Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da sarsabiliyor. Evet, belki insan uğradığı bu korkunç yitimin bilincine ilk dakikalarda, saatlerde, hatta günlerde ve haftalarda pek varamıyor. Varlığının en derin noktalarında taşıdığı, o sözcüklerin hançerini yemiş sevginin hâlâ canlı olduğunu, hâlâ soluk alıp verdiğini sanıyor.
Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından, birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez. Artık beni bu inançtan, bu kanıdan kurtaramazdı kimse.
Yaşamakla ölmek arasında ciddi olarak bocaladığım bir geceyi izleyen günlerde. Aslında yapmadım fakat yapmaya zorlandım. Çünkü o saatleri dile getirdiğim yazımın hemen ardından, kendimi bir sevgi selinin içinde buldum. Tanıdıklarımdan ama pek çoğu da tanımadığım okurlarımdan oluk gibi akan sevgi mesajlarından oluşma bir sel
Günlerden bir gün beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında -Colette’in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, kül rengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak.
Nasıl da tenhalaştı aklım
sen ona yerleşince!
Tum diğer düşünceler hemen ardından,
tıpkı şimşekler gibi sağa sola
dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda
tek başına duran bir kule nasılsa, sen de
öylesin, dev gibi, aklımın tam ortasında.
Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti’nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: “Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir.”
Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: “Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!”
Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da sarsabiliyor. Evet, belki insan uğradığı bu korkunç yitimin bilincine ilk dakikalarda, saatlerde, hatta günlerde ve haftalarda pek varamıyor. Varlığının en derin noktalarında taşıdığı, o sözcüklerin hançerini yemiş sevginin hâlâ canlı olduğunu, hâlâ soluk alıp verdiğini sanıyor. Belki de o sevgi olmaksızın yaşamayı ilk zamanlarda kolay göze alamadığı için. Ama günün birinde bir de bakıyor ki, o sevginin yerini bir sessizlik almış.
Evet, ne tuhaftır ki, öldürülen büyük sevgilerimizden geriye kalan ile ölen sevdiklerimizden geriye kalan en azından bende hep aynı şey. Sevdiklerimiz bağlamında bunu en yoğun biçimde bundan iki yıl önce, annemi yitirdiğimde algılamıştım. O, hep benim ‘Yaşlı Dostum’du, ve bu dostluğun ne demek olduğunu onun ölümünden sonra çok daha iyi anladım. Akşamüstleri eve dönüp de, artık birlikte kahve içecek birini bulamadığımda, daha da önemlisi, o kahve saatimizde onunla konuştuklarımı bir başkasıyla artık bir daha asla onunla konuştuğumuz gibi konuşamayacağımı anladığımda.
Geriye, yaşamımda bir sessizlik, tuhaf bir suskunluk kalmıştı.
Sözcüklerin hançeriyle yara alan sevgilerden geriye kalan da böyle bir sessizlikten başka bir şey değil. Hele içinizdeki büyük bir sevgiyi sözcükleriyle hançerlemiş olanlarla ilişkilerinizi sürdürüyorsanız eğer, bu durum çok daha açık biçimde algılanır. Biliyorsunuz ki onlar, artık sevginize kastedenlerdir ve cinayetlerini her an yineleyebilirler. Çünkü onlar, cinayeti bir kez işleyebilmişlerdir. Çünkü onlar, iki insanın birbirini, hangi sıfatla olursa olsun, gerçek anlamda sevmesine asla katlanamayanlardır. Çünkü onlar, en yüce duyguları bile bilinen kategorilere sokmadan kendinden emin olamayan, erişemediği sıradışılığı ancak yıktığı zaman rahat edebilen, uğursuz bir sıradanlığın temsilcileridir. İşte o zaman, artık bilirsiniz ki onların yanında kendiniz olmanıza zaten izin yoktur. Şimdi yaşamayan bir aziz dostun yazdığı gibi, “renginizi belli etmiş olmanızın bedeli, büyük bir yalnızlıktır,” ve geriye yine tuhaf bir sessizlik, bir suskunluk kalır.
