Kirli ve kopuk sesler var aramızdasuç bu. …gecenin ortasından bir garson geçiyor,bir bardak bölüyor karanlığı… Bak, bir kağıtta notlar var, sana yazılan“ben şimdi uzaklarda bir fırtınayımgece geçen tren seslerine karışan.” Uzak ve kirli sesler var …
Neden anne, neden hiçbir şey beklendiği gibi olmadı? Neden çürüyüp gider insan, sessizce, acıyla ihtiras arasında parçalanarak? Ben neden hayatımı sürgündeymiş gibi geçirdim? Neden yalnızca o nadir anlarda kendimi evimde hissettim, dilimi konuşma lütfu nasip olunca? Kayıp kelimeleri henüz telafi edebiliyorken ya da sessizlikte unutulmuş kelimeleri bulup çıkarabiliyorken. Neden yalnızca o zaman ayak seslerini duyabildim yeniden evimin içinde yankılanan? Neden? Söyle anne, neden sevmeyi bilmiyoruz?”
…gecenin ortasından bir garson geçiyor, bir bardak bölüyor karanlığı…
Bak, bir kağıtta notlar var, sana yazılan “ben şimdi uzaklarda bir fırtınayım gece geçen tren seslerine karışan.”
Uzak ve kirli sesler var aramızda suç bu.
…baharı ve kışı özlüyorum aynı anda sonra yaşlanıyorum giderek sandalyeleri çağrıştırıyor bu müzik bana…
Bak, şiirin ortasından bir garson geçiyor, lavanta kokuları ve ilk günler geçiyor ayrılığın ortasından bardaklar ve çaylar geçiyor hatta.
Kirli ve üzgün sesler var aramızda salon ışıklı, bazen gölgeli… garson fraklı, piyanist yelkenli, sen eskiden… sen eskiden… kırılganlığım geçiyor odalardan suç bunun da adı.
Bak, bütün tınılar isyan bütün kemanlar gece duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda ya beni bırak, ya sarıl bana.
Öfkelerimi unuturum. Yaşantımın size iyi gelmeyen yanlarını kendime saklarım. Çünkü sizi seviyorum Bilge. Bütün hayatımı, hayır bütün hayatımın sadece güzel oyunlarını, yerdeki terliklere doğru çekingen hareketler yapan ayaklarınızın dibine seriyorum. Oysa, birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge’nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının da sonu kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı, fakat iyi bir oyun. Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lugat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum Evet, ben geldim Bilge. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.”
***
kurtaramadı, Sevgi uyuyordu, ben uyumuyordum, aşkımızın geleceğini hazırlıyordum, canım tabaklar diyordum, beni mahcup çıkarmayın ilerde, onun yani Sevgi’nin tabirleriyle konuşuyordum, kendi kendime bile, mahcup etmeyin demiyordum, kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime.
Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?
Albayım! Bu temizliği bir bitireyim göreceksiniz eski mutfak eşyaları bile parlatılınca nasıl güzel olur, bunun da bir estetiği varmış, bir ressam arkadaş söylemişti, Sevgi resimden anlamazdı, ben de azarlanınca Sevgi’nin böyle kötü yanlarını ve çok güzel olmadığını filan hatırlardım,, neden hatırlardım? neden öfkelenirdim? neden neden…
İçerden çay beklerler, eski çayı dökmeli, iyice çalkalamalı demliği, ben bir çok mutfak eşyasının adını bilmem, ben bulaşık yıkamasını bilirim, hoş görünmesini bilirim, hayır bilmem, şimdi bu meseleyle vakit kaybedemem, hemen çaydanlığı doldurmalı, su ısınırken de mutfağı biraz toparlarım, bu huyum yüzünden sütü taşırmıştım albayım, gene bir tuhaf bakmıştı yüzüme Sevgi, önce demliğin suyunu akıtmalı, içerden sesleniyorlar, acele etmeliyim, onlar da farketmeden temizlemeliyim, geliyorum albayım, temizlediğini söyleme, olur söylemem, inşallah farketmezler, belki de albaylar tarihinin son bölümünü merak ediyorlardır, onlar ne anlayacak? sus öyle söyleme, eski çayı çöp tenekesine dökerim, musluğu tıkamasın, çok düşünceliyimdir albayım, bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım…
***
Evlilik yarışında cansıkıntısı birinci geldi. Çiçek yarışını, bir deve tabanı farkıyla kaybettim. Şimdi, Bilge’nin peşinden koşuyorum; gene ikinci geldim. Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden, ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım? Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır. Hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak?
***
«Bu oyunlardan usandım,» dedi Bilge. «Gerçek biri olmak istiyorum senin için. Yaşadığımı anlamana, odada dolaştığım sırada beni görmeni, bir takım dertlerim olabileceğini hissetmeni istiyorum. Bana bakmanı istiyorum. Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin; beni görmüyorsun.» Gözleri dolmuştu: «Göreceksin, bir gün bırakacağım seni.» Hikmet düşündü. Bir süre sonra, «Evet,» dedi mırıldanır gibi. «Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Evet, olabilir.» Gözlerini yukarı kaldırdı. «Neden beni dinlemiyorsun?» dedi Bilge; gözlerinden yaşlar akıyordu. «Üzülüyor albayım,» dedi Hikmet çok yavaş bir sesle, «Beni bırakacağı için ağlıyor.» «Bu albaydan da usandım artık,» diyerek ağlamağa başladı Bilge, «Nerede olduğumu bilemiyorum artık.» «Sizi de elimden almak istiyor albayım, dul kadını da: Kutsal üçlemeyi bozmak istiyor. Bütün bunlara inanmıyor. Yaşamak istiyor albayım: Beni de dünya nimetlerinden biri gibi görüyor. Yaşantısına yeni bir heyecan katmak istiyor: Solup giden aşkımıza ağlıyor. Oyunun dışına çıkıyor, beni de çıkarmak istiyor. Sonra da beni bırakıp gidecek albayım. Kendi yerine bir şey bırakmadan gidecek. Bir kız varmış, albayım; Bilge gittikten sonra sahneye çıkarak beni anlayacakmış. Aslında böyle bir şeye inanmıyor albayım, oyunlara inanmıyor. Bu kızı hayal etmemi önlemek için, onu bana anlatıyor: Büyüyü bozmak istiyor. İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge’nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge’nin yüzünü göreceğim, bana imkânsızlıkları tanıtan yüzünü.» «Bana korkunç şeyler söylüyorsun,» dedi Bilge ağlayarak. «Ona korkunç şeyler söylediğimi hatırlayacak albayım. Neden beni bu kadar üzmüştü? diyecek. Fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. Sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak. Bir zamanlar uzak bir gecekonduda tehlikeli oyunlar oynanmıştı, bile demeyecek. Neresi tehlikeli? diyecek. Hatırımda yanlış kalmamışsa, diyecek; aslında şöyle olmuştu, diyecek:
Bir zamanlar bir Hikmet vardı. Bu Hikmet, Dumrul gibi değildi, Fikret gibi hiç değildi. Üç katlı ahşap bir evde yaşardı. Bu eve kendisi şey derdi, ne derdi? gecegeldi, geceoldu gibi bir şey işte. Bu gecegeldide Hikmet’ten başka galiba iki şey daha vardı, roman kahramanı gibi iki şey. Bunların yaşayıp yaşamadıkları tam belli değildi. Sanıyorum biri emekli yarbaydı, öteki de boşanmış bir kadın. Büyük romanların kahramanları gibi insanın aklından çıkmayan varlıklar da değildi bunlar. Belki sadece, Hikmet’in çıkardığı gürültü sayesinde ayakta duruyorlardı. Hikmet’in dışında bir kişilikleri yoktu. Ne yaparlardı? Nasıl yaşarlardı? Nereden geliyorlardı? Nereye gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu. İşte böyle bir masaldı. Bilge’nin aklından bu masaldan geriye, sadece kendi ağlaması kalmıştı albayım. Oysa Hikmet ağlayamıyordu. Oysa, Bilge gibi ağlayabilseydi, açılırdı. Ağlayamadığı için kapanmıştı, içine kapanmıştı, gecekonduya kapanmıştı.
***
Bir şey yapmalıyım. Bir oyun. bulmalıyım. Sevgi ayağa kalktı, gidiyor. Hayır gitmiyor: Ben gidiyorum, diyor. Bilge de kalkıyor. Beni savunmadın diyor, ya da demek istiyor. Beni yalnız bıraktın, beni savunmadın. Gidin bakalım! Sizi ben mi çağırdım? Evet, sen çağırdın; yalanların bir araya geldi. Seni kimse kurtaramaz. Bütün yakınmaların sahte. Bilge gideceğini söylüyor. Onu daha önce düşünmeliymiş, buraya gelmemeliymiş. Sevgi böyle diyor. Siz konuşun, ben bir sigara alıp geliyorum. Zaten ben çağırmamıştım Bilge’yi, kendiliğinden geldi- Mektup da yazdığımı hatırlamıyorum Bilge’ye. Alçak! Evet alçağım. Konuşacak durumda değilim. Alçaklar yorgun olur. Siz konuşun işte, beni ele vermeyin de ne yaparsanız yapın, Sevgi’ye cevap ver Bilge; senden akıl alacak değilim filan de. Kim gidecek diye tartışıyorlar, ya da onu demek istiyorlar. Bilge benim karar vermemi istiyor. Böylece en kötü sözü söylemiş oluyor. Ona daha önce öğretmeliydim. Prova yapmalıydık. Ben karar veremem. Ben, sadece şaşırırım. Hikmet, kendini küçük düşürecek bir hareket yapmaz, diyor Sevgi. Yaparım. Her zaman yaparım. Bunu sormuyorlar senden. Tartışıyorlar. Küçük düştüğünü görmüyor musun? Görüyorum. Bir şey yapamıyorum, işte Bilge kapıya doğru yürüyor. Gidecek mi yani? Benimle böyle konuşamazsın, diyor Sevgi’ye. Evet Sevgi, konuşamazsın. Sen kim olduğunu biliyor musun Bilge’nin? Biliyor, Böyle yukardan konuşacak durumda değilsin, diyor Bil ge’ye. İkisi de bana kızıyor. Birini savunmalıyım, değil mi albayım? Birini tutmalıyım. Çok gülünç duruma düştüm, değil mi? Bu olayı artık unutamam. Ölünceye kadar unutamam. Ne kadar önce ölsem o kadar iyi. İşte Bilge kapıda, Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Bırak gitsin, diyor Sevgi. Sevgi kazandı. Hayır, olamaz. Buraya gel Bilge. Beni yalnız bırakma. Hayır gidecek, diyor Sevgi. Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? Sevgi ayağını yere vuruyor, burada kalmaya hakkı yokmuş Bilge’nin. Bunu kim öğretti sana? Kimse bir şey bilmiyor. Bağırma. Bağırdım mı? Duymadım da. Hayır, konuşmadım; sustuğum için oyunu bozdum. Bazen de susmak bilmem. Bilge, Sevgi’nin davranışını çok çirkin buluyormuş. İkinizden de nefret ediyorum. Bilge gidiyor. Bilge, Bilge, neden yalnız bıraktın beni? Kimseyi görmek istemiyorum. Artık ölmek istiyorum. Her şey çok karıştı albayım. İstediğim gibi olmadı albayım. Yanlış zamanda sahneye çıktılar. Artık aklıma bile hükmedemiyorum. Beni dinleyen kalmadı albayım. Artık dayanamıyorum. Bir şey söyleyin, öyle susmayın albayım. Bilge’ye, geri dönmesini söyleyin. Bilge gitti albayım. Biliyorum, bir daha dönmez. Her şey benim yüzümden albayım. Alçaklar gibi davrandım. Bilge gitme, diyebilirdim. İşte benim de ne olduğum meydana çıktı. Hiç bir Hikmet gibi davranamadım. Alçak Hikmet VII! Geber! İşte balkondan kendimi atıyorum albayım, onu öldürüyorum. Ne dediniz? Biraz hava mı alayım dışarı çıkıp? Peki albayım. Belki Bilge’ye de rastlarım bu arada. Tam gitmiş olamaz, değil mi? Hiç bir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi? Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Fakat bizim sokakta göremiyorum onu albayım. Belki hızlı koşarsam yetişirim ama, değil mi? Bilge! Bilge! Köşeyi dönmüş galiba. Başım dönüyor, biraz dinleneyim. Beni neden bıraktın Bilge? Şimdi hiç dönmeyecek misin yani? Seni artık hiç göremeyecek miyim? İmkansız mı? Albayım, albayım bu oyun çok ciddi; bakın ben bile ağlıyorum albayım. İmkânsızlık duvarının önünde ağlıyorum. Bu duvar beni çıldırtıyor albayım. Başımı, bu duvara vurup parçalamak istiyorum. Başım ağrıyor albayım; biraz yürümek, biraz kendime gelmek istiyorum. Şimdi ne olacak albayım? Bilge beni istemiyor diye onu göremeyecek miyim artık? Böyle şey olur mu? Biraz önce birlikteydim onunla. Nereye gitmiş olabilir hemen? Onu sokaklarda bulamayacak mıyım? Aslında kötü bir oyun oynamıştım, kötü bir niyetim yoktu. Sizinle de oyunları düzeltmiyor muyduk birlikte? Bilge de anlamıştır canım. Birazdan gelir herhalde, değil mi? Yoksa eve dönüp beklesem mi onu? Ben de kötü davrandım ama albayım. Böyle oyun da olur muydu? Utanıyorum kendimden albayım. Üstelik utanmadan bu kalabalık caddenin köşesinde duruyorum. Belki de artık herkes öğrenmiştir. Herkes birbirine anlatıyor. Beni görünce de belli etmeden gülümseyecekler. Ben dünyayı kirletiyorum albayım. Hiç olmazsa kimseye belli etmeden bekleyebilsem burada. Kendimi gizleyebilsem. Yakamı kaldırayım da beni tanımasınlar. Acaba ölürsem çok üzülür mü albayım? O zaman koşup bana gelir mi dersiniz? Siz çok ağlarsınız biliyorum, albayım. Fakat sizi hiç ağlarken görmedim, biliyor musunuz?
Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun, Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse, sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.
Birhan Keskin
Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var?
Zaman sinekleri, Tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar Ve lüzumsuz görenler artık Bu aydınlıkta kendi gölgelerini!
Sanki siyah, simsiyah taşlar içinde Siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz, Sanki hiç görmedik birbirimizi, Sanki hiç tanışmadık!
Dünya bize öyle kapattı kendisini…
Neye yarar hatırlamak, Neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde Hatırlamak geçmiş şeyleri, Bu beyhude akşam bahçesinde Kapanırken üstümüze böyle Zaman çemberi Hatırlıyor yetmez mi Güneşe uzanan ellerimiz!
Yüzüyoruz, İpi kopmuş uçurtmalar gibi. Biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun, Birdenbire bulanlar içlerinde Gülüncün sırrını, Ne kadar benziyoruz şimdi, Aynı tezgâhtan çıkmış testilere Bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!
Baksak aynalara Tanır mıyız kendimizi, Tanır mıyız bu kaskatı Bu zalim inkârın arasından Sevdiklerimizi.
Ben zamanı gördüm, İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu, Bir mezar böyle kazılırdı ancak, Yıldırımsız ve baltasız, Bir orman böyle devrilirdi! Ben zamanı gördüm, Kaç bakışta bozdu hayalimi, Ve kaç düşüncede! Ben zamanı gördüm, Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.
Kim tanır bizi şimdiden sonra, Aydınlığı kıt gecemize Misafir olanlardan başka; Kuru tahta üstünde bizimle Paylaşanlar günlerimizi Ve benim gözlerimle bakanlar güneşe Ancak tanır bizi Mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından! Akşamın tek bir ağaç gibi Dal budak saldığı sular Çocukluk rüyalarının bahçesi! Sakın kimse el sürmesin dallara, Yapraklar, meyveler olduğu gibi kalsın Benim uykum boyunca!
Ben zamanı gördüm, Devrilmiş sütunları arasından Çok eski bir sarayın Alnında mor salkımlar vardı Ve ilâhlar kadar güzeldi. Uçmak için kanatlanmayı bekleyen Yavru kuş gibi doğduğu kayada Ben zamanı gördüm Çırpınırken avuçlarımda.
Bak martılar kanat çırpıyor sana Bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz Yelkovan kuşları yalıyor suyu, Sen ki bakışından yumuşak bir yaz Gülümser en yeşil gecesinden Ve sesin durmadan, durmadan örer, Yıldız yosunu bir uykuyu… Bak, martılar kanat çırpıyor sana.
Süzülen yelkenler var enginde, Dalgalar var, güneş var. Güneş ayna ayna, güneş pul pul Güneş saçlarınla oynar Omzundan tutar giydirir seni, Sırtında tül olur belinde kemer Boynunda inci Ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci Bir tanrılaşırsın genç adımlarında Mevsimler önünde çözer yükünü Bahçeler yığılır eteklerine! Rüya ile Hayal arasında Hayal ile Hakikat arasında Yalnız sen varsın! Gece ile Gündüz arasında Güneşle Göz arasında Yalnız sen varsın!
Niçin sen yaratmadın bu dünyayı? Ellerinin mesut işaretlerinden Daha güzel doğardı eşya! Daha zengin olurdu aydınlık Kendi karanlığından çağırsaydı sesin, Sular başka türlü akardı Sert kayalardan göklere doğru Büyük, mavi, aydınlık sular!
Eğilme sakın üstüne Kendi yeşilinde boğulmuş havuzların, Ve bırakma saçlarını tarasın rüzgâr, Durmadan çukurlaşan bu aynada! Bilinmez hangi uzaklara götürür seni Dudak dudağa öpüştüğün hayal! Sokma güneşle arana, İmkânsızın parıltısını! Ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları! Değişmenin ebedî olduğu yerde Güzeldir hayat!
Ne kadar uzak, uzak Yollardan gelir bize Ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz, Keder durmadan çiçek açar içimizde. Ne çıkar unuttuk hepsini!
Biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık, Yıldızların amansız çarkına Ve boş yere sızlamış kemiklerimiz, Bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı Bahçelerde hâlâ güller açar mı, Bilmiyoruz, kadınlar, kızlar, Şarkılar masallar var mı? Gece ile gündüz, Acıdan kaskatı kesilmiş yüz, Uykusuzluktan harap göz, Öpüşen dudaklar, Çözülmeye razı olmayan eller var mı? Ayrılık var mı gurbet var mı? Biz beyhude yere gecikenler, Çoktan bitmiş bir yolun ucunda Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede Ne yapar ne eder, Gidip de gelmeyenler, Beyhude bekleyenler! Biz ayın çıplak arsasında Savrulan zaman kırıntıları.
…İki kitap arasında seni çalmaya çalışıyorum. Hayatın yakınlarımızda geçiyor kızınla benim yakınımızda ama asla bizimle değil. Biliyorum, bir gün gideceksin. Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor. Ama bugün, bu günü bana ver sanki son günmüş gibi.
…
Neden anne, neden hiçbir şey beklendiği gibi olmadı? Neden çürüyüp gider insan, sessizce, acıyla ihtiras arasında parçalanarak? Ben neden hayatımı sürgündeymiş gibi geçirdim? Neden yalnızca o nadir anlarda kendimi evimde hissettim, dilimi konuşma lütfu nasip olunca? Kayıp kelimeleri henüz telafi edebiliyorken ya da sessizlikte unutulmuş kelimeleri bulup çıkarabiliyorken. Neden yalnızca o zaman ayak seslerini duyabildim yeniden evimin içinde yankılanan? Neden? Söyle anne, neden sevmeyi bilmiyoruz?”
…
Bana bugünü hediye et, bugünü hatırla ve bu mektubu unutma.
Ona gözlerim değdi, ona ellerim değdi.
…
İnsan ne zaman ölür? Artık hatırlamadığı zaman. Başka? Artık hatırlanmadığı zaman.
…
Yarın ne kadar sürer diye sormuştum Anna, hatırladın mı? -Sonsuzluk ve bir gün kadar. Seni duyamadım? -Sonsuzluk ve bir gün kadar…
…
Uzak, derindir. Bir odanın gölgesine sığınmışsın gecenin sesleriyle yağmalanmış. Kapalı gözlerle bakıyorum sana. Mühürlenmiş kulaklarla dinliyorum seni. Ağzım kapalı yalvarıyorum sana.
İki valiz, bir omuz çantası ve üzerinde büyük mağazalardan birinin adı ve arması bulunan büyükçe bir naylon torbaya doldurduğu gücenik geçmişiyle, terminalin, yüzlerce sesin kesişmesinden oluşan duman rengi uğultusu içinde, geldiği yere benzeyen bir boşlukla bakıyordu gideceği yöne. Aklıyla yüreği arasında uzun meydan savaşlarına yol açan yolculuk öncesi hesaplaşmanın, onu yola çıkaran sonucuna karşı otobüsün perona girmesinden korkan bir bulanıklık içinde emiyordu elindeki sigarayı. Önünde yalnız onun gördüğü bir uçurum var da ardından binlerce kişi itiyormuş gibi bir gerilme içindeydi. Yola çıkmasına sebep ne varsa gideceği yerde onu karşılayacak olanın, aynı inatçı talihsizlik olacağı gibi anlaşılmaz ve açıklanamaz bir sezgiyle daralıyordu gövdesi. Onun dışındaki tüm yolcularda tuhaf bir teslim olmuşluk vardı. Herkes önündeki en iyi seçeneğin bugün, bu saatte, bu yerden, bilet alınan yere yapılacak bu yolculuk olduğuna inanmıştı. Öyle bir iç titreme içindeydi ki yalnızca onun gölgesi rüzgârlı bir yapraktı camlarda. Terminalin kalabalığı ile verdiği kararın yalnızlığı arasına sıkışmış, pişmanlığa pencereler açan katıksız bir keder, yedi renkli bir ikircimdi. Otobüs görevlisi çantalarını bagaja koymak için uzandığında sahip olduğu her şey elinden alınıyormuş gibi bir panikle çantalarına sarıldı. Sonra, alnında ve kirpiklerinde biriken boncukları silerek, bir yangın yeri tıkanmışlığı ile gülümsedi görevliye. Akşama yakışan yolculuk başlıyordu. Bütün yürek çarpıntısını, alacakaranlığın ağırlaştırdığı ayrılığa teslim ederek son noktayı koydu kararına.
Kitapların, filmlerin, türkülerin, ve ufukların başka dünyalara yağdırdığı yağmurların bir iyilik, bir arınma gibi insanı köpük köpük çoğalttığına inanarak büyütmüştü bu yolculuğu. Ne zaman geceye çıksa ayın gümüş hançeri kapanmaz gedikler açardı gerçeğinde. Başka insanların baktığı pencereler güleç, başka güneşlerin vurduğu sular derin ve maviydi. Sabahın ılık soluğuyla ışıyan yataklar, dışarı saldığı herkesi akşamlara kadar kucaklardı ardından. Evlere dönüş hak edilmiş bir şenlikti başka dünyalarda. Bir ip gibi boğazına oturan sokaklar, ufukların ardında insan içine karışmış bir gökyüzüydü. Buralarda mutluluk kişiliksiz bir duyguyken, uzaklarda acı bile yaşama bağlıyordu insanı. Durduğu yerde değersiz bir bütün olarak kalmaktansa, parçalana parçalana gitmenin büyük doğruluğuna inandırmıştı kendini. Herkesin köşeli ve meşru dayanaklar içinde güvenlik ve haz bulduğu yerde, eşiklerde yaşamanın ayrıcalığı ile güçlü ve güzel kalabilmişti. Yalanın, zorun, paranın ve sığlığın kuşattığı sesine, aşınmanın küf kokan lekeleri düşmeye başlamıştı yine de. Gözlerini olanca büyüklüğü ile açmasına karşın, gördüğü şeylerin artık değişmediğini görüyordu. Her şey öyle bir hızla yineliyordu ki kendini, giderek bir devinimsizliğe dönüyordu yaşadığı gerçek. Alnındaki çizgiler çeşitlenerek çoğalacağı yerde, silinerek azalmaya başlamıştı. Hiçbir omuzdan hiçbir kuş havalanmıyordu, kanat sesleriyle düş kurabilsin insan. Anılarından başka gerçeği kalmamıştı. Gitmek diye oturduğu her yerden gitmek diye kalkıyordu.
