Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.

Kanada Başbakanı Mark Carney’den Davos’ta küresel sisteme eleştiriler:“Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.”

Bugün, dünya düzenindeki kopuştan, “güzel bir hikâyenin” bitişinden ve büyük güçler arasındaki jeopolitiğin artık hiçbir sınıra tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim.

Ama aynı zamanda şunu da savunuyorum: Kanada gibi orta ölçekli güçler çaresiz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi yansıtan yeni bir düzen kurma kapasitesine sahiptirler.

Daha az güçlü olanların gücü, dürüstlükle başlar.

Neredeyse her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımızı hatırlatıyoruz kendimize. Kurallara dayalı düzenin aşındığını. Güçlülerin istediklerini yaptığını, zayıflarınsa katlanmak zorunda kaldığını.

Thukydides’in bu sözü kaçınılmaz gibi sunuluyor – uluslararası ilişkilerin “doğal mantığının” yeniden sahneye çıkışı gibi. Ve bu mantık karşısında ülkelerde güçlü bir eğilim doğuyor: uyum sağlamak, sorun çıkarmamak, itaatin güvenlik satın alacağını ummak.

Satın almayacak.

Peki, seçeneklerimiz neler?

1978’de Çek muhalif Václav Havel –sonradan cumhurbaşkanı olacak– “Güçsüzlerin Gücü” adlı bir deneme yazdı. Şu basit soruyu sordu: Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyordu?

Cevabına bir manavla başladı. Bu dükkân sahibi her sabah vitrinine bir tabela asıyordu: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” Buna inanmıyordu. Kimse inanmıyordu. Ama yine de asıyordu – sorun çıkmaması için, uyum sinyali vermek için, hayatını kolaylaştırmak için. Ve her sokaktaki her dükkân sahibi aynı şeyi yaptığı için sistem sürüyordu.

Sadece şiddetle değil, sıradan insanların içten içe yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılmasıyla ayakta kalıyordu.

Havel buna “yalan içinde yaşamak” diyordu. Sistemin gücü hakikatinden değil, herkesin doğruymuş gibi davranmaya razı olmasından geliyordu. Kırılganlığı da aynı yerden doğuyordu: bir kişi bile bu oyunu bıraksa –manav tabelayı indirse– yanılsama çatlamaya başlıyordu.

Dostlar, şirketlerin ve ülkelerin tabelalarını indirme zamanı geldi.

On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, “kurallara dayalı uluslararası düzen” dediğimiz yapı sayesinde refah içinde yaşadı. Kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden yararlandık. Onun koruması altında değer temelli dış politikalar izleyebildik.

Bu düzen hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlülerin işine geldiğinde kendilerini muaf tuttuğunu. Ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını. Uluslararası hukukun, suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertlikte işletildiğini.

Ama bu kurgu işe yarıyordu ve özellikle Amerikan hegemonyası kamusal mallar sağlıyordu: açık deniz yolları, istikrarlı bir finans sistemi, kolektif güvenlik ve uyuşmazlıkları çözmeye yarayan çerçeveler.

Biz de tabelayı cama astık. Ritüellere katıldık. Söylemle gerçeklik arasındaki farkları büyük ölçüde görmezden geldik.

Bu pazarlık artık işlemiyor.

Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.

Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarında yaşanan krizler aşırı küresel bütünleşmenin risklerini çıplak biçimde ortaya koydu.

Daha yakın dönemde büyük güçler ekonomik bütünleşmeyi silah gibi kullanmaya başladı. Gümrük vergileri baskı aracı oldu. Finansal altyapı zorlama aracına dönüştü. Tedarik zincirleri istismar edilecek zafiyetler haline geldi.

Bütünleşme sizi bağımlı kılan bir şeye dönüştüğünde, “karşılıklı fayda” yalanının içinde yaşayamazsınız.

Orta ölçekli güçlerin dayandığı çok taraflı kurumlar –DTÖ, BM, COP, yani kolektif sorun çözme mimarisi– tehdit altında.

Bu yüzden birçok ülke aynı sonuca varıyor: Enerjide, gıdada, kritik madenlerde, finansta ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeliler.

Bu dürtü anlaşılır. Kendini besleyemeyen, enerjisini sağlayamayan, kendini savunamayan bir ülkenin pek seçeneği yoktur. Kurallar sizi korumuyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.

Ama bunun nereye götürdüğünü de açık gözle görelim. Kalelerle dolu bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha sürdürülemez olur.

Bir başka gerçek daha var: Büyük güçler kurallar ve değerler iddiasından bile vazgeçip sadece güç ve çıkar peşine düşerse, “işlemcilik”ten sağlanan kazançları sürekli tekrar etmek zorlaşır. Hegemonlar ilişkilerini sonsuza kadar paraya çeviremez.

Müttefikler belirsizliğe karşı çeşitlenir, sigorta alır, seçenek artırır. Bu, egemenliği yeniden kurar – bir zamanlar kurallara dayanan egemenliği, artık baskıya dayanabilme kapasitesine bağlar.

Bu klasik risk yönetiminin bir bedeli var. Ama stratejik özerkliğin, egemenliğin maliyeti paylaşılabilir. Dayanıklılığa kolektif yatırımlar, herkesin kendi kalesini kurmasından ucuzdur. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılıklar herkes için kazançtır.

Orta güçler için soru, bu yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlamamak değildir. Sağlamak zorundayız. Soru, bunu sadece duvarları yükselterek mi yapacağız, yoksa daha iddialı bir şey mi deneyeceğiz?

Kanada uyanma çağrısını ilk duyanlardan biri oldu ve stratejik duruşunu kökten değiştirdi.

Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifaklarımızın otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığı eski rahat varsayımın artık geçerli olmadığını biliyor.

Yeni yaklaşımımız, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın dediği gibi “değer temelli realizm”dir – ya da başka bir deyişle, ilkeli ve pragmatik olmayı hedefliyoruz.

Egemenlik ve toprak bütünlüğü, BM Şartı’yla uyumlu olmadıkça güç kullanımının yasaklanması, insan haklarına saygı gibi temel değerlere bağlılıkta ilkeliyiz.

Ama aynı zamanda pragmatiğiz: ilerlemenin çoğu zaman kademeli olduğunu, çıkarların ayrıştığını, her ortağın değerlerimizi paylaşmadığını biliyoruz. Gözümüz açık biçimde, stratejik olarak geniş bir angajman içindeyiz. Dünyayı olduğu haliyle karşılıyoruz, olmasını dilediğimiz haliyle beklemiyoruz.

Kanada ilişkilerini, derinlikleri değerlerimizi yansıtacak şekilde ayarlıyor. Dünya düzeninin akışkanlığı, bunun doğurduğu riskler ve gelecekte ne olacağının önemi nedeniyle, etkimizi azami kılmak için geniş angajmanı önceliyoruz.

Artık sadece değerlerimizin gücüne değil, gücümüzün değerine de yaslanıyoruz.

Bu gücü içeride inşa ediyoruz.

Hükümetim göreve geldiğinden beri gelir, sermaye kazancı ve yatırımlar üzerindeki vergileri düşürdük; eyaletler arası ticaretteki tüm federal engelleri kaldırdık; enerji, yapay zekâ, kritik madenler, yeni ticaret koridorları ve daha fazlasına bir trilyon dolarlık yatırımı hızlandırdık.

On yılın sonuna kadar savunma harcamalarımızı iki katına çıkarıyoruz ve bunu yerli sanayimizi güçlendirecek şekilde yapıyoruz.

Dışarıda hızla çeşitleniyoruz. Avrupa Birliği ile kapsamlı bir stratejik ortaklık kurduk, Avrupa’nın savunma tedarik düzenlemesi SAFE’e katıldık.

Son altı ayda dört kıtada on iki ticaret ve güvenlik anlaşması imzaladık.

Son günlerde Çin ve Katar’la yeni stratejik ortaklıklar kurduk.

Hindistan, ASEAN, Tayland, Filipinler ve Mercosur’la serbest ticaret anlaşmaları müzakere ediyoruz.

Küresel sorunlara çözüm için “değişken geometri” izliyoruz: farklı konular için, ortak değer ve çıkarlara göre farklı koalisyonlar.

Ukrayna konusunda “Gönüllüler Koalisyonu”nun çekirdek üyesiyiz ve kişi başına düşen katkıda en büyük destekçilerden biriyiz.

Arktik egemenliği konusunda Grönland ve Danimarka’nın yanındayız, Grönland’ın geleceğini belirleme hakkını tamamen destekliyoruz. NATO’nun 5. Maddesine bağlılığımız sarsılmaz.

Kuzey ve batı kanatlarını güçlendirmek için NATO müttefiklerimizle (Nordik-Baltık 8 dahil) çalışıyoruz; ufuk ötesi radarlar, denizaltılar, uçaklar ve sahadaki askerlerle tarihte görülmemiş yatırımlar yapıyoruz. Kanada, Grönland üzerinden uygulanan tarifelere karşıdır ve Arktik’in güvenliği ve refahı için odaklı görüşmeleri savunur.

Çok taraflı ticarette, Trans-Pasifik Ortaklığı ile Avrupa Birliği arasında köprü kurarak 1,5 milyarlık yeni bir ticaret bloğu yaratmayı savunuyoruz.

Kritik madenlerde, arzın tek elde toplanmasından çıkmak için G7 merkezli “alıcı kulüpleri” kuruyoruz.

Yapay zekâda, hegemonlar ve dev teknoloji şirketleri arasında seçim yapmaya zorlanmamak için benzer düşünen demokrasilerle iş birliği yapıyoruz.

Bu safça bir çok taraflılık değil. Kurumlara yaslanan bir yaklaşım da değil. İşe yarayan koalisyonları, konu konu, yeterince ortak zemini olan ortaklarla kurmaktır.

Ve ticaret, yatırım, kültür alanlarında gelecekteki sınamalar için başvurabileceğimiz yoğun bir bağlantı ağı örmektir.

Orta güçler birlikte hareket etmek zorunda, çünkü masada değilsek menüdeyiz.

Büyük güçler tek başına gidebilir. Pazar büyüklükleri, askerî kapasiteleri, dayatma güçleri vardır. Orta güçlerin yoktur. Ama bir hegemonla sadece ikili pazarlık yaptığımızda, zayıflıktan pazarlık yaparız. Sunulanı kabul ederiz. Birbirimizle en uyumlu olma yarışına gireriz.

Bu egemenlik değildir. Boyun eğmeyi kabul ederken egemenlik performansı sergilemektir.

Büyük güç rekabeti dünyasında aradaki ülkelerin seçimi vardır: ya birbirleriyle gözde olma yarışı yapacaklar ya da etki yaratacak üçüncü bir yolu birlikte kuracaklar.

Sert gücün yükselişi bizi şuna kör etmemeli: meşruiyetin, bütünlüğün ve kuralların gücü –eğer birlikte kullanırsak– güçlü kalacaktır.

Bu da beni yeniden Havel’e getiriyor.

Orta güçler için “hakikat içinde yaşamak” ne demektir?

Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir.

Gerçeği adlandırmak demektir. “Kurallara dayalı uluslararası düzen” hâlâ anlatıldığı gibi işliyormuş gibi konuşmayı bırakmak.

Adını koyalım: En güçlülerin ekonomik bütünleşmeyi baskı aracı olarak kullandığı, giderek sertleşen bir büyük güç rekabeti sistemi.

Tutarlı davranmak demektir. Aynı standartları dostlara da rakiplere de uygulamak. Bir yönden gelen ekonomik zorlamayı eleştirip, ötekinden gelince susarsak tabelayı camda tutuyoruz demektir.

İnandığımız şeyi inşa etmek demektir. Eski düzenin geri gelmesini beklemek yerine, anlatıldığı gibi işleyen kurumlar ve anlaşmalar kurmak.

Ve baskıyı mümkün kılan kaldıraçları azaltmak demektir. Güçlü bir iç ekonomi her hükümetin önceliği olmalıdır. Uluslararası çeşitlenme sadece ekonomik akılcılık değil; dürüst dış politikanın maddi temelidir. Ülkeler, misillemeye açıklarını azaltarak ilkeli duruş hakkını kazanır.

