Kategori arşivi Altı Çizili Satırlar

ileŞiir Antolojim

Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir 

Eski İstanbul’da mimarînin saltanatına rekabet eden başka güzellik varsa, o da ağaçlardı. Fakat buna rekabet denebilir mi? Doğrusu istenirse, ağaç, mimarîmizin ve bütün hayatımızın en lutufkâr yardımcısıdır. Beyaz mermerle, yontulmuş taşla uyuştuğu kadar, harap çatı ile, süsleri bakımsızlıktan kaybolmuş, yalağı kırılmış çeşme ile de uyuşmasını bilir. O güneşin adına söylenmiş bir kasideye benzer.

İstanbul’a gelen seyyahların hepsi ağaçlarımızın güzelliğinden bahseder. Lamartine’in Theophile Gautier’nin İstanbul’u, Lady Craven’in İstanbulları ağaçla, yeşillikle doludur. Şark’ta Seyahat”i okurken insana çok defa Lamartine’in bir bahçeden bahsettiği duygusu gelir. Eski gravürlerde, estamplarda görüldüğü gibi bazen bütün bir mahalle tek bir ağacı açmak, yahut bir korunun yeşili arasında kırmızı çatının hendesî şeklin farkını koymak için yapılmış zannını verirdi.

Büyük mimarlarımız ise, daima eserlerinin yanı başında birkaç çınar veya serviyi eksik etmezlerdi; gür yaprağın tezadı onların en güzel terkiplerinden biriydi. Bazıları daha ileriye gider; cami veya medrese avlusunun hendesî cenneti ortasında çınarın, servinin yetişmesi, gülün açması sarmaşığın halkalanması için yer ayırırdı. Zaten eski Türk bahçesi, üslûp -bahçe olarak- bu idi. Mimarlık ile ağacın bu işbirliğinin şimdi İstanbul’da en iyi, galiba biricik örneği, eski saray köşklerinin arasına sıkışmış olanlar bir yana, Süleymaniye müzesinin avlusudur.

Küçük, büyük her çeşmeyi iri gövdeli bir çınar yahut servi beklerdi. İşlenmiş mermerin üstüne aydınlığın nimeti onun fırınında pişmiş taze bir ekmek gibi düştüğü gün, mimarî kendisini bulmuş sanılır. Mimarın veya hayrat sahibinin diktiği ağacın büyüdüğünü görüp görmemesinin ehemmiyeti yoktu. Dikilmiş olduğunu bilmesi yeterdi. Bilirdi ki toprağa emanet edilmiş bir ağaç, mahalleye, semte, hattâ cemiyete ve bütün bir imana emanet edilmiş bir değerdir.

Ağaç sade mimarlık zevkimize ve şehirciliğimize girmez. Eski şiirin mücerret dünyası bir halı desenine
benzeyen servi, çınar, kavaklarla doludur. Fakat asıl büyü masallarda geçer. Çocukluğumda dinlediğim bir masalın şehzadesi, kulaktan aşık olduğu peri kızına, altında akan bir çeşme ve yanı başında Bâkî’nin boyunu poşunu o kadar hayranlıkla övdüğü cinsten bir servi bulunan, yukarıda anlattığımız cinsten bir namazgahta kavuşur. Öğrettikleri gibi çeşmeden abdest alır, ağacın dibinde namaz kılar ve dua ederken, üç defa üst üste: “Mesina, uzat saçının bir telini, al Mustafa’yı yanına…” diye bir ses işitir. Servinin derinliklerinden üç defa: “Alamam, dayıcı-ğım, insan oğludur, çiğ süt emmiştir.” cevabı gelir. Fakat dördüncüsünde serviden bir saç teli uzanır. Masalın sonunda Mesina çiğ sütle beslendiği için unutkan olan aşığına kendisini hatırlatmak için, üzerinde aynı çeşme ile servinin tasvirini -tabiî gözyaşlarıyla- dokuduğu bir seccade gönderir, o da başını bu seccadeye kor koymaz aynı sesi işiterek Mesina’yı hatırlar ve ona döner.

İki ağaç Türk muhayyilesinde ve hayatında izini bırakmıştır: servi ve çınar. Şehrin bilhassa dışarıdan görünen umumî manzarasını daha ziyade Karacaahmet, Edirnekapısı, eski Ayazpaşa ve Tepebaşı gibi servilikler yapardı. Boğaziçi’ndeki o çok uhrevî köşelerle, bazı peyzajlar da çınarların etrafında toplanırdı. Eyüp servilikleri bütün Haliç manzarasına üslûbunu verirdi. İstanbul peyzajındaki asîl hüznü biz bu iki ağaçla çam ve fıstık çamlarına borçluyuz. Hissî terbiyemizde onların büyük payı vardır.

En çok sevdiğim ağaç çınardır. Geniş, pençe pençe yapraklan, munis dev gövdeleriyle onlar bana Peçevî’nin anlattığı o sefer meşveretlerinde söz alan, kumandanlara yol gösteren, akıl öğreten serhat gazilerini hatırlatır. Gerçeği de bu ki her çınarda bir dede edası vardır. Onlar toprağımızın hakikî gururudur; belki dedelerimiz o heybetli vakarı, o dağ sükûnetini onlardan öğrendiler. Onun için Yahya Kemal’in Itrî’yi eski çınarların mektebinden yetiştirmesini çok iyi anlıyorum.

O dehâ öyle toplamış ki bizi Yedi yüzyıl süren hikâyemizi dinlemiş ihtiyar çınarlardan…
İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları zaman kutladığı ağaç olamaz…

Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir. Ne çare ki biz bir asırdan beri, hattâ biraz daha fazla, ikisine de alıştık. Gözümüzün önünde şaheserler birbiri ardınca suya düşmüş kaya tuzu gibi eriyor, kül, toprak yığını oluyor, İstanbul’un her semtinde sütunları devrilmiş, çalısı harap, içi süprüntü dolu medreseler, şirin, küçük semt camileri, yıkık çeşmeler var. Ufak bir himmetle günün emrine verilecek halde olan bu eserler her gün biraz daha bozuluyor. Âdeta bir salgının, artık kaldırmaya yaşayanların gücü yetmeyen ölüleri gibi oldukları yerde uzanmış yatıyorlar. Gerçek yapıcılığın, mevcudu muhafaza ile başladığını öğrendiğimiz gün mesut olacağız.

Ne olurdu, çocukluğumda tanıdığım o her şeyi bilen, bir kere öğrendiğini bir daha unutmayan meraklı ihtiyarlara benzeseydim!

Burada İstanbul’un ağaçlarından sadece şikâyetle bahsetmez, onları tanıtır, Bentler’den, hattâ Belgrat
ormanından Çamlıca’ya İçerenköyü’nden Çekmeceler’e kadar bütün bahçeleri, koruları, bir uzleti tek başına bekleyen ulu ağaçları, Çamlıca köşklerinin debdebesinden son kalan ve çok yüksekten açılmış şemsiyeleriyle yaz gecelerimizi dolduran o geniş nefesli gazellere benzeyen fıstık ağaçlarını, yumuşak kokulu ıhlamurları, sararmış endamları İstanbul sonbaharlarına sarı kehribardan aynalar biçen kavakları, sade isimleriyle İstanbul semtlerine şahsiyet ve hâtıra veren sakız ağaçlarını, küçük taş basamaklı sur kahvelerinin süsü asmaları teker teker sayardım.

***

İstanbul, büyük mimarî eserlerinin olduğu kadar küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hattâ iç İstanbul’u onlarda aramalıdır. Büyük eserler ona uzaktan görülen yüzünü verirler; ikinciler ise onu çizgi çizgi işleyerek portrenin içini dolduran, büyük tecridin kurduğu çerçeveyi bin türlü psikolojik hâl ile, yaşanmış hayat izleriyle tamamlayan eserlerdir. Şüphesiz bunlarda da asıl öz gene mimarlığındır. Fakat bu mimarlık Bayezıt, Süleymaniye, Ayasofya, Sultanahmet, Sultanselim yahut Yeni Cami gibi etrafındaki her şeye kendi nizamını kabul ettiren bir saltanat değildi: Bunlar şehrin mahremiyetinde âdeta eriyip ona karışmış hissini veren küçük camiler, medreseler, büyüklerin yanında en mütevazı nisbetlerine indirilmiş çeşmelerdir; ve zaten kendileriyle değil içlerine girdikleri terkipler güzeldirler. Birdenbire hiç beklemediğimiz bir yerde mermer bir çeşme aynası veya kapı çerçevesi, iyi yontulmuş taştan beyaz bir duvar size gülümser. İki servi, bir akasya veya asma, küçük ve üslupsuz bir türbe, yahut küçük bir bahçe sanacağınız bir mezarlık orada tatlı bir köşe yapar. İlk bakışta tanzimi büyük bir gayrete muhtaç olmayan bir tiyatro veya opera dekoruna benzeteceğiniz bu köşe, biraz derinlcştirilse, şehrin tarihinden bir parçadır. Türbede fetih günü şehit düşen bir veli yatar. Camii III. Mehmed zamanının bir defterdarı yaptırmıştır, çeşme I. Abdülhamid sarayının kadınlarından birinin hayratıdır. Yanı başındaki mezarlıkta, herkesin malı olan bir Hüvelbâki’nin altında büyük bir hattat veya musiki ustası gömülüdür.

Bu küçük köşeler kadar çekici ve zevkli şey pek azdır. Bunlar bir yığın inanç, gelenek, şevki tabiî hâline gelmiş zevk ve birçok tesadüf ve hattâ asırların ihmaliyle olmuş terkiplerdir. Gülü, serviyi, yahut çınarı yetiştiren her mevsim erguvanı kızartan, salkımların kandillerini asan, tabiatın cömertliğinden başka hiçbir israf ve debdebeleri yoktur. Onlar zaman içinde damla damla teşekkül etmiştir. İstanbul’un Üsküdar ve Boğaziçi’nin hemen her tarafında bu cins köşelere sık sık rastlanır. Bazıları ayaklarının ucuna takılmış deniz parçasıyla bulundukları yokuştan uçmağa hemen hazır görünürler. Bir kısmı fetih yıllarından bir parça gibi asil ve eskilik havasında yaşarlar. Hepsinde ağaç, su, taş, insanla  geniş ilhamlı bir ruh gibi konuşur. Bizim asıl peyzajlarımız bu köşelerdir. İstanbul halkı onları yaşarken yapmıştır. Kâinata ruhlarındaki birlik çerçevesinden bakan insanların eseridir. Pek az yerde sanat ve mimarî gündelik hayata bu kadar yakından karışır. İşte, İstanbul mahallelerinin asıl çekirdeğini bu peyzajlar yapar.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Beş Şehir

ileŞiir Antolojim

Esareti bir kafes içinde olmaktan ibaret sanmayın. İnsan, söylenmesi gereken yerde susuyorsa esirdir.

Hayat bir mizansen gibi türlü kapılar açıyor sana. Ve her kapının ardında, yeni bir kapı daha! Yürüyorsun; belki yoruldun belki henüz erken vazgeçmek için. Vesveseler de bırakmıyor yakanı. Lakin yürüyorsun; çünkü insan yürümekle mükelleftir, kapılar yürüsün diye var.
*
Kalabalıklar arasında herkes yalnız. Bu kanıya varmak zor olmadı. Yaşadığımız devir, maalesef herkesi yalnızlığa sürüklüyor. Kalbini açmak zayıflık, düşünmek taşlanmak demek. Nezaket gereksiz, anlam değersiz, samimiyetin de bir karşılığı kalmadı. Herkes birlikte ve fakat yalnız.
*
Dünyada gurbette olduğumuza kesinkes inandım; buna, tecrübe ederek iman ettim. Çünkü bütün heyecan ve hevesler vakti gelince terk ediyor insanı. Aradıkları arasında, bu dünyaya ait bir arzu kalmıyor. Kaygılar ve hüzünlerse muhkem, hem de kudretli; tıpkı bir mültecide olduğu gibi.
*
Zamanla hiçbir yere ait olamadığını fark ediyorsun; daima muallakta ve asılısın boşlukta. Ortasındasın ve fakat ne uzak ne yakın, içinde veya dışında da değilsin olanların. Bir şahit gibi müşahede ediyorsun her şeyi, hepsi bu.
*
Hayat mutlak değişkendir; daima bir değişimin merkezindeyiz. Koşullar, zaman, varlık, düşünceler ve dahi hisler bile değişir. Bu da insanı her defasında yeni bir tecrübeye itiyor. Kırk kere aynı yoldan geçse, kırkı da başkadır. Tekrar eden hataların sebebi, işte bu değişimdir.
*
Herkes kendi penceresinden, manzaranın daha doğru olduğunu iddia ediyor. Elbette doğrunun ne olduğuna dair kesin bir kanıya varmak mümkün değil. Lakin bir değil bir’den fazla pencereden bakmak, bizi kesinlikten alıkoyar. Doğru, bir yanıyla veya ucundan değil bütününden anlaşılır.
*
Ümidin tükenmesi için büyük hadiseler gerekiyor. Tekrar yeşermesi içinse, küçücük hadiseler bile yetiyor. İnsan daima tutunmak istiyor çünkü, boşlukta kalamaz. Nihayet içindeki bu dürtü, insanın, yaradılışı itibariyle tutulduğuna, serazad ve/veya boşlukta olmadığına delalet eder.
*
Allah kimseye taşıyamayacağından fazla yük yüklemez. Bakıyorsunuz, kiminin sırtında bir dağ var, kiminin sırtında tüy. Fakat her ikisi de aynı ağırlıkta. Zira yükü sırtlayanın gücü ancak o mesabede. Bu sebeple, kimsenin yükü küçümsenecek kadar az değildir.
*
Daha beteri gerçekleşene kadar, bütün dertler büyüktür. Derdin cüssesi büyüdükçe, evvelki dertler ehemmiyetini kaybeder. Allah bizi, büyük imtihanlardan sakınsın; küçücük dertleri büyütelim gözümüzde, razıyım.
*
Etrafında cereyan eden hadiselerin farkında olmasan, bir yükümlülük sahibi de olmazdın. Lakin aksine, farkındasın olan bitenden ve elinden hiçbir şey gelmiyor. İşte bunun adı çaresizlik. İnsanın en büyük elemleri, farkında olmakla başlıyor.
*
Bir toplumda mâkul insanların sayısı azalıyor veya sözlerine itibar edilmiyorsa, belaların da ardı kesilmez. Kurtuluşu dini, siyasi veya ideolojik zeminde arayanlar, asıl noktayı kaçırıyorlar. Kâinat boşluk kabul etmez; mâkuliyetin olmadığı yerde, her zaman bağnazlık zuhur eder.
*
Mâkul insan bulmak ne kadar zor; ezberleri tekrarlamayan, düşünen, yumuşak sözlü, esnek, prensip sahibi ve de yerinde davranan kimseleri bulmak çok zor. Nesli tükenen bir canlı gibi, kalanları korumaya almak gerekiyor.
*
Hassasiyet sahibi kimseler, düzenin çarkları arasında ezilmeye mahkûm. Zarafetle davranıyor, hissediyor ve düşünüyorlar, lakin dünya katı, nobran ve acımasız. Öyleyse nihayeti nedir bu çıkmazın? Hassas kimseler, bu dünyaya ait olmadıklarını bilsinler.
*
Düşünürsen, dünyada ağlanacak şeyler, gülünecek şeylerden daha fazla. Lakin bir define arar gibi arıyoruz saadeti; bir umut, sıcak bir tebessüm veya gönülden bir söz ile mutlu olmaya çabalıyoruz. Çünkü başka türlü tahammül etmek zor.
*
Bazen iki seçenek arasında kalır insan; hangi birini tercih edeceği hususunda kararsız kalır. Sanıyorum burada doğru olan, masumiyeti yitirmeyeceğimiz seçenek olmalıdır. Elimizdeki en kıymetli nesne masumiyettir. Zedelenirse, hiçbir tercihin nihayeti saadet getirmez.
*
Bunca hırsın sonu hüsrandır. Dünya, kendi için savaşanları, mağlup etmekle meşhurdur çünkü; herkesi cezbeder ve fakat kimseye yâr olmaz. Bazen kılıcı kınına koymalı, kadere teslim olmalı. Nihayetsiz hırs, sahibini tüketir.
*
Karanlıktan daha karanlık veya beterden daha beteri de var. Olmaz artık, dediğin ne varsa olabilir. İmkânsız görünen bile imkân dahilindedir. Daha kötü ne olabilir ki, diyerek ahvali küçümsememek gerek; zira kaderi sınamak tehlikelidir. Daha kötüsü de mümkün.

