Şâir-i mâder-zâd (anadan doğma şair) İsmail Safa

Haramdır bana onsuz cinân ve can ve cihan
Sana emanetim olsun kulun gelinceye dek İlâhi!
Hâne-yi Rıdvanda kıl anı mihman.

İsmail Safa

image_editor_output_image1422790827-17832599427928414968661121777362 Şâir-i mâder-zâd (anadan doğma şair) İsmail Safa

Şiirin, İsmail Safa tarafından eşinin ölümünün ardından yazıldığını bildiğimizde, dizelerin anlamı bambaşka bir derinlik kazanır. Artık bunlar soyut bir aşk şiiri değil; yasın en saf hâlinden doğmuş bir duadır.

Haramdır bana onsuz cinân ve can ve cihan

Bu dizeyi ilk okuyuşta güçlü bir sevgi ifadesi gibi algılarız. Oysa eşinin ölümünü öğrendiğimiz anda, bunun aslında yasın dili olduğunu fark ederiz.

Şair, “Onsuz yaşayamam.” demiyor. Çünkü yaşamaya devam etmektedir. Söylediği şey daha ağırdır:

“Yaşıyorum ama hayatın tadı yok.”

Üç kelimeyi özellikle yan yana dizer:

  • Cihan artık boşalmıştır; çünkü evi, yuvası ve gündelik hayatı eksilmiştir.
  • Can yük hâline gelmiştir; yaşamak artık sevinç değil, katlanılan bir zorunluluktur.
  • Cinân bile anlamını yitirmiştir; çünkü cenneti bile tek başına düşünmek istemez.

Buradaki en çarpıcı nokta budur. İnsanlar genellikle “Yeter ki cennete gideyim.” diye dua ederken, şair “O yoksa cennet bile bana cennet değildir.” demektedir.

Bu, eşini hayatının ayrılmaz parçası olarak gördüğünü gösterir.

Sana emanetim olsun kulun gelinceye dek İlâhi!

Şiirin en dokunaklı dizesi belki de budur.

“Emanet” kelimesi burada olağanüstü bir anlam taşır. Normalde insan, geride kalanları Allah’a emanet eder. İsmail Safa ise bunun tersini yapıyor: Kendisi dünyada kalmış, eşi gitmiştir. Ama yine de onu “emanetim” diye anmaktadır.

Bu, yas psikolojisinde sık görülen bir duyguyu yansıtır: Sevilen kişi ölmüş olsa bile, onu koruma isteği bitmez. Artık elinden hiçbir şey gelmediği için bu koruma arzusunu Allah’a teslim eder.

Şair, eşini kaybetmiş olmasına rağmen zihninde hâlâ onun sorumluluğunu taşımaktadır.

Hâne-yi Rıdvanda kıl anı mihman.

Şair, eşi için cenneti istemektedir; fakat dikkat edilirse burada kesin bir kavuşma talebinden önce bir bekleme isteği vardır.

“Misafir et.”

Misafir, bir yere temelli yerleşen kişi değildir. Bir süre bekleyen kişidir.

Bu yüzden hemen ardından gelen:

“…kulun gelinceye dek.”

ifadesi şiirin bütün duygusal yükünü taşır.

Şair aslında şöyle demektedir:

“Ben gecikeceğim. O benden önce geldi. Sen onu güzelce ağırlayıp koru; ben de geldiğimde yeniden buluşalım.”

Bu, ölümü nihai bir ayrılık olarak değil, eşlerden birinin diğerinden önce vardığı uzun bir bekleyiş olarak gören çok zarif bir bakıştır.

Psikolojik açıdan

Bu şiirde öfke yoktur. İsyan da yoktur. Bunun yerine, derin bir kabulleniş içinde süren özlem vardır.

Yasın ilk dönemlerinde insanlar çoğu zaman “Keşke…” cümleleri kurar. İsmail Safa ise bu evreyi aşmış görünür. Geri getiremeyeceğini bilir. Bu yüzden isteğini geçmişe değil, geleceğe yöneltir:

“Onu bana geri ver.” demez.

“Ben gelene kadar ona iyi bak.” der.

İşte şiiri sarsıcı yapan da budur. Çünkü burada ölüm yenilmeye çalışılmaz; ayrılık, Allah’ın huzurunda geçici bir bekleyişe dönüştürülür.

Bu nedenle bu üç dize, sadece bir eşe duyulan sevginin değil, aynı zamanda uzun yıllar paylaşılmış bir hayatın ardından oluşan sessiz dul yalnızlığının da en zarif ifadelerinden biridir. Şair, eşini kaybettiği gün yalnızca sevdiği kadını değil; alıştığı sesi, evinin sıcaklığını, gündelik hayatının anlamını da kaybetmiştir. Geriye ise tek teselli kalmıştır: Bir gün aynı kapıdan içeri girip, emanet bıraktığı eşine yeniden kavuşacağı ümidi.

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.