Kanada, dünyanın istediği şeye sahip. Bir enerji süper gücüyüz. Devasa kritik maden rezervlerimiz var. Dünyanın en eğitimli nüfusuna sahibiz. Emeklilik fonlarımız dünyanın en büyük ve en sofistike fonları arasında. Sermayemiz, yeteneğimiz ve kararlı hareket edebilecek mali kapasiteye sahip bir devletimiz var.

Ve başkalarının özendiği değerlere sahibiz.

Kanada, işleyen çoğulcu bir toplumdur. Kamusal alanımız gürültülü, çeşitli ve özgürdür. Kanadalılar sürdürülebilirliğe bağlıdır.

Kaotik bir dünyada istikrarlı, güvenilir bir ortağız – uzun vadeli ilişkiler kuran ve onlara değer veren bir ortak.

Kanada’nın bir şeyi daha var: olup biteni görme ve buna göre hareket etme iradesi.

Bu kopuşun uyumdan fazlasını gerektirdiğini biliyoruz. Dünyayı olduğu gibi dürüstçe görmeyi gerektiriyor.

Tabelayı camdan indiriyoruz.

Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.

Bu, kaleler dünyasından en çok kaybedecek ve gerçek iş birliği dünyasından en çok kazanacak olan orta güçlerin görevidir.

Güçlülerin gücü var. Ama bizim de bir şeyimiz var: rol yapmayı bırakma, gerçeği adlandırma, içeride gücümüzü inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesi.

Kanada’nın yolu budur. Açıkça ve özgüvenle bunu seçiyoruz.

Ve bu yol, bizimle birlikte yürümeye istekli her ülkeye açıktır.

Mark Carney

Kanada Başbakanı 

eski-duzen-geri-gelmeyecek9072149321167762060 Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.

Eğer Uzaktan

Eğer uzaktan, artık ayrıldığımıza göre,
Hâlâ tanıyabiliyorsan beni, ve geçmiş,
Sen, ey acılarımın ortağı! Bugün de
Anlatabiliyorsa sana benden iyi bir şeyler,

Söyle, nasıl bekliyor olabilir seni sevgilin?
Korkunç ve karanlık zamanların ardından
Birbirimizi bulduğumuz o bahçelerde,
Burada, kutsal bir ilkülkenin nehirlerinde?

Söylemeliyim, iyi bir şeyler vardı
Bakışlarında, uzaklarda bir kez daha
Neşeyle etrafına bakındığında, gittikçe İçine kapanan insan, karanlık

Görünüşlü. Nasıl akıp gitmişti saatler,
Ne sessizdi ruhum, böylesine
Ayrı oluşum karşısında! Evet!
Senindim, itiraf etmiştim sonunda.

Evet! Nasıl bilinen her şeyi
Bana hatırlatıp yazmak istiyorsan
Mektuplarda, benim de aynıdır dileğim,
Hepsini söylemek, geçmiş ne varsa

İlkbahar mıydı? Yoksa yaz mı? Bülbül
Tatlı şarkısıyla yaşıyordu uzak olmayan
Çalılıklardaki kuşlarla birlikte
Ve kuşatılmıştık ağaçların kokularıyla.

Işıklı patikalar, kısa otlar, üstüne
Bastığımız kum, daha bir haz dolu
Ve sevimli kılmaktaydı sümbülleri,
Ya da laleyi, menekşeyi, karanfili.

Bütün duvarlar ve surlar boyunca yeşermişti
Sarmaşık, yüksek ağaçlı yollarda ise mutlu bir loşluktu
Yeşeren. Oradaydık çoğu akşam ve sabah,
Pek çok konuşup, neşeyle bakardık birbirimize.

Kollarımda canlanmıştı genç delikanlı,
Yalnızlığıyla çıkıp geldiği çayırları göstermişti
Bana bütün hüznüyle, ama ender bulunan yerlerin
Adlarını söylemeden de edememişti

Ve alıkoymuştu ne varsa güzel olan,
Benim için de değerli, kutsanmış kıyılarda,
Doğduğumuz topraklarda çiçeklenen
Ya da gizli kalan, yüksekten bakıldığında,

Tıpkı her yerden görülebilen, ama kimsenin
Görmek istemediği deniz gibi. Yetin bu kadarıyla
Ve düşün, sırf gün yüzümüze ışıyor diye
Hâlâ neşeli olabileni,

O gün ki, itiraflarla başlamıştı ya da bizi Birleştiren el sıkışmasıyla. Ah! Zavallı ben!
Güzel günlerdi. Ama ardından
Hüzün dolu bir günbatımı geldi.

Hep onca yalnızlığını söylersin
Bu güzel dünyada, sevgilim!
Ama sen bilmezsin.

Friedrich Hölderlin

holderlin15858061117455034-768x1024 Eğer Uzaktan

Hyperion

HYPERION’DAN BELLARMINE

Hiçbir şeyim yok, bu da benimdir diyebileyim.

Sevdiklerim ya uzakta, ya ölmüş, hiçbir ses bana artık onlardan haber getirmiyor.

Yeryüzünde görecek işim kalmadı. Görevime var-gücümle sarılmıştım; ben, o yüzden yıkıldım, ama dünya, bu yüzden hemen hiçbir şey kazanmadı.

Şimdi adsız ve yapayalnız geri dönüyor, alabildiğine uzanan yurdumda ölüler ülkesini dolaşırmış gibi geziyorum. Biz Yunanlıları, ormanın av hayvanları gibi keyfince öldüren avcının bıçağı, bana da vurmakta herhal gecikmeyecek.

Fakat sen göklerin güneşi, sen ışıklarını yine de saçıyorsun! Yine de sen yeşeriyorsun kutlu toprak! Irmaklar hep şırıldayarak denizlere dökülüyor, gölgeli ağaçlar öğlenleri hep fısıldaşıyorlar. Baharın sevinç şarkısı bir ninni gibi kalımsız düşüncelerimi uyutuyor. Her yanından yaşam fışkıran dünyanm bolluğu içinde, yoksul varlığım, besinini bulup doyuyor ve kendinden geçiyor.

Ey mutlu doğa! Güzelliğin karşısında gözlerimi kaldırdığımda, bana ne oluyor bilemem, yalnız önünde akıttığım şu gözyaşlarında cennetin bütün tadı var, sevgililerin en başında gelen sevgili!

Havanın nazlı dalgacığı göğsümde oynaştığında tüm varlığım susuyor ve dinliyor. Çoğu zaman, gözlerim göğün ya da o kutsal denizin sonsuz maviliklerinde, kendimden geçtiğimde, ruhuma eş bir ruh sanki bana kollarını uzatıyor ve ben kimsesizlik acısından sıyrılarak tanrısal bir yaşama doğuyorum sanırım.

Her şeyle bir olabilmek; budur tanrıların yaşamı ve insanların mutluluğu.

Canlı olan her şeyle bir olabilmek, haz içinde kendini unutarak doğada yeniden doğmak. İşte sevinçlerin ve düşüncelerin en yükseği; gün ortasının ağır sıcaklığını yitirdiği, gök gürültüsünün sessizleştiği ve kabaran denizlerin başak tarlaları gibi dalgalandığı sonrasız dinlenme yeri, kutsal yücelik.

Canlı olan her şeyle bir olabilmek! Bu sözle erdemlik, kin güden öfkeyi, insan ruhu hükümdarlık asasını bir yana bırakır; uğraşan sanatçının kuralları Urania’nın önünde hiç olduğu gibi, her zaman birleşik dünyanın görünümü karşısında da tüm düşünceler dağılır ve o şaşmaz yazgı egemenliğini yürütmez olur; varlıkların birliği önünde ölüm ortadan kalkar ve ayrılmazlık ve sonsuz gençlikle Dünya mutlanır ve güzelleşir.

Çoğu zaman bu yükseklikteyim, Bellarmin’im! Ama küçücük bir düşünce beni bulunduğum yükseklikten aşağı yuvarlıyor. Düşünüyor ve kendimi yine eskisi gibi, kalımsızların tüm acılarıyla başbaşa buluyorum. Kalbimin sığınağından, o her zaman birleşik dünyadan hiç belirti yok; doğanın kapalı kolları karşısında ben yine onu anlamayan bir yabancı.

Ah, keşke okullarınıza hiç ayak atmamış olsaydım. Gençlik ülkülerine kapılarak bilimden, temiz sevinçlerimde beni destekleyeceğini beklemiş, kuyusunun derinlerine dalmıştım, ama benim her şeyimi yok eden o oldu.

Aranızda iyice akıllandım, çevremdeki şeylerden kendimi ayırt etmeyi iyice öğrendim ve beni saran güzel dünyanın ortasında tek başıma kaldım. Yetiştiğim ve yeşerdiğim doğa bahçesinin dışına atılmışım, öğle güneşiyle kavruluyorum.

Ah, insan, düş kurabildiğince bir Tanrı, düşünebildiğinceyse bir dilenci. Coşkunluk geçtikten sonra o, eline acıyarak sıkıştırdıkları birkaç paraya bakakalan, baba evinden kovulmuş, kusurlu bir çocuk gibi ortadadır.

HYPERION’DAN BELLARMINNE

Kendimden söz etmemi istediğin ve böylece geçmiş zamanları gözümde canlandırdığın için sana teşekkür ederim.

Beni, Yunan ülkesine geri çeken de aslında bu oldu; gençliğimin oyunlarına daha yakın yaşamak istedim.

Bir işçi cana can katan uykusuna kendini nasıl verirse, benim yıpranmış varlığım da suçsuz bir geçmişin kollarına öyle atılıyor.

Çocuk kaygısızlığı! Güzel kaygısızlık! Ne çok kez karşında susup kaldığım, seven gözlerle seyrine dalarak seni düşünmek istediğim olur. Fakat biz ancak, aslında kötüyken sonradan düzeltilmiş şeyleri kavrayabiliriz; çocukluğa, suçsuzluğa aklımız ermez.

Gönlün bunca çabası, bunca düşünme ve didişmeden sonra, bugün, çevresinden hiç haberi olmayan o sessiz çocuktan sanki daha mı üstünüm?

Evet, çocuk tanrısal bir varlıktır: İnsanların bukalemun renklerine bulanmadan önce…

O ne ise hep odur ve onun için bu denli güzeldir.

Yasanın ve alınyazısının boyunduruğu ona ilişmez; özgürlük ancak ondadır.

Çocuk barış durumundadır; kendi karşısına, kendi düşmanı olarak çıkmamıştır daha. Onda hazineler gizlidir; kendi kalbini, yaşamın zavallılığını tanımaz. Ölümsüzdür, çünkü ölümü bilmez.

Ama insanlar bana dayanamazlar. Bu tanrısal varlığın kendilerine benzemesini, onların varlığından haberi olmasını isterler. Daha doğa, çocuğu yaşadığı cennetten çıkarmadan, insanlar onu kandırır, kolundan tutup dışarı çekerler. Varsın o da kendileri gibi alın teri döke döke bu ilenç tarlasının ortasında çalışsın, kendini yitirsin!

Ama, uyanış zamanının da ayrı bir güzelliği var. Yeter ki gelip insanı zamansız uyandırmasınlar.

Kalbimizin, kanatlarını ilk denediği günler, çabuk ve ateşli bir büyümenin hızıyla, o güzel dünyanın ortasında, küçük kollarını sonsuz göklere kaldırarak sabah güneşine gönlünü açan bir bitki gibi durduğumuz o günler, ah, ne kutsal günlerdir!

Nasıl dağlarda ve deniz kıyısında gezip tozardım!

Çırpınan kalbimle Tina tepelerinde oturur da şahinlerin ve turnaların, ya da ufkun ardında batar gibi gözden yiten pervasız ve şen gemilerin ardından nasıl bakar kalırdım! Onların batar gibi gözden yittikleri yere, derdim, oraya sen de günün birinde gideceksin. O zaman içimde, serin bir suya atılıp da, köpüren suları başından aşağı döken bir susuzun ferahlığını duyardım.

Sonra içimi çekerek eve döner, şu okul yılları bir bitse, diye hep düşünürdüm.