*
Düşen tutunacağı dalı seçemez, der bilge. Haklıdır, lakin bir yalana yahut günaha tutunmaktansa, düşmek, ayakta kalmaktan yeğdir. Haysiyetiyle düşen, yine haysiyeti ile ayağa kalkabilir. Ve fakat sırf ayakta kalmak için aldanan, düşmese bile her şeyini kaybetmiştir.
*
Aleni ahlâksızlıklar, ümidin azalması, devamlı huzursuzluk, yoksunluk, ardından kapıda bekleyen yoksulluk, aklıselim ve de kalbiselim kimselerin azalması. Gökyüzünden taş yağmaz bazen, depremler sarsmaz üzerindekileri. Belaların cismi değişebilir, lakin manası değişmez.
*
Güzel sözler duymaya ihtiyacı var insanın; umuda, birkaç kelimeye tutunmaya ihtiyacı var. Herkese her şeyin çok görüldüğü bir çağda, bunu çok görmeyin. Güzel sözü esirgemeyin, belki de bir kimsenin ekmek ve su kadar ihtiyacı vardır duymaya.
*
Okumaktan maksat nedir? Bana kalırsa okumaktan maksat, devamlı veya çok okumak değil, okuduğundan anlam çıkarmaktır. Bu zaviyeden; kitabı, insanı ve dahi tabiatı okumak, ondan bir mânâ çıkarmayı zaruri kılar. Yoksa mefhumun adı, okumak değil sade bakmaktır.
*
Kalbimizde bir elek var sanki; incelikler geçebiliyor, kaba veya katı olanlar aşamıyor bu seddi. Sözler, sesler, haller ve dahi eylemler, ne kadar incelirse, kalbe tesiri de aynı mesabede kolay olur.
*
Neticesine tesir edemeyeceğimiz hadiseler için kendimizi fazla yıpratıyoruz. Hem fikri hem de kalbi zahmetle yoruyoruz. Umursama, demek kolay. Umursa, lakin neticeler Allah’ın kudretindedir, bunu da asla unutma.
*
Zamanında tahammül etmek zorunda kaldığımız şeylere, bir süre sonra umursamaz oluyoruz. Aslında tahammül sınırını aşan her ne varsa, alâkamızdan ayrılıyor. Bana kalırsa, neticeler arasında en dehşetli olan da budur. Bir cevaba dahi layık görmezsin. Umursamadığın, yok hükmündedir.
*
Bunca kötülüğün veya ahlâksızlığın ortasında, iyi bir insan olarak kalmak için fazla sebebimiz yok. Ama yine de çabalıyoruz değil mi? Kötülükten sakınıyor ve kirlenmeden, temiz kalmaya çalışıyoruz. Son kişi kalana kadar, bu, dünyada hâlâ bir ümidin olduğuna dair delalettir.
*
Bazı kimseler zamanla insanlara küsüyor, kapanıyorlar kendi içlerine ve artık münzevi bir hayatı tercih ediyorlar. Nedenlerini anlıyorum; onlara kızamaz veya bir mânâda bulunamayız. Maruz kaldıkları kötülüklerden kaçıyorlar; bütün yollar tükeniyor ve inzivaya iltica ediyorlar.
*
Maruz kalıyoruz çoğunlukla. Bir tercih hakkımız olmuyor veya kaçamıyoruz olmakta olandan. Kötü haberlere, sözlere veya nefrete istemeden maruz kalıyoruz. Böyle bir işkence altında, sağlıklı kalmak mümkün değil. Daima güzeli ve iyiyi aramaktan başka çıkar yolumuz yok.
*
Herkes haddini bilse daha yaşanır bir dünya kurabilirdik. Fakat, nasıl olsa utanmayacak, diyerek, birçok hususta susmak zorunda kalıyoruz. Kanaatimi soracak olursanız, yine de muhatap olmayın. Nasıl olsa utanmayacak! Beyhude çabanın bir faydası olmadığı gibi sarf edene zararı var.
*
Memnuniyetsizlik bir huy olarak tezahür ettiği zaman, dünyayı ayaklarına serseniz dahi memnun edemezsiniz. Lakin bazı kimseler küçücük şeylerden bile memnun olabiliyor, çevresine zahmet vermiyor. Zahmet vermeyen, iki dünyada berhudar olsun.
*
Dünyadan bir yolcu gibi gitmekteyiz. Sırtımızdaki yük ne kadar hafif olursa, yolun zahmeti de o kadar az olur. Yükleneceksek, muhakkak bir kıymeti olmalı! Zira kimse yanında fazlalık götürmek istemez; öyleyse, faydası olmayan hiçbir şeyi de kendimize yük etmememiz gerek.
*
Kendini fazla önemsersen, beyhude kırılırsın. Önemsemez isen, yanından değil üstüne basarak geçerler. Aslına bakarsanız, bunun bir kararı var; ne büyük ne de küçük, arada bir yerdedir insan. Anlayabilirse yerini, dünyada daha emin bir yer yok.
*
Musibetlerin; ölümlerin, hastalıkların veya belaların ardından, her şey anlamını yitiriyor. Arzuların, gayelerin bir anlamı kalmıyor. Lakin belki de tam tersidir; musibetlerin ardından, bütün anlamlar susuyor ve hakikat diriliyor. İnsan ne için yaratıldığının anlamını kavrıyor.
*
Büyük imtihanlar, kendinden en emin olduğun zamanlarda vuku bulur. Malûmunuz; insan daima iddiasından vurulur. Böylelikle, kesinlik kavramını lügâtimden çıkardım. Beyaz kirlenebilir, siyah da tozundan arınabilir. Emin olmamanın, emin olmaktan daha güvenli olduğuna inanıyorum.
*
Henüz sınanmadığı sürece herkes iyi ve masumdur. Mühim olansa, sınandığı halde iyi kalabilmektir. Bir çıkar, ikbal veya arzu neticesinde, birçok kimsenin yüzündeki iyilik maskesi yırtılır. Asıl imtihan da burada; kaybetmeyi göze alarak iyi ve namuslu kalabiliyorsan, insansın.
*
Her eylemin veya kimsenin, evveli ve de ahiri vardır. Lakin ona ortasından bakarsanız, muhtemelen yanılırsınız. Maalesef, zanda bulunmanın büyük bir sorumluluk olduğunun farkında değiliz. Ortasından baktığımız herkesi yargılarsak, geriye yalnız pişmanlıklar kalır.
*
İbn Arabî’ye göre, kimi zaman ibadette bulamadığın feyzi, bela ve mihnette bulursun. Zira zahirde durumlar başka görünür, batındaysa bambaşka. İnsan bunu idrak etmekten nakıstır. Lakin bir emniyete sığınabilir: Allah dilediğini, dilediği hâl ile kendine yaklaştırır.
*
Bazı belalar, bizi daha büyük belalardan koruyan sedlerdir. Böylelikle, belanın bizzat kendisi, aslında derman olabilir. Lakin insan bunu hemen anlayamıyor. Uzun bir zaman sonra, yürüdüğü uçurum kenarını görüyor; bileği burkulmasaydı, belki de yürümeye devam edecek ve düşecekti.
*
Bütün samimi insanlar, birbirinin yakinidir; merhamet sahibi ve/veya nefret sahibi kimseler de buna dahil. Burada mühim bir irtibat var! Hiç konuşmadığınız ve hatta hiç tanımadığınız bir kimseye yakınlık duymanız bundan. İnsanda belirgin olan hâl, ancak cinsiyle irtibat kurar.
*
Her devirde nezaket sahibi kimseler azınlıktadır; merhamet, zarafet, hakkaniyet veya samimiyet sahibi kimseler azdır. Elbette, cevherin kıymeti de nadir olmasından kaynaklanır. Kişi kendi kıymetini bilsin, çünkü insanlar bilmezler. Tevazu cevheri parlatır, lakin fazlası karartır.
*
Bütün kederler, beklentilerden doğar; eylemin kendisi ve dahi neticenin beklediğimiz gibi olmaması azaptır. Bu nedenle, daima cebimizde bir ihtimâl daha bulundurmamız gerekiyor; vazgeçmek veya başka bir yol mesela. Ucunda ölüm yoksa, muhakkak bir ihtimâl daha vardır.
*
Bazı hakikatleri insan kendine itiraf etmekten çekiniyor; doğrusunu biliyor, lakin cesaret edemiyor. Çünkü itiraf ederse, bütün koşullar değişir; eskisi gibi düşünemez, hissedemez veya konuşamaz. Belki kavga etmesi gerekir ve belki de bulunduğu yeri terk etmesi gerekir.
*
Kalpte yankısını bulamayan bir sesi türlü hikâyelere veya kimselere benzetmeye çalışırız. Lakin beyhude, benzemez. Sonra kaçarız insanlardan. Herkes hayatının bir döneminde yalnız kalıyor; çünkü bu sesi duymak için çevresindeki herkesin susması gerekiyor.
*
Nasıl bir insan olmalıyım, sorusundan ziyade, nasıl bir insan olmamalıyım, sorusu daha mühim sanıyorum. Böylelikle kendinize yakıştıramadığınız hiçbir şey olmak zorunda kalmazsınız. İyiliğin yolu muğlaksa veya kaybolduysa, kötülükten sakınmak iyiliktir.
*
Doğrusu insan hemen olsun istiyor, arzuları, emelleri hemen gerçekleşsin istiyor. Lakin vaktinden evvel hâsıl olan her ne varsa, muhatabına zarar verir; yanlışlara, hatalara, günahlara sebebiyet verir. Bir emel, demini almadan gelirse, insana müjde değil zulümdür.
*
Bazen kendimi dünyadan ayırmam gerekiyor. Beraber yürüyoruz bu yolu elbet. Lakin boğuyor bazen, sıkıyor insanın içini. Bekle, diyorum burada, bekle. Birkaç satır, biraz müzik ve biraz da gökyüzüne iltica ediyorum. Nasıl olsa insan gelir ve gider, dünya yerinde kalır.
*
İnsan kusurlarından kurtulabilir, lakin kusur arayan bakışlardan kolay kolay kurtulamaz. Kendimizi, insanlara ispat etmeye çabalamakla ömür tüketmek, beyhude kürek çekmektir. Zira insan, ancak Allah’a ispat ile yükümlüdür.
*
Hayatımız boyunca, önem sırası durmaksızın değişir. Bir zamanlar kalbimizi hırpalayan meseleler, artık komik gelir. Veya zamanında umrumuzda olmayan meseleler, birden hayatın merkezine yerleşiverir. Değişen dünya değil, baktığımız yerdir.
*
Sakınmak, insan karakterinin en belirgin özelliklerinden bir tanesi. İnsanın kabul ettiklerinden ziyade, nelerden sakındığına bakarak, onunla alâkalı bir kanıya varabiliriz. Çünkü kabul etmek kolay, sakınmak zordur, irade gerektirir.
*
Bir kimseyi veya nesneyi, hayatınızın merkezine aldığınızda, kendiniz bir merkez olmaktan çıkarsınız. Artık onun bir esiri ya da uydusu gibi bağlı yaşamaya mecbur kalırsınız. İnsan hür yaratıldı, kendini mahkûm etmesi akıl kârı değil.
*
Aklımda sayısız soru ve ihtimâl, kaygılanmam gereken hususlar da var, biriken yapılacaklar, okumalar. Lakin kendime bir fincan kahve alarak müzik dinleyeceğim. Kendine zaman ayırmazsan, zaman sana bu ayrıcalığı tanımaz.
*
İnsanları üslubundan tanıyorum. Bu bir meziyet değil elbette. Hakikaten bir kimsenin üslubu, onun kalbini de ayan ediyor. Üslubu temizse, kendi de temizdir; zarifse, kendi de zariftir. İncitmiyorsa kelimeleri, kalbindeki hisleri de yumuşacık ve narindir.
*
Hayatımızdan beyhude tükenen zamanı çıkarsak, elimizde belki de birkaç gün kalır. Sermayesi hızla erimekte olan bu adama merhamet edin, diyen buz taciri gibi, zamanı faydalı kullanmak zorundayız; çünkü tükenen zamanın telafisi olmayacak.
*
Meseleye uzaktan bakarsanız, daha iyi anlarsınız. Bir ilişkide mesafeyi korursanız, daha az incinir ve incitirsiniz. Birini uzaktan tanırsanız onun tehlikelerinden de emin olursunuz. Yakın kalabilmek için, belirli bir uzaklık gerekiyor.
*
Sabretmek gerekiyor; sabrederken sebat etmek. Onu kalpte korumak gerekiyor. Sahih arzulardan bahsediyorum. Dile getirmemek, vazgeçme ihtimâlini elde bulundurmak ve azimle çabalamak, sebat etmek gerekiyor. Tevekkülse dördüncü kapıdır; açılmadan, diğer kapıların hükmü kapalıdır.
*
Elde etmek mi istiyorsun, ısrar etmemelisin, der Cibran. Arzuyu öldürmeden, nasipler dirilmiyor. İstemenin de bir esrarı var çünkü. Arzular inatla değil ondan vazgeçme ihtimalini ve de dirayetini gösterebildiğin ölçüde gerçekleşiyor.
*
İnsanın idraki, ancak ufku kadardır. okuyarak, dinleyerek veya izleyerek, sınırlı, sığ ve yüzeysel nazarı, geniş ve derin bir bakış açısına devşirmemiz gerekiyor. “Göllerinizi, okyanuslarla değiştirmelisiniz” der Byron; çünkü anlam, göle sığmaz, okyanustadır.
*
Tüketmeden bırakmıyoruz. Bir hissi, nesneyi, sözü veya zevki sonuna kadar kullanıyoruz. Yarım kalanlara dair inancım eskiden başkaydı. Lakin sanıyorum, bazı şeyler yarım kalmalı artık; damağımda hoş bir lezzet bırakmalı. Tükenenin yerine yenisi konmuyor.
*
Kavgalar, ayrılıklar, öfkeler veya sevdalar yeni değil; dünya dönüyor ve durmadan kendini tekerrür ediyor. Kendini sanık zannediyorsun, lakin tanıksın. Bu nedenle kendini fazla yargılama, her olan ve bitene müdahil olup sanık sandalyesine oturma.
*
Bazı kimselerin anlamaktan, inanmaktan, samimiyetten veya sevgiden nasibi olmuyor maalesef. Böyle kimselere kızmanın bir mânâsı yok sanıyorum; çünkü içine düştükleri bu mahrumiyetin azabını en çok kendileri çekiyor. Öyleyse onlar adına ancak üzülebiliriz.
*
Sakalımda beyazlar, İsmet Özel’in şiir yazmayı bırakması, hayat pahalılığı, sokaklarda öfkeli insanlar, betonla katledilen İstanbul ve kalabalık yığınlar, ama herkes yalnız! Savaşlar, yokluklar, yalanlar, türlü ahlâksızlıklar ve karşısında savunmasız insan.
*
İnsan hayatında sürekli bir sükûnet arıyor. Düşünürken, otururken, konuşurken veya yanı üzerine yatarken, durmadan arıyor. Bir masal ülkesi kadar uzakta belki, bazen yalnızlıkta bazen de yakınlıkta belki. Nerededir bilinmez, lakin insanı çağırmaktan vazgeçmiyor.
*
Kaygı, bir kavuşamama korkusu, belirsizlik ve dilemmalar örgüsü olarak tezahür ediyor. Fakat artık anlıyorum; Allah’ın vermediklerine de rıza gösteriyor ve memnun olabiliyorsan, kaygıların azalıyor.
*
Katlanmak, alışmak demek değildir. Alışırsan, vaziyeti kabul edersin ve bu alışkanlığın zamanla karakterinin bir parçası olur. Katlanırsan, burada bir kabul yok; zaruret var. Bu nedenle alışmıyorum dünyada cereyan eden yanlışlara veya günaha. Katlanıyorum.
*
Bazen yadırgıyorum yerimi, ahvâlimi. Sanki olmam gereken yerde değilim; yolu mu şaşırdım, geç mi kaldım, bilemiyorum. Aidiyetten yoksun, bir boşlukta kürek çekiyorum sanki. Fakat bileğimde hâlâ kuvvet var; çünkü umman varsa, dokunduğu kıyı da vardır, inanıyorum.
*
Çaresiz kalınca anlıyorsun, arzunun beyhude olduğunu; emeklerine, kaybettiğin zamana, azmine acıyorsun. Arabî, “Arzun sahih olsaydı, sana çareler gösterilirdi” der. Neyi arzuladığımız ne kadar mühim! Hakiki gerekçelerin olsaydı, çarelerin de olacaktı.
*
Bu dünyada her şey yarım kalır. Bu nedenle, bir yere varmaktan ziyade yolda olmak daha mühimdir. Neden ve neticeden değil niyetinden sorumlu insan. Kesilse nefesi, yarım kalsa da menzili, niyeti dahilinde yolu tamamlamış sayılır.
*
Kimseden bir beklenti içinde olmaz, ümit etmez veya takdir ummazsanız, söz ve eylemlerinizde özgür olursunuz. Esareti bir kafes içinde olmaktan ibaret sanmayın. İnsan, söylenmesi gereken yerde susuyorsa esirdir.
*
Anlayışlı yahut mutedil bir kimse olmanın, bir tür zayıflık olarak görüldüğünün farkındayım. Çünkü anlayışlı kimse hakkından, kârından, yeri gelir saadetinden bile vazgeçer. Bunlardan vazgeçmek inanın hiç kolay değil. Öyleyse zayıf olan kim, kuvvetli olan kim?
*
Anlayışlı insanları çok seviyorum; kimseye zahmet vermeden, hayatı parmak uçlarında yaşıyorlar gibi. Yokuşa sürmüyorlar ya da yük olmuyorlar. Aksine, yük alıyor ve muhataplarını hafifletiyorlar. Kalabalıklar arasında, nadide bir cevher gibi parıldıyorlar.
*
Okuduğun veya duyduğun bir cümle, birden yağan yağmur, hafif bir esinti ya da sıcak bir tebessüm, her şeyi değiştirebilir. Birkaç harfin yanyana gelmesine lüzum yok; sözün sonsuz lisanı vardır. Kimi kulağa kimi akla kimi de kalbe ayan olur. Duyabilirsen, değişir her şey.
*
Huzurun mekândan münezzeh bir tarafı var. Nerede olursan ol, güzel bir gece, sessizlik ve sıcak bir kahve, hatıra gelen birkaç mısra ve ardından ince bir nağme, seni olduğun yerden başka bir yere doğru sürüklüyor.
*
Kendi dışımızda cereyan eden olaylara bir müdahalede bulunamıyoruz. Nihayet sözün tesiri, sıkıca sıktığımız yumrukların da bir mânâsı olmuyor. Kâinatta her şey, zerreden bütüne doğru hareket eder. Kendi içimizde bir sükûnet sağlamadan, dışarı tezahür etmiyor.
*
Küçücük bir zaaf, kırılmaz sandığımız irademizi yok edebilir. Bu sebeple, insanın ancak zaafı kadar güçlü olabileceğine inanıyorum. Kendini bil; zaafını bil ki kudretini de bil. Dikkat ediniz, pek kuvvetli görünen bir zincir bile en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.
*
Herkesin nasibine yetecek kadar hüzünler var; kaygılar, umutlar ve saadetler de var. Maruz kaldığınla veya mükâfatınla, hazineden bir şey eksilmez. Böyle olunca, mahzun ve de mağrur olmanın bir mânâsı kalmıyor. Saadetin ardı uzun bir hüzün, hüznün ardı sonsuz bir saadet olabilir.
*
Kaygısız olmaktan bahsetmiyorum lakin biraz umursamaz olmakta da fayda var. Her olan ve biten bizi ilgilendirmemeli mesela; bazı hususlar veya vak’alar müstesna kalmalı. Kaça bölünebilir bir insan? Kaygıya haiz olanın ne olduğunu bilmeli ve geri kalanı umursamaktan vazgeçmeliyiz.
*
Aklımı ve de kalbimi temiz tutmaya dikkat ediyorum. Lakin ne kadar dikkat ederseniz, saldırılar da aynı şiddette artıyor. Fırtınalar, ayakta kalmaya çabalayan kimseyi hırpalar, geri kalanları süpürür ve atar. Yorulacağız ama gene de ayakta kalacağız; bunca yolu boşuna yürümedin.
*
İbn Rüşd, yazdığım her şeyi yangından kaçar gibi yazdım, der. Epey mânidar gelir bana bu cümle. Çünkü dünyada rahat ve uygun bir zaman bulunmaz. Bir eylemde bulunacaksan, koşullar dahilinde bulunman gerekiyor; kısıtlı zaman içinde, kendine bir zaman bulman gerekiyor.
*
Üzerinde uzun geceler ve gündüzler boyu çalıştığım romanım “Harp Baladı” nasipse yakında yayımlanacak. Heyecanlı mıyım, bilemiyorum. Lakin söyleyecek sözlerim olduğu için memnunum. Öldükten sonra bile, birilerine birkaç kelime dokunacağım için mutluyum; hayata bir akis gibi.
*
Samimiyet, salt sıcaklık yahut yakınlaşma mânâsına gelmez; bütün hislerin riyasız dışavurumudur o. Mesela bir muhabbet esnasında, sevgide, öfkede, sözde veya eylemde samimiyet, muhatabımıza güven verir, onu emin kılar. Daha kıymetli bir haslet tanımıyorum.
*
Hiç yoktan, zor sorulara muhatap olmak zorunda değiliz. Hiçbir yere varamayacağımızı bile bile, koşmak zorunda değiliz. Biraz da insanın elinde, kendi hâkimiyeti. Yorulmak hakkımız, gizlemek zorunda değiliz.
*
Söyleyemediklerim söylediklerimden fazla; sustuklarım konuştuklarımdan. Bir terazi kurulsa, gene de sözlerim ağır basar. Çünkü susulanın şahidi yok, bir cismi, ederi yok. Oysa kısacık bir cümlenin bile yükü var.
*
Çabanın bir nihai noktası olmalı. Elinden geleni yaptıktan sonra, daha fazlası insana zulümdür; artık beyhude çabanın bir faydası olmadığı gibi zararı da vardır. Bahsettiğim noktanın ardındaysa tevekkül durur. Çaba bir yerde nihayete ermeli ki tevekkülün kapıları açılsın.
*
Zaman geçiyor ve insan birçok şeye karşı heyecanını kaybediyor. Nihayet kaybedince de anlıyor; hani kalbi cezbeden heyecanın, hevesin ne kadar da güzel bir his olduğunu. İnsanları yaşlandıran seneler değil sanıyorum, azalan veya tükenen heyecanları.
*
Çoğu zaman karıştırıyoruz bu ikisini; tahammül ile sabır, birbirine benzer ve fakat aynı değildir. Tahammül, hamal gibi derdi yüklenmek, sabır ise yükün sırtımızdan kaldırılacağını bilmektir. Bu nedenle tahammülün yükü durmadan artar, sabrın yükü bu teskin ile zamanla hafifler.
*
Dünyadan bir vefa bekleyen, onun cefasına da hazır olmak durumunda. Elbette gönül, zahmetsiz olanı arzu eder, dert çekmek istemez. Lakin insana karşılıksız lütufta bulunan yalnız Râbbidir. Geri kalan ne varsa, diyetini de muhakkak alır.
*
Zaaflarımı seviyorum diyemem, fakat kabul ediyorum. Çoğu zaman, haddi aşmamı engelleyen bir pranga gibi tutuyor bileğimden. Merhamet, nezaket, samimiyet gibi zaaflar, bazen acıtıyor ya da yoruyor ve fakat zalim olmamı engelliyorlar.
*
Bütün mesele, sanıyorum, emin olmak ile alâkalı. Şüphelerden soyunmak ve Allah’ın kudretinden, mağfiretinden emin olmak. Başımıza gelen hadiselerden haberdar olduğunu bilmek ve hayırlısını nasip edeceğinden emin olmak. En mühimi de, yalnız olmadığından emin olmak.
*
Herkes bir tatmin edilme beklentisi içinde. İnanıyorsun, öyleyse ispat et. Düşüncelerini veya hislerini ispat et. Elbette iddia eden, buna mükelleftir. Lakin eyleminde samimi olan kimsenin ispata ihtiyacı yoktur. Kendine inanıyorsa, başka hiç kimsenin takdirine ihtiyacı yoktur.
*
Bir kimseye, kendinizden, çıkarsız bir parça verdiğiniz zaman eksilmez. Samimiyet, merhamet, nezaket veya ilminizden verdiğiniz zaman eksilmez. Bereket mefhumu, sade azıkla anlaşılmaz çünkü. Veren el alan elden üstündür; gönülden verilen her nesne, misliyle sahibine geri döner.
*
Noksanı ve kusuru ile insan insandır; asla mükemmel bir varlık değildir. Bu nedenle, mükemmel olmaya çabalamak, hem beyhude hem de yıpratıcıdır. Aczini kabul et ve kendini tanı; insan için daha yüce bir makam yok.
*
Hiçbir zaman, benim kalbim temiz, diyemem. Çünkü elimde ne bir terazi var ne de bunu belirleyecek ölçü birimi. Günahlarıma bir perde çeksem de böylelikle, vicdanıma bir bardak su olsun serpemem. Kalbimiz ne kadar temiz, bunu asla bilemeyeceğiz. Ama temiz tutmakla mükellefiz.
*
Karar verdiğinde hafifler insan; doğru veya yanlış, sorumluluğu kabul eder. Böylelikle kalpteki şüphelerden arınır. Kararsızlık hâlindeyse malûmunuz, her an ıstıraptır. Nihayeti arzu ettiğimiz gibi olmasa da, kararsız kalmak yerine bir karar vermeyi tercih etmek gerek.
*
Dünya gelir ve geçer. İzler silinmez; kalıcı olanlar hep bizimledir. Birinin hayatına dokunmak, sevindirmek bir masumu veya tutmak elinden düşeni, bizimledir. Kalıcı olmayan her eylem, beyhude erir zamanın dahlinde. Kalıcı olan, ebeden bizimledir.
*
Artık herkes birbirine benziyor; bu suret benzeşmesi, hislerin de aynı kalıp ile benzeştiği mânâsına geliyor. Müstakil zevkleri terk ettik; düşleri ve hayalleri de. Artık herkes, herkes gibi! İnsan, nev-i şahsına münhasır bir varlıktır; bir sanayi ürünü değildir.
*
Lokman Hekim’e, edebi kimden öğrendin, diye sordular. Edepsizden, dedi. Bir mefhumun, düşüncenin, hasletin veya herhangi bir şeyin zıddını bilmek, onu bilmektir. Doğruyu yalancıya, mazlumu zalime bakarak tanıyabiliriz mesela. Kararsız kaldığınız vakit, zıddına bakınız.
*
Güven duymaya ihtiyacımız var; sevmeye sevilmeye, nezakete, zarafete, merhamete ve samimiyete ihtiyacımız var. Fakat ihtiyacımızın ne olduğunu bilmediğimiz için başka şeylerle tatmin olmaya uğraşıyoruz. Malın mülkün elbet yeri dolar, lakin gönüldeki boşluğun yeri dolmuyor.
*
Bütün sağlam ilişkiler karşılıklı güvene dayanır. İki insan arasında, insan ile Yaratıcı arasında ve dahi insanın kendi ile irtibatı noktasında, en mühim mefhum güvendir. Diğer bütün güzel his ve hasletler, ondan yeşerir.
*
Proust’a göre, “Mesele kaybolmak değil, yolunu bulamamaktır” Çünkü hayatın akışında defalarca yolunu kaybeder insan. Bulabilirse istikametini, kaybolmak da bulmaya dahildir. Lakin bulamazsa, bir süre sonra aramaktan da vazgeçecektir.
*
Sanıyorum insan, ancak gecenin derininde kendini dinlemeye başlıyor; kendinden kendine bir yol buluyor. Gündüzün kargaşası, telaşı, keşmekeşi bu vuslata mani. Gece okunan kitap, dinlenen müzik, şiir ya da kısacık bir cümle bile daha tesirli.
*
Bir gayesi yahut kendi gündemi olmayan kimseler, çevrelerinde cereyan eden, her olan ve bitenden kendilerine paye biçerler. Bu vaziyet, bir kısır döngü içerisinde zihni, kalbi ve de azmi israf etmektir. Zamanla mecal tükenir, bu prangadan sıyrılmak artık mümkün olmaz.
*
Neye meyledersen, ondan bir zerre de sirayet eder kalbine. Müspet veya menfi, artık kaçmak istesen bile beyhudedir; kalbinden zihnine, emeline ve dahi eylemine dek yayılır. Kalpteki arzunun devası yine başka bir arzudur. Nihayet başka bir şeye meyledene kadar deveran eder bu hâl.
*
İnsan, elindekinin kıymetini ancak kaybedince anlıyor. Fakat kaybetmeden anlıyorsa daha vahim. Çünkü bu defa, hep kaybetme korkusuyla yaşıyor.
*
Aynı hisleri paylaşan kimseler, aradan yıllar geçse bile yine aynı hislerle kavuşurlar. Zaman mefhumunun örseleyemediği belki de yegâne vak’a bu! Gönülden gönüle muhabbet, bir defa hâsıl olduğunda, artık süreklidir; her dem taze, her dem yenidir.
*
Nefse en ağır gelen, kabul etmektir. Yanıldığını, kalp kırdığını veya haksızlık ettiğini kabul etmek. Çünkü kabul ederse, nefsine başkaldırmak, benlik tahtından inmek zorunda. Kabul edenler, asıl saltanatın, hükmetmek değil, hükme razı gelmek olduğunu bildiler.
*
Kimsenin kalbini açmadan, içinde ne olduğunu bilemeyiz; orada sakladığı ıstırabı, derdi, inancı veya kaygıları göremeyiz. Bunu kabul edelim; her şeyin farkında falan değiliz. Çoğunlukla sade bir zan ile hareket ediyoruz. Bir vebal bu; aslını bilmeden, nice kimseleri yargılıyoruz.
*
İnsan sade doğduğunda başlamıyor hayata; onun hayatında bir’den çok başlangıçlar var; her musibetin ardından, yenilgilerden ve uçurum kenarlarından sonra yeniden başlıyor. Ve her defasında, yeni biri olarak yeniden doğuyor. Bu nedenle, insana inanıyorum.
*
Muhtemelen dünyanın kaderi ellerimizde değil. Beklenen kişi veya tarihi değiştirecek kimseler de değiliz. Erişilmez gayelerin buhranı da büyük olur. Nitekim insana ait misyonlar aslında çok daha basit; iyiden, doğrudan taraf olmak ve de dürüst bir insan olmak, her şeyin üzerinde.
*
Schopenhauer’a göre, “Her belirsizlik güvensizlik doğurur” Güven ile başlayan her ilişki, nihayet belirsizlik ile zedelenir; iyi düşünceler yerini zamanla şüpheye bırakır. Çünkü belirsizlik, kötü düşüncelerin doğduğu ve de büyüdüğü, en uygun zemindir.
*
Kimse yeni bir şey söylemiyor artık; bütün cümleler ezberden ibaret. Fasit bir daire gibi deveran ediyor aynı kelimeler. Dünya menfaate, zulme, dehşete ram oldu. Lakin muhabbet ile, muhabbetten hâsıl kelimeler ile yeniden kurmak mümkün. Dünyanın yeni sözlere ihtiyacı var.
*
Radyoda Feyruz çaldığı zaman, Beyrut’ta bütün silahlar susardı. Bu hikâyeyi çok seviyorum; ölüm ile yaşam arasındaki incecik çizgide, savaşları durduran sesler, şiirler, türküler var. Bu kısacık sükûnet bile, türlü vahşetin arasında, insana insan olduğunu hatırlatıyor.
*
Hava ısındıkça civardaki sis dağılır. İnsanın kalbi de böyledir; Allah’ın muhabbeti ile ısınınca, kaygıları da birden dağılıverir. Takdir edersiniz, ısınmak için kaynağa yaklaşmak gerekir. Dualar ile yaklaşır insan Râbbine; nihayet bu yakin hâl ile ısınır kalbi.
*
Herkes biliyor aslında; mazlumun kim olduğunu ve de zalimin kim olduğunu. Herkes farkında; kimin günahsız ve kimin günahkâr olduğunu. Maskeler takıyorlar ve fakat biliyor herkes, kendinin ne olduğunu.
*
Bir süredir kitap okuyamıyorum; bu, gemisi karaya oturmuş bir kaptanın hâline benziyor. Keşfedilecek nice sır ve diyarlar seni bekliyor, lakin bir türlü açılamıyorsun denize. Hem mevsim de geçmek üzere; yelkenler açık, rüzgârlar beyhude esiyor.
*
İnsan idrakte çok aceleci. Kimi sevinçler, büyük belaların habercisi. Kimi belalar da daha büyüklerini savurmak için geliyor insanın başına. Neyin neden olduğunu anlamak için sade bir akıl yetmiyor. Zamana ve de kalbî bir bakış açısına ihtiyacımız var.
*
Eski bir Kore masalı var; değirmenci şehirden bir ayna alıyor ve köye getiriyor. Aynayı ilk defa gören köylülerin hepsi de, kendi akislerini tanımıyor ve kavga ediyor. Bu minvalde; insan kendiyle sürekli bir hesaplaşma halindedir; çünkü kendini yeterince tanımıyor.
*
Eskiden biri, kendinden bahset, dediğinde, uzun uzun anlatabilirdim. Şimdilerde biri sorduğunda, ne diyeceğimi bilemiyorum; cevapsız ve şaşkın, öylece kalakalıyorum. Zamanla ayrıntıların bir önemi kalmıyor. Geldik ve gidiyoruz; hepsi bu kadar.
*
Bazı yaralar zamanla iyileşir, bazı yaralarınsa sökülüp atılması gerekir. Kalpteki yaralara da bu zaviyeden bakıyorum. Tabip, insanın kendidir. Yara, zamanla acısını yitiriyorsa dokunulmaz, gitgide acısı artıyorsa, onu kesmek ve de atmak gerekir.
*
Bazı cümleleri insan kendinden bile saklıyor; içinde büyütüyor, lakin bir türlü sarfedemiyor. Sanki söylese, yıkılacak şehirler, kopacak kıyamet gibi susuyor. Susuyor ve içinde, taş taş üzerinde kalmıyor.
*
Beklerken düşünürsün, kendinden kendine bir yol bularak sorular sorar, cevaplar bulursun. Vazgeçecek olduğunda, bir ümidin ipine tutunur ve nedenleri sorgular, dönersin kalbine. Kalbinde hisler cevelan eder ve anlarsın sonra; nihayet, beklemek de aramaya dahildir.
*
Düşünürsen, dünyada ağlanacak şeyler, gülünecek şeylerden daha fazla. Lakin bir define arar gibi arıyoruz saadeti; bir umut, sıcak bir tebessüm veya gönülden bir söz ile mutlu olmaya çabalıyoruz. Çünkü başka türlü tahammül etmek zor.
*
Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız, buyuruluyor. Ne çok zorlaştırıyoruz. Bir başkasının sırtından yük almak varken ekliyoruz. Yolu engebeli yerden tarif ediyoruz. Tatlı dil varken zehri tercih ediyor, samimiyet varken mesafeler örüyoruz. Zahmet verince rahmet tecelli etmiyor.
*
Birkaç ay evvel sahip olduğumuz alelade konfordan feragat etmek zorunda kaldık. Dışarıda bir yemek yemek, kahve içmek veya yeni bir kazak almak lüks mesela. Ev, araba, elektronik cihazlar gibi ihtiyaçların tahayyülü bile zor. Yoksulluk, siyasi bir söylev değildir. Acı hakikattir.
*
Kinden ve nefretten, ateşten kaçar gibi kaçınmamız gerekiyor. Bir vesvese ile başlayan düşünceler, kısa sürede duygulara dönüşür. Kalbe inecek olursa, onu teslim alır; çürütür ve kokutur. Nihayet kalbin sahibine ve ardından çevresindeki herkese zarar vermeye başlar.
*
Dünyaya insanları memnun etmeye gelmedik. Onları kırk kere memnun etsen bile, bir defa hoşnutsuz olsunlar, hemen senden vazgeçerler. İnsanların ne diyeceğine göre yaşamak bir zindandır. Her zaman iyi ve güzel hasletler üzere yaşamamız gerekiyor; kimsenin ne dediğine bakmadan.
*
Fazla önemsiyoruz. Her olan ve biten veya devam eden vak’alara, adeta ölüm kalım meselesi gibi dikkat kesiliyoruz. Nihayet yıpratıyor bizi bunlar. Kaygısız olmaktan bahsetmiyorum. Hayatta, bazı şeyleri önemsememeyi öğrenmek zorundayız.
*
Derman her zaman gözümüz önünde olmaz; merhemin nerede olduğunu bilemeyiz. Çoğu zaman derman zannettiklerimiz, zandan ibarettir. İnsan, kendine neyin iyi geldiğini, kalbi sükûna kavuşana dek idrak edemez. Sabrın simyası da buradadır; insan dermanı değil, derman insanı bulur.
*
İbn Hazm, “Gerçeğe daha iyi yaklaşmak için gönüllerinizi geçici şeylerle eğlendirin” der. Sakinleşin, olayın merkezinden ayrılın ve bir fincan kahve için. Güzel bir şarkı dinleyin veya muhabbet edin. Sonra o ayrıldığınız merkeze bir de dışarıdan bakın; gerçeğe yaklaşacaksınız.
*
İnsana ağır gelen kendisidir. Yoksa türlü sıkıntılar veya belalar, misafir gibi gelir ve giderler. Hayatın bir yükü varsa, insanın kendine bin yükü var. Yaşamak, hürriyet ve saadet, bir köşede sessiz bekliyor. Lakin insan, kendini taşımaktan bir mecal bulamıyor.
*
Kitap okuyanları değil, lakin şiir okuyanları okumayanlardan ayırmak istiyorum. Şiir okumayan kimseler ekseriyetle mecaza, tasvire ve en önemlisi, farklı bakış açılarına yabancı oluyorlar. Şiir, okuyanlara, estetik ve derin bir anlayış bahşeder.
*
Bir nihayeti olmayan ve durmadan devinim eden suni gündemlere itibar etmeyin; beyhude yormayın hem zihninizi hem de yüreğinizi. Asıl meselelerin üzerini örten bir perdedir bu gündemler. Günün sonunda, kavga edenler kolkola girer ve siz yorgunluğunuz ile başbaşa kalırsınız.
*
Kısacık bir ömür için çok fazla düşman var; çok fazla öfke, kaygı, çok fazla buhran var. Kavgalar, hesaplaşmalar çok fazla. Meydan okumalar, intikamlar fazla. Kısacık bir ömür için ne kadar fazlalık var.
*
Olanda olduğu gibi olmayanda da hayır vardır. Hayatın yolları türlü türlüdür; bir yol kapanırsa, başka bir yoldan yürümen gerektiği içindir. Sabrı, sebatı, sükûnu ve vakti gelir, idraki öğretir olmayanlar; hayrı, yalnız olanlarda aramak beyhude.
*
Baudrillard sanıyorum, insanları birbirinden ayıran iki hâlden bahseder. Birinin nedeni uzaklık, diğeri fazla yakınlık. Uzaklık yine hasrete gebe, arada bir bağ kalıyor. Lakin fazla yakınlığın neticesinde, kesin ayrılıklar var.
*
Birkaç sene evvel yazdıklarımı okuyorum, sanki yazan ben değilim. Hislerimi ve düşüncelerimi hatırlıyorum, bir başkası gibi. İnsan durmadan değişiyor; zamanla, kendi geçmişine bile yabancılaşıyor.
*
Bir insanın kendi hayatına kastedecek noktaya kadar gelmesi, sadece onun için değil hepimiz için bir imtihan. Seneler evvel bir haberde okumuştum; Amerikalı bir adam intihar ediyor, ceketinin cebindeki pusulada şu yazıyordu, ‘bugün biri bana gülümserse intihar etmeyeceğim.’
*
Zamanında söylenmeyen sözün veya eylemin hiçbir ehemmiyeti kalmıyor. Her şeyin bir zamanı var; bu, bir istasyonda treni beklemek gibi. Tren gelene kadar hiçbir adımın ehemmiyeti yok, gittikten sonra olduğu gibi. Koşullar, zamana bağlı. İnsanın arzularına değil.
*
Her zaman uçurumun kenarındasın; bazen farkındasın ve bazen farkında değilsin. Hayatta bir düzlük yok esasında; attığın her adım senin sonun ve/veya yeni bir başlangıcın olabiliyor. İncecik bir dengede yürüyorsun; bazen düşer ve bazen çıkarsın. Lakin hep uçurumun kenarındasın.
*
Reddetmeyi bilmemek yahut becerememek adında bir mefhum var, biliyorsunuz. Biri sizden olmadık bir şey istese bile reddedemiyorsunuz. Kırılır mı, gücenir mi, isteyenin bir yüzü kara mı, olmuyor. Zahmetini çekeceksin, bunu biliyorsun; ama reddedemiyorsun.
*
İyi bir insana rastlamak, çölde bir vahaya rastlamak gibi. Tam ümidini kaybedecekken uzanan bir el, sırtındaki yüke omuz veren bir dost gibi. İyi insanlar, iyi ki varlar.
*
Bu çağın en büyük belası nedir biliyor musunuz? İnsanı kaygılarla kuşatıyor! Senin hayallerin, umutların veya düşüncelerin var. Ama çağın geçim dertleri, eşitsizliği, adaletsizliği var. Kaygılar tarafından kuşatılmış insan, başını bile kaldıramıyor yerden.
*
Biraz okumaktan, yazmaktan veya ehil bir sohbet dinlemekten uzaklaş, hemen dilin bozuluyor, düşüncelerin karışıyor. İlmin vefası yoktur; biraz ilgisiz kal, hemen tası tarağı toplar terk eder seni.
*
Halkın %10’unun serveti, geri kalan %90’ının servetinden fazlaysa, orada ne adalet ne refah ne de din vardır. Telaffuzu vardır, lakin kendileri yoktur.
*
Güzel bir müziği, kitabı, şiiri veya meskeni nasıl tanırsınız? Defalarca uğramış olsanız bile, ona her kavuştuğunuzda yeni bir keşif gibi şevk ve heyecan verir. Güzel insan da böyledir; her kavuştuğunuzda yeniden keşfeder gibi mutlu ve memnun olursunuz. Güzelin simyasıdır bu.
*
Hayatı sisli bir yolu yürür gibi yürür insan. Hiç durmaz ve yoluna devam ederse, kaybolması muhtemeldir. Arada durmalı, derin bir nefes almalı ve nerede olduğunu sorgulamalı. Çünkü nerede olduğunu bilmeyen, nereye gideceğini de bilemez.
*
En karanlık gecede bile, sabahın doğacağını biliyorsun, ama gecenin buhranını örtünmekten kendini alıkoyamıyorsun. Bilmek yetmiyor çünkü, hatta hırpalıyor ve yoruyor. Rıza göstermek gerekiyor; bu da, insan için en zorlu imtihan.
*
Tatmin edici bir cevabı olmayan her soru, cevabını bulana dek kemirir insanın aklını ve de kalbini. Bütün bu sıkıntılar, aslında cevapsız soruların sancısı. Bu nedenle insan; cevaplar arar durmaksızın, yalan bile olsa bir cevaba tutunmaya çalışır.
*
Kâinat boşluk kabul etmez; birinin yokluğunda daima zıddı tezahür eder. Doğrusunu tercih etmez iseniz, yanlışa kayar gönlünüz. İyiliği terk ederseniz, kötülük zuhur eder. Güzel bakmaz iseniz mesela, çirkin görünür her şey. Öyleyse bu boşluğa mahal vermemek gerek.
*
Hayattan tecrübe edeceğimiz en muazzam düstur şudur: Şer gibi görünen hadiselerde, birçok hayırlar vardır. Zıddı ile kaim; hayır gibi görünen hadisede de şer olabilir. Her iki ihtimâl de vaki. Hüsrana uğramamak için; her hadisenin nihayetine dek, peşin hükümlü olmamak icabeder.
*
Bir şey alışkanlık hâline geldiğinde, artık tabiatımızın bir parçası olur. Bir günah olabilir bu, malayani bir uğraş veya herhangi bir güzellik de olabilir. Bu nedenle, neye alıştığımıza dikkat etmemiz gerekiyor; çünkü alıştığımız şey, nihayetinde mizacımıza yerleşecek.
*
Duaya, şiire, türküye ve de güzel bir söze ihtiyacı var ruhun; bu tıpkı bedenin yemeye ihtiyaç duyması gibi zaruri. Ruhu besleyen simya; kelimelerle, nağmelerle dolar kalbe. Sonra eritir bütün katı hisleri ve incelir; türlü tahammülün altından, böylelikle çekilir.
*
Ümit etmek, bir kapının eşiğinde beklemeye benzer. Kimi onu kilitli zanneder ve çeker gider, kimi de açılacağını umarak sabırla sebat eder. Kimin haklı olduğundan ziyade, dikkatinizi kapının varlığına çekiyorum; açılmayacak olsaydı, kapı değil duvar örerlerdi.
*
Kalbe yerleşen nice duygular, vakti geldiğinde ayrıldılar. Lakin endişe öyle değil. Bir kalbe endişe yerleşti mi, nihayetini bulana dek terk etmiyor yerini. Yürüyor, konuşuyor, gülüyorsun belki, ama o, kalbe batmaya devam ediyor
*
Uzun bir cümlenin ardından, Kierkegaard’ın şöyle bir ifadesi vardı, “kendisiyle değil, kendinde meşgul” İfade oldukça derin. Çünkü kendiyle meşgul kimse; hırpalar kendini, tarumar eder. Kendinde meşgul kimse ise; imar eder kendini, inşa eder.
*
İbn Hâzm’a göre, “Sevgi, açtığı yaralarla birlikte kendi merhemini de özünde taşır.” Zehrin panzehiri, yine kendisidir. Sevmek, kimi zaman acı verse de devası öfke veya nefret değil yine sevmektir.
*
Suni gündem ve kavgalarla zihni ve kalbi felç edilmiş bir millete dönüştük. Artık düşünmek ya da hissetmek, adeta bir mucize beklemek demek. Zamanın, aklıselimin, vakarın kıymetini bilelim. Bizler birilerinin keyfî için ömrünü harcayacak holiganlar değiliz, insanız!
*
Mazi kesindir; artık değişmez veya müdahale edilemez. Akıbetse bir gizde durur; belki bir müjde, belki de bir bela saklar sadrında. Bizler bu ikisi arasında; geri dönemeyiz, ileride ne olduğunu bilemeyiz. Sadece ân var elimizde, şu ân! Daha mühim bir zaman dilimi yok insan için.
*
Ucunda bucağında kalamıyorsun, bir köşesinden sessizce veya uzaktan öylesine seyredemiyorsun bu hayatı. Ortasındasın! Kavganın, kederin, hasretin veya saadetin tam ortasında. Ne kadar kaçmak istesen de her şeyle yüzleşmek zorundasın.
*
Hakikati bile dile getiriyor olsa, beyhude sözün mânâsı yok. Çünkü söz, ancak dinlemesini bilene sarfedilir. Buradaki dinlemekten kastım; düşünmek, idrak etmek veya anlamaya çalışmaktır. Nihayet bir faydası olmayacaksa, bütün sözler israf kisvesindedir.
*
Her nereye gitsen kendini de yanında götürüyorsun. Kaçmak istiyorsun ve fakat kaçamıyorsun kendinden. Bütün bu hisler, düşünceler, tereddütler veya tahammüller, bizden gayrı değil. Sorunları içte çözmeden, dışarıda hürriyet mümkün değil.
*
Umursamadığımız veya öylesine geçen zamanları, bir muhabbeti ya da birer fincan kahveyi mesela, seneler sonra hasretle anacağız. İnsan, bulunduğu anın farkına varamıyor; sıradan zamanların bile aslında sıradan olmadığını, maalesef çok geç anlıyor.
*
Galibiyetin rehaveti, bize hiçbir şey öğretemez. Asıl öğreten yenilgilerdir. Hayatı, aldığımız yenilgilerden sonra tanımaya başlarız. Dostu düşmanı, eğriyi doğruyu, yalnız yenilgiler öğretir bize. Yeryüzündeki en kudretli mekteptir, yenilgiler.
*
Uzun süredir hiçbir şeye şaşırmıyorum. Kabulleniyor değilim ama şaşırmıyorum. Çünkü tanık olduklarımdan sonra, daha başka ne olabilir ki, sorusunu lügatimden çıkardım. Yaşadığım çağ, her türlü tuhaflığa müsait bir çağ. Farkındayım.
*
Kısacık ömrümüzde, gürültüden yoksun bir mesken arar dururuz. Lakin her nereye gitsek, kalabalığı da yanımızda götürürüz. Çelişki ararsak eğer, içimizde. İnsan, kendi içindeki sükûnu sağlamadan, dışarıda sükûnet bulamıyor.
*
Bir toplumda emanete riayet, haramdan sakınmak, hakkı gözetmek gibi birtakım eylemler yüksek teveccüh ve takdir görüyorsa, o toplumda bu tür faziletlerin artık azaldığına veyahut tükendiğine delâlettir.
*
Her hâlukârda, beni gerçekten neyin ilgilendirdiğinden emin değilim, ama neyin ilgilendirmediğinden kesinlikle eminim, der Camus. Sanıyorum, huzurun mühim bir kısmı da burada; bazı şeylerle kesinkes ilgilenmemekte.
*
Nihayetine yaklaştığında anlıyorsun; daha yolun yarısına bile gelmediğini. Yollar yarım, emeller tam değil. Hayat böyledir; tam kavuşacakken, emelin uzaklaşır senden. Bir koşuşturma hiç bitmez. Kavuştuğunda ise artık önemini yitirmiştir.
*
Haklı olmaktan da yorulur insan. Çünkü bir türlü değişmiyorsa değişmesi gerekenler, haklı olmanın faydadan ziyade zararı var. Uçurumu bilmek ve fakat kimseyi vazgeçmeye ikna edememek gibi. Haklısın ve bu nedenle bütün intiharlara tanık olacaksın.
*
Sözler itibar görmüyor, eylemin bir neticesi yok. Nasihatler muallakta, hiçbir şeyin kıymeti yok. Çünkü masumiyeti zedeledik. Herkes bir günahın gölgesinde, sözü de eylemi de öyle.
*
Arabî’ye göre, “Sabrın asıl tarifi Allah’a değil Allah’tan başkalarına şikâyetten nefsini menetmektir.” Çünkü başkalarına şikayetçi olduğumuz vakit, şikayet ettiğimiz aslında yazgımızdır. Dertli insan ile Allah arasında ise perde yoktur.
*
Yürüdüğümüz yol, değiştirmiyorsa bizi; düşüncelerimizi ve de hislerimizi, bir yere de götürmeyecek demektir. Fasit bir daire gibi kendi adımlarımızı takip ettiğimiz her gün, yoruluyoruz ve fakat menzile de yaklaşamıyoruz.
*
Hayatın akışında yürüyoruz; sisli bir yol yürür gibi tehlike nerededir, menzil neresidir bilemiyoruz. Samimi bir insan bulursanız, bırakmayın. Birlikte yürüyün.
*
Şair, “Kalbim ile muhabbet eden bülbül, uçtu gitti” diyecekken duraksıyor, yârini hatırlıyor. Ve bir kahır hâsıl oluyor, kelimelerden; “eyvah, geri dönmeyecek gidenler, eyvah..”
*
İnsanın gerçek yüzünü iki şekilde anlayabiliriz: Kendini çok güçlü hissettiğinde ve de kendini çok güçsüz hissettiğinde. Her iki durumda da insan, kaybetmekten artık korkmaz. İşte bu onun en yalın hâlidir.
*
Teşhir çağındayız; her bireyin kendinde olanı umuma faş ettiği bir çağ. Bu bir beden olabilir, mülk, bilgi, muhit ya da eğitim seviyesi olabilir. Lakin teşhir özü örter. Böylece insan, özü ile değil teşhiri ile kabul görür. Sahte dostluklara ve de sahte sevdalara maruz kalır.
*
Kalbinde bir inziva bulunmazsa, dünyada da bir rahat yüzü göremezsin. İnsanın kendinden kendine sığındığı bir ufacık hane bu; gizli bir kuytu gibi keşmekeşe kapalı ve fakat yalnız Allah’a ayan bir inziva.
*
Huzur ve selâmet çoğunlukla sükuttadır; çareler ile teselliler şikayette değil sükuttadır. Yalnız sözün bir kıymet görecekse konuş, yoksa mânânın onda dokuzu sükuttadır.
*
Hassas kimseleri, tavırlarından tanıyorum; bir çiçeğe bakışından, tebessümünden, sesinin yumuşaklığından mesela. Öfkelerinden tanıyorum bir de; içinde zarafet olmayan her şeye kızgınlar. Çünkü hassas kimseler, her türlü kabalığın hasmıdır.
*
Ruhunuz daraldığında geniş olana bakın; mesela gökyüzüne veya denize. Çünkü ruh latiftir, gazlar gibi yayılma eğilimi gösterir; bulunduğu yerin cismini alır. Küçücük bir odada, türlü buhranı çekerken insan, semayı seyrinde huzur bulur.
*
Bir insanın düşüncelerini, değiştirebilirsiniz; bakış açısını, fikrini, kavrayış biçimini etkileyebilirsiniz. Fakat bir kalbi değiştirmek, neredeyse imkânsız. Kalpler yalnız Allah’ın kudretindedir, insan yaşadıkça anlıyor.
*
İncir çekirdeğini doldurmayacak meseleler ile ömür heba ediyoruz. Başlangıçta her şey muğlaktır; ölüm uzak ihtimâl. Lakin şu hayatın kıymeti, nihayetine doğru anlaşılır. An gelir, anlarsın; pek çok mesele hoşgörülebilirdi, görmedik.
*

