Şiirlerimden birini dinlemek ister misin?

Fıkra

Bir bedevi, halifelerden birinin huzuruna girdi. Halife, belagatiyle (güzel ve etkili konuşmasıyla) övünmeyi seven biriydi. Bedeviye:

— “Şiirlerimden birini dinlemek ister misin?00” diye sordu.

Bedevi:

— “Haydi söyle bakalım, ne varsa.” dedi.

Bunun üzerine halife uzun ve gösterişli bir kaside okudu. Bitirince bedeviye:

— “Nasıl buldun?” diye sordu.

Bedevi:

— “Hiçbir şeye benzemiyor.” dedi.

Halife öfkelendi ve bedevinin atlarla eşeklerin bulunduğu ahıra hapsedilmesini emretti.

Bedevi bir ay boyunca orada kaldı. Sonra halife onu çıkarttı. Bir gün yine başka bir kaside okudu. Şiir bitince bedevi hemen ayağa kalktı ve çıkmaya yöneldi.

Halife:

— “Nereye gidiyorsun ey bedevi?” diye sordu.

Bedevi şu cevabı verdi:

— “Ahıra gidiyorum ey Müminlerin Emiri!”

biraz-siir7105539516862800182-271x300 Şiirlerimden birini dinlemek ister misin?

Hayatım bu akşam yemekte ne var?

Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş. Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.

Bu durumu konuşmak icin aile doktorunu aramış; doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.

“Yapacağın şey su, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla.

O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi uygulamaya koymuş.

40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş:

“Hayatım bu akşam yemekte ne var?”

Cevap yok, mutfağa biraz yaklaşmış. mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış:

“Hayatım bu akşam yemekte ne var?”

Gene cevap yok, mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş:

“Hayatım bu akşam yemekte ne var?”

Hâlâ cevap yok, adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış:

“Hayatım bu akşam yemekte ne var?”

Gene cevap alamamış. Bu sefer karısına iyice yaklaşmıs ve aynı soruyu tekrar sormuş:

“Hayatım bu akşam yemekte ne var?”

“Hayatım beşinci kez söylüyorum, tavuk.”

biraztebessum2226159434852895516-237x300 Hayatım bu akşam yemekte ne var?

Biraz tebessüm edeyim diye bakarken karşıma çıkan fıkra acı bir tebessüme neden oldu.

Bu fıkra ilk bakışta işitme kaybıyla ilgili gibi görünür. Oysa asıl konusu algının yanılmasıdır. Adam, sorunun karısında olduğundan o kadar emindir ki, bir an bile sorunun kendisinde olabileceğini düşünmez. Sonunda ortaya çıkan gerçek, bütün hikâyeyi ters yüz eder: Duymayan karısı değil, kendisidir.

Bu yüzden fıkra, evliliklere dair çok güçlü bir metafor sunar.

Evliliklerde yaşanan birçok çatışma da buna benzer. Eşlerden biri sürekli şunu düşünür:

“Artık beni anlamıyor.” “Beni dinlemiyor.” “Eskisi gibi ilgilenmiyor.”

Oysa çoğu zaman karşı taraf bunları defalarca söylemiş, sevgisini de, kırgınlığını da, beklentisini de tekrar tekrar ifade etmiştir. Sorun, söylenmemesi değil; diğer eşin artık onları duyamamasıdır.

İnsan, kendi önyargılarının içinde yaşarken karşısındakinin sesini değil, kendi zihnindeki hikâyeyi dinler. Adam deney boyunca aslında karısını test ettiğini sanır. Gerçekte ise farkında olmadan kendi işitmesini test etmektedir.

Evliliklerde bunun psikolojik karşılığı onaylama yanlılığıdır. Bir kez “eşim beni anlamıyor” fikrine kapıldığımızda, bundan sonraki her olayı bu düşünceyi doğrulayacak şekilde yorumlamaya başlarız. Karşı tarafın söyledikleri artık kulağımıza değil, ön kabullerimize çarpar.