Zavallı çocuk! Hâlâ onlar sona ermedi.

Gençliğinde insan ülküyü ne denli yakın sanıyor! Bu aldanış varlığımızın yetersizliğine, doğanın gösterdiği yardımların en güzelidir.

Çok zaman çiçeklerin arasına uzanır tatlı bahar havasında güneşlenirken sıcak toprağı saran parlak maviliklere dalar, ya da yaşam fışkırtan bir yağmurdan sonra, dallar göğün dokunuşuyla ürperir ve suları damlayan ormanın üstünde yaldızlı bulutlar uçuşurken, dağın kucağında, karaağaçlar ve söğütlerin altında oturur ve düşünürdüm. Sonra akşam yıldızı, göğün öteki kahramanları, o yaşlı delikanlılarla birlikte kalbe ferahlık veren görünüşüyle göklerde belirirdi. Onlardaki göksel yaşamın nasıl sonsuz ve çabasız bir düzen içinde aktığını gördüğümde evrenin rahatı, kendim de farkına varmadığım halde, kulak kabartıp dinleyecek denli beni sarar ve sevindirirdi. O zaman Beni seviyor musun göklerdeki iyi kalpli baba! diye yavaş sesle sorar ve sorumun yanıtını sevinç ve güvenle kalbimde duyardım.

Sen ey yıldızların ötesinde sanarak seslendiğim, göğün ve yerin yaratıcısı dediğim, çocukluğumun sevgili tanrısı! Seni unuttuğum için bana gücenme! Neden dünya kendi dışında bir yaratıcı aratacak denli yoksun değil?

Eğer o, bu güzel doğa, bir babanın çocukları ise, çocukların kalbi babanın da kalbi değil midir? Çocukların en gizli yerindeki şey onun ta kendisi değil midir? Ama ondan bende var mı? Ben onu bilir miyim? Kimileyin görür gibi oluyor, ama sonra korkmaya başlıyorum, gördüğüm şey bana kendi biçimim gibi geliyor. Onu, dünyanın ruhunu, elimle tuttum sanıyorum ve uyandığımda tuttuğum kendi parmaklarımdı galiba, diyorum.

&&&

Adamas’ın bana o gün söylediği her bir söz, acısı ve sevinciyle hâlâ içimdedir. Ruhumda, onun o zaman duyduğuna benzer şeyler duyduğum zaman, kendi yoksulluğuma şaşıyorum. İnsan kendini, kendi öz dünyasında bulduktan sonra yitiğin anlamı kalır mı? Her şey bizim kendi içimizdedir. Başmdan bir tel saç düşer de insan buna ilgilenir mi? Bir Tanrı olabilecekken insan neden uşak olmaya savaşır? Bana o zaman Adamas: «Yalnız kalacaksın sevgilim!» demişti. «Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerin, o soğuk iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi, gerilerde tekbaşına kalıvereceksin.»

Böyledir dostum. Ne denli varsıl olursak olalım, yalnız olamadığımız için; içimizdeki sevgi, biz yaşadığımız sürece yaşadığı için yoksuluz. Adamas’ımı bana geri ver, benim olan başka her şeyi topla gel, altımızdaki o kocamış, ama yine de güzel dünya yeniden tazelensin. Tanrı bildiğimiz doğanın kolları arasında toplanıp birleşelim, bak o zaman yoksulluğun anlamı kalıyor mu?

Ama, sakın yanılıp, bizi birbirimizden ayıran yazgıdır, deme! Yazgıyı yapan biziz, biz kendimiz! Bilinmezliğin karanlığına, başka bir evrenin soğuk yabanına atılmaktan sanki zevk alırız. Elimizden gelseydi, belki güneşin diyarını bırakır, kuyruklu yıldızın sınırları dışına atılırdık. Ah, insanoğlunun deli gönlü için yurt bulunamaz. Güneş ışığı topraktaki bitkileri önce yetiştirir, sonra nasıl yakarsa, insan da göğsünde biten tatlı çiçekleri, yakınlık ve sevginin sevinçlerini öylece kendi öldürür.

Adamas’ım beni bıraktı diye ona gücendim sanma, ona gücenmedim. Çünkü o dönmek için gitmişti!

Asya içlerinde, bulunmaz yetkinlikte bir budun yaşarmış; içindeki umut onu ta oralara sürükledi.

Nios’a dek kendisini uğurladım. Acı günlerdi bunlar. Acıya nasıl dayanılırmış bunu o zaman öğrendim, ama böyle bir ayrılığa bir kez daha dayanacak güç de bende kalmadı.

Ayrılık saatine bizi yaklaştıran dakikalar geçtikçe bu insanın varlığıma ne denli girmiş olduğunu anlıyordum. Ölen bir insanın veremediği son soluğu gibi ruhum onu tutuyor, bırakmıyordu.

Homer’in yattığı yerde bir iki gün kaldık. Nios, benim için, adaların en kutsalı oldu.

Sonunda zorla birbirimizden koptuk. Kalbim didinmekten yorulmuştu. Son anda daha da rahattım. Bir kez daha onu kollarımla sardım. Önünde diz çökmüştüm. Gözlerimi kendisine kaldırdım, yavaşça: «Наyır duanı bekliyorum, babacığım!» dedim. Yüzünde soylu bir gülümseme belirdi, alnını sabahın yıldızlarına kaldırdı, gözüyle göğün derinliklerini yararken: Onu benim için koruyun, siz ey geçmişlerin ruhları!» dedi. Onu kendi ölmezliğinize yüceltin! Göğün ve yerin tüm iyi güçleri, siz onu yalnız komayın!»

Sonra, daha rahat: «İçimizde yaşayan bir Tanrı var!» diye sözlerine ekledi. «Irmaklar gibi yazgıyı da yönelten odur. Her şey, herbir şey onun elemanıdır. Dilerim, her şeyden önce, O seninle birlikte olsun!»

İşte böyle ayrıldık. Allahaısmarladık Bellarmin’

HYPERION’DAN BELLARMINE

Gençliğimin sevgili günleri de olmasa, kendi kendimden nerelere kaçardım, bilmiyorum. Öbür dünyada rahat bulmayan bir ruh gibi, yaşamımın, çoktan uzaklaştığım bucaklarına geri dönüyorum. Her şey yaşlanıp, sonra yeniden gençleşiyor. Doğanın durmayan bu güzel çarkının acaba biz neden dışında bırakılmışız? Yoksa o, bizim için de geçerli mi?

Eğer içimizde, o her şey olmak isteği, Ätna’nın Titanı gibi varlığımızın derinlerinden ikide bir tepen o derin istek olmasa buna inanırdım.

Ama ne olursa olsun, kamçı ve boyunduruk için yaratılmış olmayı kabul etmektense, içimde, kaynayan bir yağ gibi fıkırdayan bu duyunun varlığı daha iyi değil midir? Köpürmüş bir savaş atı mı, yoksa kulakları düşük bir koşu beygiri mi soydur?

Dostum, benim gönlüm de bir zamanlar büyük umutların güneşinde ısındı. Ölmezliğin tadını tüm damarlarımda duyduğum; sonsuz ormanların kuytularında dolaşırmış gibi yüksek tasarılar arasında dolaştığım, okyanusun balıkları gibi mutlu geleceğimin uçsuz bucaksız derinlerine, daldığım zamanlar oldu.

Ey mutlu doğa, senin kucağından ayrılan genç, ne denli korkusuzca ileri atılmıştı. Daha hiç denemediği silahları ona nasıl sevinç veriyordu. Yayı gergindi, okları da tirkeşin içinde hışırdıyorlardı. Ona yol gösterenler, o ölmez insanlar, ilk çağın büyükleriydi ve bunların ta ortasında Adamas’ı vardı.

Gezdiğim ve durduğum yerde hep o yetkin kişiler benimle birlikteydi. Göğün dev bulutları nasıl birleşir de şen bir yağmura dönüşürlerse, benim düşümde de tüm zamanların başarıları yükselen alevler gibi birbirleriyle bileşiyor, böylece olimpiyatların yüzlerce yengisi benim için tek ve sonsuz bir yengiyi oluşturuyordu. Buna kim dayanabilir? İlk çağın o korkutan güzelliği, kimi, beni sardığı biçimde sarar da onun karşısında insan kasırgayla devrilen genç ağaçlar gibi devrilmez, ayakta kalır? Hele insanın, bende olduğu gibi, güvenlik duyusunu besleyecek hiçbir unsuru olmazsa?

Evet, eskilerin büyüklüğü bir fırtına gibi benim başımı eğdi, yüzümün çiçeğini koparıp götürdü. Çok zaman beni kimsenin görmediği bir yere uzanır, ırmağın yanına devrilip de boynu bükülmüş dallarını sulara sokan bir çam gibi, sessizce gözyaşı dökerdim. Büyük bir kişinin yaşamından alınmış bir an için, canımı vermeye ne denli hazırdım!

Ama ne gezer, ortada beni isteyen yoktu.

Hiçliğini bu denli açık görmek, ah, pek acınacak bir şeydir. Bunu bilmeyen pek soruşturmasın, doğaya şükretsin, kelebekleri olduğu gibi, onu da sevinç için yaratmıştır, gitsin ve yaşadığınca ağzına acı ve mutsuzluk sözcüklerini almasın.

Pervane, ışığı nasıl severse, ben de kahramanlarımı öyle seviyordum; onların tehlikeli yakınlığına sokulur, kaçar, sonra yeniden yaklaşırdım.

Yaralı bir geyik suya nasıl koşarsa, yanan göğsümü serinletmek, içimde kabaran büyüklük ve ün düşlerinden yıkanıp arınmak için, ben de sevinç kasırgalarının ta ortasına kendimi öyle atıyordum. Ama neye yarar!

Çoğu zaman yanık kalbimin acısına dayanamaz, gece yarısı bahçeye, çiğ düşmüş ağaçların altına koşardım. Kaynağın ninnisi, tatlı rüzgar ve ay ışığı taşkınlığımı yatıştırıp da gümüşten bulutlar üstümde başıboş ve hoşnut dolaştığı ve deniz dalgalarının sönen sesi uzaktan uzağa kulağıma vurduğu o zamanlar, kalbim onun sevgisinin sonsuz yankılarıyla ne tatlı oyalanırdı! Üstümde sabah ışığının şarkısı yavaş sesle başladığı zaman: «Merhaba, siz, ey göktekiler!« diye içimden konuşurdum. «Siz ey yüce ölüler, selam size! Ben de arkanızdan gelmek istiyorum. Yüzyılımın verdiğini üstümden silkip atmak, ölülerin daha özgür dünyasına çekilmek diliyorum.»

Ama, zincir altında kıvranıp eriyor, susuzluğumu gidermek için uzattıkları tası buruk bir tatla ellerinden kapıyorum.

&&&

HYPERION’DAN BELLARMIN’E

Ruhlarımız birlikte yaşadıkça özgürleşiyor, güzelleşiyordu. İçimizde ve çevremizde her şey altın bir dinginlik içinde birleşmişti. Bildiğimiz dünya sanki ölmüş, canlı ve güçlü, sevgi dolu, bir yenisi doğmuş gibiydi ve biz bu dünyanın ilk kişileriydik. Tüm yaratıkların birleşerek oluşturdukları bir koro gibi, birbirinin içinde erimiş, mutlu bir bütün olarak sonsuz Esir’in bir başından bir başına yüzüyorduk.

Konuşmalarımız, içinde, zaman zaman altın kum taneciklerinin ışıldadığı duru mavi bir su gibi akıp gidiyordu. Susmalarımız, fırtına ülkelerinin üstündeki güzel yücelerde, gözü pek gezginin, saçlarında ancak tanrısal bir esintiyi duyduğu yücelerin susuşuydu.

Hele hayranlığımız içinde ayrılık saati çaldığında duyduğumuz o olağanüstü ve kutsal acı! O zaman ben: «Bak yine ölümlü olduk Diotima!» der, o da beni: Ölümlü olmak, bu bir duyu aldanışı, diye yanıtlardı, “güneşe çok bakınca gözümüzün önünde uçuştuğunu gördüğümüz renkler gibi bir şey o!»

