Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi artık dokunmasalar da ağlıyorum Çıt yok bellekte gün gelir anılar da değiştirir sözcükleri Pencereden göründüğü kadarmış hayat Bir başka kalpteki yerin kadardı hayat. oyundan çıkarılmış bir çocuk İyi demlenmemiş bir …
“İyilik nefsin yatıştığı şeydir. Kötülük ise -insanlar sana fetva verseler bile- nefsi tırmalayan, sinede gel-gitler / tereddütler meydana getiren şeydir.”
Kırgınların büyük bir çoğunluğu istemeyi ve ummayı bırakmıştır. Çünkü dünyanın işleyişini azıcık da olsa anlamıştır. Zaten bu işleyişi anlayanın yaptığı ilk şey, hızlıca geri çekilmek oluyor.
Bir şeyin sonunu gördüğü için başlangıçlara daha temkinli yaklaşır. Faniliği bildiği için abartılı neşelere, büyük vaatlere, kendinden emin cümlelere kolayca inanmaz. Bu inançsızlık kuru bir kuşkuculuk değildir, hakikate karşı duyulan saygıdır. İnsan artık gerçek olmayan hiçbir şeyin kalbinde fazla yer kaplamasına izin vermek istemez.
Pekâlâ biliyorum onun beni sevmediğini. Nasıl sevebilir ki beni? Gene de en derinimde bir şey, benliğimin bir parçası, korkudan titreyerek, belki de her şeye rağmen onun beni sevdiğini düşünmekten kendini alamıyor.
“.. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”
(Nûr Suresi 15.Ayet)
KALBİNE DANIŞ
Hz. Vabisa anlatıyor:
Hz. Peygamber (a.s.m)’e iyilik ve kötülük hakkında her şeyi sormak için yanına vardım. İki veya üç defa “Yanıma gel, yaklaş.” diye buyurdu. Meclisteki insanların üzerinden adımlarımı atıp giderken, onlar, yerimde durmamı istiyorlardı. Fakat ben “Bırakın beni, bütün insanlardan bana daha sevgili olan Resulullah’a yakın olmak istiyorum.”dedim. Resulullah (a.s.m) da “Bırakın onu, ey Vabisa! Yaklaş.” diye buyurdu. Yanına yaklaşıp önünde oturdum. Bana “Senin niçin geldiğini ben mi söyleyeyim; yoksa sen mi soracaksın?” deyince, “Siz söyleyin.” dedim. “Sen iyilik ve kötülük hakkında soru sormak için geldin.” buyurdu. “Evet!..” dedim. Bunun üzerine üç parmağını göğsüme dokundurarak “Ey Vabisa! Kalbine danış, nefsine danış.”buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Sonra da şöyle devam etti, “İyilik nefsin yatıştığı şeydir. Kötülük ise -insanlar sana fetva verseler bile- nefsi tırmalayan, sinede gel-gitler / tereddütler meydana getiren şeydir.”
Nevvâs b. Sem”ân anlatıyor: “Resûlullah (sav) ile birlikte Medine”de bir sene kaldım… Ona iyiliğin ve kötülüğün ne anlama geldiğini sordum. Resûlullah (sav) şöyle cevap verdi: “İyilik güzel ahlâktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.” ”
(M6517 Müslim, Birr, 15)
***
Ebû Sa’lebe (r.a.) rivayet ediyor. Resulullah (sav) buyurdular ki: “İyilik, yapıldığında ruhun rahata erdiği, kalbin huzur bulduğu şeydir. Günah ise, âlimler fetva verseler bile ruhun hoşlanmadığı, kalbin ısınamadığı şeydir.”
(Camiussağir – 3198)
“.. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”
Seanslarda çok sık gördüğüm bir insan profili var: Kırgınlar.
Kırgınlar, çevrelerine göre biraz daha sessiz, sakin, içe dönük ve kendi hallerinde olurlar. Bu kendi hallerinde olma kısmı önemli. Birilerinin ne giydiğine, nereye gittiğine, hangi pozisyona yükseldiğine, neye sahip olduğuna çok bakmazlar, bunun dedikodusunu yapmaz ve kıskanmazlar. Hak eden herkesin, gönlündekinekavuşmasını dilerler.
Dünyaya dair büyük hırsları yoktur. Para kazanmak, birikim yapmak, fırsat kovalamak, ince hesaplar yapmak onlar için dünyanın en önemli meselesi değildir. Maddi konularda modern dünyanın “başarı” olarak adlandırdığı şeylere ulaşamazlar çünkü bunu pek düşünmezler, dert etmezler. Genellikle cömert olurlar ve kazançlarının tuhaf bir bereketi vardır. Çok sevdikleri eşyalarını kolaylıkla paylaşırlar, hediyeleşmeyi severler. Birilerini mutlu görmek, mutlu etmek onlar için dünyanın sayılı nimetlerindendir.
Kırgınlar sanıldığı gibi asık suratlı olmazlar. Onları ya birilerine tebessüm ederken ya da dalgın dalgın bir noktayı izlerken görebilirsiniz. Kırgın, tebessümün sadaka olduğunu bilir. Dünyaya gelmenin şaşkınlığını, uğradığı kötülüklerin şiddetini, kırılan kalbinin sızısını da hiç unutmaz, bu şaşkınlığını ve keşkelerle dolu dalgınlığını saklayamaz.
Kalp kırıklığı, kötülüğe maruz kalmak, dünyanın karanlığına uğramak bazı kalpleri, ruhları daha da köreltir. Zulme uğrayan bazen zalimleşir, hakkını aramak, öç almak için çirkinleşir. Ama kırgınlarda bunların hiçbirini göremezsiniz. Kırgın, başına gelenin bir başkasına uğramasını istemez çünkü bunun insanı nasıl etkilediğini, insanın başına ne tür belalar açtığını bilir. Çevrenizdeki kırgınlara bakın mesela, büyük bir çoğunluğunun insan ilişkilerinin iyi olduğunu, karşısındaki insana her daim büyük bir muhabbet beslediğini, onun kalbini koruduğunu, muhatabına karşı hep sevgi ve saygı dolu olduğunu göreceksiniz. Çünkü kırılan, kırmak istemez.
Bir kırgınla kolay kolay kavga edemezsiniz. Trafikte, yolda ya da hayatın herhangi bir alanında bir insana zarar verdiklerine pek şahit olamazsınız. Belki sinirlenip ağız dolusu sövdükleri olur ama sinirleri geçince bundan da pişman olurlar. Büyük hırslara sahip olmadıkları için, bu fani dünyanın boş mücadelesinden kendilerini beri tutarlar. Öfkeyle öne atlayan, bir gün kesinlikle kaybedilecek şeylere tutkuyla sarılan, bencil, saygısız, terbiyesiz insanlara genellikle yol verirler, tartışmazlar, dikkate almazlar. Sadece tebessüm ederler.
Kırgınların büyük bir çoğunluğu istemeyi ve ummayı bırakmıştır. Çünkü dünyanın işleyişini azıcık da olsa anlamıştır. Zaten bu işleyişi anlayanın yaptığı ilk şey, hızlıca geri çekilmek oluyor. Gençken birçoğumuzun dünyaya dair büyük beklentileri vardı değil mi? Ama yaşadıkça ve fark ettikçe o beklentiler kayboldu. Dünyada, henüz tam olarak idrak ve kabul edemediğimiz bir gizem var. İyilere sunulan ve sunulmayan şeylerle alakalı. Bu gizeme bir zaman itiraz ediyoruz ve büyük bir kırılmadan sonra bu itiraz, sessiz bir kabule dönüşüyor. O andan sonra artık istemeyi ve ummayı terk ediyorsun. Dua ederken bile bir noktadan sonra dilediğin tek şey sevdiklerinin ve kendinin sağlığı oluyor. “Ama olur mu öyle şey, o sonsuz hazinelerden ve güzelliklerden istemekle mükellefiz hepimiz” diyenler elbette şimdilik haklısınız, bir gün gerçekten kırıldığınızda yeniden konuşuruz.
Kırgın, bu dünyadan geçmeye çalışan kişidir. Pişmanlıklarıyla, tövbeleriyle kalp kırmadan, gönül incitmeden temiz bir şekilde gerçek aleme dönmeye çabalayan kişidir. Dünyanın sahiden de çok da bir numarasının olmadığını fark eder ve dünyayı terk etmekten yani ölümden pek de korkmaz. Ama sevdiklerinin ölümünden derin bir endişe duyar çünkü bu dünyada sığınacağı,gideceği başka bir yeri ve kimsesi kalmamıştır. Allah sevdiklerimize sağlıklı ve uzun ömürler versin.
Kırgınlar kin gütmezler, kolay kolay hasımlık etmez, düşman biriktirmezler.İnsanın hata payını hiç unutmazlar. Kendilerine kötülük yapanlara zarar vermez ama o kişiyle arasına bitimsiz bir mesafe koyarlar. Bazı fenalıkları affetmek mümkün değildir çünkü.
Kırgınlar sanılanın aksine bu dünyadan kopmuş insanlar değillerdir. Bilakis kırgınların bu karanlık dünyada, kendilerine ait huzurlu, aydınlık ve sade bir iç dünyaları vardır. Kimseye dokunmadan, kimseyi rahatsız etmeden, çok da ayrıksı görünmeden kendi iç dünyalarında yaşamayı öğrenmişlerdir. O iç dünya, dışarıdaki kötülükten, karanlıktan ve gürültüden kaçıp sığınılacak son alemdir. O alemde dedikodular, hırslar, yalanlar bulunmaz. Sadece kırgının içeriye davet ettiği bazı telaşlar, umutlar, zamansız çıkıp gelen mutluluklar bulunur. Hepsi bu.
Tanıdığım tüm kırgınlar hayatlarının her alanında zevk sahibi insanlardır. Mesela sadece ruhlarına değil görüntülerine de özen gösterirler. Temiz kıyafetler, şık elbiseler, her daim parıldayan ayakkabılar, özenle taranmış saçlar, kaliteli atkılar. Bahsettiğim şeyler kesinlikle doğrudan maddi imkânlarla alakalı değil. İnsan, sahip olduğu sınırlı kıyafetle de bir zevki ve tarzı olduğunu gösterebilir. Hoş, burada kırgının amacı zaten göstermek ve görünmek değildir sadece kendisine ve yaratılmış olmanın felsefesine saygı duyduğu, estetiğin dünyanın özü olduğunu bildiği için iyi giyinmeye, temiz kokmaya, dünyaya varlığıyla bir hoşluk katmaya çalışır. Bu hoşluğu sadece görüntülerinde değil uğraştıkları işlerde ve ilgi alanlarında da görürüz.
Yazmanın en temel sebebi kırılmaktır. Yazarlara şöyle bir bakın, büyük bir çoğunluğu kırılmış insanlardır. Dünyadan umduğunu bulamayan, kötülüğe uğrayan, örselenen, yalnız kalan insanın sığındığı ilk yer, yazının kalesidir. Yazı macerasını profesyonel olarak sürdürmenize de gerek yok, kırıldığınızda aklına gelen ilk şeylerden birisi de yazmaktır. Günlük tutan, şiir yazan, öykü yazan arkadaşlarınızı hatırlayın, onların bu dünyadaki kırgın hallerini ve güzelliklerini. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Sadece yazmak değil, okumak da dünyadaki kırgınların sığınağıdır. Kirli düzene ayak uyduramayan, büyük hayal kırıklıkları yaşayan insanlar, genellikle kitaplara kaçarlar. Kitapların kurduğu o büyülü edebiyat evreninde kendisi gibi kırgınlara sarılıp yalnız olmadıklarını hissetmeye çalışırlar.
Kırgınlar sessizdir. Dünyanın bazen de susarak tecrübe edileceğini, anlaşılacağını bilirler. Her şeyi konuşmaz, her şeyi anlatmazlar. Bazı hisleri insanların gözlerinden kolaylıkla okuyabilirler ve bunu diğerlerinden de beklerler. Kırgınlar, sıklıkla susmanın kalesine sığınırlar.