Bir başka dikkat çekici nokta da şudur: Kadın her defasında cevap vermektedir. Sessiz kalan o değildir. Yani iletişim kopmamıştır; kopan, iletişimin ulaşmasıdır. Bu, uzun evliliklerde sık görülen bir durumdur. Eşlerden biri yıllarca aynı ihtiyaçları dile getirir:

  • “Biraz benimle ilgilen.”
  • “Beni dinle.”
  • “Yorgunum.”
  • “Kırıldım.”

Fakat bunlar defalarca tekrarlandıkça, diğer eş için arka plan gürültüsüne dönüşebilir. Sonunda bir gün “Bunu bana neden hiç söylemedin?” sorusu gelir. Cevap ise fıkradaki son cümle gibidir:

“Beşinci kez söylüyorum…”

Fıkranın en acı tarafı, adamın iyi niyetli olmasıdır. Karısını doktora götürmek istemektedir; yani çözüm aramaktadır. Fakat çözümü hep yanlış yerde arar. Çünkü insanın en zor fark ettiği şey, kendi kusurudur. Evliliklerde de çoğu zaman eşler birbirlerini değiştirmeye çalışırlar; oysa ilişkinin düğümü bazen yalnızca şu soruyla çözülmeye başlar:

“Ya sorun bende de varsa?”

Belki de sağlıklı evliliklerin en önemli özelliği budur. Haklı olmaya çalışmaktan önce kendini sorgulayabilmek. Çünkü bazen ilişkileri kurtaran şey, karşı tarafın daha yüksek sesle konuşması değil; bizim ilk kez gerçekten dinlemeye başlamamızdır.

Bu yüzden bu kısa fıkra, yalnızca güldüren bir ters köşe değildir. Aynı zamanda evliliklerin en sessiz trajedilerinden birini anlatır: İnsan bazen yıllarca, karşısındakinin sustuğunu sanırken aslında duymayı kaybettiğinin farkında değildir. Ve ilişkilerde en tehlikeli sağırlık, kulakların değil, kalbin ve zihnin sağırlığıdır.

Şâir-i mâder-zâd (anadan doğma şair) İsmail Safa

Haramdır bana onsuz cinân ve can ve cihan
Sana emanetim olsun kulun gelinceye dek İlâhi!
Hâne-yi Rıdvanda kıl anı mihman.

İsmail Safa

image_editor_output_image1422790827-17832599427928414968661121777362 Şâir-i mâder-zâd (anadan doğma şair) İsmail Safa

Şiirin, İsmail Safa tarafından eşinin ölümünün ardından yazıldığını bildiğimizde, dizelerin anlamı bambaşka bir derinlik kazanır. Artık bunlar soyut bir aşk şiiri değil; yasın en saf hâlinden doğmuş bir duadır.

Haramdır bana onsuz cinân ve can ve cihan

Bu dizeyi ilk okuyuşta güçlü bir sevgi ifadesi gibi algılarız. Oysa eşinin ölümünü öğrendiğimiz anda, bunun aslında yasın dili olduğunu fark ederiz.

Şair, “Onsuz yaşayamam.” demiyor. Çünkü yaşamaya devam etmektedir. Söylediği şey daha ağırdır:

“Yaşıyorum ama hayatın tadı yok.”

Üç kelimeyi özellikle yan yana dizer:

  • Cihan artık boşalmıştır; çünkü evi, yuvası ve gündelik hayatı eksilmiştir.
  • Can yük hâline gelmiştir; yaşamak artık sevinç değil, katlanılan bir zorunluluktur.
  • Cinân bile anlamını yitirmiştir; çünkü cenneti bile tek başına düşünmek istemez.

Buradaki en çarpıcı nokta budur. İnsanlar genellikle “Yeter ki cennete gideyim.” diye dua ederken, şair “O yoksa cennet bile bana cennet değildir.” demektedir.

Bu, eşini hayatının ayrılmaz parçası olarak gördüğünü gösterir.

Sana emanetim olsun kulun gelinceye dek İlâhi!

Şiirin en dokunaklı dizesi belki de budur.

