Etiket arşivi Said-i Nursi

ileŞiir Antolojim

Sâni’-i Kerîm, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor.

On Yedinci Söz

Bu söz, iki âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.

Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerîm ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrâyin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük büyük, ulvi süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’amattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir.

Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıtalara taksim ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hattâ bir cihette her bir günü, her bir kıtayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvi bayram yapmıştır.

Ve bilhassa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki akıl tarifinden âcizdir.

Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki ism-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil ism-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise وَسِعَتْ رَحْمَتٖى كُلَّ شَىْءٍ rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki:

Sâni’-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor. Ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.

Hem o Rahman’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor. Ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.

Öyle de sair zîruh ve hayvanatın dahi kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde ve evamir-i Sübhaniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler belki memnun olsunlar.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun ve müptela olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir halet verir. Kendi insaniyeti dalalette boğulmayan insan, o haletten istifade eder. Rahat-ı kalp ile gider. Şimdi, o haleti intac eden vecihlerden numune olarak beşini beyan edeceğiz.

Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı manasını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.

İkincisi: İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbaplardan yüzde doksan dokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için o ciddi muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor.

Üçüncüsü: İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği, bazı şeylerle ihsas ettirip hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimi bir şevk veriyor.

Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine nur-u iman ile gösterir ki mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahman’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.

Beşincisi: Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek manasız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve ispat eder ki:

Dünya, bir kitab-ı Samedanîdir. Huruf ve kelimatı nefislerine değil belki başkasının zat ve sıfât ve esmasına delâlet ediyorlar. Öyle ise manasını bil, al; nukuşunu bırak git.

Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrefatını at, ehemmiyet verme.

Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmanın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Bâki’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

Hem bir misafirhanedir. Öyle ise onu yapan Mihmandar-ı Kerîm’in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma; çık, git. Herzekârane fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma.” gibi zahir hakikatlerle dünyanın içyüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin her şeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir.

İşte Kur’an, şu beş veche işaret ettiği gibi başka hususi vecihlere dahi âyât-ı Kur’aniye işaret ediyor.

Veyl o kimseye ki şu beş vecihten bir hissesi olmaya…

***

On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı

(Hâşiye[1])

Bırak bîçare feryadı, beladan gel tevekkül kıl!

Zira feryat, bela-ender, hata-ender beladır bil!

Bela vereni buldunsa atâ-ender, safa-ender beladır bil!

Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

Ger bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena-ender hebadır bil!

Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!

Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.

O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.

Hudâbin isen o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde

Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

Demek, terki gerektir her iki halde bu dünyada.

Terki demek: Hudâ mülkü, onun izni, onun namıyla bakmakta.

Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.

Eğer nefsine talip isen çürüktür hem temelsiz de.

Eğer âfakı ister isen fena damgası üstünde.

Demek, değmez ki alınsa çürük maldır hep bu çarşıda.

Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.

***

Kalbe Farisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcat

هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِسٖى

Yani bu münâcat, kalbe Farisî olarak tahattur ettiğinden Farisî yazılmıştır. Evvelce matbu olan Hubab Risalesi’nde dercedilmişti.

يَارَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مٖيكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمٖى دٖيدَمْ

Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihat-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Manen bana denildi ki: “Yetmez mi dert, derman sana.”

دَرْرَاسْتْ مٖى دٖيدَمْ كِه دٖى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْتْ

Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdadımın bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi.

Hâşiye: İman, o vahşetli mezar-ı ekberi, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbap gösterir.

وَ دَرْ چَپْ دٖيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْتْ

Sonra soldaki istikbale baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbal ise emsalimin ve nesl-i âtinin bir kabr-i ekberi suretinde görünüp ünsiyet değil belki vahşet verdi.

Hâşiye: İman ve huzur-u iman, o dehşetli kabr-i ekberi sevimli saadet saraylarında bir davet-i Rahmaniye gösterir.

وَ اٖيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْتْ

Soldan dahi hayır görünmediği için hazır güne baktım. Gördüm ki şu gün, güya bir tabuttur. Hareket-i mezbuhanede olan cismimin cenazesini taşıyor.

Hâşiye: İman, o tabutu, bir ticaretgâh ve şaşaalı bir misafirhane gösterir.

بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَۀِ مَنْ اٖيسْتَادَه اَسْتْ

İşbu cihetten dahi deva bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki o ağacın tek meyvesi, benim cenazemdir ki o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor.

Hâşiye: İman, o ağacın meyvesini cenaze değil belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzet olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.

دَرْ قَدَمْ اٰبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْتْ

O cihetten dahi meyus olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki aşağıda ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı.

Hâşiye: İman, o toprağı rahmet kapısı ve cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.

چُونْ دَرْ پَسْ مٖينِگَرَمْ بٖينَمْ اٖينْ دُنْيَاءِ بٖى بُنْيَادْ هٖيچْ دَرْ هٖيچَسْتْ

Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki esassız, fâni bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti.

Hâşiye: İman, o zulümatta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, manasını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücudda bırakmış mektubat-ı Samedaniye ve sahaif-i nukuş-u Sübhaniye olduğunu gösterir.

وَ دَرْ پٖيشْ اَنْدَازَۀِ نَظَرْ مٖيكُنَمْ دَرِ قَبِرْ كُشَادَه اَسْتْ

وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ بَدٖيدَارَسْتْ

Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki kabir kapısı, yolumun başında açık görünüp onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor.

Hâşiye: İman, o kabir kapısını, âlem-i nur kapısı ve o yol dahi saadet-i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden dertlerime hem derman hem merhem olur.

مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارٖى چٖيزٖى نٖيسْتْ دَرْ دَسْتْ

İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil benim elimde bir cüz-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki ona dayanıp onunla mukabele edeyim.

Hâşiye: İman, o cüz-i lâyetecezza hükmündeki cüz-i ihtiyarî yerine, gayr-ı mütenahî bir kudrete istinad etmek için bir vesika verir ve belki iman bir vesikadır.

كِه اُو جُزْءْ هَمْ عَاجِزْ هَمْ كُوتَاهُ و هَمْ كَمْ عَيَارَسْتْ

Halbuki o cüz-i ihtiyarî denilen silah-ı insanî hem âciz hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez, kesbden başka hiçbir şey elinden gelmez.

Hâşiye: İman, o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip her şeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüz’î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi.

نَه دَرْ مَاضٖى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذْ اَسْتْ

Ne geçmiş zamana hulûl edebilir ne de gelecek zamana nüfuz edebilir. Mazi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime faydası yoktur.

Hâşiye: İman, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp kalbe, ruha teslim ettiği için maziye nüfuz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü kalp ve ruhun daire-i hayatı geniştir.

مَيْدَانِ اُو اٖينْ زَمَانِ حَالْ و يَكْ اٰنِ سَيَّالَسْتْ

O cüz-i ihtiyarînin meydan-ı cevelanı, kısacık şu zaman-ı hazır ve bir ân-ı seyyaldir.

بَا اٖينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اٰشِكَارَه نُوِشْتَه اَسْتْ

دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ

İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir halde iken; kalem-i kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller aşikâre bir surette yazılmıştır, mahiyetimde dercedilmiştir.

بَلْكِه هَرْ چِه هَسْتْ ، هَسْتْ

Belki dünyada ne varsa numuneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.

دَائِرَۀِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَۀِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگٖى دَارَسْتْ

İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir.

خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نٖيزْ رَسَدْ

دَرْ دَسْتْ هَرْچِه نٖيسْتْ دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْتْ

Hattâ hayal nereye gitse ihtiyaç dairesi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir.

دَائِرَۀِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَۀِ دَسْتِ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْتْ

Halbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.

پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْتْ

Demek fakr u ihtiyaçlarım, dünya kadardır.

وَ سَرْمَايَۀِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْتْ

Sermayem ise cüz-i lâyetecezza gibi cüz’î bir şeydir.

اٖينْ جُزْءْ كُدَامْ وَ اٖينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْتْ

İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen hâcet nerede? Ve bu beş paralık cüz-i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübayaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.

پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اٖينْ جُزْءْ نٖيزْ بَازْ مٖى گُذَشْتَنْ چَارَۀِ مَنْ اَسْتْ

O çare ise şudur ki o cüz-i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irade-i İlahiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenab-ı Hakk’ın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır. Yâ Rab! Madem çare-i necat budur. Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.

تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگٖيرِ مَنْ شَوَدْ رَحْمَتِ بٖى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْتْ

Tâ senin inayetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem tâ senin rahmetin, fakr u ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.

اٰنْ كَسْ كِه بَحْرِ بٖى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْتْ اَسْتْ

تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اٖينْ جُزْءِ اِخْتِيَارٖى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْتْ

Evet, her kim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa elbette bir katre serap hükmünde olan cüz-i ihtiyarına itimat etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.

اَيْوَاهْ اٖينْ زِنْدِگَانٖى هَمْ چُو خَابَسْتْ

وٖينْ عُمْرِ بٖى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْتْ

Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider.

اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْتْ اٰمَالْ بٖى بَقَا اٰلَامْ بَبَقَا اَسْتْ

Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan, zevale mahkûmdur. Süratle gidiyor. Hane-i insan olan dünya ise zulümat-ı ademe sukut eder. Emeller bekasız, elemler ruhta bâki kalır.

بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ وُجُودِ فَانٖى خُودْرَا فَدَا كُنْ

خَالِقِ خُودْرَا كِه اٖينْ هَسْتٖى وَدٖيعَه هَسْتْ

Madem hakikat böyledir, gel ey hayata çok müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile müptela bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlık’ın yolunda feda etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücud bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia ve emanettir.

وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ

اَزْ اٰنْ سِرّٖى كِه ، نَفْىِ نَفْىْ اِثْبَاتْ اَسْتْ

Hem onun mülküdür hem o vermiştir. Öyle ise minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et tâ beka bulsun. Çünkü nefy-i nefiy, ispattır. Yani yok, yok ise o vardır. Yok, yok olsa var olur.

خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مٖى خَرَدْ اَزْ تُو

بَهَاىِ بٖى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْتْ

Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki hem mükemmel bir surette verecektir. Öyle ise ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap. Tâ beş hasaretten kurtulup beş rıbhi birden kazanasın.

Said-i Nursî

ileŞiir Antolojim

Âhirzaman fitnesinde açlık, ehemmiyetli bir rol oynayacak

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bugünlerde, Risale-i Nur talebeleri hesabına gayet ehemmiyetli, endişeli bir sual-i manevî kalbime ihtar edildi. Sonra anladım ki, ekser Risale-i Nur talebelerinin lisan-ı halleri bu suali soruyor ve soracaklar. Birden bir cevap hatıra geldi. Feyzi’ye söyledim. Dedi: “Hiç olmazsa icmâlen kaydedilsin.”

Endişeli sual: Bu âhirzaman fitnesinde açlık, ehemmiyetli bir rol oynayacak.Onunla ehl-i dalâlet, biçâre aç ehl-i imanı, derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor. Acaba, herşeyde hattâ kaht azâbında ehl-i iman ve mâsumlar için bir veçh-i rahmet ve kader-i İlâhî cihetinde adalet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl-i iman, hususan Risale-i Nur talebeleri bu musibete karşı iman ve âhiret hesabına ne cihetle istifade edip nasıl davranacaklar ve mukavemet edecekler?

Elcevap: Şu musibetin en ehemmiyetli sebebi, küfran-ı nimet ve şükürsüzlük ve nimet-i ilâhiyenin kıymetini takdir etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakîm, nimetinin, hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük nimet olan ekmeğin hakikî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve nimetiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakikî şükre sevk etmek hikmetiyle, Ramazan gibi riyazet-i diniyeye riayet etmeyen şükürsüz insanlara bu musibeti verip, aynı hikmet için adalet etmiş.

Ehl-i iman, ehl-i hakikat, hususan Risale-i Nur talebelerinin vazifesi, bu musibetli açlığı, Ramazan riyazet-i diniyesinin tarzındaki açlık, gibi vesile-i iltica ve nedamet ve teslimat yapmaya çalışmaktır. Ve zaruret bahanesiyle dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydan vermemektir. Ve aç fakirlere acımayan bir kısım zengin ve bazı ehl-i maaş dahi Risale-i Nur’u dinleyip, bu mecburî açlık, hissiyle açlara merhamete gelip, zekâtla yardımlarına koşmaktır. Ve nefsini güzel yemeklerle şımartan, serkeş eden ve hevesat-ı rezile ve tuğyanlara sevk edip sarhoş eden gençler dahi, Risale-i Nur’un irşadıyla, bu hâdiseden merdane istifade ederek, fuhşiyat ve günahlardan ellerini bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyanlarını kırdığı vesilesiyle taate ve hayrata girip, o hâdiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp lehlerinde istimal etmektir.

Ve ehl-i ibadet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarzda gelmiş ve şüpheli mal hükmünde ve mânen müşterek olan erzak-ı umumiyeden helâl olmak için miktar-ı zaruret derecesine kanaat ediyorum diye bu mecburî belâya bir riyazet-i şer’iye nazarıyla bakmaktır. Kader-i İlâhiyeye karşı şekvayla değil, rızayla karşılamaktır. Umum kardeşlerime, hususan musibetzedelere çok selâm ve selâmetlerine dua ediyorum.

Said Nursî
Kastamonu Lâhikâsı
Yirmiyedinci Mektubdan

REFİKA-İ HAYAT
Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayat olacaktır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocasının, sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat-ı dünyeviyeye münhasır değil ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsûs , muvakkat bir muhabbet değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle ve hürmetle alâkadârdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyârlık ve çirkinlik vaktinde dahi, o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukābil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs etmesi ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, pek çok kaybeder. Hem şer‘an koca, karıya küfüv olmalı. Yani birbirine mü­nâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın, en mühimmi diyânet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder. Refîkasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diyerek takvâya girer. Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttakî kocasını taklîd etmez. O mübârek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar. Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar.