Kimse yaşamadan bilemezdi elbet, nereye, neden giderse gitsin, tüm yolculukların insanı çocukluğuna götürdüğünü. Geçmişini bir mühür gibi gözlerinde ve adımlarında taşıdığını insanın. Bir deniz kenarında valizlerini çözdü, bağladı bir süre. Ana rahminin kokusu iyot kokularıyla daha bir büyüdü. Sonra bir taşra kasabasının yalnızlığından medet umdu. Babasının sesiydi bütün avlulardan esen soğukluk. Geceleri, ışıkları sular gibi akan kentlerde kalabalıkla yenilenmeyi denedi. Bütün erkekler kendi boşluğuna yaslanmış, bütün kadınlar bir erkeğin kolunda yürüyordu. Ara sokakların hepsi evlerden alıyordu rengini ve dönüp evleri ıssız düşürüyordu. Görkemli yapılarda oturan kibir aynı yavan küçümsemeyle bakıyordu dünyaya. Ardında bıraktığı boşluk giderek önüne geçmeye başlamıştı. Valizleri ağırlaşıyordu gittikçe. Soluğu aşk ve özgürlük kokan herkes bir başka yere yolculuğa çıkmıştı. Bu yüzden gittiği yerlerde onu karşılayan, geride bıraktığı sığlıktı. Bütün taşıtlar, gerçeğini keşfeden insanları indiriyordu bir zaman sonra.
Kendini yenileyen, kendine sahip çıkan bir yalnızlıkla dönmüştü, yedeğinde inan gerçeğinden binlerce altın anahtarla. Yolculuk öncesi söndürdüğü bütün ışıkları yaktı yeniden. “İnsan düşleri nasıl kendi gerçeğinden doğuyorsa kendi gerçeğinde gerçekleşmeli” diyordu, soru soran bir bunalmışa. Gözleri, binlerce görüntüden menevişler almış bir zenginlikti.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması
Hz. Âişe der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam son zamanlarında:
‘Allah’ı her türlü noksanlardan uzak tutar, O’na Kendi hamdi ile hamd ederim. Allah’tan yarlıganmamı diler ve O’na tevbe ederim’ sözünü çoğaltınca:
‘Yâ Rasûlallah! Ben ne diye ‘Sübhanallah ve bihamdihi’ sözünü çoğalttığını görüyorum? Sen bundan önce hiç böyle yapmazdın?’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Yüce Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi haber vermişti ki, o alâmeti gördüğüm zaman, Kendisine çok çok teşbih ve hamdiyle istiğfarda bulunacaktım. İşte o alâmeti gördüm:
‘Allah’ın yardımı ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc Allah’ın dinine gireceklerini görünce, hemen Rabbini hamdiyle teşbih et, O’nun yarlıgamasını dile! Şüphe yok ki, O, tevbeleri çok kabul edendir!’ [Nasr: 1-3] buyurdu.”
…
Nasr sûresi Allah tarafından bir davetçi idi, Resûlullahın dünyaya vedası idi.”
“Bugün size dininizi ikmâl…” (Mâide: 3) mealli âyet nazil olduğu zaman Hz. Ömer ağlamış,
“Ne için ağlıyorsun!” diye sorulunca:
“Bu, kemâlden sonra noksan ifade eder! Bu, Peygamber Aleyhisselamın vefat edeceğini anlatıyor gibidir!” demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam bir gün Hz. Fâtıma’ya gizlice:
“Cebrail her yıl Kur’ân’ı benimle bir kere mukabele ederdi. Bu yıl ise, iki kere mukabele etti. Öyle sanıyorum ki, ecelim yaklaşmıştır!” buyurdu.
***
Veda Haccından dönerken, Gadîr-i Humm’daki hutbesinde de:
“Ey insanlar! Haberiniz olsun ki; ben de ancak bir insanım! Çok sürmez, Yüce Rabbimin elçisi bana gelecek, ben de onun davetine icabet edeceğim!” buyurmuştu.
Hz. Abbas, bir gün:
“Vallahi, ben Resûlullah Aleyhisselamın içimizde ne zamana kadar sağ kalacağını öğreneceğim!” dedi ve ona.
“Yâ Rasûlallah! Görüyorum ki; halk seni hem bizzat, hem de ayak tozlarıyla rahatsız ediyorlar! Sen üzerine çıkıp oturacağın birşey, bir taht, halkın tozundan toprağından ve düşmanlardan seni koruyacak bir çardak edinsen, halka oradan konuşma yapsan olmaz mı?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Vallahi, çok sürmez, onları çağıracağım.
Onlar benim sırtımdan ridamı çekecekler. Ökçeme basacaklar. Beni onların tozları bürüyecek. Nihayet Allah beni onlardan rahata erdirecektir!” buyurdu.
Hz. Abbas:
“Resûlullahın içimizde pek az kalacağını anladım.
Uyurken, rüyamda arzı semaya iple sımsıkı bağlanıp çekilir gibi görmüş, bunu Resûlullah Aleyhisselama anlatmıştım.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bu, senin kardeşinin oğlunun vefatıdır!’ buyurdu” demiştir.
Abdullah b. Mes’ud da:
“Peygamberimiz ve Sevgilimiz, vefatından bir ay önce bize vefatını haber verdi.
‘Yâ Rasûlallah! Senin ecelin ne zaman?’ diye sorduk.
‘Ecel yaklaşmış; Allah’a, Cennetü’l-Me’vâ’ya, Sidretü’l-Müntehâ’ya, Refîku’l-Alâ’ya, Kandırıcı Doluya, Nasib’e, mutlu ve kutlu yaşantıya dönüş yaklaşmış bulunmaktadır!’ buyurdu.
‘Yâ Rasûlallah! Seni kim yıkasın?’ diye sorduk.
‘Ev halkımdan, yakınlık sırasına göre en yakın olanlar!’ buyurdu.
‘Yâ Rasûlallah! Biz seni neyin içine sarıp kefenleyelim?’ diye sorduk.
‘İsterseniz, şu elbisemin içine, yahut Mısır bezine veya kumaşına sarınız!’ buyurdu.
‘Yâ Rasûlallah! Senin üzerine cenaze namazını kim kılsın?’ diye sorduk ve ağladık.
Kendisi de ağladı ve:
‘Allah size rahmet etsin! Sizi peygamberinizden dolayı hayırla mükâfatlandırsın! Siz, beni yıkadığınız ve kefenlediğiniz zaman şu şeririmin üzerine ve şu evimin içindeki kabrimin kenarına koyunuz!
Sonra, bir müddet benim yanımdan çıkıp gidiniz!
Çünkü, benim üzerime, ilk önce iki dostum, Cebrail ve Mikâil, sonra İsrafil, sonra da yanında melek ordularıyla birlikte ölüm meleği Azrail namaz kılacaktır! Bundan sonra, takım takım giriniz, üzerime namaz kılınız ve salât ü selam getiriniz!
Üzerime namaz kılmaya önce ev halkımın erkekleri başlasın!
Sonra, onların kadınları kılsın!
Onlardan sonra da sizler kılarsınız!
Ashabımdan burada bulunmayanlara selam söyleyiniz!
Kıyamet gününe kadar şu kavmimden ve dinime, bana tâbi olacak olan kimselere de benden selam söyleyiniz!’
‘Yâ Rasûlallah! Seni kabrine kimler koyacak?’ diye sorduk.
‘Ev halkımla birlikte birçok melekler ki, onlar sizi görürler, fakat siz onları göremezsiniz!’ buyurdu.”
Vasile b. Eskâ’ der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam, yanımıza çıkıp:
‘Sanır mısınız ki, ben vefatça sizin sonuncunuzum? Haberiniz olsun ki; ben vefatça sizden önceyimdir! Sizler ardımda birbirinizi öldürür cemaatler halinde beni takip edeceksiniz!” buyurdu.
***
…
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir gün Uhud’a gitti, Uhud şehitleri için dua etti.
Sonra, dönüp minbere çıktı.
Ölülere ve dirilere veda eder gibi, buyurdu ki:
“Ben, sizin Kevser havuzuna ilk erişeniniz, karşılayanınız olacağım!
Kevser havuzunun genişliği Eyle ile Cuhfe arasındaki mesafe gibidir.
Sizinle buluşma yerimiz, Havuzdur!
Ben sizin hakkınızda şehadet edeceğim!
Ben şu anda havuzumu görüyorum!
Şu anda bana yerin hazineleri, yerin anahtarları verildi! Vallahi, ben sizin için, benden sonra müşriklere dönersiniz diye korkmam! Fakat, ben sizin için dünyaya kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olup gidersiniz diye korkarım!” buyurdu.
***
Hz. Âişe der ki:
“Peygamber Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşıp da ağrısı şiddetlendiği zaman, benim evimde bakılmak üzere zevcelerinden izin istedi, onlar da izin verdiler.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam bir tarafında Abbas, diğer tarafında da başka biri olduğu halde ayakları yerde sürünerek çıktı. Peygamber Aleyhisselamın benim evimde kalacağını işitince, acele kalkıp evime çekildim.
O sırada bir hizmetçim de bulunmuyordu.
Peygamber Aleyhisselam için, yastığının içi ızhır otundan doldurulmuş bir döşek serdim.
Peygamber Aleyhisselam eve gelip de ağrısı şiddetlendikten sonra:
‘Muhtelif yedi kuyu suyundan üzerime, ağız bağları çözülmedik yedi kırba su dökünüz! Böylelikle, vücudumda biraz hafiflik bulup belki halka vasiyette bulunabilirim’ buyurdu.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam zevcesi Hafsâ’nın malı olan bir leğen içine oturtuldu.
Sonra, o kırbaların suyunu üzerine dökmeye başladık.
Nihayet:
‘Artık yetişir!’ diye bize işaret buyurdu.”
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı Safer ayının son gecesinde, Çarşamba günü, Bakiyyu’l-Garkad kabristanına gidip evine döndükten sonra başağrısı ile başlamıştır. Hz. Âişe der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam Bakiyy kabristanından dönünce, beni de başı ağrır bir halde bulmuştu. Ben:
‘Vay başım!’ diyordum Resûlullah Aleyhisselam:
‘Vallahi yâ Âişe! Vay başım, diye ben demeliyim!’ buyurdu.” Resûlullah Aleyhisselamın başağrısı gittikçe ilerliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı onüç gün sürmüştür.
Hz. Âişe, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kendisine:
“Ey Âişe! Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin acısını zaman zaman duyuyorum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım!” dediğini haber vermiştir.
…
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Evet, öyledir. Hastalığa tutulan hiçbir Müslüman yoktur ki, Allah onun kusur ve günahlarını ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökmesin!‘ buyurdu” demiştir.
***
Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı ve evinde de Ömerb. Hattab gibi bazı zâtlar bulunduğu sırada:
‘Bana kalem ve kağıt getiriniz de, size bir yazı yazayım ki, bundan sonra hiçbir zaman dalâlete düşmeyesiniz, doğru yoldan sapmayasınız!’ buyurmuştu.
Ömer b. Hattab:
‘Resûlullah Aleyhisselama hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur”ân var! Allah’ın Kitabı bize yeter!’ dedi.
Bunun üzerine ev halkı anlaşmazlığa düştüler ve tartışmaya başladılar.
O hastalandığı zaman gözlerinizi sıkar, yaş çıkarırsınız! Sıhhatli olduğu zaman da boynundan tutarsınız (boğazını sıkarsınız)!’ dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Zeyneb de:
‘Size bir ahid yazdırmak isteyen Peygamber Aleyhisselamı ne diye dinlemiyorsunuz?’ dedi.
Kimisi:
‘Resûlullah Aleyhisselam sizin için yazacağını yazsın! Kalem ve kâğıdı kendisine yaklaştırınız! Sizin için bir yazı yazsın da, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız!’ diyor, kimisi de:
‘Ömer’in dediği yerindedir!’ diyordu.
Resûlullah Aleyhisselamın yanında anlaşmazlığı çoğaltıp sözleri birbirlerine karıştırdıkları ve Resûlullah Aleyhisselama baygınlık getirdikleri zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Yanımdan kalkınız!
Benim yanımda niza olmaz!
Beni kendi halime bırakınız!
Benim şu içinde bulunduğum hal, sizin beni davet ve meşgul ettiğiniz şeylerden hayırlıdır!’ buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ali’ye Yazdırmak İstediği Şeyler
Hz. Ali der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam, ağırlaştığı zaman:
‘Ey Ali! Bana bir kürek kemiği getir de, benden sonra ümmetimi doğru yoldan saptırmayacak şeyi onun içine yazayım’ buyurdu.
Resûlullah Aleyhisselamın başı kollarımın arasında bulunuyordu.
Gidip gelinceye kadar kendisini kaybetmekten korktuğum için:
‘Ben, buyuracaklarını ezberimde tutarım!’ dedim.
‘Namaz kılmaya, zekat vermeye devam etmenizi, ellerinizdeki kölelerin haklarını gözetmenizi tavsiye ederim!’ buyurdu.
