Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl yeniden üretir, sürdürürdü? Ölürken bile yaşamı bir yanında sürdürmekte -şu ya da bu biçimde, ama kesinlikle- sürdürmekte olduğumuzu bilmemiz gerekir.
*
Kokularım, seslerim, görüntülerim, anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım, en gizli tadını tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde “Uyanamadın mı daha?” dediğim zaman “Ne gereği var?” diyen ilk insansın bana.
*
Eren en delici, en dost bakışıyla bakıyor gözümün içine. “Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. ‘Unutmamağa çalışacağım’ diyebilmek isterdim, ama…” “Deme. Her şey, sırası gelince olur… Daha önce de söyledim sana. Senim yaşındayken bana böyle şeyler söyleyen bir dostum olmadı. Sen, hiç değilse, bunları daha önce işitmiş olacaksın.”
*
Başkasının bize kurduğu düzeni bir vakitler ne kadar yadırgadıysak, bir yaştan sonra, kendimize kurmuş olduğumuz düzeni de bir o kadar aykırı bulmağa başlarız galiba. İşin tuhafı o düzenin rahatlığıdır bizi tedirgin eden.
*
Umduğumuz, düşlediğimiz hazları, güzellikleri, hattâ, kuru kuru dinlenmeyi bulamasak, gerçekleştiremesek bile, bunları bir yıl erteleyerek, yani umudumuzu gene de yitirmeyerek kalkar gideriz buralardan. Elbette bir yıl sonrayı şu an gibi düşünerek… Sokağa çıktığımızda düşüp ölebileceğimizi, ölüp düşebileceğimizi usumuza hiç getirmediğimiz gibi.
*
İnsan yaşlandığını bilir elbet. Ama olağan durumunuz sürüp gittikçe değişişinizi siz farketmemişsinizdir. Ellerinize, ayaklarınıza bakmışsınızdır, değiştiklerini görmüşsünüzdür elbet, aynadaki yüzünüz gibi. Ama, süregiden daha mı baskın çıkmıştır, nedir? Birden, başkalarının bakışının önemini anlarsınız. Sizin gibi bakmayanların bakışını sezersiniz kendi bakışınızda… Dışarıdan içeriye bir şeyler sızıvermiştir.
*
Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine..Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.
*
Küskünlüğü unutturacak tek yolun, sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kırdan geçtiğini anımsarız. Bir daha. O kırda yürüyüveririz bir an.
*
Acı, başkalarının ki olunca, duyulmaz elbet. Sevenleri, olsa olsa, acıyı çekeni anlamaya çalışır. Ne gereksediğini düşünürler. Acı çekinin gereksidiğini verebileceklerse ne ala, yoksa çekilmelidir aradan. Avutmalar, acıyı paylaşmalar, boş şeyler. Güçlük, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın da olanaksız görünmesinde. Sakat olan kişi başkadır. Onun karşısında ne yaparsak yapalım, nasıl bir tutuma karar verirsek verelim, yaptığımız yalan olacaktır, en azından yanlış olacaktır. Çünkü biz, onun gibi değiliz
*
Yarabbim, bu kadar mı yalnızız, bu kadar mı düşüyoruz? Herkes herkese yabancı. Ya da, hemen hemen öyle.
*
Çok eskiden, çok uzakta, pencereden bakarken, bulutsuz bir yaz gününün öğle sıcağında komşunun bahçesinde tütmeğe başlayan bir maltız ateşinin ince dumanını görür gibi (durgun, dingin bir havanın orta yerindeki ince, kara, büksül düşü ansır gibi), bir küskünlük kokusunun gelip geçtiğini duyarız içimizden.
Gösterişsiz bulduğumuz için yüz çevirdiğimiz alçakgönüllü özgürlüklerin, önemini bilemediğimiz için kullanamadığımız, kullanmasını bilemediğimiz özgürlüklerin sakat eniği bir küskünlüğün kokusudur bu: Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Hiçbir sözün arkasını getiremiyor gibiyim.
*
Konuşmak güç. Hantal sözlerle yetinmek zorunda kalıyor insan.