Çünki; kadının âile hayatında müdür-ü dâhilî olması haysiyetiyle, kocasının bütün malına ve evlâdına ve her şeyine muhâfaza me’muru olduğundan, en esaslı hasleti sadâkattir, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocasının nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerdeki iki güzel haslet olan cesâret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazîfesi, ona hazinedârlık ve sadâkat değildir, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir.

***

Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiyyenin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. 

**

Refika-i hayatına muhabbetin, madem hüsn-ü sîret ve mâden-i şefkat ve hediyye-i rahmet olduğuna bina edilmiş. O refikaya samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hal ziyadeleşir, mes’udane hayatını geçirirsin. Yoksa hüsn-ü surete muhabbet nefsanî olsa, o muhabbet çabuk bozulur, hüsn-ü muaşereti de bozar.

**

Refika-i hayatına meşrû dairesinde, yâni, lâtif şefkatine, güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binaen samimî muhabbet ile, refika-i hayatınıda nâşizelikten, sair günahlardan muhafaza etmenin netice-i uhreviyyesi ise: Rahîm-i Mutlak, o refîka-i hayatı, hurîlerden daha güzel bir surette ve daha zînetli bir tarzda, daha cazibedar bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir refika-i hayatı ve dünyadaki eski maceraları birbirine mütelezzizane nakletmek ve eski hâtıratı birbirine tahattur ettirecek enîs, lâtif, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbub olarak verileceğini vâdetmiştir. Elbette vâdettiği şey’i kat’î verecektir.

**

Demek medeniyetin ref-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’anın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefâletten kurtarıyor. 

**

Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı îmana binaen; onun ile alâkası, hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. 

**

…Kadınların hüsn-ü cemalinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o bîçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünki onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata maruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

**

Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki; refika-i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. 

**

Nev’-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinden cem’iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir melce, bir tahassüngâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederane, ferzendane, kardeşane, arkadaşane münasebetlerin bulunmak fikriyle ve akidesiyle olabilir.

**

Meselâ der: “Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta, daimî bir refika-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünki ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle daimî arkadaşlığın hatırı için her bir fedakârlığı ve merhameti yaparım.” diyerek o ihtiyare karısına, güzel bir huri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa kısacık bir-iki saat surî bir refakatten sonra ebedî bir firak ve müfarakate uğrayan arkadaşlık; elbette gayet surî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye manasında ve bir mecazî merhamet ve sun’î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sair galib hisler, o hürmet ve merhameti mağlub edip o dünya cennetini, cehenneme çevirir.

**

Babasını, dar-ı saadette ve âlem-i ervahda dahi pederlik münasebetiyle ve kardeşini, tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını cennette dahien güzel bir refika-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. 

**

Cenâb-ı Hak yeni hayatınızı mübarek eylesin ve refika-i hayatınızı hayat-ı ebediyenizde, Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfının âhirlerindeki Üçüncü İşarette, refika-i hayata dair vâde ve sıfata mazhar eylesin, âmin. 

**

Salahaddin hususî, kendine ait bir mes’eleyi soruyor. Dünya, hayat-ı içtimaiyeye bağlanmak istiyor. Madem o haslar içindedir, kat’iyyen Risale-i Nur’un hizmetine zararı varsa, girmeyecek. Eğer bilse ki; o refika-i hayatını bazı has kardeşlerimiz gibi Risale-i Nur’un hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayata girebilir. Çünki hasların hayatı, Risale-i Nur’a aittir ve şahs-ı manevîsini temsil eden şakirdlerinin tensibiyle kayıd altına girebilir. Peder ve vâlidesinin re’yleri de varsa, inşâallah zararı olmaz. 

**

Mehmed İbrahim’in mübarek kalemlerinin yadigârları ve Mehmed Zekeriya’nın mâsum çocuklarla bana dua etmeleri beni çok minnetdar eyledi ve şiddetli hastalığıma bir nevi merhem oldu. Ve Nur’un çok ehemmiyetli bir nâşiri olan küçük İbrahim’in muhterem refika-i hayatı Şâhide’nin en büyüğü altı yaşında ikizli dört kızını imana, Kur’ana, Risale-i Nur’ahizmetkâr vermesi ve birkaç sene evvel bir bülbülden açık olarak mübarek kuşun lisanıyla “Said, Said, Said” demesini işitmesinden bütün ruhuyla Risale-i Nur’a alâkadar olması ve az bir zamanda güzelce Nurları yazmasını tebrik ediyoruz ve küçük ibrahim’i de böyle bir refika-i hayata sahib olmasını tes’îd ediyoruz. 

**

وَ لَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Mesken ve me’kelden sonra insanın en ziyade muhtaç olduğu, eşidir.Bu ihtiyacının Cennet’te temin edilmiş olduğuna, bu cümle ile işaret edilmiştir. Evet insan bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah u sürura tebdil edebilsinler. Zâten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur. 

**

Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyanetine bakıp “ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvaya girer. 

****

DERD-İ MAİŞET

Rezzak-ı Hakikî’yi ittiham etmek derecesinde derd-i maişete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgelen günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir.

**

Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünki ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.

**

“Hem İmam-ı Şafiî’den (R.A.) rivayet var ki; hâlis talebe-i ulûmun rızkına, ben kefalet edebilirim demiş. Çünki rızıklarında vüs’at ve bereket olur. Madem hakikat budur ve madem hâlis talebe-i ulûm ünvanına Risale-i Nur şakirdleri bu zamanda tam liyakat göstermişler; elbette şimdiki açlık ve kahta mukabil Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zaruret-i maişet özrüyle, maişet peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanaat ve Risale-i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.

Evet her tarafta bu derd-i maişet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalalet bundan istifade eder. Ehl-i diyanet de kendini mazur bilir, “Zarurettir, ne yapalım?” der. Demek ki, Risale-i Nur şakirdleri bu açlık ve zaruret musibetine karşı, yine Nur’la mukabele etmeli. Her şakirdin vazifesi, yalnız kendi imanını kurtarmak değil; belki başkasının imanlarını da muhafaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur.” 

**

“Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu şiddetli maddî ve manevî kıştaki galâ ve varlık içinde kaht ve derd-i maişet fukaralara ağır basması cihetinde, ekseri fakir-ül hal olan Risale-i Nur şakirdlerinin bu dehşetli hale karşı sarsılmaları ve tesanüdleri bozulması ihtimaliyle ziyade endişe ediyordum. Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada tesanüdünüzü ve ittihadınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkid etmemesi, Risale-i Nur’un vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız.

Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz. Yoksa az bir za’f gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler. Derd-i maişet zaruretine karşı iktisad ve kanaatla mukabele etmeye zaruret var. Menfaat-i dünyeviye, çok ehl-i hakikatı, ehl-i tarîkatı dahi bir nevi rekabete sevkettiği için endişe ederim. Risale-i Nur şakirdleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşâallah yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazıları meşru’ dairede rahatını istese de, itiraz edilmemeli. Zarurete düşen bir şakird, zekatı kabul edebilir. Risale-i Nur’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekatla yardım etmek de, Risale-i Nur’a bir nevi hizmettir.

Hem yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama’ ve lisan-ı hal ile istemek olmamalı. Yoksa ehl-i dalalet ki, hırs ve tama’ yolunda dinini feda etmiş. Onlar nazarında kıyas-ı binnefs cihetiyle, “Risale-i Nur’un bir kısım şakirdleri dahi, dinini dünyaya âlet ediyorlar” diye çirkin bir ittiham ile taarruzlarına meydan açar.” 

**

Hem Ramazan Risalesi’nin âhirinde nefs-i emmareyi her nevi azabdan ziyade, açlık ile temerrüdünü terkettiği gibi; şimdiki ehl-i nifakın mütemerridane sefahetinin cezası olarak umuma ve masumlara da gelen bu açlık ve derd-i maişet belasından ehl-i dalalet istifade edip, Risale-i Nur’un fakir şakirdlerinin aleyhine istimal etmek ihtimali var. Madem şimdiye kadar ekseriyet-i mutlaka ile Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur hizmetini her belaya, her derde bir çare, bir ilâç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde, maişette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belalara, musibetlere karşı da, yine Risale-i Nur’un hizmetiyle mukabele etmemiz lâzımdır.” 

**

“Semavî musibet ise: İhtikâr neticesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyat-ı diniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maişetini daima düşünüyor. Hattâ ekser fukara kısmından olan Risale-i Nur talebeleri, bu musibete karşı çabalamak mecburiyetiyle hakikî ve en mühim vazifesi olan neşir hizmetini bırakmağa mecbur oluyor.” 

**

“Beşincisi: Risale-i Nur’un bir talebesi, Risale-i Nur’a çalışamadığının bir sebebi, derd-i maişetin ziyadeleşmesi olduğunu söyledi. Biz de ona dedik: Risale-i Nur’a çalışmadığın için derd-i maişet sana şiddetlendi. Çünki bu havalide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale-i Nur’a çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferahlık ve maişette sühulet görüyoruz.” 

**

Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva’-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!

Hülâsa: Allah’ı ittiham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki nankör âsiler defterine kaydolmayasın.” 

**

Rızk-ı helâl, iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat’î: İktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dîk-ı maişeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücudça zaîfliğidir. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma’kûsen mütenasibdir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete mübtela olur.

**

Beşinci ikaz: Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşagil-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır?

Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun! Sen istidad cihetiyle bütün hayvanatın fevkinde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levazımatını tedarikte iktidar cihetiyle, bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil; belki hakikî bir insan gibi, hakikî bir hayat-ı daime için sa’y etmektir. Bununla beraber meşagil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzuli bir surette karıştığın ve karıştırdığın malayani meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi en lüzumsuz malûmat ile vakit geçiriyorsun.

**

İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letaif, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir.

**

…Hapishanede bir tek ekmek, sekiz ve bazan on gün bana kâfi geldiği halde, burada aynen o tarzda yaşıyordum. Hem ben, hem kardeşlerim, bunu benim az yemek ve iştahsızlığıma veriyorduk. Halbuki çok emarelerle kat’iyyen anladık ki, o acib hal bereket neticesi imiş. Birkaç defa sekiz günde bana kâfi gelen bir ekmeği aynı iştiha ile –çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman– iki günde, bazan bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu onaltı-onyedi seneden beri benim mükemmel tayinatım, Risale-i Nur’un hizmetinden gelen bir bereketten idi. Evet aynelyakîn derecesinde bize de kanaat gelmiş ki, bu kesretli hâdisat-ı bereket, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz-ı manevîsinin bir şuaıdır. Manen der: “Ey Kur’an’ın şakirdleri! Sizleri vazife-i mukaddesenizden ekseriyetle geri bırakan, maişet telaşesidir. Bu ise, Kur’anın feyziyle, bereket nevinden size veriliyor. Vazifenize bakınız.”

**

…Senin yüksek istidadını ve ulüvv-ü himmetini Risale-i Nur’da istimal etmek arzuluyordum.

Demek derd-i maişet, sizi bir derece kayıd altına aldı. Başta mübarek baban, hanenizde bulunanlara bilmukabele selâm ediyorum. Ve bilhâssa Mehmed Seyranî Hayyat’a çok selâm ile beraber; eğer benim orada iken tanıdığım ve Hüsrev sisteminde telakki ettiğim Mehmed Seyranî ise, onun bin selâmına selâmla mukabele edip; o Seyranî o zamandan beri Risale-i Nur’un bir cüz’üne bahsi girdiği ve silinmediği gibi, hatırımda da silinmemiş. Çok defa bekliyordum ki; Seyranî, Hüsrev’in arkasında koşup çalışsın. Demek onu da derd-i maişet bağlamış.  

**

Çünki şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhit-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor, dağıtıyor.

**

İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekatı, hırs yolunda terkediyorsunuz? Halbuki zekat, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekatı vermeyenin herhalde elinden zekat kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.

**

Bu atalet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd-i maişet ibtilası zamanında, cüz’î bir iştigal de ehemmiyetlidir.

**

Memuriyet gibi derd-i maişet belasıyla bîçare hocaları dairelerine çekip, Nurlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçare hocalar, Nurların kıymetini bilmiyorlar değil; belki derd-i maişet veyahud o heyet-i ülemadaki büyük hocalara itimad edip ve kendi tahsil ettiği ilm-i dinî kendi imanını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayd kalıp, ruhsatla amel etmeğe kendine fetva buluyor.

**

Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena’uma (nimetlenmeye) ihtiyar bir derece var idi. Şimdi ise, ekserî açlığa düştü kaldı. Telezzüze (lezzetlenmeye) ihtiyar, izn-i Şer’î kalmadı.. Sevad-ı a’zam (müslümanların çoğunluğu) hem ekseriyet-i masumun maişeti basittir. Tegaddi besatetiyle (basitliğiyle) onlara tâbi’ olmak..  Bin kerre müreccahtır, ekalliyet-i müsrife (israf eden azınlığa), ya bir kısım sefihe tegaddide tereffüh noktasında benzemek..

**

Küçüklüğümden beri halkların malını kabul etmemek (velev zekât dahi olsa), hem maaşı kabul etmemek (yalnız bir iki sene Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede dostlarımın icbarıyla kabul etmeye mecbur oldum, o parayı da mânen millete iade ettik). Hem maişet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar; kabul etmedim. “Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim:

Bereket ve ikram-ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de, fakat Kur’ân hizmetinin kerameti olarak, erzak hususunda, ikram-ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. Cenâb-ı Hakkın bana ettiği ihsânâtı yad edip, bir şükr-ü mânevî nev’inde birkaç nümunesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü mânevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riya ve gururu ihsas ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebep olur. Fakat, ne çare, söylemeye mecbur oldum.