‘Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh’ diyerek şehadette bulunmayı da emretti.
‘Bu iki gerçeğe şehadette bulunana, Cehennem ateşi haram olur’ buyurdu.”
***
…
Peygamberimiz Aleyhisselam, vefatından beş gün önce, 8 Rebiülevvel Perşembe günü de:
“Dikkat ediniz! Sizden önceki kimseler, peygamberlerinin ve salih kişilerinin kabirlerini mescidler haline getirirlerdi.
Sizler sakın kabirleri mescid haline getirmeyiniz! Ben sizi böyle şeyden men ederim!
Allah’ın laneti Yahudilerle Hıristiyanlara olsun ki, onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler. Allah peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen kavmi kahretsin! Arap yarımadasında, Arap toprağında iki din bırakılmayacaktır!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Son Hitap ve Tavsiyeleri
Peygamberimiz Aleyhisselam: “Onlar niçin ağlıyorlar?” diye sordu. “Sen öleceksin diye korkuyorlar!” dediler. O sırada, Fadl b. Abbas Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına girmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: “Ey Fadl! Şu sarığı başıma sar!” buyurdu.
Fadl b. Abbas sarığı sarınca, ona: “Tut elimden!” buyurdu. O da, Peygamberimiz Aleyhisselamın elinden tuttu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, büyük bir ridayı sarınıp bürünmüş ve başını da boz bir sarık ile bağlamış olduğu halde minbere oturdu; ki bu, Peygamberimiz Aleyhisselamın minbere son oturuşu idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu günden sonra bir daha minbere çıkmadı. Minbere çıkınca, Fadl b. Abbas’a:
“Halka seslen!” buyurdu. Fadl b. Abbas seslenince, Müslümanlar Mescidde toplandılar. Mescid Müslümanlarla doldu.
“Ey insanlar! Ben size olan nimetinden dolayı O Allah’a hamd ederim ki, Kendisinden başka hiçbir ilah yoktur!” diyerek Allah’a hamd ü seneda bulundu.
Her zaman yaptığı gibi, Uhud günü şehit düşen Müslümanlar için de Allah’tan mağfiret diledi. Sonra: “Ey insanlar! Yakınıma geliniz!” buyurdu. Müslümanlar Peygamberimize doğru geldiler.
“Ey insanlar! Bana haber verildiğine göre sizler, Peygamberinizin vefat edeceğinden korkuyormuşsunuz! Benden önce gönderilip ümmeti içinde temelli kalmış bir peygamber var mıdır ki, ben de içinizde temelli kalayım?! İyi biliniz ki; ben Rabbime kavuşacağım! O’na siz de kavuşacaksınız! İlk Muhacirlere karşı hayırlı olmanızı, onların da aralarında birbirlerine karşı hayırlı olmalarını tavsiye ederim!
Yüce Allah:
‘Asra andolsun ki, muhakkak insan kesin bir ziyandadır! Ancak iman edenlerle güzel ve yararlı amellerde bulunanlar, bir de, birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir’ [Asr: 1-3] buyurmuştur.
Muhakkak ki, bütün işler Yüce Allah’ın izniyle cereyan eder. Geç olacak şeyleri acele istemeniz birşey sağlamaz! Çünkü, Yüce Allah hiç kimsenin acele etmesiyle acele etmez!
Allah, Kendisini yenmeye kalkanı yener, mahveder! Aldatmaya kalkanı da zararlı çıkarır!
‘Demek, idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık münasebetlerini bile keseceksiniz, öyle mi?!’ [Muhammed: 22]
Hiçbir peygamber, arkasında bir cemaat bırakmadıkça vefat etmemiştir. Ben de, sizin içinizde Ensarı bıraktım.
Allah’tan sakınmanızı ve onlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki, onlar mallarını sizinle bölüştüler! Size darlıkta da, bollukta da iyilik ve yardım ettiler! Onların hakkını tanıyınız!
Çünkü, onlar sizden önce Medine’yi yurt ve iman evi edinmiş ve siz Muhacirlere iyilik etmiş olan kimselerdir. Onlar, meyve ve mahsullerini sizinle bölüşmediler mi? Onlar size yurtlarında yervermediler mi?
Kendileri muhtaç oldukları halde, sizi kendilerine tercih etmediler mi? Ey Muhacirler cemaati! Siz çoğalmış olduğunuz halde sabaha çıktınız! Ensar ise çoğalmamış olarak sabaha çıktılar. Ey Muhacirler cemaati! İyi biliniz ki, Ensar cemaati gitgide azalacaklar, hatta yemek içindeki tuz gibi olacaklar! Sizler ise çoğalacaksınız! Başka insanlar da çoğalacaklar!
Ensara karşı iyi davranmanızı size tavsiye ederim. Çünkü onlar benim sırdaşlarım, sığınağım ve barınağım oldular. Onlar, üzerlerine aldıkları yardım vazifesini tamamıyla yerine getirmişlerdir. Kendilerine ancak mükâfat verilmesi kalmıştır.
Sizden, Muhammed ümmetinden her kim bir iş başına geçer de bir kimseye zarar veya yarar vermeye gücü yetecek hale gelirse, Ensardan iyilik edenlerin iyiliğini kabul, kötülük edenlerin de kötülüğünü affetsin! Onların iyilerine iyilik ediniz! Kötülüklerinden de geçiniz! İyi biliniz ki, ben sizden önce gidecek, sizi bekleyeceğim! Siz de gelip bana kavuşacaksınız! Dikkat ediniz! Sizinle buluşma yerimiz Havuz başıdır! Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin! Ey insanlar! Günah, nimetlerin değiştirilmesine sebeb olur. Halk iyi olduğu zaman, yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman, yöneticileri de kötü olur.
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, ben şu saatte Havuzumun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuzuma bakıyorumdur!
Şânı yüce olan Allah, bir kulunu dünya ile, dünya zineti ile, istediği dünya nimetlerini kendisine vermekle Kendi katındaki nimetler arasında muhayyer kıldı. Bunlardan birisini seçmekte serbest bıraktı. O kul da ahireti, Allah katında olanı tercih etti, seçti” buyurdu.
Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendisinden bahsettiğini anladı. Cemaat içinde Hz. Ebu Bekir’den başka hiç kimse Peygamberimiz Aleyhisselamın maksadını anlayamadı.
Hz. Ebu Bekir ağlamaya başladı.
…
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Bekir’e bakıp: “Ey Ebu Bekir! Ağlama
Ey insanlar! İnsanlardan; canında, malında, arkadaşlığında bana karşı Ebu Bekir b. Ebu Kuhâfe’den daha fedakâr ve cömert davranan bir kimse yoktur. Eğer, Rabbimden başka, insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekir’i dost tutardım! Fakat, İslâm kardeşliği daha üstündür! Haberiniz olsun ki, sahibiniz, Yüce Allah’ın dostudur! (Evlerinizden) şu Mescide açılan kapıları kapatınız! Yalnız Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın! Ben Ebu Bekir’in kapısının üzerinde bir ışık, başka kapıların üzerinde ise karanlık görüyorum! Nihayet, ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Ben kimin malından ne almışsam, işte malım, o da gelsin alsın! İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır!
Hiç kimse ‘Resûlullahın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!’ diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve halimden değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni göremiyorum!” buyurduktan sonra, sözlerini tekrarladı.
Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: “Senden bir isteyici istekte bulununca, sen ona üç dirhem vermemi emretmiştin, ben de vermiştim” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: “Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl b. Abbas! Buna üç dirhem ver!” buyurdu.
“Ey Allah’ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş, veya bir kamçı vurmuş, veya lanet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete ermesine vesile kıl! Allah’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü Kıyamet gününde o mü’min için Sana yakınlığa vesile kıl!” diye dua etti.
Sonra da: “Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa, o, onu hemen ödesin, dünyada rüsvay olurum demesin! İyi biliniz ki; dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığmdan hafiftir” buyurdu.
Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve: ‘Yâ Rasûlallah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyanet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: “Sen bu hıyaneti ne için yaptin?” diye sordu.
Adam: “Ona ihtiyacım vardı” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam “Ey Fadl b. Abbas! Bu kişiden Beytü’l-mâl (hazine) hesabına üç dirhem teslim al!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey insanlar! Nefsinden korkan varsa, ayağa kalksın da, kendisi için dua edeyim!” buyurdu. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: “Yâ Rasûlallah! Ben çok pintiyim, korkağım, çok da uykucuyum! Allah’a dua et de, benden pintiliği, korkaklığı ve uykuculuğu girersin!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona dua etti. Sonra, bir adam ayağa kalktı ve: “Yâ Rasûlallah! Ben çok yalancıyım! Çirkin sözlü, çirkin işliyim! Hem de uykucuyum!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey Allah’ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Uyumak istedikçe, kendisinden uykuyu gider!” diye dua etti.
Daha sonra, bir adam ayağa kalktı ve: “Vallahi yâ Rasûlallah! Ben de çok yalancıyım! Hem de münafıkım! Benim işlemediğim hiçbir kötülük yoktur!” dedi.
Hz. Ömer, ona: “Be adam! Kendini rezil ve rüsvay ettin!” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey İbn Hattab! Dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığından hafiftir!” buyurdu ve adam için de: “Ey Allah’ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Kendisinin kötü işlerini hayra çevir!” diyerek dua etti.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Evinde Kıldırdığı En Son Namaz
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kıldırdığı en son namaz, akşamı namazı idi.
Hz. Abbas’ın zevcesi Ümmü’l Fadl binti Haris:
“Resûlullah Aleyhisselam, elbisesini giyinmiş olduğu halde Ve’l-Mürselât suresini okuyarak evinde akşam namazı kıldırdı. Bundan sonra, ahiret âlemine alınıncaya kadar bir daha namaz kıldırmadı. Resûlullah Aleyhisselamdan akşam namazında okurken dinlediğim, Ve’l-Mürselât suresi idi” demiştir.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Bazı Sahabilerini Yanına Çağırışı
Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam hastalığı sırasında: “Bana Ali’yi çağırınız!” buyurdu. Hz. Âişe:
“Sana Ebu Bekir’i de çağıralım mı?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Onu da çağırınız!” buyurdu. Hz. Hafsâ:
“Yâ Rasûlallah! Ömer’i de çağıralım mı?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Onu da çağırınız!” buyurdu.
Çağırılanlar toplandıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam başını kaldırıp baktı. Hz. Ali’yi göremeyince, sustu. Hz. Ömer: “Resûlullah Aleyhisselamın başından kalkınız, dağılınız!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ebu Bekir’i Namaz Kıldırmaya Memur Edişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatıyla sonuçlanan hastalığı sırasında namaz vakti gelmiş, ezan da okunmuş bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.
“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, tekrar:
“Öyleyse, benim için leğene su koyunuz!” buyurdu.
Leğene su koydular, gusledip yıkandı. Ayağa kalkmaya davranırken bayıldı.
Sonra ayıldı ve yine:
“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.
“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yine:
“Benim için leğene su koyunuz!” buyurdu.
Oturup gusletti. Sonra ayağa kalkmaya davranınca yine bayıldı.
Sonra ayıldı.
Yine:
“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.
“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Benim için leğene su koyunuz!” buyurdu, tekrar oturup guslettikten sonra kalkmaya davrandı, yine bayıldı, sonra ayıldı.
Ayılınca:
“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.
“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.
O sırada Müslümanlar Mescidde Peygamberimiz Aleyhisselamı yatsı namazına bekleyip duruyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, namaz kıldırmaya kendisinde takat bulamayınca:
“Ebu Bekir’e söyleyiniz de, insanlara namazı kıldırsın!” buyurdu.
Hz. Âişe:
“Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir yufka yürekli, zayıf, ince sesli, Kur’ân okurken çok ağlayan bir zâttır! Ağlamaktan, sesini işittiremez! Senin makamına durup da insanlara namaz kıldırmaya dayanamaz!
Ömer’e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!” buyurdu.
Hz. Âişe, Hz. Hafsâ’ya:
“Sen de Resûlullaha:
‘Ebu Bekir senin makamında durursa, ağlamaktan, kıraatim insanlara işittiremez! Ömer’e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!’ de!” dedi.
Hz. Hafsâ da Peygamberimiz Aleyhisselama böyle söyleyince, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
“Sus! Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir. Ebu Bekir’e söyleyiniz diyorum! Namazı insanlara o kıldırsın!” buyurdu.
Hz. Hafsâ’nın Hz. Âişe’ye canı sıkıldı ve:
“Zaten senden bana hayır gelecek değildi ya!” dedi.