*
Şimdiki zamanı, bilirsiniz, yaşamakla kalırız, onu düşünmeğe vakit bulamayız hiç; durmaz, geçer gider. Ondan olacak, ya geçmişi yorumlarız bir yaşam boyu, onu anlamağa, onda bir anlam bulmağa çalışırız, ya da geçmişi de, geleceği de, aralarında sanki hiçbir ayrım yokmuş gibi, aynı hızla, aynı şevkle düşleriz, kurarız,” diyor; “geçmiş üzerine konuşmak çok önemli bir işimizdir, geçmişle oynamağa kalkmak, herkesin kınadığı bir şeydir. Oysa hangi anın geçmişi, hangi başka anın geçmişine benzer içimizde? Aynı geçmiş olması beklendiği halde?
*
Onunla ilişkinizde, sizin bir türlü sindiremediğiniz bu eksikliği ona duyurmamağa, o eksikliğin farkında değilmişçesine davranmağa kalkışmanız gülünç oluyor. Sizin neyi başaramayacağınızı o çok iyi biliyor, sizse farkında bile değilsiniz; onun bildiğinin de kendi eksikliğinizin de… Ne kadar bilge bu kadın!
*
Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda. Ama bunun farkına varmak da uzun süreler geçmesini gerektirir. Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Ard arda yaşanmış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerin süreleri.. – Her tümce yaşamla birlikte biter.
*
Sevdiklerimizi, alıştıklarımızı görmekten vazgeçme kararı ancak uzun kararsızlıklardan doğabilir. Bir daha inandırmağa çalışıyoruz kendimizi; değişiklerin, değişmemesi gerekeni (çünkü değişmemesi gerekenler olduğuna inanmaktan vazgeçmiyoruz; sevmek, bağlanmak, ancak böyle bir temele oturtulabilir, diyoruz; temel değerlerden söz açmadan edemiyoruz) bastırmış olamayacağına.
*
Küskünlük, dört duvar arasında, bir taşın elle parçalanamazlığıdır.
*
Özgürlüğün bir simgesi diye bakageldiğimiz…
Özgürlüğümüzü budayan, ayağımızı yerden kesmenin güçlüğü mü?
Bundan mıdır düşüncelerimizde, uçma ile düşmenin, olduk olası, bir araya gelmesi?
Yaşamımıza doldurduğumuz, yaşamımızı doldurduğumuz işler üşüşüyor usuma. Vaktimiz azaldıkça ağırlığı artan, umutsuzluğu gönlümüze çöken işler. İsteğimiz azaldığı için gücümüzün de azaldığını sandığımızdan gözümüzde büyüyen “yapılacak iş” yığını…
*
Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı… Ardı yok içi var diyorduk. Ancak girelebilir bir dünya bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde. “
*
Dünya her kezinde baştan başlamalı. Kötülüğün, çirkinliğin, acının kolay kolay ortadan kalkamayacağını bilerek; bildiğimiz için. Sevginin, sevinin her zaman bir şeyleri kurtaracağını umduğumuz için. Yepelek bir dokunun bile bir gün gelir, bir çocuğun gönlünde yırtılamazlığıyla yer edeceğini düşleyebildiğimiz için. Her yanıp kül oluşunda (oluyor çünkü, çoğu zaman oluyor), külleri savrulup gittiğinde bile bir tozandan yeniden doğabilen bir kuşun, kona kalka…
*
Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin —ister içinizden gelsin, ister dışarıdan— sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi —bir kırıntısını bile bırakmamacasına— bir anda nasıl alabileceğini öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık. Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır.
*
Ben mesut ona derim ki saadeti ömrü boyunca günü gününe duyar.
*
Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Ne tuhaf bir yaşam bu!… Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda, kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir.
*
Az konuşan, yalnızlığı asıl durumu bellemiş insanların çok konuştuklarını farkettiklerinde birden utanıp susmalarına benzettim susuşunu.
*
İnsanın bir zamanlar farkında olduğu bir dirim dengesi ortaklığının yerini, sömürücülüğün, ya da daha kötüsü, aldırışsızlığın da ötesinde bir bakar körlüğün almış olmasını ürkünç buluyorum.