**

İktisad eden, maişetçe aile belasını çekmez” mealinde  ﻟﺎَ ﻳَﻌُﻮﻝُ ﻣَﻦِ ﺍﻗْﺘَﺼَﺪَ hadîs-i şerifi sırrıyla: İktisad eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet iktisad, kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, hadd ü hesaba gelmez.

**

Ben işittim ki; benim iaşeme ve istirahatime buradaki hükûmet müracaat etmiş, kabul cevabı gelmiş. Ben bunların insaniyetine teşekkürle beraber, derim:

En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan hürriyetimdir. Asılsız evham yüzünden, emsalsiz bir tarzda hürriyetimin kayıdlar ve istibdadlar altına alınması, beni hayattan cidden usandırıyor. Değil hapis ve zindanı, belki kabri bu hale tercih ederim. Fakat hizmet-i imaniyede ziyade meşakkat ise ziyade sevaba sebeb olması bana sabır ve tahammül verir. Madem bu insaniyetli zâtlar benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meşru’ dairedeki hürriyetime dokundurmasınlar. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. Evet ondokuz sene bu gurbette yalnız ikiyüz banknot ile, şiddetli bir iktisad ve kuvvetli bir riyazet içinde kendini idare ederek, hürriyetini ve izzet-i ilmiyesini muhafaza için kimseye izhar-ı hacet etmeyen ve minnet altına girmeyen ve sadaka ve zekat ve maaş ve hediyeleri kabul etmeyen bir adam, elbette iaşeden ziyade adalet içinde hürriyete muhtaçtır.

Said-i Nursi

ileŞiir Antolojim

Beni Dünyaya Çağırma!

Beni dünyaya çağırma; ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicab oldu; ve nur-u Hak nihân gördüm.
Bütün eşyâ-i mevcudât; birer fânî muzır gördüm.
Vücud desen, onu giydim; ah! Ademdi, çok belâ gördüm.
Hayat desen, onu tattım; azab ender azab gördüm.
Akıl ayn-ı ikâb oldu; bekâyı bir belâ gördüm.
Ömür ayn-ı hevâ oldu; kemâl ayn-ı hebâ gördüm.
Amel ayn-ı riyâ oldu; emel ayn-ı elem gördüm.
Visâl nefs-i zevâl oldu; devâyı ayn-ı dâ’ gördüm.
Bu envâr, zulümât oldu; bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar, na’y-i mevt oldu; bu ahyâyı mevât gördüm.
Ulûm evhâma kalboldu; hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet ayn-ı elem oldu; vücudda bin adem gördüm.
Habîb desen onu buldum; ah! Firâkta çok elem gördüm.
Demâ gaflet zevâl buldu; ve nur-u Hak ayân gördüm.
Vücud bürhan-ı Zât oldu; hayat mir’at-ı Haktır, gör.
Akıl miftâh-ı kenz oldu; fenâ bâb-ı bekâdır, gör.
Kemâlin lem’ası söndü; fakat, Şems-i Cemâl var, gör.
Zevâl ayn-ı visâl oldu; elem ayn-ı lezzettir, gör.
Ömür nefs-i amel oldu; ebed ayn-ı ömürdür, gör.
Zalâm zarf-ı ziyâ oldu; bu mevtte hak hayat var, gör.
Bütün eşya enîs oldu; bütün asvât zikirdir, gör.
Bütün zerrât-ı mevcudât, birer zâkir müsebbih, gör.
Fakrı kenz-i gınâ buldum; aczde tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı buldunsa, bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen, Onun mülkü senindir, gör.
Eğer hodbîn ve kendi nefsine mâlik isen, bilâaddin belâdır, gör.
Bilâhaddin azabdır tat; belâ gayet ağırdır, gör.
Eğer hakiki abd-i Hudâbîn isen, hududsuz bir safâdır, gör.
Hesabsız bir sevap var tat; nihayetsiz saadet gör.

17.SöZ

ileŞiir Antolojim

Bediüzzaman’ın Üç Hayat Devri: Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said

Osman Yüksel Serdengeçti, 50’li yıllarda Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatını şu muhteşem cümlelerle özetlemişti: “Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Güngörmüş bir ihtiyar… Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O, ayakta.”1

Bediüzzaman’ın akıl almaz maceralı hayatı Türkiye demokrasisinin yaralandığı iki dönem arasına sığmıştır. Bediüzzaman, yüzyıllık inkılâpların yıllara yüklendiği yoğun zamanları yaşamıştır. Said Nursi, 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) başladığı, Meclisten bir karar çıkarılamaması bahanesiyle II. Abdülhamid’in Meclis’i kapattığı ve Anayasa’yı (Kanun-u Esasi) yürürlükten kaldırdığı yıllarda dünyaya gözlerini açmıştır. Onun ebedi âleme göç ettiği 1960 yılı ise demokrasi ve hürriyet mücadelesinin daha büyük bir darbeye maruz kaldığı bir zamandır.

Bediüzzaman’ın 82 yıllık harikulade hayatı üç devreden meydana gelmiştir: Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said. Onun üç farklı hayat devresi, yalnızca siyasi ve konjonktürel değişimlerle açıklanamaz. Bediüzzaman, esasen kaderin sevki ve enfüsi değişimlerinin bir neticesi olarak hayatını yenilemiş ve tazelemiştir. Takdir-i ilahi de, içtimai ve siyasi değişimler ile Bediüzzaman’ın hayat devreleri arasında kuvvetli irtibatları netice vermiştir.

Bediüzzaman’ın 1878’den 1916 yılına kadar süren gençlik hayatının ünvanı “Eski Said”dir. Eski Said, Mutlakıyet ve Meşrutiyetle yönetilen Osmanlı döneminde yaşamıştır. Demokrasi tarihi açısından değerlendirildiğinde Eski Said’in yaşadığı döneme “sığ istibdad” denilebilir.

Bediüzzaman’ın 1916–1923 yılları arasındaki hayatı, Eski Said’den Yeni Said’e “geçiş dönemi”dir. Bu dönem siyasi ve içtimai konularla yakından ilgilenen ve içtimai hastalıklara reçeteler mahiyetinde eserler yazan Eski Said’in, tamamıyla Kur’an’ın hakikatlerine yoğunlaşıp Risale-i Nur’un vücuda gelmesi için çalışan Yeni Said’e dönüştüğü bir dönemdir.

1923’ten 1949’da Afyon Mahkemesi’nden tahliyeye kadar süren -Risale-i Nur’un telif edildiği- dönemin unvanı ise “Yeni Said”dir. Yeni Said, Tek Parti ve Milli Şef dönemlerinden ibaret olan “derin İstibdad” dönemini yaşamıştır.

Bediüzzaman’ın 1949 yılından 1960 yılına kadar geçen hayatına ise “Üçüncü Said” denir. Üçüncü Said ise, çok partili demokratik bir siyasetin inkişaf ettiği “Hürriyet” devrinin bir ferdidir.

Bediüzzaman kendini sürekli yenileyen bir müceddiddir. Bu sebeple Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said tabirleri kesinlikle “hatadan dönme” olarak yorumlanamaz. Bediüzzaman’ın üç hayat devresini de bir tekâmül seyri olarak görmek gerekir. Mesela, ilk hayat devresi olan Eski Said, sonraki hayatı için bir hazırlık zamanı (mukaddemat-ı ihzariye) mahiyetindedir. Medreselerde on beş sene eğitim alınarak elde edilen birikimi Eski Said’in on üç yaşlarında üç ay gibi kısa bir sürede elde etmesi, onun hayatının ilerleyen zamanlarında imani ilimleri üç ayda ders verebilecek bir Kur’an tefsirini telif etmesinin bir basamağı ve müjdecisidir. Yine küçüklüğünde büyük âlimlerle münazarası ve o âlimlerin her türlü sorularına etkileyici cevaplar vermesi, Risale-i Nurların her kesimden insanın anlayacağı bir seviyede iman hakikatlerini izah edeceğinin bir işaretidir. Benzer şekilde, gençliğinde -şiddetli muhtaç olduğu zamanlarda bile- zekât almaması ve –yazmaya çok ihtiyacı olduğu halde- yarım ümmi vaziyeti, sonraki hayatını ve hizmetini müspet yönde etkilemiştir.

Eski Said’in (1878-1916) Hususiyetleri

1-Harikulade ilmi ve hafızası

Eski Said’in harikulade bir ilmi ve hafızası vardır. Bu ilmi üç aylık medrese eğitimine dayanır. 1891 yılının son aylarında, Doğu Beyazıt’ta, Şeyh Muhammed Celalî hazretleri nezaretinde gerçekleşen bu eğitiminde “üç ayda ve bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade oku[muştur].”2 Molla Fethullah Efendi’nin huzurunda “Makamat-ı Haririye”den bir yaprağı tek bir okumayla ezberlemiştir. “Cemü’l Cemavi” kitabını ise her gün bir iki saat meşguliyetle bir hafta içinde hafızasına almıştır. Bunun üzerine Fethullah Efendi hayranlık dolu şu sözleri söylemiştir: “Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nadirdir.”3

Eski Said’in hafızası gibi ilmi de harikuledir. Eski Said hiç kimseye soru sormamıştır. Bunun sebebini ise şöyle izah etmiştir: “Ben ulemanın ilmini inkâr etmem; binaenaleyh, kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa, sorsunlar; onlara cevap vereyim.”4 Kendisine ise sayısız sorular sorulan Said Nursi, tümüne hikmetli, muknî, ezberbozan cevaplar vermiştir. Onun tüm sorulara cesaretle muhatap oluşu Fatih Şekercihan’da doruk noktaya çıkmıştır. 1908 yılında odasının kapısına “Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir; fakat sual sorulmaz”5 diye bir levha asmıştır. Bu sıra dışı ilan, toplumun her katmanından insanı Şekercihan’a çekmiştir. Haftalar süren geliş gidişlerde sorusuna cevap bulamayan kimse kalmamıştır.

Eski Said’in ilmindeki kemalin bir ciheti de ileri görüşlülüğüdür. Osmanlı ve Avrupa’nın geleceğiyle ilgili Şeyh Bahit Efendi’ye verdiği cevap,6 Şeyh Sanan tepesinde Rusya’nın ve İslam âleminin geleceğine dair tespitleri,7 maddi ve manevi iki büyük zelzelenin yaklaştığını haber vermesi,8 “İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum” diyerek Risale-i Nur’u hissetmesi9 vb. Eski Said’in geniş ufkunun -ilk akla gelen- en çarpıcı misalleridir.

2-Aklî ve felsefî ilimlerle meşguliyeti

Eski Said dini ilimlerle birlikte akli ve felsefi ilimlerde de meşgul olmuştur. Bu dengeli yaklaşımını ise şu veciz sözleriyle özetlemiştir: “Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder… İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”10

Eski Said’in fennî ve felsefî meselelerine ilgisinin artmasında Vali Tahir Paşa’nın etkisi vardır. Eski Said’in 1897 yılında başlayan Van hayatı, gündüzleri Tahir Paşa’nın muhtevası zengin kütüphanesinde, akşamları ise onun ilim meclisinde geçmiştir. Çeşitli ilim çevrelerinden kişilerin davet edildiği bu meclis, dinî, felsefî, fennî her türlü meselenin münazara edildiği bir mekândır. Özellikle Tahir Paşa’nın filozofların kitaplarından en zor soruları seçip Bediüzzaman’a yönelttiği anlar ilim meclisine ap ayrı bir canlılık kazandırmıştır. Böyle ilmi bir atmosferde bulunan Bediüzzaman felsefî, tarihî, fennî ve edebî birçok kitabı mütalaa etme ve ezberleme ihtiyacı hissetmiştir. Dini konuların yanısıra felsefi konularda da Bediüzzaman’ın sıradışı bilgisine şahit olanlar takdir hislerini dile getirmişlerdir. Bir ilim meclisinde Mehmet Akif’in “Victor Hugo’lar, Shakespeare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler”11 demesi bu açıdan manidardır.

Risale-i Nur Külliyatı’nın farklı yerlerinde, Eski Said’in felsefe ile meşguliyetini dikkat çekici bir şekilde vurgulayan birçok cümle vardır: “Meslek-i felsefe ile münasebette bulunan Eski Said”12, “Şu esbâba dalmış Eski Said gibi, mektepli feylesof…”13, “Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için”14, “Eski Said, ilm-i hikmet ve ilm-i hakikatin çok derin meseleleriyle meşgul olması ve büyük ulemalarla derin meseleler üzerinde münazarası…”15

Eski Said fen ve felsefenin pek çok meseleleriyle meşgul iken, Yeni Said “müzahraf felsefe”den kaynaklanan “emraz-ı kalbiye”yle muzdariptir. Eski Said’den Yeni Said’e geçiş döneminde telif ettiği bir eserinde bu halet-i ruhiyesini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Şu notada, Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.”16

3-Eserlerindeki îcazlı üslubu

Dinî, felsefî ve aklî ilimlerde benzersiz bir bilgiye sahip olan Eski Said, bu birikimini “îcazlı” ve “kısa tabirat” ile eserlerine yansıtmıştır.17 Eserlerini telif ederken kendisinin ve zeki talebelerinin anlayışlarını dikkate almıştır. Bu sebeple “kısa cümleler”, “muhtasar ifadeler” ve “uzun hakikatlere kısa kelimelerle işaretler” Eski Said’in üslubunu şekillendirmiştir.18 Ayrıca Eski Said’in üslubunda “yalnız aklı ikna edecek, susturacak”19 ve zaman zaman “şiddetli lisan”ın20 hâkimiyeti sözkonusudur.