Bir zamanlar kitaplarını okuduğum, düşüncelerine kıymet verdiğim, hakkaniyetli olduğuna inandığım bazı kimselere küstüm. Kırgınım ve bu kırgınlığın telafisi de olmayacak. Çünkü ekmek beş lira! Onlarsa başlarını çeviriyorlar, görmemek için.

Cihan Çetinkaya

“İnsan vazgeçer” dedi sonra. “Bütün koşullar değişir ve insan nihayet vazgeçer. Vazgeçmenin geri dönüşü yoktur.”

Harp Baladı, Cihan Çetinkaya

Timaş Yayınları

ileŞiir Antolojim

Kötülük ekilen bir tohumdur. Allâh onu yeşertir, meydana çıkarır.

Sufînin biri, gündüz evine geldi. Evin bir kapısı vardı. Yâni savuşacak aşka bir kapısı yoktu. İçerde karısı bir kunduracı ile beraberdi.

Kadın nefsinin hilelerine uymuş, bir kunduracıya kul köle kesilmişti. O bir göz evde, o tek odada sevgilisi ile buluşmuştu.

Kuşluk vakti sûfi gelip de hızlı hızlı kapıyı çalınca, ikisi de şaşırdı.

Çünkü ne, bir hileye baş vurmak imkanı, ne de kaçıp kurtulma yolu vardı.

Sûfinin o vakitlerde dükkanını bırakıp eve gelmek hiç adeti değildi.

O, karısının bazı davranışlarından şüphelenmiş, onu kontrol için o gün vakitsiz olarak eve gelmişti.

Kocasının hiç bir vakit, işini bırakıp da eve geleceğini kadın tahmin etmiyordu. Bu yüzden onun içi rahattı.

Onun bu itimat ve kıyası, kazâ ve kader yüzünden doğru çıkmadı.

Allâh suçları örter ama, gereken cezayı da verir.

Bir kötülük edince, bir günah işleyince, ondan kork; çünkü kötülük ekilen bir tohumdur. Allâh onu yeşertir, meydana çıkarır.

Bir kaç zaman, belki yaptığına pişman olur, utanırsın diye, o günahı örter, gizler.