Ah, sevginin o tatlı oyunları! Gönül alan sözler, üzüntüler, alınganlıklar, sertlik ve hoşgörürlük.

Ya birbirimizin ruhunu okumayı sağlayan sezgi, birbirimizi yücelttiren sonsuz inanç!

Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev.

Ah, susmalı, unutmalı ve susmalıyım.

Ama bu çekici aleve dayanamıyorum, pervane gibi onun ta içine düşüp ölmeden rahatlamıyacağım.

Bu mutlu ve açık iletişim sırasında bir gün Diotima’nın durgunluğunu sezdim. Günden güne durgunlaşıyordu.

Sordum, yalvardım; ama bu soruş ve yalvarışlarla onu büsbütün kendimden uzaklaştırıyor gibiydim. Sonunda Artık sorma! diye o bana yalvardı. Yalvarırım git ve geldiğinde başka şeylerden konuş!» O zaman sustum, kendi kendimi yadırgadığım acılı bir sessizliğe düştüm.

Sanki o anlaşılmaz yazgı, durup dururken, sevgimizin ölümüne andiçmişti, bana böyle geliyordu. İçimde ve dışımda tüm yaşam söndü gitti.

Bu düşüncemden utanıyordum, ama Diotima’nın kalbine rastlantının egemen olamayacağını da iyice biliyordum. Ona hep eskisi gibi, olağanüstü, harika-varlık olarak bakıyordum. Şımarmış, avunç bulmayan ruhun ise, açığa vuracağı canlı sevgisinin özlemiyle yanıyordu; üzerine kilit vurulmuş hazineler, benim için, varolmayan hazinelerdi. Ah! Mutluluk bana umudu unutturmuştu. O zamanlar, elmayı ağaçta görünce ağlayan, dudağına değmeyen yemişi yok sayan sabırsız çocuklardan farksızdım. Duramadım, yeniden yalvarmaya başladım. Coşkun ve düşkünce, sevgi ve tutkuyla yalvarıyordum. Sevgi, dilime, o her şeyi başaran sessiz gücü veriyordu. Sonunda, ah benim Diotima’m! Sonunda o tatlı itirafı duydum. Onu duydum ve aşkın dalgası beni alıp da anayurda, doğanın kucağına ulaştırıncaya dek onu içimde saklayacağım.

Günahsız varlık! Kalbinin göz kamaştıran varsıllığını kendi daha tanımıyordu. İçinin varsıllığını görünce hoş bir korkuya düşmüş, onu göğsünün derinlerine gömmeye kalkmıştı – şimdi itiraf ediyor, kutsal ve yapmacıksız duruşuyla gözyaşları içinde, ne kadar çok sevdiğini, bugüne dek kalbinin bağlı olduğu her şeyden nasıl koptuğunu anlatıyordu. Bahara, yaza ve güze kulak asmıyor, günü ve geceyi ayırt etmiyorum. Şimdi ben eskisi gibi göklerin ve yerlerin değilim artık, bir tek insana vermişim kendimi. Baharın çiçeği, yazın alevi, güzün olgunluğu, günün aydınlığı, gecenin ağırbaşlılığı, yer ve gök, tümü benim için bu insanda toplanmış! Böyle seviyorum işte ben! Sonra kalbinin taşkın isteğiyle beni seyre dalıyor, atılgan ve kutsal bir sevinç içinde beni güzel kollarının arasına alıyor, alnımdan ve ağzımdan öpüyordu. Ah, o tanrısal baş, zevkinden ölerek çıplak boynumdan aşağı kayıyor, o tatlı dudaklar coşkuyla kalbimin üstünde dinleniyor, duyduğum sevgili nefes ta ruhuma işliyordu ah Bellarmin! Kendimden geçiyorum, aklım başımdan gidiyor.

Biliyorum, bunun sonu neye varacak, biliyorum. Dümeni dalgalar götürdü; gemiyi de ayaklarından tutulup fırlatılan bir çocuk gibi, fırtına kayalıklara fırlatacak.

&&&

Şimdi, sakın acıma duyunun seni yanlış yollara götürmesine bırakma. Ne durumda olursak olalım, yine bir yanda bir sevinç bulmamız olasıdır, buna inan. Gerçek acı, coşturucudur. Güçsüzlüğünü ayaklarının altına alan insan yükselir. Özgürlüğü ruhun acısında duymamız, ne denli güzel şeydir! Özgürlük, anlayan için ne anlamlı bir sözcük bu, Diotima! En içli kuşkularla kıvranmış işitilmemiş kerte kırılmış, tüm onurunu yitirerek umutsuz ve ülküsüz kalmış olan ben bile, bu sözcük ruhumda yansıyınca içimde tüm organlarımı tatlı bir ürpertiyle saran yenilmez bir gücün kıpırdanışlarını duyuyorum.

Alabanda’m da henüz yanımda. O da artık, benim gibi, yaşamdan hiçbir şey beklemiyor. Onu yanımda alıkorsam bir şey yitirmeyecek. Bu yiğit insanın yazgısı bu mu olacaktı? Şimdi o denli boynu bükük, o denli sessiz… Bu durumuna baktıkça yüreğim parçalanıyor. İkimiz de birbirimize dayanarak yaşıyoruz. Aramızda hiç konuşmuyoruz: konuşacak şey kaldı mı? Birbirimize, severek gördüğümüz kimi küçük hizmetlerle, bağlılığımızı belirtiyoruz.

Şimdi karşımda uyuyor. Bizim alınyazımızın belirdiği şu anda, onun yüzünde durumundan hoşnut bir gülümseme var. İyi yürekli insan! Benim yazdıklarımdan bilgisi yok. Bilse izin vermezdi. Bana: «Diotima’ya yaz» diye buyurmuştu, ona yaz da seninle birlikte yaşanabilir bir yurda gitmek için yola çıksın.» Bilmiyor ki umutsuzluğu onun ve benimki denli öğrenmiş bir gönül, sevgili için artık önemini yitirmiştir.

Hayır, hayır Hyperion’un yanında asla huzur bulamayacak, sonunda ona olan bağlılığını yitireceksin. Buna da ben katlanamam.

O halde hoşçakal, benim tatlı kızım! Elveda! İsterdim ki sana; buraya, ya da şuraya git, oralarda yaşam kaynakları fışkırıyor! diyebileyim. Özgür bir yurt, güzellik ve anlam dolu bir yurt göstereyim de; işte buraya git ve kendini kurtar! diyebileyim, ama ne yazık! Bunu söyleyebilsem, o zaman ben, ben olmayacağım ve o zaman da, senden ayrılmam gerekmiyecek! Senden ayrılmak mı? Ah, ben, ne yapıyorum? Kendimi ne denli hazırlıklı, ne dayanıklı sanmıştım. Şimdiyse başım dönüyor, kalbim sabırsız bir hasta gibi kendini oradan oraya atıyor. Yazıklar olsun bana, son sevincimi de yitiriyorum. Ama böyle olması gerek. Doğanın haykırışı burada yararsız. Bunu sana borçluyum. Ben aslında yurtsuz, duraksız yaşamak için dünyaya gelmişim. Ey toprak! Siz ey yıldızlar! Sonunda yerleşecek hiçbir yer bulamayacak mıyım?

Nerde olursam olayım, yalnız bir kez daha, senin kucağına atılayım! Bir kez daha sizin içinizde kendimi göreyim, ey engin bakışlı gözler! Dudaklarına bağlanayım da, sen ey anlatılması olanaksız, yalnız duyulan ve söylenemeyen sevimli varlık, sendeki o güzel kutsal ve tatlı yaşamı içime akıtayım Ama sen gel bu sözleri dinleme! Yalvarırım sen bunlara bakma! Onları dinleyecek olursan, o zaman «bunlar seni kandırmak için söylenmiş sözler diyeceğim, sen beni tanır ve anlarsın. Acımamak ve söylediklerime kulak asmamakla düşünceme ne derin bir saygı göstereceğini, sen de bilirsin.

Artık yazamayacağım, dayanamıyorum Tanrısı olmayan keşiş nasıl yaşasın? Ey ulusumun dehası! Ey Yunan ülkesinin ruhu! Evet, inmem gerek, daha derinlere inmem, Seni ölüler dünyasmda aramalıyım.

HYPERION’DAN DIOTIMA’YA

Çok bekledim, doğruyu söyleyeyim, bir sözcük söylemeden ayrılmaya gönlün razı olmaz diye umdum ve ondan kopacak sözcüğü özlemle bekledim, ama sen susuyorsun. Bu da yine güzel ruhunun bir konuşması, Diotima.

Söyle, ruhunun bu dille konuşması, daha kutsal akortların susmasını gerektirmiyor öyle değil mi? Sevgimizin tatlı ışınlar saçan ayı batıyorsa, onun göğündeki yüce yıldızlar hep parıldayacaklar, değil mi? Senden bana hiçbir ses ulaşmasa, o tatlı gençlik günlerimizin gölgesi bile geri gelmese, yine biz ayrılmaz varlıklarız değil mi? Bana kalan son sevinç de işte bu!

Friedrich Hölderlin
Hyperion Ya da Yunanistan’da Bir Yalnız
Çeviri: Melahat Togar

friedrichholderlin5415024932210259426 Hyperion

“Bir gün bu fotoğrafa
geri dönmek isteyeceksin.”

Yapay zekânın ulaştığı noktayı daha iyi kavrayabilmek için, annemin kucağında olduğum bir çocukluk fotoğrafımı yükleyerek bu fotoğraf üzerinden bir şiir ve bir deneme yazmasını istedim. Ortaya çıkan metinleri burada paylaşmak istiyorum. Ardından, ChatGPT’nin ürettiği şiir ve denemenin sonrasında, yapay zekâ tarafından yazılmış şiirlerin okuyucular tarafından nasıl değerlendirildiğine dair bir araştırmanın sonuçlarına yer vereceğim.

Dizlerde Başlayan Zaman

Bir sandalye kadar eski
bir hatıranın üstünde
oturuyor çocukluğum.
Adımı bilmiyorum,
korkuyu da—
ama bakışlarım sanki
önceden görmüş gibi.

Kollar sarıyor beni,
dünya sert olmasın diye.
O an kimse söylemiyor:
“Bir gün bu fotoğrafa
geri dönmek isteyeceksin.”

Ayaklarım yere değmiyor,
belki de bu yüzden
bu kadar ağır geliyor hayat.
Dizlerdeyken hafif olan
insan,
yere inince öğreniyor
yalnızlığı.

Sepya bir sessizlik
çökmüş yüzüme.
Gülmüyorum—
çünkü bazı çocuklar
önce susar,
sonra büyür.

Bugün aynaya bakarken
o bebeği tanıyorum:
Daha hiçbir şeyini kaybetmemiş
ama
her şeye hazır bir hâli var.

ChatGPT

20250511_2143556686689039017227987 "Bir gün bu fotoğrafa<br>geri dönmek isteyeceksin.”

Bu fotoğrafta zaman yavaş.

Henüz acele etmiyor hayat; kimse bir yere geç kalmıyor. Dizlerde oturan bir çocuk var ve dünya, onu tutan kollar kadar büyük. O kolların gücü bilgiden değil, sezgiden geliyor. İnsan, bazı şeyleri öğrenmeden de koruyabiliyor.

Bebeğin yüzünde gülümseme yok. Ama hüzün de yok. Daha çok, susarak anlamaya çalışan bir hâl var. Sanki henüz konuşmadan önce dinlemeyi seçmiş. Ayaklar yere değmiyor; belki de bu yüzden düşmek diye bir kavram yok. Yükseklik korkutmuyor, çünkü bırakılmayacağını biliyor.

Fotoğraf sepya; çünkü hatıralar renkli olmaz. Onlar, zamanın tozunu taşır. Bu karede geleceğin izleri yok gibi görünse de, aslında her şey burada başlamış: güvenmek, beklemek, büyümek. Kimse “hayat zor olacak” dememiş. Zaten söylenmese de bazı şeyler hissedilir.

Bugünden bakınca anlıyorum:
İnsan en savunmasız olduğu anda, en güvende olduğu yeri de yaşıyor. Ve bazı fotoğraflar hatırlamak için değil; unutmamak için vardır.