4-Şecaati ve izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmesi

Eski Said’in yüksek derece bir şecaati vardır. Bu sebeple hiçbir şeyden zerre kadar korkusu yoktur. “Hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz”21 diye tarif edilen şecaatin hakikatini Eski Said en mükemmel bir şekilde hayatına yansıtmıştır. Eski Said Allah’tan korkmak dışında hiçbir şeyden korkmamıştır; ölümü göze almıştır. Hiçbir tehdit ve tehlikenin hedefini değiştirmesine izin vermemiştir. Birçok defa ölümden dönmesinin hikmetini, gerektiğinde hayatını minnetsiz feda etmesi için emaneten elinde bırakıldığı şeklinde yorumlamıştır. Eski Said’i ölümle korkutamadıklarını anlayan bir kısım insanlar, ahiretle tehdit etmek istemişlerdir. Bu gibi tehditlere karşı Eski Said’in cevabı ise şecaatin şahikasıdır: “Şimdiki nâr-ı teessüfle muhterik bir ruh olsun, onların bedduasıyla Cehennemde yansın; o teessüf ateşini içinden çıkarmakla vicdan, maksattan bir firdevs tazammun ettiği gibi, hayal dahi emelden bir Cenneti teşkil edecektir. Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübarezede iki harple meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın.”22

Eski Said’in öyle bir şecaati vardır ki, herkesin korktuğu dört büyük komutanın23karşısında bile boyun eğmemiş, sözünü esirgememiş ve ölümü göze alarak hareket etmiştir. Eski Said’in şecaatinin özünde “izzet-i ilmiyeyi muhafaza”24 hakikati vardır. Eski Said’in ihlâsındaki bu kuvvet -cebbar komutanların bile- adeta kendisinden çekinmelerini ve korkmalarını netice vermiştir.25

Eski Said, Antere gibi “Zilletle ele geçen âb-ı hayat, tıpkı Cehennem gibidir. İzzetle Cehennem ise, medar-ı iftihar bir menzilim olur”26 diyerek hayatını şecaatin doruk noktalarında geçirmiştir. İzzetli bir ölümü, zillet içindeki bir hayata severek tercih etmiştir.27

Eski Said’in şecaati, talebelerine de sirayet etmiştir. Öyle ki, talebelerinin Eski Said’e güçlü bağlılıkları “fedailik” derecesine ulaşmıştır.28

Özetle, Eski Said’in en ehemmiyeti hususiyetleri arasında “şecaat”, “şeref”, “izzet”29gibi yüksek hasletler bulunmaktadır.

5-İffeti ve iktisadı

Eski Said, iffetini korumak noktasında çok hassastır. Eski Said “kuvve-i şeheviye-i behimiye”nin30 yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi tüm teferruatında iffetli yaşamıştır. Eski Said “Nefsinin arzusunu kendisine ma’bud edinip onun her emrine uyan kimseyi gördün mü?”31 ayetinin tehdidinden azami derecede çekinmiş ve tutkularına esir düşmemiştir. Eski Said gerçek hürriyeti, insanın hem kendine hem de başkasına zararı dokunmayacak şekilde yaşaması olarak tarif etmiştir.Haram helal ayrımı yapmadan her türlü eğlencelere ve rezilliklere bağımlılık manasındaki sığ hürriyeti ise, şeytana kul olmak ve nefse esir düşmek olarak yorumlamıştır.32

Eski Said’in iffet hassasiyeti denince, ilk akla iki muhteşem hadise gelir. Birincisi, 1895-1897 yıllarında, Bitlis Valisi Ömer Paşa’nın konağında kaldığı sırada yaşanan bir hadisedir. Vali Ömer Paşa – zekâ ve faziletini takdir ettiği- genç Said’i evinde misafir etmiştir. Hanımı vefat eden valinin konağında -üçü büyük, üçü küçük- altı kız çocuğu vardır. Genç Said iki sene konakta kaldığı halde “ilmin izzetini korumak” hassasiyetiyle, üç büyük kızları birbirinden ayırt edip tanımaya çalışmamıştır.33 İkinci hadise ise, 1908 yılında İstanbul’da gerçekleşmiştir. Kâğıthane şenliklerinin olduğu özel bir günde Molla Seyyid Taha ve mebus Hacı İlyas ile birlikte kayığa binerler. Köprüden Kâğıthane’ye kadar Haliç’in iki tarafından binlerce açık saçık Rum ve Ermeni kızları eğlenmektedir. Eski Said bir saat boyunca harama hiç bakmamıştır. İffetli davranışının hikmetini ise “lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından, istemiyorum”34 sözüyle izah etmiştir.

Eski Said’in iffetli kişiliğinin bir boyutu da istiğnasıdır. Çocukluğundan ömrünün sonuna kadar, Yeni Said ve Üçüncü Said devirlerinde de, istiğnasından ödün vermemiştir. Onun istiğnası “minnetin altına girmektense ölümü tercih etme derecesinde”35 bir yüksek ahlaktır. Çok zahmet ve sıkıntı çektiği dönemlerde bile bu hayat prensibini değiştirmemiştir. Eski Said’in istiğnası, zahidlik arzusundan ve gösteriş sevdasından kaynaklanmayıp altı hakikate dayanmaktadır. Bu altı hakikat, Yeni Said devrinde telif edilen “İkinci Mektup”ta detaylı olarak izah edilmiştir. Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun tabiriyle “yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil, bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevi ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dahidir”36

6-Siyasetle meşguliyeti

Eski Said’in hususiyetlerinden biri de içtimai ve siyasi hayatta çok faal olmasıdır. Bu faal hâli, Nur Risalelerinde “afaka bakmak damarı”37, “siyasette çok ileri gitme[si]”38ve “İslam’ın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar[lığı]”39 gibi vasıflarla dile getirilmiştir.

Eski Said’in siyasetle meşguliyetinin ehemmiyetli bir kısım esasları vardır. Risale-i Nur’un satır aralarından bu esasları araştırdığımızda karşımıza genel manada şu maddeler çıkmaktadır: 1-Siyaseti İslamiyet’e alet yaparak, hararetle hürriyete çalışmıştır,40 2-Siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet etmiştir,41 3-Hedefinde vatan ve milletin saadeti vardır,42 4-Muharriki, aşk-ı İslamiyet ve hamiyet-i diniyedir.43

Eski Said’den Yeni Said’e Geçiş (1916-1923)

Kemal yaşı olarak isimlendirilen kırk yaşında, Bediüzzaman’ın Eski Said’i bırakıp “Yeni Said” olması, çok ehemmiyetli bir vazifeye namzet olduğunun da bir belirtisidir. Bu vazife maddi-manevi, dünyevi-uhrevi hiçbir menfaate alet edilmemesi gereken ve Kur’an’ın yeni asra hitap eden bir tefsiri Risale-i Nurların telifi vazifesidir.

Bediüzzaman’ın hayatı -her dönemiyle- bütünlük teşkil eden, birbirine tamamlayan, tekmil eden ve Risale-i Nur gibi bir şaheseri ve Nurculuk gibi iman, Kur’an hizmetini netice veren örnek bir hayattır. Bediüzzaman, her hayat döneminde de istikametini muhafaza etmiştir. “Yaş kırka ulaşınca, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun yerleşmesi, meleke haline gelip daha terki mümkün olmaması”44 hakikatince kırklı yaşlarında Yeni Said’e inkılâp eden Bediüzzaman Said Nursi, Eski Said devrindeki yüksek ahlaki özelliklerini -inkişaf ettirerek- sürdürmüştür.

Bediüzzaman’ın Eski Said’den Yeni Said’e geçtiği dönem, gençliğinin sona erip ihtiyarlığının başladığı bir zamandır. Zübeyir Gündüzalp’in “Said Nursî, Eski Said tabir ettiği gençliğinde…”45 sözünden anlaşıldığı üzere Eski Said, Bediüzzaman’ın gençlik devresinin ünvanıdır. Yeni Said ise ihtiyarlamaya başlamış bir Bediüzzaman’dır. Kasım 1922’de Ankara seyahatinin “Bir zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp ettiği hengâm”46 cümlesiyle ifade edilmesi de çok manidardır. Aynı gerçeğe dair diğer aşikâr bir delil de şu cümledir: “Sizi temin ediyorum ki, Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim.”47

Eski Said’den Yeni Said’e geçiş, 1916 yılında “niyet” ile başlayıp 1923 yılında tamamlanan bir süreçtir. Eski Said’den Yeni Said’e geçiş sürecinin 1916 (Rumi 1332) tarihinde başladığı “bin üç yüz otuz ikide İşaratü’l İ’caz’ı telif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye başlayıp…”48 cümlesinden anlaşılmaktadır.

Kastamonu Lahikası’ndaki bir mektupta “Yirmi üç sene evvel, Eski Said, Yeni Said’e inkılâp ettiği zaman, tefekkür mesleğinde gittiği için…”49 cümlesi yer almaktadır. 20 Eylül 1943’te Isparta savcısından gelen tutuklama emriyle, 3 Ekim 1943’te Isparta’ya gönderildiği tarihe kadar Bediüzzaman Kastamonu’da bulunmuştur. Bu bilgiler yan yana konulduğunda, Yeni Said’e geçiş sürecinin 1920 veya daha önce bir tarihte başladığı söylenebilir.

Eski Said’in tamamıyla sona erdiği ve her şeyiyle Yeni Said döneminin başladığı tarih ise 17 Nisan 1923 yılıdır. Tarihçe-i Hayat’ta yer alan “Bediüzzaman’ın, kendisine tevdi edilen mebusluğu ve teklif edilen Diyanetteki müşavere azalığını ve Şark Vilayetleri Umumi Vaizliğini kabul etmeyerek, Ankara’dan Van’a giderken Eski Said’i Yeni Said’e götüren tren bileti”50 cümlesi bu hakikati ifade etmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin “İstanbul’da beni Yuşa Dağı’na çıkarıp İstanbul’un, Dârü’l-Hikmet’in cazibedar hayat-ı içtimaiyesini bıraktırıp, hatta İstanbul’da bulunan Nurun birinci şakirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman’ı dahi zarurî hizmetimi görmek için de yanıma almaya müsaade etmeyen ve Yeni Said mahiyetini gösteren acîp inkılâbât-ı ruhî”51 sözleri, Yeni Said’e geçiş dönemindeki halet-i ruhiyesinin Nur Külliyatındaki ender ipuçlarındandır.

Bediüzzaman’ın esaret dönüşü İstanbul hayatının (1918-1922) ilk zamanlarında yeğeni Abdurrahman ile birlikte Çamlıca tepesindeki Yusuf İzzettin Paşa köşkünde yaşamıştır. Fakat “o sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördü[ğü]”52 bir esnada “birden, esarette, Kosturma’daki camideki intibah-ı ruhî yine başla[mıştır].”53 Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki, Yeni Said’in ruhi inkılâbı/intibahı Kosturma’daki esaretine kadar uzanmaktadır.

Bediüzzaman, Lemeat isimli eserini 1921 yılının Ramazan’ında telif etmiştir. Bu eserini telif ettiği dönemi “Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâm”54 olarak nitelendirmiştir. 1921-1923 yılları arasında telif ettiği Arapça Mesnevi-i Nuriye için ise “Yeni Said’in en evvel hakikatten şuhud derecesinde kalbine zahir olan…”55 ve “Eski Said’in Yeni Said’e inkılâp etmesi zamanında”56 açıklamalarını yapmıştır.

Üst paragraftaki bilgiler dikkate alındığında, telifat açısından Eski Said’den Yeni Said’e geçiş tarihi 1921 yılıdır. Bu yılda telif edilen “Lemeat” Eski Said’in son eseri ve “Arabî Mesnevi-i Nuriye” ise Yeni Said’in ilk eseridir. Said Nursi, bu hakikati çeyrek asır sonra yazdığı bir mektubunda -daha açık bir ifadeyle- şöyle dile getirmiştir: “Eski Said’in en son telifi ve yirmi gün Ramazan’da telif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemeat Risalesi Otuz İkinci Lem’a olması ve Yeni Said’in en evvel hakikatten şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şule ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuz Üçüncü Lem’a olması ihtar edildi.”57

Eski Said, yeğeni Abdurrahman’ın yardımıyla, eserlerindeki vecizeleri derlemiş ve 1920 yılında “Hakikat Çekirdekleri 1” ve 1921 yılında “Hakikat Çekirdekleri 2” olarak bastırmıştır. Hakikat Çekirdekleri inkişaf etmiş, çekirdekler çiçek açmış ve “Çekirdekler Çiçekleri” ünvanıyla, 1921 yılının Ramazan ayında Lemeat’ı netice vermiştir. Bediüzzaman’ın tabiriyle Lemeat “Risâle-i Nur Şakirtlerine küçük bir mesnevî ve imani bir dîvandır.”58 Lemeat ise Mesnevi-i Nuriye’yi netice vermiştir. Çiçekler fidan olmuştur.59 Mesnevi-i Nuriye’nin inkişafıyla Risale-i Nur Külliyatı’nın meyveleri ortaya çıkmıştır. Eski Said’in eserleri -hakikat âleminden- “çekirdek” ve “çiçek” mahiyetindeyken; Yeni Said’in eserleri ise “fidan” ve “meyveli ağaç” mesabesindedir.

Eski Said’i Yeni Said’e Çeviren Hakikatler

1-Rabıta-i mevt ve hayat-ı dünyevî hakikatinin inkişafı

Eski Said’in Yeni Said’e inkılâbında etkili olan en önemli hakikatlerden biri ihtiyarlıktır ve ölüm hakikatinin inkişafıdır. Bir mektubunda geçen “râbıta-i mevt Eski Said’i Yeni Said’e çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş”60 ifadesi “rabıta-i mevt” hakikatinin bu değişimde ne derece önemli olduğunun bir işaretidir.

