işşallah…

Kesdane kebab, acele cevap!

Anan Aşhan