şair! bahçelere özenecek ne vardı?
işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı
nerde yok mu ölümleriniz dininiz mezhebiniz aşkına ölememekten döndüm şaşkına rabbiniz taptığınız aşkına bir yudum ölüm bir yudum ölüm veriniz
endişeye mahal yok daşraya hep sıyırtma geçtim kabrimin birinden ötekinedir sürekli seyahatim tuttuğum mürşidlerimin değil ölümlerimin eliydi
Eyyûb bir adamın hiç annesinin olmaması demektir
çağırma seni umursamıyorum bundan böyle burdan ancak cenazem çıkar beni bu hayata alıştırdın artık/
hayatın bu yüzü fahşaya dönük hadi gidelim gene gelmedi.
siz gidin diyorum Anne’m gelmeden burayı terkedemem
(bütün şeamet anne’lerin birer et mamülü olduğunu kabulde gösteremediğim bir basit seyyaliyet meselesiyle başlamıştı oysa)
yine de sağolsun dostlar tekfin ve teçhizimi tamamladılar şimdi gerçekten gömülebilirim
siz gidin
/Anne nerdesin gelmez misin gelemez misin diyeceğim çok amma pek kalaba yerdesin
Anne yok musun yoksa gene mi yoksun/
anne ben artık iyiyim hem kendime iyi bakıyorum
müptezel figanlarla yalvardım fazla kullanılmış topuklarımdan kuleler sıraladım kollarım ırmak gül dedim bülbül dedim gece gündüz yalanlarla övdüm seni inadına yanlış inadına uzak sana niçin yandım ne sana ne şiirime söyledi bıçağın açmadığı ağzım ne sandılar bilmem ki ne sandın
her gün bir tabut çıkıyor kapımdan her gün bir ölü seni bildim bileli
Sana şiirle gelmiş bağışla bilmemiş gözyaşıyla hiç gülmemiş Sana gülle gelmişim
toprağın zehrini arıtarak nasıl gelişirse zakkum öyle gelir kokusu anneleri anne kokusu /birdenbire gelir/ Eyyub mahvının mes’ud mealidir Anne’m şahitli bir sabah namazı vakti gibidir /Anne suçüstü hazırlıyorlar bana işte gene/ mürşid kendisine sürekli ihanet edilen adam demektir
Şiir iyi acı ve üzerime göreydi ben hep göz ucuyla bakıyor ve hep sıyırtma geçiyordum bu arada ekranda biriler birdenbire yaşlanıyordu
lütfen biraz açılın başımdan fenalaşabilirim son defa söylüyorum bakın hatırlamıyorum öncesini bu oyunun senaryoyu önceden göstermediler ne olacağını bilmiyorum sonunun
geri durun şöyle alışmadığınız şeyler bunlar ne ilk öldürülüşüm bu ne ilk yıkılışı evimin cesetleri yanyana koyun büyüğümü küçüğümün yanına ayrılmasınlar
kabahat kendisinindi hep yüksekten uçuyor uçmuyor düşmemeye çabalıyordu hiç süzülmedi meselâ bir çırpıntılar bütünüydü kabahat kendisinindi bana sorarsanız uçmasını bilmiyordu
kalbimdeki burgaç kitabesi bileklerimdeki şiiri yine ben yalnız ben sökebilirim
dağlar denizler ağaçlar gül ölüyordu yaprağında açıklıyorlardı /bütün yaşamlar zaten şiirdi/ en münasebetsiz en vakitsiz ölüyordum kâfır oluyorlardı
senden gayri nem kimim kimsem mi var