Hastalığın baygınlığı geçince, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Âişe’ye:
“İnsanlara namazı kıldırması için Ebu Bekir’e söyledin mi?” diye sordu.
Hz. Âişe:
“Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir hem yufka yürekli, hem de insanlara sesini işittiremeyecek derecede ince, zayıf sesli bir adamdır! Ömer’e emir buyursaydınız ya!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir’e söyleyiniz, insanlara namazı o kıldırsın!” buyurdu.
…
Peygamberimiz Aleyhisselam, namazı kıldırması için Hz. Ebu Bekir’e adam gönderdi.
Adam:
“Resûlullah Aleyhisselam insanlara namazı kıldırmanı sana emretti!” dedi.
Hz. Ebu Bekir:
“Ey Ömer! İnsanlara namazı sen kıldır!” dedi.
Hz. Ömer:
“Buna sen daha lâyıksın!” dedi.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın mihrabına geçti. Geçince, kendisini ağlama tuttu. Ağlaya ağlaya mihrabdan ayrıldı.
Arkasındaki cemaat de Peygamberimiz Aleyhisselamı önlerinde bulamadıkları için ağlaştılar.
Hz. Ebu Bekir’in durumunu Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermek ve cemaate namazı kimin kıldıracağını öğrenmek üzere müezzini gönderdiler.
O sırada Peygamberimiz Aleyhisselam baygın bir halde bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Hafsâ:
“Resûlullah Aleyhisselam ayılıncaya kadar Ömer’e söyleyiniz de, namazı kıldırsın!” dedi.
Abdullah b. Zem’a gidip cemaat arasında Hz. Ebu Bekir’i göremeyince, Hz. Ömer’e:
“Kalk ey Ömer! İnsanlara namazı kıldır!” dedi.
Hz. Ömer cemaate namazı kıldırmaya durdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam ayılıp Hz. Ömer’in namaz tekbirlerini işitince:
“Tekbirinin sesini işittiğim kimdir? Ömer’in sesi değil mi bu?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevceleri:
“Evet yâ Rasûlallah! Ömer b. Hattab’ın sesidir!
Müezzin gelip Ebu Bekir’in ağlamak yüzünden mihrabdan ayrıldığını ve cemaate namazı kıldırması için Peygamber Aleyhisselamın birisine emir buyurmasını istediklerini söylediler.
Hafsâ da, ‘Ömer’e söyleyiniz de insanlara namazı kıldırsın!’ dedi,” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Muhakkak ki, sizler de Yusuf Aleyhisselamın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir nerede?
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
Hayır! Hayır! Hayır!
İbn Ebi Kuhâfe nerede? İbn Ebi Kuhâfe nerede?
İnsanlara namazı İbn Ebi Kuhâfe kıldıracaktır!
Ebu Bekir’e söyleyiniz! İnsanlara namazı kıldırsın!
Peygamberin vekil bırakmadığına insanlar itaat eder mi hiç?!” buyurdu.
Hz. Hafsâ:
“Yâ Rasûlallah! Hasta olunca mihraba ne için Ebu Bekir’i geçirdin?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onu mihraba ben geçirmiş değilim, fakat Allah geçirmiştir!” buyurdu…
Mescidde Namaz Kılan Cemaati Son Defa Seyredişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Pazartesi günü sabah namazında Hz. Aişe’nin kapısının perdesini açıp Mesciddeki cemaate baktı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde nakışlı bir elbise vardı. Cemaat, Hz. Ebu Bekir’in arkasında saf olmuşlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzü mushaf gibi bembeyazdı.
Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın cemaate namaz kıldırmak istediğini sanarak, ökçesinin üzerinde geriledi.
Cemaat de, Peygamberimiz Aleyhisselama sevinmelerinden dolayı, az kalsın namazdan çıkacaklardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Olduğunuz yerde durunuz! Namazınızı tamamlayınız!” diye eliyle işaret buyurdu.
“Ey insanlar! Muhakkak ki, Müslümanın göreceği veya ona gösterilecek salih, sadık rüyadan başka, peygamberliğin gönüllere sevinç verecek müjdecilerinden hiçbir şey kalmamıştır. Haberiniz olsun ki; ben rükû ve secde halinde Kur’ân okumaktan nehyolundum.
Rükûda Yüce Rabbi tazim ediniz!
Secdede ise dua etmeye çalışınız!
Çünkü, secde halinde duanızını kabul olunması umulur!” buyurdu.
Perdeyi indirdi.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünü bir daha göremediler.
…
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefat ettiği günde, Hz. Aişe’nin yanında altı veya yedi dinar (altın lira) bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları fakirlere dağıtmasını Hz.Âişe’ye emretmişti.
Hz. Âişe ise, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığıyla oyalandığı için, onları daha fakirlere dağıtamamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Âişe’ye:
“Altı yedi dinarı ne yaptın? Fakirlere dağıttın mı?” diye sordu.
“Ey Ali! Vallahi, sen üç gün sonra abdü’l-asâ (=emirkulu, başkasına tâbi) olacaksın. Allah’a yemin ederim ki; ben Abdulmuttalib oğullarının yüzlerinde ölümü görüp anladığım gibi, Resûlullah Aleyhisselamın yüzünde de ölümü gördüm, anladım!
Gel de, Resûlullah Aleyhisselama gidelim. Eğer bu iş bizde ise, onu öğrenmiş oluruz!
Eğer bizden başkasında olacaksa, bizi insanlara tavsiye etmesini kendisinden isteyelim!” dedi.
Hz. Ali:
“Vallahi, ben bunu yapmam! Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam bizi bundan men edecek olursa, artık Resûlullah Aleyhisselamdan sonra hiç kimse bunu bize vermez! Vallahi, ben bunu Resûlullah Aleyhisselama hiçbir zaman sormam!” dedi.
“Ağrının, hiç kimseye Resûlullah Aleyhisselama olduğu kadar ağır olduğunu görmedim!
Ölümün Resûlullah Aleyhisselama olan şiddetinden sonra, ölümü şiddetli bulunan mü’mine imrenmekten de geri kalmadım.
Hiçbir zaman hiçbir kimse için de şiddetli ölümü sevimsiz bulmadım!”
Resûlullah Aleyhisselamın yanında kadeh içinde su bulunduruluyor, Resûlullah Aleyhisselam suyun içine elini sokup suyu yüzüne sürüyor, sonra da:
“Ey Allah’ım! Ölümün akılları gideren acı ve sıkıntılarına karşı bana yardım et!” diyerek dua ediyor,
“Yanıma yaklaşsana ey Cebrail!” buyuruyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı bir ara büsbütün şiddetlenince, zevcesi Hz. Ümmü Seleme feryad etmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sus! Kâfirden başkası feryad etmez!” buyurdu.
Yine Hz. Âişe der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı zaman, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuyup bedenine üfler ve vücudunu eliyle mesheder, sığardı.
Resûlullah Aleyhisselamın hastalığı şiddetlendiği zaman ben de ona Muavvizeteyn sûrelerini okumaya ve elinin bereketini umarak kendi eliyle kendisine meshetmeye başladım.
Cebrail’in Resûlullah Aleyhisselama hastalığında okumuş olduğu istiâze duasını da:
‘Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider! Şifa ancak Senin elindedir!
Senden başka şifa verici yoktur!
Sen öyle bir şifa ver ki, hiçbir hastalık bırakmasın!’ diyerek okudum.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Üzerimden elini kaldır! Bu okuman bana yarar vermez! Ben müddetimi bekliyorum!’ buyurdu.
Peygamber Aleyhisselam, bundan önce ne zaman hastalansa, Allahtan sıhhat ve afiyet dilerdi.
Fakat, vefatıyla neticelenen hastalığa tutulduğu zaman şifa için hiç dua etmedi ve:
‘Ey nefs! Sana ne oldu ki, her sığınılacak yere sığınıyor, herşeyden medet umuyorsun?!’ diyerek nefsini kınadı.“
Yine Hz.Âişe der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamın yanında oturuyordum.
Resûlullah Aleyhisselam Fâtıma’yı çağırttı.
Fâtıma yürüyerek geldi. Onun yürüyüşü Resûlullah Aleyhisselamın yürüyüşünü andırdı.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Merhaba. Hoşgeldin kızım!’ buyurduktan ve onu sağına veya soluna oturttuktan sonra, kendisine gizlice birşey söyledi. Fâtıma ağladı.
Sonra ona gizlice birşey daha söyledi. Bu defa Fâtıma güldü.
Ben, bu günkü gibi, gülmenin ağlamaya, sevinmenin üzülmeye bu derece yakın olduğunu görmemiştim!
Fâtıma’ya, bu ağlamasının ve gülmesinin sebebini sordum.
‘Tutulduğu hastalığı neticesinde vefat edeceğini haber verdi. Buna ağladım. Sonra, ev halkının kendisine ilk kavuşup katılanın ben olacağımı haber verince de güldüm!’ dedi.”
…
Abbas:
‘Ali içeri girmek için izin istiyor!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Girsin!’ buyurdu.
Ali, Hasan ve Hüseyin’le birlikte, Abbas:
‘Yâ Rasûlallah! Bunlar senin evlatlarındır!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ey amca! Onlar senin de evlatlarındır!’ buyurdu.
Abbas:
‘Ben onları severim!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Senin onları sevdiğin gibi, Allah da seni sevsin!’ buyurdu.”
Peygamberimiz Aleyhisselamın Son Defa Misvak Kullanışı
Hz. Aişe der ki:
“Allah’ın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi, Resûlullah Aleyhisselamın benim evimde, benim günümde ve başı benim göğsümde olduğu halde vefat etmesidir!
Bir de, hamd olsun ki, onun dünyada bulunduğu günlerin son gününde, ahiret gününün başında, benim tükürüğümle onun tükürüğünü birarada birleştirmesidir!
Resûlullah Aleyhisselamın başını göğsüme yasladığım sırada kardeşim Abdurrahman elinde bir misvakla eve girmişti.
Resûlullah Aleyhisselam ona ve elindekine baktı.
Misvakı istediğini anladım.
‘Yâ Rasûlallah! Bu misvakı senin için alıp sana vermemi arzu eder misin?’ diye sordum.
Başıyla ‘Evet!’ diye işaret buyurdu.
Ben de misvakı yumuşatıp kendisine verdim.
Resûlullah Aleyhisselamın hiçbirzaman misvakla dişlerini bu derece şiddetli, bu kadar güzel oğuşturduğunu görmemiş gibiyim.
Sonra misvakı bıraktı, misvak elinden düştü.”
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Son Tavsiyeleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın en son uyarısı:
“Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allahtan korkunuz!” buyruğu idi.
…
Rebiülevvel ayının onikinci veya onüçüncü Pazartesi günü, kaba kuşluk vakti, -güneş zevale (batıya kaymaya) doğru yaklaşıyorken- Peygamberimiz Aleyhisselam son dakikalarını yaşıyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın başı Hz. Âişe’nin göğsüne yaslı bulunuyor ve Hz. Âişe:
“Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider, kaldır!
Gerçek tabib Sensin! Gerçek şifa verici Sensin!” diyerek şifa diliyor. Peygamberimiz Aleyhisselam ise:
“Hayır! Ben Allahtan Refik-i A’lâ zümresine katılmayı; Cebrail, Mikâil ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!
Ey Allah’ım! Beni yarlığa! Beni Refik-i A’lâ zümresine kavuştur!
Ey Allah’ım! Beni yarlığa! Bana rahmetini ihsan et! Beni Refik-i A’lâ zümresine kavuştur!” diyerek duaya devam ediyordu.
Hz. Âişe derki:
“Resûlullah Aleyhisselamdan, sıhhatte iken, birçok defalar
‘Hiçbir peygamber yoktur ki, ruhu, Cennetteki durağını görmedikçe alınmaz!
Sonra, durağına gitmesi arzusuna bırakılır!’ buyurmuştu.
Kendisi, hastalanıp ruhu alınmakzamanı gelince, başı benim dizimde bulunduğu halde, üzerine bir baygınlık geldi. Ayılınca, gözü açılıp evin tavanına doğru dikildi ve:
‘Allah’ım! Refik-i A’lâ zümresine kat!’ dedi.
Ben o zaman:
‘Resûlullah bizi tercih etmiyor!’ dedim.
Anladım ki; Resûlullahın bu temennisi, vaktiyle sıhhatli zamanında bize söyleyip durduğu bir haberin kendisinde gerçekleşmesidir!