Bediüzzaman “hayat-ı dünyevînin hakikatini” izah ettiği bir eserinde yolculuğa dair iki temsilden faydalanmıştır. Birinci temsilde “eğlenceli bir handa konaklayan bir yolcu”, ikincisinde ise “süratle giden bir trende seyahat eden bir yolcu”nun durumunu hikâye etmiştir. İki temsilin penceresinden dünya hayatının mahiyetini yakinen hisseden Bediüzzaman “Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm”61diyerek yeni bir hayatı adımlamaya başlamıştır. Bediüzzaman bu olayları yaşadığı zaman için “kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum”62 demiştir. Bu tarih ise 1923’tür ki, Eski Said’den Yeni Said’e geçiş döneminin son yılıdır.

Kastamonu’da kaleme alınan mektupların birinde “Eski Said’i Yeni Said’e kalbeden eski bir hastalık”tan63 bahsedilmiştir. Bu hastalık merdümgirizlik hastalığı olsa gerektir. Bediüzzaman merdümgirizliği “insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan müteessir olmak”64 olarak tarif etmiştir. Yeni Said -Eski Said’den farklı olarak- içtimai ve siyasi hayatı terk etmiş ve tamamen Kur’an hakikatlerine yönelmiştir. Bediüzzaman’ın eski hastalıklar içinde Yeni Said’in ruhsal değişimine en mutabık merdümgirizlik hastalığıdır.

2-Cihad-ı manevîde tecdid zarureti

Bediüzzaman’ın cihad-ı manevîsindeki değişim, şahsiyetindeki değişimi de netice vermiştir. Eski Said klasik manevi cihad tarzını bırakmış ve Yeni Said olmuştur. Klasik tarzda “düşmanın silahıyla silahlanın” prensibince Avrupa’nın fen, hikmet ve felsefesi kısmen kabul görmektedir. İslamiyet hakikatleri -kökleri çok derin zannedilen- fen ve felsefenin hakikatleriyle desteklenmek istenmektedir. Fakat bu yol, İslamiyet hakikatlerinin gerçek değerinin fark edilmesini engellemektedir. Hatta İslamiyet’in değerinin bir derece düşmesine bile sebep olmaktadır. Neticede manevi cihadda mağlubiyete yol açmaktadır. Yeni Said manevî cihad sahasında tamamen Kur’an hikmetiyle donanmış ve felsefenin en derin esaslarının Kur’an’ın hikmeti karşısında sığ kaldığını gözler önüne sermiştir.65

Mesela, cismani dirilişe dair “akıl buna yol bulamaz” diyen İbn-i Sina’nın dehasıyla yetişemediği bir hakikati, avamlara ve çocuklara da Onuncu Söz Risalesiyle ders vermiştir. Sa’d-ı Taftazani gibi bir allame, kader ile cüz’i ihtiyarinin bağdaşması meselesini, elli sayfada ancak havassa izah edebilmişken; Yeni Said Yirmi Altıncı Söz’ün İkinci Mehbas’ının iki sayfasında bu meseleyi herkesin anlayabileceği bir seviyede izah etmiştir. Hiçbir felsefi düşünceyle keşfedilemeyen kâinatın varlık ve yaratılış sırlarını, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz’ün sonundaki remizli nükte ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülat-ı zerrat bölümünün altı hikmetleriyle keşfetmiştir.66

Özetle, Bediüzzaman’ın Yeni Said’e inkılâbının gerçek sebeplerinden biri İslamiyet aşkıdır. İslamiyet’in çok derin hikmetinin, felsefe hikmetine hiçbir ihtiyaç bırakmadığını ispat iradesidir.

3-Kaderin sevki ve yeni bir rehber arayışı

Said Nursi’nin Eski Said’den Yeni Said’e geçişinde en ehemmiyetli sebep şüphesiz ilahi takdirin sevkidir. Said Nursi, iradesinin dışında gerçekleşen hadiselerle sıra dışı bir gençlik yaşamıştır. Eski Said olarak isimlendirdiği bu gençlik hayatı, Kur’an-ı Hakîm’e Risale-i Nur’la hizmet edecek olan Yeni Said’e hazırlık dönemidir. Geleceğini şekillendiren gençliğindeki kaderî sırların Bediüzzamanca yorumu şöyledir: “Adeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemat-ı ihzariye hükmüne geçmiş ve Sözlerle i’caz-ı Kur’an’ın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur.”67

Bediüzzaman Said Nursi, siyasi ve içtimai hayatın içinde aktif olan Eski Said’i terk edip nefsiyle baş başa kalmak istemiştir. Bu geçiş sürecinde ruhundaki “gayet müthiş ve manevi bir fırtına” sebebiyle akıl ve kalbinde büyük gelgitler yaşamıştır. Yaşadıklarını ise “kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyor”68 cümlesiyle özetlemiştir. Sıkıntılarını temelde “rehbersizlik” ve “nefs-i emmarenin gururu”na bağlayan Bediüzzaman, bu süreçte Peygamber Efendimiz’in (asm) Sünnet-i Seniyyesinin -pusula gibi- en istikametli rehber olduğu hakikatini yakinen anlamıştır.

“Nefs-i emmarenin gururu”nu terk etmek isteyen Bediüzzaman, “dâhilî nefis ve şeytanla mücadele”ye yönelmiştir. “Her şeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamından kurtulma” gayretine dönüşen bu yöneliş Eski Said’i Yeni Said’e kalbetmiştir. Bu manevi yolculuğun başlangıç rehberleri, kendisi gibi “akıl ve kalb ittifakı”nı esas alan, İmam-ı Rabbani (ra) ve İmam-ı Gazali (ra) gibi İslam büyükleridir.69 İmam-ı Gazali’nin (ra) “Sen dârü’l-hikmettesin; önce, kalbini tedavi edecek bir tabip ara”70 sözü ile İmam-ı Rabbani’nin (ra) “Tevhid-i kıble et; yani yalnız bir üstadın arkasından git”71 tavsiyesi Eski Said’i Yeni Said’e çeviren en ehemmiyetli iki hakikattir. Bediüzzaman “Üstad-ı hakiki Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur” diyerek ve kalbini tedavi edecek tabibin Kur’an olduğu gerçeğini fark ederek Yeni Said olmuş ve tümüyle Kur’an’a yönelmiştir.

Kaderin sevkiyle Yeni Said, Kur’an haricindeki tüm kitapların mütalaasını terk etmiştir. Çünkü ruhunda diğer kitapları mütalaa etmekten şiddetli “bir men” ve “bir mücanebet” hissini taşımıştır. Bunun sırrı ise “nazarı dağıtmamak”, “Kur’an’ın esrarına hasr-ı fikir etmek” ve “doğrudan doğruya âyât-ı Kur’aniyenin üstad-ı mutlak olmaları” vb. hakikatlerdir.72

4-Ladînî bir istibdad-ı mutlakın gelişini öngörmesi

Bediüzzaman’ı Yeni Said’e dönüştüren enfüsi sebeplerin yanında içtimai ve siyasi sebepler de vardır. Eski Said zamanında siyaset dairesinde hürriyet ve İslamiyet için şevkle çalışan Bediüzzaman, laik ve despot bir dönemin yaklaştığını manen görmüş ve hizmet/cihad metodunu yenilemiştir.

Eski Said, altıncı his denilen hiss-i kable’l-vuku ile yakın geleceğe dair iki hakikati fark etmiştir. Birincisi, ümidini kaybedenlere “istikbalde bir nur var” müjdesidir. Bu ümit Eski Said’i siyasete bağlamış ve -siyaseti İslamiyet’e hizmetkâr ederek- hararetle hürriyete çalışmasını netice vermiştir. İkincisi ise, “dehşetli ve ladînî bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadis-i şerifin manasından anla[ması]” neticesinde “şeytan ve siyasetten Allah’a sığınırım” diyerek siyaseti terk etmesidir. Bu hakikat ise Bediüzzaman’ı Yeni Said’e dönüştürmüştür.73 Eski Said’den Yeni Said’e geçiş döneminin uzun sürmesi Bediüzzaman’ın bu iki hiss-i kable’l-vukuunun kaynağı olan ümit ve endişesinin muvazenesidir.

Eski Said, 1922 yılında Ankara’ya davet edilişine kadar siyasetle İslamiyet’e hizmet etme ümidini taşımıştır. Ne zaman ki siyasetle dine hizmet imkânı kalmadığını anlamıştır, o andan itibaren “dünyadan tamamen yüz çevir[miş] ve kendi ıstılahınca “Eski Said’i göm[müştür]”74 Neticede, Eski Said’den Yeni Said’e geçiş dönemi yedi yıllık bir sürece dönüşmüştür. Ankara’da “ladîni bir istibdad-ı mutlak”ın güçlendiğini ve her şeyi kendine alet ettiğini fark etmesiyle, cazip tekliflere (300 lira maaş, köşk, milletvekilliği, Büyük Millet Meclisi hükümetinin en yüksek dini makamı olan Doğu İlleri Genel Vaizliği, Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere Heyeti üyeliği) aldanmamış ve başkent siyasetini terk ederek memleketine çekilmiştir. Bunun sebebini çok sonraları kaleme aldığı bir mektubunda şöyle izah edecektir: “Ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve ‘Bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez’ diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim.”75

Yeni Said’in (1923-1949) Eski Said’den Farklı Yönleri

1-İhtiyarlık Sabahıyla Uyanışı

Eski Said gençtir; Yeni Said ise ihtiyardır. Eski Said, Bediüzzaman’ın kırk yaşına kadar süren gençlik döneminin ünvanıdır. Yeni Said cismen ihtiyarlamıştır; fakat ruhen yeni bir dirilişi yaşamıştır. Bu yeni dönem Bediüzzaman’ın “gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir an”76 diye tanımladığı yıllardır.

2-Dünyadan çekilmesi ve bütünüyle ahiret ehli olması

Eski Said, vatan ve milletin saadeti için içtimai ve siyasi hayatın içinde aktif bir şekilde bulunuyorken; Yeni Said dünyevi meşguliyetleri bir kenara bırakarak tam bir inziva hayatını tercih etmiştir. Eserlerinin muhtelif yerlerinde geçen “Büsbütün ahiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim”77, “Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.”78, “Bütün bütün dünyadan el çekmiş, yetmiş beş yaşına gelmiş Yeni Said”79 gibi ifadeler ahirete yüzünü dönen yeni bir Said Nursi profiline dikkat çekmektedir.

Günde sekiz gazete okuyan Eski Said’in yerini, “sigarayı”, “gazeteleri”, “siyaseti” ve “sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi” terk eden Yeni Said almıştır.80 Yeni Said dünyevi meşguliyetlerinden ve maddi-manevi her türlü zevklerinden vazgeçmiştir. Hatta “hürmet”, “teveccüh”, “şan”, “şeref” gibi dünyevileştirici hislerden kurtulmak amacıyla inzivayı tercih etmiştir.81

Yeni Said “kendi ruhî âlemine dalan”, “ruhî ve vicdani hazzıyla baş başa kalan” ve “Kur’an-ı Azimüşşanın tetkik ve mütalaasıyla vakit geçiren”82 uhrevi bir insandır.

3-Siyaseti terk edişi

Eski Said –bazen günde yedi, sekiz gazete okuyarak- siyaseti yakından takip etmiştir. Yeni Said ise taraftar bulmaya çok muhtaç olduğu zamanlarda bile siyasete arkasını çevirmiştir. Siyasi meselelerin dünya çapında merakla takip edildiği II. Dünya Savaşı zamanında dahi bu prensibini bozmamıştır.

Yeni Said siyasetten bilinçli bir şekilde “şiddetle tecennüb”83 etmiştir. Büyük bir hassasiyetle siyasetten uzak duruşunu iki temel sebebe dayandırmıştır: Birincisi, ebedi hayatı kazanma azmidir. İkincisi ise, iman ve Kur’an hizmetinin kudsiyetidir. Dünya hayatının her bir senesi, ebedi hayatın milyarlar senelerini netice verebilecek tarla mahiyetindedir. İhtiyarlıkla kabrin yakınlığını hisseden ve kaç yıl daha yaşayacağından emin olmayan Yeni Said’in yüzü ahirete dönmüştür. Zaruret olmadan geçici dünyaya ve siyasi meselelere ayıracak vakti kalmamıştır. Kur’an hizmetinin kudsiyeti adına siyasete arkasını çevirmesinin sebebini ise şöyle izah etmiştir: “Hakaik-i imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avam tarafından, ‘Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?’ diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.”84

4- Tamamen Kur’an’a yönelişi

Yeni Said ile Eski Said’in farklarından biri de ders aldıkları “medrese”lerin farklılığıdır. Yeni Said “Kur’an medresesi”nde Risale-i Nur dersini alırken, Eski Said “hayat-ı içtimaî medresesi”nde “Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri” dersine muhataptır.85

Eski Said, felsefe ve pozitif bilimlerde uzmanlaşmıştır.86 Eski Said’in düşünce dünyasında bir derece yerleşen Avrupa’nın felsefe, fen ve medeniyetine ait bilgiler, Yeni Said’in manevi yükselişinde kalbi hastalıklara dönüşmüştür. Said Nursi, yaşadığı bu çalkantılı süreci bir eserinde şöyle anlatmıştır: “Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emraz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.”87

Kalbi hastalıklardan kurtulmak isteyen Yeni Said, İmam-ı Rabbani’nin (ra) “tevhid-i kıble et” tavsiyesiyle tümüyle Kur’an’a yönelmiş, Kur’an’ın haricinde her türlü mütalaayı terk etmiş ve Kur’an’ın i’cazına dair kalbine gelen manaları Risale-i Nur’u netice verecek şekilde beyan etmiştir.