Hz. Ömer halife olduğu zamanlarda, bir hırsızı cellada, ceza memuruna verdi.

Hırsız; “Ey emir!” diye bağırdı. “Ben bu suçu ilk defa işledim.”

Hz. Ömer; “Haşa.” dedi, “Allâh ilk suçta kahrını yağdırmaz, ceza vermez.”

Allâh, üstün lutfunu belirtmek için, defalarca suçu örter, sonunda adaletini göstermek için cezalandırır.

Böylece de, her iki şifâlının meydana çıkmasını, lutfunun müjdeleyici, kahrının da korkutucu olmasını sağlar.

Kadın defalarca bu kötülüğü işlemiş, kocasını aldatmıştı da, böylece, bu kötü iş onun kolayına gelmeye başlamıştı.

Zayıf akıllı, düşünemiyordu ki, su testisi her zaman ırmaktan sağlam dönmez.

Fakat bu defa ilâhî kazâ onları, ölüm, münafığı nasıl sımsıkı yakalarsa öyle yakalamıştı.

Hz. Mevlâna
Mesnevî-i Serîf

ileŞiir Antolojim

Mehmet Başkak: Çocuklarınızı Korumanın En İyi Yolu, Çocuklarınızla Kaliteli Vakit Geçirmektir

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, tehlikeli sanal oyunlarla başa çıkmak için beş yol öneriyor:

FARKINDA OLUN

Çocuklara cazip gelebilecek en son sosyal medya trendleri veya uygulamaları hakkında kendinizi eğitin. Öğretici kaynaklardan yararlanın. Mavi Balina, 48 Hour Challenge dahil bütün oyunlardan haberdar olun.

ÇOCUKLARINIZIN NE DİNLEDİĞİNİ VE İZLEDİĞİNİ TAKİP EDİN

Kapalı kapılar ardında çocuklarınızın ne dinlediğini ve izlediğini takip etmek zordur. Fakat şu da bir gerçek ki çocuklarınız ilk olarak sizi izliyor ve dinliyor. Sigara içiyorsanız bırakmanın bir yolunu bulun. Instagram, Twitter gibi sosyal medya hesaplarında zaman geçiriyorsanız, çocuklarınızı aklınıza getirin ve bu huyunuzu bırakın.

ÇOCUKLARINIZLA SAKİNCE KONUŞUN

‘Bu tür oyunlar tehlikelidir’ veya ‘hayatını karatır’, tarzı yaklaşımlarla iletişime geçmeyin. Çocuklarınıza açık uçlu sorular sorun ve gerçekten söyleyeceklerini sonuna kadar dinleyin.

ANNE VE BABALARDAN OLUŞAN BİR AKADAŞ TAKIMI KURUN

Çocuklara ve gençlere ebeveynlik yapmak gerçekten zorlu bir iştir. Bu zorlu işle başa çıkmak bir omza, desteğe, ihtiyacınız olacaktır. Ayrıca arkadaş sayınız arttıkça, çocuklarınıza göz kulak olacak insan sayısı da artacaktır.

ONLARA VAKİT AYIRIN

Para kazanmak zorunda olan ebeveynler olarak hayatımızın çoğu meşgul bir şekilde geçiyor. Aile yemekleri, film geceleri, aile bisiklet gezintileri veya diğer düzenli aktivitelerle onlara zaman ayırdığınızdan emin olun. Arabada, telefonunuzu kırmızı ışıkta kontrol etmek yerine, onu kapatıp yere koyun. Bir konuşma başlatın veya bir soru sorun. Çocuklarınızın tutkuları hakkında konuşun. Onları heyecanlandıran şeyleri öğrenin. Bu göz kamaştırıcı anlar çocuklarınız için gerçekten önemlidir.

Mehmet Başkak

Mavi Balina, önce hipnoz ediyor sonra öldürüyor

SANAL HİPNOZLA BEYİNLERİNİ YIKIYORLAR

Çocuklar ebeveynlerinden yeterince sevgi ve ilgi alamadıklarında, kendilerinden intihar etmelerini isteyen zayıf bir ilgi olsa bile onlara ilgi gösteren herkese karşı savunmasız kalırlar.

Buradaki en önemli unsur, çocukların önce kabul edilebilir tekliflerle, daha doğrusu direktiflerle oyuna dahil edilmesi ve sonraki adımlarda her söyleneni yapmaya koşullayan bir sanal hipnoz sürecine sokulması. İlk sorular itaat etmeye eğilimli, sorgulamayan, bilişsel becerileri yeterince olgunlaşmamış çocukları seçmeye yönelik. İlk sorulardan sonra ise oyun üzerinden gittikçe derinleşen bir sanal hipnoz süreci oluşur. Burada aslında önemli olan oyun oynamak değil; oyunun, oyuncunun risk içeren emirleri sorgulamadan uygulamasına yönelik, kötü amaçlı telkinlerle kurgulanmış olması. Basit adımlardan, zor adımlara doğru gelişen bir süreç söz konusudur. Körpe zihinlerin kendilerini öldürmeyi dahi oyunun bir parçası gibi düşünmelerini sağlayan bir algı 50 adımda inşa edilir. Oyunda subliminal (bilinçaltına hitap eden telkinler) de kullanılıyor.

Çocuklar, sonuncusu intihar etmek olan kendilerinden istenen 50 görevi yaparken, beyinleri yıkanmış bir duruma gelir. Bu şekilde intihar etmeleri gerektiğine, çünkü öbür tarafta onları daha iyi bir hayatın beklediğine veya intihar etmezlerse başlarına ya da ailelerinin başına kötü bir şey geleceğine inandırılırlar.

Oyunun arkasındaki kişiler, ergenlerin zihinlerini olabildiğince savunmasız hale getirmek için çeşitli yöntemler kullanıyor. Oyunun yöneticileri, gençlerin akıllarını kontrol edebilmek için sofistike psikoloji yöntemleri kullanıyor. Kurbanlarını internette sosyal medya gruplarından seçiyorlar, en savunmasız gençleri seçip, seçilenleri özel bireyler olduklarına inandırıyorlar. Sonra onlara intihar görevini vermeden önce 50 gün boyunca liste tutuyorlar. Bu süre zarfında, kurbanlar, çeşitli sembolleri vücutlarına keserek çizip, yöneticiye bir resim veya video göstererek sadakatlerini kanıtlıyorlar. Gençleri sabahları 04:20’de uyandırarak gün boyu mantıklı kararlar almalarını engelliyorlar ve onları yoruyorlar. Gençlere korku filmleri, intihar ve imha sahneleri göstererek dünyanın giderek kötüleştiğine inandırıyorlar.

Kaybeden, yalnız hisseden, depresyondaki ve umutsuz gençler bu tür oyunlara karşı savunmasız kalıyor.

https://youtube.com/watch?v=Qc-hg_E6HGQ%3Fwmode%3Dopaque

ÇOCUKLARINIZLA KALİTELİ VAKİT GEÇİRİN

Mavi Balina veya diğer tehlikeli oyunlardan çocuklarınızı korumanın en iyi yolu, çocuklarınızla kaliteli vakit geçirmektir. Çocuklarınızla ne kadar çok vakit geçirirseniz, çocuklarınızın Mavi Balina ve diğer tehlikelerden etkilenme ihtimalleri azalacaktır. Mavi Balina’yla daha önce karşılaşmamış olsalar bile, kendilerine zarar verme eğilimli olan çocuklar genel olarak ailelerinden ilgi görmediklerini hissediyorlar.

İlgi görmediğini düşünen, arkadaş edinmekte zorluk çeken, odalarına kapanıp ya bilgisayar başında ya da telefon başında saatler geçiren çocuklar sanal tehlikelere karşı savunmasız. Özellikle bu yapıdaki çocuklara karşı aileler daha dikkatli olmalı ve çocuklarla güvene dayalı bir paylaşım ilişkisini kurmalıdır.

Gençleri tiyatroya, sanata, spora yönlendirin. Böylece internette geçirecekleri vakit azalacaktır.

Ebeveynler çocuklarıyla konuşmalı ve kendi seçimlerini yapabileceklerini ve hayır demenin yollarını tartışabileceklerini vurgulamalıdır. Her şeyden önemlisi de onları yargılamamaya çalışın.

ÇOCUĞUNUZU AKRAN BASKISINDAN NASIL KORURSUNUZ?

Doğru zamanda çocuğunuzla konuşun. İlla ki bir tören şeklinde “konuşmamız gerekiyor” diyerek özel bir ortamı zorlamaya gerek yok, aynı ortamı paylaşmak, onun hoşlandığı bir şeyleri birlikte yaparak akışında bir sohbeti geliştirmek gerekiyor. Çocuğunuz bunun bir sorgulama değil bir konuşma olduğunu hissetmeli.

Konuşmak demek, sizin sürekli art arda nasihatleri sıralamanız anlamına gelmiyor, art arda kuralları, doğruyu yanlışı dikte etmek anlamına gelmiyor, ergenler bu tür durumlarda genellikle tepkisel olur ya da kendilerini kapatırlar. Onu dinleyin. Yalnızca onunla konuşmaktan kaçının. Endişelerini ve deneyimlerini dinleyin. Onun endişelerini anlayın. Yoksa kendini rahatsız eden şeylerden bahsetmeye isteksiz hale gelir. Ona ‘hayır’ demenin yollarını öğretin. Eğer hayır demekte zorlanırlarsa, çocuklarınıza her zaman gelip sizinle konuşabileceklerini söyleyin. Çocuğunuzla iletişim sorunları yaşıyorsanız bir uzmandan yardım alabilirsiniz.”

Mehmet Başkak

BUNLARI ÇOCUKLARINIZA ÖĞRETİN

Hipnoz Uzmanı Başkak, çocuk istismarı ve cinayetlerini önleyici tedbirleri 8 madde halinde şöyle sıraladı:

6-7 yaşlarına kadar bütün çocuklar ebeveynler tarafından  bilgilendirilmediği her konuda etkiye açıktır, maruz kaldığı her mesaj hipnotik telkin etkisinde ve ikna edicidir. Kötü niyetli büyüklere inanmaları an meselesidir.

Çocuklarla 3-4 yaşlarından başlayarak basit, net ve yaşlarına uygun bir dille bedenleri hakkında bilgi verilmeli; gerekirse konu hakkında uzmanlardan destek alınmalı.

Ebeveynlerinin yanında bir kez görmesi bile çocuğun, birinin sözlerine inanması için yeter sebeptir. “Güvenilir insan” olarak algılanan kişinin sözleri anında hipnoz etkisi gösterecektir. “Anne/babamızın izin vermediği her yer güvensiz ve her kişi yabancıdır” anlayışı çocuklara telkin edilmelidir.

Otorite figürüne karşı çocuklar zayıftır; büyük abi, abla, amca, öğretmen, komşu vs dahi olsa, anne/babanın izni olmaksızın çağrılan bir yere gitmemeleri, çocuğa öğretilmelidir. Aksi halde çocuk savunmasızıdır.

Çocuklar Oyuna karşı dirençsizdir ve oyun oynayan bir çocuğun zihni hipnoz durumundadır. Bedenin bir oyuncak olmadığı çocuğa öğretilmelidir. Bedendeki özel bölgelerin, özel olduğu ve o bölgelere dokunulmasının yanlış olduğu ve hangi bölgelere dokunmanın “kötü dokunuş” olduğu çocuğa uygun üslupla öğretilmeli; ebeveyne/öğretmene vs haber verilmesi gereken bir durum olduğu da anlatılmalı.

Arabaya binmek, arabasını sürdürtmek vs gibi çocuğa cazip gelen hobiler; cep telefonu, dijital  oyun makineleri kandırma için bir araç olarak kullanılabilmektedir. Bu tür durumlara karşı titiz ve dikkatli olmalı, kontrolümüz dışında gelişebilecek bu durumlara karşı aileler uyanık olmalıdır.

“Sır” olgusuna karşı çocuk zihni zayıftır ve “aramızda kalsın, sırrımız olsun” şeklindeki sözler çocuk zihninde hipnotik telkin etkisindedir. Çocuklara koşulsuz kabul gördüğü ve nelerin sır konusu olamayacağı anlatılmalıdır. Habersiz bir yere gitmesinin ya da mesela özel bölgeye dokunuşun sır kapsamında olmayacağı ve haber vermesi gerektiği anlatılmalıdır.

Çocuk istismarı ve cinayetleriyle ilgili meslek grupları başta olmak üzere, aileler, okuldaki görevliler ve toplumun her kesimi “çocuk hipnozu” ve “çocuk zihninde hipnotik kabul oluşturan sistemler” konusunda eğitilmeli ve bu bakış açısıyla mevcut bilinçlendirme sistemleri geliştirilmelidir.

Mehmet Başkak

Çocuğunuz narsist mi?

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, narsistliğin bir kişilik bozukluğu olduğunu ve temellerinin çocuklukta atıldığını bildirdi. Çocuklarının normal bir gelişim süreci geçirmediğini düşünen anne ve babaların endişelenmekte haklı olduklarını kaydeden Başkak “Çocukların narsist olup olmadığının nasıl anlaşılacağı” ve yapılması gerekenlerle ilgili şu bilgileri verdi:

BENMERKEZCİLİK AZALMIYORSA

Küçük çocuklar, gelişimlerinin doğal bir parçası olarak bencildirler, çünkü ihtiyaçlarının karşılanması için bencil davranmaları gerekir ve başka insanların ihtiyaçlarını ve isteklerini anlayamazlar. Ergenlik dönemlerine geldiklerindeyse çocuklar, bağımsızlık mücadelesi verdiklerinden, tipik olarak benmerkezcidirler. Benmerkezciliğin büyüdükçe azalması gerekir. Azalmıyorsa sıkıntı vardır.”

ÖZGÜVEN NARSİSTLİK DEĞİLDİR

Bir çocukta özgüvenin sağlıklı seviyelerde olması çocuğun ailesi ve toplum tarafından sevildiğine ve kendisine değer verildiğine dair inancını gösterir, bu nedenle çocuk kötü davranılmayı hak etmediğini düşünür ve bu tür davranışlara karşı daha dirençlidir. Kısaca, özgüven sahibi olmak benmerkezci olmak değildir.”

EMPATİ HİSLERİ GELİŞMİYORSA

“Çocuklukta tipik olarak görülen benmerkezciliğin, yetişkinlikte yerini zihinsel sağlığa bırakması için değişime uğraması gerekmektedir. Hem aile hem de toplum içinde uyumlu davranışlar sergileyebilmeleri için, çocukların başka insanların bakış açılarını görebilme ve onların yaşadıkları acılar karşısında empati yapabilme kabiliyetlerini giderek geliştirmeleri gerekmektedir.”

NARSİSİZMİN SİNYALLERİ!

Klinik Psikolog Mehmet Başkak, narsistik kişilik bozukluğunun yetişkinler için konulan bir tanı olduğunu belirtirken, çocukluk dönemine ait risk grubu hakkında ise şunları söyledi:

| Israrla insanları rahatsız edici ve bezdirici davranışlar sergileme, örneğin (kendi anne-babaları ve başka yetişkinler de dahil olmak üzere) insanlarla dalga geçme, onları tehdit etme, aşağılama.

Israrla ve başkasının zarar görüp görmediğini önemsemeden kazanma isteği.

Israrla kendi çıkarı için yalan söyleme. Yalan söylediğini kabul etmeme, yalanlarını başkasının hatası olarak gösterme, yalanlarını yüzüne vuran kişilere saldırma.

| Kendisini egoist bir bakış açısıyla aşırı derecede değerli görme.

| Başkalarının ihtiyaçlarından çok kendi ihtiyaçlarının karşılanması konusunda ısrarcı olma.

Şartlar ne olursa olsun her zaman özel bir muamele görme ve istediklerini elde etme hakkı olduğunu düşünme.

| Eleştirilmeye, yanlışının söylenmesine ya da üzülmeye karşı agresif davranışlar sergileme

| Kötü sonuçlar için ısrarla başkalarını suçlama.

| İnsanlarla işbirliği yapmaktan ziyade onlarla rekabet içine girme.

Kendi isteklerinin yerine getirilmesi, gerçekleşmesi uğruna ailesi dahil etraftakilerin kötü duruma düşmesini, üzülmesini hiç umursamama.

NE YAPMALIYIM?

Psikolog Başkak, çocuğu narsist olanların yapması gerekenleri de şöyle anlattı:

| Çocuğunuza empati yapmayı öğretin.

Kaba ya da baskın karakter özelliklerine kıyasla dürüstlük ve kibarlık gibi karakter özelliklerine değer verdiğinizi gösterin.

| Çocuğunuzun özel muamele bekleyen davranışlarını değiştirmeye çalışın ve ona prensmiş, prensesmiş gibi özel muamelede bulunmayı bırakın.

Açgözlülük ve hırslı olmayı onaylamadığınızı gösterin.

| Israrlı bir biçimde çocuklarınıza hep diğer insanların da hakkını, hukukunu ön plana koymasını öğretmeye gayret edin. (Narsist kişiler yaptıkları bir şeyi genelde başkalarına faydası olması için yaptıklarını söylerler ama aslında onu kendi çıkarları için yaparlar).

| Sağlıklı bir özgüven gelişimini destekleyin.

Çocuğunuzun kendi problemleri ve başarısızlıkları yüzünden başka insanları haksız yere suçlamasına izin vermeyin.

| Çocuğunuzun davranışlarında bu özelliklerin çoğunu gördüğünüzde, bir uzmandan profesyonel yardım almaktan çekinmeyin, bilgi ya da yardım arayışında olmak bir güçlülük göstergesidir, zayıflık değil.

Mehmet Başkak

Yapılan bir araştırmaya göre Türk anneler itaatkar, Avrupalılar ise bağımsız çocuk yetiştiriyorlar.

**

Sağlıklı bir anne-çocuk ilişkisinin temeli, annenin ruh sağlığı ve çocuğa karşı davranışlarına bağlıdır.

**

Eskiden çocuğun evliliğin sürmesini sağladığını düşünürlerdi. Şimdi ise bu durumun değiştiğini düşünmek mümkün. Aileye bir çocuk gelmesiyle evlilikteki dengeler değiştiğinden çiftler bazen yeni düzene alışamayıp tercihini boşanmaktan yana kullanıyor sevgili dostlarım.

Ebeveyn olunca karı koca olmayı unutmak… Çocuk sonrası ilişkilerin bozulmasının büyük sebeplerinden biri bu. Eskiden insanlar kendilerini tamamen çocuğa adar, ona göre hayatını şekillendirirlerdi. Artık kendi isteklerimizi ve özel hayatımızı göz ardı etmek istemiyoruz.

Sadece ebeveyn değil birer birey olduğumuzun farkında olduğumuz için de istiyoruz ki ilgi görelim, sevilelim, onaylanalım… Bireysel alanını koruyup, sorumlulukların dengeli biçimde paylaşıldığı, empati ve vefanın olduğu her ailede çocuklar ailenin gücü kuvvetidir.

Eşlerin birbirlerine de zaman ayırması, çocuksuz da vakit geçirmeleri, çocuklarla şenlenen evi bir yuva sıcaklığına dönüştürmeyi kolaylaştırır. Selam olsun sizlere

@HipnozAkademisi 

ileŞiir Antolojim

Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak.

Ölmemiş olsaydı babam
Gülüşünü güz örtmezdi annemin
Dikenler batmazdı küçücük ellerine
Oyuna ara vermiş kardeşlerimin

Ölmemiş olsaydı babam
Raydan çıkmazdı bir tren
Bir vapur batmazdı yolcularıyla
Annemin yastığı dönüşmezdi hiç
Zehrini salan yılana

Abdülkadir Budak


BABAM VE GÜZ

Başlık yanıltmasın sizi, babam yaza benzerdi
Ama her zaman için güzden yaprak alacaklı

Babam yaza benzerdi, kendine susamam için
Gözlerine bakardım, kurumuş kuyu ağzı

Yaza benzerdi babam, balkonda çay içmeye
Ya bana öyle gelirdi ya bardaklar kanardı

Babam bana benzerdi, bir göl manzarasına
Aniden fırtına çıkar kayık dediğin batardı

Abdülkadir Budak

Çok sözünü ettim bunun. Babamla problemleri olan bir çocuktum, belki her çocuğun babasıyla problemi vardır ama sanıyorum benim biraz daha fazlaydı. Babamı yitirdiğimde orta ikideydim. Çocukluk şâirin ana yurdudur denir ya… Sanıyorum öyle, yıllar sonra ben “Babalar ve Oğullar” diye bir şiir yayınladım İzmir’de Veysel Çolak’ın çıkarttığı ‘Dize’ dergisinde. O şiir orada kaldı sanıyordum, meğer kalmamış. Bu şiirden bir kitap çıkar mı şeklinde düşünmeye başladım. Burada belki profesyonel bir tutum söz konusu belki. Bir de baktım ki bizim Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nde oğul-baba meselesi çok az irdelenmiş. Kitap boyutunda bunu irdeleyen yok, bu alanın bâkir, boş olduğunu gördüm ve bu alanı doldurma heyecanını da kaptırdım kendimi. O zaman aldım babamın anısını karşıma ve onunla yaşadıklarımı bir iktidar-muhalefet bağlamında, bütün babaları ve oğulları baba-oğul temasını, kuşak çatışması özelinde inceledim. Benden sonra bu konuyu yazan, kitaplaştıran gençler oldu. Kendimizce genç arkadaşlara bir kanal açtığımı gördüm, o da duygularımı okşadı doğrusu.”

Söyleşi Abdülkadir Budak”, Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi

Kimler kazançlı çıktı nerden bileyim
Korkularımın gecelik faizlerinden

Gökyüzünde bir yıldız yeryüzünde iki çocuk
Büyütmesini öğrendim kendim büyümemişken
[…]
En tuhaf soruları sormak hep bana düştü
Onca kardeşin içinde şair ruhlu olana
Sureler ezberleme cezası verirdi babam

El öpmeye gönderirdi şekersiz bayramlara

Babam bir isli lambaydı geceleri fark edilen
Ben azarı göze alıp düşüyorken şiirlere
Böyle böyle öğrendim dakikada saklanmayı
Annesiz geçip giden yüzyıllık saatlerde

Yalnızlıktan bir orman tutuşur muydu
Bunun böyle olduğunu küçükken öğretti babam

Ayaz bir göğü örtündüm alışığım üşümeye
Ne gülden yastık edindim ne sıcacık bir yorgan

Endişeli Fesleğen, “Babalar ve Oğullar”


Suyun yüzüne baba, gözlerinle bakmıştım
Ve görmüştüm dipteki çakıl yalnızlığını
Yenilecek kadar güçlüğüm artık
Bir tekneyim, gösterin bana kayalıkları


“Ben bu kitapta baba olgusunu, senin deyişinle bir otoriteyi yazarken , kuşku yok ki, geleneklerin, dinin, devletin biçimlendirdiği üst otoriteyi yazmış oldum. Hatırladığım kadarıyla, babamın kurduğu baskı, öteki kardeşlerimi beni olduğu kadar rahatsız etmiyordu; ya da bana öyle geliyordu. Konuşmayı yazdığım şiirlerden öğrendim desen yeridir. O günlerin verdiği alışkanlıkla , bugünde asıl demek istediğimin şiirlerde bulunacağını söylerim her fırsatta. Bu kitapta da “konuşma dili yetmedi şiirlere tutundum” diyorum. Babamı anlamaya, onu bağışlamaya her zaman hazırdım. Saçlarımda okşanmaya hazırdı. İkisi de olmadı, olamadı ne yazık ki”


Babamı ağlarken gördüm, ışıdım
Erkenden açıverdi Sincan’ın laleleri

[…]
Alevini gizleyen yanardağ ağzıymışım
Bu çocuk başından beri uçuruma meyilli
Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş
Annenin kendisiymiş ve babanın gölgesi”


Bilinen benzetmeye sığınsam yeri
Baba ağacında oğul bir yaprak
[…]
Baba bir öğrencidir yanlışlar yapar
Yanlışları tekrarlayan oğulsa


İstasyonu düşünürüm, babam gelir aklıma
Buluşması imkansız raylar ile birlikte
Tahta asker bavulu, seferberlik günleri
Babam kaybedilmiş hayat denen cephede


Gövde ruhu tutuşturur, baba oğlunu
Küçük bir başın düştüğü her yastık kaya
Ev oda demektir elbet yalnız çocuklar için
“Dikkat düş kuruluyor” yazılır kapısına


Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım. Bu kitabı yazmasaydım, yayınlamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm zamanlar oldu. Sonraları o kitap benim için bir terapi seansı gibi geldi. Yıllar sonra bir günah çıkarma, rahatlama, iç dökme duygusu da vermedi değil -belki daha çok bunu verdi. Acaba babama haksızlık mı ettim düşünüp içimi acıttığı yerler oldu, bazı dizeler canımı yaktı kitap çıktıktan sonra. Fakat ne yapayım, ben psikologa değil, şiire gittim, derdimi ona döktüm. O kitap bana bu anlamda, şu yaşımda bile iyi geldi, bunu söyleyebilirim.”