…
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşınca Hz. Fâtıma, Peygamberimiz Aleyhisselamı bağrına basıp:
“Vay babamın çektiği ıztıraba!” diyerek ağlamaya başlamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Bugünden sonra, babanın üzerinde hiç ızdırap kalmayacak.
Ey kızım!
Sakın ağlama!
Ben öldüğüm zaman İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!’ de!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, tutulduğu hastalığın baygınlığından ayıldığı zaman, Ali İmran süresinin:
“Muhammed bir resûlden başka birşey değildir. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçenizin üzerinden gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesinin üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz! Allah, şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir!” âyetini okudu.
Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamın eceline üç gün kaldığı ilk günde gelip:
“Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!” buyurdu.
İkinci gün, Cebrail Aleyhisselam tekrar inip:
“Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!” buyurdu.
Üçüncü gün (Pazartesi günü) olunca, Cebrail Aleyhisselam indi.
Cebrail Aleyhisselamın yanında ölüm meleği (Azrail) de inmişti.
Cebrail Aleyhisselam:
“Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!” buyurdu.
Bundan sonra ölüm meleği (Azrail) içeri girmek üzere izin istedi.
Cebrail Aleyhisselam:
“Ey Ahmed! Bu ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor!
Halbuki, o, senden önce hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istememiştir!
Senden sonra da hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir!
Kendisine izin ver!” dedi.
Ölüm meleği içeri girip Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde durdu ve:
“Yâ Rasûlallah! Yâ Ahmed! Yüce Allah beni sana gönderdi ve senin her emrine itaat etmemi de bana emretti!
Sen istersen ruhunu alacağım!
İstersen, ruhunu sana bırakacağım!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey ölüm meleği! Sen böyle yapacak mısın?” diye sordu.
Ölüm meleği:
“Ben bu hususta emredeceğin herşeyde sana itaatle emrolundum!” dedi.
Cebrail Aleyhisselam:
“Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır!
Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir!
Ruhumu, canımı al!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:
“Lâ ilahe illallah! Ölümün de, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:
“Ey Allah’ım! Refik-i A’lâya!” diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına, yanındaki suyun içine düştü.
Allâhümme salli alâ nebiyyinâ ve seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim!
Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onun benim için baki kalmasından umudumu kestim.
Umutsuzluğun soğukluğunu bağrımda hissettim ve artık konup göçmekten de kurtuldum, rahata erdim.
Uzun ayrılığın, özlemin zayıflattığı hüzünlü ve özlem içindeki kalbin sahibi,
Evimin kadınına özlemim arttı.
Acaba bizim kavuşmamız mümkün mü?
Gerdanlık ve kolyelilerden (kadınlardan) benim nasibim odur. Onunla yetindim.
Allah tez elden beni seninle bir araya getirsin, beni bağlarımdan çözsün.
Bana kabalık yapan kimse yüzünden mi kaba davrandın?
Onun için mi benden başkasıyla ilgilendin?
Bana sürekli destek verdin, onun için ben bütün istek ve arzuları görüyorum.
Sonunda zaman benim aleyhime değişince, sen de zamanla birlikte döndün.
Seni defnedip sonra mezarının toprağını ellerimden silkelemek üzüntü olarak yeter…
Sağlığında benim için bazı öğütler vardı, şimdi ise hayattakinden daha çok öğüt veriyorsun.
Ey iyilikte ortağım! Allah seni yakın kılsın çünkü iyilikte ne iyi ortaktın sen!
Yemin ederim, ölümün zorluklarını bana anlattın ve beni onlara karşı harekete geçirdin ama sen kendin hareketsiz kaldın.
Değerli kardeşim! Senin gibi bana yakınlık gösterecek kimim var? Sırlarımı sana anlattığım gibi anlatacak kimim var?
Başına gelen terslikler seni yaydıktan sonra toparladı. Onun yayması toparlaması işte böyle olur.
Ölümler bana senin güçlerini tekrar verseydi, onların bana yaptıklarını sana anlatırdım.
Ali! Gözyaşlarımı akıtarak sana ağladım. Fakat ağlamak sana hiçbir fayda sağlamadı.
Sağlığında benim için bazı öğütler vardı, şimdi ise hayattakinden daha çok öğüt veriyorsun.
Ey mezar sakinleri! Sizler daha dün bizim gibiydiniz.
Ah bir bilseydim ne yaptınız, kârda mı yoksa ziyanda mısınız?
Beni kınayanlar niye bana yanlış şeyler yapmamı emrettiler?
Maªn oğlunu affettiğim ve buna tahammül ettiğim için beni kınadılar.
O bir şey yapmışsa, benim suçlu oluşum ve yaptıklarımdan dolayıdır.
Her halukarda ben ondan daha kötü davranıyordum.
Benim geri adım atışımın ve sözümün güzel olduğunu beğenen kimseye şöyle de:
Bazı dostluklar kavgadan sonradır. Bazı sevgiler de nefretten sonradır.
Bunun erkekler arasında cereyan ettiğini çok gördük. Ancak benim sağım, solumu tokatlamıştır.
Zavallı bu sıkıntılardan başka sıkıntılara atıldı, ruhu bedenden ayırdı ve uzaklaştırdı.
Tuhaf bir şeyle görevlendirildim; neşelendirmem isteniyor üzüntü evinden.
İnsan için verilen rızkından başka bir şey yoktur. Allah’tan yardım dilerim, Allah’a güvenirim.
Üzüntü bütün kalbimi kapladı, kaplarsa kaplasın.
Kalplerinde bir kereliğine bana birazcık sevgisi olan kimseye babam feda olsun! Gerçi o sevgi de çalındı.
Gitmek için hazırlığını yapmamış, ölümün alıp götürdüğü ne kadar çok gafil var!
Daha nimeti bitmemiş kimse, ölüm sebebiyle nimetten ayrılır.
Hayatta olman sana ölümü unutturdu ve dünyada kalmak istedin.
Topluluklarının darmadağın olduğunu gördüğün halde dünyaya güvendin.
Yaşamaya hem de mutlaka uzun süre yaşamaya niyet ettin.
Ey ebeveynini bir süre gören kimse! Onlar bir zamanlar vardı ve ölüp gittiler.
Onlarda senin için ibret var mı, yoksa kendinin kurtulacağını mı zannediyorsun?
Ölümünden kaçmak isteyen yok olup gitti. Ölüm her şahsı ya sabah ya da akşam yakalar.
Dikkat edin! Belalar hem yaklaştırır hem uzaklaştırır. Bazen sevdiklerini yakınlaştırır, bazen de kaybettirir.
Elim benim başıma musibetler getirdi. Ben de Allah’a hamdederek kadere teslim ettim.
Ve zamanın musibetlerine dedim ki: “Eğer bir el helak olursa, Allah’a hamdolsun, bana bir el kalır.
Me’mun bana kalırsa, Reşid ve Ca’fer, onlar hâlâ duruyorlar; Muhammed de benimdir.
Her canlı öldüğünde malından payına düşen bir kefendir.
Kişi kendisini paraya esir olmaktan kurtarmazsa, bu defa sahibi olduğu para onun efendisi olur.
Benim diyebileceğim para, ancak harcadığım paradır. Arkada bıraktığım para benim değildir.
Eğer paran varsa hemen ona gerekeni yap! Yoksa onun tehlikeleri seni tüketir.
Ey insanlara öğüt veren! Sanık durumuna düştün, çünkü onlara ait kınadığın şeyleri kendin yapıyorsun.
Sanki sen çıplağa elbise giydiren fakat kendi ayıp yerleri açıkta olan gibisin.
Oysa şirkten sonra bildiğimiz en büyük günah, her nefsin kendi kötülüklerini görmemesidir.
Ve insanların kusurlarıyla meşgul olup, onları görmesi ama kendi kusurlarını görmemesidir.
Beni ayakta bakar halde bırakarak geri dönüp hızla gittiği gün bana acımadı mı?
O gün onu görebilmek için her yere göz gezdiriyordum ama göremiyordum.
Gözlerimden yağmur gibi yaş akıtıyor ve feryat ediyordum.
Vallahi zulüm kınanacak bir şeydir. Devamlı kötü davranan da zalimdir.
Din gününün (hesap gününün) Deyyân’ına (Allah’a) gideceğiz; Allah’ın huzurunda hasımlar bir araya gelecek.
Yaşlılık tepeme ve enseme bana haber getirecek ölüm habercilerini dikti.
Ölümün kılıcının karşımda parladığını gördüm.
Gençliğe gözyaşı dökerek ağladım. Ama bu ağlama ve gözyaşı hiçbir fayda sağlamadı.
Ne yazık! Saçın ağarmasının ve başın renginin değişmesinin ölüm haberini verdiği bir gençliğe üzüldüm.
Dalın yapraktan soyunduğu gibi, tazeyken gençlikten soyundum.
Keşke gençlik bir gün geri gelseydi de ona yaşlılığın ne yaptığını anlatsaydım.
İnsanlardan da huylarından da usandım ve yalnızlığa sığınır oldum…
Yemin ederim, insanlar ne kadar çok, kıymetli olanlarının sayısı ne kadar az!.
Onunla ilgili bir şarkı hatırladım ve gözyaşlarım akmaya başladı.
Aşk böyledir, onun sahibine gam ve hastalık gelir.
Umut kapısının ve bağışlayanın en hayırlısı, Arapların kendisine boyun eğdiği bir hükümdar; ona boyun eğmek gerekir, çünkü atası Nebi’nin atasıdır.
Allahım! Bana azap etme. Evet, daha önce yaptıklarımı itiraf ediyorum. ّ
Sen afferdersen affedersin.
Bunu ummakdan başka bir çarem yok, hüsnüzannım budur.
Ne kadar çok hata yaptım, sen ise bana lutuf ve ihsanda bulundun.
Bu hatalarımdaki pişmanlığı düşündükçe hırsımdan tırnaklarımı yiyor, dişlerimi sıkıyorum.
Dünya nimetlerine deli oluyorum ve bütün ömrümü temenni ile geçiriyorum.
Ondan uzaklaşmada samimi olsaydım, dünyadakilerden yüz çevirirdim.
İnsanlar beni iyi biri zannediyor. Oysa ben, sen affetmezsen, yaratıkların en kötüsüyüm.
Uzun vadeli umutlara bağlandım, hem de ne umutlara!
Israrla dünyaya yöneldim, hem de ne yönelme!
Be adam! Aileden ve maldan ayrılmaya hazırlan.
Her hâlukârda ölümden kaçış yok.
Hangi yaşam yeterli miktarda rızkın olduğu yaşamdan daha yeterli olabilir!
Zulüm yapan ondan kurtulamaz ve her zalim aslında kendine zulmeder.
Nice nimet sahipleri vardır ki, karşısına o nimeti afiyetle yemesini engelleyen bir şey çıkar.
Zaman yeterince öğüt verdi. Hatta bana daha fazla öğüt verdi.
Günler beni; aklımı, malımı, gençliğimi, sıhhatimi ve boş vaktimi kullanmada kandırdı.
Ey ölümler! Ey ayrılık ve zaman! Dünyada her bir araya gelme ayrılığa gider.
Zaman güzelliğinden sonra yeniyi eskitir. Felek iki yakının arasını ayırır.
Anılmaktan geri kalacağım, sevgim unutulacak. Benden sonra sevgilinin (başka) bir sevgilisi olacak.
Zamandan sürem dolup bittiğinde, ağlayan kadınların (bana) bir yararı olmayacak.
Kim yeterli miktarda rızka kanaat etmezse, ona yeryüzünün tamamı altın olsa yetmez.
Kim kararlılığına şüphe sokarsa, onun görüşü devamlı çelişkili olur.
Kim zamanı tanırsa ona karşı devamlı ihtiyatlı olur. Onun sıkıntılarından sakınır, takip eder.
Kim kin taşımaya devam ederse, üzüntü çekmeye devam eder. Kederler onu kendi denizinde boğar.
Susmuş cesetler sana öğüt verdi, yok olup gitmiş asırlar sana ölüm haberini verdi.
Çürümüş yüzlerden, parça parça olmuş cesetlerden bahsetti.
Sen daha ölmeden hayattayken kabirler içinde kabrini gösterdi.
Dünya ancak, çölde serap görünmesi gibi, tümüyle aldanmadır.
Görmedin mi ki dünya ancak çer çöptür. Ondakilerin tümü aldanmadır.
Aldanma yurduna dayandık, bir de baktık ki o da bizi zevkleriyle büyülemiş.
Günler (zaman) kişiyle oynamaya devam etmektedir. Bazen ona verir, bazen de ondan alır.