5-Ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görmesi

Yeni Said dünyevi meşguliyetleri terk ettiği gibi, aynı zamanda “ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görüyor.”88 Bunun sebebini ise bir mektubunda şöyle açıklamıştır: “Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaat-ı kat’iye mecburiyeti olmadan yapmıyor, lüzum görmüyor.”89 Ehl-i dünya ile konuşmak mecburiyetinde kaldığında ise –geçici olarak- sözü Eski Said’e vermiştir.

6-Eski Said’e mecburen söz hakkı vermesi

Yeni Said, birçok yönden eskisinden farklı olduğu halde bir kısım eserlerinde Eski Said’in “kafa”sına ve “lisan”ına müracaat etmiştir. Mesela, “âlem-i İslamın siyasetine ve hayat-ı içtimaiyesine”90 dair meselelere Yeni Said lisanıyla cevap vermemiştir. Çünkü Yeni Said siyaseti –şeytandan kaçarcasına– terk etmiştir. Fakat İslam âlemi ve Müslümanların geleceğine dair konularda susmamıştır ve “mecburiyetle, emaneten istiare ettiği Eski Said’in kafası”91 ile konuşma ihtiyacı hissetmiştir. Dikkate şayandır ki, “Eski Said lisanıyla” verilen cevaplarda “Yeni Said’in kalbiyle” müdahil oluşu sözkonusudur.92

Yeni Said’in Eski Said’e söz hakkı verdiği ilk mektup hâl ve istirahati, vesika için müracaat etmemesi ve siyasete uzak duruşu hakkında bilgiler verdiği On Üçüncü Mektup’tur. Yine, On Altıncı Mektup’ta siyasetten çekilmesinin, her türlü sıkıntılara ve hakaretlere tahammül etmesinin, çalışmadığı halde nasıl geçindiğinin ve yaşam ve giyinme tarzını değiştirmemesinin sebeplerini Eski Said diliyle izah etmiştir. Benzer şekilde Yirmi İkinci Lem’a’da da Yeni Said’in sessiz kaldığı sorulara, Eski Said lisanıyla cevaplar verilmiştir. Yeni Said, kendiyle ilgili meselelerde Eski Said’i konuşturmuştur.

Eski Said lisanına müracaat ettiği yerlerde parça parça niçin Yeni Said lisanını kullanmadığına dair ipuçları da verir, Bediüzzaman. Mesela On Altıncı Mektup’ta Eski Said diliyle konuşmasının sebebini şu cümlelerle izah etmiştir: “Şu cevabı vermek benim için hoş değil; arzu etmiyorum. Her şeyimi Cenab-ı Hakkın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi halimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecburiye Eski Said lisanıyla, şahsım için değil, belki dostlarımı ve Sözlerimi ehl-i dünyanın evham ve eziyetinden kurtarmak için, hakikat-i hali hem dostlarıma, hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyan etmek için, Beş Noktayı beyan ediyorum.”93 Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere yüzünü ahirete çeviren ve bütünüyle Kur’an’a odaklanan Yeni Said, özel hayatında rahat bırakılmadığı ve zorunlu olarak nazarı dünyaya çevrildiği için Eski Said lisanına müracaat etmiştir. Yine aynı mektubun zeylinde, Yeni Said’in kendisine eziyet edenlerle hesaplaşmasını bile ahirete bıraktığı ve tümüyle dünyevi konuşmalardan kendisini soyutladığı şu cümlelerden anlaşılmaktadır: “Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görüyor. ‘Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar; mahkeme-i kübrâda onlarla muhakeme olacağız’ der, sükût eder. “94

Bediüzzaman mahkeme müdafaalarında da sözü Eski Said’e vermiştir. Çünkü çok gururlu ve inatçı iftiracılara karşı bir nebze olsun benlik ve enaniyet göstermek gerekmektedir. Her ne kadar Eski Said’e emaneten söz vermiş olsa da, Yeni Said, onun mecburi enaniyetini ve temeddühünü sahiplenmemiştir. Eskişehir Mahkemesi’nde yaptığı savunmada Eski Said lisanıyla söz istemesinin sebeplerini şöyle izah etmiştir: “‘On üç senedir beni konuşturmadınız. Şimdi madem beni nazara alıp, sizi ittiham altına alıyorlar ve sizden korkuyorlar; elbette benim onlarla konuşmam lazım geliyor. Gerçi benlik, enaniyet çirkindir; fakat mağrur ve muannit enaniyetlilere karşı, haklı bir surette ve sırf kendisini müdafaa ve muhafaza etınek için benlik göstermek lazım geliyor. Onun için, Yeni Said gibi, mahviyetle, mülayimane konuşamayacağım.’ Ben de ona söz verdim; fakat enaniyetlerine, temeddühlerine iştirak etmiyorum.”95

Bediüzzaman’ın Eski Said’in şiddetli lisanıyla konuşmasının sebeplerinden biri de –Risale-i Nur’un hakkaniyetine dair otuz üç Kur’an ayetinin müjdelerinin yer aldığı Birinci Şua’yı hazmedemeyen, ihtiyar bir âlimin gıybet meselesidir.Yeni Said’in “terk-i enaniyet” mesleğine rağmen Eski Said’e söz hakkı tanımaya ve herkese meydan okumasına mecburiyetle izin verişine tanık olunmaktadır: “Bu mesele yalnız şahsıma taallûk etseydi, ben cidden nefs-i emmaremi tam kırmak için ona minnettar olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enaniyetle olabileceğini kat’î kanaatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmarem ister istemez o mesleğe itaate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddematları, buna bir hüccet-i katıadır. Fakat garaz ve inat ve bir nevi taassub-u meslekiyeyi ihsas eden ve esrar-ı mestûreyi işaa suretinde gelen itiraz ve ayıplara karşı Eski Said lisanıyla derim: İşte meydan! En mutaassıp ulemadan ve en büyük velîden tut, tâ en dinsiz filozoflara ve müdakkik hükemalara, Risale-i Nur’daki davaları ispat etmeye hazırım ve hem de ispat etmişim ki, benim mahvıma ve idamıma mütemadiyen çalışan zındık filozoflar ve mülhidler, o davaları cerh edemiyorlar ve edememişler.”96

Ayrıca Bediüzzaman’ın mahkemedeki Eski Said diliyle konuşmaları –kendi nefsi adına değil– Risale-i Nurları ve masum Nur talebelerini müdafaa etmek içindir. Afyon Mahkemesi’nde Yeni Said’in sessizliğine ve “her şeye tahammül etme”97 prensibine rağmen masum rençber ve esnaf talebelerini müdafaa etmek mecburiyetiyle Eski Said’e söz vermiştir: “Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaat-ı kat’iye mecburiyeti olmadan yapmıyor, lüzum görmüyor. Fakat bu meselede çok masum rençber ve esnaf adamlar, bize az bir münasebetiyle tevkif edilerek, iş zamanında, çoluk çocuklarına nafaka tedarik edemediklerinden, şiddetli rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattı. Kasem ederim, eğer mümkün olsaydı, onların bütün zahmetlerini kendime alırdım. Zaten bir kusur varsa benimdir. Onlar masumdurlar. İşte bu elim halet için, Yeni Said’in sükûtuna rağmen, ben diyorum…”98

Eski Said’in iftihar ederek söylediklerine Yeni Said hiçbir zaman iştirak etmemiştir. Yirmi İkinci Lem’a’da –enaniyetli insanlara hadlerinin bildirilmesi zaruretinden– sustur(a)madığı Eski Said’den, Yeni Said olarak şöyle yakınmıştır: “Şu makamda Eski Said’in iftiharkarane söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin diye sükût ediyorum.”99

Bediüzzaman’ın Eski Said kafasıyla konuştuğu konular arasında milliyetçilik ve Vehhabilikten bahseden Yirmi Altıncı Mektub’un Üçüncü Mebhası ile Yirmi Sekizinci Mektub’un Altıncı Meselesi de vardır. Yeni Said siyaseti tamamıyla terk edip bakmadığı için, İslam âleminin siyasetini ve sosyal hayatını ilgilendiren Milliyetçilik ve Vehhabilik vb. meselelere de Eski Said kafasıyla ve lisanıyla cevaplar vermiştir.

7-İlmin izzetini Risale-i Nur’la muhafaza etmesi

Eski Said’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de –ilmin izzetini korumak adına–her türlü haksızlığa boyun eğdirmeyen cesaretidir, asabiliğidir. Dört büyük komutan karşısında pervasızca duruşu bunun en çarpıcı misalleridir. Eski Said’in bu dört komutan karşısındaki izzetli duruşu, hukukunu savunuşu ve inancının gereğini yapması başlı başına ibret tablolarıdır. Eski Said’in bu yönünü bilenler, Yeni Said döneminde ona haksız bir şekilde zulmetmişler, hiddetini tahrik ederek zulümlerini sürdürmek ve haklı göstermek istemişlerdir. Fakat Yeni Said iman ve Kur’an hizmetinin hatırı için bu tür tacizlere azami derecede tahammül etmiş ve müspet hareketinden asla taviz vermemiştir.

Bir mektubunda bu meseleye dair şunları söylemiştir: “Ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatleri bilmedikleri için, şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp mütemadiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkis etmekle meşgul oluyorlar. Bazı mutaassıp enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar, güya Nurları söndürmeye çalışıyorlar.”100

Yeni Said eski hayatına oranla çok büyük ihanetlere uğradığı ve kanundışı, insanlıkdışı zulümlere muhatap olduğu halde, kendi tabiriyle –zahiren– “en korkak, en miskin bir vaziyette sessiz kalıp sabret[miş]” ve hatta işkencelere muhatap olduğu halde ruhunda ferahlık hissetmiştir. Bunun hikmetini bir mektubunda şöyle izah etmiştir: “Kur’ân-ı Hakîmin hakaik-i imaniyesini tefsir eden Risale-i Nur’u hiçbir şeye ve şahsi menfaatlerine ve manevi kemâlâtlarına alet yapmamak ve hakiki ihlâsı kırmamak için, ehl-i siyaset Said hakkında ‘dini siyasete âlet yapmak’ vehmini verip, tâ Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete âlet etmesin diye ehl-i siyasetin zalimane hükümleri altında kader-i İlahi, Nurdaki hakiki ihlâsı kırmamak için Said’e şefkatli tokatlar vurup ‘Sakın, sakın, hakaik-i imaniyenin tefsiri olan Risale-i Nur’u kendi şahsi menfaatlerine ve hatta manevi kemâlâtlarına ve belalardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına alet yapma. Ta ki Nurun en büyük kuvveti olan ihlâs-ı hakiki zedelenmesin’ diye, kader-i İlahinin şefkatli tokatları olduğuna…”101

Keyfi ve kanundışı baskılar karşısında zerre kadar tavizi olmayan Eski Said’e mukabil; “yenisi ise her şeye tahammül ediyor.”102 Yeni Said de ilmin izzetini koruma cihetinde çok hassastır. Fakat Yeni Said öyle izzetli bir duruşu vardır ki, karşısındaki yılan tabiatlı insanlarla muhatap olmasına engel olmaktadır. Hem de “[Yeni] Said’in lisanında Kur’an’ın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etme[ye]”103 ihtiyaç kalmamıştır.

Yeni Said, yılan tabiatlı ve canavar vicdanlı kişilere karşı talebelerine de şu tavsiyelerde bulunmuştur: 1-Zaruret-i katiye olmadan onlarla uğraşmayın, 2- Cevabü’l-ahmakü’s-sükût nevinden, tenezzül edip onlarla konuşmayın, 3-Canavar vicdanı taşıyanlara dalkavukluk etmekle zaaf göstermeyin, 4-Müteyakkız davranın, lakaytlık ve gafletten kaçının…104

8-Telifatının âni ve def’i olması

Eski Said az ve öz konuşmayı sevmiştir. Bu sebeple kısa cümleler ve veciz ifadelerle eserler yazmıştır. Eserlerini öncelikle kendisi ve ikinci derecede medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin anlayışını dikkate alarak yazmıştır.105 Eski Said dönemindeki eserlerde “mantık” ve “ilim” öne çıkarken, Yeni Said döneminde “sünühat” ve “ilham” galiptir. Bediüzzaman 50’li yıllarda – kırk yıl aradan sonra yeni eline geçen – Münazarat isimli eserini gözden geçirirken “Eski Said’in kafasını alıp, Yeni Said’in sünühatıyla dikkatle mütalaa ettim”106 ifadesini kullanması, bu açıdan manidardır. Eski Said’in eserleri daha ziyade akla hitap ederken, Yeni Said’in Risale-i Nur Külliyatı ise akılla birlikte kalp, ruh, sır gibi tüm latifeleri doyurucu nitelikler taşımaktadır.

Bediüzzaman Said Nursi, “Üçüncü Mektup”ta Eski Said ile Yeni Said’in akıl ve kalbinin birbirinden çok uzak olduğu; fakat Nokta risalesinde ittifak ettiklerini dile getirmiştir. Eski Said’in “kuvvet-i ilmi” ve “nazar-ı aklı”na, Yeni Said’in ise “şuhud-u kalbi” ve “nur-u vicdanı”na dikkat çekmiştir. Bu açıdan Nokta risalesi için Eski Said ile Yeni Said’in tevafuk ettiği bir dönemin ürünü olduğu söylenebilir. Fakat yine de Nokta Risalesi Bediüzzaman tarafından noksan görülmüş ve Yirmi Dokuzuncu Söz ile bu noksanlıklar tamamlanmıştır.