“Emanet” kelimesi burada olağanüstü bir anlam taşır. Normalde insan, geride kalanları Allah’a emanet eder. İsmail Safa ise bunun tersini yapıyor: Kendisi dünyada kalmış, eşi gitmiştir. Ama yine de onu “emanetim” diye anmaktadır.

Bu, yas psikolojisinde sık görülen bir duyguyu yansıtır: Sevilen kişi ölmüş olsa bile, onu koruma isteği bitmez. Artık elinden hiçbir şey gelmediği için bu koruma arzusunu Allah’a teslim eder.

Şair, eşini kaybetmiş olmasına rağmen zihninde hâlâ onun sorumluluğunu taşımaktadır.

Hâne-yi Rıdvanda kıl anı mihman.

Şair, eşi için cenneti istemektedir; fakat dikkat edilirse burada kesin bir kavuşma talebinden önce bir bekleme isteği vardır.

“Misafir et.”

Misafir, bir yere temelli yerleşen kişi değildir. Bir süre bekleyen kişidir.

Bu yüzden hemen ardından gelen:

“…kulun gelinceye dek.”

ifadesi şiirin bütün duygusal yükünü taşır.

Şair aslında şöyle demektedir:

“Ben gecikeceğim. O benden önce geldi. Sen onu güzelce ağırlayıp koru; ben de geldiğimde yeniden buluşalım.”

Bu, ölümü nihai bir ayrılık olarak değil, eşlerden birinin diğerinden önce vardığı uzun bir bekleyiş olarak gören çok zarif bir bakıştır.

Psikolojik açıdan

Bu şiirde öfke yoktur. İsyan da yoktur. Bunun yerine, derin bir kabulleniş içinde süren özlem vardır.

Yasın ilk dönemlerinde insanlar çoğu zaman “Keşke…” cümleleri kurar. İsmail Safa ise bu evreyi aşmış görünür. Geri getiremeyeceğini bilir. Bu yüzden isteğini geçmişe değil, geleceğe yöneltir:

“Onu bana geri ver.” demez.

“Ben gelene kadar ona iyi bak.” der.

İşte şiiri sarsıcı yapan da budur. Çünkü burada ölüm yenilmeye çalışılmaz; ayrılık, Allah’ın huzurunda geçici bir bekleyişe dönüştürülür.

Bu nedenle bu üç dize, sadece bir eşe duyulan sevginin değil, aynı zamanda uzun yıllar paylaşılmış bir hayatın ardından oluşan sessiz dul yalnızlığının da en zarif ifadelerinden biridir. Şair, eşini kaybettiği gün yalnızca sevdiği kadını değil; alıştığı sesi, evinin sıcaklığını, gündelik hayatının anlamını da kaybetmiştir. Geriye ise tek teselli kalmıştır: Bir gün aynı kapıdan içeri girip, emanet bıraktığı eşine yeniden kavuşacağı ümidi.