Toplumun incittiği insanlar sessizce kendi dünyalarına geri çekilir ve yalnızlaşırlar. Bu yalnızlığın temel amacı insanlardan soyutlanmak değil, daha az yara almaya çalışmaktır. Çevresi tarafından anlaşılmayan, sürekli eleştirilen, filizlenmek için kendi gönlüne uygun bir toprak bulamayan ruhların bir zaman sonra bulunduğu ortamdan uzaklaşması ve orada yalnızlaşması son derece doğaldır. Orada kalmaya devam etmek, yanlışların bir türlü düzeltilmediği sofralarda oturmak için ısrarcı olmak, hatır için zorbalıkları, kötülükleri görmezden gelmek ve sadece yalnız kalmayayım diye tüm bu olanlara göz yummak insanın kendisine verebileceği en büyük zarardır. Ruhunu, benliğini, kendini ezdirmektense, yalnızlığın o soylu kalesine çekilmeyi bilmeli insan. İşte kırgınlar, o soylu yalnızlık kalesine çekilmiş yorgun ve asil ruhlardır.
Kırıldık sevgili okur. Yazgımıza, yaşadıklarımıza, maruz kaldıklarımıza, ailemize, çevremize ama sanırım en çok da kendimize. Şöyle demiştim bir keresinde: “Kendimden beklemezdim bunu.” Sahiden de beklemezdim bunu.
En çok kendimize kırılıyoruz günün sonunda. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımız için en çok kendimize kırılıp en çok kendimizeüzülüyoruz. Ve yaşayıp gidiyoruz. Yaşamak denilen macera eğer buysa.
Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi, hafriyatla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum, bu hayatın kendisi bana olabilecek hayatların en mânalısı geldi.
Şule Gürbüz
Kendini, herkesten ve her şeyden nasıl soyutladığını görüyorum. Tüm dost meclislerinden, arkadaş buluşmalarından, hafta sonu gezmelerinden kaçmak istediğinin farkındayım.
Birçok ortamda nezaketen bulunuyorsun ya da iş icabı. Zihninde o anlarda dolanan tek şey, bir an önce eve gitme isteği oluyor. O ortamlarda konuşulan şeylerin artık dikkatini çekmediğini fark ettin. Sahi, bu ne zaman başlamıştı? O boş, gereksiz, dedikodudan öteye gitmeyen cümlelerden ne zaman sıkılmıştın ilk? Sanırım yaşadığın o ilk sahici sarsıntıdan sonra.
İnsan, başına gelen o sahici yıkımlardan sonra, dünyada neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlıyor ve yaşamını buna göre kurguluyor. Kendisine yük olan, zamanını ve hayatını bereketlendirmeyen beyhude insanlardan ve eylemlerden uzaklaşmaya başlayıp kendi hakikatinin peşinden gitmeye başlıyor. Bu hakikat genellikle modadan ve gürültüden uzak, kalabalıkların ilgisini çekmeyen, alkışlanmayan, aksine taşlanan şeylerle ilgili oluyor.
Ölümler, ayrılıklar, kayıplar, doğal afetler bizleri başka birine dönüştürüyor. O felaketlerden öncesi ve sonrası insan için bütünüyle farklı iki dünya oluyor. Hiç ölmeyecek, üzülmeyecek, kırılmayacak ve dağılmayacak gibi yaşayan insan, o felaketler sonrasında dünyanın geçiciliğini, insanın zayıflığını, çaresizliğini ve kırılganlığını fark edip bir süreliğine susuyor, içine kapanıyor. Bu susuş ve kendine dönüş insanın dünyada ruhsal olarak ilerlemesi, aşama katetmesi için önemli bir uğrak noktası. Kim olduğumuzu ve olacağımızı tam da o noktada belirliyoruz. Âlemde bir kum tanesi kadar bile yer kaplayamayan insan, bu geçiciliğini ve hiçliğini fark edip kendine ve dünyaya karşı konumunu, tavrını belirleyip buna göre davranmaya başladığında hayat artık onun için başka bir şeye dönüşüyor.
Ruh, bazı şeyleri artık taşıyamadığında kendi iklimini arar. Bu arayış dışarıdan bakıldığında soğukluk, isteksizlik, hatta nankörlük gibi görülebilir. Oysa insan bazen yalnızca içindeki son sıcaklığı korumaya çalışıyordur.
Çünkü dünya, insanın inceliklerini çoğu zaman hoyratça tüketir. Bir zamanlar içtenlikle verilen cevaplar, zamanla bir savunma biçimine dönüşür. İnsan ne hissettiğini anlatmak isterken yanlış anlaşılır, sustuğunda ise uzaklaşmakla suçlanır. Böylece kelimeler de yavaş yavaş güvenilmez hâle gelir. Anlatmanın insanı hafiflettiği zamanlar vardır elbette. Bazı zamanlarda bazı yaralar anlatıldıkça kapanmaz, daha çok görünür olur. Ve insan bir noktadan sonra görülmekten bile yorulur. Çünkü görülmek her zaman anlaşılmak değildir.
Belki de bu yüzden insan kendi içine yalnızca saklanmak için değil, anlaşılmanın imkânsızlığından kaçmak için de çekilir. Dışarıdaki hayat, sürekli bir açıklama talep eder. “Neden gelmedin, neden sustun, neden değiştin, neden eskisi gibi değilsin?” Oysa insanın en mahrem değişimleri çoğu zaman gerekçelendirilemez. İçte olup biten şey, dışarıdaki cümlelerin diline çevrildiğinde küçülür. Bazı dönüşümler vardır, onları izah etmek, onlara ihanet etmek gibidir.
İçine kapanan insan, çoğu zaman dünyaya küsmüş değildir. O, dünyanın kendisinden beklediği rolü artık sürdüremediğini fark etmiştir. Hayat, ona bir sahne gibi değil, bir imtihan gibi görünmeye başlamıştır. Eskiden kendiliğinden yapılan jestler, gülüşler, kabuller ve uyumlar artık ağır birer kostüme dönüşmüştür. İnsan o kostümleri çıkardığında çıplak kalmaz, aksine ilk defa kendi tenine temas eder. Ne var ki bu temas kolay değildir. Kendine yaklaşmak da bazen ürkütücüdür. Çünkü insan kendi içinde yalnızca huzuru değil, ertelenmiş acıları, yarım kalmış yasları, adını koyamadığı kırgınlıkları da bulur.
İşte bu yüzden iç dünya, sanıldığı gibi yalnızca bir sığınak değildir. Orası aynı zamanda bir yüzleşme mekânıdır. İnsan orada başkalarından kaçarken kendisine yakalanır. Unuttuğunu sandığı bir ses, çoktan geçtiğini düşündüğü bir anı, artık etkisini yitirdiğine inandığı bir cümle, sessizliğin içinde yeniden belirir. Kalabalık insanı dağıtır, sessizlik ise toplar ama toplarken de ne varsa ortaya çıkarır. Bu yüzden içe dönüş, romantik bir inziva hâli değil, çoğu zaman ağır bir hesaplaşmadır. İnsan kendi karanlığına gözleri alışana kadar orada rahat edemez.
Ama yine de insanı olgunlaştıran şey biraz da bu karanlıkta kalabilme cesaretidir. Modern hayat, insana sürekli dışarı çıkmayı, görünmeyi, konuşmayı, çoğalmayı, temas etmeyi, üretmeyi, yetişmeyi öğütler. Sanki insan ancak dolaşımda kaldıkça var olurmuş gibi. Oysa ruhun bazı hakikatleri dolaşımda değil, çekilmede belirir. İnsan bazı cevapları konuşurken değil, sustuğunda duyar. Bazı yönlerini başkalarının bakışında değil, kendi yalnızlığının aynasında tanır. Ve bazen var olmak, görünür olmaktan değil, görünürlüğün zorbalığından kendini korumaktan geçer.
Kendi dünyasını kuran insan, aslında bir anlamda ikinci bir doğumun eşiğindedir. İlk doğumunda ona bir isim, bir aile, bir dil, bir çevre, bir hikâye verilmiştir. Fakat yaşadığı büyük sarsıntılardan sonra insan, kendisine verilen bu hikâyenin tamamının kendisine ait olmadığını fark eder. Başkalarının beklentileriyle örülmüş bir hayatın içinde nefes almakta zorlandığını hisseder. O andan itibaren insanın asıl meselesi, kendisine verilmiş hayatla kendi seçtiği hayat arasındaki mesafeyi görmektir. Bu mesafeyi gören kişi, artık eskisi gibi yaşayamaz. Çünkü bir kere uyanan bilinç, eski uykusuna masumca dönemez.
Burada insanın yalnızlığı derinleşir. Fakat bu yalnızlık yalnız kalmış olmanın sıradan yalnızlığı değildir. Bu, artık aynı kelimelerle konuşamamanın yalnızlığıdır. Aynı sevinçlere sevinememenin, aynı hırslara kapılamamanın, aynı küçük hesapların içine yerleşememenin yalnızlığıdır. İnsan çevresindekileri sevmeye devam edebilir ama onların yaşama biçimine geri dönemeyebilir. Bu da tuhaf bir ara hâl yaratır. Ne tamamen dışarıdasındır ne bütünüyle içeride. Ne dünyadan vazgeçebilirsin ne de onun eski davetlerine inanabilirsin. Bir eşikte yaşarsın. Ve eşikler, insan ruhunun en çetin mekânlarıdır.
Fakat eşikte olmak yalnızca huzursuzluk değildir; aynı zamanda imkândır. Çünkü eşikte duran insan, hem geride bıraktığını hem de henüz varamadığını görür. Onun bakışı bu yüzden daha hüzünlü ama daha keskindir. Bir şeyin sonunu gördüğü için başlangıçlara daha temkinli yaklaşır. Faniliği bildiği için abartılı neşelere, büyük vaatlere, kendinden emin cümlelere kolayca inanmaz. Bu inançsızlık kuru bir kuşkuculuk değildir, hakikate karşı duyulan saygıdır. İnsan artık gerçek olmayan hiçbir şeyin kalbinde fazla yer kaplamasına izin vermek istemez.
Belki de bütün mesele burada düğümlenir: İnsan, dünyadan değil, sahiciliğini kaybetmiş ilişkilerden, anlamını yitirmiş meşguliyetlerden, ruhunu incelten temaslardan uzaklaşır. Kendi içine çekilmesi, aslında hâlâ bir şeyi korumak istediğini gösterir. Tamamen vazgeçmiş olan insan korunmaz, kendini bırakır. Oysa içine dönen insan, içinde hâlâ kirlenmesini istemediği bir yer bulunduğunu bilir. Bir çocukluk bakiyesi, bir merhamet izi, bir inanma kabiliyeti, bir güzelliğe iman etme hâli. Bütün bunlar dünyanın hoyratlığı içinde kolayca ezilebilir. İnsan bazen bu yüzden kapısını kapatır.Kapıyı kapatmak, içeride bir şeyleri hayatta tutmak içindir.
Bunu bilmeyenler, yalnızlığı yalnızca eksiklik sanır. Oysa bazı yalnızlıklar eksiltmez, damıtır. İnsanın içinde fazlalık olan ne varsa yavaş yavaş çöker, geriye daha az ama daha yoğun bir öz kalır. Herkesin sesi çekildiğinde, insan kendi içindeki en eski sesi duymaya başlar. Bu ses bazen dua gibidir, bazen pişmanlık, bazen çocukluğun uzak bir yankısı, bazen henüz yazılmamış bir cümle. İnsan o sesi duyduğunda anlar ki, uzun zamandır başkalarıyla konuşurken kendisiyle konuşmayı unutmuştur.
Yine de insan kendi içine çekilirken dikkatli olmalı. Çünkü iç dünya hem şifa hem de tuzak olabilir. Kişi orada kendini bulabileceği gibi, kendi yankısına da hapsolabilir. Yalnızlık, insanı derinleştirdiği ölçüde keskinleştirebilir de. Bu yüzden içe dönüşün nihai anlamı, dünyayı bütünüyle reddetmek değil, dünyaya hangi mesafeden bakacağını öğrenmektir. Ne her çağrıya cevap vermek ne de bütün çağrıları düşman bilmek. Ne herkese açılmak ne de kimseye görünmemek. Olgunluk biraz da bu mesafeyi ayarlayabilme sanatıdır.