Bediüzzaman Yeni Said döneminde gerçekleşen telifatının özelliklerini ise bir mektubunda şöyle sıralamıştır: “Hem yazılan eserler, risaleler, ekseriyet-i mutlakası, [1] hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, [2] ruhumdan tevellüt eden bir hâcete binaen, [3] âni ve [4] def’î olarak ihsan edilmiş.”107

Bediüzzaman, Risale-i Nur’un (ve dolayısıyla Yeni Said’in) birinci muhatabı olan Hulusi Bey’in kendisine sorduğu soruları cevaplarken, “Yazılan galip Sözler ve Mektuplar, ihtiyarsız, def’i ve ani bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevap versem, sönük düşer noksan olur. Bir miktardır ki, tulûat-ı kalbiye tevakkuf etmiş, hafıza kamçısı kırılmış.”108 değerlendirmesinde bulunmuştur. Bediüzzaman’ın bu değerlendirmesi Eski Said ile Yeni Said eserleri arasındaki farkı göstermesi açısından önemli bir ölçüdür. Yeni Said’in sünuhatının yerini Eski Said’in ilim ve zekâsının dolduramayacağını ise başka bir eserinde şöyle zikretmiştir: “Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’un öyle parçaları var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yeminle temin ediyorum ki, Eski Said’in kuvve-i hafızası beraber olmak şartıyla, o on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o altı saatlik risale olan Otuzuncu Sözü, ne ben, ne de en müdakkik dindar filozoflar, altı günde o tahkikatı yapamaz.”109

9-Kemal-i mahviyet ile hüsn-ü zanları tadil etmesi

Yeni Said, “kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şan ve şeref bulmak, katiyen aleyhindedir, katiyen kabul etme[miştir]” gerekçesiyle inziva hayatını tercih etmiştir.110 Kendisine çok fazla hüsn-ü zan eden Nur talebelerinin –belki yüz defa– hatırlarını kırmıştır.111 Mahviyetkarane bir hayatı benimseyen Yeni Said, mükerrer derslerle ifratkarane hüsn-ü zanların tadil edilmesi için de azami hassas davranmıştır.112

Üçüncü Said (1949-1960)

Bediüzzaman Said Nursi, 1949 yılında Afyon hapsinde iken “acip inkılabat-ı ruhî” içinde bulunur. Bu durumun bir benzerini otuz yıl önce İstanbul’da yaşamıştır. İstanbul’da yaşadığı inkılab, Darü’l-Hikmet-i İslâmiye’deki faaliyetlerine ara vermesine, Yuşa tepesinde inzivaya çekilmesine ve hatta zaruri hizmetlerini gören fedakâr talebesi/yeğeni Abdurrahman’ı kendisinden uzaklaştırmasına yol açmıştır. İstanbul’daki ruhî ınkılabını hatırlatan Afyon hapsindeki yeni durumu Bediüzzaman Said Nursi şöyle yorumlamıştır: “Üçüncü bir Said ve bütün bütün târik-i dünya olarak zuhuruna bir işaret tahmin ediyorum. Demek Nurlar ve kahraman şakirtleri benim vazifelerimi yapacaklar; daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zaten Nurun her bir câmi cüz’ü ve sarsılmayan hâlis şakirtlerinin her birisi, benden daha mükemmel ders verir.”113 Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere Risale-i Nur hizmetinin sorumluluk gerektiren ağır yükünün sâdık Nur talebeleri tarafından omuzlandığı ve Bediüzzaman’ın vazifelerine talebelerine emanet ettiği Üçüncü bir dönem başlamıştır.

“Üçüncü Said” devri de Risale-i Nur hizmetinin çok daha farklı boyutlara ulaştığı, özellikle üniversiteli gençlerin bu eserlere yöneldiği ve külli bir inkişafın yaşanmaya başladığı bir sürecin işaretidir. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ında Üçüncü Said devrinin hakikati, talebeleri tarafından şöyle yorumlanmıştır: “Afyon hapsinden sonra Üstad –kendi tabirince– bir nevi Üçüncü Said olarak görünüyordu. Çünkü bundan sonra hizmet-i Nuriye başka safhalarda tezahür edecekti; külli bir inkişaf olacaktı. Üstadın hizmetine koşan ve Nur hizmeti için yanına gelenler, bilhassa mektepli gençlerdendi.”114

Bediüzzaman Üçüncü Said devrinde dünyayı bütünüyle terk ettiren bir halet-i ruhiye içinde olmakla birlikte, dünyaya bakmadığı için yapamadığı bir kısım vazifelerin de sorumluluğunu hissetmektedir. Bir mektubunda bu enfüsi haletinden şöyle bahsetmiştir: “Beni manen cezalandıracak, vazife-i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var… Evet, büyük kusurlarımdan bir tek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.”115 Yeni Said tamamen “iman” hizmetine odaklanmışken; Üçüncü Said iman hizmetiyle birlikte “hayat” ve “şeriat” hizmetlerinin sorumluluğuyla hareket etmiştir.

Üçüncü Said’in halet-i ruhiyesindeki “bütün bütün târik-i dünya” oluşu Risale-i Nur’un hakiki talebelerinin faal birer hizmetkâr olmalarına vesile olurken; “vatan, millet ve din namına mükellef olunan büyük vazifeler”in mevcudiyeti ise Bediüzzaman’ı faaliyete sevk etmiştir. Yeni Said devrinde hiç kimsenin yanında kalmasına izin vermeyen ve akşamdan kuşluk vaktine kadar kapısını daima kilitleyen Bediüzzaman, Üçüncü Said devrinde sadık talebelerinden bazılarını hususi hizmetine almıştır.116 1953’ten 1960 yılına kadar, Isparta Nur medresesinde, farklı istidatlara sahip manevi varislerini dört dörtlük yetiştirmiştir.

Yeni Said devrinde mahkemeden mahkemeye, sürgünden sürgüne koşturulan Bediüzzaman, ancak Üçüncü Said devrinde bir nebze olsun hürriyetine kavuşmuştur. Yeni Said’in seyahat etme hürriyeti bile o kadar sınırlanmıştır ki, en yakın bir köye gitmesine de izin verilmemiştir. 20 Eylül’de Afyon hapsinden tahliye olan Üçüncü Said, 2 Aralık’ta Emirdağ’ına ulaşmıştır. İki yıl kadar Emirdağ’da kalan Üçüncü Said bu süre içinde ilçe dışına çıkamamıştır. İlk defa 1371 yılının Muharrem ayında (1951) seyahat etme hürriyetini kullanabilmiştir. Bu tarihte Eskişehir’e giden Üçüncü Said, Yıldız Oteli’nde bir buçuk ay kalmıştır.117

Üçüncü Said devrinin en ehemmiyetli hususiyetlerinden biri Risale-i Nur hizmetinin geniş kitleler üzerinde makes bulmasıdır. Bu hizmet alanları en genel manada beş maddede özetlenmiştir: 1-Risale-i Nur’un mecmualar halinde serbest bir şekilde basılması ve neşredilmesi. 2- Başta İstanbul, Ankara ve Şark Vilayetleri olmak üzere Anadolu’nun çeşitli vilayet, kasaba ve köylerinde Risale-i Nur’un intişar etmesi. 3- Risale-i Nur’un en modern neşir vasıtalarıyla, hem Anadolu’ya, hem İslam dünyasına, hem de tüm insanlığa duyurulması. 4- Muhtelif halk tabakalarının (Üniversite ve diğer mektep talebeleri, gençler, memurlar, hanımlar vs.) Risale-i Nur’u okumaları ve fedakâr, halis birer iman hadimi olmaları. 5- Yeni hükümetin Risale-i Nur’a takdirle bakması, resmi makamlarla müspet münasebetlerin artması ve müsadere edilen kitapların iadesi.118

Üçüncü Said devrinde, başta Irak ve Pakistan olmak üzere İslam Dünyasında Risale-i Nur kitapları geniş bir okuyucu kitlesi bulmuştur. Pakistan Eğitim Bakanı Ali Ekber Şah Türkiye’ye geldiğinde Bediüzzaman Said Nursi’yi de ziyaret etmiştir. Ülkesine Risale-i Nur Külliyatı’nı götürmüş ve Urduca’ya tercüme edilerek resmen üniversitelerde okutulması için gayret sarfedeceği sözünü vermiştir. Pakistan’da Es Sıddık gibi birçok gazete ve mecmualarda Risale-i Nur’un Uhuvvet, İktisat, Hutuvat-ı Sitte gibi risaleleri -Arapça ve Urduca’ya tercüme edilerek- neşredilmiştir.119

Üçüncü Said devrinde başta Finlandiya ve Almanya olmak üzere Avrupa’da Risale-i Nurlar okunmaya başlamıştır. Finlandiya İslam Cemaati Reisi tarafından Risale-i Nur eserleri neşredilmiştir. Berlin Teknik Üniversitesi mescidine Risale-i Nur Külliyatı konulmuştur. Şarkiyat Üniversitesi İlahiyat bölümünde Risale-i Nur hakkında konferans düzenlenmiştir.120 Emirdağ Lahikası’nın bir mektubun içinde yer alan “Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler”121haberi, Risale-i Nurların dünya milletleri tarafından da takdirle karşılanacağının ilk müjdeli işaretleridir.

Üçüncü Said’in talebeleri dünyanın dört bir yanına Risale-i Nurları ulaştırma gayretini taşımışlardır. ABD, Japonya, Kore, Hindistan, Endonezya vb. ülkelerde Risale-i Nurların neşredilmesi için tüm imkânlar seferber edilmiştir.

Üçüncü Said’in Hususiyetleri

1-“Genç Said”leri hakiki vekil ve varis kabul etmesi

Üçüncü Said, “Medresetü’z Zehra erkânları” diye nitelediği sadık talebeleri için “hakiki vekillerim”122 ve “hakiki varislerim”123 demiştir. Onları “fedakâr evladın çok fevkinde sadakatle şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said…”124 mahiyetinde görmüş ve çok kıymet vermiştir.

Said Nursi’nin vekilleri –öncelikle- vasiyetnamede adı geçen Nur talebeleridir. Bir mektubunda bu hakikati şu sözleriyle vurgulamıştır: “Vasiyetnamemdeki evlât kabul ettiğim küçük evlâtları tevkil ediyorum. Onlarla konuşanı benimle konuşmuş gibi kabul ediyorum.”125 Başka bir mektubunda ise “bütün Nur talebeleri bir cihette bu biçare Said’in dava vekilleri”dir126 diyerek bu daireyi genişletmiştir.

Emirdağ Lahikası’nın ikinci cildinde “Üstadımız diyor ki/dedi ki/ifade buyurdular ki/demiş”127 ifadelerinin sıkça kullanılması da genç Nur talebelerinin Üçüncü Said’e hakkıyla vekil olduklarının bariz bir belirtisidir.

Üçüncü Said’in hususi vekilleri de vardır. Bunlardan birincisi Mustafa Sungur’dur. Said Nursi “Ben kendim zehir hastalığıyla şiddetli hasta olduğumdan ve kendi hukukumu müdafaa edemediğimden Sungur’u kendime vekil ediyorum”128 diyerek Ankara’da Risale-i Nur’un mahkeme işlerini takip etmek için Mustafa Sungur’u vazifelendirilmiştir. Daha sonraları Mustafa Sungur’un yanına –ikinci bir vekil olarak- talebelerinden Ceylan Çalışkan’ı göndermiştir.129 Daha sonraları Bediüzzaman Said Nursi’yi savunma cesaretini taşıyan Mihri Helav, Seniyüddin Başak ve Abdurrahman Şeref Laç gibi avukatlar bu vazifeyi üstlenmişlerdir.130

İman ve Kur’an’a Risale-i Nur’la hizmet eden her bir Nur talebesi Bediüzzaman’ın bir vekilidir. Bediüzzaman’ın Ankara’daki bir talebesi olan Osman Nuri hakkında “Eğer o, orada olmasa idi, benim gitmem lazımdı. Fakat o bana ihtiyaç bırakmıyor.”131beyanında bulunması bu cihetle manidardır.

Üçüncü Said, Risale-i Nur hizmetine dair bazı işleri talebelerinin (Medresetü’z Zehra erkânları) reylerine havale etmiştir. Emirdağ Lahikası’nın ikinci cildindeki bir kısım mektuplarda Nur talebelerinin reylerine havale edilmiş birçok hizmet zikredilmiştir: Bediüzzaman’ın dünyadaki son menzili olan kabrinin nerede olacağı,132 İnebolu’da yeni harfle çoğaltılan nüshaların durumu,133 Lemaat’ın Otuz Üçüncü Söz olarak Sözler’e dâhil edilmesi,134 Asa-yı Musa’nın Arapça’ya tercüme edilmesi,135 Gençlik Rehberi hakkında “dini siyasete alet etmek var” hükmüne varan vukufsuz ehl-i vukufun adlî vazifelerini dinsizliğe alet etmek istediklerini delilllerle ispat etmek vazifesi,136 Risale-i Nur mecmualarına dair elli liranın ne şekilde kullanılacağı,137 Said Nursi’ye gelen mektuplara onun bedeline cevap verilmesi,138 ince bir meseleye dair hakikatin ıslaha ihtiyacı olup olmadığı,139 Mahkeme-i Temyiz tarafından beraati tasdik edilen mahrem bir risalenin neşir kararı,140 İhvan-ı Müslimin Cemiyeti namına gelen tebriğe cevap verilmesi,141 Isparta Sümerbank Fabrikası’nda çalışan bir zatın sualine cevap verilmesi,142 Cezire ile irtibatın sürdürülmesi ve Zülfikar mecmuasındaki bir sehvin tashih edilmesi…143

Üçüncü Said’in talebeleri, üstadlarının inisiyatif vermesiyle Risale-i Nur hizmetinde sorumluluk üstlenmişlerdir. Nur talebelerinin inisiyatif alarak gerçekleştirdikleri bir kısım faaliyetlere Lahika mektuplarında yer verilmesi de teşvik maksatlı olsa gerektir. Mesela, Üniversite Nur Talebelerinin İstanbul’da iki bin adet Gençlik Rehberini basmaları,144 Risale-i Nur ve Bediüzzaman aleyhinde neşriyat yapan gazetelerden yüz altmış adedinin imha edilmesi,145 Doğu Üniversitesi hakkında tahrifçi Ulus gazetesine cevap verilmesi,146 bazı gazetelerde çıkan yalan haberler hakkında yazılan tekzip yazıları…147

2-Yeni hizmet açılımlarında talebelerine rehberlik etmesi

Üçüncü Said, Risale-i Nur hizmetine dair bir kısım konularda talebelerinin ufuklarını açmış ve onlara rehber olmuştur. Mesela, bir mektubunda “bu mealde adaletperver Demokratlara istida yazabilirsiniz”148 diyerek resmi makamlara nasıl dilekçe yazılacağının bir misalini göstermiştir.