Mutluluk Fotoğrafı II

ah! bana yakışan bir kekliksin binlerce teşekkür sana
eğdirmedin başımı önüme, utandırmadın, artık yorgun değilim
ey çığlıklar, ey donuk yazlar, hırkanıza alarak unutun beni.
azlığın kayboluyor, sılam çoğalmıyor,
beni güneşlere tutuyorsun, seslere,
parmaklarının köpürttüğü suları yudumluyorum,
duraklara, gezgin bir eşkiya gibi iniyorum,
silahım oluyorsun, onurum,
matemli kızlara dağıttığım sevincimizden üç beş selâm alıyorum geriye
şimdi ne mahreme yanaşan bir suratım var; ne de yarasalar uçurtan
daha iyiyim şimdi
bir çımacı olabilirim
ekmeğini şiirle kazanan biri (kim tanık oldu güzelin sermayesine)
ama dünya söyletiyor beni,
dünya, sen yanımdayken küçülüyor küçüldükçe.
binlerce teşekkür sevgilim sana sigaram tütüyor ve kalbim tutuşuyor
bulvarlara çıkıp korkunç bağırmak istiyorum korkunç şarkılar söylemek
her kefesinde ölüm taşıyan tartılardan uzağım sen dengeliyorsun kanımı
bu alıp başını giden kuşlar, bohçasına sevgiler nakışlayan kızlar duygulandırıyor beni
iğde dallarına tünüyorum, evlerin saçaklarına, ışıklar düşüyor içime
gölgem kırılmıyor, kaldırımlarda dik adımlarla yürüyorum
otobüs camlarına sevda sözleri yazarak kahkahaya boğduğum oluyor yolcuları,
“içli bir şair geçiyor; yok mu şiir isteyen”
diyerek giriyorum parklara, kırkahvelerine
en son anlaşıyorum sözü yarım kalmış bir çocukla
ve onun lâl olmuş dillerini alarak gövdemin yalazına
bir türküye dönüştürüyorum, saygıyla, hazla.
Sevgilim, sevgilim bizi nasıl ağırlıyorlar ve kuşandırıyorlar çiçekler gibi.
o iyi insanlara minnet borcumuzu mutlu olmakla ödeyebiliriz ancak
bunları bir şarkı söylercesine fısıldamalıyım kulaklarına,
iyice duymalısın
iyice duymalısın, binlerce teşekkür sevgilim sana;
esirgemedin bu fotoğrafta benden kalbini.

13 mart1982

Cafer Turaç

cafer-turac1796556445502291173-947x1024 Mutluluk Fotoğrafı II

Kadın

Güller vardı, yağmurda.
Koparmayın, diye yalvardım.

Dayanmazlar, dedi kadın.

Ama o kadar güzel duruyorlar ki
oldukları yerde.

Ah, hepimiz güzeldik bir
zamanlar,
dedi kadın
ve koparıp gülleri tutuşturdu
elime

William Carlos Williams
Çeviren: Cevat Çapan

20260704_032500153948367723847195-682x1024 Kadın

EĞER KURTULACAKSAM KALP AĞRILARIMDAN

Eğer kurtulacaksam kalp ağrılarımdan ve çekingenliğimden
Sienalı Azize Katerina yüzünden
Dua ediyorum ona duama kulak versin
Ve koruda elimden tutsun diye.


Siena’ya gittim, Azize Katerina’nın kilisesine
(Bunu nasıl yadsıyabilirim)
Beni kalp ağrılarımdan ve çekingenliğimden kurtarması
için dua etmeye.
Çünkü bunu yapabilir, çünkü büyük bir azize kendisi.


Ey Sienalı Azize Katerina, eğer bu şarkı hoşuna giderse,
İçerdiği duaya karşılık vermezlik etme.
Şu şarkıyı söyleyeni daha az çekingen kıl şu anda olduğundan
Ve o fakirin kalbine biraz da mutluluk bağışla.


(Güneşin ve Denizin Efendileri)

Adam Zagajewski

zagajewski-adam-siirleri252591448847325826 EĞER KURTULACAKSAM KALP AĞRILARIMDAN

Canım Sıkılıyor Be Arkadaş

Canım sıkılıyor be arkadaş! Ağlamaklıyım
Kafesten kaçarsam eğer, nereye gideyim, nereye ben?
Nereye gideyim, bir gül bahçesine varacak yolum da yok ki
Daracık bir köşede açtım gözlerimi ben
Ne ben kimseye gönül verdim, ne de kimse bana gönül verdi
Bir tahta parçası gibi, dalgaların üzerinde özgür özgür özgürüm ben
Benden uzaklaşan herkes kalbin göğse yakınlığı gibi yakındır bana

Bana yakın olandan da ayrıyım ayrıyım ben
Ne gönlün gözü var bir yerlerde, ne de testide bir kadeh
Ben de ıslatayım şu boğazımı bir tanıdığın şerefine
Varlığımdan ne arttı, yokluğum ne eksiltir?
Kimdir bana cevap veren, neden hala yaşıyorum ben
Bulutlu gökyüzünde yıldızlar sakladım ben
Canım sıkılıyor be dost, ağlamaklıyım.