Biliriz ki insan, yalnızca kendisiyle kalarak tamamlanmaz ama kendisiyle kalmayı öğrenmeden de başkalarıyla sahici bir bağ kuramaz. Kendi iç odasından geçmemiş bir yakınlık, çoğu zaman bağımlılık, alışkanlık ya da oyalanma olarak kalır. İnsan ancak kendi sessizliğine dayanabildiğinde, başkasının varlığına muhtaç olmadan onu sevebilir. Ve ancak kendini duyduğunda, başkasının sesini gerçekten işitebilir.
Bu yüzden şimdi yaşadığın şey bir son değil. Belki eski hayatının sonu, ama bütünüyle hayatın değil. Eski neşenin, eski tahammüllerinin, eski kalabalıklarının, eski kabullerinin sonu olabilir. Fakat bu sonun içinde daha sahici bir başlangıcın tortusu da var. İnsan bazen önce dünyadan çekilir, sonra dünyaya daha doğru bir yerden döner. Artık kendini ispat etmek için değil, kendini kaybetmemek için yaşar. Artık herkes tarafından anlaşılmak için değil, kendine ihanet etmemek için konuşur. Artık hayatına çok insan almak için değil, hayatına aldığı birkaç insanla hakiki bir bağ kurabilmek için var olur.
Belki bundan sonra daha az yerde bulunacaksın. Daha az insanla görüşecek, daha az şeye heyecanlanacak, daha az cümle kuracaksın. Ama belki de ilk kez, kurduğun cümlelerin içinde gerçekten sen olacaksın. İlk kez, sustuğunda eksilmiş değil korunmuş hissedeceksin. İlk kez, gitmediğin yerler için suçluluk değil, kendi ruhuna sadakat duyacaksın. İnsan bazen hayatı genişleterek değil, daraltarak derinleştirir. Çünkü derinlik çoğu zaman kalabalıkla değil, seçilmiş bir azlıkla gelir.
Ve şunu bilmek gerekir: Kendi dünyasını kuran insan, dünyaya düşman değildir. O sadece artık rastgele bir dünyanın içinde rastgele yaşamak istemiyordur. Gördüğü acı, onu duyarsızlaştırmamış, aksine bazı şeylere karşı daha hassas, bazı şeylere karşı daha mesafeli kılmıştır. Bu mesafe bir soğukluk değil, bir haysiyet biçimidir. İnsan, ruhunu her temasın geçip gideceği bir geçit yerine koymadığında, kendisine saygı duymaya başlar.
Belki de içe dönüşün en kıymetli tarafı budur: İnsan kendi varlığını yeniden ciddiye alır. Onu her gürültüye, her beklentiye, her çağrıya, her ilişkiye teslim etmez. Kalbinin de bir eşiği olduğunu, ruhunun da bir mahremiyeti bulunduğunu, insanın da tıpkı bir ev gibi kapısının, penceresinin, odalarının ve kilitlerinin olması gerektiğini anlar. Herkes içeri girmemelidir. Her söz içeri alınmamalıdır. Her bakışa, her yoruma, her davete açık yaşamak, insanı sonunda kendi evinde misafir eder.
Oysa insan kendi evinin sahibi olmalıdır. Kendi iç evinin. Orada neyin kalacağına, neyin çıkacağına, kimin oturacağına, hangi sesin yankılanacağına kendi karar vermelidir. Belki ruhsal olgunluk dediğimiz şey de budur: Dünyadan bütünüyle kopmadan, dünyanın istilasına da açık olmadan yaşayabilmek. Kendi içine kapanmadan, ama kendini de her gelene açmadan. Bir kapı aralığı kadar dünyada, bir oda sessizliği kadar kendinde kalabilmek.
Şimdi senin içe çekilişinde bir tükenişten çok, böyle bir yeniden yerleşme hâli görüyorum. Sanki ruhun uzun zamandır kiracı gibi yaşadığı yerlerden çıkıp kendi evine dönmek istiyor. Biraz dağınık, biraz sessiz, biraz yorgun ama kendine ait bir eve. Bu dönüşün aceleye ihtiyacı yok. Terapilerde sıkça gördüğüm şey şu: Bazı insanlar hemen iyileşmek ister, bazıları hemen eski neşesine kavuşmak, hemen sosyalleşmek, hemen unutmak, hemen normale dönmek ister. Oysa insan ruhu emirle toparlanmaz. Bazı yaralar zamanla değil, zamanın içinde kurulmuş yeni bir anlamla kapanır.
O anlam bulunana kadar insan biraz susar. Biraz bakar. Biraz bekler. Ve belki de ilk defa, hayatı kendisine dayatıldığı biçimiyle değil, kendi hakikatinin terazisinde tartar. Neyin kalacağına, neyin gideceğine, kime açılacağına, kimden uzak duracağına, hangi sesin kalbinde yer bulacağına karar verir.
Bu kararlar dışarıdan yalnızlık gibi görünür. Ama bazen yalnızlık, insanın kendine verdiği en asil cevaptır. Çünkü herkesin içinde kaybolmaktansa, kendi içinde bir süre beklemek daha onurludur. Gürültünün alkışladığı bir hayatı yaşamaktansa, sessizliğin içinde kendi hakikatini aramak daha sahicidir.
Ve işte senin hikâyen de burada başlıyor: Kalabalıkların bittiği, açıklamaların tükendiği, eski alışkanlıkların anlamını yitirdiği o yerde. Kimsenin fazla uğramadığı ama insanın kendisiyle ilk kez gerçekten karşılaştığı o iç şehirde. Orası karanlık olabilir, tenha olabilir, zaman zaman korkutucu olabilir. Ama unutma: İnsanın en sahici ışığı çoğu zaman dışarıdaki parlaklıktan değil, uzun süre baktığı kendi karanlığından doğar.
Dedim: “Haydi gül, neşelen biraz! Onda tutuklu kalırsan şimdi Bütün bir ömür hüzne gark olacaksın * Bırak, zaman ne dilerse onu yapsın Kaderin hükmüne karşı gönlün rahat olsun * Görüyorum ki aramızdaki bağı koparmaktır niyeti Ondandır veda bakışlarını kınından çekti, ah nasıl da keskindi * Ayrılık acısı bülbüle şakımayı öğretince acıların tuzağına takılmış kalmış Geceleyin gökyüzünde yolunu kaybetmiş Yeryüzü de ona bir hayli dar gelmiş Ağacının ıssız dallarında silkindikçe Aşka gelip ağlamaktan güler Bürünüp abasına yüzü kapalı İhtiyârâne yola koyulur yorgun adımlarla Tüneyince sırtı kamburlaşır * çünkü okşayış kalıcıdır, çünkü kaybolup gitmez, sizin, ey şefkatliler, örttüğünüz yer; çünkü altında o saf daimiliği hissedersiniz. Ve ebediyet beklersiniz âdeta kucaklayıştan. * Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ciddice cevaplar veren, gülünç görünümlü, saf birisidir. * “Yoruldum, usandım hayatın zorluklarından, usanır elbet -Ey babasız kalasıca!- seksen yıl yaşayan.” * Ma’mer’deki tarlakuşu hayret sana, ortam sana kaldı, ıslık çal ve yumurtla. Gaganla eşele dilediğin yeri, Sevin, avcı bırakıp gitti seni. Tuzak kaldırıldı senden, neden sakınıyorsun? Günün birinde kesinlikle avlanacaksın, sabret hele. * Halbuki aşkın yokuşunda mesafeler almıştık biz, Tam kavuşunca ben tutundum, o ise kayıp gitti
Ve visal düğümünü atmıştık aramızda; Tam uzlaşınca düğümü sıktım, o ise çözüp gitti * Aşıklar Kitabından Altı Çizili Satırlar * İbnül Kayyım el-Cevziyye’nin Aşıklar Kitabı’nda Geçen Şiirler * Size karşı olan hatam büyüktür. Bir müddet için hiddetime yenilmiş, bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah’a dua ederek: ‘O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!..’ demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi… Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız! * Sen kalbini uzaklaştırmayı seçtin Sen çoraklığı Başka kelimeleri… Ben bir ağıtçı gibi bakıyorum rüzgâra Bakışımı acıtan anların Ağırlığına. * Bütün sözler Penceremden uçup gitti. Bana bakışın Kollarında uyuttuğun sabahlar Karışıp gitti rüzgâra. * Çünkü bitmez acı. Vadileri geçiyoruz Ölüm konuşuyor. Ormanı geçiyoruz Ölüm konuşuyor Ve zirvesinde dağların Bir keder Gitmiyor bizden O kalp ağrısı. * Çünkü aynıydık Yola çıkarken Yol oyaladı Ve dağıttı bizi. Ama aynıyız yine, Aynı havayı soluyan Ve aynı ölümle Ölen.
Olmadı! Duyulmadı sesimiz. Varlığımız görülmedi. Şimdi bu ıssızlıkta Titriyoruz, Korku içindeyiz, Dünya bir heves. * Senin omzuna yaslanmak Bir dağın tamamlanması. Senin omzuna yaslanmak Akmak bir vadiden. * Bir yabancıyım Kelimeler iki dağın arasında Gurbet gibi bakıyorlar bana. Öylesine gidip geliyorum Gölgem yok Ve güneş yaram benim Hiç kapanmamış. * (Yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır… dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur. * Oğluyla konuşma girişimleri, kırık dökük sözcükler: “Bak Can, babanla ayrı yaşarsak çok daha iyi olacak, kendimi daha iyi hissedeceğim. Senin için değişen bir şey olmayacak, inan bana… * Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. * aşırı düşünme eylemini mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar. * yazmak geliyor içimden, mahya gibi:
“Ben o kadını çok sevmiştim. Olmadı, başaramadım, Özür dilerim.“ * Yine gelir diye bekledim. Anlatacaktım, Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni, renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu. Kandıramazsın ama beni, yabancıyım ben de buralarda senin gibi. * Kaldırır kadehini, tokuşturacak bir kadeh arar. Bir kavis çizer kalkan eli havada. (Tokatlıyan’da o gece…) Dudaklarında ince bir tebessüm kalakalır öylece. * Yaşadığımız bir hadiseye atfedilmesi gereken tek ve zorunlu bir mana yoktur. Çünkü her hadise görelidir. Kalbimize hayırlı bir yorum yerleştirdiğimizde o, kabul edilmeyi bekleyen bir dua niteliğine bürünmüş olarak gerçeklik süreçlerine etki edecektir. * Aldı eline tir-i kaza vü keman ecel Bolayki beni eyleye ya Rab nişan ecel
“Ecel eline kaza oku ve yayını aldı. Ya Rab ola ki beni hedef eyleye”
NİSAN 2026
Dayanamıyorsan, kaldıramıyorsan Ya sabır deyip Cenabı Allah’tan sabır isteriz. Ama dayanabiliyorsan, idare edebiliyorsan, şikayete dönüştürmeden konuyu götürebiliyorsak sabır duasına da çıkmaya gerek yoktur. Çünkü sabır istemek bir İmdat butonu gibidir, ben dayanamıyorum demektir ve dayanıyorsa eğer mevzu sabır yerine şükür mevzusu olmalıdır. … Cehennem bir isyan memleketidir, bir şikayet memleketidir. Cehennemde halinden memnun hiç kimse bulunmaz. Şikayetler isyanın kodlarını barındırıyor ve bir şikayet yurdu olan cehennemin de bir yansımasını yüreğimizde hissettiriyor. Şükür de cennetin hallerinden birisi. Cennet bir şükür memleketi, dünyadaki şükürlerde cennetteki parçalarından birer yansımalar. Bu manada şükreden aslında cennetten bir kesit yaşıyor. Şikayet eden de ötelerde azap memleketinden bir sembolü kendi yüreğinde taşıyor. * Ateş gibi bir nehr akıyordu, Rûhumla o rûhun arasından * İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. * Divan Şiirinde Ölüm Karşısında Âşıkların İstekleri * müteahhit çağında yaşıyoruz sevgilim sana vaat edeceğim ev sıradan değil göle bakmıyor diye pencerelere küsme üzme beni tek katlı bir gülüş için * ben ardından üzülecek değil unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim içim, karla karışık * Āh ezelki demleri devrānı aŋdum aġladum Gözlerümden yaş aķup yārānı aŋdum aġladum * Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān * Gam meş’alidir bu sönmek olmaz Cân vermek olur da dönmek olmaz * Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ Ne özge çillesi var [hecr] semtine gidenin “Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim” * Bir ṭarafdan elem-i cism ü ża‘ı ̇̄f ü ḥayrān Bir ṭarafdan da hücūm etmede ża‘f-ı hicrān * Añladım cevriñe pāyān u nihāyet yoḳdur Bende de ẕerre ḳadar ṣabra liyāḳat yoḳdur * “Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’ın adıyla. Rahman ve Rahîm ancak odur. Benden kederi, tasayı ve hüznü gider ey Rabbim!” * Kimi vakit geldim sana Ama hüznüm döndü Baktım ki işgal gözlerin * Sözde şehvet dilde şehvet Hani sükut tevazu uzlet Sen konuş şeytan mütebessim Nerde korku karar basiret * Şunu da yaz bedeli olsun Sabırla titreyerek öyle yalın Ve kimsemiz olmadan oturacağız Kıyısında ayrılığın * nerde yok mu ölümleriniz dininiz mezhebiniz aşkına ölememekten döndüm şaşkına rabbiniz taptığınız aşkına bir yudum ölüm bir yudum ölüm veriniz * Ölüm, sustuğudur bir sevdiğin, Biraz uzun… Sararması bir güzel yüzün, Biraz katı… Günlerin azaltması sevilenleri, Biraz hiç yok… Ölümümüzle kavuşma ümidi, Biraz uzak… * şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını o derin sulara kapılmış şiirlerinizde… nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:
kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden geriye sadece kuytular kaldı * hüzünden daha kötü bir yolaçıcı olabilir mi? şimdiye kadar olmadı ama şimdi, nedense, her şeyde ansızın dağılan kelebek tadı * kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet senin halvetinde bulmuşum bu gerçeği * Kendini Öldüren Adamın Şarkısı Yalnız kalınca beni çarmıha germekti niyeti Fakat ben fırsat vermedim Dayadım hançeri boğazına. * toprak her an beni kendine çağırır gömsünler beni diye yoldan gelirler mezarıma bir dal çiçek bırakırlar ah belki yarı gece o sevgililer * Ne kadar uzak, uzak Yollardan gelir bize Ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz, Keder durmadan çiçek açar içimizde. Ne çıkar unuttuk hepsini! * İki kitap arasında seni çalmaya çalışıyorum. Hayatın yakınlarımızda geçiyor kızınla benim yakınımızda ama asla bizimle değil. Biliyorum, bir gün gideceksin. Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor. Ama bugün, bu günü bana ver sanki son günmüş gibi. * Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun! * duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda ya beni bırak, ya sarıl bana. * bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım… * Durduğu yerde değersiz bir bütün olarak kalmaktansa, parçalana parçalana gitmenin büyük doğruluğuna inandırmıştı kendini. * köñül badım emdi anıñ yolıña sewip sözi tuttum bütüp kavlıña * Çünkü bazı şiirler cevap sunmaz; yalnızca, insan deneyiminin en kırılgan noktalarına dair sessiz ama kalıcı bir kayıt bırakır. * Cebrail Aleyhisselam: “Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor!” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Allah katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır! Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Ruhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamberimiz Aleyhisselam, yanındaki su kabına iki elini batirıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve: “Lâ ilahe illallah! Ölümün de, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve: “Ey Allah’ım! Refik-i A’lâya!” diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına, yanındaki suyun içine düştü. * Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimin üstünden.
