Kimsenin Aklına Gelmeyen

nerde
yok mu ölümleriniz
dininiz mezhebiniz aşkına
ölememekten döndüm şaşkına
rabbiniz taptığınız aşkına
bir yudum ölüm
bir yudum ölüm veriniz


endişeye mahal yok
daşraya hep sıyırtma geçtim
kabrimin birinden ötekinedir sürekli seyahatim
tuttuğum
mürşidlerimin değil
ölümlerimin eliydi

Eyyûb
bir adamın hiç annesinin olmaması demektir


çağırma
seni umursamıyorum bundan böyle
burdan ancak cenazem çıkar
beni bu hayata alıştırdın artık/

hayatın bu yüzü fahşaya dönük
hadi gidelim
gene gelmedi.


siz gidin diyorum
Anne’m gelmeden burayı terkedemem

(bütün şeamet anne’lerin birer et mamülü olduğunu kabulde gösteremediğim bir basit seyyaliyet meselesiyle başlamıştı oysa)

yine de
sağolsun dostlar
tekfin ve teçhizimi tamamladılar
şimdi gerçekten gömülebilirim

siz gidin


/Anne
nerdesin
gelmez misin
gelemez misin
diyeceğim çok amma
pek kalaba yerdesin

Anne
yok musun
yoksa gene mi yoksun/


anne
ben artık iyiyim
hem kendime iyi bakıyorum


müptezel figanlarla yalvardım
fazla kullanılmış
topuklarımdan kuleler sıraladım
kollarım ırmak
gül dedim
bülbül dedim gece gündüz
yalanlarla övdüm seni
inadına yanlış inadına uzak
sana niçin yandım
ne sana
ne şiirime söyledi
bıçağın açmadığı ağzım
ne sandılar bilmem ki ne sandın


her gün bir tabut
çıkıyor kapımdan
her gün bir ölü
seni bildim bileli


Sana şiirle gelmiş
bağışla
bilmemiş
gözyaşıyla
hiç gülmemiş
Sana gülle gelmişim


toprağın zehrini arıtarak nasıl gelişirse zakkum
öyle gelir kokusu anneleri
anne kokusu
/birdenbire gelir/
Eyyub mahvının mes’ud mealidir
Anne’m şahitli
bir sabah namazı vakti gibidir
/Anne
suçüstü hazırlıyorlar bana
işte gene/
mürşid
kendisine sürekli ihanet edilen adam demektir


Şiir iyi
acı ve üzerime göreydi
ben hep göz ucuyla bakıyor
ve hep sıyırtma geçiyordum
bu arada ekranda biriler
birdenbire yaşlanıyordu


lütfen biraz açılın başımdan
fenalaşabilirim
son defa söylüyorum bakın
hatırlamıyorum öncesini bu oyunun
senaryoyu önceden göstermediler
ne olacağını bilmiyorum sonunun


geri durun şöyle
alışmadığınız şeyler bunlar
ne ilk öldürülüşüm bu
ne ilk yıkılışı evimin
cesetleri yanyana koyun
büyüğümü küçüğümün yanına
ayrılmasınlar


  • kabahat kendisinindi
    hep yüksekten uçuyor
    uçmuyor
    düşmemeye çabalıyordu
    hiç süzülmedi meselâ
    bir çırpıntılar bütünüydü
    kabahat kendisinindi
    bana sorarsanız
    uçmasını bilmiyordu

kalbimdeki burgaç kitabesi
bileklerimdeki şiiri
yine ben
yalnız ben sökebilirim


dağlar
denizler
ağaçlar
gül ölüyordu yaprağında
açıklıyorlardı
/bütün yaşamlar zaten şiirdi/
en münasebetsiz
en vakitsiz ölüyordum
kâfır oluyorlardı


senden gayri nem
kimim kimsem mi var

yeni/yeniden keşfediyorum perdelerini
seni en iyi ben icra ederdim
ey ölüm
bir ömür seni
yalnız seni sevdim
şimdi hicazkâr ölüyor
en neva ölüyorum