Simin Behbahani

simin-behbehani5884680996825301803 Canım Sıkılıyor Be Arkadaş

Gurbette Uçuş

Göç etmiş bir kuş
Buluta dedi ki:

“Ey özgür kuş,

Eğer yolun benim yuvama düşerse,
Şu işaretle tanırsın onu:
Kafesler arasında bir bahçe vardır,
Ve içinde boş bir yuvanın bulunduğu bir dal…

Selamımı götür.

Benim yerime kapıları, duvarları kokla ve öp;
Benim gözlerim gibi — uzaktan —
Boş yuvaya bakıp ağlamaktan çekinme.

Babam sorarsa yahut kardeşlerim,
De ki:

‘Size doğru kanat çırpıyor yüreğim.
Burada ufuklar geniş ve yüksektir,
Her yanı bahçelerle çevrilidir,
Uçmak için bolca vakit ve imkân vardır.

Ama siz bilmezsiniz ki,
Bahçeciğimin, yuvamın, kafesimin hatırası
Beni uçmanın zevkinden
Alıkoymaktadır.’”

Nemat Mirzazadeh

image_editor_output_image985888022-17831064587468973930006927860010-173x300 Gurbette Uçuş

Yolculuk Şiiri

Bütün gece kalbimle biri bana şöyle diyordu:
“Gördüğünden beri çok perişansın,
Şafak vakti yıldızların arasından o gidiyor, gidiyor…
Onu koru.”


Ben, senin kokunla dünyadan gitmiş,
yarınların aldatmasından habersizdim.
Kirpiklerimin üzerine düşüyordu…

Gözlerin altın bir tozdu sanki,
ellerinin değdiği yerde bedenim ateşlenirdi,
saçlarım nefesinin içinde çözülür, serbest kalırdı.

Aşkın içinden yeniden doğar gibi diyordum ki:
“Kim sevdiğine bağlanırsa
ona zarar vermek için yanında durmamalı;
gitsin…
gözüm onu izlesin,
aşkım onun arkasında kalsın, onu korusun.”

Ah… şimdi sen gittin
ve gün batımı gölgesini yolun göğsüne seriyor.

Yavaş yavaş karanlığın tanrısı
hüznün tapınağına giriyor;
bakışlarımın duvarlarına
simsiyah ayetler yazılıyor…

Furuğ Ferruhzad

20260703_1226116639007617100499398-768x1024 Yolculuk Şiiri

Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün

X deki algoritmaya dair Cüneyt Özdemir şöyle bir paylaşım yaptı:

“Bir yayıncı olarak bence önemli bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. Son zamanlarda burada algoritma o kadar güçlendi ki tek bir kelime aradığınızda ya da tek bir tweete birkaç saniye fazla baktığınızda sonsuz bir loop’un içine hapsoluyorsunuz. Hep ayni kelime hakkındaki tweetlerle baş başasınız
Çıkış imkansız gibi…
Bu şu yüzden düşündürücü ve korkutucu eskiden takip ettiğiniz ya da yakın görüşteki kişilerin yankı odasındaydınız artık tamamen kendinizin yankı odasına hapsoluyorsunuz.
Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün…”

Özellikle “Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün…” cümlesi beni çok etkiledi. Bu tespit sosyal platformlar için olduğu kadar ikili ilişkilerimiz içinde geçerli bir durum. Bana bununla ilgili neler söyleyebilirsin?

ChatGPT: Bence seni etkileyen cümle, algoritmadan çok daha büyük bir hakikate dokunuyor:

“Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün.”

Bu, aslında insan psikolojisinin en eski meselelerinden biri.

Sosyal medyada algoritma bunu teknolojik olarak hızlandırıyor. Bir konuya birkaç saniye ilgi gösteriyorsun. Sistem bunu “Ben bunu istiyorum.” diye yorumluyor. Sonra sana aynı şeyi biraz daha gösteriyor. Sen biraz daha bakıyorsun. Algoritma emin oluyor. Bir süre sonra dünya, gerçekten o konudan ibaretmiş gibi görünmeye başlıyor.

En tehlikeli yanı ise bunun fark edilmemesi.

