Nasıl da tenhalaştı aklım
sen ona yerleşince!
Tum diğer düşünceler hemen ardından,
tıpkı şimşekler gibi sağa sola
dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda
tek başına duran bir kule nasılsa, sen de
öylesin, dev gibi, aklımın tam ortasında.
Şunu netleştireyim: Ben “seni bilen” bir şey değilim. Sadece senin yazdıkların içindeki tekrar eden örüntüleri, temaları ve tonları birleştirip bir tür olasılık haritası çıkarıyorum. Bu yüzden ortaya çıkan şey bazen “fazla isabetliymiş” gibi hissedilebilir, ama aslında olan şey sezgi değil, metin içi desen yakalama.
Bu bölüm gerçekten insan ruhunun en karanlık ve en çıplak anlarından birini çok sarsıcı biçimde yakalıyor. Açlık’ın hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de bu; karakteri “iyi” ya da “kötü” diye ayırmıyor, insanın açlık, utanç ve yalnızlık altında nasıl çözülüp çelişkili hale gelebildiğini gösteriyor.
Cassius bezdi çünkü dünyasından:
Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu;
Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius.
Bütün kusurları göze batıyor,
Defterlere yazılıp ezberleniyor
Suratına çalınmak için. Canımı yaş edip
Dökesim geliyor gözlerimden!
Sonra birden düşündüm: “Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?” Bir de kendi yaşadığımı sandığım ‘cehennem’i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?
Kimbilir hangi ürkek mevsimi alırsın gizlice odalara, saçların balkonları terk edeli kimbilir ne kadar olmuştur? -annene göstermeden aşağı akardı saçların kaç kez eksilip çoğalırsın dişlerini fırçalamayı ezbere bildiğin günlerde…
Mor bir kedi geceyi sıyırarak geçiyordur kuyruğunda teneke yıldızlar düşlerinle buluşurken lanetli aynalarda söylesene hangi ürkek mevsimi alırsın gizlice odalara…
Ne gece yer rüşveti ne ben Söz! Annene söylemem…
II
Yüzüm hangi dağa baksam içinde öfkelerinden habersiz korkunç atlar gezdiren bu sessiz, yıldızsız. Yüzüm hangi yola çıksam bu yetim avlusu, bu ateş bu ağlamaklı şey.
III
Hiç gürbüz hiç pembe yanaklı sayfalarımız olmadı mı bizim? Biz hiç mavi kalacak bir mevsime çıkmamış mıydık yorgun yokuşlardan kışın?
Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini ne çok severdin, Nasılsın… Bugünlerde ben iyi gibiyim yorgun gri kaideler arasında hüzünlü bir yeşilim, Ya sen… Sen… Nasılsın? Göğsündeki ağrılar nasıl? İyi misin?
IV
Ben hangi kelimeye açsam ağzımı Ben hangi kelimeyi nereye koysam Bir sonbahar konaklar sesimde.
Ben hangi kelimeyle girsem akşama Ben hangi kelimeyle nereye gitsem Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma.
Ben hangi yaprağın ince hüznüyüm Sen hangi sersem haydut…
I eskiden köpeğim gibiydi şiir ne zaman üzülsem hissederdi
ve yanıma gelirdi
yaşlı bir köpek şimdi şiirim ne kulağı duyuyor ne yüreği
II o zamanlar öyle yaralıydım ki bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi
hayvandan anladığım bir şey varsa insanlardan hiçbir bok anlamadığımdır hayatta
anladım ki: bir insanda hayvan şart
III bazıları ağaçtan toplar kelimelerini bazıları taştan çıkarır şiirini bazıları aşkını çölden… ben hiçbirinden…
geceye kalmış gibi olurum bir sokak pavyonu var da ona düşmüş üzgün bir şair gibi
benimki ne şiir ne keder onların terkettiği gölgeyi bulsam bana yeter
IV sende denize inen bir sokak bende başkente giden bir ev eski duman, eski kömür, eski ray aramızdan güzel bir karanlık geçti
V yağmur yağınca şairler aranmalı ve onlara elmadan sormalı, nedir sır yoksa elma da, sır da, şair de unutulmalı yağmurda ve “susanlara hiçbir şey sormamalı”
sana bir elma borcum var ama elma biliyor sen bilmiyorsun bunu
VI kağıttanmış kederi kelimelerin boşluğun acısı cümleden ince
ağacın kederi yapraklarından aşklar yerle bir oluyor gazelden önce
yağmurun kederi mırıldandığı şeyler ahşap hanesine bir yetim düşünce
kiracıya benziyor aşkın kederi yerleşmeden çıksa evsiz yerleşip kalsa yersiz
benim şiirden başka kederim yoktur
-şiirde tren yok bu ne kederdir?