Sadece bir fotoğraf bütün bunları görmemize izin verir. Uzun uzun bakmamıza. Düşünmemize. Kendimizi görmemize. Tanıdığımız insanları görmemize. Kendi çocuklarımızı görmemize. Başka bir yerde, başka birinin hayatını hayal etmemize.
Ben de artık öfkemi tutamayacak duruma gelmiştim. Bir dönüş yapamayacak denli ileri gittik. Sevgimizin bahçesini zorla bozuyor, alt üst ediyorduk. Arada bir durduğumuz ve sustuğumuz oluyordu. O anlarda ne istekle, ne de çok zevk duyarak birbirimizin boynuna sarılabilirdik. Ama kalplerimizden yükselen sevgi sesini, kötü onurumuz dinletmiyor, boğuyordu.
Bana o zaman Adamas: «Yalnız kalacaksın sevgilim!» demişti. «Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerin, o soğuk iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi, gerilerde tekbaşına kalıvereceksin.»
Bu çalışmanın en çarpıcı yönü, yapay zeka modellerinde şimdiye kadar pek dikkat çekmeyen bir zayıf noktayı ortaya koyması. Üstelik bu zayıflık, görece basit yöntemlerle aşılabiliyor.
Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!
Böyle sürekli mutsuzluktan söz açıp durman, korkarım ki bir gün seni gerçekten mutsuzluğa uğratacak.
*
Bugün ister edebi alanda, ister sanatın diğer dallarında olsun insanın kalbindeki ağır yükleri hafifletecek eserlere ihtiyaç var. İnsana ümit vermeye, onu ayakta tutmaya çalışan eserler üretmek zorundayız. İnsanın en azından kitap okumakla dindirilebileceği kederleri de vardır ve bunlar bence pek çoktur.
*
Madem bir musibet dönemindesin, musibeti ikileştirecek, çözümü zorlaştıracak, seni daha da sıkıntılı hâllere sokacak işlerden ve tutumlardan kaçın. Bu tutumlardan birisi de etraftakileri kınamak ve suçlamaktır. Onların gönüllerini incitmektir. Hep kendini haklı, başkalarını haksız görmekle nefsine taraf çıkmaktır. Uğradığın haksızlığın bir hissesinin de sende olduğunu görememektir.
*
Kuramadım onu, gereğince; sana da, yeterince, ulaşamadım — bu ‘beceriksizlik” yalnızca benden mi kaynaklanıyordu; onu da, bilemiyorum.
Böylesi bir parçalanmışlık içinde, aramızdaki çatlak gitgide derinleşiyordu; bense kırık bir bardağı avuçlarımın arasında tutup, dağılıp gitmesine engel olmaktan başka bir şey yapamıyordum.
*
bak bu yaz oraya, senin istediğin zaman gelebilirim, seninle, gider, bir deniz kıyısına çadır kurarız, iyi. olabilir gelirim. seninle peynir ekmek yer yaşarız. (peynir, kavun, ve rakı, seninle içeriz de.) Ama bunların hiçbirisi olmıyacak.
Çünkü Calum onu da umursamıyor… Bu umursamama durumu depresyonla beraber kendinden nefret etmesini de getiriyor. Bu yüzden Calum artık net bir şeylerin arayışında değil, bulanıklık onu giderek daha çok girdabına çekiyor.
*
İnsan görüşmediği ama kalbinde yer ayırdığı, kalben hemhâl olduğu, onun da kalbinde yerinin olduğundan şüphe etmediği kimseyi ne zaman görse sevinç duyar, onu uzun bir zaman sonra da görse ona soğukluk hissetmez ama kalp selâmı kesmişse onu her gün de görse artık bir önemi kalmaz.
hep gezecek, hemen her konuda hep kavga edecektik, bu konuda anlaşmış gibiydik. Böyle biteceğini hiç hesaba katmamıştık. Onu şimdiden çok özledim.
*
Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi.
*
Yahudiler her zaman Yahudi olduğunun farkındaydı ve mesela bizim evde her zaman hazır bir pasaport dururdu. Her an gitmeye hazır beklerlerdi.
*
Son yıllarda iyice ikna oldum: Ben doğduğumda, babam baba olmaya hazır değildi; sonraki yıllarda da baba olmaktan memnun değildi. Aile ve çocuk sahibi olmak değil, kendi hayatını yaşamak istiyordu. Ne var ki, başka bir hayattı yaşamak istediği, içine sıkışıp kaldığı hayat değil.
Kişinin yaşamının anlamı sürekli yalnızlığa yöneliktir: garip şey. Kişiler içinde kurduğu ilişkiler içinde oluşmasına karşın, duran bir yalnızlığa doğru yürür: ancak orada, o yalnızlık içinde tamamlayabileceğini, bütünleyebileceğini bilir, anlamını, yaşamının, kişi.
Gençliğimizde, yaşamımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracak olayların ve kişilerin karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız: Ama yaşlılığımızda geri dönüp baktığımız zaman, bunların hepsinin de sessizce, arka kapıdan ve adeta dikkati çekmeden içeri süzülmüş olduklarını görürüz.
Bir şey yazıyorsan, altına imza atacaksın! Altına imzanı atamıyorsan; Yazmayacaksın!
*
Bir arkadaş şöyle anlatmıştı ve anlatırken de gayet ciddiydi; “Seccademi yere serip üzerine oturuyorum ve hüzünleniyorum, sonra da seccadeyi katlayıp rafa kaldırıyorum ve normal hayatıma devam ediyorum.” Uzun süren üzüntüler, bazen yağmayan bulutlu bir hava gibidir. Bu yüzden yağıp rahatlamak için kendine bir sonda takman gerekir.
*
Sevgili Rahmim bugün Rabbine kavuştu. Bir çocuk gibi, uykusu gelmiş yorgun bir çocuk gibi kollarını O’na uzattı ve “beni kucağına al” dedi. Uyudu, uyanmadı. Seslendiler, cevap vermedi. Omuzlarından sarstılar, inledi, uyanmadı.
Sanmayın ki hep yüceltiyorum şiiri. Zorlaştırmıyorum da. Sadece ne olduğunu ve bizim ne olduğumuzu bildirmeye çalışıyorum.
*
şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben’i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düştü.
Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
*
Çocuğun çizdiği dünya ise saf ve sevimli. Ama bu saf dünyanın üzerine o çocuk diliyle serilen gülücükler dolu örtü azıcık aralandığı zaman orada ateş dolu çukurlar, kaçılacak hiç bir yeri olmayan dar bir dünya, gördüğü ışıkları tutmak için beceriksizce çırpınan ve hiç bir şeyi yakalıyamıyan bir hayat görülür.
Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.
*
Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın.
*
İçlerinde süren o konuşmada hayatlarının sonuna gelmiş olduklarına inanamayış ve şaşkınlık vardır. Orada oturduğunuzu farketmezler bile. Ölen için yaşayanın hiç önemi yoktur.
*
“Asla her şeyi göremeyeceğiz” dedi Serge, elini öne doğru uzatarak ve gülümseyerek. “Burada yükselen kokuların içinde oturmak çok hoş olur herhalde.”
Olur da sizin dostluğunuz gibisiyle bir daha sınanırsam
Onlardan ayrılmayı da kendime hak görürüm
*
Hayatımızdaki insan bizi bir noktaya kadar anlayabilir, gerisi hep yalnızlık. İstediğimiz kadar evlenelim, âşık olalım, biriyle aynı evi, hayatı paylaşalım; bu, günün sonunda yalnız olduğumuz ve yalnız öleceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Hepimiz yalnız ölmek zorundayız.
Mutluydum, niye mi? çünkü ben yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
Ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
Ve hüzün… isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni.
*
Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam — anılar mı dediniz? ne sesli bir vuruşma
*
Acıdır bitiş yolunda adımlamak. Bitmesini kimse istemez hele daha en başta. Ama biter.
Sadece aradığın bulunamamıştır. Ya da bulduğunu zannettiğin aslında aradığınla pek ilgisi yoktur. Ya da aradıkların değişmiştir. Sadece bu kadardır. Bu kadarla da biter. Senin daha az değerli, sevilen, istenen biri olmanla ilgisi yoktur.
Kopan bağlar bizim gelecekle kurduğumuz ilişkiyi zedeler, tahrip eder. Ayrılıklar sonrasında kişinin bu kadar çaresiz ve umutsuz hissetmesinin en büyük nedenlerinden biri de budur işte. O gitmiş ve yaşanacak güzel günleri beraberinde götürmüştür.
*
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, benden geldiyse eğer
Sizleri böyle kötü yönetenler.
Hiç bana kızmayın artık, çocuklar;
Temiz yürekli olun, bana yeter.
*
(Heybem boş.) Sizi tüm kalbimle sevip takdir ettiğimi, evet, bunu biliyorum. Fakat bunu herkes biliyor, siz de biliyorsunuz.