Ben bu şiirleri yazmasam ne olurdu?
Bir daha susmuş olurdum kezzaptan sözcüklerle
Kitabın sonuna yaklaşmış olmalıyım
Bir oğuldum, gereğinden fazla açtım içimi
Baba imgesini şiirden çıkarmak ah!
Etimden bir parça koparmak gibi


Çay Getir

Beni çok seviyor babam
Ablamı ve annemi
Sonra soframıza ekmek uzatan
Erken gidip geç geldiği işini

Paylaşmayı sever babam
Güzel olan her ne varsa
Kanatlar vermeyi sever
Uçmak isteyen kuşlara

Dostluk bir bahçedir onda
Babam çiçeğin akranı
Mektup yazmayı çok sever
Pazar günü geç kalkmayı

Yorganımız kaydığında
Üşür babam geceleri
Düşündeki ceylanların
Sever göle inişini

Babam avcıyı sevmedi

Abdülkadir Budak

ileŞiir Antolojim

Ey altmışına sâl-i hayâtının eren âdem

Ey altmışına sâl-i hayâtının eren âdem;
Altmış senelik ömrün, elinde nesi kaldı?

Gaflet mi tegafül mü nedir? Neyse uyan bak
Bî-hûde güzâr eylemesin müddet azaldı

Tahirü’l Mevlevî

***

Ben didişmekden usandım savlet-i ağyar ile
Cây edindim külbe-i ahzânı kalb-i zâr ile

Dem-güzârım şimdi nây-i sîne-i bîmâr ile
«inzivada zevk-i halvet buldu dil, dil-dâr ile»

***

Ey nâle, yeter çırpınışın tâk-i sipihre
Ben öyle sağır mâkes-i şivenden usandım

Ey âh-i tehassür, feleğe saçma şerâre
Tâbınla olan leyle-i rûşendcn usandım.

Ey tîr-i kazadan açılan şerha-i sine
Dil-hânedeki perdeli revzenden usandım.

Ey mev’’id-i dîdâr, benim olma serâbım
Doydum yalana, va’de-i pürfenden usandım

***

“Cennet, anaların ayakları altındadır” hadisini açıklayıcı olarak ise şu şiiri nazmetmiştir:

Evladım diyerek candan kucaklar
Bulsa imkânını ruhunda saklar
Bu kadar şefkat, bu kadar sevgi
Bulunmaz sanırım babada belki
Onun için demiş Nebiyy-i zîşân:

Ananın ayağı altında cinân
Ey evlâd, ananın bastığı yere
Sür yüzünü, ruhun cennete gire

***

Vefâtından on yıl önce yazmış olduğu bu şiirde, şiir yazmasının boşa geçirilmiş bir emek olduğunu söylemesine rağmen; o, şiiri, düşünce ve duygularının tebliğ vasıtası kabul ettiği için ölünceye kadar şiir yazmaktan geri kalmamış, İslâm’a yöneltilen saldırılara karşı, yazdığı şiirlerle İslâm’ın yüceliğini dile getirmiş ve İslâm’ı savunmuştur. İslâm’ı savunduğu şiirlerinden biri şudur: 

Dini de Dinsizliği de Bilmeyen Bir Densize 

Ey zübbelik olusun diye ilhâda hevesle 

Söndürmeye kalkan güneşi sıska nefesle 

Bir sıska solukla güneşin şu’lesi sönmez 

Azminde senin akl u şuurun da görünmez 

Bak, bir dene, kandil-i ilâhi’yi git üfle 

itfaya muvaffak olamazsın onu püfle 

Sıçrar sana Hakk’ın oradan kahrı şirârı 

Boylarsın o dem ka’r-ı cehennemdeki nârı 

Bigâne kalır ruhuna da rahmet-i Hakk’ın 

Takibe koşar hâtıranı la’neti Hakk’ın 

Şeytan bile senden olacaktır müteberri 

Yapmaz o senin ettiğin ilhâd ile şerri 

Sen bâtılı hak, hakkı da bâtıl sanıyorsun 

Cehle dayanıp gaflet ile çalkanıyorsun 

Bir kerre düşün vârise ger zerre şuûrun 

Baykuştur olan düşmen-i bî-rü’yeti nurun 

Bir hayvan o, yok nura nigâhında tahammül 

Sen insan isen aç gözünü eyle teemmül 

Tetkikte çalış dini, onu etmeden inkâr 

Insâf ile, ihlâs ile kıl cehdini ikrar 

Evvel çalışıp öğrenerek sonra hüküm ver 

Zirâ olamaz câhil olan hâkim-i dâver 

Çekmekte senin bilmeyerek halt-ı kebirin 

Hep hande-i tezyifini bâlâ ile zîrin 

Hakkında dua etmede kalbim, sana kinsiz 

Ey cehline aldanmış olan sâdece dinsiz 

Âkif gibi ben de diyorum Rabbi Kerim’e 

Envâr-ı huda gösteri ver halk-ı esîme 

“Müminlere imdâda yetiş merhâmetinle 

Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle” 

Şiirlerinde, yaşamı süresince karşılaştığı sıkıntıları ve ihanetleri de dile getiren şâirin, 

Beyanü’l-Hak dergisinde yayınlanan şu şiiri sanki onun çileli hayatının bir aynasıdır: 

Gazel 

Gâh inşân nâ’il-i ikbâl olur ‘âlem bu yâ 

‘Âric-i eflâk âli’l-‘âl olur âlem bu yâ 

Gâh darb-ı müşte-i takdire uğrar ensesi 

Şadme-i edbâr ile pâ-mâl olur’âlem bu yâ 

Gâh bir hiçden’ibâretken çıkar herşey olur 

Fikrini infâz, için fa”âi olur âlem bu yâ 

Gâh herşeyken düşer piste-i hiçâ hiçede 

Mevki’i duçâr-ı istibdâl olur âlem bu yâ 

Gâh olur ki cümle indinde görürken ihtirâm 

Gâh bir şekvâ-yı kîi-ü kâ! olur âlem bu yâ 

Gâh olur ki fethine hasret çekenler meclisin 

Şeddine yâ feshine meyyâl olur ‘alem bu yâ 

Ser-nüvişt-i millet-i merhûmeden bahş eyleyen 

Gah olur beyhude bir kavvâl olur f âlem bu yâ 

Bir taraf da böyle hırgür bir tarafda gîr ü dâr 

Hûn-ı nâ-hak çullara seyyâl olur r âlem bu yâ 

Kör ebe oynar gibi ba’zen siyâsiyyât-ı mülk 

Böylece bâzice-i etfâl olur \âlem bu yâ 

Dûd-ı ğafletden kararmış ufkumuz inşâf edin 

Belki bir nûr-ı hüdâ cevvâl olur âlem bu yâ “

***

Ey Tâhir hayâtın baharı geçti

Şu mevsim ömrümün artık güzüdür

***

Her ne dem Îsî-i la’l-i yâri tezkâr eylerim

Hâtır-ı zârı onun şevkiyle bîmâr eylerim

Sîneme müjgânlarından çâre ümmîd eyleyip

Cânımı âmâcgâh-ı merge ihzâr eylerim

Yâd edince âb u tâb-ı gonce-i ruhsârını

Dâğ-ı hasretle ser-â-pâ cismi gülzâr eylerim

Hâbdan bang-i enînimle o şûhu kaldırıp

Fitne-i hâbîdeyi nâlemle bîdâr eylerim

Ârzû-yı setr-i mâ-fi’l-bâl ederken yârimi

Gördüğümde aşkımı eşkimle izhâr eylerim

Cürm ise dil-dâde olmak kurretü’l-aynım sana

Ben o cürmü işledim ey mâh ikrâr eylerim

Tîğ-i gamzense cezâ-yı cürm-i ser-bâzân-ı aşk

Ben ona cân u teni minnetle îsâr eylerim

Maksadım Tâhir gazel yazmak değildir böylece

Hâl-i kalb-i zârımı dildâra iş’âr eylerim

***

Nesîm-i ravza-i firdevs hîç dânî çîst

Peyâm-ı yâr ki nâ-geh be yâr mî âyed

(Cennet bahçesinin rüzgârı nedir bilir misin? 

Zaman zaman yârdan haber gelmesidir.)  

***Kalmadı kalb-i hazînimde nevâdan gayrı
Ne olur vâdi-i tenhâda sadâdan gayrı
Bana hoş görmemiş olsam da cefâdan gayrı
Ne görür ehl-i cefâ bende vefâdan gayrı
Ne bulur şem’ yakan kimse ziyâdan gayrı?

***

Mahabbet tarîkı ne dik yokuşmuş

Bu şeydâ tabîat orada koşmuş

Bir zaman sanırdım o koşma hoşmuş

Fakat şimdi artık canımı sıktı

Ne müşkil belâ bu, sevilme, sev de

Olmasın vefâ hiç kühende, nevde

Gönül dedikleri şu vîrân evde

Ne kadar vefâsız oturdu çıktı!

Her kimi sevdimse oldu cefâcı

Birini görmedim olsun vefâcı

Her biri sanırsın birer kiracı

Sîneme girip de içinden yıktı

Aşkın âteşine tutuştum yandım

Bin türlü acıklı renge boyandım

Tâkatim tükendi artık usandım

Sevgiden yaralı yüreğim bıktı

Bakışı ne kadar olsa da süzgün

O süzgün bakıştan içerim üzgün

İnledim, âhengi olmadı düzgün

Sevdâdan rûhumun sazı kırıktı

***

Söyleyen kadar da muammer olmaz

Unutulur gider şi’rin kötüsü

İyisi olunca dâimâ yaşar

Şâirin çürüse bile ölüsü

***

Doğduğumdan beri çekdim durdum 

Yine de gelmedi pâyân-ı çileye 

Bu sefer karnıma marpûç geçirip 

Beni döndürdü felek nargileye

***

Eli boş gidilmez gidilen yere 

Rabbim boş gelmedim ben, suç getirdim 

Dağlar çekemezken o ağır yükü 

İki kat sırtımla pek güç getirdim

***

Sofiyyenin irfânı; bilmekten ziyade, tatmak olduğundan, yalnız tasavvuf kitaplarını okumakla iktifa edip seyr ü sülükta bulunmayanların öğrendikleri kîl ü kâlden ibâret kaldı. Ömründe şeker yermemiş bir kimsenin şekerin tatlı olduğunu bilmesine döndü. Binâenaleyh sofiyye eserlerini okuyup da yanlış- doğru bazı şeyler öğrenmek doğru de­ğildir. Kamil bir mürşidin terbiyesiyle seyr ü sülükta bulunup ilmi zevke tebdil eylemek elzemdir. 

***

Cihâd: Uğraşmak demektir. Bundan dolayı düşmanla harb etmeye cihâd denil­miştir. Cihâd, asgar ve ekber, yâni küçük ve büyük diye ikiye ayrılmıştır. Cihad-ı asgar; düşmanla, cihad-ı ekber, nefisle uğraşmaktır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz; bir gazâdan avdet ederken; “Cihâd-ı asgardan, cihâd-ı ekbere dönüyoruz” buyururdu. Çünkü nefisle uğraşmak, en çetin bir düşmanla çarpışmaktan zordur. Çünkü düşmanla çarpışmak hayatın birkaç gününe münhasırdır. Nefisle mücahede ise bütün bir ömür müddetince devam eder.

Tahirü’l Mevlevî

Koşma

Seyrine daldığın şu coşkun dere

Gözümden çağlıyan hicrân yaşıdır

Dikkat et basdığın ezdiğin yere

Yüzümden ibâret pınar başıdır

Süzülüp geçerken o gamlı dere

Sıçrar da bir damla durduğun yere

Gelirse o şâyed sana bir bere

Ağlıyan rûhumun sitem taşıdır

Cevrinde kanıyan yüreğim dâğlı

İrâdem zülfünün teline bağlı

Gönlümü doğrayan kılıcı zağlı

Sevdânın kesilmez bir savaşıdır

Felek de benimle olmuş kavgacı

Serpiyor üstüme belâdan saçı

Ölüm dedikleri olsa da acı

Duyduğum acının en yavaşıdır

Alnımın yazısı bezdirdi beni

Kalbinden yaralı gezdirdi beni

Ayaklar altında ezdirdi beni

Belki toprağımı başda taşıdır

***

Terk edip gitdin nihâyet kimsesiz evlâdını

Ayrılıkmış mihr-i bî-pâyânının âhir sonu

Nüh felekden yâdıma târîh-i menkûtun gelir

Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu

***

“Mesnevî’de şiiriyet arayanlar şunu bilmelidir ki, Mesnevî’de şiir değil maarif ve hakayık ve tevhide müteallik vekayi’ bulunur. Mesnevî’nin bir beytinde Hazreti Mevlâna: 

Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdet est

Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est

“Bizim Mesnevî, vahdet dükkânıdır. Münderecatında vahdetten başka negörürsen o puttur”  buyuruyor. Nazım Vahdetperesti de, demiştir ki: “Ben kafiye düşünüyorum. Sevgilim ise, benim didarımdan başka bir şey düşünme. Ey benim kafiye endişem! Benim indimde devlet kafiiyesi sensin. Ki vuslat demektir. Harf nedir  ki, onu düşünmekle meşgul olacaksın? Harf nedir? Bağların etrafındaki dikenden duvar gibidir. Ben harfi de, savtı da, ondan mütehassıl kelâmı da ortadan kaldırır, bunların vasıtalığı olmaksızın seninle konuşuyorum, diyor.” Demek ki Hazreti Mevlâna, şairliği ve dâhiliği değil, ancak ve ancak ilahîliği düşünmüş ve onu gaye edinmiştir. Cenab-ı Pir Efendimiz, Rabbanî hakikatler neşri emeline mukabil, kafiye perdazlık hevesiyle söz söylemiş olsaydı Farisi edebiyatın şairler sultanı olurdu. Fakat o zaman sadat-ı urefa ve hazeratı sofiyenin Mevlânası olamazdı.

***

Şuarâ için, fart-ı hassâsiyet mahsûlü denir. Tehassüsdeki ifrâtın hastalık olduğu, o nevî mütehassisin hasta bulunduğu söylenir. Şu kavle göre, en hisli, en ziyâde merîz insanlardır. Maalesef ben de o zavalılardan biriyim. Çünkü hassâsiyet denilen devâ nâpüzeyr bir illetin, şifâ nâ ümîd mübtelâsıyım. Bu hasta, dâhilî ve hâricî birtakım âlâm ve esbâbın tazyîkiyle inler, hattâ  nâlezenliği bazan da yıllarca sürer. İşitenleri acındırmakla  berâber, usanç verdiği de olur. Hasta, verdiği melâli, pekâlâ takdir eylediği hâlde, iniltilerini kesemez. Zîrâ o, tellümât ile iztırâbâtının hafiflediğini tevehhüm eder. Belki aks-i feryâdını duymakla tesellî bulur. Benim de (Dîvân nâmına tertîp eylediğim şu mecmûa, bu türlü tavsiyeleri muhtevîdir ki, herbiri enfüs ve âfâkı muhtelif teessürâtın kalbî ve rûhî şîveleridir. İçlerinde gülümsemeyi andıranlar varsa, o gibileri bâzı mesâib karşısında gayri ihtiyârî salıverilmiş zehrîn handeleridir… Medîd ve mükerrer akislerini yalnız kalbimin duyacağı o iniltiler, ben öldükten sonra da Felek kubbesini çınlatsınlar. İhtimâl ki, birinin bir tanîni, insaflı bir sâmiin merhamati hissini galeyâna getirir de, sâhibi hakkında ALLAH rahmet eylesin düâsında bulunur. Bir tarafa gitmiş olanların, burada kalanlardan bekledikleri de ancak budur.

Tahir Olgun

Tâhirül-Mevlevî

ileŞiir Antolojim

Zavallı Baba

On on iki senedenberi pek yakın vakte kadar görürdüm:

Yazın — Boğaziçi’nde ise — ekseriya Tarabye’de, Kalender’de, Yeniköy caddesinde — Büyükada’da ise — ekseriya büyük tur yolunda, Hristos çamlığında, Maden ve Ayanikola civa­rındaki kumluk sahillerde, hemen daima tenha mevkilerde, kışın Beyoğlu’nda, ekseriya Nişan­ taşı, Şişli cihetlerinde, bazen Taksim bahçesinde, Taşkışla önünden Gazhaneye giden o tenha yolda, ara sıra da köprü üzerinde daima beraber görürdüm.

Son zamanlarda bunlar -biri artık ihtiyarlık çağına varmış, diğeri ise sahavet mevsimini geçirerek ahdi şebabın devrei ulâsına henüz girmiş- iki vücut idi ki biri birinin gölgesi gibi biri birinden ayrılmazdı.

Üç beş sene mukaddem bir tesadüf bunların baba ile oğul olduklarını bana bildirmişti. Ondan sonra her tesadüf ettikçe hâlü hareket­lerine, muamelelerine bir hiss-i takdirü tes’it ile dikkat eder oldum.

Baba senelerden beri it’ab olunmuş bir beynin endîşe-i muhâkemât-ı rûzmerresini tercümeden artık tamamıyla âciz görünen yorgun, dalgın, hun-âlûde gözlerinin bakiyye-i nûr-ı hayatile ikide birde oğlunun vücudünü tekmil ihata etmiye çalışır.. Oğul, bu temâ-ı nûr-ı iştiyâk ile okşandığından mütelıassil mahzuziyetini imâ eden mağrur bakışlarile etrafını süzerek yoluna devam eder.

Renkler biribirine benzemez: Baba sarı, oğul ise karaya yakın kumraldır. Fakat müfrit denecek bir asabiyet-i mizâc, bir ciddiyet-i mişvar, bir iptilâ-yı tefekkür gerek babanın, gerek oğlun… hususa oğlun sîmâ-yı hazîn-i hayâtına müntabi’dir.

Bunlar az lâkırdı ederler.. Lâkırdıya en evvel başlıyan da mutlaka babadır. Konuşurlarken pek nadir olarak ikisinin de mağmum çehrelerinde – kat kat muzlim bulutlar altından fırlıyan şimşek gibi- hafif birer emâre-i ibtisâm görünür ki derhal zail olur.

Baba da oğula karşı mevcut olan iptilâyı ezelî-i ruh, alâka-i ebediye-i kalbiye hiçbir nazarı dikkatten mestur kalmıyacak derecede şiddetli ve ateşlidir. Bunun o yorgun, o dalgın nazarlarının bakiyye-i nur-ı hayâtında dem-be-dem nümayan olan inkisâr-ı bi-tâbî, bunun o serî’ül-intifa ibtisamatında gizlenmek istiyen arzû-yı bedihî-i bükâ imâ eder ki kem-terim ve nâ-tüvân bir emel-i hazin ile kahhar ve bî-amân bir endişe-i hâşine ma’reke-i heycâ olan ruh ve kalbi daima giryan-ı melâl, daima hûn-çekân-ı infiâldir. Mamafih oğluyla daima bera­ber bulunmak onu mes’ut eder gibi idi.

Şimdi biraz vakitten beri artık bunlara hiç­ bir yerde tesadüf etmiyordum. Bu mart ayı içinde bir sabah Büyükada’nın Hıristos orma­nına çıkarken ihtiyar babayı yalnız gördüm. Elindeki kalın bastona dayanarak yokuşaşağı ağır ağır iniyordu. Renginin uçukluğu, harekâ­tının bataeti, halsizliği, mecalsizliği ile beraber simasının keder-âlûdeliği, siyahlara müstağrak kıyafetinin perişanlığı kendisinin hastalığından ziyade musibet-zedeliğini hatıra getiriyordu.

Bu zavallı babayı bu hale getirecek musibet ne olabilirdi? Bunu düşünmiye vakit kalmadı, karşı karşıya geldik. Kendisini bir aşinayı kâdim gibi selâmladım. Ve gördüğüm hüsn-i mukâbeleden cesaret ala­rak, bilmem nasıl bir hissi tefahhusun ibramile: “Küçük refikinizi bugün beraber almamışsınız..” dedim. O anda zavallının her vakitten pek ziyade kızar­mış gözlerinden fırlıyan iki büyük katre-i te’es­sür sapsarı çehresinden aşağı yuvarlanırken bana cevap verdi:

Nijad’ı mı soruyorsunuz? O öldü…

Recaizade Mahmud Ekrem
Nijat Ekrem ve Tefekkür
Umuttepe Yayınları

ileŞiir Antolojim

Dile Gelen Taş

Seninle kendimi bulur, kendimi kaybederim.
Benim ifrat muhabbetimin adı sensin. Hep, sen, sen… diyorum. Çünkü her şey sensin Allâh’ım!

**

Eş geldi, dost geldi. Seni gezdirelim, eğlendirelim., dediler.
Olmaz, dedim. Gitmem.
Neden, der gibi yüzüme baktılar.
Olmaz, dedim. Onunla kalmak istiyorum.
O nerede, der gibi, gene tuhaf tuhaf etraflarını süzdüler.
Şu insanoğlu ne tuhaf… Seni sağda, solda arıyorlar. Ebedî mihmânımın sen olduğunu bilen dahi yok Allâh’ım!
Seninle kalamadığım zamanlar hiç değilse, hasretinle baş başa olduğumu dahi anlayamıyorlar.

**

Ne dersin, bir hakikati îtirâf edeyim mi Allâh’ım?


Evet edeyim: Ben nankör ve bencilim. Zîrâ seni çağırmaktan, seni istemekten, seni özleyip, perişan bir tahassürle etrâfımda araştırmaktan öte gidemedim.
 Elim erip gücüm yetmese de, ateş üstünde unutulmuş bir çömlek gibi, son katreme kadar buhar olup etrâfına yayılıyor, görünmezliklere karışıp gene de sana yol bulmuyor muyum?

**

Ne oldu bana?
Bir mâmûre idim; vîrâne oldum. Taş taş üstünde bırakmayan bu zelzele nedir, Allâh’ım? Yıkıldım; yerle yeksan oldum, hâlâ sarsıp silkelemekten usanmıyorsun. Kim bilir, belki bana o harâbeyi de çok görüyor, yanar dağlar gibi indifâlarla, içimin dışa vurmasını istiyorsun. Ammâ insaf et… Ortaya dökülmedik, geri tepmedik, yüze çıkmadık nem kaldı?
Söyle, ey asırlardır beklediğim, söyle!

**

Sen, istediğini düşün ve yap!
Fakat bırak beni, yalnız seni düşüneyim Allâh’ım…

**

Anadan doğma kör bile, gün olup gözlerinin açılacağı ümidini besler.
Yâ Rabbî, ben de senin sırlarını görmekte gözsüzüm.
Benim de, basiret gözümü açacağın günü bekliyorsam, cür’etime kızıp bana darılmazsın, değil mi?

**

Ruh için ölmez, derler.
Ölmez mi?
Allah’la biliş tutmamış her ruh zâten ölüdür. Hakk’tan ırak olan ruh yaşar mı ki ölsün…

**

Şâirsin dediler, âlimsin dediler. Ammâ senin esirin olduğumu bilemediler, söylemediler.
Sen biliyorsun ya… Bilmesinler, görmesinler, söylemesinler. .. Merâmım, niyâzım zâti bu benim..
.

**

Ağlamak istiyorum; bana, gül… diyorsun.
Başımı alıp dağ tepe giden ben olayım; diyorum. Yok, seni buraya ben bağladım, çözülemezsin, diye ayak diriyorsun.

Didik didik olmuş bir yüreğim var; kimden yedim bu silleyi, diyorum. Kanlı hançerini eteklerimin kıvrımlarına saklayıp: “Bilmem ki ben de onu arıyorum” diye, şaşırtmacaya kaçıyorsun.