ChatGPT

Okuyucular yapay zeka tarafından üretilen şiirleri insanların yazdıklarına tercih ediyor.

Pittsburgh Üniversitesi’nden Brian Porter’ın yürüttüğü çalışma, okuyucuların ünlü şairler tarafından yazılan şiirlerle yapay zekanın ürettiği şiirler arasındaki farkı anlayamadıklarını ve hatta bazılarının yapay zeka şiirlerini daha çok beğendiklerini ortaya koyuyor.

Bu, yapay zekanın şairlerin stilini taklit etme becerisi ve okuyucuların bu stilin karmaşıklığını yanlış anlamaları konusunda endişelere yol açıyor. Araştırma, AI’nın sanat ve edebiyat alanındaki yerini ve etkisini daha da sorgulanır hale getiriyor.

Araştırma, katılımcıların yapay zekanın şiirlerini şairlerin elinden çıkma şiirlerden ayırt etmekte zorlandıklarını ortaya koydu. Deneyde, 1.634 katılımcıya rastgele bir şair atandı ve her bir katılımcı, hem insan hem de yapay zeka tarafından yazılmış beşer şiir okudu.

Şiirler, katılımcıların değerlendirmeleri için rastgele sıralandı ve ardından katılımcılara hangi şiirin yapay zeka tarafından yazıldığını soruldu. Çoğu katılımcı, yapay zekanın ürettiği şiirleri insan şairlerin eserlerinden ayırt edemedi. Bu sonuç, yapay zekanın yaratıcı yazarlıkta, özellikle şiir alanında insan benzeri üretimler ortaya koyabileceğini ve bunun okuyucular tarafından kolayca fark edilemeyeceğini gösteriyor.

Özellikle Sylvia Plath gibi ünlü şairlerin “yapay zekaya ait” satırlarla yazılmış şiirleri, katılımcılar tarafından gerçekçi ve etkileyici bulunmuştu. Örneğin, Plath’in yazmadığı fakat yapay zeka tarafından oluşturulan şu dizeler:

“Hava gerginlikle dolu
Zihnim karmakarışık
Duygularımın ağırlığı
Göğsüme ağır geliyor.”

Bu tür sonuçlar, yapay zekanın edebi stil taklit etme yeteneğinin yanı sıra, insanların yaratıcı süreçlere olan güvenini sorgulamayı da gündeme getiriyor. Nick Cave’in uyarısı gibi, bu durumun edebi dünyadaki etkileri önemli bir tartışma alanı yaratıyor.

Yazar hakkında bilgi verilmeden yapılan değerlendirmelerde, katılımcılar yapay zeka tarafından üretilen şiirleri daha olumlu değerlendirdi. Bu, insanların bir şiiri sadece içeriği üzerinden değerlendirdiklerinde, şiirin kalitesi hakkında daha açık fikirli olabileceğini gösteriyor.

Ancak yazarın yapay zeka olduğu söylendiğinde, katılımcılar şiirlere daha düşük puanlar verdi. Bu, yapay zekanın insan yaratıcılığından ayrı tutulması gerektiği yönünde bir önyargı ya da toplumsal algının etkisiyle açıklanabilir. İnsanlar, yapay zekanın ürettiği şiirlerin “gerçek” edebi değer taşımadığını düşündüklerinde, bu şiirleri daha düşük değerlendiriyorlar.

Öte yandan, şiirlerin insan tarafından yazıldığına dair bilgi verildiğinde, denekler bu şiirleri daha yüksek puanlarla değerlendirdi. Bu, şairlerin ve yaratıcıların insanların aklında taşıdığı “gerçeklik” ya da “değer” algısının gücünü gösteriyor.

Bu bulgular, yapay zekanın edebi üretimler üzerindeki etkisi ve nasıl algılandığı konusundaki toplumsal önyargıların ve algıların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Yazarın kimliği, bir eserin değerini değerlendirmede önemli bir rol oynuyor, hatta şiirlerin içeriği ve kalitesinden bağımsız olarak. Bu da edebiyat dünyasında, yapay zekanın yaratıcı sürecin bir parçası olarak kabul edilmesinin ne kadar karmaşık bir mesele olduğunun altını çiziyor.

Peki, ne oldu?
Bu çalışma, yapay zekanın sanatsal üretimindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin toplum üzerindeki etkilerini sorgulayan önemli bir tartışma başlatıyor. Araştırmacıların bulguları, yapay zekanın şiir yazma becerisinin giderek daha insan benzeri hale geldiğini, ancak aynı zamanda onun insan yaratıcılarından farklı olarak daha basit ve anlaşılır olmasının, okuyucular tarafından tercih edilmesine yol açtığını ortaya koyuyor.

AI’nın ürettiği şiirler, özellikle karmaşık imgelem ve duyguları açıkça iletme konusunda insan şairlere göre daha doğrudan olabilir. Bu, uzman olmayan okuyucuların şiirle bağ kurmasını kolaylaştırıyor, ancak şiirsel karmaşıklığı ve derinliği olan insan şiirlerinin, AI’nın ürettiği daha düz şiirlerle karıştırılmasına yol açabiliyor.

Bu bulgular, sadece yapay zekanın edebiyat alanındaki yerini sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda sanatın değerinin nasıl algılandığına dair derin bir inceleme sunuyor. AI’nın sanatsal üretiminde, “insandan daha insan” olma olgusu, makinelerin insan duygularını ve ifadelerini daha doğal bir şekilde taklit edebildiğini gösteriyor, ancak bu durum, insan yaratıcılığının doğasındaki özgünlüğü ve derinliği tehdit edebilir.

Çalışmanın sonunda, yapay zekanın sanat üretimini belirli bir etik çerçevede değerlendirme gerekliliği vurgulanıyor. AI’nın ürettiği sanat eserlerinin şeffaf bir şekilde tanımlanması ve ayrıştırılması, okuyucuların ve izleyicilerin bu eserleri ne şekilde değerlediklerini daha net bir şekilde anlamalarına yardımcı olabilir.

Bu bağlamda, AI’nın sanatsal üretimi, sanatın derinliğini, insan ruhunun katkısını ve yaratıcı mücadeleyi atlayarak, sanatın değerini düşürebilir. Dolayısıyla, bu alandaki düzenlemeler, yalnızca üretim sürecini değil, aynı zamanda toplumun sanatla ilişkisini de şekillendirebilir.

David Mouriquand

yapay-zeka-siiri565001549808860063-1024x576 "Bir gün bu fotoğrafa<br>geri dönmek isteyeceksin.”

Yapay zekada şiirsel komutlar güvenlik açığı yaratır mı?

Yapay zekada şiirsel komutlar güvenlik açığı yaratır mı?

Petra Lambeck

Yeni bir araştırma, şiir biçiminde yazılan komutların ChatGPT, Gemini ya da Claude gibi yapay zeka modellerini şaşırttığını gösteriyor. Hatta bazı durumlarda güvenlik mekanizmaları devreye bile girmiyor.

İtalya’daki Icaro Lab’da yapay zeka konusunda çalışan araştırmacılar, elde ettikleri sonuçları şaşkınlıkla karşıladı. Amaçları, farklı dil stillerinin ve özellikle de şiir biçiminde yazılmış komutların, yapay zeka modellerinin yasaklı ya da tehlikeli içerikleri tanıma ve engelleme becerisini etkileyip etkilemediğini incelemekti. Yaptıkları çalışmalar sonucunda şiirin etkisi olduğunu buldular. Ancak bunun nedeni ise henüz tam olarak bilinmiyor.

Araştırmacılar, “Adversarial Poetry” (karşıt şiir) başlıklı çalışmalarında, normalde yapay zeka dil modellerinin güvenliğini test etmek için kullanılan bir veri tabanından alınmış bin 200 potansiyel tehlikeli komutu şiir formuna dönüştürdü.

Bu tür “adversarial prompt”lar (karşıt komutlar), genellikle düz yazıyla hazırlanıyor ve yapay zekayı, normalde engellemesi gereken zararlı ya da istenmeyen içerikleri üretmeye zorlamayı amaçlıyor. Örneğin yasa dışı bir eylemin nasıl yapılacağına dair açık talimatlar gibi.

Ancak bu manipülatif girdiler şiir biçiminde sunulduğunda, şaşırtıcı derecede yüksek bir başarı oranı ortaya çıktı. Çalışmayı yürütenler isimlerden Federico Pierucci, DW’ye verdiği röportajda, “Şiirin bir ‘jailbreak’ (kırma) tekniği yani yapay zekanın güvenlik bariyerlerini aşmanın bir yolu olarak neden bu kadar etkili olduğu şimdilik belirsiz. Bu da yeni araştırmaların konusu” diyor.

Şiir bir güvenlik açığı mı?

Icaro Lab’ın çalışmaları, yapay zeka modellerinin, bir komutun sonuna eklenen ve matematiksel yöntemlerle üretilen manipülatif metin parçalarıyla da şaşırtılabildiği gözlemine dayanıyor. Bu tür eklere “adversarial suffix” (karşıt son ek) deniyor. Bir tür dijital parazit işlevi gören bu metinler, yapay zekanın kendi güvenlik kurallarını devre dışı bırakmasına yol açabiliyor. Büyük yapay zeka şirketleri, modellerini güçlendirmek ve eğitmek için bu tür saldırı yöntemlerini zaten düzenli olarak test ediyor.

Pierucci ve ekibi ise şu soruyu soruyor: “Yapay zekaya, karşıt son ek gibi kasıtlı olarak manipüle edilmiş bir metin veya komut verdiğimizde ne olacak?” Pierucci, aynı etkiyi karmaşık matematik yerine şiirsel bir metinle oluşturmanın mümkün olup olmadığını incelediklerin anlatıyor.

Yapay zeka sistemleri giderek daha karmaşık hale gelse de şiir gibi edebî metinler konusunda başarısız olabiliyor.

Pierucci, “Yapay zekayı şaşırtmak için şiiri kullandık” diyor. Karşıt ifadelerin, yapay zeka için bir tür şiir gibi işlediğini ifade eden Pierucci şöyle devam ediyor:

“Tıpkı deneysel şiirin insanları şaşırtması gibi. Buradan yola çıkarak şöyle bir fikir doğdu: Şiir, yapay zekayı şaşırtırsa ne olur, çünkü normalde yapay zekaya yazılanlar şiir değil sıradan bir metin oluyor.”

Çalışma kapsamında ilk 20 komutu bizzat kendileri şiirleştirdi. Pierucci, bu örneklerin en etkili olanlar olduğunu söylüyor: “Geri kalanlar ise yapay zeka yardımıyla şiir formuna sokuldu. Onlar da işe yaradı, ancak insan eliyle yazılanlar kadar değil.”

“Görünüşe bakılırsa insanlar hâlâ daha iyi şair” diyen Pierucci, çalışmayla ilgili şu bilgileri veriyor:

“Komutları yazmak için profesyonel şairlerle çalışmadık, bunu kendi sınırlı edebi yeteneklerimizle yaptık. Kim bilir, daha iyi şairler olsaydık belki yüzde 100 başarıya ulaşabilirdik. Güvenlik gerekçesiyle çalışmada somut örnekler yayımlamadık.”

Yapay zeka için asıl zorluk: İnsanın ifade çeşitliliği

Bu çalışmanın en çarpıcı yönü, yapay zeka modellerinde şimdiye kadar pek dikkat çekmeyen bir zayıf noktayı ortaya koyması. Üstelik bu zayıflık, görece basit yöntemlerle aşılabiliyor. Aynı zamanda yeni sorular da doğuruyor: “Şiirde güvenlik mekanizmalarını devre dışı bırakan asıl unsur ne? Dize mi, kafiye mi, metafor mu?”

Pierucci ve ekibi bu soruların yanıtını bulmak için daha ayrıntılı deneyler yürütüyor: “Şu anda çok hassas bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Asıl etkiyi yapan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.”