*
Bir “şarkı”sında, Aktunç “Susarsan yalnız kalırım/ Kırmızı kadar.” diyor. Ozanla ressamın buluştuğu yer kırmızı… Kırmızı ne kadar da çok! Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı… Ardı yok-içi var diyorduk. Ancak girilebilir bir dünyadır bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde.
*
Gerçekte, aldırışsızlığı tanıma yaşına eriyor olsa gerekti.
*
Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini , yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşi söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Bir yaşamı sürüklemek miydi? Yalnızlığın, kopmuşluğun, yabancılığın alabildiğine özgür tozuna gömülmek miydi?
*
Sevdiğinin elden gittiğini duyan kişi çok kınanır mı, üzüntüsünü böyle dile getirdiği için?
*
Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. ‘Unutmamağa çalışacağım’ diyebilmek isterdim, ama…” “Deme. Her şey, sırası gelince olur…”
*
Sevinin yaşanması ile sevişme aynı kişilerde buluşur da buluşmaz da. İkisi için de kişilerin biribirini çok iyi tanıması gerek. Tanımanın gerektirdiği emek, süre, gönül gücünün ilişkiyi soldurmasına meydan vermemeli. Bu sırra ermek bir yaşam boyu sürebilir de. Yılmamasını bilmeli.
*
Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğiniz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş… Sinekler ışığın muştusu gibi; güneşin değdiği yere konup konup kalkıyorlar. Güneş,leşe de diriye de ayırım gözetmeden değer. Ölmek bilmez taşlar arasında bunca ürkek, bunca yepelek dirim… Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizligini öğrenmeğe başlıyor?”
*
Yazılacak, bitirilecek işi olduğu duygusu, ölümü uzakta tutmağa yarar diyenlere katılmıyorum; çok çok, yaşama devinimi içindeki adama, gereksizlikler dönemine girmediğini (henüz girmediğini) anlatır. Bu gereksizlikler dönemine (yaşlı insanın, kendinin de, çevresindeki gürültü patırdının da, kendisini yaşatagelmiş kuralların, alışkıların da gereksizliğini boğulurcasına duyduğu bu döneme) girmiş olmak, ölüm korkusu veren, ölümü “yaklaştıran” bir şey değildir artık. Ölüm kaygısından beter, ölümü özleten bir şeydir çoğu zaman… Yapılacak işler, henüz bir işe yarayabileceğimiz umudunu sürdürdüğümüz bir yorgunluk döneminde, bir yerimizi kemirirken…
Çoğumuz, tasarladıklarını yapamadan, bitiremeden öleceğini, tasarlamaktan gene de vazgeçilemeyeceğini öğrenmiş olmalı; başkalarına bakmış, bakarak bir şeyler öğrenmişse. Kimimizse dar vakte… Yinelemek gereksiz.
*
Seninle gün boyu, gece boyu bir arada, günlerce bir arada kalmak hem güzel bir şeydi, düşlediğim bir şeydi, hem ürkütücü görünüyordu. Birbirimizden sıkılmamız tehlikesi vardı; sıkılmamızın türlü tatsız sonucu olabilirdi. Sıkılmadım. Üstelik, bu arada yaşamağı bayağı becerebiliyoruz, diyeceğiz. Sen de sıkılmadın sanırım. Ama bütün öykülerini yarım bıraktın. Kim bilir, öylesi daha uygun belki. Öyküler, ancak yazı gereği biter belki de….
*
Birkaç gün önce söylediğim sözleri işitiyorum şimdi sesinden. İkimiz de yangına bakmaktan bir an bile vazgeçmeden. Daha doğrusu ben sana dönüp bakmıyorum. Sesinden, senin de bana bakmadığını anlıyorum. “Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz…” Duruyorsun, ekliyorsun: “Kimin hangi anısına nereden girip katılacağımızı da…” Bu tümce senin. “Evet,” diyorum. Yüzümüze vuran sıcaktan, ışıktan olsa gerek. usul usul dökülen bir ter duyuyorum göğsüme, sırtıma doğru. Şimdi bakıyorum sana, sen de yüzünü suya tutmuş gibisin. “İnelim artık,” diyorum, “bu akşam bu saatte biz burada değiliz artık…” Saatler bir daha giriyor yaşamımıza. Son kez bakıyoruz.