Seyyid Salih isimli bir talebesinin “Arabistan’da Asa-yı Musa’nın çok lüzumu ve çok faydası olduğunu, oralarda seyahatimde anladım. Herhalde Arapçaya tercümesi lazım geliyor” mektubu üzerine, dört kanaldan (Ezher Üniversitesi, Diyanet İşleri Başkanlığı, kardeşi Ürgüp müftüsü Abdülmecid Ünlükul ve Isparta’daki âlim Nur talebeleri) tercüme faaliyetlerine başlanması için talebelerini yönlendirmiştir.149

Yeni Said dünyaya arkasını dönmüşken, Üçüncü Said ise içtimai ve siyasi bazı meselelere dair tahlillerde bulunmuştur. Fakat bu mektupların neşrinde dikkatli olunmasını istemiştir. “Merkezlerden münasip gördüğünüz yerlere, su-i tesir yapmamak şartıyla gönderebilirsiniz”150 sözüyle bu hassasiyeti dile getirmiştir.

Üçüncü Said Risale-i Nur’un geniş kitlelere ulaşması için toplumun saygı duyduğu kimselerin Nur mecmualarına “sahip”, “hami” ve “varis” olmalarını arzu etmiştir. Başta Mustafa Sabri Efendi, Ali Rıza Efendi, Mehmed Zahid Kevserî,151 Eşref Edip,152 Tevfik İleri153 vb. meşhurları göreve çağırmıştır.

Üçüncü Said’in Risale-i Nur hizmeti cihetinde ufku o kadar geniştir ki Katolik Kilisesinin merkezi olan Vatikan’a Zülfikar isimli eserini göndermiştir. Bu nezakete 22 Şubat 1951’de, Papa Pius XII Duodecimus (1939-1958) adına memnuniyet mesajıyla karşılık verilmiştir.154

 

3-Nazarları Risale-i Nur’a ve şahs-ı maneviye yönlendirmesi

Üçüncü Said “Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır”155, “milyonlar nüshası her birisi on Said kadar fayda veriyor”156, “Risale-i Nur ekseriyet itibarıyla kendi kendine ders verip muallimlere ihtiyaç bırak[mıyor]”157 diyerek nazarları Risale-i Nur Külliyatı’na çevirmiştir.

Üçüncü Said has talebeleriyle Risale-i Nur’un “hizmeti”, “intişarı/neşriyatı” ve “fütuhatı” söz konusu olduğunda görüşmüştür.158 Kendisiyle görüşmek isteyenlere ise “bana hizmet eden hakiki fedakâr talebelerim ve manevi evlatlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfi; bana hiç ihtiyaç yok”159 cevabını vermiştir. İman ve Kur’an hizmetini “binler, belki yüz binler Saidcikler, senin bedeline ders verecek ve konuşacaklar var”160 diyerek Risale-i Nur talebelerinin şahs-ı manevisine emanet etmiştir.

4-Nur dershanelerinin açılmasını teşvik etmesi

Üçüncü Said, talebelerinin her yerde dershane açmalarını teşvik etmiştir. Bunun üzerine Isparta’nın köylerinde bile dershaneler açılmıştır. Bir mektubunda bu düşüncesini “Şimdi resmen din tedrisatı için hususi dershaneler açılmasına izin verilmesine binaen Nur şakirtleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i Nuriye açmak lazımdır”161 sözüyle dile getirmiştir. Üçüncü Said’in dershane açmayı teşvik ettiği yıllar, ülke şartlarının din eğitimi alınmasına müsait hale geldiği bir dönemdir.162 Üçüncü Said, her evin de Nur dershanesi mahiyetini taşımasını arzulamıştır. Bunun için talebelerine -evli ise çoluk çocuğuyla, bekâr ise komşularıyla toplanarak- hiç olmazsa günde beş on dakika Risale-i Nurla meşgul olmalarını ve böylece evlerini Nur dershanesine dönüştürmelerini tavsiye etmiştir.163

Yeni Said, evinde geceleri hiç kimsenin kalmasına izin vermeyip, kuşluk vaktine kadar kapısını kilitlerken; Üçüncü Said, Isparta’da kaldığı evi Risale-i Nur dershanesine dönüştürmüştür. Sadık talebelerinden bazılarının dershanede kalmalarına izin verip, hususi hizmetine kabul etmiştir. Talebeleriyle bazen sabah namazından öğle ezanına kadar dersler yapmıştır. 1953 yılından 1960 yılına kadar Isparta Nur dershanesinde yaşananlar, geleceğin Nur dershanelerinin nüvelerini teşkil etmiştir.

Üçüncü Said, eski medreselerde beş on senede elde edilen neticeyi, Nur dershanelerinin beş on haftada kazandırabildiğini görmüştür. “Elli beş sene bir gaye-i hayalim” ve “hayatımın bir neticesi” dediği Zehra Üniversitesinin “manevi hakikati”nin Nur dershaneleriyle gerçekleştiğini söylemiştir. Nur dershaneleriyle bir tek üniversiteye bedel Anadolu, belki İslam Dünyası, hatta dünya geniş bir dershane/üniversite hükmüne geçmiştir.

 

5-Siyaseti takip etmesi ve siyasetçilere mektup yazması

Üçüncü Said’in en belirgin özelliklerinden biri de siyaseti takip etmesi, siyasetçilere mektuplar yazması ve bu mektupları Emirdağ Lahikası’na derç etmesidir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a,164 Başbakan Adnan Menderes’e,165 Adalet Bakanına,166 Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ye,167 Bakanlar Kuruluna,168 Hüseyin Avni Göktürk ve Tahsin Tola’ya,169 Dindar Milletvekillerine170 hitaben kaleme alınan birçok mektup Risale-i Nur Külliyatı’nın lahikalarına dâhil edilmiştir.

Said Nursi, uzun yıllar uzak durduğu siyasete tekrar bakmasının hikmetini ise şu sözleriyle açıklamıştır: “Dindar demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için 35 seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım.”171

Üçüncü Said’in talebelerinin “Demokrat Nur Talebeleri”172 ve “Demokrat azalarından Nur Talebeleri”173 imzalarıyla mektuplar yazmaları da dikkate değerdir. Üçüncü Said “siyaset hesabına değil, belki Nurların intişarı ve maslahatı hesabına, bazı kardeşler, Nurlar namına değil, belki kendi şahısları namına girebilir.”174 demiştir. Oysa Yeni Said –hizmet şartları gereği- talebelerinin siyasetle meşgul olmasına şiddetle karşıdır: “Risale-i Nur’un bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında bir boşboğazlığı münasebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alakadarane ve bilerek cevap verdi. Kalben, ‘Yazık!’ dedim. ‘Bu vazife-i nuriyede zararı olacak.’ Sonra şiddetle ikaz ettim. ‘Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım’ bir düsturumuz vardır.”175 Üçüncü Said ile Yeni Said’in siyasetle münasebetlerinin –şartlar gereği- farklı oluşu, talebelerinin de siyasi meşguliyetlerini derinlemesine etkilemiştir.

 

6- Gazeteleri takip etmesi

Bediüzzaman Üçüncü Said devrinde Risale-i Nur hizmetiyle ilgili yurtiçi ve yurtdışındaki mecmualarda yayınlanan yazıları da takip etmiştir. Bu yazılardan bazılarını Külliyata dâhil etmiştir. Mesela, Bağdat’ta çıkan ed-Difa gazetesi yazarı İsa Abdülkadir’in Arabî makalesinin tercümesi Emirdağ Lahikası’nda kendine yer bulmuştur.176 Büyük Doğu’nun 29. Sayısında “Lozan’ın İçyüzü” makalesi177 ile Büyük Cihad gazetesinde yayınlanan Ankara Üniversite Nur Talebelerinin mektubu da yurtiçi mecmualarından yapılan alıntılara misal olarak gösterilebilir.

Bu manada yine Menderes’in Konya nutkuna dair açıklamasının Lahika’da yer alması dikkate değerdir.178 Bu nutuk, din ile siyaset arasındaki hassas ölçüleri beyan ettiği ve Risale-i Nur’un serbestiyetine bir senet olduğu için Risale-i Nur’a dâhil edilmiş olmalıdır.

Üçüncü Said bir kısım menfi gazetelerin yalan haberlerine de tekzip yazıları göndermiştir. Bunların en dikkat çekenleri Cumhuriyet gazetesi179 ve Yeni Ulus gazetesine180 verdiği cevaplardır. Gazetelere hitaben yazdığı bir mektubunun başında “bize ait meseleleri yazan gazetelere hitaben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnatlarını helâl edeceğim”181 cümlesini kurarak gazetecileri objektif olmaya davet etmiştir.

Üçüncü Said, talebelerinin de bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkında tekzib yazısı kaleme almalarına izin vermiştir.182

7- İçtimai ve siyasi faaliyetleri

Üçüncü Said, merdümgirizlik vb. hastalıkları sebebiyle insanlarla görüşmekten ve konuşmaktan men edilmiş olsa da, içtimai ve siyasi hayattan kopmamıştır. 1953 model Chevrolet marka arabasıyla seyahatlere çıkarak talebelerini ziyaret etmiştir. 1953 yılında İstanbul’un fethinin 500. yılının kutlamalarına katılmıştır. Aynı dönemde Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret ederek Patrik I. Athenagoras (1886-1972) ile görüşmüştür. 1957 yılında Isparta 3. Eğitim Tümeni Camii’nin temeline harç koymuştur.183 Seçimlerde demokratlara açıktan destek vermiş ve oy kullanmıştır. Ayasofya’nın tekrar ibadet mahalli haline getirilmesi için, hükümet yetkilileriyle görüşmek maksadıyla ardarda Ankara’ya gitmiştir.184

 

8-Vasiyeti

Üçüncü Said, ölümü kendine çok yakın görerek vasiyetname yazmış ve bu vasiyetini yeri geldikçe teyid etmiştir.185 Vasiyetname yazmaya kendisini sevk eden halet-i ruhiyesini ise şöyle beyan etmiştir: “Ben şahsım itibarıyla vazife-i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış. Hem müteaddit tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla, şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir. Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de, zahirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.”186

Üçüncü Said’in vasiyetnamesinde hem maddi, hem manevi mirası vardır. Maddi mirası, Risale-i Nur’un satılan nüshalarının sermayesinin, Risale-i Nur’un malı olarak bilinmesi ve beşten birisinin -hayatını Risale-i Nur’a vakfeden, nafakasına çalışmaya zaman bulamayan- “halis”, “fedakâr”, “hakiki” talebelerinin tayınatına tahsis edilmesidir.187Üçüncü Said, maddi mirası vesilesiyle, talebelerinin “azami ihlâsı kazanmaları”, “ilmi vasıta-i cer yapmamaları” ve “ilm-i imani yolunda izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmeleri”nin mümkün olacağını ümit etmektedir.188 Üçüncü Said’in manevi mirası ise tüm talebelerine emanet ettiği Risale-i Nur Külliyatı ve Risale-i Nur hizmetinin şahs-ı manevisidir. Üçüncü Said, talebelerinden –tesanüdlerini muhafaza ederek- üstatlarının vazifesine hakiki varis olmalarını istemiştir.189

Üçüncü Said’in diğer bir vasiyeti ise kabrinin yeridir. Kabrinin gizli bir yerde olması gerekliliğini vasiyetinde şöyle bildirmiştir: “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.”190

Üçüncü Said’in talebelerine vasiyetinde –ayrıca- şu dersler de vardır: 1-Kendisinin maddi ve manevi her şeyden feragat mesleğinden ayrılmama, 2- Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışma, 3-Bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helal etme, 4-Eza ve cefa edenlere karşı zerre kadar intikam emeli beslememe, 5- Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışma…191

Öz

Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatı üç devreden meydana gelmektedir. Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said. Onun üç farklı hayat devresi, yalnızca siyasi ve konjonktürel değişimlerle açıklanamaz. Bediüzzaman, kaderin sevki ve enfüsi değişimlerinin bir neticesi olarak hayatını yenilemiş ve tazelemiştir. Yine de –ilahi takdirin hikmetiyle- içtimai ve siyasi değişimler ile Bediüzzaman’ın hayat devreleri arasında bir irtibat kurmak mümkündür. Bu çalışmada Bediüzzaman’ın hayat devreleri ele alınmakta, bu devreler arasındaki farklılıklar ortaya konulmakta; değişime yol açan nedenler, bu dönemlerin belirgin özellikleri ortaya konularak irdelenmektedir.

Mustafa Said İşeri
Köprü Dergisi Sayı 110
ileŞiir Antolojim

Ölüm belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır.

Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.

Said-i Nursi
Mektubat

ileŞiir Antolojim

Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.

Sual: Neden bunların umumuna fena diyorsun? Hâlbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.

Cevap: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

Sual: Neden hüsn-ü zannımıza sû-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.

Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!

Münâzarat (16/92) / Sualler ve Cevaplar (7/73)
(İlk dönem eserleri)

Said-i Nursî