İtalyan araştırmacı, masallar gibi başka edebi türlerin de benzer sonuçlar verip vermeyeceğini incelediklerini belirtiyor:

“Şimdi bir dilsel varyasyonu, şiiri denedik. Acaba masallar gibi başka anlatı biçimleri de sistematik bir saldırı yöntemi olabilir mi? İnsanın ifade biçimlerinin son derece zengin ve etkili olması, yapay zekayı bu çeşitliliğe karşı eğitmeyi zorlaştırıyor. Bir metni sayısız şekilde yeniden yazabilirsiniz. Bunların hepsi ilk metin kadar endişe verici olmayabilir. Bu da yapay zekanın güvenlik mekanizmalarının tetiklenmemesine yol açabiliyor.”

Yapay zeka araştırmalarında kültürün rolü

Çalışma, yapay zeka araştırmalarında yalnızca mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin değil, kültür ve beşeri bilimlerin de kritik önemde olduğunu gösteriyor. Icaro Lab’da mühendisler, bilgisayar bilimciler, dilbilimciler ve filozoflar birlikte çalışıyor. Şairler henüz ekipte yok, ancak bu ileride değişebilir.

Federico Pierucci araştırmaya devam etmekte kararlı: “Kültürel ve insanî ifade biçimlerinin, yapay zekaya karşı beklenmedik derecede etkili olabileceğini gösterdik. Ve muhtemelen bunun sadece bir örneğini keşfettik.”

Laboratuvarın adı da anlamlı: Icaro, yani İkarus. Yunan mitolojisinde balmumu ve tüylerden yaptığı kanatlarla güneşe uçmaya kalkışan, ancak sınırları aştığı için denize düşüp ölen karakter. Araştırmacılar bu miti, yapay zeka için bir uyarı olarak görüyor. Bu uyarı, yapay zekanın risklerini ve sınırlarını iyi anlamak gerektiğini hatırlatıyor.

artificial-intelligence-poem49180819202901916 Yapay zekada şiirsel komutlar güvenlik açığı yaratır mı?

Uzağa Fırlatılmış Baba Duygusu

Cahit Zarifoğlu’nun babası ile ilişkisi biraz acıklıdır, hüzünlüdür, tuhaftır. Babasına karşı duygusu uzağa fırlatılmış bir duygu olarak mevcudiyetini korur. Öfke kozasının içinde yaşayan, kimi zaman nefessizlikten ölmeye duran bir mevcudiyet…

Babasının vefat ettiği 1978 yılının 1 Şubat’ında günlüğüne düştüğü cümleleri dikkatli okumakta fayda var. “Babam vefat etti” der birinci cümlede ve ikinci cümlede şunları yazar, “yıllar önce.” İki cümlelik günlüğün ikinci cümlesi düşündürücüdür.

İster istemez akla şu sorular geliyor: 1 Şubat’ta ölen kim, yıllar önce ölen ne?

Babası Niyazi Bey zeki bir adam. Zeki ve dindar. Fransızca ve Farsça bilen, Arapça anlayan, şiirler yazan, divan şiirine hâkim, hafızasının duvarlarında ezberlediği şiirler yankılanan bir adam. Aynı zamanda tarikat ehli. Sadık bir mürit. Nakşî. Gecelerini zikir çekerek ve ilahiler söyleyerek geçiren, gündüzleri cami kürsülerinde vaaz veren, edebiyatı bildiği kadar fıkhı da bilen, kültürlü ve ilim sahibi bir adam. Gençliğinde yazdığı bir şiir, Maraş Maarif Müdürlüğünce öğrencilere ezberletilmesi için bir genelge ile bütün okullara duyurulmuş. Şiirin adı: “Ben Asker”

Öğretmen, maliye memuru, hâkim, ağır ceza reisi ve avukat.

Azimli, bilgili, dirençli.

Öğretmenlikle başladığı meslek hayatını avukatlıkla sonlandırmış. Liseyi bitirir bitirmez tarih öğretmeni olmuş, sonra Ankara Defterdarlığında memurluk yapmış, bu arada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş. Hâkimlik ve Ağır Ceza Reisliği yapmış. Hâkimlikten emekli olduktan sonra avukatlık bürosu açmış. Çeşitli şehirlerde, fakir Anadolu’da yıllarını geçirmiş. Tayinler dolayısıyla oradan oraya taşınan evler, değişen mekân ve durumlar, çoğalan aile fertleri Niyazi Bey’i yıpratmış. Ama onu asıl yıpratan evlilikleri olmuş.

Dört evlilik gerçekleştirmiş. Kısa süren ilk evliliğini Gülizar Hanım’la yapmış ve bu evlilikten Melahat isminde bir kızı olmuş. İkinci evliliğini Nihal Hanım’la yapmış. Nihal Hanım’ın babası Hacı Hâlid Efendi âlim ve fâzıl bir kişi. Bu evlilikten Mustafa Necati, Enver Sebati adında iki oğlan ve Güngör adında bir kızı olmuş. Oğlu Enver Sebati beş yaşında kuyuya düşerek ölmüş. On yıl süren bu evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Üçüncü eşi Şerife Hanım, Cahit Zarifoğlu’nun annesi. İlk eşinden boşanmış, dul bir kadın. Dört çocuk vermiş Niyazi Bey’e, üç oğlan bir kız. Sait, Cahit, Abid ve Fevziye. Bir keşif için gittiği köyde köy muhtarının kızı Necla Hanım’ı görmüş ve bir müddet sonra onunla da evlenmiş. Necla Hanım’dan çocukları olmamış. Asıl sıkıntı bu evlilikle birlikte başlamış. Şerife Hanım’la boşanmadan gerçekleşen, imam nikâhıyla yapılan bu evlilik huzursuzluğun başlangıcı olmuş. Maddi imkânsızlıklar her iki eşin de aynı evde yaşamasını zorunlu kılmış bir müddet, sonra eşlerin mekânları ayrılmış. Ama Niyazi Bey’in asıl mekânı son eşinin yanı olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, Şerife Hanım’ın evine bir misafir gibi gidip gelmiş, ara sıra.

Biten evlilikler ve yeniden başlayan evliliklerle hırpalanan bir psikoloji ve her seferinde kendine bir nizam arayan yeni bir ailenin kuruluşu… Bu hengâme Niyazi Bey’i yormuş olmalı. Hem maddi hem de manevi açıdan.

Sadece bu kadar da değil. Çocuklarına hiçbir zaman sevgisini belli etmemiş bir baba var kaşımızda. Elbette onları seviyor, elbette çocuklarına düşkün ve elbette merhametli ama işte soğuk bir tabiata sahip. Çocuklarının başını okşamayı bilmeyen bir elin sahibi. Bütün ilmine, irfanına, derinliğine rağmen… 

Öyle anlaşılıyor ki Şerife Hanım, kendisinden sonra gelen eşi hiçbir zaman kabullenememiş. Belki önceki eşinden çektiği acılar da eşlik etmiş buna. Kocasının bu tavrına, yeni evliliğine çok alınmış ve iç dünyası baştan ayağa yaralanmış. Bu nedenle, ömrü boyunca hüzünlü ve kederli bir yüzle yaşamış. Gülüş ve tebessüm bir daha yüzüne uğramamış.

Zarifoğlu için baba portresi, annenin kederinin ve acısının altından görünen bir portreden ibarettir. Delikanlılığın verdiği hız da bu portreyi iyice karartmış, soluklaştırmış, sevimsizleştirmiş. İstanbul 1967 tarihli günlüğünde Fethi Gemuhluoğlu’nun şeyhi Mustafa Özeren Efendi’nin, iç dünyasındaki baba öfkesini fark edişini ve bu fark ediş karşısında yaşadığı dehşeti anlatır: “Nihayet beni sordu: ‘Bu kim?’ ‘Edebiyat Fakültesinde Alman filolojisinde okuyor’ dedi ağabey. ‘Bazı ailevi zorlukları var okuyabilmek için. Yanıma almak istiyorum.’ Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: Baban hakkında kötü düşünme.”

Hep acı çeken bir anne, hep uzakta duran bir baba ve yoksulluğun içinde geçen bir çocukluk. Başına bir kere olsun müşfik bir baba eli dokunmadan geçmiş çocukluk ve gençlik yılları. Baba tarafından akrabalarıyla, özellikle babasının diğer hanımlarından kardeşleriyle hiç görüşmediği ifade edilir. Baba duygusuna bir deprem eşlik etmiş hep; her olumlu duygu yıkılıp dağılıp toprak altına çekilmiş. Hiç dinmeyen çocuksuluğunun ve uzun yıllar devam eden “sorumsuzca” tutumlarının altında belki de bu yıkıntı ve dağılmanın etkisi vardır. Daha sonraları mısralarına yansıyacak olan baba imgesi soğuk ve boğuk bir imgedir. Neredeyse hiç olumlu bir baba imajına rastlayamayız.

Tabii, babasıyla bağının bütünüyle kopmadığını biliyoruz. Gençlik dönemlerinin sonuna doğru babasına ilişkin düşünceleri yumuşuyor. Babasıyla mektuplaşmalarından bahsediyor. Adını anıyor. Günlüklerinde bu mektuplardan bir kısmına yer verme gereği duymuş. Nisan 1977 tarihli günlüğünde yer alan babasının mektubundaki şu cümleler bir sevgiden fazlasını ifade ediyor: “Cahitciğim, sana bugünkü posta ile 3000 lira Kitabevi adresine gönderiyorum. (Akabe’ye ilk katkısı) alındığını bildirirsen memnun olurum.” Yine de buna geç kalınmış bir ilişki diyebiliriz. Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza.

Belki, çocuk kitapları yazmasının altında da bir baba öfkesi ve baba hasreti vardır, kim bilir!

Mustafa Aydoğan

20251227_2038061152481797514840344-1024x249 Uzağa Fırlatılmış Baba Duygusu

Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup…

Sevgili Cem,

Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: “Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?” Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!

Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgilerinizle anladım.

Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bitiremediği gibi. Sağlığında, uzun zaman görüşmediğimiz de olurdu. Ama ondan sonraki ilk konuşmamızda seninle hep ‘dün kaldığımız’ yerden başlardık. Ne kadar ayrı kalırsak kalalım, hep ‘daha dün’ birlikteymiş gibi olurduk. Bu, doğaldı. Çünkü sen ve ben, tıpkı Tezer Özlü’nün dediği gibi, birbirleriyle yalnızca şunu ya da yalnızca bunu yaşayabilenlerden değil, fakat içimizden geldiğinde tüm sınırsızlığıyla her şeyi yaşayabilen türden dostlardık.

Yaşadık da.

Yakaladıklarımızı hiç ertelemeden, hiç kaçırmadan, ânında, dolu dolu yaşadık.

Senden sonrasının boşluğu o yüzden çok büyük oldu.

Bir defasında, gecenin sabaha dönüşmeye yüz tuttuğu bir saatte: “Dostun muyum, yoksa âşık mıyım sana, bazen bilemiyorum…” demiştim. Yanıtın, yaşamın boyunca sapmadığın sıradışılığınla ve o hep kocaman kalan yüreğinle doğru orantılıydı. “Her şey olarak doğmuş bir sevgi temelindeki ilişkide, var mı sorgulamak bu nedir diye? Biz her şeyiz, dostum, anladın mı, biz her şeyiz! Biz, zaten bu yüzden biz olmayı başarmadık mı?”

Evet, gerçekten de biz, her şeydik.

Bana, neredeyse bütün bir gece boyunca Charles Aznavour’un şarkılarını teker teker Türkçe’ye çevirdiğinde, sonra Roma’da, günbatımında, bir köprüden geçerken: “Tut şimdi şu mermer korkulukları, hâlâ güneşin sıcaklığını duyacaksın! Hayatın nabzı budur işte!” dediğinde, tüm söylediklerimizle ve suskunluklarımızla, biz hep her şeydik.

Sen ve baban, bugün de benim için her şey olmayı sürdürmektesiniz. Benden hiç uzaklaşmadınız. Bana gelince, bir şeyi yapabilmeyi hep çok istedim. Şeref’ten bana geçen o kocaman sevgi mirasını ve senin dostluğunun o uçsuz bucaksız uygarlığını, her şeyliğini, âdeta misyonerleriniz gibi, başkalarına aktarmayı istedim.