Sana coşkuyla bağlandım ve sonunda aşk acısından o hale geldim ki,
Benimle oturan kişi yaklaştığı zaman elbisemden aşk kokusunu hisseder.
Dünya ancak, yolculuğa çıkmak için acele eden bir kafilenin konaklama yeridir.
Ona olan aşkımın uzun sürmesinden dolayı mazurum.
Çünkü onun özrüme delalet edecek bir yüzü vardır.
Ayın dolunay olduğu gecede, o göründüğü zaman onun aya olan apaçık üstünlüğünü görürsün.
Elbiselerinin altında sanki yeşil yapraklı bir fesleğen dalı gibi salınır.
Büyülü gözler ve güzel kokusuyla ancak onun aşkıyla ölmemden başka bir şeye razı değil Allah.
Sanki sedef içinde saklı inciden yapılmış gibi temiz küçük ağzıyla tebessüm eder.
Misvak, kokusuyla o ağızı haber veriyor. Eğer misvak olmasaydı o ağızdan haberim olmazdı.
Aşkın seksek ağacı közü olduğunu gördüm.
Ancak, hararetine rağmen taşıyan kişinin bağrında tatlıdır.
Allah benimle hanımefendim arasında geçenlere şahittir.
Benden yüz çevirdi, bıkkınlık gösterdi.
Eğer kötülük ettiysem suçumu bağışlama, özrümü ve bağışımı kabul etme.
Ben ona ruhumu, özümü verdim fakat ayrılığı mükâfatım oldu.
Aşkı beni deli etti, beni bütün komşu kadınların diline düşürdü.
Bu sabah Ahmed, nasıl olduğumu bilmeden, Utbe’yi gerçekten seviyor musun, dedi.
İç çektim ve sonra dedim ki: Evet, tek tek bütün damarlarımda dolaşan bir sevgiyle.
Utbecik! Kalbimi yoklasaydın, gönlümün delik deşik yaralı olduğunu görürdün.
Yemin olsun ki çektiklerimden ve karşılaştıklarımdan dolayı tabip de usandı, yakınlarım da.
Keşke ölseydim de kurtulsaydım, çünkü ben ondan yaşadığım müddetçe daima hoşlanılmayacak muamele gördüm. … Uzun ayrılığın, özlemin zayıflattığı hüzünlü ve özlem içindeki kalbin sahibine,
Evimin kadınına özlemim büyüdü. Acaba bize kavuşma var mı?
Gerdanlık ve kolyelilerden (kadınlardan) benim nasibim odur. Onunla yetindim.
Allah perişanlığımı tez elden seninle gidersin, beni bağımdan kurtarsın. … Gözlerimin nuru! Allah aşkına ölümden önce beni ziyaret et. Bunu yapmayacaksan benim seni ziyaret etmemi iste.
Ben, bana cefa edecek ve beni kendisinden uzaklaştıracak bir kimseden daha ziyade, beni yakınlaştıracak bir sevgiden çok hoşlanırım.
Daha fazlasına gelince, senden onu istemiyorum. Beni aza tamah eder hale getirseydin, bu bana yeterdi. … Can dostlarım! Kederliyim, sizde ise keder yok. Herkes arkadaşının hüznüne bîgâne.
Kendisini sevenden sadık bir sevgiyle karşılık gören hiçbir âşık yoktur. Böyle olmasaydı kibre kapılırdı.
Belaya yakalandım. Oyun eğlence olarak başladığım bu iş, belamın başlangıcı oldu. Bela açıkça göründüğü halde, gerçekten âşık oldum.
Büyüklük taslayarak bana kibirli davranana bağlandım. Hâlbuki bütün özelliklerde ona denkim.
Aşkın seksek ağacı közü olduğunu gördüm. Ancak, her halükarda sahibine tatlıdır.
Bir takım insanlar görüyorum ki, bize ihtiyaçları olduğu zaman yüzleri güzel.
Biz onlara ihtiyaç duyduğumuz zaman ise bize karşı yüzlerinin güzelliği çirkinleşiyor.
Cimriler ellerindekilerini bize karşı sakınsalar da, biz elimizdekini vereceğiz.
Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onun benim için baki kalmasından umudumu kestim.
Umutsuzluğun soğukluğunu bağrımda hissettim ve artık konup göçmekten de kurtuldum, rahata erdim.
Tamahkâr için parlayan, yağmuru olmayan, serap gibi nice yalancı şimşekler var! Eğer bunlardan umudumu kesseydim uğursuz olmazdı.
Zira sana umut bağlamak benim katilimdir, vaatlerin ise kafamda çatışıyorlar.
Ey dünya, şimdi seni tanıdım; git (yanımdan) ey her türlü dağılmanın ve yok olmanın yurdu!
Zaman benim eğiticim oldu, sabah akşam bana misaller getirdi. Şimdi hidayete götüren yolu gördüm, uğraştığım şeyleri bıraktım.
Gençlik yaprağına ve yeşil dallarına üzülüyorum.
Gençlik gitti ve artık geri dönmesi beklenilmeyecek şekilde benden uzaklaştı.
O halde gençlik üzerine ve çocukluk günlerinin güzelliğine ağlayacağım.
Yaşlılık gençliğin halifesi olarak geldi. Her ikisi de senin için güzellik ve düzendir.
Her ikisinin de senin üzerinde kuvvetli delilleri vardır. Her ikisi de sana büyük nimetlerdir.
Yola getirici olarak yaşlılık hoş gelmiş safa getirmiş; giden gençliğe de selam olsun!
Devamlı olarak uzun vadeli umutlara sarıldın.
İnatla dünyaya yöneldin, hem de ne yönelme! Hâlâ durmadan birçok işle uğraşıyorsun.
Be adam! Aileden ve maldan ayrılmaya hazırlan. Her hâlukârda ölümden kaçış yok.
Dünyanın, umutlarıyla aldattığı kimse zavallıdır. Dünya onun gibilerle ne kadar çok oynaştı!
Dünyayı ısrarla talep eden kişi, uzun süre kötü bir hayat yaşaması ve sonra da iyi bir hayat yaşamasıyla ölümünü unuttu.
Musibetler, gömleğinin yakasından yakalamak için hâlâ onu aldatmaktadır.
Geceler ve gündüzler bir şeyin dünyada aynı halde devam etmesine müsaade etmez.
Vah mağrur cahile! Dünyada ölümü aklına getirmeyi nasıl reddetti?
Kişiyi, dünyada sunduğu iyilikleri ve güzellikleri kurtarır.
Ey yarın ölecek kişi! Felaketleri ve korkularıyla geldiğinde ölüm sıkıntısına karşı ne hazırladın?
Hayır ve takva sahibi ölüyor ve sen onu gıbta ediyorsun ama bazı amellerinde onunla yarışmıyorsun.
Önceden istediğin kimseyi bırak, Allah’tan başkasından isteme. Çünkü Allah, isteyenler için en iyi taleb kapısıdır.
Bakın! Nice umutlar vardır ki yaklaştı denildiğinde, musibetlerin onlara mani olduğunu görürsün.
Her saat feleğin musibetlerini görmedin mi? Onun içerisinde (şimşek gibi) ölümün parladığı bulutları vardır.
Ey dünyayı imar eden! Kendinden başkası için yapıyorsun. Ey dünya malı toplayan kişi! Başkası için topluyorsun.
Kişinin her fırsatta sıçradığını görüyorum. Oysa kişi için ölüm kaçınılmazdır.
Kendisinden başka mülk sahibi olmayan Allah, ne yücedir! Doymak bilmeyen kişinin ihtiyaçları ne zaman biter?
Hangi insan, nefsi artık başka bir gayeyi gözlemeyeceği, bir gayeye ulaşmıştır?
Takdirinden ve işleri güzel yapmasından dolayı hamd Allah’a mahsustur.
Güzel eylemesinden dolayı Allah’a hamdolsun; verdiğine ve vermediğine şükürler olsun.
Şükretmese de kul için hayırlısını yapar; cehaletini ortaya koyanın cehaletini örter.
Hesaba çekileceğinden habersiz olanı uyarır; sevap için çalışanı heveslendirir … İstediğinden yaşatacak miktarda rızık sana yeter. Ölecek kimse için bu miktar bile ne kadar çoktur!
Sana yetecek kadar olan seni ihtiyaç duymaz hale getirmiyorsa, yeryüzündekinin tamamı da getirmez.
Fakirlik ihtiyaç miktarını aşandadır. Kim Allah’ı tanırsa umut ve korku içinde bulunur.
Şüphesiz ki az azla çoğalır. Berraklık çer çöple bulanıklaşır.
İnsan güvendiği yerden helak olabilir ve Allah’a yemin ederim ki, sakıncalı gördüğü yerden kurtuluşu olabilir.
Kişinin felaketi dünya sevgisidir. Kişi kendisini başkalarına muhtaç görmezse azar.
Ey zavallı! Kendine ağıt yak yakabiliyorsan. Mutlaka öleceksin Nuh’unki kadar ömür verilse de.
Onları zikretmemizde, ibret ve doğru yolu gösterecek bir delil vardır.
Onların hepsi ölüm havuzlarından su içmeye geldiler. Sonra geri dönemediler.
Ey dünyadan gitmeye kararlı kişi! Bunun için en hayırlı azıktan hazırlık yap!
Ebu’l-Atâhiye (748-826)
Metin Parıldı Ebu’l-Atâhiye ve Şiiri Yayımlanmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü 2007
Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl yeniden üretir, sürdürürdü? Ölürken bile yaşamı bir yanında sürdürmekte -şu ya da bu biçimde, ama kesinlikle- sürdürmekte olduğumuzu bilmemiz gerekir. * Kokularım, seslerim, görüntülerim, anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım, en gizli tadını tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde “Uyanamadın mı daha?” dediğim zaman “Ne gereği var?” diyen ilk insansın bana. * Eren en delici, en dost bakışıyla bakıyor gözümün içine. “Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. ‘Unutmamağa çalışacağım’ diyebilmek isterdim, ama…” “Deme. Her şey, sırası gelince olur… Daha önce de söyledim sana. Senim yaşındayken bana böyle şeyler söyleyen bir dostum olmadı. Sen, hiç değilse, bunları daha önce işitmiş olacaksın.” * Başkasının bize kurduğu düzeni bir vakitler ne kadar yadırgadıysak, bir yaştan sonra, kendimize kurmuş olduğumuz düzeni de bir o kadar aykırı bulmağa başlarız galiba. İşin tuhafı o düzenin rahatlığıdır bizi tedirgin eden. * Umduğumuz, düşlediğimiz hazları, güzellikleri, hattâ, kuru kuru dinlenmeyi bulamasak, gerçekleştiremesek bile, bunları bir yıl erteleyerek, yani umudumuzu gene de yitirmeyerek kalkar gideriz buralardan. Elbette bir yıl sonrayı şu an gibi düşünerek… Sokağa çıktığımızda düşüp ölebileceğimizi, ölüp düşebileceğimizi usumuza hiç getirmediğimiz gibi. * İnsan yaşlandığını bilir elbet. Ama olağan durumunuz sürüp gittikçe değişişinizi siz farketmemişsinizdir. Ellerinize, ayaklarınıza bakmışsınızdır, değiştiklerini görmüşsünüzdür elbet, aynadaki yüzünüz gibi. Ama, süregiden daha mı baskın çıkmıştır, nedir? Birden, başkalarının bakışının önemini anlarsınız. Sizin gibi bakmayanların bakışını sezersiniz kendi bakışınızda… Dışarıdan içeriye bir şeyler sızıvermiştir. * Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine..Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye. * Küskünlüğü unutturacak tek yolun, sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kırdan geçtiğini anımsarız. Bir daha. O kırda yürüyüveririz bir an. * Acı, başkalarının ki olunca, duyulmaz elbet. Sevenleri, olsa olsa, acıyı çekeni anlamaya çalışır. Ne gereksediğini düşünürler. Acı çekinin gereksidiğini verebileceklerse ne ala, yoksa çekilmelidir aradan. Avutmalar, acıyı paylaşmalar, boş şeyler. Güçlük, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın da olanaksız görünmesinde. Sakat olan kişi başkadır. Onun karşısında ne yaparsak yapalım, nasıl bir tutuma karar verirsek verelim, yaptığımız yalan olacaktır, en azından yanlış olacaktır. Çünkü biz, onun gibi değiliz * Yarabbim, bu kadar mı yalnızız, bu kadar mı düşüyoruz? Herkes herkese yabancı. Ya da, hemen hemen öyle. * Çok eskiden, çok uzakta, pencereden bakarken, bulutsuz bir yaz gününün öğle sıcağında komşunun bahçesinde tütmeğe başlayan bir maltız ateşinin ince dumanını görür gibi (durgun, dingin bir havanın orta yerindeki ince, kara, büksül düşü ansır gibi), bir küskünlük kokusunun gelip geçtiğini duyarız içimizden.