Kimseyi istemiyorum, kimse ile konuşacak tek kelâmım kalmadı, diyorum. Sırtıma dünyâ kamçısını çalıp, beni zorla beşer nev’inin kesâtetlerine sürüyorsun.

Ah ne olur boşalsam, boşalsam, düşünmesem, duymasam… diyorum. İçime, biri çekilirken biri saldıran fikir dalgaları yuvarlıyorsun.


Azıksızım, can boğazıma geldi, beni doyur; diyorum. Ya! Demek hâlâ ölmedin, hâlâ candan söz açacak kudretin var, diye, sitemlerin en acısını revâ görüyorsun.

**

Yorgunum; yaşamaktan yoruldum, diyorum. Hakkın var, diye başımı okşayacağın yerde, koşup, bu durmak vakti yaklaşan hayat zembereğini kendi elinle yeniden kuruyorsun.

Öyle ise, gölgesini hazmetmiş bir ağaç gibi, ben de sırlarımı içime çeker, kimseye göstermem, diye serkeştik edecek oluyorum. Onlara ne efsûn okuyor, ne yapıyorsun ki, darıya koşan kuşlar gibi, bir işâretinle benden uçurup ayaklarının ucuna indiriyorsun?

O zaman sana küsüp, yüzümü gönlüme çeviriyor ve ona soruyorum: Nedir bu işkence, bu istibdat? Ben köle miyim, efendi mi?

Amma gene elin işe karışıyor, gönlümün dudaklarına basıp susturuyor ve gene sesin cevap veriyor: “Seni bilmem ammâ, ben hem oyum, hem de bu!.” diyorsun.

Ah, sen daha nesin, nesin sen? Bâri insaf et, insaf et de ilerisini söyletme bana…

**

Sağın neresi? Dedi. Senin olduğun yer… Dedim. Solun neresi? Dedi. Yine: Senin olduğun yer… dedim.
Benim olmadığım yer neresi, diye soracağından korktum. Zîrâ senin olmadığın yer yok ki, diyecek olsam, belki de kaşlarını çatar, beni azarlardı.

**

Gene putperestliğim üstümde. Dîninden îmânından korkan yanımdan kaçsın.
Ne yapayım, dudaklarının la’lini göremediğim zaman, ateşe tapıyorum.
Güzelliğin, zaman bulutlarının arasına saklandığı vakit de, güneşe secde ediyorum.
Karanlık yüzlü geceler gelip de, sen gelmeyince, aşktan benzi atmış ay, mâbûdum oluyor.
Nâz edip avuçlarınla yüzünü örtünce de, kıblem, içimdeki nakşın oluyor.
Tek mi, çift mi oynayan çocuklar gibi, bir eline hasreti, bir eline vuslatı saklayıp, benim de bu müstehzi avuçlara vurduğum, vurup da aldandığım, tek dediğim çift, çift dediğim tek çıktığı zaman ise, melâl ve hüsrânıma ibâdet ediyorum:

Öleceğim için gamım yok. Amma şu insanoğluna, hasretin ne demek olduğunu anlatamadan göçeceğim için mahzûnum.

Kalbimi, kâinâtın kalbi ile birleştireli beri, cümle âlemin sesinde yüreğimin atışını duyar oldum. Belki âlem, gözbağcılık eden bir gaflet içinde bunu tasdik ettiği kadar, inkâr da eder. Ammâ gene de ben, onun kavruk dudakları arasından kendi hikâyemi dinleyeceğim.

Ey benim isimden, cisimden münezzeh Allâh’ım!
Bu viran gönüllü kuluna ne diye vücut verdin?

Mâdemki verdin, öyle ise şirkine de göz yum. O vücut ki aslında ikiliğin ta kendisidir. Senin hazırlayıp, senin yuğurduğun bu hamur, mayası gelip kabını taşınca kızma. Bırak, îmânına su katılmaktan korkan âlem halkı, tâundan kaçar gibi, şu putperestten de uzaklaşsın.

Amma sen ey benim mekânsızım!

Sen onlar gibi yapma. Bir zaman kâfir olsam da ne gam?

İman suyunun, sırasında kaskatı bir kayalıktan kaynadığını cihan ehli bilmese de, sen bilmez otur muşun?

Yok eğer murâdın, mutlaka tevhide dönmem ise, emret tekmil putları bir solukta ezip geçeyim. Tâ gönlümü, o hasretinle zerre zerre olmuş dîvâne gönlümü, hatta iki dünyâyı da çiğneyip, sana, yalnız sana tapayım.

Ammâ bu taabbüde karşı da, adımın gene putpereste çıkmayacağına söz verebilir misin bilmem ki?

**

Sen, istediğini düşün ve yap! Fakat bırak beni, yalnız seni düşüneyim Allâh’ım…

**

Ne garipsin ey İlâhî kudret ki, kimine kendini göstermemek çilesini, bir gömlek gibi giydirmiş, ihtişam ve saltanatın mâmur ettiği bir tahta oturtmuş, ikbâlinin büyüsü ile seni görmekten kör bırakmışsın.
Kimini ise, verdiğin akılla yükseltmiş yükseltmiş, tıpkı babasının kollarında havaya kaldırılmış bir çocuk gibi, bırakılıverince, düşüp parçalanacağını düşündürmeyen idrâk körlüğü ile, bir gülünç gurur boşluğuna asmışsın.

Kimini ise ihtirâsının direğine bağlamış, sonra da bu zavallının önünden salınıp geçerek, güzel yüzünü göstermişsin. Acabâ arkandan gelemeyenler ve hasretle haykırışanlar bunlar mıdır?
Kimine ise, çilelerin tokmağını sırtlarında duyurmadan, adını andırmamış, yüzünü göstermemiş, kendini vermemişsin.

Kimi ise, budala bir gururla kendi fânî güzelliğinin hayrânı olup dururken, yüzüne yılların cefâ ve mihnetlerin aynasını tutmuş ve zavallıyı: “Hakkın var; artık güzel değilim!” diye inletmişsin.
Ne garipsin, ne akıl yetmez sırlarla dopdolusun ki, kulun var, adını anmak için, çocuğun anasına sokulması gibi, her bahanede seni söyler, seni dinler olmuştur.

Kimine, duâ et icâbet edeyim, demişsin. Kimine, duâyı, bir şirk yolu olarak belletmişsin. Kimine, devesini kazığa bağlatmış, kiminin tatlı canını, başı boş sahrâlara sürdürmüşsün.
Kimi, Zerdüşt’e gitmiş, seni orada aramış. Kimi puthâneye girmiş, sana orada tapmış. Kimi Kabe’ye sokulmuş, sana orada secde etmiş. Sen ki, o zaman da bu zaman da bize şah damarımızdan daha yakınsın, ya ne diye bu zavallı insan dalgalarını birbirini ezip yalanlayacak yollara sürer durursun, bilmem ki Allah’ım?..

**

İçimin karanlığında ayak sesleri var.
Âb-ı hayâtı arayan Hızır mı dersin?
Söyle Hızır’a çekilsin ordan…
Âb-ı hayat, sensin.
Ben ise sâdece zulmetim… Allâh’ım…
Feyzinle nurlandır, aydınlat Allâh’ım!

**

Geliyorum.
Beni çağırdığın yere geliyorum.
Cennetten bir ses duydum. Beni dâvet eden sen misin? Cehennemden de kulağıma bir ses çarptı. Bana oradan da seslenen gene sen misin?
Geliyorum. Çağırdığın yer neresiyse oraya geliyorum.

Dere kenarında bir mırıltı var. Şâyet bu ses de senin ise, şâyet ordan da çağrılıyorsam, bekle biraz; sular gibi yeşiller giyip geleyim.
Puthânede duâ kisvesine bürünen sese de senin sesin diyorlar. Doğru ise söyle de koşayım, acele edeyim…
Meyhânede mahzun neş’eler, bağlantısız düşünceler kılığına giren gene sen imişsin. Öyle ise hemen gidip kadehlere dolayım, taşıp döküleyim, coşup coşturayım…
Ne duruyorsun? îmâna çağır, îman edeyim.. Küfre çağır, kâfir olayım… Aşk acılarının yürekte kalmış sesi için de, gene sana iftira ediyor, bu da onundur, diyorlar.
Şimdi de gazâ başlamış olmalı. Cenk ve gülbank sesleri yükseldi.
— Gel, bana gel!., diye yanık yanık çağıran senden gayri kim olur? Zâten gönlüm dünyâlara sığmaz oldu. Hazırla şahâdet câmını, geliyorum; vallah billâh geliyorum.

**

Cehennem nedir, bilir misin?
Cehennem nefstir. Azaptır. Keder ve gamdır.
Yâ Rabbî beni cehenneme atma… diye duâ edeceğine, cehennemi, benim içimden söküp at, diye duâ eyle!

**

Dün seni tanımayanlarla akşamladım. İnsanlarla ağzına kadar dolu meclisler kadar yalnızlık çilesi çekilen nere vardır?
Gözüm kulağım, elim ayağım onlarla idi. Gönlüm ise seninle başbaşa, yapyalnız.
Güldüler, güldüm. Söylediler, söyledim. Verdiler, aldım. Aldılar, verdim.
Süsleri, zînetleri, hevesleri, hülyâları, arzûları, ümitleri ile etrâfımı bulut bulut sardılar, yığın yığın kuşattılar. Amma ben gene de yalnızdım. Yalnız, yapyalnız…

Allâh’ım! Sana biliş olmayanlarla ilişik etmek çilesini tadan varsa, gelsin de hâlimi diyeyim, hâlini sorayım, gönlümü açayım, derdimi yanayım. Bir söyleyeyim, bin dinleyeyim. Bin dinleyeyim, bir diyeyim.
Ey insan! Neden şükredicilerden değilsin? İki sağlam göze mâlik olman bile kâfî saâdet değil mi?
Aybım çok, günah tepemden aşkın. Cennete kapılanmak neme benim?

**
Allâh’ım! Şu uçsuz bucaksız dünyâda ben ne kadar garibim. Gelmezsen, eğer bana gelmezsen, hüznüm bitmeyecek, derdim tükenmeyecek.

Ammâ he de tuhaf söylüyorum. Bu hüzün, bu dert bende iken, gurbet acısı pençeleriyle omuzlarımı çökertirken, bana ne diye gelesin? Böyle dağlanıp kavrulurken, kendi kanımı göz kırpmadan içer dururken, bu taş taş üstünde kalmamış vîrâneye seni nasıl da çağırıyorum, Allâh’ım?
Ammâ ne yapayım? Çaresizim. Garip ve kimsesizim. Bir zamanlar: “Ben kimsesizim, senin de kimsesiz olmanı isterim!” demiştin.

İşte bunun için gönlümün kapılarını açarak, orada mekân tutmuş ne varsa, ellerine âzat kâğıtları verilmiş köleler gibi, hepsini uğurladım. Beni dünyâya getirenlerle, benden dünyâya gelenleri bile…
Ama bir yandan, gönlüm yüklerinden hafiflerken, oraya dertlerin en zorlusunu yerleştirdim. Onun için de çâresizim. Şunu da biliyorum ki o yenilmez, baş edilmez çâresizlik, zaman gelir çârenin tâ kendisi olur. Sanki kaya içinden fışkıran pınar gibi, o öldürücü derdin bir devâ kesildiğine, yemîn ederim ki şâhidim ben, Allâh’ım…

**

Ne gizlisin, ne akıllara şaşkınlık vericisin ki, Şeytanla Âdem’i yan yana yarattın da, birinin hâsiyetinden ötekini nasipsiz bıraktın.
Gülle fesleğen aynı tabiatın memesinden süt emdiler; amma kurtla kuzu kadar birbirlerine vahşî kaldılar.
Her kuşa uçmayı senin hünerin öğretti; amma kumrunun hû hûsunu, sakanın hançeresine bağışlamadın. Atmacanın çıktığı yüksekliklere, serçeyi yabancı kıldın.
Balık, sâhilde ömür süren mahlûklara şaştı ve acıdı: “Bunların cezaları ne büyükmüş ki, kupkuru toprakta yaşamaya mahkûm edilmişler!” Dedi.
Güvercin de balığa acıdı: “Zavallıyı boğmak için denize atmışlar, vah yazık!” diye eseflendi.
Erkekle kadını bir mayadan yaratmışken, cinsiyetlerini ayrı ayrı dokudun; sonra da bu ayrılığı, aralarında en şiddetli bir yakınlık ve ülfet vesilesi düzdün.
Ah, senin oyununa bu dünyâda kimin aklı ermiş ki, benim ersin Devletlim…

**

O, etrâfına bakınıyordu beni görmedi Ben ona bakıyordum etrâfımı görmedim. O beni görseydi tanır mıydı acep? Amma bütün cihanda görüp seyrettiğim onu ben nasıl tanımaz olurdum?

**

Beni bu dünyâ tuzağına kim düşürdü?

Sana rastlamak, seninle karşılaşmak için mi ayaklarım bir gizli ağa takılıp şu cihâna yuvarlandım?
Bana bu çalkantılı yüreği kim verdi?

Suların bile uyuduğu bu dünyâda, gece gün demeden, sana akmak için mi, durulup yatışmaz oldum.
Ne zaman doğdum, ne zaman büyüdüm? Doğmaya da ölmeye de inanmadığımı açığa vursam ne olur? Söyle… Dünyânın beşiğini sallayan âhenk ve sadâdan, şu hayat durağında, payıma, senin sesini kim düşürdü?

Şunu da söyle… beni bu dünyâ çarkına kaptıran da kimdir? Kendi eskisini yeni yapan, sağdan aldığını sola veren, kendi harcı, kendi hamuruyle olup biten dünyâ için, biliyorum ki çürüyen de doğan kadar bu dâimî devrin hizmetkârı. Yoksa bu mahkûmiyette, irâdenin irâdesini görmek için mi, hayretleri hikmetleri az bulur oldum?

Beni bu dünyânın bayağı ve süflî çileleri arasına kim arkamdan itti? Suçlara, günahlara ikrah ve nefretle bakıp, imtihanda sıfır almam için midir bu oyun?

**

Allah’ım! Beni neyle korkutuyorsun?
Ayrılıkla mı?

Söyle ayrılıkla mı?
Ey seneleri sâniyelerin içine sığdıran!
Bilmez olur musun ki seninle geçmiş bir solukta, bin bir ömür gizlidir.

Bakıp da göremediğim, görüp de tutamadığım, tutup da durduramadığım anların kudsiyetine yemîn ederim ki ben bir şey kıskanıyorum…
Söyleyeyim mi?
Ben senden kendimi kıskanıyorum Allah’ım…
O senden ki tâ ezel gününde bir mukadderat pençesi ile koparılıp ayrı düşürülmüşüm. Bunun hıncını, bunun öcünü almak yolunda çarpınıp çırpınırken, bana âsî, bana serkeş, bana hırçın, bana zâlim, hele vahşî, hele vahşî, derlerse sakın şaşma ve utanma, ne yapayım buyum işte.

**

Kâh zâlim derler. Desinler. Kâh mazlûm derler. Desinler. Sen, bende ol da, ne isterlerse onu söylesinler, onu desinler.
Ne akıl almaz işlerin vardır, bilinmez ki… Hem beni bu dünyâya attın; hem de, sürüye saldıran kurtlar misâli, âlem halkını üstüme üşürdün. Dediler; dediler… dillerine her geleni söylediler.
Söylesinler… Sen benimle ol da ne isterlerse onu söylesinler, onu desinler.

**

Ben derim ki:
Ağlayan da haklı, gülen de. Veren de haklı, alan da.
Şu garip kadını seven de haklı, söven de. Herkes, herşey haklı.
Yalnız ben değilim.
Ne zaman haklı olurum bilir misin?
Senin istediğin gibi olursam Allâh’ım…

Sâmiha Ayverdi

Dile Gelen Taş

ileŞiir Antolojim

Ruhun Yalnızlığı

Sadece tanımadığımız ve yardımımızı isteyen kişilerde değil, bize yakın olan ve görünüşün aksine, acılı ve gizli bir yalnızlığın kırılgan kabuğunda yaşayan yakınlarımızda da yalnızlığın parlak, zaman zaman da gözle görünür olmayan izlerini ayırt etmek zordur. Bunu yapmak kolay değilse de, kesintili sözlerin ve dile getirilmemiş sözlerin dilini, sözcüklerin yerine geçen yüz ve mimiklerin dilini dinleme konusunda kendimizi sürekli eğitmekle mümkündür. Böylelikle acılı ve nostaljik bir yalnızlık durumunu istemli bir tecrit durumundan, dünyadan ve başkalarından bilinçli olarak ayrılmaktan, kendi kendimizle ve başkalarıyla diyalog kurmayı istençli olarak reddetmekten ayırt etmemiz, bu ikisini birbirine karıştırmamamız da mümkün olabilecektir.

**Tıpkı sessizlik gibi, yalnızlık da, günlük hayatı daha iyi yaşamamızı sağlayan içsel bir deneyimdir; hayatta asli olan ile, çoğu zaman, fazla anlam yüklediğimiz, asli olmayan şeyleri ayırt etmemizi sağlar. İçsel hayatımıza, yalnızlığa ve sessizliğe girdiğimizde, düşünüm ve içe bakışın, duyarlılığın ve merhametin, beklentilerin ve umudun, tefekkür ve duanın önemini fark ederiz: En nihayetinde bunlar, düşünce ve eylemlerimizi emanet etmemiz gereken erdemlerdir.

**

Başkalarıyla her karşılaşmamızda, acının ve ıstırabın olası gölgelerini, ruhun kayıplarını ve insanların hissettiği yalnızlığın sessiz çığlığını aramaktan ve seçmeye çalışmaktan yorulmayalım. Olumsuz yalnızlıktan, tecritten ayırt edilmesi zor olsa da, kuşkusuz ki yalnızlık, ruhun kökten ve hiç bitmeyecek bir gereksinimidir.

**

Yalnızlık, hayatımızın hiç değilse bazı saatlerinde yaşamadan edemeyeceğimiz ve başkalarının görmesini engelleyen pek çok maskenin yüzümüze inmesiyle karanlıkta kalan içsel bir deneyimdir. Metaforik yönüyle yalnızlık, yaşamın yok edilemeyecek bir koşuludur; düşünüm ve tefekkür arzusu, hüzün ve kaygı, sessizlik ve dua, bekleyiş ve umut ona yansır. Ama yalnızlıkta dünyada olup bitenleri dinlemeye ve hayattaki değerlerle ve dayanışmayla uyum içinde olmaya yönelik hayati atılım hiç eksik olmaz; kendi benimizin, kendi bencilliğimizin çorak ve kuru halkalarına takılıp kalmayız.

**

Yüzler ve bakışlar, bizi insan kalbinin uçurumlarına; beden acısına ve ruh acısına, kaygıya ve hüzne, huzursuzluğa ve tutkuya, zaman zaman sevince ve umutsuzluğa, tebessüme ve gözyaşlarına, bekleyişe ve umuda kaptırır.

**

Yalnız olmak için yaratılmadık, sadece başkalarının kaderiyle sürekli olarak ilişki içinde olarak yeniden keşfedebileceğimiz ve kendimizi tam olarak gerçekleştirmemizi sağlayacak anlam ufuklarında bulunmak üzere varız. Asla yalnız olmamalı, asla yalnız başına kalmamalıyız: Her defasında kendimizle ve başkalarıyla: Paulusvari umut içimizdeyse, Tanrı’yla, sonsuz bir diyalog kurmamızı ve bu diyaloğu yenilememizi sağlayacak bir vaha, bir ara mahiyetinde yalnızlıktan ve sessizlikten vazgeçemeyecek olsak da, asla yalnız olmamalıyız. Yalnızlıkta insan hem yalnızdır hem de değildir, bu, yalnızlığın, dünyadan, insanlardan ve şeylerden uzak kalmak niyetinde olunmasına ya da bunun dayatılmasına ya da içselliğe doğru gizemli bir yol izleyen özgür bir seçim olmasına bağlı olarak değişmektedir.

**

Yalnızlıktan ve tecritten söz ederken, acı meselesine, beden acısına ve ruh acısına, ıstıraba değinmeden edemem. Bunların her ikisi de, insanın kendi kendisiyle ve başkalarıyla, dünyayla ilişki kurmasının farklı bir biçimidir; her ikisi de yalnızlıkla, yalnızlığı beraberinde sürüklemekle ve yalnızlığı artırmakla ilintilidir. Acı ya da ıstıraptan ölünebileceği gibi, yalnızlıktan da ölünebilir, ama bu, farklı bir ölüm şeklidir.

**

Fiziksel acının karşısında psişik acı vardır: Bu, depresyon ve kaygıyla ortaya çıkar ama aynı zamanda sevilen bir kimsenin ölümü ya da yalnızlık deneyimiyle, herkes tarafından terk edilmiş olmak ya da terk edilmiş hissetmekle de belirir. Psişik acıya, toplumsal kaynaklı acılar eşlik eder: İşsizlik, kavranması öylesine güç olan iç huzursuzluğu ya da umutsuzluk mevsimlerinde yaşadığımız anlayışsızlıklar buna örnektir. Ancak inanç bunalımından ya da suçluluk hissinden, hiçbir suç işlenmediği halde de umudu dağlayan suçluluk hissinden ve günlük hayattaki ilişkilerde ortaya çıkan pek çok olası zorluktan kaynaklanan ruhsal acılar da vardır ve bütün bunlar, zaman zaman, bizi seven ama içselliğimizde saklı acının gölge ve karaltılarını göremeyen kişilerin huzurunda gerçekleşir.

**

Bir diğer deyişle, acı, içimizdeki düşünsel sahaları genişletir ama iç sızlatıcı olduğunda dünyayla etkin bir şekilde ilgilenme olanağımızı elimizden alır.

**

Acı ruhumuzu sardığında ve içimizdeki en gizli saklı telleri yıpratıp kopararak bize zulmettiğinde, insanların ve nesnelerin dünyasından kopmaya, soyutlanmaya ve başkalarıyla olan ilişkilerimize farklı farklı ölçülerde zarar vermeye yöneltiliriz.

**

Acının ve acıların anlamını yakalamak kolay değildir: Kaçınılmaz olan bir acı ve de sakınılır olan bir acı vardır; insanın içinde bulunduğu halin kırılganlığını gösteren bir acı vardır, anlamı elden kaçan ya da kaçar gibi olan bir acı da vardır; Leopardi’nin söylediği cinsten, insanlık haline derinden bağlı olan bir acı vardır ve psikotik bir deneyimin bağrından doğan, psikoz ortadan kalktığı zaman kuruyup uçuveren bir acı vardır; görünür olan acı ve görünür olmayan acı da vardır.

**

Yalnızlığa dönüşen acı ve acıyla dolan yalnızlık, beraberinde dur durak bilmeyen kaygı ve umutsuzluk çağlayanlarını sürükleyiverir.

**

Ruh acısı, kaygıdan ve hüzünden, huzursuzluktan ve özlemden, ölüm arzusundan ve umudun défaillance*ından doğar ve başımıza gelenlerle depreşen bu yaralı duygular ne zaman üzerimize inecek olsa, geleceğin, her nevi geleceğin ufku kararır. Şimdiki zamanın, geçmiş tarafından yutulmuş ve aşkınlığa varmaktan âciz olan bir şimdiki zamanın acımasız dikenleri ancak beklenti ve umut kırıntılarının hayatta kalmasına izin verir. Hayatın anlamı, hayata bir zamanlar anlam veren şeyler zarara uğrar ve yaşamanın, başkalarıyla birlikte yaşamanın, hayatımıza anlam veren deneyimleri yeniden yaşamanın zorluğu kati ve tehlikeli bir şekilde artar. Ruhun acısıyla, dünyada varoluş şeklimiz kökten bir değişikliğe uğrar ve başkalarının, yakın ve uzak kişilerin sevgi ve dayanışma sözleri de cılızlaşır; kadın olsun, erkek olsun hastalarda herhangi bir yankı ya da rahatlama uyandıramaz.