Belki inanmayacaksın ama olmadı.

Sizden sonra, ne zaman bu misyona soyunduysam, bana hep sevgisizliğin cinayetleriyle, inanılmaz vefasızlıklarla ve ihanetlerle karşılık verdiler. Zamanlar değişmişti. Ortamımızın insanları yürek dolusu sevmeye de, sevdiğini açıkça söylemeye de yabancılaşmışlardı. İğrenç bir sürü psikolojisi, sevgi türlerinin jandarmalığına soyunmuştu. Artık en temiz sevgilere sadece karalar çalan, gerçek dostlukları, uygarlık belirtisi saymak bir yana, en iğrenç dedikoduların çamurunda boğmaktan çekinmeyen ve bütün bunlar ortaya çıktığında da, bir özür dilemeye bile gönül indirmemeyi erdem ve güçlülük sayan bir ortamda yaşamaya başlamıştık.

Ben de sonunda, sizleri kirletmemek için yapabileceğim tek şeyi yaptım. Tertemiz mirasınızdan o ortamdakilere bir zamanlar cömertçe verdiğim sevgilerin hepsini onlara asla layık olamayanlardan geri alıp yine size kattım. Benim için her şey olamayanları, sevme özürlüleri ise zor, ama ahlaklı bir seçimle yüreğimden hiçliğe saldım.

Şimdi yine ve ‘daha dün gibi’ sizlerleyim. Sizden sonrası ise, sanki hiç olmamış gibi…

Ahmet Cemal

ahmetcemal7389807630522001414 Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup...

Sevginin Ardından

Sevginin ardından yürüyen uyku
Sevişmeyi değil, seni bütünler
Yüzünün ülkesi sınır tanımaz
Bırakır geceyi o ince keder

Bütün tarihini sırtına vurup
Denizi üç günde geçen serçenin
Bir seher vaktinde soluk soluğa
Tünediği dalda şenlik gibisin

Ülkü Tamer

20251020_1922068033830645840382123-1 Sevginin Ardından

Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.

           “Bugün altında yattığı toprağı işlerdi bir zamanlar.”



Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.
*
Sayısız seyahatle dolu olağanüstü yoğunlukta bir yıldı. Bir süreliğine buraya gel, biraz dinlenirsin … O sırada dikkat etmemiştim. Oraya seyrek gittiğimiz için, kendimize mola vermediğimiz için sürekli homurdanıp dururdu. Şimdi bu kelimelerde başka şeyler okuyorum. Bir süreliğine gel, dediğini duyuyorum, yanımda kal, bende artık iş yok, kışı atlatabilir miyim bilmiyorum.
*
Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi. Oraya vardığımda yaptığı ilk şey, bana bahçeyi dolaştırıp göstermek olurdu. Bahçe her seferinde farklıydı.
*
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boşluğu yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan, tabii ki, onun o büyüleyici geçiciliğinden.
*
Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum. Ama ağlayabileceğim bir yer yoktu. Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı, beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım -neyse ki neredeyse boştu- ve gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm, sonra yine sonuna kadar yürüdüm -bir tür keder devriyesi.
*
Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz. Hepsinin babaları hayatta, diye düşündüm. Ve düşüncenin kendisinden bile ürktüm. Benimki de hayattaydı.
*
80’lerin başında bir öğle sonrası karşı evdeki komşumuzun banyoda hıçkıra hıçkıra ağladığını asla unutmayacağım. Ağlaması küçük açık pencereden yayılıyor, sessiz sokağın üzerinde süzülüyordu. Muhtemelen kimsenin duymaması için oraya kapanmıştı, oysa herkes dinliyordu. On yaşındaydım ve geri dönüşü olmayan bir şeyin olduğunu biliyordum, ölümden daha geri dönüşsüz ne olabilir ki? Komşumuz torununun öldüğünü yeni öğrenmişti, benim yaşlarımda bir kızdı. O öğle sonrası çok şey öğrendim: sadece yaşlıların ölmediğini ve yetişkin biri bile böyle çaresizce ağladığına göre, insanın bir yakınının ölmesinin çok korkunç olması gerektiğini. Evde yalnızdım ve yerimde mıhlanıp kalmıştım. Acaba komşumuza gitmeli miyim diye düşündüm. Kendisine zarar vermesinden korkuyordum, o küçük pencereden atlamak imkansızdı ama belki başka bir şey yapardı, kim bilir? Öğleden sonra saat üçte, banyonun penceresinden minareden yükselen ezan sesi gibi yayılan o çaresiz feryadı asla unutmayacağım.
*
Elli yıl sonra onu yeniden iplerle yavaş yavaş aşağı indireceklerdi. Bu kez sadece iki metre. Ve onu yine düşürmelerinden korkacaktım, hafifçe bir yana eğiliyorlar, sonra doğruluyorlar, bunu iş olarak yapan dört adam. Yine altı ve aynı anda elli altı yaşındayım ama bu sefer hiç umudum yok.
*
Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. Onu bir kez bile yaşamayacağız.
*
Pekala, Aziz Georgi çok uzak. En azından guguk kuşunun ötüşünü duyacak mıyım? Babam şairdi, hiç farkında olmasa da.
Guguk kuşu ne zaman öter, diye sordu doktor. Genelde nisan başında, yanıtını verdi babam. Hayatının tılsımlı derisini bir ay kısaltmış oldu. Onun yerinde olsaydım, ben de en azından bahar için pazarlık yapardım, diye düşündüm. Doktor sadece gülümsedi, başını belirsizce salladı ve yine cevap vermedi. Acaba babam onu Tanrı’dan bir bahar daha dilenmek için aracı olarak mı kullanıyordu? Ve bu Tanrı’nın zavallı babama birkaç ay daha vermesi neyine mal olurdu ki? Sadece ektiği çiçeklerle göz göze gelebilmek için. Bahçeyi seyretmek, köpeğe son bir kez kemiğini fırlatmak için. Bizleri son bir kez bir araya getirecek ve çekip gidecekti. Babamın bundan fazlasını istemeyeceğinden eminim.
Ama Tanrı, her zamanki gibi, duymazlıktan geliyordu, onun yeryüzündeki temsilcisi olan doktor da söz vermeye cesaret edemiyordu. Peki en azından Noel için bir araya gelsek, kardelenler baş gösterse, dedi babam ve beklentiyle doktora baktı. Noel yirmi küsur gün sonraydı, zamandan bile sayılmazdı.
Noel için olabilir, cevabını verdi doktor.
Duyduğum en merhametli ve aynı anda en acımasız cevaptı bu.
*
Suçluluk duygusunun içinde nasıl büyüdüğünü hissediyorum – hasta olmanın suçluluğu, yatağa mahkûm olmanın, başkalarına zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin, yük olmanın suçluluğu.
*
Ona bakıyorum ve dedemi hatırlıyorum. İkisi de sonuna kadar, devrilene kadar bahçede çalıştılar. Babamın, dedemi ekim dikim işlerinden ve çapalamaktan vazgeçirmeye, kavurucu sıcaklarda dinlenmeye ikna etmeye çalıştığını hatırlıyorum – ama nafile. Bir seferinde onu bağda baygın halde bulmuş. Onu kaldırmış, dedem de ona yaramazlık yapmış bir çocuk gibi suçlu suçlu bakmış ve şöyle demiş: Kızma bana, biraz yardım etmek istedim sadece. Aynı şekilde, hiç başarma şansım olmadan, ben de babamı ikna etmeye çalıştım.
Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanacağımızı öğreten kimse olmadı diye düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar?
Nasıl yavaşlanır, artık tek işinin dinlenmek olduğuna nasıl alışırsın (dinlenmek iş midir)?
Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın.
Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın, işler bitince ölünmeli.
Babam da, dedem de kışın öldü, biri aralıkta, diğeri ocakta.
*
Kanserle ilgili yaygın efsanelerden biri (onu Susan Sontag da hatırlatır) hastalığın duyguların aşırı bastırılmasından tetik­lendiğidir. Bununla herhangi bir bağlantısı olmaksızın, babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış olmasının ne kadar ap­talca olduğunu söylediğini duydum, onlara öğretilen buymuş, duygularını göstermemek, bize karşı da katı olmuş, bunu en so­nunda hafifçe geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık be­yanı gibi bir şeydi.

Lütfen babam çok acı çekmesin.
*
Annemle babam şaşkınlık ve mutluluk içinde bebek odası­nın eşiğinde Müneccimler gibi duruyordu, bebeğin karşısında yoğun bir huşu içindelerdi. Bunun doğru kelime olup olmadığı­nı bilmiyorum ama ona karşı saygı kesinlikle vardı. Bebek ise virgül kadardı, ağlıyordu, sarılığı henüz geçmemişti. Başlarını eğdiler ve hiç beklemediğim bir şey yaptılar -onun elini öpmek istediler. Bulgarlarınki gibi ataerkil bir kültürde genelde tam ter­si olur. Gençler yaşlıların elini öper, gençler eğilir ve saygılarını sunar. Ama işte bakın Kutsal Doğum nasıl her şeyi tersine çevi­riyor. Tedirginlikle yaklaştılar, sanki başka bir dünyadan gelen bir insanın huzurundaymışlar gibi. (O ise, aramızda kalsın, ger­çekten başka bir dünyadan geliyordu. Buraya ulaşmak için do­kuz ay yolculuk yapmıştı .)
*
Sorun değil, dedi, ben artık yeterince yaşadım, yaşanabilecek güzel şeyleri yaşadım, siz kardeşinle büyüdünüz… O kadar da fazla üzülmüyorum.

Sonra eve uzun bir yürüyüş yaptık. Ve ancak Mladost 1’deki sıvası dökülmüş sarı apartmanın giriş kapısının önünde bana şöyle dedi: Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak is­terdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için. Buydu hayali, ölümsüzlük fikri ya da ona ne derseniz deyin -bir çocuğun hafızasında kal­mak.

20b21b67-80c5-4ff4-a5f3-a4a2bb1e0676 Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.