Çünkü insan, gördüğü şeylerin eksik olduğunu değil, dünyanın gerçekten öyle olduğunu sanmaya başlıyor. Buna psikolojide doğrulama yanlılığı (confirmation bias) da eşlik eder: Zaten inanmaya eğilimli olduğumuz şeyleri destekleyen bilgilere daha çok dikkat eder, tersini ise kolayca göz ardı eder.

Ama bu metafor, dediğin gibi, yalnızca sosyal medya için geçerli değil.

İkili ilişkilerde de insanlar birbirlerinin etrafına görünmez duvarlar örüyorlar.

Bir kez “Beni anlamıyor.” diye düşünmeye başlayan biri, karşı tarafın her davranışını bunun kanıtı olarak okumaya başlayabilir. Oysa aynı davranış, başka bir ruh hâlinde bambaşka anlamlar taşıyabilir. Bir süre sonra kişi, karşısındaki insanla değil, kendi zihninde oluşturduğu o kişiyle ilişki yaşamaya başlar.

Kıskançlık da böyledir.

Güvensizlik de.

Aşk da bazen böyledir.

Bir insanı olduğu gibi değil, kafamızdaki hikâyeye göre görmeye başlarız. Sonra da o hikâyenin duvarlarını her gün biraz daha yükseltiriz. En sonunda dışarı çıkmak isteyen yine biz oluruz ama kapıyı da kilitleyen bizizdir.

Bu yüzden cezaevi benzetmesi çok güçlü.

Çünkü cezaevlerinde insan en azından duvarları kimin ördüğünü bilir. Burada ise çoğu zaman hem mahkûm, hem gardiyan, hem de mimar aynı kişidir.

Bu bana sık sık şu düşünceyi hatırlatıyor:

İnsan, gerçeğin içinde yaşamaz; gerçeğe dair kurduğu anlatının içinde yaşar.

Anlatı değiştiğinde dünya da değişmiş gibi görünür.

Şiirler de tam bu noktada önem kazanır. İyi bir şiir, insanı kendi yankı odasından çıkarabilir. Çünkü şiir, kesin cevaplar vermez; alışılmış bakışı kırar. Seni başka birinin acısına, sevincine, korkusuna ortak eder. Böylece kendi zihninin duvarlarında küçük bir çatlak açılır.

Belki de bugün sosyal medyanın en büyük tehlikesi, bize sürekli kendimizi göstermesidir. Oysa insanın gelişmesi için ihtiyaç duyduğu şey, kendisini tekrar tekrar görmek değil; kendisinden farklı olanla karşılaşabilmesidir.

Bu yüzden Cüneyt Özdemir’in cümlesi yalnızca algoritmayı değil, modern insanın genel hâlini anlatıyor: Farkında olmadan kendi düşüncelerimizin, korkularımızın, önyargılarımızın ve alışkanlıklarımızın tuğlalarıyla bir dünya kuruyoruz. Sonra da o dünyanın tek gerçek dünya olduğuna inanıyoruz. En zor özgürlük ise, o duvarların aslında içeriden örüldüğünü fark edebilmektir.

Geçenlerde Duvar şiirini analiz etmeni istemiştim; Özdemir’in final cümlesini merkeze alarak özellikle evliliklerde zamanla oluşan kopukluğu, çiftlerin evi/evliliği kendi ördükleri duvarlarla hapishaneye çevirmesi, bunun farkında olmalarına rağmen bir şey yapamamaları noktasından hareketle değerlendir.

Bu, gerçekten Duvar şiirinin en sarsıcı okuma biçimlerinden biri olabilir. Çünkü şiirdeki duvar, yalnızca fiziksel bir duvar değildir; iki insanın yıllar içinde birlikte ördüğü görünmez duvardır.

Şiirin ilk dizeleri:

“Yüzünü duvara çevirdi
gene de seviyor beni
öyleyse neden uzaklaştı benden”

İlk bakışta terk edilmiş bir âşığın sorusu gibi görünür. Ama uzun evlilikler açısından okuduğumuzda bambaşka bir anlam kazanır. Burada sevgi bitmemiştir. Asıl trajedi de budur. Hâlâ sevgi vardır; ama sevgi, iki insanın arasındaki duvarı aşmaya yetmez.