**

Her depresyon, her melankoli, iç içe giren akıntılar gibidir ve onlara, yalnızlık isteği ve umutsuz bir yalnızlık arayışı eşlik eder. Bu yalnızlık, bizi dikkati dağıtan şeylerden ve rutin dünyasından koparan ve içselliğimizin gayeleri, öznelliğimiz üzerine düşünmeye sevk eden bir yalnızlıktır. 

**

Depresyon, her birimizin içinde oturan bir yabancıdır ve olası nedenleri arasında, yalnızlığın acılı ve karanlık mevcudiyeti bulunur: Yalnızlık depresyonun sonucu olabileceği gibi, depresyonun nedeni de olabilmektedir ve bunların ikisinin arasında gizemli bir döngü vardır. Depresyona, bir başka tabirle melankoliye ve onu besleyen kırılganlığa, acıya ve ıstıraba; bizi içimize, içselliğimize, öznelliğimizin derin sahalarına inmeye davet eden özel ufuklar eşlik eder.

**

 Her talihsizlik deneyiminde, talihsizliğin kendi içinde beslediği kötülük deneyiminde, zamanın bu dönüşümü mevcuttur. İnsan artık geçmişte yaşamaz ve karşısında sonu olmayan bir istikbal uzanmaz, geleceğe dair olası hiçbir umudu kalmaz: İnsan, zamanın her yönden kuşatan ve taşa çeviren bir şimdiki zamanın yakıcı gerçeğinde yaşar. Talihsizlik, ona maruz kaldığımızda ve üzerimize indiğinde bizi kuşatır: Kafkavari surlar bizi başkalarının dünyasından ayırır ve içine gömülü olduğumuz hapsin parmaklıklarından bakmamıza bile müsaade etmez.

**

Acının hayatımıza girmemesi mümkün değildir: Belki, zaman zaman, fiziksel acının, beden acısının çehresini keşfetmediğimiz olur, ama hayatımızın hiç olmazsa bazı zamanlarında, sonsuz başkalaşımıyla ruh acısı bize yabancı kalmayacaktır. Elbette ki fiziksel acı olgusu hepimiz için aynıdır: Acının yoğunluğunun, süresinin değiştiği gibi acıya yönelik kişisel duyarlılık da değişir: Buna, her halükârda tecrit, insanların dünyasından kopma olan yalnızlığa ilişkin farklı bir algı da eşlik eder. Oysa ruh acısının, onun oluşumunun tekbiçimli bir yanı yoktur: Her birimiz onu kendi duygusal ve varoluşsal yansımalarımızla, zaman zaman karanlık ve kaskatı, zaman zaman da hayata ve umuda açık, kendimize has yalnızlık deneyimlerimizle yaşarız. Ama her halükârda beden acısı geçince bellekte bir iz bırakmaz; oysa ruh acısı, derin ise silinmez: Beklenmedik ve öngörülmez olayların izinden yeniden doğabilir.

Böylelikle de beden acısına ve ruh acısına, yalnızlığı yaşamanın iki farklı biçimi eşlik eder. Beden acısında, fiziksel acıda dünyayla olan her bağlantı kopar ve acı dinene dek içinden çıkılmayan esaslı bir tecrit kasırgasına kapılınır. İnsan kendi içine döner: Bedenin ve ruhun içine daldığı bir şeyin içinde esir kalınır. Acının dinmesini beklerken, düşünceler ve duygular, umut kırıntısı bırakmayan bu kasırga tarafından soğurulur.

**

Sessizliğin ve umudun sözcükleri, tedavi eden sözcükler; ancak acının, dile gelmez de olabilen, izleri mevcutsa ya da mevcut olmuşsa ortaya çıkmaktadır. Eğer acı bize yabancıysa, eğer bilmediğimiz bir şeyse, acının ve yara almış yalnızlığın sınırlarını yıkan sözcükleri bulmamız ya da yeniden ortaya koymamız olanaksız olacaktır. 

Bunlar, Emily Dickinson’ın kısa ama yakıcı bir şiirinde söylediği şeylerdir: 

Başka bir kalp gidemez 

Kırık bir kalbe 

Aynı yüksek imtiyazdan 

Mustarip olmadıkça kendi de 

İç sızlatan kalplerin gizli saklı yerlerinde neler olduğunu ve onlara neyin yardımcı olabileceğini sezmemizi ve hissetmemizi sağlayabilecek tek şey, acıyı, zaman zaman öylesine görünmez ve öylesine değişken olan ruh acısını, tanımış ve deneyimlemiş olmaktır.

**

Kaygı ve korku her birimizin hayatında yer alan temel yapı taşlarıdır; ancak ortaya çıkışları, gelişimleri birbirlerinden farklıdır. Kaygı, her bir deneyimimizin, her bir acımızın, başımıza gelen her bir insani durumun ötesinde meydana gelmektedir. Kaygı, özellikle de, hayattaki büyük dönemeçlerde, büyük yaşamsal dönüşümlerde ortaya çıkmaktadır. Her dönemeç karşımıza farklı manzaralar çıkarır, her dönemeç farklı bir hayat deneyiminin eşlikçisidir ve büyük dönemeçlerde, bir yaşam biçiminden diğerine geçerken, çocukluktan ergenliğe, gençlikten yetişkinliğe, yetişkinlikten yaşlılığa yol alırken, hayatın bu can alıcı dönemeçlerinde en nihayetinde ölüm kaygısı olan kaygının beklenmedik kaynaklarım karşımızda buluveririz. Korku ise, hayatta yer alan temel, görmezden gelinemeyecek ve silinemeyecek bir deneyim olmakla birlikte, yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır: Belli olayların sonucu mahiyetindedir. Tek bir korku yoktur, sonsuz sayıda korku vardır: Her biri, belli başlı durumlara, belli başlı olaylara, belli başlı nedenlere bağlıdır.

**

3. Yitik Mutluluğun Arayışında 

Yalnızlık konusu, mutluluk ve mutsuzluk adını alan iki büyük karşıt duygusal deneyime dokunur; bu ikisi yalnızlıkla, söz gelimi acı ve ıstırap kadar sıkı bir bağ içinde olmamakla birlikte, gene de ilintilidir. Mutlu olduğumuzda içsel yalnızlığımız, bizi içimizdeki gizli özsularına götüren yalnızlığımız her halükârda içimizdedir; mutsuz olduğumuzda ise, içimizde olumsuz yalnızlık, bizi insanların ve nesnelerin dünyasından koparan tecrit yalnızlığı mevcuttur. Yalnız olmak, salt yalnızlık; sevgi ve umut çölünde su yüzüne çıkan mutsuzluğun olası nedenleri olarak görülmeden edilemez. An gelip de mutluluk gidince, ardında, hiç olmazsa kısmen depresyon demeye alışageldiğimiz klinik acı biçimiyle özdeşleşen yitik mutluluğun acımasız gölgelerini bırakır. Tabii ki her şey birbiriyle ilintilidir; mutluluk ile mutsuzluk, mutsuzluk ile tecrit ve her türlü insan ilişkisini yitirme birbiriyle bağlantılıdır ve bu durum, beraberinde, hayatın anlam kaybını, zaman zaman da ölmeye gönüllü olmayı getirmektedir.

**

Rainer Maria Rilke mutluluğun duygusal karşıt gerçekliğinin mutsuzluk olduğunu söyler, sevinçte ise bu yoktur. 

Mutluluk insanların içine dalar, mutluluk kaderdir; sevinci ise insanlar kendi içlerinde filizlendirirler, sevinç kalbin üzerindeki güzel bir mevsimdir sadecesevinç insanların erkinde olan en büyük şeydir. 

Sevinç ve mutlulukta, zamanın öznel, içsel deneyimi birbirinden farklıdır: Birinde zaman, gelecekten şimdiki zamana, şimdiki zamandan geçmişe sonsuz bir şekilde akar; diğerinde ise anda, Augustinus’un tabiriyle şimdinin şimdisinde yaşanılır ve zaman unutulur, zamanın üstündeymişçesine hissedilir.

**

Mutluluğu nasıl aramalı, onu nerede bulmalıdır? Augustinus’un İtiraflar’da, insanın kendini boyuna kaybettiği ve hiçleştiği bu kitapta yanıtladığı soru budur.

Mutlu yaşam insanların hepsinin arzuladıkları şey değil midir? Mutlu olmayı istemeyen kimse var mıdır? İnsanlar mutluluğu bu kadar arzuladıklarına göre onu bir yerlerde tanımış olmalılar. Mutluluğu sevmeleri için onu bir yerlerde görmüş olmalılar. Kuşkusuz bu duygu içimizde, ama nasıl, bilmiyorum. Mutluluğa fiili bir şekilde sahip olmak da bir çeşit mutluluktur. Kimileri de sadece umut ederek mutlu olurlar. Bunlar mutluluğa fiili anlamda sahip olanlardan bir derece daha düşük seviyede sahipler. Bununla birlikte bunlar mutluluğu hiç tanımayanlardan daha üstündür. Mutluluğu hiç tanımayanlar bu şekilde mutlu olmak istemezler, ancak mutluluğu istedikleri kuşku götürmez. 

**

Hele mutluluk gibi muammalı ve ele avuca sığmaz duygusal deneyimlerden birini ortaya koyacak sözleri bulmak daha da zordur. Bu konuyla ilgili olarak, öylesine belirsiz ve öylesine değişken bir duygu olan mutluluğa dair her arayışın karmaşık ve geçici olacağını söyleyen Zygmunt Bauman’a başvurmak isterim. Polonyalı büyük sosyolog şunları söyler: 

Mutluluk üzerine tartışmasız ve kesin saptamalarda bulunmak mümkün müdür? İşte bunlardan biri: Mutluluk iyi, arzulanır ve kayda değer bir şeydir. Ve bir saptama daha: Mutlu olmak mutsuz olmaktan iyidir. Ancak bu iki haşiv mutluluğa dair emin ve temelli bir şekilde söylenebilecek aşağı yukarı her şeydir. “Mutluluk” kavramına ilişkin yapılacak başka herhangi bir saptama kuşkusuz ki tartışma yaratacaktır. Dışarıdan bir gözlemcinin gözüyle, birinin mutluluğu bir başkasına dehşet verici gelecek bir şeyden çok zor ayırt edilebilecektir. (…) Bütün hayatı boyunca belirsiz ve tartışılır kavramları saptayıp açıklığa kavuşturmaya, meseleleri herhangi bir karşı-savdan muaf tutacak, bir diğer deyişle onları kabul edilir ve son aşamada, herkes tarafından kabul görecek bir şekilde “düzenleyecek” bir tanıma ulaştırmaya vakfetmiş (ve muazzam neticeler almış) Immanuel Kant bile, “mutluluk” kavramı söz konusu olduğunda, kendini, buna ilişkin her ümidi bir kenara bırakmak durumunda hissetmiştir.

**

Otto Friedrich Bollnow çok güzel bir kitabında hüznün ve acının insanın diğer insanlarla ve olaylarla bağını kopardığını ileri sürmektedir; keyifli, mutlu ruh hallerinin ise bizim ve başkalarının yaşadığı deneyimlere yönelik bilgi alanımızı genişlettiğinibizleri aksi takdirde ulaşamayacağımız gerçekliklere, algı ve sezgilere götürdüğünü söylemektedir.

**

Dil, varolmanın evidir tabii; bu sebeple, fenomenolojik dilden, sınırlara ve varoluş nedenlerine dair farklı bir düşünce, içsel ve ilişkisel yönde edinilmiş mutluluk olanaklarının doğabileceğine inanmak isterim. Ve büyük mutluluk, hayata anlam veren ve zamana meydan okuyan mutluluk ile küçük mutluluk, zayıf ve uçup kaçıcı, kırılgan ve dayanaksız, geçip gidici ve gezgin deneyimlerde hayatın anlamını keşfetme yanılsamasına kapılan mutluluk arasında var olan farkları hep daha somut ve gözle görülür kılmanın ne kadar gerekli olduğunu vurgulamak isterim. Büyük mutluluk, içsel deneyim anlamındaki mutluluk, her zaman çözümlenemeyen gizli patikalarla da olsa, daima geleceğin hafızası olan ve tıpkı kendi gibi, geçmişten geleceğe dur duraksız uzanan umutla ilintili olmak zorundadır.

**

Havayı bölen ve ayağını yerden kesen kuşlar gibi değil de, ekinlerin arasında salman rüzgâr gibi, denizin tatlı titrekliği gibi ve bulutlanır hülyalı seyri gibi hafifti yürüyüşüm. Varlığım, denizin derinliklerinin şeffaflığıydı, gecenin sessiz ve eskilerde kalmış mutluluğuydu, öğlenin sessizliğinde konuşan yalnızlık yankısıydı. Her duygu ezgili bir yankıyla ruhumda tatmin ve istirahat buluyordu. Her bir düşünce zihnimde mutluluğun yüce ışığında dönüşüyor, en uçup kaçıcı ve en tuhaf fikir, en zengin ve en derin düşünce oluveriyordu. 

Mutluluğun bu olağanüstü olgusu, dehayla birleşmiş bir hastalıktan doğmakta ve hastalığın yok olmasıyla çözülmektedir ve bu, zaman zaman, anlık, hızlı ve akıcı, elle tutulmaz ve uçucu olan ve birkaç adım sonra depresyon seli tarafından yutulacak bir mutluluktur. 

**

Mutluluk, ister bir ütopya, ister yaşanmış bir deneyim olsun, her halükârda, her insanın arzuladığı yaşamsal bir durumdur; insanlar ona ulaşmayı beceremediklerinde, bu başarısızlığı başkalarına ya da aşk, sağlık, para, dış görünüş, çalışma koşulları, yaş ve benzeri gibi kontrolümüz dışında olan etkenlere, dış şartlara atfederler. Bu; çoğumuzu, mutlu olma da demiyorum ama hiç olmazsa mutluluğa karşı istekli olma görevinden azat etmektedir çünkü bize bağlı olmayan koşullar karşısında yapabileceğimiz bir şey yoktur. 

Mutluluğun arayışı insan doğasının bir parçasıdır ve yazar bunu vurgulamaktadır, her birimize mutluluğa yönelik derin bir eğilim verilmiştir ve bu, entelektüel kapasitemizden, sosyal şartlarımızdan, sağlık durumumuzdan ve ekonomik olanaklarımızdan bağımsız olarak böyledir. Mutluluk, mutluluk deneyimi, aşkla, zevkle, başkaları tarafından sayılmak ya da takdir kazanmakla pek de ilintili değildir; en çok, kendini tamamen kabul etmekle, Nietzsche’nin “Neysen o ol” diyen aforizmasında ifade edilen şeyle ilintilidir.

Umberto Galimberti, mutluluğu etik bir şekilde yeniden temellendirirken ve kendi mutsuzluğumuzdan sorumlu olmadığımız savına karşı çıkarken, mutluluğun tam anlamıyla etik bir görev olduğunu kesin bir şekilde savunmaktadır: 

Sadece etrafımızdaki insanları olumlulukla beslediği için değil, doğrudan doğruya sınır tanımaz isteklerimizin önüne geçip yalnızca kendi imkânlarımıza uygun olanlarını kabul ederek kendimizi bilmemizi gerektirdiği için de bu böyledir. 

Mutluluk, sadece, kendini gerçekleştirmektir ve Galimberti sözünü şöyle sonlandırmaktadır: 

Mutluluk isteklerimizin doyumsuzluğuna demir atmadığında, ruhun eğilimine, cudaintoua* demir attığında, işte o zaman, kendini gerçekleştirmeyle birlikte ilerler ve bu özelliği nedeniyle de yitirilmesi ya da bizden alınması zordur. Dolayısıyla mutluluk, isteklerini tatmin etmek ve erdeme karşılık, alınan ödül anlamı taşımamaktadır, mutluluk erdemin kendisidir, insanın kendi öz başarısı için kendini yönetmesidir, çünkü insanın ölçüsü budur. 

**

Mutluluk zamanında, hayatın gölgelerini ve acının kaçınılmaz mevcudiyetini bilmezden gelen, sakin ve su gibi bir halde yaşanır. Mutsuzlukta, mutsuz ruh hallerinde ise; geleceği olmayan, insanı geçmişin suçlarıyla ve şimdiki zamanın, hiçbir ışık emaresi bulunmayan, kuru ve soğuk bir doku dokuyan bir şimdiki zamanın acısıyla yiyip bitiren bir zamanda hapsolunmuştur. Umut yoktur ve kişi, kendi öznelliğinin, tecrit-yalnızlığının içine kapanıvermiştir. İnsanın artık ne kendi için ne de başkası için dilediği bir şey vardır: İçinde duygusal yankılar uyanmaz, buna yabancılaşmıştır. Mutsuzluk zamanı, kısmen, depresyon zamanıyla örtüşür; bununla birlikte, İkincisi bir hastalıkken, diğeri değildir. Mutsuzluk halinde artık duygulanımsal deneyimler yaşanmaz olur; içimizde ve dışımızda olup bitenler bizi alakadar etmez gibidir. Her halükârda, mutsuzluk dünyası, depresyon dünyası gibi otistik ve içinden geçilmez bariyerler inşa etmemektedir. Bununla birlikte her ikisinde de intihar meylinden kaçış yoktur. 

Zamanı, ben’in zamanını, içsel zamanı yaşama şekilleri yıllarla değişir ve bununla eşzamanlı olarak da, mutlu olma şekli değişir. Bunlar, Arthur Schopenhauer’in önemli kitaplarından birinde muhteşem bir şekilde betimlenmiştir: 

Gençliğin gözüyle bakıldığında, yaşam sonsuz uzunluktaki bir gelecektir; yaşlılık gözüyle ise, oldukça kısa bir geçmiştir. 

Bundan başka, gayet net daha başka değerlendirmeleri de mevcuttur:

Gençliğimizde zaman bile daha yavaş atar adımlarım; bu yüzden yaşamamızın ilk çeyreği sadece en mutlu olanı değil, aynı zamanda en uzun olanıdır da, böylelikle geride de daha çok anı bırakır ve herkesin, sırası geldiğinde, sonraki iki çeyrekten daha çok bu dönemden anlatacak şeyi olacaktır.

Kendisi, çok güzel imgelerin izini sürerek, yine şöyle demektedir: 

Hatta, yılın ilkbaharındaki gibi, yaşamın ilkbaharında da, günler önce sıkıcı bir uzunlukta olacaklardır. Sonbaharda ise kısalırlar ama daha neşeli ve durağan geçerler.

**

Gençlikte mutluluğu deneyimleme şekilleri kökten bir biçimde değişir; bu dönemde asla ulaşılamayan ateşli bir mutluluğun peşine düşülür. Harika bir kelebek misalidir mutluluk, kısacık uçuşu süresince hemen kaçıverir. Yakalanması imkânsızdır. 

Yaşamın, ikinci yarısından çok fazla avantajı olan birinci yarısını, yani gençlik yıllarını bulandıran, hatta mutsuz kılan, yaşamda mutlu olmak gerektiği kesin varsayımıyla mutluluk peşinde koşmaktır. Umutların sürekli hayal kırıklığıyla sonuçlanmasının ve bunun sonucunda hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasının nedeni budur. Düşlenen, belirsiz bir mutluluğun hayali görüntüleri gözümüzün önünden keyfi biçimlerde geçerler ve biz boş yere onların ilk görüntüsünü ararız. 

Hayatın ikinci yarısında hayal edilen ve yaşanan mutluluk biçimlerine yansıyan anlam ufuklarında bir değişiklik daha. 

Buna göre yaşamın ilk yarısının karakteri mutluluğa yönelik doyurulmamış bir özlem, ikinci yarısının karakteri ise mutsuzluk endişesidir. Çünkü bu ikinci yanda, az ya da çok belirgin bir biçimde, Kim mutlulukların hayalet gibi, buna karşılık acıların gerçek oldukları bilgisi de gelmiştir. Bu yüzden şimdi, en azından daha akıllı karakterler, hazdan çok, salt acısızlığa ve rahatsız edilmedikleri bir duruma ulaşmaya çabalayacaklardır.

**

Mutluluk sonsuzdur ve onu arzulamak insanı mutsuz eder; o halde, acıya neden olan bu kısırdöngünün kırılması için ne yapılabilir, neyin hayali kurulabilir? Ancak içimizdeki mutluluk arzusu kurursa, biraz daha az mutsuz bir hayata sahip olmamız mümkün olacaktır; bununla ilgili olarak Leopardi bir kez daha şunları söylemektedir. 

İnsan mutluluğu arzularsa, mutlu olamaz: Mutluluğu ne kadar az arzularsa, o kadar az mutsuz olacaktır; hiçbir şey arzulamazsa, mutsuz değil demektir. Dolayısıyla insan ve canlı, mutluluk düşüncesine odaklanmadığı, başka yerde söylemiş olduğum üzere eyleme ve iç ve dış meşgalelere kapıldığı ölçüde daha az mutsuz olacaktır.

**

Ancak her nevi mutluluk arzusundan vazgeçerek, mutsuz olmamamız mümkün olacaktır. Peki, gerçekten de böyleyse hayatı buna karşın yaşanır kılan nedir? İnsan, hangi umudu kalbinde canlı tutabilecektir? Bunlar Leopardi’nin görmezden gelmediği sorulardır elbet ve Zibaldone‘nin daha başka yerlerinde keskin bir keder renginde yeniden ortaya çıkarlar. 

Mutlu olma ümidini yitirmiş olan kişi, başkalarının mutluluğunu düşünemez çünkü insan bunu, ancak kendi mutluluğunun nazarında arayabilir. Dolayısıyla başkasının mutsuzluğuyla da ilgilenemez.

**

Mutsuzluklar hayatımızı sardığında, derinden değişiriz; farklı duygulanımsal özelliklerine karşın mutsuzluğun olası imgeleri olabilen hüznün, kaygının, umutsuzluğun, depresyonun karanlık göllerine dalarız. Ancak yitirilmiş mutluluklara duyulan özlemden, bir zamanlar yaşanmış olup da artık ulaşılmaz olmuş duygulanım yağmurundan, kırılmış umutlardan ve imgelerden yıpranmış bir bilinçten, yitirilene yeniden sahip olmaya yönelik imkânsız arzudan kaynaklanan mutsuzluklar da vardır. Yitirilmiş mutluluğun bilgisine sahip olmasaydık mutsuz olmazdık; zira, hayatında mutluluğu deneyimlemiş insan, daima mutlu olmak ister ve böyle olmadığında umudunu yitirir. Mutsuzluk, özellikle de yitirilmiş mutluluk koşullarında bile Leopardivari ölmeyen bir umut damlasının olması mümkün müdür? 

Mutlu olma ile mutsuz olma arasındaki sınır geçişlidir, duruma göre bu ikisi birbirleriyle yer değiştirebilirler; şunu söylemek isterim ki, küçük mutluluklara hapsolduğumuzda hayata yeniden bir anlam vermemiz kolay olmaz; oysa içimizde büyük mutluluklar yaşadığımızda ve de güçlükle ve acıyla da olsa, içimizde yitik mutlulukların deneyimleri bulunduğunda bu, kolaydır. Yitirilmiş mutluluklar asla anlamdan muaf değildir, mümkünse onarılırlar, mümkün değilse kabullenilirler.

**

4. Ölümdeki ve Ölmekteki Yalnızlık 

Batılı Anlayışta Ölüm ve Ölmek 

Hayat ve ölüm birbirleriyle çakışır; yaşamak ve ölmek ise, iç içe geçen deneyimlerdir. Ölmek, henüz yaşıyor olmaktır: Kaygı ve umutsuzluk, yitmişlik hissi ve yalnızlıkla aşınmış bir yaşamaksa da, gene de yaşamaktır. Yalnız ölünür: Georges Bemanos’un yüce ve kehanet kokan sözüdür bu. Ölüm, hakkında ancak hayatın yadsıması olduğu söylenebilecek bir bilinmezdir; ölmek ise, yaşamdan ölüme geçiştir. Ölünmekte olunan saat, yaşanan saat değildir. Yaşamakta, her saati bir başka saat, her ânı bir başka an izler; oysa ölmek söz konusuyken her saat son saat olabilir: Bir başka saat, bir başka an gelmeyebilir. Ölürken, geleceğin içine doğru olası her aşkınlık batarken, saatin kız kardeşleri kalmaz artık. 

Ölümü bastırmak Batı’ya has bir anlayış gibi durmaktadır; ölmenin bastırılması ise, gerçekleştirilmesi daha güç bir deneyimdir daima. Zamanımızda pek çokları sadece ya da özellikle ölmekle (ölme biçimleriyle) ilgileniyor ve ölmek için, kaygılardan arınmış, fark edilmeyen ve duyguları-alınmış bir yol arıyorsa, bu, ölümün, anlam ve giz ufukları bağlamında düşünülmek istenmediği anlamına (da) gelmektedir. 

Son yalnızlık deneyimi, kuşkusuz ki, ölmekteyken, ölüme doğru yüründüğünün ya da hiç olmazsa ölümün yaklaştığının keskin ve acıklı bilincine sahip olunduğunda gerçekleşir ve ölen kişinin yalnızlığı, sessizliğin ve ifade edilemezin uçurumlarına kapılır.

**

Augustinus’un, sevdiğimiz bir kişiyi yitirdiğimizde bizi yakalayan, altüst eden huzursuz edici yabancılık hissini anlatan daha başka sözleri de vardır. Bu yabancılık, bizi kendimize yabancı kılan bir yabancılıktır: Sanki yaşamamız sadece ve sadece ölmemiz demektir; sanki başkasının ölümü karşısında yaşamamız imkânsızdır. Bunlar ölümün gizine dair bir şeyler anlamamızı sağlayan sözlerdir. 

Başka ölümlülerin hâlâ nasıl yaşayabildiklerine hayret ediyordum. Çünkü hiç ölmeyecekmiş gibi sevdiğim kişi ölmüştü; onun ölümünden sonra hâlâ nasıl yaşadığıma şaşıyorum, çünkü ben bir başka oydum. Bir ozan arkadaşından söz ederken, onu “ruhunun yarısı” olarak çok güzel ifade etmiş. Onun ruhuyla kendi ruhumun iki vücutta tek bir ruh yaptıklarını hissetmiştim. Yaşam bana çok ağır bir yük gibi geliyordu, bu yüzden yaşamak istemiyordum. Çünkü yarım yaşamak istemiyordum. Buna karşın o kadar sevdiğim kişinin tamamen öleceği korkusuyla ölmekten de korkuyordum!

Yaşamak, yaşamaya devam etmek konusunda, her halükârda iç sıkıntısı ve kaygı mevcuttur, ruh paralanır, can çekişir. 

Yalnızca kendim tarafından desteklenen ve artık bana katlanamayan yaralı ve iç paralayıcı bir ruh taşıyordum ve onu nereye koyacağımı bilemiyordum.

**

Gözyaşları Augustinus’un gözyaşlarıyla ilgili söylediği bu muhteşem sözler, gözyaşlarının onun kalbinin altında bir minder gibi uzandığını söylemesi, ayrılık ve vedalaşma ânında içimize iniveren acı ve ağlayış hakkında, bir tebessümün hazin ve yalnız yankıları olan gözyaşları hakkında çok şey anlamamızı sağlar. Gözyaşı gibi psikolojik ve insani bir deneyimde ne de engin anlamlar yatmaktadır: Yüreği dağlanmış ve unutulmuş, bastırılmış ve sıradanlaştırılmış bu deneyim, hüznü ve yalnızlığı, umutlan ve yara almış arzuları anlamamız için gereklidir. Augustinus’un umutsuzluk ânında söylediği sözler, gözyaşlarının fenomenolojik ve antropolojik yönünü yeniden keşfetmemizi sağlamaktadır. Artık gözyaşımız kalmadığında, gözyaşları duygusal hayatımızın arka planı olmayı kestiğinde, sevdiğimiz kişinin içimizde açtığı yalnızlığı, kaybı ve yokluğu gözyaşlarına akıtamadığımızda, acı daha da keskinleşir ve geleceğe ilişkin umut ufuklarımız kararır. Ancak dipsiz uçurumlardan kayarak uzaklaşılabilen derin ve ulaşılmaz yarıklar boyunca cüretkârlıkla tırmanan bir konunun dönemeçleridir bunlar. Gözyaşları Augustinus’un yanaklarından süzüldüğü gibi, bizim de yanaklarımızdan süzüldüğünde, dünyanın imgeleri ve yaralanmış ama her halükârda diyaloğa ve beklentiye, umuda açık bir acı ve şefkate tanıklık eden insanların imgeleri belirir. Hiç olmazsa bir an için bile olsa sevdiğimiz kişinin görüntüsünü bize geri getiren, elle tutulmaz bir kurtuluşun tadı mahiyetindedir gözyaşları ve hiç hayal edilmemekle birlikte acımasız bir şekilde gerçekleşmiş ve hayata dahil olmuş saatlerin hayretli sessizliğinde, yalnızlığın ve ayrılığın, baş döndürücü uzaklığın ve sadece gizden medet ummanın trajik düğümlerini çözen de gözyaşlarıdır.

**

Kısa bir süre sonra Agâta oradan ayrılmamı istedi. Vedalaşırken bana sarıldı ve şöyle dedi: Bak Stromovka Parkı tam karşıda. Arada bir benim yerime orada gezer misin? Bu güzelim yeri her zaman çok sevmişimdir. Belki gölcüklerin karanlık sularına baktığında, talihli bir günde, yüzümü görürsün.

**

Evden uzaklaşmak, sonra da eski bir hayat sırrı misali yolculuk etmek artık mümkün değildir; çünkü Roland Barthes, şimdi artık ancak evde kalarak annesinin yaşam tarzını ve benimsediği değerleri izleyip yaşayabilecektir. Bunlar, günlüğün bizlere yaşatmakta olduğu, kanayan düşünceler, yaralardır. 

Neden yolculuk yapmaya katlanamıyorum artık. Neden hep kaybolmuş bir çocuk gibi “evime dönmek” istiyorum hep? – ama anneciğim orada yok artık. Anneciğimle “konuşma”ya devam etmek (paylaşılan konuşma var olmanın kendisidir) iç konuşmayla yapılamaz (ben hiç onunla böyle konuşmadım), yaşam biçimiyle yapılır: Gündelik hayatta onun değerlerine göre yaşamayı sürdürmeye çalışıyorum: Onun yaptığı yiyeceklere, onları kendim yaparak kavuşmak, onun ev düzenini, onun o eşsiz yaşam biçimi olan, gündelik yaşam biçimi olan etik ile estetiğin o birleşimini korumak. Oysa evdeki ampirik düzenin bu “kişiliği”ni korumak yolculukta olanaklı değil. O ancak benim evimde olanaklı. Yolculuk etmek, benim ondan ayrılmam demek -o şimdi yokken bu fazlasıyla böyle- çünkü o artık gündelik yaşamın en özeli olmasından başka bir şey değil. 

Her halükârda keder, günlükte boyuna gün ışığına çıkmaktadır: “Kederimin içinde yaşamaktan başka bir şey istemiyorum.” Ve keder, annesinin ölümü düşüncesine bağlanmaktadır: Bu, kendi ölümünün, Rolan Barthes’ın kendi ölümünün de imgesi ve çağrışımıdır. Günlüğün son sözleri, artık hayatta olmayan kişiyle ilgili anıların geçiciliği hissini uyandırmakta, bizi yalnızlığın kıpırtısız mevcudiyetiyle yüzleştirmektedir. 

Bana söylediği o sözleri anımsamanın gün gelip de artık beni ağlatmayacak olabilmesini ürkütücü bir şey diye görüyorum… 

Ve son olarak da: 

Bugün, saat 17’ye doğru, her şey aşağı yukarı halledildi; yalnızlık tam anlamıyla çöktü, bütün ağırlığıyla; benim kendi ölümümden başka bir son yoktu artık. 

**

Yalnız ölme fikri, yaşanabilecek en acılı, en yürek paralayıcı şeydir. 

Buradaki “yalnız” karşılıklı ilişki içinde bulunan bir anlam bütününe atıfta bulunmaktadır; ölüm deneyiminin kimseyle paylaşılamayacağının bilincine işaret edebilir; ölümle, ancak ölen kişinin bilgisi dahilinde olan biricik anı, duygu, deneyim, bilgi ve hayallerin ilintili olduğu küçük dünyanın daimi olarak yok olacağı duygusunu da ifade edebilir. 

Ama ölüm sırasında, hayatta bağlı olduğumuz herkes tarafından terk edildiğimiz hissini de kastedebilir. Ölen kişi, etrafındakiler için hiçbir önem taşımadığım hissedip sezdiği zaman, işte o zaman gerçekten yalnızdır, yalnızlık çöllerinden ibaret olan pek çok huzurevinde vuku bulan da budur.

Norbert Elias’ın söylediği gibi: 

Günümüzde, ölmek üzere olan kişilerle temas halindekiler, onları şefkat ve sıcaklıkla rahatlatma becerisine artık sahip değiller. Bağlılığın da, himayenin de eksilmediğini göstermek üzere, ölmekte olan kişinin elini sıkmakta ya da okşamakta zorlanırlar. Yoğun ve kendiliğinden doğan duyguları ifade etmek konusunda medeniyetin dayattığı abartılı tabu, bu insanların dillerini ve ellerini bağlamaktadır. 

Her halükârda, ölmekte olan insanlara sevgimizi ve elemli yakınlığımızı, duygusal bağlarımızın ve şayet kalbimizde mevcutsa, esperanceımızm devamlılığını göstermek kolay değildir; ancak Norbert Elias’ın da dediği gibi: 

Ama belki de, fiziksel ağrının dindirilmesinden ayrı olarak, kalanların ölenlere verebileceği en büyük teselli, tıpkı sevilen kişilerle yaşanan her vedada olduğu gibi, değişikliğe maruz kalmamış bir sevgi hareketi görmektir.

**

Ölürken ki yalnızlık; örneğin hasta olduğu için, intiharı seçen ya da seçmeye meyleden yalnızlık gibi değildir; intihar eden kişinin sevdiklerinin, ailesinin bu eylemde yatan gizli nedeni dur durak demeden arayıp da bulamadıkları umutsuz bir yalnızlıktır bu ikincisi.

**

Her nevi umudun reddinden dolayı mı, yoksa hayatı kesintiye uğratarak, ona yeniden anlam verecek bir şeylerin arayışıyla mı intihar edilir? Bir hastalığın -psişik ya da kronik bedensel bir hastalığın- baskılayıcı koşullarında mı intihar edilir? Yaşama külfetinin ve iflah olmaz acıların yutucu ateşinden umutsuzca kurulan kaçma planından dolayı mı intihar edilir? Bütün denemelere karşın ölmeyi başaramayan kişilerin yürek paralayıcı sözlerinin de tanıklık ettiği gibi, intihar eğilimi farklı farklı gerekçelere dayanır; zaman zaman, biten hayatta, ölümde saklı bilinmez ve kurtarıcı bir geleceğe yönelik karanlık ve sırlı bir umut taşınır. Başarısız bir intihar girişiminden sonra, umutsuzluktan lime lime olmuş bir kişinin dediği gibi:

Son şeyi denemek ve her şey bittiğinde hayatta hâlâ bir anlam bulmak mümkün mü diye görmek istiyordum.

Ölüm ve ölmek sırrı, intiharın acılı ve yıldızlı hiyerogliflerinde yeniden doğar; ancak yaşamı istemli olarak sonlandırmanın etrafındaki karaltı baki kalsa da, her psikiyatri ve felsefe anlayışına yönelik bu meydan okuyuş karşısında benim daha başka söyleyecek neyim olabilir? Öyle intiharlar vardır ki, gayet net bir kararlılıkla planlanır, ancak sonra başarısızlıkla sonuçlanıp bir teşebbüsten ibaret kalır ve ardından yeni bir teşebbüs gelmez. Gerçekleşmeyen intihar, arındırıcı bir işlev görür gibidir: İntihar, öncesinde görünüşte yitirilmiş olan, kurumuş umutları yeniden canlandırır ve bu, çevresel durumun değişmesi olayından bağımsız olarak gerçekleşir.

**

Hüzün, huzursuzluk, özlem, kaygı, utanç, zaman zaman da görünüşten ibaret neşe bazen üst üste biner, bazen de iç içe girer; istemli intiharın hâkim olduğunu görmeyi imkânsız kılan bir resim çizer ve bu durumda bulunan bir insanın hayatını kurtarabilecek olan görünmez ve dile gelmemiş izi sürmek de her zaman mümkün değildir.

**

Günden güne belki de kararıp da, sonra derinden aydınlanan o yüzde, o gözlerde ne görüyordum? Kaygıyı, umutsuzluğu, bunalımı, ruhun parçalanmasını, ölüm isteğini ve incecik bir yaşam umudunu, özgür bir seçimde bulunma özlemini ve bunu yapmanın imkânsızlığını, sessiz bir yardım çığlığını görüyordum;

**

Her yüz ve her bakış, kaygı ve yitmişlik hissi taşıyan yüzler, bizleri, çoğu zaman hızla kaçmak istediğimiz ve parçalamaya meylettiğimiz içsel aynalarımızın yansıttığı acılı imgelere yöneltir. Kum saatinin zamanı, saatin zamanı, (kuşkusuz ki) kaçınılmaz olarak ilerleyen hayatın hafifliğini ve ihtişamını elimizden alır; ancak hayatın anlam ufukları içsel zamana, yaşanmış zamana yansır ve bu zamanda yüzler ve bakışlar; kişiler ve özneler arası kökten yönleriyle, kendi aşkınlıklarıyla belirir. Yüzler ve bakışlar, gözler, sahip oldukları o ortak semantik zenginlikle sözcüklerin diline daima eşlik eder, hatta zaman zaman sözcüklerin yerini alır; bu iki dil, depresyonun ya da psikotik dissosiyasyonun yanan çalılıklarında bulunup da kendini kötü hisseden, intiharın büyülü davetinden kaçamayan kişilerin duygu ve düşünce, imgelem ve hayallerini daha iyi çözmemizi, ya da hiç olmazsa daha iyi çözmeyi denememizi sağlayan ya da İliç olmazsa sağlayabilecek sonsuz bir etkileşim potansiyeli barındırmaktadır. Bu etkileşim, aynı zamanda da, kendini kötü hissetmenin ve umutsuzluğun kaynağı olan yalnızlığın gizli kalbinde saklanan duygusal galaksiler bütününü çözmemizi de sağlamaktadır. 

(Yalnızlığın değişkenliği ve bunu daha iyi anlamamızı sağlayan yaşayan bedenin üzerine söylediğim sözlerin sonunda da, Rilke’nin muhteşem şiirsel imgelerinden vazgeçememekteyim: Filozof ve psikiyatrların, daima, özellikle de, kalplerimize ve çehrelerimize hüzün ve kaygı indiğinde, her birimizin iç yaşamında gizlenen dile getirilemez ve görülmez olanın büyük bir tercümanı olarak baktığı Rilke yine. 

Simam, simam benim: 

kiminsin sen? Neler için 

simasın sen? 

Nasıl olabilirsin 

başlamakla çözülmenin 

boyuna bir şeyde biriktiği 

böylesi bir İç için sen sima? 

Var mıdır ormanın bir siması? 

Bazalt dağı dikilmiyor mu orada simasız? 

Deniz yükselmiyor mu 

diplerinden 

simasız? 

Yansımaz mı sende gökyüzü, 

alnı yok, ağzı yok, çenesi yok.

Bunlar, bizi, sırlı ve içine nüfuz edilemez olan yüzün fenomenolojisine yaklaştıran çok güzel dizelerdir; yüzün gizli diline dair bir şeyler kavramamızı, başkasının yüzünde zaman zaman acının ve hüznün gölgesinde kalmış da olsa, kurtulma telaşını keşfetmemizi, her nevi psikolojik ve insani ilişkinin açık denizine dalmamızı sağlar.) 

Her halükârda, ister gerçekleşmiş, ister bir teşebbüs olarak kalmış olsun, intiharın gizini aydınlatabileceği yanılsamasına ne psikiyatrik ne de felsefi söylem kapılabilir. Psikiyatriye sadece ruhu yalnızlıkla dolduran acının ve sessizliğin, kaygının ve umutsuzluğun sözlerini dinlemek, böylelikle de hayatta var olan ilgi ve dayanışmanın, sevgi ve umudun değerine gerçek bir tanıklıkta bulunmak kalmaktadır. 

Son Sözler 

Ölüm ve ölmek konusu çok geniş kapsamlı bir konudur ama bu konunun, bazı fenomenolojik özelliklerini ve bunlarla-bağıntılı olan yalnızlık -içsel yalnızlık ve tecrit-yalnızlığı- deneyimiyle ilişkilendirilerek ortaya konabileceğini düşündüm. 

Söylediklerim genel hatlarıyla, sevilen bir kişinin ölümünü izleyen duygusal yankılara odaklanmıştır; bunu yapmak için, özellikle de, ölümü ve her birimizin ölüm karşısındaki yalnızlığını ve olası ölüm kaygısını belli belirsiz yansıtan bir ayna işlevi gören Augustinus’un anlamlı acılı deneyimlerinden yola çıktım. Sevilen bir kişinin ölümünden, gerek ölen kişi, gerekse ölmeye tanık olan kişi için iç sızlatan bir yalnızlığa derinden bağlı ölmek deneyimine geçtim. Karmelit rahibelerin diyalogları, özellikle de Compiege manastırının başrahibesinin can çekişmesi, ölüm deneyimiyle ve tümör hastalığının hızla ölüme teslim ettiği Georges Bernanos’un yaşadığı yalnızlıkla doludur. Son olarak intihar deneyimi üzerine -hayatın ve ölümün, yaşamanın ve ölmenin, özgürlüğün ve özgür olmamanın, yalnızlığın ve sessizliğin gizi ile yüzleşilen uç-deneyim üzerine- odaklanılmıştır. 

Ucu açık yalnızlık ve yalnızlıklar konusunda sunduğum son imgeler bunlardır.

Eugenio Borgna

Ruhun Yalnızlığı

ileŞiir Antolojim

Sizi özleyeceğiz. / Kaygılanmayın, başkası çıkar.

Yönetmenliğin yerine ne koydunuz?

Hayatı, sıradan hayatı. İnsanlara dair, aileme karşı bir sürü borcum var, arkadaşlarıma borçlarım var. Bu borçları ödemeye başladıktan kısa süre sonra da birden hastane hastane dolaşmaya başlamam gerekti. Yıllardır insanları görmemekten, onlarla konuşamamaktan gelen, geçip giden bir sürü şeyden dolayı borçlarım vardı. Siz henüz bilmezsiniz, çok gençsiniz, fakat yaşınız ilerleyince geriye dönmek korkunç zorlaşıyor. Birine bir yakınlık hissederseniz o kişiyle iyi kötü her şeyi paylaşmalısınız. Eğer bunu yapmazsanız aranızdaki uçurum büyür ve daha sonra geri dönüp kapatmanız fiilen imkânsızlaşır. Ben de şimdi hayatımda kendimi müthiş borçlu hissettiğim insanlarla aramdaki uçurumu kapatmak için var gücümle çabalıyorum.

*

Evet, bir defa günah çıkarmaya gittim. Bu deneyimin aşkın olan yanı, suçluluktan arınma hissiydi. Ne yazık ki daha sonra işime yaramadı ve şimdilerde bu suçluluk duygusuyla başa çıkmak zor.

Herkes suça bulaşmış mı?

Bazı insanlara suçluluk hisleri sıçramaz, ama hepimiz suçluyuz.

Bir keresinde şöyle demiştiniz: “Adalet ve eşitlik heyecan uyandırmasına rağmen pek mümkün değil, çünkü ben şimdiye kadar eşit olmak isteyen birine rastlamadım. Herkes her şeyde biraz daha fazla eşit olmak istiyor; daha iyi bir araba, daha fazla para, biraz daha güzel bir ev istiyor. Sizce herkese bu tür bir açgözlülük ve bencillik yön veriyor olabilir mi?

Başkalarından daha iyi olmak istemenin insanın doğasından geldiği kanıtlanmış bir gerçek ve bu da eşitlik ihtimalini ortadan kaldırıyor: saf mantık. Siz benden daha iyi olmak istemeyebilirsiniz, ama ben sizin meslektaşlarınızdan daha iyi olmak istediğinizi tasavvur ediyorum. Bunun daha da önemli bir yönüyse şu: Siz kendinizden de daha iyi olmak istiyorsunuz.

Romantik aşk insanlarda en iyi ya da en kötü yönleri ortaya çıkarır mı?

Aşkın her zaman iki yüzü vardır: korkunç olan yüzü, güzel olan yüzü. Güzel olan yüzü derinlerdeki bir şeyi paylaşma dürtüsünü yansıtırken, korkunç olan yüzü kıskançlık yaratır ve bu duygu dejenere olarak nefrete kadar varabilir. Tüm dünyada durum böyledir; aşk konusunda hepimiz nevrotiğiz, çünkü aşk çok egoistçe bir deneyim.

Hiç duyarlı olamadığınız konu hangisidir?

Siyaset. Evet, Polonya’dan oradaki siyasal durumdan dolayı ayrıldım ve Paris’e taşındım, fakat sonra geri döndüm. Bu kararım pek duyarlılık olarak tanımlanamaz. Peki, niçin geri döndüm? Çünkü orası benim ülkem. İdeal olarak hepimiz kendimizi dünya vatandaşı olarak hissediyoruz, fakat hayat öyle yürümüyor. Ben bunu fazla uzun olmayan bir zaman önce, bir akşam Paris’te anladım. Ben balkonda dururken aşağıdaki sokakta iki kişi kavga ediyorlardı. Bir kadın ağlıyordu, bir adam bir oğlana vuruyordu ve söylediklerini anladığım halde olayın sebebini anlayamamıştım. Fark ettim ki, benzer bir sahneye Polonya’da tanık olsaydım anlardım. İşte o zaman Polonya’da yaşamam gerektiğine kanaat getirdim.

*

Açık bir saptama yapıyorsunuz, ama ben aynı kanıda değilim. Bence Sol kazanmadı, Sağ kaybetti. İkisi aynı şey değil. Sol’a duyulan bir nostalji yok. Neyin iyi, neyin kötü olduğunun söylendiği kırk beş yılın ardından Polonyalıların boş laflara karınları tok. Anlamlar tersine çevrilmiş olsa bile, başka birilerinin de çıkıp kendilerine benzer nakaratları yinelemelerini istemiyorlar. Olan şey şu, halk Sağ’dan ve Kilise’den yaka silkiyor.

Polonya’nın geleceğine uzanan bir yol görüyor musunuz?

Bence önce bizim ölmemiz lazım, hepimizin. Sonra yeni fikirleriyle yeni insanlar gelir. Bu bir kuşak değişimi olayı değil, kırk beş yıldır bize aşılanmış düşünme tarzını tümden değiştirme meselesi. Herhalde en az iki kuşağın geçmesi gerekir. Onyıllardır sürdürülen Marksist eğitim Polonya’yı normal, insani bir temelde düşünemez hale getirdi. Ancak Sol ve Sağ bağlamında düşünebiliyoruz.

*

Artık film yapmayacağınızı açıkladınız. BFI’ın “Sinema Yüzyılı” dizisi için bir filmin ana hatlarını çıkarmış olduğunuzu biliyorum oysa.

Bu sadece televizyon için bir kısa film. Bir süre önce söz vermiş olduğumdan, sadece sözümü tutuyorum. Ama henüz işin mali kısmı netleşmedi; umarım para bulamazlar da çekmek zorunda kalmam.

*

Niçin film yapmayı bırakmak istiyorsunuz?

Artık yeterince sabrım yok. Daha önce fark etmemiştim, ama birden beynimde bir ışık çaktı: Sabrım tükenmişti. Sabır da bu tip bir çalışmanın temel şartlarından.

Polonya’daki durumun bu kararınızla bir ilgisi var mı?

Hayır, sadece yaşlandım. Normal bir hayat sürme dileğindeyim. Son yirmi yıldır normal bir yaşantım olmadı.

Zengin misiniz? Çalışmanız gerekmeyecek mi?

Zengin değilim ama bir sürü şeye ihtiyacım yok. Daha ölmedim, huzurla yaşamak istiyorum.

Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

Okumadığım çok kitap var. Veya dört defa okumuş olup da üç defa daha okumak istediğim kitaplar.

Sizi özleyeceğiz.

Kaygılanmayın, başkası çıkar.

Krzystof Kieslowski

İçsel Hayatların Sinemacısı / Agora Kitap