*
Her yer, eksiksiz her yer, alevler içinde. Batı kıyısından doğu kıyısına dek her şey yanıyor. Ağaçlar, çalılar, evler, hayvanlar. İnsanlar kaçmış hep. Çatırdılardan, taşların çatlamasından, ağaçların devrilmesinden başka herhangi bir ses işitemiyoruz. İkimizden başka kimse kalmamış gibi bu dünyanın sonuna. Dipte, sahnede tutuşmuş birkaç çalı var. Onlar önemsiz. Sahne duvarının ardındaki bitki örtüsü de alevler içinde, duvardan fırlamış bir iki incir de. Yangın burada bize ulaşamaz, burası yıkılamaz. Ateşin ortasında bir ada. Gülümsüyorsun, gülümsüyorum. Bu kıyamet dışımızda koptu, tek seyircisi biziz. Sanki hep burada kalacağız artık. Bu cehennem sıcağında. Gün doğduğunda tüten yerler var hala ama ateş sönmüş. Ara ara duvarlardan biri gümbürtüyle yıkılıyor. Kemerse, yerinde duruyor. Bir yıkımı daha atlatmış demektir. Şimdi çıkıp gideceğiz. Geride bıraktığımız, bize yılar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı. Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik. Bir güzellik daha, demek gerekir. Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?
Bilge Karasu
Narla İncire Gazel

Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz.
*
Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.
*
Yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez daralırmış, dahası; cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı… Varsın olsun olacaksa o da. Yaşamayı öğrenmek gerek. Bu hesaplar yararsız.
*
Ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…
*
Ama, onun olmadığı bir yere gitmektense ömrüm boyunca yerimden kımıldamak istemediğimi biliyor.
*
Okur kitap arar ama kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?
*
Belki de en mutlu masal, birbirlerine saygı duymuş, birbirlerini sevmekle gerçek eşitlik tansığına ulaşmış -ya da ulaşmaya çalışmış- sevgililerin masalı; bir araya gelmeleri için, ölmeleri, gömülmeleri gerekmiş olsa da.
*
Kişinin hastalıklarla uğraşması, dışarıdan sızmış bir düşmana kafa tutmasıdır. Yüreğin bozulması ise, kişiyi kendiyle karşı karşıya getiriyor olsa gerek.
*
Tuhaf değil mi, kurtarmak istediği şeyi kurtarmak için ne gerekiyorsa yaptığını sanan kişinin, ömrünün sonunda o şeyi boğmakta en büyük payı kendi eliyle getirmiş olduğunu anlaması?
*
Kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek… Farkında bunun.
*
Karşılık vermenizi hem bekliyor hem beklemiyorum. Açıkça soruyorum: Siz de gizlice lale yetiştirenlerden misiniz? Çekinmeden söyleyebilirsiniz bunu bana. Lale yetiştirenlerin varolduğunu işitmek başka, bu tutkuyu içinde taşıyan gerçek bir kişiyle karşılaşmak gene başka. Ne olur yalnızlığımda beni yalnız bırakmayın.
*
Sartre‘ye göre ‘cehennem başkaları‘dır. Eliot ise cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir, diyor. Biz bu cehennemden, ancak kendi istememiz, kendi yolumuzu seçmek yetisi ile açacağımız ya da devireceğimiz kapılardan geçerek çıkabiliriz, demiş.
*
Geriye dönüp de hangi olay, hangi konuşma var belleğimde diye yokladığımda bir şey gelmiyor usuma. Belleksizin biriyim açıkçası.
*
Dehşet verici şeyse, şu: Sen geliyorsun, belli bir yer söylüyorsun; gider miyim diye kendimi yokluyorum, bakıyorum ki gücüm yok.
Bilge Karasu