Gösterişsiz bulduğumuz için yüz çevirdiğimiz alçakgönüllü özgürlüklerin, önemini bilemediğimiz için kullanamadığımız, kullanmasını bilemediğimiz özgürlüklerin sakat eniği bir küskünlüğün kokusudur bu: Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı. * Hiçbir sözün arkasını getiremiyor gibiyim. * Konuşmak güç. Hantal sözlerle yetinmek zorunda kalıyor insan. * Şimdiki zamanı, bilirsiniz, yaşamakla kalırız, onu düşünmeğe vakit bulamayız hiç; durmaz, geçer gider. Ondan olacak, ya geçmişi yorumlarız bir yaşam boyu, onu anlamağa, onda bir anlam bulmağa çalışırız, ya da geçmişi de, geleceği de, aralarında sanki hiçbir ayrım yokmuş gibi, aynı hızla, aynı şevkle düşleriz, kurarız,” diyor; “geçmiş üzerine konuşmak çok önemli bir işimizdir, geçmişle oynamağa kalkmak, herkesin kınadığı bir şeydir. Oysa hangi anın geçmişi, hangi başka anın geçmişine benzer içimizde? Aynı geçmiş olması beklendiği halde? * Onunla ilişkinizde, sizin bir türlü sindiremediğiniz bu eksikliği ona duyurmamağa, o eksikliğin farkında değilmişçesine davranmağa kalkışmanız gülünç oluyor. Sizin neyi başaramayacağınızı o çok iyi biliyor, sizse farkında bile değilsiniz; onun bildiğinin de kendi eksikliğinizin de… Ne kadar bilge bu kadın! * Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda. Ama bunun farkına varmak da uzun süreler geçmesini gerektirir. Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Ard arda yaşanmış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerin süreleri.. – Her tümce yaşamla birlikte biter. * Sevdiklerimizi, alıştıklarımızı görmekten vazgeçme kararı ancak uzun kararsızlıklardan doğabilir. Bir daha inandırmağa çalışıyoruz kendimizi; değişiklerin, değişmemesi gerekeni (çünkü değişmemesi gerekenler olduğuna inanmaktan vazgeçmiyoruz; sevmek, bağlanmak, ancak böyle bir temele oturtulabilir, diyoruz; temel değerlerden söz açmadan edemiyoruz) bastırmış olamayacağına. * Küskünlük, dört duvar arasında, bir taşın elle parçalanamazlığıdır. * Özgürlüğün bir simgesi diye bakageldiğimiz… Özgürlüğümüzü budayan, ayağımızı yerden kesmenin güçlüğü mü? Bundan mıdır düşüncelerimizde, uçma ile düşmenin, olduk olası, bir araya gelmesi? Yaşamımıza doldurduğumuz, yaşamımızı doldurduğumuz işler üşüşüyor usuma. Vaktimiz azaldıkça ağırlığı artan, umutsuzluğu gönlümüze çöken işler. İsteğimiz azaldığı için gücümüzün de azaldığını sandığımızdan gözümüzde büyüyen “yapılacak iş” yığını… * Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı… Ardı yok içi var diyorduk. Ancak girelebilir bir dünya bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde. “ * Dünya her kezinde baştan başlamalı. Kötülüğün, çirkinliğin, acının kolay kolay ortadan kalkamayacağını bilerek; bildiğimiz için. Sevginin, sevinin her zaman bir şeyleri kurtaracağını umduğumuz için. Yepelek bir dokunun bile bir gün gelir, bir çocuğun gönlünde yırtılamazlığıyla yer edeceğini düşleyebildiğimiz için. Her yanıp kül oluşunda (oluyor çünkü, çoğu zaman oluyor), külleri savrulup gittiğinde bile bir tozandan yeniden doğabilen bir kuşun, kona kalka… * Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin —ister içinizden gelsin, ister dışarıdan— sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi —bir kırıntısını bile bırakmamacasına— bir anda nasıl alabileceğini öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık. Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır. * Ben mesut ona derim ki saadeti ömrü boyunca günü gününe duyar. * Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı. * Ne tuhaf bir yaşam bu!… Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda, kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir. * Az konuşan, yalnızlığı asıl durumu bellemiş insanların çok konuştuklarını farkettiklerinde birden utanıp susmalarına benzettim susuşunu. * İnsanın bir zamanlar farkında olduğu bir dirim dengesi ortaklığının yerini, sömürücülüğün, ya da daha kötüsü, aldırışsızlığın da ötesinde bir bakar körlüğün almış olmasını ürkünç buluyorum. * Bir “şarkı”sında, Aktunç “Susarsan yalnız kalırım/ Kırmızı kadar.” diyor. Ozanla ressamın buluştuğu yer kırmızı… Kırmızı ne kadar da çok! Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı… Ardı yok-içi var diyorduk. Ancak girilebilir bir dünyadır bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde. * Gerçekte, aldırışsızlığı tanıma yaşına eriyor olsa gerekti. * Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini , yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşi söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Bir yaşamı sürüklemek miydi? Yalnızlığın, kopmuşluğun, yabancılığın alabildiğine özgür tozuna gömülmek miydi? * Sevdiğinin elden gittiğini duyan kişi çok kınanır mı, üzüntüsünü böyle dile getirdiği için? * Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. ‘Unutmamağa çalışacağım’ diyebilmek isterdim, ama…” “Deme. Her şey, sırası gelince olur…” * Sevinin yaşanması ile sevişme aynı kişilerde buluşur da buluşmaz da. İkisi için de kişilerin biribirini çok iyi tanıması gerek. Tanımanın gerektirdiği emek, süre, gönül gücünün ilişkiyi soldurmasına meydan vermemeli. Bu sırra ermek bir yaşam boyu sürebilir de. Yılmamasını bilmeli. * Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğiniz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş… Sinekler ışığın muştusu gibi; güneşin değdiği yere konup konup kalkıyorlar. Güneş,leşe de diriye de ayırım gözetmeden değer. Ölmek bilmez taşlar arasında bunca ürkek, bunca yepelek dirim… Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizligini öğrenmeğe başlıyor?” * Yazılacak, bitirilecek işi olduğu duygusu, ölümü uzakta tutmağa yarar diyenlere katılmıyorum; çok çok, yaşama devinimi içindeki adama, gereksizlikler dönemine girmediğini (henüz girmediğini) anlatır. Bu gereksizlikler dönemine (yaşlı insanın, kendinin de, çevresindeki gürültü patırdının da, kendisini yaşatagelmiş kuralların, alışkıların da gereksizliğini boğulurcasına duyduğu bu döneme) girmiş olmak, ölüm korkusu veren, ölümü “yaklaştıran” bir şey değildir artık. Ölüm kaygısından beter, ölümü özleten bir şeydir çoğu zaman… Yapılacak işler, henüz bir işe yarayabileceğimiz umudunu sürdürdüğümüz bir yorgunluk döneminde, bir yerimizi kemirirken…
Çoğumuz, tasarladıklarını yapamadan, bitiremeden öleceğini, tasarlamaktan gene de vazgeçilemeyeceğini öğrenmiş olmalı; başkalarına bakmış, bakarak bir şeyler öğrenmişse. Kimimizse dar vakte… Yinelemek gereksiz. * Seninle gün boyu, gece boyu bir arada, günlerce bir arada kalmak hem güzel bir şeydi, düşlediğim bir şeydi, hem ürkütücü görünüyordu. Birbirimizden sıkılmamız tehlikesi vardı; sıkılmamızın türlü tatsız sonucu olabilirdi. Sıkılmadım. Üstelik, bu arada yaşamağı bayağı becerebiliyoruz, diyeceğiz. Sen de sıkılmadın sanırım. Ama bütün öykülerini yarım bıraktın. Kim bilir, öylesi daha uygun belki. Öyküler, ancak yazı gereği biter belki de…. * Birkaç gün önce söylediğim sözleri işitiyorum şimdi sesinden. İkimiz de yangına bakmaktan bir an bile vazgeçmeden. Daha doğrusu ben sana dönüp bakmıyorum. Sesinden, senin de bana bakmadığını anlıyorum. “Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz…” Duruyorsun, ekliyorsun: “Kimin hangi anısına nereden girip katılacağımızı da…” Bu tümce senin. “Evet,” diyorum. Yüzümüze vuran sıcaktan, ışıktan olsa gerek. usul usul dökülen bir ter duyuyorum göğsüme, sırtıma doğru. Şimdi bakıyorum sana, sen de yüzünü suya tutmuş gibisin. “İnelim artık,” diyorum, “bu akşam bu saatte biz burada değiliz artık…” Saatler bir daha giriyor yaşamımıza. Son kez bakıyoruz. * Her yer, eksiksiz her yer, alevler içinde. Batı kıyısından doğu kıyısına dek her şey yanıyor. Ağaçlar, çalılar, evler, hayvanlar. İnsanlar kaçmış hep. Çatırdılardan, taşların çatlamasından, ağaçların devrilmesinden başka herhangi bir ses işitemiyoruz. İkimizden başka kimse kalmamış gibi bu dünyanın sonuna. Dipte, sahnede tutuşmuş birkaç çalı var. Onlar önemsiz. Sahne duvarının ardındaki bitki örtüsü de alevler içinde, duvardan fırlamış bir iki incir de. Yangın burada bize ulaşamaz, burası yıkılamaz. Ateşin ortasında bir ada. Gülümsüyorsun, gülümsüyorum. Bu kıyamet dışımızda koptu, tek seyircisi biziz. Sanki hep burada kalacağız artık. Bu cehennem sıcağında. Gün doğduğunda tüten yerler var hala ama ateş sönmüş. Ara ara duvarlardan biri gümbürtüyle yıkılıyor. Kemerse, yerinde duruyor. Bir yıkımı daha atlatmış demektir. Şimdi çıkıp gideceğiz. Geride bıraktığımız, bize yılar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı. Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik. Bir güzellik daha, demek gerekir. Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?
Bilge Karasu Narla İncire Gazel
Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz. * Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri. * Yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez daralırmış, dahası; cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı… Varsın olsun olacaksa o da. Yaşamayı öğrenmek gerek. Bu hesaplar yararsız. * Ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını… * Ama, onun olmadığı bir yere gitmektense ömrüm boyunca yerimden kımıldamak istemediğimi biliyor. * Okur kitap arar ama kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi? * Belki de en mutlu masal, birbirlerine saygı duymuş, birbirlerini sevmekle gerçek eşitlik tansığına ulaşmış -ya da ulaşmaya çalışmış- sevgililerin masalı; bir araya gelmeleri için, ölmeleri, gömülmeleri gerekmiş olsa da. * Kişinin hastalıklarla uğraşması, dışarıdan sızmış bir düşmana kafa tutmasıdır. Yüreğin bozulması ise, kişiyi kendiyle karşı karşıya getiriyor olsa gerek. * Tuhaf değil mi, kurtarmak istediği şeyi kurtarmak için ne gerekiyorsa yaptığını sanan kişinin, ömrünün sonunda o şeyi boğmakta en büyük payı kendi eliyle getirmiş olduğunu anlaması? * Kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek… Farkında bunun. * Karşılık vermenizi hem bekliyor hem beklemiyorum. Açıkça soruyorum: Siz de gizlice lale yetiştirenlerden misiniz? Çekinmeden söyleyebilirsiniz bunu bana. Lale yetiştirenlerin varolduğunu işitmek başka, bu tutkuyu içinde taşıyan gerçek bir kişiyle karşılaşmak gene başka. Ne olur yalnızlığımda beni yalnız bırakmayın. * Sartre‘ye göre ‘cehennem başkaları‘dır. Eliot ise cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir, diyor. Biz bu cehennemden, ancak kendi istememiz, kendi yolumuzu seçmek yetisi ile açacağımız ya da devireceğimiz kapılardan geçerek çıkabiliriz, demiş. * Geriye dönüp de hangi olay, hangi konuşma var belleğimde diye yokladığımda bir şey gelmiyor usuma. Belleksizin biriyim açıkçası. * Dehşet verici şeyse, şu: Sen geliyorsun, belli bir yer söylüyorsun; gider miyim diye kendimi yokluyorum, bakıyorum ki gücüm yok.