Yenildim


söylemedi deme
gidiyorum
geldiğim yere
‘zemheriden ötesi var’
kimseden ayrılmış
kimseye kavuşmuş
kimseye dönmüş olmayacağım
söylemedi deme
gidiyorum
geldiğim yere


aklım uçmuş
sensizliğimden anlıyorum
iki ayeti bir araya getiremiyorum
her mecnun bir gönül doğurmuş
akıl verip gönül almış
işte ben
ne aklım ne gönlüm kalmış
bekliyorum bu kabristanda
yalnızca bekliyorum


yarın senden beni soracaklar
önce mektuplarımı göster
beni ele veren gözlerim
ve sesimi
sonra konu eder
‘aslında orda herşey var’ dersin

/bu esnada
o denize düşmüştü
bizi onaylayıp
hoşça el mi sallıyor
boğulup çırpınıyor muydu
bunu hiçbir zaman anlayamadık/
sonra üstünde ateş yaktık
göğün mavileri
gecenin burçları
kız saçları
delikanlı parmakları
yedi iklim dört yönden
kördüğüm toplardı
de


işte bahar
kalktı yerden
kırk yıllık kar
kar kalkıp
ağınca kalbime buhar
var oldu hüznün
esti
bu rüzgâr bu rüzgâr


/neden ivedi okuyor
hele segâh
henüz ikindi olmalı
bu hangi ezan
kim bu müezzin/
içinde sen
bir tren ayrılıyor istasyonumdan Zîn


gitsem kusurlu
kalsam hasar görüyorum
benim sevgili
benim ilaç
benim anlamlı yenilgilerim


herkesin aklından geçen
bazan benim de aklımdan geçer
aklımdan çıkmayan
kimsenin aklına gelmiyor

/hayır hayır
yanlış anlaşıldı
onlar Tanrı’yı değil
sadece aşkı inkar ediyor/


onlara hiç
ama hiç bir zaman inanmadım
gül budur dediklerinde
yalnızca iç geçirdiğimi hatırlıyorum


ezelden beri sana geliyor
sonsuza kadar senden gidiyorum

kenetlenmek diye bir hurafeye takmışım kafamı
oysa en fazla sıyırtma geçiliyor
habire hasar görüyor
habire ufalanıyorum
sen miydin sıyırıp geçen
ben mi
bildiğim bir şey var
sermayem
kârım
kazancım
nâmurad ölmekmiş muradım


/sen pınardın Gürün’de
karpuz çatlatan
girecektim içine
anadan üryan
kuzey rüzgârıydın
oldum bittim
bağrıma esecektin
buz torbası
alnıma koyacaklardı


yoksul lügatım
doğrudur
fukara
harfler kendi imalâtım
becerdiğim bu
ifadem bu kadar


“Şiir Yusufun kanlı gömleği.

Şiir, şairi kana bulamalı. Şiir, şairi derin kuyulara atmalı, bir çocuk kadar masum ve suçsuz ve ne olup bittiğine akıl erdiremiyorken. Şiir, şairi pazara çıkarmalı; ucuza kapattırmalı. Şiir, şairi töhmet altına sokmalı, iftira ettirip ırzı-namusuyla oynatmalı. Şiir, şaire zindanları reva görmeli.

Bütün bu acıları yaşamış veya yaşatmış gömlek, artık görmeyen gözleri, basiretleri açabilir.

Şairin, kana bulanan, arkadan yırtılan gömleği, onun kirli çamaşırı basiretler açar. Korkunç bedeller ödenmiştir çünkü.

Şiir basiretler açmıyorsa, o şiirin şairinin gömleği kana bulanımamış, arkadan yırtılmamış, kuyular, zindanlar dolaşmamış demektir.”

Murat Kapkıner
Kimsenin Aklına Gelmeyen

20260419_1355055911394482382119318-683x1024 Kimsenin Aklına Gelmeyen
Şiir ifade edemeyişi ifade etmektir.

Ölüm Sustuğudur Bir Sevdiğin

Ölüm, sustuğudur bir sevdiğin,
Biraz uzun…
Sararması bir güzel yüzün,
Biraz katı…
Günlerin azaltması sevilenleri,
Biraz hiç yok…
Ölümümüzle kavuşma ümidi,
Biraz uzak…
Gözlerse billurları düşünülerin,
O çocukluktan kalma türkülerin
Eskidiği gözlerinde, derinde,
Ölüm billurlaşır ölülerin.