*
Onu hastaneye yatırmalı mıyız? Ona neden eziyet edeceksiniz ki, diyor bir başhemşire, sona gel­di artık, bırakın onuruyla gitsin, o saatler de yanında olmanız en iyisi. Babam hastane konusunu düşündüğümüzü hissetti ve kesin bir tavırla reddetti. Onu tek başına bir hastane odasında hayal ediyorum -üzeri­ne serumlar iliştirilmiş, seyrek hemşire ziyaretleri, akşamları floresan ışığın altında tüm hayatıyla baş başa- ve son anına kadar bizim yanımızda kalmasına karar veriyorum.
*
Eve dönüyorum ve ilk bezleme denemesini yapıyoruz. Tüm beceriksizliğim ve babamın çıplaklığı karşısındaki mahcubiyetim­le. Onu en son böyle elli yıl önce gittiğimiz şehir hamamında görmüştüm. Ah, başınıza ne bela açtım, diye tekrarlayıp duruyor.
*
Aslında hikayenin kendisinin pek bir önemi yoktu. Babamın yanında uzanıp ona kitap okuyordum ve bu yeterliydi.
Ertesi gün kitabı tek başına okumaya devam ettiğini gördüm.
Bana kitabın sonuna dahil edilmiş Çudomir’in günlüğünü gös­terdi. O da aralıkta gitmiş, dedi kayıtsızca. İkimiz de ağzından kaçırdığı ve sanki havada asılı kalan o “da”yı hissettik.
Çudomir’in, kemik kanserinden ölürken, son günlerini anlat­tığını unutmuştum. Aslında yoğun acılara dayanamayıp hastane­nin penceresinden atlamış…
Korkacak bir şey yok, diyor babam, yüzümde aniden beliren ifadeyi görünce.
*
Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun ke­limeleriyle konuşuyordum, biliyordum (o da biliyordu)-yapıla­cak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi. O büyük harfli Gece. En uzun gece. İnsan böyle bir gecede, son gecede, son saatlerde ne­ler hisseder, hayal etmeye çalışıyordum. Ve kelimelere inanan ben, kelimesiz kalmıştım. Ama bu da önemli değildi, önemli olan elini tutmaktı, o da benimkini sıkıyordu, gecenin köprüsün­den geçiyorduk ve yakında ayrılacaktık.
*
Çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi biri canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır.
*
Son yaptığı şey, artık konuşamıyordu, eliyle çizdiği şu yarım daire oldu. Bi­zi bir araya toplayıp bir şey mi söylemek istiyordu? Yoksa sade­ce bir arada kalmamızı mı söylemek istiyordu? Şimdi hayatımın geri kalanım bu jesti yorumlayarak geçireceğim.
*
Bir yandan en mutlu, bir yandan en hüzünlü yıl. Mutluluk kı­sa sürer, tıpkı o bahar açıp solan nergisler ve fulyalar gibi. Hü­zün, her şeyi boğan ve babamın onlardan kurtuluş yok dediği inatçı otlar gibi uzun süre kalır.
*
Halalarımdan biri, kendine bile benzemiyor, yiyip bitirmiş onu illet, diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Eriyip bitmişti, ama benim için hâlâ aynıydı, en yakışıklı, en uzun boylu adam, benim babam.
*
Kardeşim kırk gün boyunca her sabah mezarına gitti, ona kahve götürdü ve bir sigara yaktı. Tuhaf bir merasim, ama içten içe bunu yaptığı için minnettarlık duyuyorum.
*
Tüm bunlar olmadan önce, babamla yaptığımız son konuşmalardan birinde, bahçeye bakan verandada güneşin altında otururken annem, durup durur­ken, öylesine, hiçbir sebep yokken şöyle dedi: Umarım kendi ba­şımızın çaresine bakabiliriz ve size yük olmayız, elimiz ayağımız tutarken ve aklımız yerinde ölürüz, geceleri artık bunları düşü­nüyoruz.
*
Babamın siyah defterindeki son eylül notu ayın 25’ine ait. Ve şöyle diyor: Ser. su/. Gücü serayı sulamaya yetmiş ama notu tamamlamaya yetmemiş.
*
8 Ekim’de, deftere not yazmadığı o günlerin bahçede, orada, bahçede olduğumu hatırlıyorum. Akşam onunla ve annemle birlikte şehre benim Tüm Bedenlerimiz başlıklı öykü kitabımdan uyarlanan bir oyun seyretmeye gitmiştik. Ekipten yaşlı bir aktör de onu, babamı oynuyordu, hatta adının da aynı olmasına karar vermişlerdi. Son sahnede, hastanede ölmek üzereyken, hayatının farklı yaşlarındaki tüm bedenleri onu çevrelemişti. Onunla veda­laşıp teker teker çıkıyorlardı. Son olarak küçüklüğündeki çocuk hali kaldı. Bu çocuk onu elinden tutup kapıya kadar götürdü. Kapıya kadar geçirilmek güzeldir…


Şimdi düşünüyorum da, o sahneyi nasıl seyretti acaba? Son­rasında birkaç laf ettik, oyunu pek beğenmemişti kanaatimce. Ama bir kadeh şarap içmek için kaldı, güldü, herkesle sohbet et­ti. Tüm oyuncular ona öyle bir saygıyla bakıyordu ki, sanki oyunun içinden çıkıp gelmiş gibiydi. Canının acıdığına dair bir şey söylemedi, enerji doluydu, iyi vakit geçiriyordu, ya da bana öyle gelmişti. Eve gece geç saatte döndük. Orada kaldım ve ertesi gün daha rahatlamış bir halde ayrıldım.
*
Anlaşılan rüyanın en kor­kutucu kısmı buydu: Mama kabı tümüyle küf içindeydi, yıkan­mamış, aylardır bakımsız, o zaman gerçekten korktum, diyor. Deden rüyanda görünmedi mi, diye soruyorum. Soruma anlam veremeden yüzüme bakıyor.

Söyledim ya, kedinin mama kabı bakımsızdı.
Elbette, ölüm böyle de görünebilir.
*
Bir daha asla bu kadar -bir zamanlar babamızın kolların­daki gibi- güvende olmayacağız.
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçe­deki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğü­nü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçların­da yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yat­mak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra getireyim, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim… Yaşlılık uzun süreli, belki de son­suz bir yataylığa alışmaktır.
*
Sosyalist zamanların mevcut olmayan babası. Yokluk aslında tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez …
*
Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle ara­nızda görünmez bir göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep yanınızdadır, öğle yemeğini hazır­lar, hastayken size o bakar, elini alnınıza koyar; anne, içinde yüz­düğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir -puslu, belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur, sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer.
*
Video, iki hafta boyunca bir galerinin duvarı üzerine yansıtıldı, sonunda da ziyaretçileri bir araya getirerek yedikleri ilk tokadı anlatmalarını istedim. Ya da asla unutamayacakları bir tokadı. Konuşmaya başladıklarında birçok kişinin sesi çatladı ve devam edemediler. Olayı şakaya vurup o zamanlar böyle olduğunu, hatta hak ettik­lerini söyleyenler de oldu. Peki, kendi attığınız ilk tokadı hatırlıyor musunuz, diye sor­dum daha sonra. Biri konuşana kadar geçen o beş dakikalık uzun sessizliği asla unutmayacağım.
*
Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı yılların uzandığı topraklara. Naif bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu olmamıştı. Tüm fotoğraflar arasında babamın tek bir çocukluk fotoğra­fı var. Üç-dört yaşlarında, annesinin kucağında oturuyor. Ona başkasına ait bir denizci takımı giydirmişler. Yolu ta o zamanlar­da böyle çizilmiş, sonuna kadar bizim -benim ve kardeşimin­ eski kıyafetlerini eskitti.
*
O dönemin mantığına göre çocuk, henüz büyümemiş, küçük bir yetişkindir sadece. Büyüklerin es­ki kıyafetlerini giyer ve altı-yedi yaşına gelip ailenin işgücüne katılabilecek hale gelene kadar kenarda bekler. Babamı altı yaşında, belinde bir su matarasıyla kırda öküzle­ri otlatırken hayal etmeye çalışıyorum. Otların arasından peşle­rinden gidiyor, topuğuna bir diken batıyor, durup onu çıkarıyor, öküzlere yetişiyor, sonra yakınlarda bir şey hışırdıyor, sakın en­gerek olmasın, yoksa kör yılanların zararsız olduğunu biliyor. Sonra onu dokuz yaşında hayal ediyorum, babası onu sabahın üçünde uyandırmış, hava soğuk ve karanlık, uyku yakasını bırakmıyor, at arabasını koşuyor, kadınları tarlaya tütün toplamaya götürmek zorunda.
*
Babam birkaç gün ne yapacağını bilemeden dolanıp durmuş, hayatında annesiyle babasının sözünden hiç çıkmamış, sonunda da kalmış. Ona köyde bir iş teklif etmişler, annemle tanışmış, o zamanlar on sekiz yaşındaymış. Annemin babasına, eğer annem üniversiteye kabul edilirse Sofya’da okumasına izin vereceğine dair söz vermiş, annem kabul edilmiş ve gitmiş, o köyde kalmış, birkaç kez Sofya’ya gidip gelm iş, hatta bir keresinde onu ekibine davet eden takımın bir maçına bile gitmiş, antrenöre haber vermeye utanmış, sonra ben dünyaya gelmişim, sonra dizbağları yırtılmış ve diğer, olası hayatı kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp ortadan kaybolmuş.
*
Ayaklarını sürüyerek bahçede nasıl gözden yittiğini hatırlıyorum, kamburlaşmış, üzerinde eski kırmızı ceketim.
Ve de bir anlığına kendimi oymuş gibi gördüğümü.
*
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onla­ra da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. O garip zır­hı ancak torunları aşabiliyordu. Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babası­nın kendisini öptüğünü hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle denirdi.
*
Bu uzun bir kederdir, diyor bir arkadaşım. Güzel bir ifade ama ben henüz acının içindeyim. Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir…
Bu acının bedenimdeki yerini tespit etmeye çalışıyorum, kaynağı tam olarak neresi? Şimdi göğsümün derinliklerinde, diyaframın olduğu yerde, beni boğuyor, nefes almamı engelliyor. Aslında bu göçebe bir ağrı. Şimdi yukarıda boğazımda, ağlama merkezinin oralarda bir yerde. Şu anda hamur kıvamında, tam pişmemiş ekmek gibi, yutması zor.
*
Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu, yoksa onu daha da mı harlıyor?
*
Sanırım Ecinniler’de bir yerde, Dostoyevski , insanın mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz olduğunu, tek sebebin bu oldu­ğunu söyler. Babam Dostoyevski ile pek içli dışlı olmasa da, tam tersini iddia ederdi. Bir keresinde, sesini hafifçe kısarak -belki bu yüzden aklımda kaldı- bir grup arkadaşına şöyle dediğini duydum: Biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için mutluyuz. Bu düpedüz siyasi bir açıklamaydı elbette. Ve o kapalılık, bizden esirgenen, sadece kıyaslamak için bile bizden esirgenen o öbür dünya, tam da bizim “mutluluğumuzun” lehine çalışıyordu.
*
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına göm­düğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.
*
. . . rüyada gördüğümüz insanlar bizden daha fazla / ama onlar hiç yer kaplamaz -“Rüya Semineri ” başlıklı şiirinde Tomas Tranströmer böyle yazar. Ölüler de bizden daha fazla, diye düşü­nüyorum bu dizeleri okurken. Ve her ne kadar yer kaplamasalar da, başka odalara yerleşirler, başka zamanların görünmez kapıla­rından geçerler ve o sırada yollarımız bir anlığına kesişir.
*
Gerçek şu ki bahçenin ekilmesi, budanması, ilaçlanması, ça­palanması, otlarının yolunması gerekiyor. Oysa ben, bir kiraz ağacının nasıl dikildiğini bile bilmiyorum. Yaprakbitlerine karşı neyle ilaçlandığını da. Domates köklerinin arasındaki mesafeyi de. Bütün bu sağlam bilgi onunla birlikte gitti.
*
Son otuz yıldır, babam tüm bunları yaparken, ben neredey­dim diye düşünüyorum. Neler yaptım? Benim bahçem nerede?
*
Ölürken ellerini tutmak önemli, diyorum kendisi de babasını kaybeden bir arkadaşıma. Daha sonra bırakmak da önemli, ce­vabını veriyor kısa bir sessizlikten sonra.
*
Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tut­tuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?
… Ama bu, hikayenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.
Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş.
Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dra­matik olmuştur. Onun son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir saniyeliğine) dayanabilir mi­yiz?
Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim, nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek? Sen olma­dan, kardeşin olmadan, annen olmadan, torunlar olmadan, kö­pek Cako, domates tarhları, bir türlü dikemediğim güller olma­dan … Geçmişte olup bitenler olmadan ve daha da kötüsü, gelecek­te olup bitecekler olmadan ölümde nasıl kalacağım (ya da ölümümü nasıl sürdüreceğim) …
Ölmekte olanların hüznü böyle olmalı. Sadece geçmişle de­ğil, gelecekle, hatta en çok gelecekle beslenen bir hüzün.
*
Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru yağıyor. Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş.
Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru inerken görebilirim. Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir gu­guk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif. Korkacak bir şey yok.

Bahçıvan ve Ölüm
Georgi Gospodinov
Metis Yayınları

image_editor_output_image-13801902-17588956299723213760363820054378 Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.

Evini Kaybetmişlere

Bazen kendi evini terk etmesi gerekir insanın. Tası tarağı toplayıp ardına son bir defa bile bakmadan çekip gitmek. Çünkü ağır geldiğini hissedersin bazı evlere, insanların sana “gitse de kurtulsak” gözüyle baktığını. Bunu fark ettiğin ama kendine yediremediğin o ilk anlarda etrafta tutunacak bir göz ve bir söz arasınız çaresizce. Fakat herkes yüzünü, sözünü başka yöne çevirir ve gitmeniz gerektiğini anlarsınız. Ait hissettiğiniz o yuvayı terk etmek zorunda kalırsınız. Güzel hatıraları ve gelecek güzel günleri ardınızda bırakırsınız, bir gün geri dönme umuduyla. O geri dönüşler hiç olmasa da.

Gökhan Ergür