yeni/yeniden keşfediyorum perdelerini seni en iyi ben icra ederdim ey ölüm bir ömür seni yalnız seni sevdim şimdi hicazkâr ölüyor en neva ölüyorum
Yenildim
söylemedi deme gidiyorum geldiğim yere ‘zemheriden ötesi var’ kimseden ayrılmış kimseye kavuşmuş kimseye dönmüş olmayacağım söylemedi deme gidiyorum geldiğim yere
aklım uçmuş sensizliğimden anlıyorum iki ayeti bir araya getiremiyorum her mecnun bir gönül doğurmuş akıl verip gönül almış işte ben ne aklım ne gönlüm kalmış bekliyorum bu kabristanda yalnızca bekliyorum
yarın senden beni soracaklar önce mektuplarımı göster beni ele veren gözlerim ve sesimi sonra konu eder ‘aslında orda herşey var’ dersin … /bu esnada o denize düşmüştü bizi onaylayıp hoşça el mi sallıyor boğulup çırpınıyor muydu bunu hiçbir zaman anlayamadık/ sonra üstünde ateş yaktık göğün mavileri gecenin burçları kız saçları delikanlı parmakları yedi iklim dört yönden kördüğüm toplardı de
işte bahar kalktı yerden kırk yıllık kar kar kalkıp ağınca kalbime buhar var oldu hüznün esti bu rüzgâr bu rüzgâr
/neden ivedi okuyor hele segâh henüz ikindi olmalı bu hangi ezan kim bu müezzin/ içinde sen bir tren ayrılıyor istasyonumdan Zîn
gitsem kusurlu kalsam hasar görüyorum benim sevgili benim ilaç benim anlamlı yenilgilerim
herkesin aklından geçen bazan benim de aklımdan geçer aklımdan çıkmayan kimsenin aklına gelmiyor
/hayır hayır yanlış anlaşıldı onlar Tanrı’yı değil sadece aşkı inkar ediyor/
onlara hiç ama hiç bir zaman inanmadım gül budur dediklerinde yalnızca iç geçirdiğimi hatırlıyorum
ezelden beri sana geliyor sonsuza kadar senden gidiyorum
kenetlenmek diye bir hurafeye takmışım kafamı oysa en fazla sıyırtma geçiliyor habire hasar görüyor habire ufalanıyorum sen miydin sıyırıp geçen ben mi bildiğim bir şey var sermayem kârım kazancım nâmurad ölmekmiş muradım
/sen pınardın Gürün’de karpuz çatlatan girecektim içine anadan üryan kuzey rüzgârıydın oldum bittim bağrıma esecektin buz torbası alnıma koyacaklardı
yoksul lügatım doğrudur fukara harfler kendi imalâtım becerdiğim bu ifadem bu kadar
“Şiir Yusufun kanlı gömleği.
Şiir, şairi kana bulamalı. Şiir, şairi derin kuyulara atmalı, bir çocuk kadar masum ve suçsuz ve ne olup bittiğine akıl erdiremiyorken. Şiir, şairi pazara çıkarmalı; ucuza kapattırmalı. Şiir, şairi töhmet altına sokmalı, iftira ettirip ırzı-namusuyla oynatmalı. Şiir, şaire zindanları reva görmeli.
Bütün bu acıları yaşamış veya yaşatmış gömlek, artık görmeyen gözleri, basiretleri açabilir.
Şairin, kana bulanan, arkadan yırtılan gömleği, onun kirli çamaşırı basiretler açar. Korkunç bedeller ödenmiştir çünkü.
Şiir basiretler açmıyorsa, o şiirin şairinin gömleği kana bulanımamış, arkadan yırtılmamış, kuyular, zindanlar dolaşmamış demektir.”
Ölüm, sustuğudur bir sevdiğin, Biraz uzun… Sararması bir güzel yüzün, Biraz katı… Günlerin azaltması sevilenleri, Biraz hiç yok… Ölümümüzle kavuşma ümidi, Biraz uzak… Gözlerse billurları düşünülerin, O çocukluktan kalma türkülerin Eskidiği gözlerinde, derinde, Ölüm billurlaşır ölülerin.
erguvanlar geçip gittiler bahçelerden geriye sadece erguvanlar kaldı
şair! bahçelere özenecek ne vardı? işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ ne aradık sözcüklerin kuytularında ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde? Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde biz bakınca görünen aynalardı
nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı bir yazın tiniyle bir güzün bedeni hem birleşti hem de ayrıldı sizde şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını o derin sulara kapılmış şiirlerinizde… nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:
kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden geriye sadece kuytular kaldı
Yalnız kalınca beni çarmıha germekti niyeti Fakat ben fırsat vermedim Dayadım hançeri boğazına. … Ne su verdim, Ne bir dua okudum, Dayadım boğazına hançeri Ve uzun bir kısaltmada Öldürdüm onu.
Ona dedim: “-Düşmanın ağzıyla konuşursun ha!” Ve onu öldürdüm!
Benim adımı taşıyordu Ve hiç kimse bana onun kadar yakın değildi, Ve beni yabancılaştırdı Size.
seni selamlıyorum ve yanında oturuyorum senin ıssızlığında benim kocaman kentim yükselir.
kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet senin ıssızlığında bulmuşum bu gerçeği
yorgun argın, ikircikliğin kör patikalarından geliyorum doluyum seninle bir ayna gibi hiçbir şey yatıştıramaz beni ne kollarının dalı ne teninin ırmakları.
sensiz sönüğüm, gecede bir kentim sen ışıyorsun sıcaklığını uzaktan tadıyorum ve kentim uyanıyor gürültülerle, ikirciklerle, çabalarla ve çabalarının ikircikli gürültüsüyle.
hiçbir şey artık yatıştırmak istemez beni senden uzak gecede bir kentim ey güneş ve batımın yakar beni
ben avare bir sabah peşinde dolaşmaktayım.
sen konuşuyorsun ben duymuyorum sen susuyorsun ben haykırıyorum benimlesin kendimsizim ve sensiz kendimi bulamıyorum
hiçbir şey yatıştırmak istemez beni, yatıştıramaz.
kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet senin halvetinde bulmuşum bu gerçeği
gerçek büyüktür bense küçük, sana yabancıyım.
kuşun haykırışını duy otun gölgesini birleştir gölgenle beni kendinle tanıştır yabancım benim beni kendinle birlik et
…gecenin ortasından bir garson geçiyor, bir bardak bölüyor karanlığı…
Bak, bir kağıtta notlar var, sana yazılan “ben şimdi uzaklarda bir fırtınayım gece geçen tren seslerine karışan.”
Uzak ve kirli sesler var aramızda suç bu.
…baharı ve kışı özlüyorum aynı anda sonra yaşlanıyorum giderek sandalyeleri çağrıştırıyor bu müzik bana…
Bak, şiirin ortasından bir garson geçiyor, lavanta kokuları ve ilk günler geçiyor ayrılığın ortasından bardaklar ve çaylar geçiyor hatta.
Kirli ve üzgün sesler var aramızda salon ışıklı, bazen gölgeli… garson fraklı, piyanist yelkenli, sen eskiden… sen eskiden… kırılganlığım geçiyor odalardan suç bunun da adı.
Bak, bütün tınılar isyan bütün kemanlar gece duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda ya beni bırak, ya sarıl bana.
Öfkelerimi unuturum. Yaşantımın size iyi gelmeyen yanlarını kendime saklarım. Çünkü sizi seviyorum Bilge. Bütün hayatımı, hayır bütün hayatımın sadece güzel oyunlarını, yerdeki terliklere doğru çekingen hareketler yapan ayaklarınızın dibine seriyorum. Oysa, birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge’nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının da sonu kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı, fakat iyi bir oyun. Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lugat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum Evet, ben geldim Bilge. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.”
***
kurtaramadı, Sevgi uyuyordu, ben uyumuyordum, aşkımızın geleceğini hazırlıyordum, canım tabaklar diyordum, beni mahcup çıkarmayın ilerde, onun yani Sevgi’nin tabirleriyle konuşuyordum, kendi kendime bile, mahcup etmeyin demiyordum, kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime.
Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?
Albayım! Bu temizliği bir bitireyim göreceksiniz eski mutfak eşyaları bile parlatılınca nasıl güzel olur, bunun da bir estetiği varmış, bir ressam arkadaş söylemişti, Sevgi resimden anlamazdı, ben de azarlanınca Sevgi’nin böyle kötü yanlarını ve çok güzel olmadığını filan hatırlardım,, neden hatırlardım? neden öfkelenirdim? neden neden…
İçerden çay beklerler, eski çayı dökmeli, iyice çalkalamalı demliği, ben bir çok mutfak eşyasının adını bilmem, ben bulaşık yıkamasını bilirim, hoş görünmesini bilirim, hayır bilmem, şimdi bu meseleyle vakit kaybedemem, hemen çaydanlığı doldurmalı, su ısınırken de mutfağı biraz toparlarım, bu huyum yüzünden sütü taşırmıştım albayım, gene bir tuhaf bakmıştı yüzüme Sevgi, önce demliğin suyunu akıtmalı, içerden sesleniyorlar, acele etmeliyim, onlar da farketmeden temizlemeliyim, geliyorum albayım, temizlediğini söyleme, olur söylemem, inşallah farketmezler, belki de albaylar tarihinin son bölümünü merak ediyorlardır, onlar ne anlayacak? sus öyle söyleme, eski çayı çöp tenekesine dökerim, musluğu tıkamasın, çok düşünceliyimdir albayım, bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım…
***
Evlilik yarışında cansıkıntısı birinci geldi. Çiçek yarışını, bir deve tabanı farkıyla kaybettim. Şimdi, Bilge’nin peşinden koşuyorum; gene ikinci geldim. Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden, ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım? Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır. Hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak?
***
«Bu oyunlardan usandım,» dedi Bilge. «Gerçek biri olmak istiyorum senin için. Yaşadığımı anlamana, odada dolaştığım sırada beni görmeni, bir takım dertlerim olabileceğini hissetmeni istiyorum. Bana bakmanı istiyorum. Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin; beni görmüyorsun.» Gözleri dolmuştu: «Göreceksin, bir gün bırakacağım seni.» Hikmet düşündü. Bir süre sonra, «Evet,» dedi mırıldanır gibi. «Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Evet, olabilir.» Gözlerini yukarı kaldırdı. «Neden beni dinlemiyorsun?» dedi Bilge; gözlerinden yaşlar akıyordu. «Üzülüyor albayım,» dedi Hikmet çok yavaş bir sesle, «Beni bırakacağı için ağlıyor.» «Bu albaydan da usandım artık,» diyerek ağlamağa başladı Bilge, «Nerede olduğumu bilemiyorum artık.» «Sizi de elimden almak istiyor albayım, dul kadını da: Kutsal üçlemeyi bozmak istiyor. Bütün bunlara inanmıyor. Yaşamak istiyor albayım: Beni de dünya nimetlerinden biri gibi görüyor. Yaşantısına yeni bir heyecan katmak istiyor: Solup giden aşkımıza ağlıyor. Oyunun dışına çıkıyor, beni de çıkarmak istiyor. Sonra da beni bırakıp gidecek albayım. Kendi yerine bir şey bırakmadan gidecek. Bir kız varmış, albayım; Bilge gittikten sonra sahneye çıkarak beni anlayacakmış. Aslında böyle bir şeye inanmıyor albayım, oyunlara inanmıyor. Bu kızı hayal etmemi önlemek için, onu bana anlatıyor: Büyüyü bozmak istiyor. İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge’nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge’nin yüzünü göreceğim, bana imkânsızlıkları tanıtan yüzünü.» «Bana korkunç şeyler söylüyorsun,» dedi Bilge ağlayarak. «Ona korkunç şeyler söylediğimi hatırlayacak albayım. Neden beni bu kadar üzmüştü? diyecek. Fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. Sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak. Bir zamanlar uzak bir gecekonduda tehlikeli oyunlar oynanmıştı, bile demeyecek. Neresi tehlikeli? diyecek. Hatırımda yanlış kalmamışsa, diyecek; aslında şöyle olmuştu, diyecek:
Bir zamanlar bir Hikmet vardı. Bu Hikmet, Dumrul gibi değildi, Fikret gibi hiç değildi. Üç katlı ahşap bir evde yaşardı. Bu eve kendisi şey derdi, ne derdi? gecegeldi, geceoldu gibi bir şey işte. Bu gecegeldide Hikmet’ten başka galiba iki şey daha vardı, roman kahramanı gibi iki şey. Bunların yaşayıp yaşamadıkları tam belli değildi. Sanıyorum biri emekli yarbaydı, öteki de boşanmış bir kadın. Büyük romanların kahramanları gibi insanın aklından çıkmayan varlıklar da değildi bunlar. Belki sadece, Hikmet’in çıkardığı gürültü sayesinde ayakta duruyorlardı. Hikmet’in dışında bir kişilikleri yoktu. Ne yaparlardı? Nasıl yaşarlardı? Nereden geliyorlardı? Nereye gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu. İşte böyle bir masaldı. Bilge’nin aklından bu masaldan geriye, sadece kendi ağlaması kalmıştı albayım. Oysa Hikmet ağlayamıyordu. Oysa, Bilge gibi ağlayabilseydi, açılırdı. Ağlayamadığı için kapanmıştı, içine kapanmıştı, gecekonduya kapanmıştı.
***
Bir şey yapmalıyım. Bir oyun. bulmalıyım. Sevgi ayağa kalktı, gidiyor. Hayır gitmiyor: Ben gidiyorum, diyor. Bilge de kalkıyor. Beni savunmadın diyor, ya da demek istiyor. Beni yalnız bıraktın, beni savunmadın. Gidin bakalım! Sizi ben mi çağırdım? Evet, sen çağırdın; yalanların bir araya geldi. Seni kimse kurtaramaz. Bütün yakınmaların sahte. Bilge gideceğini söylüyor. Onu daha önce düşünmeliymiş, buraya gelmemeliymiş. Sevgi böyle diyor. Siz konuşun, ben bir sigara alıp geliyorum. Zaten ben çağırmamıştım Bilge’yi, kendiliğinden geldi- Mektup da yazdığımı hatırlamıyorum Bilge’ye. Alçak! Evet alçağım. Konuşacak durumda değilim. Alçaklar yorgun olur. Siz konuşun işte, beni ele vermeyin de ne yaparsanız yapın, Sevgi’ye cevap ver Bilge; senden akıl alacak değilim filan de. Kim gidecek diye tartışıyorlar, ya da onu demek istiyorlar. Bilge benim karar vermemi istiyor. Böylece en kötü sözü söylemiş oluyor. Ona daha önce öğretmeliydim. Prova yapmalıydık. Ben karar veremem. Ben, sadece şaşırırım. Hikmet, kendini küçük düşürecek bir hareket yapmaz, diyor Sevgi. Yaparım. Her zaman yaparım. Bunu sormuyorlar senden. Tartışıyorlar. Küçük düştüğünü görmüyor musun? Görüyorum. Bir şey yapamıyorum, işte Bilge kapıya doğru yürüyor. Gidecek mi yani? Benimle böyle konuşamazsın, diyor Sevgi’ye. Evet Sevgi, konuşamazsın. Sen kim olduğunu biliyor musun Bilge’nin? Biliyor, Böyle yukardan konuşacak durumda değilsin, diyor Bil ge’ye. İkisi de bana kızıyor. Birini savunmalıyım, değil mi albayım? Birini tutmalıyım. Çok gülünç duruma düştüm, değil mi? Bu olayı artık unutamam. Ölünceye kadar unutamam. Ne kadar önce ölsem o kadar iyi. İşte Bilge kapıda, Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Bırak gitsin, diyor Sevgi. Sevgi kazandı. Hayır, olamaz. Buraya gel Bilge. Beni yalnız bırakma. Hayır gidecek, diyor Sevgi. Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? Sevgi ayağını yere vuruyor, burada kalmaya hakkı yokmuş Bilge’nin. Bunu kim öğretti sana? Kimse bir şey bilmiyor. Bağırma. Bağırdım mı? Duymadım da. Hayır, konuşmadım; sustuğum için oyunu bozdum. Bazen de susmak bilmem. Bilge, Sevgi’nin davranışını çok çirkin buluyormuş. İkinizden de nefret ediyorum. Bilge gidiyor. Bilge, Bilge, neden yalnız bıraktın beni? Kimseyi görmek istemiyorum. Artık ölmek istiyorum. Her şey çok karıştı albayım. İstediğim gibi olmadı albayım. Yanlış zamanda sahneye çıktılar. Artık aklıma bile hükmedemiyorum. Beni dinleyen kalmadı albayım. Artık dayanamıyorum. Bir şey söyleyin, öyle susmayın albayım. Bilge’ye, geri dönmesini söyleyin. Bilge gitti albayım. Biliyorum, bir daha dönmez. Her şey benim yüzümden albayım. Alçaklar gibi davrandım. Bilge gitme, diyebilirdim. İşte benim de ne olduğum meydana çıktı. Hiç bir Hikmet gibi davranamadım. Alçak Hikmet VII! Geber! İşte balkondan kendimi atıyorum albayım, onu öldürüyorum. Ne dediniz? Biraz hava mı alayım dışarı çıkıp? Peki albayım. Belki Bilge’ye de rastlarım bu arada. Tam gitmiş olamaz, değil mi? Hiç bir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi? Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Fakat bizim sokakta göremiyorum onu albayım. Belki hızlı koşarsam yetişirim ama, değil mi? Bilge! Bilge! Köşeyi dönmüş galiba. Başım dönüyor, biraz dinleneyim. Beni neden bıraktın Bilge? Şimdi hiç dönmeyecek misin yani? Seni artık hiç göremeyecek miyim? İmkansız mı? Albayım, albayım bu oyun çok ciddi; bakın ben bile ağlıyorum albayım. İmkânsızlık duvarının önünde ağlıyorum. Bu duvar beni çıldırtıyor albayım. Başımı, bu duvara vurup parçalamak istiyorum. Başım ağrıyor albayım; biraz yürümek, biraz kendime gelmek istiyorum. Şimdi ne olacak albayım? Bilge beni istemiyor diye onu göremeyecek miyim artık? Böyle şey olur mu? Biraz önce birlikteydim onunla. Nereye gitmiş olabilir hemen? Onu sokaklarda bulamayacak mıyım? Aslında kötü bir oyun oynamıştım, kötü bir niyetim yoktu. Sizinle de oyunları düzeltmiyor muyduk birlikte? Bilge de anlamıştır canım. Birazdan gelir herhalde, değil mi? Yoksa eve dönüp beklesem mi onu? Ben de kötü davrandım ama albayım. Böyle oyun da olur muydu? Utanıyorum kendimden albayım. Üstelik utanmadan bu kalabalık caddenin köşesinde duruyorum. Belki de artık herkes öğrenmiştir. Herkes birbirine anlatıyor. Beni görünce de belli etmeden gülümseyecekler. Ben dünyayı kirletiyorum albayım. Hiç olmazsa kimseye belli etmeden bekleyebilsem burada. Kendimi gizleyebilsem. Yakamı kaldırayım da beni tanımasınlar. Acaba ölürsem çok üzülür mü albayım? O zaman koşup bana gelir mi dersiniz? Siz çok ağlarsınız biliyorum, albayım. Fakat sizi hiç ağlarken görmedim, biliyor musunuz?