Hüsrev Hatemi

20260418_0251098071138202254590522 Ölüm Sustuğudur Bir Sevdiğin

Aynalar ve Zaman

erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı

şair! bahçelere özenecek ne vardı?
işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı

nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem de ayrıldı sizde
şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
o derin sulara kapılmış şiirlerinizde…
nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:

kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı

Hilmi Yavuz

20260418_010957698606790033557309-768x1024 Aynalar ve Zaman

Şimdi Nedense

şimdi nedense her şeyde
ansızın dağılan kelebek tadı

biliyorsun en bakımlı bahçe
sessizliktir
gülüşler oraya sürgün edildi
acıların kardeş olduğunu
kimse anlayamadı

sevdalarda olsun, ilkyaz ölümlerinde olsun
geçit vermeyen akarsu olmaz
gülün kendini işlemek için
çırağı ya da ustası yoktur

çocuklar! bağışlayın beni
sözlerimi boz üveyiklerin
hırçın tuzuna batırıp bakın
hüzünden daha kötü bir yolaçıcı olabilir mi?

şimdiye kadar olmadı

ama şimdi, nedense, her şeyde
ansızın dağılan kelebek tadı


Hilmi Yavuz

20260417_2232495297182762291286567-768x1024 Şimdi Nedense
Sahi 90 mı oldum? Peki ne zaman?

Âh eylediğüm serv-i hırâmânun içündür

Âh eylediğüm serv-i hırâmânun içündür
Kan ağladığum gonce-i handânun içündür


Ser-geşteliğüm kâkül-i müşgînün ucundan
Âşüfteliğüm zülf-i perişânun içündür

Bîmâr tenüm nergis-i mestün eleminden
Hûnin ciğerüm lâ’l-i dür-efşânun içündür

Yakdum tenümi vasl güni şem’ tek ammâ
Bil kim bu tedârük şeb-i hicrânun içündür

Kurtarmağa yağma-yi gamundan dil ü cânı
Sa’yim nazar-i nergis-i fettânun içündür

Can ver gönül ol gamzeye kim bunca zamandur
Cân içre seni sakladığum anun içündür

Vâ’iz bize dün dûzahı vasfetdi Fuzûlî
Ol vasf senün külbe-i ahzânun içündür

Fuzûlî



Ah edişim, senin o selvi gibi biçimli boyun için; kan ağlayışım da, konca gibi gülen dudakların içindir.

Başımın dönmesi (sarhoşluğum) misk kokulu kaküllerin yüzünden ve perişanlığım da dağınık zülfün içindir

Vücudum, senin mahmur gözlerini eleminden hastadır ve bağrım, arasından inci gibi dişlerin görünen dudakların için kanla doludur.

Kavuşma gününde, (gündüz gözüyle) vücudumun mum gibi yaktım, neşeliyim ama bil ki bu hazırlı, ayrılık gecen içindir.

Gönlümü ve canımı gamının yağmasından kurtarmağa çalışmam, fettan gözünün bakışı içindir (Yani senin dikkatini üzerime, çekmek içindir; yoksa ben, hiç senin gamından kaçar mıyım?)

Ey gönül! O yan bakışa can ver; çünkü bunca zamandır seni onun için canımın içinde saklıyorum.

Fuzûlî! Vâiz dün bize cehennemin nasıl olduğunu anlattı. O anlattıkları, senin hüzün yuvası olan kulübenin haline uymaktadır.

bulbul7531883586101424268 Âh eylediğüm serv-i hırâmânun içündür

Kendini Öldüren Adamın Şarkısı

Yalnız kalınca beni çarmıha germekti niyeti
Fakat ben fırsat vermedim
Dayadım hançeri boğazına.

Ne su verdim,
Ne bir dua okudum,
Dayadım boğazına hançeri
Ve uzun bir kısaltmada
Öldürdüm onu.

Ona dedim:
“-Düşmanın ağzıyla konuşursun ha!”
Ve onu öldürdüm!

Benim adımı taşıyordu
Ve hiç kimse bana onun kadar yakın değildi,
Ve beni yabancılaştırdı
Size.