Gidersek her şey çözülecek ve her şey daha kolay olacakmış gibi hissediyor insan o anlarda. Oysa kalmak gibi gitmenin de bir bedeli vardır, bazen size bazen de sizden sonrakilere ödetilen bir bedel.
*
Evlilik iyi gitmiyorsa geçmiş yeniden ve en kötü biçimiyle yazılır.
*
soruları görmezden geldim.
bunu bir cevap olarak
kabul edebilirsiniz.
*
ama bilirim başkasının yarasıdır sende kanayan.
ve yanakları al al bir anneyi doğuran
gülüşünün güneşi, ardına saklanacak bir dağ arıyor gibi…
Yapılması gereken şey yine de geriye dönmek ve annemize bir kez daha bakmak; onun hakkında yazdığımız sığ ve tek yönlü hikayeden çıkıp, onu kendi hayatının içinde mücadele eden bir kişi olarak, ayrı bir insan olarak var kılmaktır.
Seninle ilk tanıştığımda seni bulduğum aşırı yalnızlığa ne kadar şaşırdığımı hatırlıyor musun?
*
Anılar olsaydı hiç değilse. Ama kimde anılar var ki? Çocukluk olsaydı, derinlere gömülmüş gibidir çocukluk. Bütün bunlara yaklaşabilmek için yaşlanmak gerek belki. İhtiyarlık bana güzel görünüyor.
Benim de danışan ve hastalarımla seanslarım anne ve babayla yapılan hesaplaşmalarla geçer. Ve sonuç olarak ruhsal bir yaramız varsa mutlaka bir yerlerden anneye ya da babaya dokunur bunun ucu.
*
Neden anne babalarımız bize sarılmadılar? Neden bunu esirgediler? Bir çocuk kendisine sarılınmadan nasıl sağlıklı büyür? Sarılmadan anne baba olunur mu?
*
NİSAN 2023
Evet, bazen hatıran beni
Aniden yakalayacak
Bir kaplanın aç sıçramasıyla,
Rüzgârlarla ve uçan kapılarla,
Fırtınalı bir sevinçle,
Kırık kanatlı mutlulukla.
*
Bana sabit bir şekilde baktı: ‘Görüyorum ki hiç açlık çekmemiş gibisin’ dedi. Bu bizim ilişkimizin sonuydu. Beni ‘manevi hırslı küçük burjuva’ kategorisine koyduğunu fark ettim.”
*
Pekâlâ biliyorum onun beni sevmediğini. Nasıl sevebilir ki beni? Gene de en derinimde bir şey, benliğimin bir parçası, korkudan titreyerek, belki de her şeye rağmen onun beni sevdiğini düşünmekten kendini alamıyor.
Bu acıyı unutmak için çok kent, çok ev, çok iş değiştirmişti kadın. Sonunda geçen yıl evlenerek buralara yerleşme kararı almıştı.
*
Kendisinden epiyce genç, güzel bir hanımla evlenmişti. Sonradan bu eşini kendi eliyle başka bir yaşı uygun erkekle evlendirmiş olması çok konuşulmuştu.
Bilirsin ki öteden beri şifahi bir sıkılganlığım, dil tutukluğum vardır. Fakat seni özlemeye gelince, bunun ne yaman bir hasret olduğunu Paris’e geldikten sonra anladım. Meğer İstanbul’un en büyük cazibesi, istediğim zaman seni görebilmek imkanını bana bahşetmesiymiş.
Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı, Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı.”
William Blake
MART 2023
Bir insana öldürücü bir söz ediyoruz ve doğal olarak o anda ona öldürücü bir söz ettiğimizin farkına varmıyoruz.
*
Depreme maruz kalan kardeşlerimizin gönülleri naz makamıdır. Onların gönülleri Rabbe karşı kırık, develete karşı buruk, hatta biraz da öfkeli olabilir.
*
Sözleri vefasız bir karakter hakkında olan Arya’ya benim adımı uyarladığı için Dostoyevski’ye darılmış gibi yaptım. Ona ayran gönüllü olmadığımı, eğer onu bir kere sevmişsem bunun bir ömür süreceğini belirttim.
-Bunu göreceğiz sevgili Anna, dedi gülerek…
*
İşte buna imar şebekesi denir. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. Açık açık konuşalım. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Hiç orada hır gür olmaz. İnşaat Türkiye’de yağma ve talan kaynağıdır.
Hiç kızı olmayıp dört oğlu da enkaz altında kalan, ama hiç birisine ulaşmadığımızda babanın gözümüzün içine bakıp ağlayarak “en azından bir oğlumu kurtarın” diye yalvardığını ama bizim de aciz olduğumuz anları gördüm.
*
Bugün gözlerimin içine bakıp hadi baba, kar topu oynamaya çıkalım diyen oğluma elbette biraz hava alalım, eğlenilecek zaman değil, insanlar çok zor durumda diyeceğim. Depremi, yıkımı, zorluğu anlatacağım. Yüzümdeki mutsuzluğu görecek, ben ne yapabilirim diyecek, haline şükredecek.
-Şu an bile, onu görünce ya da hayatımı düşününce korkunç bir hata yaptım gibi geliyor. Onu suçluyorum, kendimi suçluyorum. Sadece mutlu olmak istiyorum.
*
Ve kar hüzünlüdür, hüznün bir parçasıdır. Zamanın geçtiğini, ömrün yavaş yavaş tükendiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, insanın geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini hatırlatır.
*
Bir de şu var Halil. Bir müddet sonra saadetiniz manasız bir sebeple gölgelenebilir, sen onun kalbini kırabilirsin. O sana ‘bu kapıdan çıkarsam bir daha dönmeyecem Halil’ diyebilir. Sen de ona ne halin varsa gör diyebilirsin… O lafı etme Halil.
*
Eskiden çocuklar suçlu bir vicdana sahip olarak yetiştirilirdi. Ben de öyle yetiştirildim. Ne var ki bir gün bu yükü daha fazla taşıyamayacağıma karar verdim ve suçluluk duymaktan vazgeçtim.
*
İşgal devrinde Eskişehir’deyken, Hiç’i yazmıştım. Bunu üstat Ahmet Halit Bey basmak lütufkârlığında bulundu. Müteşekkirim. Kaç nüsha basıldı? Bunu sormak cüretini kabul edemem.
İşte bu ilk perişannamenin kârından Ahmet Halit Yaşaroğlu, Sirkeci’de Manto denilmekle maruf olan meyhaneciye beş lira olan borcumu verdi. Bana da zannedersem bir miktar kitap vermişti.
*
Dervişler, bir sonra tekkelerini başlarına yıkacak olan adamın ordusunu karşılamaya gidiyorlar.
*
Öyle bir durum ki, o anda ne istersem kesinlikle yapılacaktır. Bir salkım üzüm istiyorum. Babam çardağa uzanıyor, asmadan koca bir salkım koparıp veriyor.
Değerli şiir dostları, sevinçleri kadar çileleri de yere göğe sığmayan ozanların gönlünden katre katre akıp gelen şiirleri başka bir dile çevirmenin ne denli ağır bir yük, belki de vebal olduğunu takdir edersiniz! Şayet bu hoş avazlıların gülistanından derdiğimiz güller solmuş, o mest eden kokuları kalmamışsa acemi bülbül oluşumuzdandır… affola !
Geleceğe güvenilmez. Gerçek olan an şimdidir. Ve bu gerçeği gitgide daha yoğun bir şekilde soğuran şey düzyazıdan çok şiir olacaktır. Düzyazı şiirden daha çok güven verir, ama şiir kanayan yaraya seslenir.
*
Kendisini gereksiz, güçsüz, şaşkın, istenmeyen,
Herkesin yoluna dikilen biri olarak hissetmiş miydi?
Çok kabristan gezdim ama böyle minyatür bir hobi bahçesi gibi dizayn edilmişine ilk defa şahit oldum. Ahşap parmaklıklarla çevrilmiş, iki yanına oturulacak mini banklar yapılmış, bir köşesine rüzgâr gülü konulmuş ve zemin çakıllarla kaplanmış.
*
ARALIK 2022
Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar, ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı. Hayat da böyle bir şeydi benim için; hep bir yerlere gidecekmiş gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çiçek. Bütün bir hayatın özeti buydu.
bunları affettirmem -senden özür dilemem- de, artık, anlamlı değil.
bunların ne kadarı benim özel -öznel- budalalığımdan kaynaklanıyor, ne kadarı da ilişki denen şu garip şeyin kendi genel -nesnel- niteliklerinden çıkıyor, bilmiyorum.
İki sevgili arasındaki nefret -eğer oluşursa- husumet sırasında oluşabilen bir çok nefretten daha şiddetlidir. Çünkü bu, iki ruhun, karışmış olan parçalarını ayrıştırmak için yaptığı bir savaştır. Ruhlar dünyasındaki en şiddetli düşmanlar, birbirlerinden nefret etmeye başlayan sevgililerdir.
Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.
*
Aşk benim için ne idi? Kelebekleri kovalıyan, bir hendeğe yuvarlanıncıya kadar soluk soluğa koşan akılsız, budala bir küçük çocuk.
*
Birkaç kısa gün.. Ve ben ne kadar çok yaşadım! Aynaya bakmağa pek cesaretim yok; saçlarımın ağarmış olmasından korkuyorum…. Ve bu kalb, ah, bu o kadar ihtiyar ki.
*
Ve ölüm, sonbahardaki tabiat üzerine nasıl yavaş yavaş, hissedilmeden inerse, bana da öyle gelsin. Ancak yanıma oturduğu zaman farkına varayım.
*
Aşkın esaret olduğunu söyliyen, hiçbir zaman sevmemiş olandır. O kanat verir, kelepçe değil...
Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım.
*
Ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi, üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.
Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir.
Üstüne çıktığın sandalyeden inmen, ipi kirişe doğru geri atman için tek bir seslenme, kapını çalan tek bir el yetecekti; kendini başka bir sefer asacaktın, zira bu söz sürekli dilindeydi, ölüme kendi seçtiğin tarihi kabul ettirmeye kararlıydın hep. Ölümün önüne geçmeye.
Memnuniyetsizlik bir huy olarak tezahür ettiği zaman, dünyayı ayaklarına serseniz dahi memnun edemezsiniz. Lakin bazı kimseler küçücük şeylerden bile memnun olabiliyor, çevresine zahmet vermiyor. Zahmet vermeyen, iki dünyada berhudar olsun.
*
Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı.
İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir.
*
Bu yazıyı yazmak için biraz bekledim. İstedim ki içimde çağlayan duygularım yerli yerine otursun. Ruhumda silinmez izleri olan o güzel insanla azar azar vedalaşayım. Gözlerimiz nemli ama ağlayan bir yazı yazmak istemedim.
*
Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum.
*
Oturaksız bir kayık gibi bulutlu gecede, karanlık denizde
Mektubumu yanıtlarsanız sevinirim, çünkü şu sıralar çok acı ve zor günler geçirmekteyim ve mezarında yatan biri gibi yalnızım, bir sürü acı ve azap veren düşünce ve hiç bitmeyecek olan bir hüzünle. Şimdilik sizi memnun edemiyorum, belki bir gün gelir siz de bana hak verirsiniz ve bana küsmezsiniz, benimle de diğer çocuklarla olduğunuz gibi sevecen olursunuz. Uzaktan sizi öpüyorum.
*
Sâni’-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor.
*
Bu âhirzaman fitnesinde açlık, ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, biçâre aç ehl-i imanı, derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak.
Gözlerinde ışıltıyla bize bakmakta olan kişinin bu sevgisini ne kadar alıyoruz içeri? Onun bizi sevmesine izin verebiliyor muyuz? Bu dünyada insanın uğrayacağı en büyük kötülüklerden biri, kayıtsız kalınmaktır.
Yaram var diye konuşmaya başlarsanız bir kısmı yaranıza bakmaya gelir, bir kısmı yaranızı taşlamaya. Ama yara aynı yerde kalır.
*
Çocukluğumdan beri İsrail çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri biz İsrail’i kınamaya devam ediyoruz.
*
Has şiir bize hissedip de adını koyamadığımız şeyi anlamlandırabilmekte yardımcı olur. Bizi sarsar, kendimizle karşılaştırır. Bu açıdan şiiri iç dökmekten ya da kendiyle hasbıhalden ziyade terapi odasının sözlü süreçlerine daha yakın buluyorum.
Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım.
Elindeki kalın bastona dayanarak yokuşaşağı ağır ağır iniyordu. Renginin uçukluğu, harekâtının bataeti, halsizliği, mecalsizliği ile beraber simasının keder-âlûdeliği, siyahlara müstağrak kıyafetinin perişanlığı kendisinin hastalığından ziyade musibet-zedeliğini hatıra getiriyordu.
İnanıp inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, Müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.
*
Yorgunum; yaşamaktan yoruldum, diyorum. Hakkın var, diye başımı okşayacağın yerde, koşup, bu durmak vakti yaklaşan hayat zembereğini kendi elinle yeniden kuruyorsun.
ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da,
işte öyle allahım bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü.
Bizim köydeki gibi.
*
Aylarca sustun. Aylarca yüzün açılmadı. Gülmedin, gülümsemedin. Yemedin, içmedin. “Ben artık yaşamıyorum,” diye yazdın mektubunu. Ben de eridim seninle. Ben de öldüm. Ama inancımı hiç mi hiç yitirmedim.
Muhtemelen hayatını kaybedecek. Hastayla konuşup durumu anlatıyorsunuz, biraz dinlenmesi gerektiğini yoksa kalbinin duracağını. Kendisi de çok yorulduğu için size yardım isteyen gözlerle bakıyor. Çok zor da olsa o hastaya gülümseyip, hadi bakalım, güzelce dinlen, iyileş de seni çıkaralım yoğun bakımdan teyzecim, amcacım diyorsunuz.
Artık gözyaşımız kalmadığında, gözyaşları duygusal hayatımızın arka planı olmayı kestiğinde, sevdiğimiz kişinin içimizde açtığı yalnızlığı, kaybı ve yokluğu gözyaşlarına akıtamadığımızda, acı daha da keskinleşir ve geleceğe ilişkin umut ufuklarımız kararır.
*
O sırada gördüm ki, içlerinden biri yalan söylemiyordu,
söyleyebileceğim her şeyi söyledim. O kadar da çok değilmiş. Louis-Ferdinand Céline
ŞUBAT 2022
Sizi özleyeceğiz. Kaygılanmayın, başkası çıkar. * Hiç kimse terk etmez ülkesini ta ki ülke yorgun sesiyle Şunları diyene dek sana: Terk et beni. Kaç benden şimdi. Ne hale geldiğimi bilmiyorum şimdi. Fakat biliyorum ki herhangi bir yer benden daha güvenlidir. * “Sayısız günahlarımızı affeden Allâh’ın bir kulu olarak, neden bir suçu bağışlamayayım?” * Kuzugölü vadisinde çiçeklerle sohbet ederken, nerden bilecektim, sessizce derdini kuşlara ve kelebeklere anlattığını… Nerden bilecektim bu ceylan koşulu yiğidin, içinde onulmaz bir yara, tükenmez bir hüznün yer ettiğini… Habis tümörün sincice içine yerleşip sessizce Hasan’ımı kuşattığını… * Akıllı telefonlarımız ile neredeyse obsesif bir ilişki içinde bulunduğumuzu ifade eden Han, insanların bu cihazlar aracılığıyla gerçek dünyadan bir kopuş yaşadığını ve sanal dünyanın içerisindeki sahte gerçekliğe kitlenip kaldığını ve böylece köreldiğini belirtiyor. * Biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım. Pek o kadar hüzün vermedi bana, artık çıkıp gideceğim bu dünya. * Bir ömür daha lazım vefatımızdan sonra, Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanarak geçirdik. * Hayat, günler geçtikçe sessizce biter. Günlük rutininizi yaptığınızı sanırsınız, ama öyle değildir. Her gün biraz daha yaşlanırsınız, her gün biraz daha farklılaşırsınız ve bu günlük küçük farklılıklarla o noktaya çok daha fazla yaklaşmış olursunuz. Hiç gürültü çıkmaz, hiçbir şey olmaz. Öylece olup biter. Şimdi,bununla nasıl baş edeceksiniz peki? Bununla nasıl başa çıkacaksınız? Yeni bir film daha mı yapmalıyım? Ne hakkında? Yapamam. Yapmam için bir sebep yok. Sonra ne olacak ki? * Yolculuğun sonunda Aşk’ın vardığı yer Hayret’tir ve şöyle der Galib Dede: “Bundan ötesi değil nümâyân” (sonrası göze görünmüyor). Aşk Hayret’e varır, susulur. Her aşk yolculuğunun mumdan kayıklarla ateş denizlerini geçmek olduğunu bir kere daha anlarız… *
OCAK 2022
İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar * Zaman şöyle dedi bana: “Öfkene yenilme sakın; Ayağına bağ vurulur diline bağ vurmayanın.” * Ayrılığı bir sözcük gibi andığın her an, geleceği bilme yeteneğimi elimden alıyorsun. Dönebileceğim bir kapı yoksa, gitmeyi öğrenmeliyim. * Divan Şiirinde Hande * Bu yaşama severek katlanıyorum. Yakınlarımı, karımı, çocuklarımı, güler yüzlü görebilmek için çırpınıyorum… Ama o da olmuyor. Bütün bu yorgunluğumun onlardan birer güleryüz görmek için olduğunu anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar, anlayamayacaklar da… * Bir önceki mektubunda şunları yazıyorsun Alevci: “Bir gün belki de çok üzüleceksin.” “Belki de fena oldu beni tanıdığın Edipçi.” * Oysa ne telgrafı var hüznün ne telefon numarası Ve bilmezler hulahup yapan kızlar Hangi yolu yürürsenizdir Kudüs, o ateş dansı. * tanrım biz neyiz ki bir acûzeden başka yol göster bize, aşka hoş kıl yüzümüzü evimizde kalalım * sana geliyorum putları kırarak ellerimle saklamıyorum varsın aksın gözyaşlarım görüyorsun sana geldim ağlasam da gülüyorum. * Yoruldum sana geldim Sen olmasan ne yapardım Allah’ım! * Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin, büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü; kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın. * Hem bak artık kazmayacağım Yoruldum güzelim kendime mezar * omuzdan kavrar bir el, sakince razı olduğunuz sonu değiştirir * Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım * Adına diyorlar ”Hoşgeldin bebek”
Bütün kadınların içinde bir büyücü olduğu geçti aklımdan, ben gördüğümü anlamazken, onlar görmediklerini biliyorlar, sırları çözüyorlar ve bunu hemen söylemiyorlardı. * Aşık bir erkeğe dikkatle bakın. Söylediklerine aldırmadan bakın. O kırılganlığı, kıvranmayı, ifadelerinde ve ses tonlarında hissedeceksiniz. Bir kadın, bir erkeği tahmininden çok daha kolay yaralayabilir. Tek bir sözcük, tek bir bakış, tek bir alaycı küçümseme yeter buna. * yoruldum değiştirmekten kanını yüreğimin ne zaman bitecek bu hüzün. * Ben böyle sabah-akşam her an seni düşünüyorum ya, solgun bir yapraktan say beni. Savrulmuşum nicedir rüzgarlarla. * İşte o geceyi ağlatan sesin var ya, çiçek çiçek olur ve düşer suya. Sürüklenir sonra, bilinmezliğe… * Erkeğimin sevgisi bana kendini teslim etmekten utanmamalı ve korkmamalı kalabalık bir alanda aşkın büyülü pençesinde kendini görmekten. * işte evine dışarıdan bakınca görülen hüznünün kepenkleri hüznünün kapı zili olduğunu. Ama çalmıyorsun kapımı. * Bağırıp çağırmam, tepinip durmaz ayaklarım Duymam yüksek sesle konuşma zorunluluğu. * Gençlik ve ölümdür ele aldığı konular. Şiirlerim, Her daim okunmadan kalan dizelerim! * Ama hiç kimse ölmenize yardım edemez. * Ölüm, yakalama birdenbire beni, haber et uzaktan, alışkanlıklarımın en sonuncusuymuş gibi dostça alırsın beni. * Çok fazla hisseder yazan bir kadın bu kendinden geçişleri ve kehanetleri! * Ölümün yüzüne bakmaktansa ölmeyi seçmeye ileri derecede özlem duymaz mıyım? *
EKİM 2021
Yakup Cemil’in Kurşuna dizilmeden hemen önce Üst üste içtiği Ömründeki ilk üç sigara. * Ve yenildim ve sustum. * Ne zorluklarla götürmüştü aşk oyununa beni Ne gariptir ki çok kolaylıkla oyundan çıkardı beni * Burası devam edecek bir kent değil, yaşanacak yer değil burası. * Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı, Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı. * Her cümlecik ve her cümle bir son ve başlangıçtır, Her şiir bir yazıt. Ve herhangi bir eylem Bir adımdır idam kütüğüne, ateşe, denizin gırtlağına Ya da okunamayan bir taşa: ve bu, çıkış yerimizdir. Biz ölürüz ölenlerle: * Usandım kendi hayatımdan ve benden sonrakilerin hayatlarından, Ölüyorum kendi ölümümde ve benden sonrakilerin ölümlerinde. * Yüreğine yakın olan ben uzaklaştırıldım oradan * Böylece bırakabilirdi adam Ruhun yarılmış ve yaralanmış bedeni bırakışı gibi, Zihnin kullandığı bedeni bırakıp gitmesi gibi. * Garip gölgelerde sandallar dolaşır, Ve bir nedamete bağlar dalgalar, kalbi. * Hafızayı sarsar gece yarısı Nasıl sarsarsa bir deli ölü bir sardunyayı. * Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, ateşli faaliyet başlangıçlarınıza ve iyi niyetinize rağmen, tabiat olarak çalışkan değilsiniz. Bu şartlar dahilinde, kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek. * Tam sınırdayız, Nerdeyse tükendi dayanma gücümüz * Bilmiyordum ölümün bu kadar garip olduğunu. * Cennet nasıl bilebilir Umudu ve inancı, acıma ve sevgiyi Gömülü kalmışsa hep Bellek buluncaya dek kendi definesini? * Bir evi ve o evin güzel bir sıcaklıkla ısınan havasını düşündüm; Sevgi ve özlem dolu canların sıcaklığını, Bir çocuğun doğumunu bekleyen o eve egemen gülümseyen kaygıyı. * Şiir, ey mutlu fosil. Yırtık hayal kalyonu. Süslü batık * Yani, demek istiyorum ki, bu kadını hiç olmazsa bir hafta filan aramayacak kadar küçük bir uğraşım olsaydı. Çünkü, efendim, anladı sonunda kendisinden başka ilgilenecek bir şeyim olmadığını. *
EYLÜL 2021
Ey sevgili bulutlar, gök, yer ve ağaçlar gidiyor sevgilim: Acıyın bana, âşıklar için merhamet varsa bu dünyada. * Bir sürgün yeridir şiir… * Sanki neşeliymişim gibi eve döndüm. Kapının zilini çaldım birkaç kez ve bekledim… Belki gecikmiştim. Kimse açmadı kapıyı. * Bir Kadın: “Benim de Hiçbir şey hoşuma gitmiyor. Oğluma kabrimi gösterdim. Hoşuna gitti ve uyudu (öldü) benimle vedalaşmadan” der. * Çıkıyorum Kapı kapanıyor Gölgem çıkıyor ardımdan • Madem ki yabancısıyım artık anılarımın ve evimin Neden, “Elveda” diyeyim? * Dil uzatana söylemedim acımı, (Zaten) acı çektiren yetti bana. * Leyla el-Ahyeliyye üzerimde küçük ve büyük mezar taşları olduğu (ölü olduğum) zaman bile bana selam verse, yine gülümseyerek onun selamını alırım. Yahud kabrim tarafından bir baykuş kendisine ses verir. * Yapıştırıyorum tebessümler hüzünlü yüzüme, Sevinsin diye müşteri. * Bu kalp, bir süre yolunu kaybetti, geri dönmeden önce. Sordum sevdiğime: Hangi kalpte vuruldum? Eğildi kalbimin üstüne ve gözyaşlarıyla cevapladı beni… * Hiç kimse istemiyor unutmak. Daha doğrusu, hiç kimse istemez unutulmak. …
Yeterli unutkanlık yok mu onlar için unutmaya?… * Bir sürgün yeridir gönül bizi kendi gönlümüzden uzaklaştırıp yabancıya götüren… * İki olmaya dönmek ihtiyacındayız, böylece sürdürebiliriz kucaklamayı birbirimizi. * Ben yabancıyım. Saman Yol’u boyunca sevgilime yürümekten yorgun. Sıfatlarımdan yorgun… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Günümüzde şiir ciddi, kaçınılmaz olan değişimlere uğradı. Çağdaş edebiyatta “kahramanlar” önemli bir değişime uğradı. Çağdaş “kahramanlar” sıradan insanlardır artık. Şair, artık bir “kurtarıcı”, Mesih yada peygamber değil. O da sıradan, normal bir bireye evrildi. * Bundan daha büyük bir saadet olamaz; insanlar mısralarımı hakiki ev belleyip içinde oturuyorlar, zira şiirdeki beyit ev demektir. Vatanı elinden alınmış Filistinliler de şiirlerimin beyitlerine sığındılar. *
AĞUSTOS 2021
Eğer oturmak ve unutmak sanatını öğrenmemiş olsaydım. Bu sonsuz yalnızlığa nasıl dayanabilirdim ? * Nehri geçiyor, nilüfer çiçeği topluyorum, Orkide tarlasında çeşit çeşit kokulu otlar var. Onları topluyorum, fakat kime götüreceğim? * Ziyafet ve eğlence içinde bile kederliyim. * İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu Yalnızlık bir başına kalmıştır. * Kalbim daima seni takibedecek ve asla unutmıyacak. Şimdi sen Batıya doğru giderken. Sana iyilikler temenni ediyorum. * eziyetle yürüdüğün yeter dökünüyorum yorgunluğunu bedenime sarnıçlarda yağmurlar dinlenirken senin için anne, gül et beni kederine * İyi günler tekrar gelmiyecek; Bir an sonra ayrılmış olacağız. Yol ağzında üzüntü ile durakladık. Tarlada el ele durduk. * Gece yarısı rüyamda, Sizi gördüm, sizinle konuştum uzun uzun. * Kim söylüyor ki, istiyormuşum. Senden böyle uzaklarda yaşamak, ayrı kalmak. Elbiselerim hâlâ senin taşıdığın koku ile dolu. * Mesut olanlar günün kısalığından şikâyetçi. Üzüntülü olanlar yılın tenbelliğinden usanç getirir. Fakat kalbleri neşe ve kederden uzak olanlar, Kısalığa, uzunluğa dikkat etmeden yaşayıp gider. * Kapıdan çıkıyorum, doğuya bakıyorum. Gözlerimden yaşlar akıyor, elbisemi ıslatıyor. * Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi. Ama değişmez kapanış cümlesi, üzüntümü de merakımı da arttırmıştı: “1970 yılı civarında intihar etti.” * Kekik, reyhan ve kaçak tütün kokusu taşırdı rüzgâr alçak damlı evlerin yüksek, küçük pencerelerinden. * Ve ben kafiyelerin ağır taşlarını omuzumda taşıyorum Ve şiir zindanına Hapsediyorum kendimi Çerçevesinin zindanında Hapsolmuş resim gibi * her söz incitir. * öyle ya, sessizlik de bir cevaptır, * o geride kalan benim kalbimdir. oraya tüneyip uzaklara bakan geçmişle gelecek arasında çizilmiş bir hat olan o telde durup evi hisseden. * elbette gül bahçeleri gömülü kalbimizde. * Aç kalan kurtçuklar en sonunda birbirlerini yemeğe başlarlar. Nihayet onlar da biter ve kuyu tertemiz olur. * Gururlu bir çocuksun, İster bir fırtına ol, .. istersen yağmurlu bir hava .. Her zaman kalbim bağışlayandır Öç alması olur mu hiç, Kuşların küçücük yavrularından? Bir çocuk gibi şefkatime ihtiyaç duyduğunda Ne zaman istersen dön kalbime * yanlışları onların yanlışa sürüklüyor beni de. onur kırıcı sözleri acı veriyor bana kan sızıyor acımın derinlerinden! * Nasıl da güzel senin gülümseyişlerin. * Sözler ve isimler tuzaklar gibidir Tatlı söz ömür suyumuzun çakıl taşıdır. * sahilde, ama yine de kaygılıdır kayıkçı feryat eder daha büyük bir huzursuzlukla: “n’olur, bir daha düşse yolum, engin denize!” * Bir esinti bu haberi getirip geçti “İki taraflı olunca ne hoştur sevgi” Genç adam hayıflanıp iç geçirdi “Tek taraflı sevmek bir baş ağrısı” * Gizlenmiş bir acıya sahipti Mehtabın soğuk ve yorgun ışığında, dağlık Uzak kalmış bir arzu gibi Ümit halesi gibi Ya da ipekte zarif ve hevesli bir ten gibi Görünüşte uyuyordu * Dalgıç kuşları da fırtınanın önünde inliyorlar Denizin üzerinde sakinlik için kanat çırpıyorlar * İçimdeki hüzne karşın oldum sabırla yaşar, Ne yazık ki elimde olmadan üzüntüm dışarı taşar. * Kınamaya gelmez sevgilim Terkedince onu, kaybederim Bana der, yok benim benzerim * Ayrılığımız için uğraşanlar var ya Niyet yok bizde intikama Geçtiler her taraftan saldırıya Azdır beni savunan ama * Kader korktuğum şeyi getirdi başıma Ayrılık bitmiyor geceler aksa da Sabrın da niyeti yok beni azada * Bana sevdiğim yeter de artar Ayrılınca kalbim peşinden koşar * Bana yeter rızası ve mutluluğu Uğraşırım kazanmak için tutkusunu * Serseri diyorsunuz, çünkü kıskanıyorsunuz. Siz haklı olduğunuzu kendinize ispatlamak zorundasınız. Karanlık bir delikte günlerinizi hareketsiz geçirmeye, yaşamak diyorsunuz. Geçiminizi kazanacaksınız. Peki ne zaman yaşayacaksınız? * Ağlamak bayağıdır, inleyip yalvarmak da. Alın yazısının seni çağırdığı tek yolda Yap olanca gücünle uzun, ağır işini, Sonra acı çek ve öl, sessizce, benim gibi.” * Elden gidiyordu vakit. * Sordu çocuk hüznün içinden: Ne kadar yol var bebeğin gurûbuna? * Yeni çekilmiş bir dişin Yadırganan boşluğu Dilimin ucunda ismin. * Bakın etrafına: Gör, nasıl da canlı, çepeçevre – Ölüm aşkına! Canlı! Hakikattir gölgeden söz edenin söylediği. * Süngüsüdür şiir bugün halkın! * Ahşap çiçekler ekiyorum, hırsımız kurusun telaşımı gömüyorum uykuya ömrümün ikindisi. Ama şöyle düşün ikimiz birden üzülebiliyoruz. buna da şükür. * Ana oğul, baba oğul, baba kız, karı koca, abla kardeş… Hepsinin arasında giderek uçurumlaşan boşluklar her birini yalnız, tehditkâr, giderek tekinsizleşen, anakaraya varışın neredeyse imkânsız olduğu birer adaya çevirecektir. *
Uyku Şiirleri Bercestem * Boyuneğmez ufak bir soluk içimde savaş vermekte, mutluluğu, yorgunluğu ve ölümü yenmeye. * Ben şiiri görüyorum, okumuyorum. * Günün aydınlığında Kimsenin aklına gelmiyor Ateşböceği * Sen yokken Seninle Konuşuyorum Sen varken Kendimle * Dertsiz okuyucu, çoban kadar rahat, Az’la yetinen, açık yürekli insan, İçkiye düşkün ve hüzün kokan, Bu kederli kitabı fırlat, at. * her insan bir eşek sabrıyla sırtına yüklenmiş olanı taşır, çünkü yükünden birazcık daha güçlü olan eşek, mutlu bir eşektir. * Bunalıyorum çocuk, büyük bir ızdırap içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya her gittiğimiz yerde durmadan dert ve şikayet dinliyoruz.
Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz. Maalesef, memleketin gerçek durumu bu işte. * Sen biricik kadınımsın mavi deniz Bir başka oluyorum her koynuna girdiğim zaman. Serin sularında can verip can alırken * Gideceksin buralardan gün gelecek, … Ağlamayacak kimse ardından, gülmeyecek! * Ölümden sonra zaten ölmüş insanları görme şansımız olacağından emin olsaydım, son aylar çok daha kolay olurdu. En iyi arkadaşım 1972’de ölen ve o günden beri her gün özlediğim babamla el sıkışmak istiyorum. Ona bir özür borçluyum. * Ateşten, dumandan yol mu şaşırdın? İs ile kapandı yolu Şahin’in *
TEMMUZ 2021
Sonra sıra ormanlara geldi, Yüz binlerce dönüm ateş yaktık, * Özlem, gidip görmek istemen- ama, gidememen, görememen; gene de, istemen * Ben bağlıyımdır nasıl bağlıysa Köpek efendisine sarmaşık gövdeye * İştahla söylediğim aşkın sarkışıydı Sevincin sarkışıydı toz kondurmadığım * Kızgınlık sırasında kendine, sertliğine, elinin saldırısına ve dilinin keskinliğine hakim ol. Bütün bunlardan, öfken sakinleşip iradene hakim oluncaya kadar, diline ilk gelen sözleri tutmak ve saldırıyı ertelemek suretiyle korun. Rabbine dönüşünü hatırlayarak gayretlerini artırmadığın sürece, bu konuda nefsine asla hakim olamayacaksın. * Siz… Hiç yer değiştirmediniz, sınırları gizlice geçmediniz, delik botlarla denizlere açılmadınız ama yine de kendi ülkenizde nicedir mültecisiniz. * Geçer gider hacegân ve ahûlar ve zaman acır bir şey içimde bu göğsüme ne kattın * hayat bir gül yarasıdır her şeyde seni görürüm ve dünyanın bir yerde öbür ucunda git dersin… gidemem derim * /Siz de biliyorsunuz ‘hüzün’ bu yıl yine moda çocuklar/ * Doğrusu, hayatı çok sevdiğimi söyleyemem, hayır. Canlı olduğum için, sorumluluklarım olduğu için hayata katlanıyorum. * Şairi şiirinden bilmek en iyisidir. Fazlası okur için hayal kırıklığı da olabilir, şiirle okur arasına girip şiirini de gölgeleyebilir. * Ağlayarak yürüyor bu adam kimse bilmiyor neden ağladığını * Neyi arıyor böyle yolculuklarda ruhlarımız çürük teknelerde dolaşarak bir limandan öteki limana? * Ruhlarımızı kaybetmişiz de (Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde) Onları arıyoruz sanki... * İçinde bir kuşku yalnız, kaybettiğin şey seni görüyor da, sen onu göremiyorsun diye. * Anne Şiirleri Bercestem * çocuk olamayacaksın artık allâsmarladık *
HAZİRAN 2021
MAYIS 2021
Her yazdığım şiiri bir kez okuyup, sonra yakmak isterim Ya da son bir şiir yazıp, bırakıp gitmek Beynimde yaralı bir cırcır böceği var Tek dileği, bir türkü daha söyleyip ölmek. * Ben bütün yenilgileri yaşadım Kalmadı sana hiçbir şey Oğlum, biricik muradım Bir su damlasıdır kapıyı gözler * Kalemim üşüyor, parmaklarım köz Ve sürek avlarında yorgun düşmüş… Gazetenin en derin köşelerinde insanlar ölüyor * Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım… * Ardımdan ilk sen ağlayacaksın Ben ölüme güldükten sonra… * Şair, dünya sana küsmüş diyorlar Sen barışamazken kendinle bile * Şair, bir taşı oyup da içine girmenin zamanı geçti! Bir kez daha gülümseyerek yanıtlıyorum onu: Ağladım. Biraz rahatladım. İyiyim şimdi. * Hayata da ölüme de öylesine uzağım ki Yüreğim eski bir duvar gibi delik deşik Bir sevda mı onaracak şimdi onu * Doyum içinde ayrılacağımı sandığım bu yaşamdan, zaman zaman algılıyorsun ki, hiç de doyumla ayrılamayacaksın. Hiç yaşamamış gibi. * Aşı konusunda vatandaşı zorlayamazsınız. Bu bir zorbalıktır. Haysiyetli hukukçular bu konuda gereğini yapar, benim ümidim bu yöndedir. Ben mesleğim gereği neyin ne olduğunu biliyorum. Hiç kimse bizi kedi köpek gibi aşılayamaz. * Allahım! Gamlar üzerime askerlerini salacak olursa, tek silahım sensin. Herkesten ve her şeyden mahrum kalacak olursam, umudum sadece sanadır. Olaylar ve zorluklar üzerime saldıracak olursa yardım çağrım yalnızca sanadır. * “Ya Rabbî, beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana, gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredebileyim. Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dâhil eyle!” * Yaraya tütün, kalbe hüzün adamım, ömre ölüm yakışır Bul karıştır, tak takıştır, sonra bir de kaşın üstüne Bütün cinnetlerine tamah ettiğim Hayat Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor * Normal şartlar altında sevdiğini kaybeden kişi merhumun o süreçteki her haline tanık olur; hastane yatağında, gasilhanede, tabutta, musallada, kefenli haline ve en sonunda da toprağın içinde. Her basamak bizim sevdiğimizle vedalaşmamız için bir fırsattır fakat bu basamaklar pandemi sürecinde sekteye uğradı. * Zamanında yapılmamış, vakit bulunmamış, ertelenmiş, yüzüne söylenilmeye cesaret edilmediği için yutulmuş tüm sözler bir gecikmişlik duygusuyla şiirde yer bulur. Baba, yerilmesine yerilir ama bir süre sonra olumsuz aktarım yapılan tüm özelliklerin önemsizleştirildiği ve babanın anlaşılmaya çalışıldığı, tüm hatalarına karşın bağışlandığı bir yüceltim mekanizması devreye girer. * Ne kadar uzağa giderse gitsin herkes eve dönmeliydi sonuçta. Eve dönmenin belirli bir tarihi olmalıydı ona göre. Ev, kendisinden fazlaca uzağa gideni affetmeyebilirdi çünkü. * Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım. * Yoruldum, Enis, durmadan kendim olmaktan, kendimdeki başkalarından da. * Yazmadan edemedim… * Şiir, halet-i ruhiyenize ve hayat evrenize göre her okumada farklı gösterir kendisini. Sizinle beraber hatta belki de sizin içinizde büyür ve değişir. * Başarısızlık korkusu insanı durdurabiliyor bu yüzden de en az endişeleri olan ve harekete geçme konusunda en güçlü olanlar, katılımcılar arasındaki en deneyimsizler oluyor. Dışarı çıkıp işe koyulmayı daha kolay buluyorlar. Belki de bu hafta onlara öykünmeliyiz, deneyimli olanlar yeni başlayanları örnek almalı. * İntihar ihtimali, tek gerçek özgürlüğümüz, bu dünyadan kaçışımızdır. Bu özgürlüğü gerçekleştirmiyorsak eğer bütün güçlüklere rağmen hayatta kalmaya karar verdiğimiz içindir. Yaşamayı seçtiğimiz gerçeğini kabullendiğimizde, bu özgürlükle mutabakata vardığımızda çok daha neşeli bir hayat süreriz. * Araba, güvenlik hissi uyandırır. Bakmak ve yansıtmak, kendimle olan bitmek bilmeyen sohbetleri ve süregiden içsel diyalogları hafifletmek için bildiğim en iyi yer. * Aşk dayanak sağlıyor. Her şeyi canlandırabilir ve hızlandırabilir. Güzel hatta sarhoş edici olabilir. Belki birini sevmenin hakiki değeri kendinden vazgeçmene izin vermesidir. Aşk aynı zamanda yıkıcı bir kuvveti de taşır yanında. Tutku acı çekmek anlamına gelir. Gideceğimiz yere kısa sürede varırız ama tabii ki sürüklenme ihtimalimiz daha fazladır. * Aslında Hz.Yusuf (a.s.)’ın kıssası bir çerçeve olup, bu vesile ile çok sayıda dinî prensip zihinlere yerleştirilir. Bu sûrenin, Hz. Peygamber (a.s.)’ın, dünyadaki en büyük iki desteğini, yani hanımı Hz. Hatice (r.a) ile amcası Ebû Talib’i kaybedip büyük bir üzüntü içine girdiği bir dönemde gelmesi, ona tam bir teselli olmuştur. * “Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.” *
NİSAN 2021
Oğul Şiirleri Bercestem Babalar ve Oğulları * Dün sabah işe giderken ölümü gördüm ölümü * Ah! Ne mutlu kalbi yumuşayanlara Ve sonunda bağışlananlara! İnsan başka türlü nasıl yolunu bulabilir. Ve ruhunu Günah’tan arındırabilir? Efendimiz nasıl girebilir ruha. Kırık kalplerin çatlaklarından başka? * Kişi, geçip gitmiş günlerdeki olumsuzlukları aklında, hatırında, hafızasında sıcak tutarak, var olan sabrı geçmişe yöneltirse, bugüne lazım olan sabır gücü eksilir, barutu biter, șimdi yaşadığı musibet ona olduğundan daha büyük, mevcut dayanma gücü ise var olduğundan daha eksik görünür. * Hatırladım ki birden, Bu kent benim sürgün yerim Kendimi buraya süren mi? O da ben. * -insan bir yorgunluktur sevgili babacığım- bunu sen söylemedin ben yazdım duvarlarıma külden avuçlarımla kapandım yazılara ellerini aradım. * Yaşamak bıraksa beni sımsıkı tutacağına Ve kırılsa içimde bir ayna gibi yarın!. * Çocuk uykusunda gülüyor Yılların acı çığlığından habersiz Elleriyle oynuyor karanlıklar Sessiz sessiz. * Ölümü arayarak geçti Bunca yılım. …annem Beni komşunun oğlu kadar seven, Yok olan babamdı belki Ölüm tutkumu pekiştiren. * Ben şiirlerimdeki adam değilim Benim değil şiirlerimdeki yüz Söyledimse de bazı şeyleri, Bazılarını gizledim * Yavaşça uzaklaşacaksın benden Katlanılmaz bulacaksın, biliyorum O çok iyi dediğin yönlerimi Susuyorsam, konuş diyeceksin * Merak edenler çıkacak Geride bıraktığım kelimeyi Bir anlamını söyleyeyim Sadece bir kez yaşananların hepsi Seni yaralamışsa Dönüp değiştiremezsin ki * Evime gelirseniz, lütfen bana bir lamba ve içinden kalabalık mutluluk sokağını görebileceğim bir pencere getirin. * Geceleriniz çok karanlık mıydı derlerse ses vermeyin O karanlık geceleri onlar yaşamadılar Karanlıktan korktuğunuz büyük geceleri unutmayınız * Ne zaman bir olmazı anlatsan Okyanuslar çöle döner içimde * Kapıyı çalmak üzereydi. Vazgeçti. Orada durdu. Acaba gitse miydi? Ama nasıl? Ya birden kapı açılırsa? Üst katın penceresinden gören olursa? * “Sakın geri çevirme ateş ve su isteyeni. Sakın yanıltayım deme, senden yolunu soranı. Sakın mezarsız koma, can verip ölmüş kişiyi. Ve kesmeye kalkma sabana koştuğun boğayı.” * şiirin son birleşimiydi bu. Kimseyi aldatmak istememişti. Son yakındı. Bir daha sordu: “Acaba minnet duygusu mu, yoksa minnet duyulması isteği mi?” * Gözlerinden iki yaş düştü… O akşam Nesrin, Yeni bir âşıkı reddeyledi; bir leyi-i huzûr Çekti mazisine bir sütre-i nisyân, pür-nûr. * Bu rûh için bir hak Biraz da kendini sevmek değil midir, yaşamak?. * -Ama sizi böyle ezip geçmeleri canınızı sıkmıyor mu? -Hayır… İnsanlardan nefret etmekle uğraşamam. Buna zamanım yok… * Varlık; evet o dalga, o girdabı anmanın İnsan için nedir?.. Evet insan ki doğmadan Ölmekle uğraşır, ve bu kör bahta katlanır, Geçmişte durmasında gerek var mıdır?.. Hayır. * Menekşeyi koparmayın – Zayıf yüreğidir o İlkyazın * Koparsam bir türlü Koparmasam bir türlü Ah şu menekşe! * Yalnızlık bir ateşböceği “Bak! Bak şurada!” diyecekken yanımda kimseyi göremiyorum. * Gizliyorum babamdan Kırlaşmış saçlarımı! * Akşam sisi – Düşünüyorum da geçmişi Ne kadar uzakta! * Sıçrayan sudan mı İrkilip dökülüyor Sarıgülün yaprakları? * Issız ortalık – Bir yaprak burada düşer Bir yaprak orada * Kokusu Tedirgin eder beni Balta yemiş ağacın * Bu dağlar da Babamın gözleri önündeydi Kış yalnızlığında
Acıdan sızlanan bülbüle kim bulur çare, Gece karanlığında başına gelen hasretine Dağ ve bayırla dertleşip giryan olur hep o: Endülüs’le bir olur mu Şark diyarı … Ayrılık acısı bülbüle şakımayı öğretince acıların tuzağına takılmış kalmış Geceleyin gökyüzünde yolunu kaybetmiş Yeryüzü de ona bir hayli dar gelmiş Ağacının ıssız dallarında silkindikçe Aşka gelip ağlamaktan güler Bürünüp abasına yüzü kapalı İhtiyârâne yola koyulur yorgun adımlarla Tüneyince sırtı kamburlaşır Dikilince de göğsü kamburlaşır … Boğazının üzerinde kırmızı gagasındaki dili Bir temrenin ucundaki kan izi gibi Şakıdıkça sonuna kadar açılır Akikten bir makasmış gibi Ayrılık haline ağlayıp sızlanır İnce bir tülün ardında evladına ağlayan anne gibi Ağzını açıp savurdukça çatallı dilini Tutmadan kendini döker içini Onun dili ud telidir; lakin çalmadan öter gece vakti yahut da o kor kıvılcımıdır … Sükûnet halindeydi; hasreti coştu birden Dertlerin çilegâhı değil miydi gece Biri tükenmiş biri yorgun iki kanatla Uçmaya çalışıyor aşk illetine düşeli Onu felek yaralamış, bir değil bin defa Açtığı yaralara çare de bulsa ne olurdu Başını taştan taşa vura vura Abasından, gerdanlığından kan süzülür Ağlamaktan gözleri kanlanmış Yekpâre bir yakut gibi … Geceleyin bir “Ah” çekip ürperir Saçlara değen küpeymişçesine Ayrılık ona tek bir ramak bıraktı Kan selinin ardında kalmış iz misali O ramak da cezbelerinde tükenir Gecenin son saatlerinde alevlenen sancı misali Gerdanlık değil, alevdi O boğazındaki kızıllık Ah zavallı bir bilse bu acıklı halinin aşktır müsebbibi … Aşina olduğum geceyle söyleştim Sordum: “Derdi kimler taşır?” Dedi: “Hasret ehli” Sordum ona: “Yeri neredir?” Dedi: “Ona her yer revâ Hicaz ya da Irak, seçmez o mesken kendine” “Ama” dedim, “Gözleri cömert değil yaşta” Dedi: “Zaten en acısı akmayanı değil midir yaşların” İşte biz hep kuşlara imreniriz Kavrulup yandıkları acılarını bilmeden Feleğin işidir, boşver o kuşları Ağaç dallarını da diyarlarla hemhal eder … O serzenişteyken gözüm yıldızlara takılmış uykusuzluk esaretindeydim, gözyaşlarımsa özgürce akıyor Ey dert deryasında figan eden bülbül Deryada boğulanların birbirine ne faydası var Sana isabet eden ok bende nice yaralar bıraktı İkimiz de gurbet ve firkat kurbanıyız Dünya haline nereden baksan hep kısmet Kâh güzellik bulursun kâh perişanlık Bir de insan haline bak: Kurtulsa bile Felek okundan, yay gelir yarar başını
Ahmet Şevkî
Ayrılık acısı bülbüle şakımayı öğretince acıların tuzağına takılmış kalmış