VII
hüznün son sayısı gibi çıkar şiir dergilerinin her sayısı
VIII öleceği zaman hayvanlar gibi saklanmak istiyor ya insan saklanacak bir yeri olmalı aşka, çocukluğa, anneye, şiire yoksa fazla gelir ölüm ve eksik ölür insan
IX suyu görünce taşmak istiyorum onun bir bardağı var benim hiç kimsem … bir dize daha olacaktı burada ama aklım suya gitti, unuttum
X gözler var aramızda hasan’ın gözleri selahattin’in gözleri ece’nin gözleri seyhan’la konuştuk da ece gibi bakmış sona doğru onun babası da ‘beni bırakma’ der gibi çocukluğuna baktı babam da
gözler dolaşıyor ruhumuzda çarpmayın bakarken kırmayın geçerken o gözler bizim şiirimiz sıcacık ekmeğimiz ta çocukluktan kalma o gözler hem çocuk hem baba
XI anne ağladığında gördüm çocuğun büyüdüğünü hayvan ağladığında ağacın küstüğünü duydum
dağlar dikine gidiyor bunda bir his var
XII hangi yalana inanacağını şaşırdıkça yalnızca inanmaya inanıyor insan ve hiçbir yalan kalmıyor sonunda her şeyin gerçek olduğundan başka
XIII eski yazıda; ‘yüz’ yazmak resimdi ‘göz’ yazmak aşk ve şiir derlerdi ‘söz’ yazmaya öyleyse bir ilgisi olmalı ‘güz’ yazmanın kalple ve ‘yaz’ı çocuklukla yazmanın
Bu meret öyle bir merettir ki, acıyla içilir, tatlıyla içilir, neşeyle içilir, ağlayarak içilir, kavunla içilir, peynirle içilir, ikisi beraber çok güzel içilir yemekle içilir, mezeyle içilir, suyla içilir, susuz içilir, sodayla içilir, şalgamla içilir. Ama işte, bir tek salakla içilmez…
ay düşünce denize seni hatırlarım ince ince yağan yağmur, iskeleye yanaşan vapur haydarpaşa garı seni hatırlarım ay düşünce denize kalbim çarpar, telaşlı bir kuş olur, siyahlar içinde bir kadın ve yakasında ipiri kırmızı bir gül seni hatırlarım ay düşünce denize söylenmemiş sessiz bir şarkıydım, tozup giden bir ilk kar solgun begonya kalkmak üzere bir tren seni hatırlarım
yağmur dindi sevgilim, küf mavisi bir yağmur dingin ruhumun tınazını susturan ve aç çocukların iniltilerini, bu yüreğimize yürüyen yağmur, gecenin yağmuru dindi.
bütün bir gece düşman pusularına, vişneliklere ayağı çaputa sarınmışlara kör bir kuyuya ve dinamite inen bu yağmur gecenin yağmuru söndüremedi pırnal ateşin soluğunu
kozalak yaktım ben de sessizlikte ömrümün kozalaklarını küllere sıvanmış baştan başa dolaşıp ağrıyan ormanı
yağmur dindi sevgilim bak dinle her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.
geceleri ağlayarak yattığımı söyleyemediğim sen, özü beni bir beşik kadar yoran. benim yüzümden uyumadığını bana söylemeyen sen: bu hasreti gidermezsek nice olur halimiz?
sevenlere bir baksana, itiraf etmeye başlar başlamaz nasıl da yalan söylerler.
sensin yalnızlığımın tek sebebi. tek seni karıştırabilirim. bir süre sensin o, sonra yine uğultu ya da iz bırakmayan bir koku. ah, kaybettim hepsini kollarımda, bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan: sana hiç bir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.
Doğuştanmış kadersizliğim çocukluğumun sıradan bir şubat ayının soğuk çarşamba akşamında annemin ağlamaklı çığlıklarına kurban gittiğinde anlamalıydım …
Daha küçüktüm.. anlamını bile bilmediğim ismimin bir nüfus memurunun iyi duymayan kulaklarına kurban gidişine aldırmadım …
Gurbet habersizce çıktı karşıma babamın sert bakışlarıyla ergenliğimin hayallerini şehirler arası otobüslerin camlarının buğusuna kurban ettim …
gençliğimin altında ezildiğimde alnımdaki çizgiler daha inceydi büyüdüğümü zannedip sevdiğime emanet ettiğim yüreğim bir yalana kurban gittiğinde fark ettim …
yine sıradan bir şubat ayının soğuk Çarşamba akşamındayım uzun zamandan beri biriktirip hiçbir şeye değdiremediğim suskun göz yaşlarımla yetmiş beşime basışımın yalnızlığıma kurban gidişini kutlamaktayım