(Kat’-nâme, s. 58)
Ahmed Şamlu

shamlo8340454375913753275 Kendini Öldüren Adamın Şarkısı

Seni Selamlıyorum

seni selamlıyorum ve yanında oturuyorum
senin ıssızlığında benim kocaman kentim yükselir.

kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet
senin ıssızlığında bulmuşum bu gerçeği

yorgun argın, ikircikliğin kör patikalarından geliyorum
doluyum seninle bir ayna gibi
hiçbir şey yatıştıramaz beni
ne kollarının dalı ne teninin ırmakları.

sensiz sönüğüm, gecede bir kentim
sen ışıyorsun
sıcaklığını uzaktan tadıyorum ve kentim uyanıyor
gürültülerle, ikirciklerle, çabalarla ve çabalarının ikircikli gürültüsüyle.

hiçbir şey artık yatıştırmak istemez beni
senden uzak gecede bir kentim ey güneş
ve batımın yakar beni

ben avare bir sabah peşinde dolaşmaktayım.

sen konuşuyorsun ben duymuyorum
sen susuyorsun ben haykırıyorum
benimlesin kendimsizim
ve sensiz kendimi bulamıyorum

hiçbir şey yatıştırmak istemez beni, yatıştıramaz.

kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet
senin halvetinde bulmuşum bu gerçeği

gerçek büyüktür bense küçük, sana yabancıyım.

kuşun haykırışını duy
otun gölgesini birleştir gölgenle
beni kendinle tanıştır yabancım benim
beni kendinle birlik et

Ahmed Şamlu

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

yzu5ztihd3pq8564651766042545904-1024x683 Seni Selamlıyorum

Sonraları

bir gün benim de ölümüm gelir çatar
ışıklarında bir bahar gününün
tozlu dumanlı bir kışın ya da
haykırışsız şevksiz bir güzün

bir gün benim de ölümüm gelir çatar
birinde bu acı ya da tatlı günlerin
başka günler gibi boş bir günde
gölgesinde bugünün, ayrı günlerin

yanaklarım soğuk mermer
gözlerim karanlık dalanlara dönecek
ben boşalacağım acıdan haykırıştan
ansızın bir uyku beni çalacak

şiirin büyüsünden habersiz ellerim
defterim üzerine usulca süzülür
anımsarım ellerimde benim
bir zamanlar yalazlanırdı şiir

toprak her an beni kendine çağırır
gömsünler beni diye yoldan gelirler
mezarıma bir dal çiçek bırakırlar
ah belki yarı gece o sevgililer

benim hayatımın karanlık perdeleri
benden sonra her biri bir yöne çekilir
benim kağıtlarım ve defterlerim üstünde
tanımadık gözler süzülür

küçük odama adım atar
benden sonra anılarımdan habersiz biri
bağrımda ayna durur
bir tarak bir tel saç bir elin izi

kendimden ürkerim kalırım,
benden arda kalan her şey dağılır
ruhum bir kayığın yelkeni gibi
ufuklarda uzaklaşır, saklanır

günler, haftalar, aylar
birbiri ardınca hızla geçer
dalıp durur yollara senin
gözlerin mektubu bekler

benim soğuk vücudumu ancak
bağrına basmıştır toprak
benim kalbim çürür orada, sensiz
senin kalbinin çarpmasından uzak

sonraları ben adımı yağmur ve rüzgâr
usulca taşın yüzünden yıkayacak
mezarım adsız kalacak yol kenarında
arın, ayıbın söylencesinden uzak.

Furuğ Ferruhzad
-Yaralarım Aşktandır-

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

قبر_فروغ_فرخزاد7035788061707383676 Sonraları

AY-RI I

Kirli ve kopuk sesler var aramızda
suç bu.

…gecenin ortasından bir garson geçiyor,
bir bardak bölüyor karanlığı…

Bak, bir kağıtta notlar var, sana yazılan
“ben şimdi uzaklarda bir fırtınayım
gece geçen tren seslerine karışan.”

Uzak ve kirli sesler var aramızda suç bu.

…baharı ve kışı özlüyorum aynı anda
sonra yaşlanıyorum giderek
sandalyeleri çağrıştırıyor bu müzik bana…

Bak, şiirin ortasından bir garson geçiyor,
lavanta kokuları
ve ilk günler geçiyor ayrılığın ortasından
bardaklar ve çaylar geçiyor hatta.

Kirli ve üzgün sesler var aramızda
salon ışıklı, bazen gölgeli… garson fraklı,
piyanist yelkenli,
sen eskiden…
sen eskiden…
kırılganlığım geçiyor odalardan
suç bunun da adı.

Bak, bütün tınılar isyan
bütün kemanlar gece
duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda
ya beni bırak,
ya sarıl bana.


Birhan Keskin

birhan-keskin21749870262182267 AY-RI I
duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda

Tehlikeli Oyunlar

Öfkelerimi unuturum. Yaşantımın size iyi gelmeyen yanlarını kendime saklarım. Çünkü sizi seviyorum Bilge. Bütün hayatımı, hayır bütün hayatımın sadece güzel oyunlarını, yerdeki terliklere doğru çekingen hareketler yapan ayaklarınızın dibine seriyorum. Oysa, birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge’nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının da sonu kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı, fakat iyi bir oyun. Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lugat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum Evet, ben geldim Bilge. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.”

***

kurtaramadı, Sevgi uyuyordu, ben uyumuyordum, aşkımızın geleceğini hazırlıyordum, canım tabaklar diyordum, beni mahcup çıkarmayın ilerde, onun yani Sevgi’nin tabirleriyle konuşuyordum, kendi kendime bile, mahcup etmeyin demiyordum, kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime.

Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?

Albayım! Bu temizliği bir bitireyim göreceksiniz eski mutfak eşyaları bile parlatılınca nasıl güzel olur, bunun da bir estetiği varmış, bir ressam arkadaş söylemişti, Sevgi resimden anlamazdı, ben de azarlanınca Sevgi’nin böyle kötü yanlarını ve çok güzel olmadığını filan hatırlardım,, neden hatırlardım? neden öfkelenirdim? neden neden…

İçerden çay beklerler, eski çayı dökmeli, iyice çalkalamalı demliği, ben bir çok mutfak eşyasının adını bilmem, ben bulaşık yıkamasını bilirim, hoş görünmesini bilirim, hayır bilmem, şimdi bu meseleyle vakit kaybedemem, hemen çaydanlığı doldurmalı, su ısınırken de mutfağı biraz toparlarım, bu huyum yüzünden sütü taşırmıştım albayım, gene bir tuhaf bakmıştı yüzüme Sevgi, önce demliğin suyunu akıtmalı, içerden sesleniyorlar, acele etmeliyim, onlar da farketmeden temizlemeliyim, geliyorum albayım, temizlediğini söyleme, olur söylemem, inşallah farketmezler, belki de albaylar tarihinin son bölümünü merak ediyorlardır, onlar ne anlayacak? sus öyle söyleme, eski çayı çöp tenekesine dökerim, musluğu tıkamasın, çok düşünceliyimdir albayım, bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım…

***

Evlilik yarışında cansıkıntısı birinci geldi. Çiçek yarışını, bir deve tabanı farkıyla kaybettim. Şimdi, Bilge’nin peşinden koşuyorum; gene ikinci geldim. Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden, ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım? Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır. Hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak?

***

«Bu oyunlardan usandım,» dedi Bilge. «Gerçek biri olmak istiyorum senin için. Yaşadığımı anlamana, odada dolaştığım sırada beni görmeni, bir takım dertlerim olabileceğini hissetmeni istiyorum. Bana bakmanı istiyorum. Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin; beni görmüyorsun.» Gözleri dolmuştu: «Göreceksin, bir gün bırakacağım seni.» Hikmet düşündü. Bir süre sonra, «Evet,» dedi mırıldanır gibi. «Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Evet, olabilir.» Gözlerini yukarı kaldırdı. «Neden beni dinlemiyorsun?» dedi Bilge; gözlerinden yaşlar akıyordu. «Üzülüyor albayım,» dedi Hikmet çok yavaş bir sesle, «Beni bırakacağı için ağlıyor.» «Bu albaydan da usandım artık,» diyerek ağlamağa başladı Bilge, «Nerede olduğumu bilemiyorum artık.» «Sizi de elimden almak istiyor albayım, dul kadını da: Kutsal üçlemeyi bozmak istiyor. Bütün bunlara inanmıyor. Yaşamak istiyor albayım: Beni de dünya nimetlerinden biri gibi görüyor. Yaşantısına yeni bir heyecan katmak istiyor: Solup giden aşkımıza ağlıyor. Oyunun dışına çıkıyor, beni de çıkarmak istiyor. Sonra da beni bırakıp gidecek albayım. Kendi yerine bir şey bırakmadan gidecek. Bir kız varmış, albayım; Bilge gittikten sonra sahneye çıkarak beni anlayacakmış. Aslında böyle bir şeye inanmıyor albayım, oyunlara inanmıyor. Bu kızı hayal etmemi önlemek için, onu bana anlatıyor: Büyüyü bozmak istiyor. İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge’nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge’nin yüzünü göreceğim, bana imkânsızlıkları tanıtan yüzünü.» «Bana korkunç şeyler söylüyorsun,» dedi Bilge ağlayarak. «Ona korkunç şeyler söylediğimi hatırlayacak albayım. Neden beni bu kadar üzmüştü? diyecek. Fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. Sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak. Bir zamanlar uzak bir gecekonduda tehlikeli oyunlar oynanmıştı, bile demeyecek. Neresi tehlikeli? diyecek. Hatırımda yanlış kalmamışsa, diyecek; aslında şöyle olmuştu, diyecek:

Bir zamanlar bir Hikmet vardı. Bu Hikmet, Dumrul gibi değildi, Fikret gibi hiç değildi. Üç katlı ahşap bir evde yaşardı. Bu eve kendisi şey derdi, ne derdi? gecegeldi, geceoldu gibi bir şey işte. Bu gecegeldide Hikmet’ten başka galiba iki şey daha vardı, roman kahramanı gibi iki şey. Bunların yaşayıp yaşamadıkları tam belli değildi. Sanıyorum biri emekli yarbaydı, öteki de boşanmış bir kadın. Büyük romanların kahramanları gibi insanın aklından çıkmayan varlıklar da değildi bunlar. Belki sadece, Hikmet’in çıkardığı gürültü sayesinde ayakta duruyorlardı. Hikmet’in dışında bir kişilikleri yoktu. Ne yaparlardı? Nasıl yaşarlardı? Nereden geliyorlardı? Nereye gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu. İşte böyle bir masaldı. Bilge’nin aklından bu masaldan geriye, sadece kendi ağlaması kalmıştı albayım. Oysa Hikmet ağlayamıyordu. Oysa, Bilge gibi ağlayabilseydi, açılırdı. Ağlayamadığı için kapanmıştı, içine kapanmıştı, gecekonduya kapanmıştı.

***

Bir şey yapmalıyım. Bir oyun. bulmalıyım. Sevgi ayağa kalktı, gidiyor. Hayır gitmiyor: Ben gidiyorum, diyor. Bilge de kalkıyor. Beni savunmadın diyor, ya da demek istiyor. Beni yalnız bıraktın, beni savunmadın. Gidin bakalım! Sizi ben mi çağırdım? Evet, sen çağırdın; yalanların bir araya geldi. Seni kimse kurtaramaz. Bütün yakınmaların sahte. Bilge gideceğini söylüyor. Onu daha önce düşünmeliymiş, buraya gelmemeliymiş. Sevgi böyle diyor. Siz konuşun, ben bir sigara alıp geliyorum. Zaten ben çağırmamıştım Bilge’yi, kendiliğinden geldi- Mektup da yazdığımı hatırlamıyorum Bilge’ye. Alçak! Evet alçağım. Konuşacak durumda değilim. Alçaklar yorgun olur. Siz konuşun işte, beni ele vermeyin de ne yaparsanız yapın, Sevgi’ye cevap ver Bilge; senden akıl alacak değilim filan de. Kim gidecek diye tartışıyorlar, ya da onu demek istiyorlar. Bilge benim karar vermemi istiyor. Böylece en kötü sözü söylemiş oluyor. Ona daha önce öğretmeliydim. Prova yapmalıydık. Ben karar veremem. Ben, sadece şaşırırım. Hikmet, kendini küçük düşürecek bir hareket yapmaz, diyor Sevgi. Yaparım. Her zaman yaparım. Bunu sormuyorlar senden. Tartışıyorlar. Küçük düştüğünü görmüyor musun? Görüyorum. Bir şey yapamıyorum, işte Bilge kapıya doğru yürüyor. Gidecek mi yani? Benimle böyle konuşamazsın, diyor Sevgi’ye. Evet Sevgi, konuşamazsın. Sen kim olduğunu biliyor musun Bilge’nin? Biliyor, Böyle yukardan konuşacak durumda değilsin, diyor Bil ge’ye. İkisi de bana kızıyor. Birini savunmalıyım, değil mi albayım? Birini tutmalıyım. Çok gülünç duruma düştüm, değil mi? Bu olayı artık unutamam. Ölünceye kadar unutamam. Ne kadar önce ölsem o kadar iyi. İşte Bilge kapıda, Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Bırak gitsin, diyor Sevgi. Sevgi kazandı. Hayır, olamaz. Buraya gel Bilge. Beni yalnız bırakma. Hayır gidecek, diyor Sevgi. Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? Sevgi ayağını yere vuruyor, burada kalmaya hakkı yokmuş Bilge’nin. Bunu kim öğretti sana? Kimse bir şey bilmiyor. Bağırma. Bağırdım mı? Duymadım da. Hayır, konuşmadım; sustuğum için oyunu bozdum. Bazen de susmak bilmem. Bilge, Sevgi’nin davranışını çok çirkin buluyormuş. İkinizden de nefret ediyorum. Bilge gidiyor. Bilge, Bilge, neden yalnız bıraktın beni? Kimseyi görmek istemiyorum. Artık ölmek istiyorum. Her şey çok karıştı albayım. İstediğim gibi olmadı albayım. Yanlış zamanda sahneye çıktılar. Artık aklıma bile hükmedemiyorum. Beni dinleyen kalmadı albayım. Artık dayanamıyorum. Bir şey söyleyin, öyle susmayın albayım. Bilge’ye, geri dönmesini söyleyin. Bilge gitti albayım. Biliyorum, bir daha dönmez. Her şey benim yüzümden albayım. Alçaklar gibi davrandım. Bilge gitme, diyebilirdim. İşte benim de ne olduğum meydana çıktı. Hiç bir Hikmet gibi davranamadım. Alçak Hikmet VII! Geber! İşte balkondan kendimi atıyorum albayım, onu öldürüyorum. Ne dediniz? Biraz hava mı alayım dışarı çıkıp? Peki albayım. Belki Bilge’ye de rastlarım bu arada. Tam gitmiş olamaz, değil mi? Hiç bir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi? Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Fakat bizim sokakta göremiyorum onu albayım. Belki hızlı koşarsam yetişirim ama, değil mi? Bilge! Bilge! Köşeyi dönmüş galiba. Başım dönüyor, biraz dinleneyim. Beni neden bıraktın Bilge? Şimdi hiç dönmeyecek misin yani? Seni artık hiç göremeyecek miyim? İmkansız mı? Albayım, albayım bu oyun çok ciddi; bakın ben bile ağlıyorum albayım. İmkânsızlık duvarının önünde ağlıyorum. Bu duvar beni çıldırtıyor albayım. Başımı, bu duvara vurup parçalamak istiyorum. Başım ağrıyor albayım; biraz yürümek, biraz kendime gelmek istiyorum. Şimdi ne olacak albayım? Bilge beni istemiyor diye onu göremeyecek miyim artık? Böyle şey olur mu? Biraz önce birlikteydim onunla. Nereye gitmiş olabilir hemen? Onu sokaklarda bulamayacak mıyım? Aslında kötü bir oyun oynamıştım, kötü bir niyetim yoktu. Sizinle de oyunları düzeltmiyor muyduk birlikte? Bilge de anlamıştır canım. Birazdan gelir herhalde, değil mi? Yoksa eve dönüp beklesem mi onu? Ben de kötü davrandım ama albayım. Böyle oyun da olur muydu? Utanıyorum kendimden albayım. Üstelik utanmadan bu kalabalık caddenin köşesinde duruyorum. Belki de artık herkes öğrenmiştir. Herkes birbirine anlatıyor. Beni görünce de belli etmeden gülümseyecekler. Ben dünyayı kirletiyorum albayım. Hiç olmazsa kimseye belli etmeden bekleyebilsem burada. Kendimi gizleyebilsem. Yakamı kaldırayım da beni tanımasınlar. Acaba ölürsem çok üzülür mü albayım? O zaman koşup bana gelir mi dersiniz? Siz çok ağlarsınız biliyorum, albayım. Fakat sizi hiç ağlarken görmedim, biliyor musunuz? 

Tehlikeli Oyunlar 

Oğuz Atay 

oguz-atay946873848059063779 Tehlikeli Oyunlar
Ölüm ne zaman sahneye çıkacak?