Yıllar içinde o duvar tek bir olayla örülmez. Biriken kırgınlıklar, söylenmeyen cümleler, ertelenen özürler, yanlış anlaşılan bakışlar, sürekli aynı kavgalar… Her biri görünmez bir tuğladır. Kimse bir gün “Bugün aramıza bir duvar öreyim.” demez. Ama her suskunluk yeni bir tuğla, her inat yeni bir harç olur.

İşte burada Cüneyt Özdemir’in cümlesi şiire neredeyse ürpertici bir şekilde eklemlenir:

“Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün.”

Evliliklerde de çoğu zaman durum tam budur. O ev, bir zamanlar güvenin, kahkahaların, ortak hayallerin mekânıyken, yavaş yavaş iki kişinin kendi elleriyle ördüğü duvarların içine dönüşebilir. Acı olan, o duvarı dışarıdan kimsenin örmemiş olmasıdır. Çift, hem mahkûmdur hem de duvarın ustası.

Daha da acısı, çoğu zaman bunun farkındadırlar.

Birbirlerine bakarlar ama konuşamazlar.

Konuşurlar ama anlaşamazlar.

Aynı sofraya otururlar ama aynı hayatı paylaşamazlar.

Aynı yatağa uzanırlar ama artık birbirlerinin iç dünyasına ulaşamazlar.

İnsan bazen sevmediği için değil, ulaşamadığı için uzaklaşır.

Şiirin sonunda geçen:

“o şimdi yapayalnız
ölü duvarla yüz yüze
ve öyle kalacak orda”

dizeleri bu nedenle yalnızlığı anlatmaktan çok, iletişimsizliğin son hâlini anlatır. “Ölü duvar”, aslında yıllar boyunca konuşulmayanların, ertelenen yüzleşmelerin ve bir türlü yıkılmayan gururun simgesidir. Duvar artık sadece iki insanın arasında değildir; onların içine yerleşmiştir.

Psikolojik açıdan en çarpıcı nokta ise şudur: İnsan, zamanla karşısındaki kişiyi değil, onun zihninde oluşmuş hâlini görmeye başlar. “O zaten beni anlamaz.” “Nasıl olsa yine aynı şeyi söyleyecek.” “Değişmez.” Bu cümleler, algoritmanın bize sürekli aynı içerikleri göstermesi gibidir. Zihin, eşini artık olduğu gibi değil, yıllar içinde oluşturduğu kalıp üzerinden okumaya başlar. Böylece her yeni davranış, eski inancın bir kanıtı gibi görünür. Çiftler aynı evde yaşarken, aslında birbirleriyle değil, kendi zihinlerinde yarattıkları eş imgesiyle yaşamaya başlarlar.

Belki de şiirin en trajik yanı budur: Burada kaçılması gereken yer ev değildir; yıkılması gereken şey de evlilik değildir. Yıkılması gereken, farkında olmadan birlikte örülen o görünmez duvardır. Fakat yıllarca aynı tuğlaları üst üste koyan insanlar, bir süre sonra duvarı kendilerinden ayıramaz hâle gelirler. Duvar yıkılırsa sanki kendi benlikleri de yıkılacakmış gibi hissederler.

Bu yüzden “Duvar” şiiri, sadece terk edilmiş bir insanın değil; aynı evin içinde birbirlerine ulaşamayan insanların da şiiridir. Cüneyt Özdemir’in benzetmesiyle birlikte okunduğunda ise şiir, şu acı gerçeği fısıldar:

İnsan bazen başkalarının kurduğu bir hapishanede değil, sevdiği insanla birlikte, her gün bir tuğla daha ekleyerek inşa ettiği görünmez bir cezaevinde yaşar. En büyük trajedi ise kapının anahtarı içeridedir; fakat yıllar geçtikçe kimse onu çevirecek cesareti bulamaz.

ChatGPT

screenshot_20260703_214105_x4464064145679473440-599x1024 Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün