Vakit güpe gündüz ve bir boşluk içimde kimse yok
kollarımda Kimseyi sarmıyorum Hiçbir ten
bedenime dokunmuyor Hiçbir
Yankı hiçbir bakış hiçbir çağrı yok
Ağzımın içinde bir dil yalnızca işe yaramaz ve parça parça
Sözcükler
Suskun sözcükler
Dişlerimin arkasında iskelet O
tek yalnızlık
Harap olmuş bir sabahım ben
Bir mezarlığım Hiçbir şey
Benzemiyor bana enkaz halindeki
Bir antik tiyatro kadar
Bir tiyatro ki taştan ve perdenin olmadığı devirden kalma
Duvarlarında silik yazıntılar
Katmersiz bir gün uzanıyor önümde yaralı bir nefer gibi
Ve işte sustu içimde aniden o boş söylem
Sonsuza dek yalnız olmanın o hep yalnız kalmanın
söylemi
Bir yalnızlık ki Kumluk tepelerde oynayan
Bir çocuğun unuttuğu oyuncak kadar yalnız
Ah! uzun zamandır ve halâ gıbi yaptığım
Yaşamak Oyun oynadım
Yalnış iz sürdürdüm
Kazandığım ne ki Bozuk
Paradan başka üstelik kendime ait olanı
Hepsi bu işte
Yaşamımın tükenişini dinliyorum içimde
Damla damla
…
Musluk tamircisi ne yapsın ki buna
Ey duvarlar ölememenin ey duvarları
Her kim ki durur önünüzde yitip gidecektir
İçimde yakamı bırakmayan bir tuhaf gök gürültüsü
Ben ki hiç ama hiç oynamadım
Birini hiç kimseyi
Yemin ederim
Olmadım bu ıssız çölden başka hiçbir şey
Ne de bir tarih sahnesi
Hiçbir şeyin yankısı kendi sesini bastıran
Ayak seslerimden başka
Zamanı ayarlayan
Camın boğazladığı kumdan başka
Ölmeyi bekliyorum beceriksiz bir Aşık gibi
Şu korkunç hiçlik kavşağında
Randevusuna hep geç kalan
Bir ses duyma umudunun bile olmadığı bir yerde
Derin bir yakınmanın iniltisinin bile duyulmadığı
Pencerelerde gezinen bir bakışın bile olmadığı
Fırtınalara sonsuzca tutkun bir ağaç gibi
….
Bütün kuşlar kaçıştılar dallarımdan
Kuruyor terkedilmiş yuvalan Gözyaşları gibi Yanaklarda
Resmimin durduğu tuvalden ressam da ayrıldı
Sanki bir örümcek gibi
Sanki pişmancasına
Neyin resmini yapıyor ne çiziyor o Kuşkusuz gençliği
Ve mutlu ülkeleri ve bir gün günlerinin benimkisine
benzemesinden
Öylesine korktuğum insanları
Ne çizerdi ki bir ressam nesnelere yeni rengini vermekten
başka
Sizleri güzel çocuklar kuşkusuz sizleri yani bizleri
mutsuzluğa mahkum edilmiş bizleri
Mutluluk mevsimini avuçlarından kaçıran siz çocukları
Yüzlerinde o katıksız rolü oynamaya inat eden sizleri
Yitip gidişi gibi her şeyin içimde her şey silinip gidiyor
O hep vahşi duran mutluluk hariç
Çekip gidişinden sonra da.
Theatre/Roman, 1974
Luis Aragon
Çeviren: Bahadır Gülmez

Bu şiir, Louis Aragon’un geç döneminin en karanlık metinlerinden biri gibi okunuyor. Aşkın, yaşlılığın ve varoluşsal yalnızlığın iç içe geçtiği bu şiirde yalnızlık artık bir duygu değil; insanın bütün benliğini ele geçirmiş bir varoluş biçimidir. Şiir, ölüm korkusundan çok, yaşamanın içinin boşalması üzerine kuruludur.
Yalnızlığın fiziksel hâle gelişi
Şiir daha ilk dizelerde okuru sarsıyor:
“Vakit güpegündüz ve bir boşluk içimde…”
Normalde boşluk gecenin, karanlığın simgesidir. Aragon ise özellikle gündüzü seçiyor. Çünkü artık karanlık dışarıda değil, içeridedir.
Devamındaki dizeler yalnızlığın bedensel boyutunu gösterir:
“Kimse yok kollarımda.”
“Hiçbir ten bedenime dokunmuyor.”
Burada eksik olan yalnızca sevgili değildir. İnsan olmanın en temel ihtiyaçlarından biri olan temas ortadan kalkmıştır. Psikolojide fiziksel temas, kişinin varlığını doğrulayan en temel deneyimlerden biridir. Şair, artık dokunulmayan bir bedene dönüşmüştür; bu yüzden kendisini yavaş yavaş gerçeklikten de siliniyor gibi hisseder.
“Ağzımın içinde bir dil yalnızca işe yaramaz”
Bu şiirin en güçlü imgelerinden biri budur.
“Ağzımın içinde bir dil yalnızca işe yaramaz…”
Dil artık iletişim kuran bir organ değildir.
Konuşacak kimse kalmadığında dil de anlamını yitirir.
Ardından gelen dizeler bunu daha da sertleştirir:
“Suskun sözcükler.”
“Dişlerimin arkasında iskelet.”
Ne kadar çarpıcı…
Konuşamayan sözcükler ölüdür.
Şair dili canlı bir organizma olarak değil, dişlerinin arkasında duran bir iskelet olarak görür.
Bu, yalnızlığın dili bile öldürdüğünü anlatan olağanüstü bir metafordur.
Harap olmuş sabah
“Harap olmuş bir sabahım ben.”
Sabah genellikle başlangıçtır.
Aragon ise kendisini sabahın kendisi olarak tanımlar; ama harap olmuş bir sabah.
Yani daha gün başlamadan bitmiştir.
Ardından gelen benzetme şiirin görsel gücünü zirveye çıkarır:
“Bir antik tiyatro kadar.”
Antik tiyatrolar bir zamanlar insanların sesleriyle doluydu.
Şimdi yalnız taşlar vardır.
Şair de kendisini böyle görmektedir:
Eskiden yaşamın oynandığı ama artık yalnız yankıların dolaştığı bir mekân.
Yalnızlığın çocuk imgesi
Şiirin en acı dizelerinden biri bence şudur:
“Bir yalnızlık ki kumluk tepelerde oynayan bir çocuğun unuttuğu oyuncak kadar yalnız.”
Bu yalnızlık, soyut bir kavram olmaktan çıkar.
Bir çocuğun geride bıraktığı oyuncak…
Kimsenin geri dönmeyeceğini bilen bir oyuncak…
Bu benzetme, terk edilmişlik duygusunu çocukluk üzerinden anlattığı için çok daha sarsıcıdır. Çünkü çocukluk, güven ve ait olma hissiyle ilişkilidir; unutulmuş oyuncak ise bu güvenin tamamen kaybolduğunu simgeler.
“Musluk tamircisi ne yapsın ki buna”
Şiirin beklenmedik ama unutulmaz dizelerinden biridir.
“Yaşamımın tükenişini dinliyorum içimde damla damla…”
“Musluk tamircisi ne yapsın ki buna.”
Ölüm burada dramatik değildir.
Bir musluğun damlaması kadar sıradandır.
İnsan hayatı damla damla eksilir.
Fakat bu sızıntıyı tamir edecek hiçbir usta yoktur.
Şair, trajediyi gündelik hayatın sıradan bir nesnesiyle anlatarak etkisini artırır.
“Ben ki hiç ama hiç oynamadım”
Şiir boyunca tiyatro imgesi sık sık karşımıza çıkar.
Sonunda anlatıcı şöyle der:
“Ben ki hiç ama hiç oynamadım.”
Bu çok katmanlı bir itiraftır.
Hayatın bir sahne olduğu düşünülürse, şair kendisini hiçbir role gerçekten girememiş biri olarak görür. Toplumun beklediği maskeleri takamamış, ilişkilerde güvenle yer alamamış ya da yaşamın akışına uyum sağlayamamıştır. Bu yüzden kendisini “oyuncu” değil, sahnenin dışında kalmış biri gibi hisseder.
“Ölmeyi bekliyorum beceriksiz bir âşık gibi”
Şiirin en dokunaklı benzetmesi budur.
Beceriksiz bir âşık…
Ne sevdiğine ulaşabilir ne de vazgeçebilir.
Şair de ölümü böyle bekler.
Cesur değildir.
Kahraman değildir.
Sadece bekler.
Bu bekleyişin içinde hem umut hem de umutsuzluk vardır.
Ressamın ayrılışı
Şiirin son bölümünde ressam da gider.
“Resmimin durduğu tuvalden ressam da ayrıldı.”
Bu yalnızlık artık tamamlanmıştır.
Önce insanlar gitmiştir.
Sonra kuşlar.
Sonra sesler.
Şimdi ise anlatıcının hikâyesini çizen kişi bile onu terk etmiştir.
Bu, insanın kendi benliğini de kaybetmeye başlamasının simgesidir. Artık onu tanımlayacak, hatırlayacak ya da yeniden kuracak kimse kalmamıştır.
Psikolojik derinlik
Bu şiiri güçlü yapan şey, yalnızlığı romantikleştirmemesidir. Burada yalnızlık ne bilgelik getirir ne de yaratıcı bir ayrıcalık sunar. Aksine, kişiliği yavaş yavaş aşındıran bir süreçtir.
Şairin ruh hâli, depresyonun sık görülen deneyimlerinden biriyle örtüşür: dünyanın değil, insanın kendi içinin boşalması. Bu yüzden şiirde sürekli “hiçbir şey”, “kimse”, “yankı yok”, “bakış yok”, “çağrı yok” gibi olumsuzluklar yinelenir. Bu tekrarlar yalnızca anlam üretmez; okurun da o boşluğu hissetmesini sağlar.
Bununla birlikte şiir tamamen umutsuz değildir. Son dizelerde geçen:
“O hep vahşi duran mutluluk hariç / çekip gidişinden sonra da.”
ifadesi, mutluluğun artık yaşanan bir duygu değil, geride bıraktığı iz olduğunu düşündürür. İnsan bazen mutluluğun kendisini değil, onun yokluğunu taşır. İşte Aragon’un şiiri de tam bu noktada unutulmaz olur: Kaybolan mutluluğu değil, kaybolduktan sonra bile insanın içinde yaşamayı sürdüren gölgesini anlatır.