Dışarıdan gelen bir darbeyle ölmemişseniz eğer, iyileşebilirsiniz. Bir yara izi kalsa bile, bunu içselleştirmezsiniz. Ama beslediğiniz büyük bir sevgiye hançer gibi saplanmış sözcüklerle gelen ölüm çok farklı. Kolay işlenebilmeleri, belki de bu tür cinayetlerin en korkunç yanı. Çünkü sözcüklerle acımasızca, çoğu zaman kendinizi savunma hakkı bile tanınmaksızın ve aslında yalnızca birini en soylu duygularla çok yönlü ve karşılıksız sevdiğiniz için, yargılanabiliyorsunuz ya da bir anda harcanabiliyorsunuz.
Kısa süre önce, çok genç yaşında yitirdiğimiz bir arkadaşımızın cenazesinde, bu acı gerçekleri sanki yeniden yaşadım. Ölmek, doğmak kadar doğal ve kaçınılmazken, sevgileri öldürmeye kalkmanın anlamını bir kez daha sorguladım. Ve anladım ki, başkalarının öldürmeye çalıştıkları sevgileri içimizde canlı tutma savaşımı, bazen bu savaşımın en güç anlarında tek başımıza kalsak bile, insanlığımızı yitirmemenin tek yolu.
Bizi yaşatan sevgilerin artık onca az olduğu bir dünyada, sözcükleri cinayet aletine dönüştürmenin lüksünü kavrayabilmek, gerçekten güç!
Ahmet Cemal
Sözcüklerin hançeriyle yara alan sevgilerden geriye kalan da böyle bir sessizlikten başka bir şey değil.
‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ adlı filmde, Angelopulos’un bilincini yitirmiş annesinin başucunda oturan adama sordurttuğu o müthiş soru “Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?“
O sevgi ki, Goethe’ye “Sevgi, insanın içinde yaşayabileceği tek iklimdir,” dedirtmiş. Yine o sevgi ki, Yunus’tan Anadolu’ya “Aşk gelicek cümle eksikler biter,” diye bir soluk estirmiş. Ve o sevgi ki, Balıkçı’dan, sevginin kendince bir tanımını yapmasını isteyen Azra’sına: “Bir defasında avucumun sıcaklığında çiçek tohumlarını filizlendirmeyi başarmıştım, budur işte sevgi!” diye yazdırtmış.
Son günlerde, Muhsin Ertuğrul’un Benden Sonra Tufan Olmasın başlıklı anılarını yeniden okurken, sevgiden sanata ya da sanattan sevgiye köprü uzatmanın en soylu biçimlerinden biri olan şu satırlarla bir kez daha sarsıldım: “Çünkü yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından, birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez. Artık beni bu inançtan, bu kanıdan kurtaramazdı kimse…”
Cesare Pavese’nin, ikinci büyük savaşın bitmesinin hemen ardından kaleme aldığı şu satırlar da, bir cehennemin ortasında insana direnme gücünü veren tek şeyin yine insanı sevmek olduğunu kanıtlamıyor mu? “…Öyle günler vardı ki, tanımadığımız birinin bir bakışı, bir göz kırpışı bizi kendimize getirip uçurumun kenarından geri döndürmeye yetiyordu. Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile, katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk…”
Peki, ya şimdi? Ya kendi ortamımızda?
Temelinde bin bir sevginin mirasıyla yoğrulmuş bir Anadolu ruhunun yattığı, Goethe’nin insanın yaşayabileceği tek iklim diye tanımladığı sevgi ikliminin yüzyıllar boyunca has olanını yaratmış olan ortamımızda? En azından birkaç kuşaktır yeterince koruyabiliyor muyuz, canlı tutabiliyor muyuz bu sevgi mirasını genç kuşaklar için? Birkaç yıl önce anlamsız bir kazada yaşamını yitiren sevgili öğrencim Ergin Biroğul’un bana verdiği, ‘Yaşamaya Değer mi, Değmez mi? başlıklı bir ödevinde şu satırlarla karşılaşmıştım: “Ölüme son çare olarak bakıyorum. Her zaman elimin altında olan ve kullanmak istediğimde de kimsenin kullanmaktan beni alıkoyamayacağı bir çare olduğunu biliyorum… Ha, eğer hayat seni korkutuyorsa, ümitsiz kıldıysa, en yakınlarının sana maskeler ardından baktığını fark ettiysen, hayat böyledir, de, onun ikinci kez katılmana izin verilmeyecek bir oyun olduğunu söyle. Ölüme sahip olduğumun farkına varmasaydım, kendimi maskelilerin tuzağına düşmüş hissederdim… Bir şansım var, o da ölüme sahip olmam.”
Ne zaman ortalığı bastı yirmilerinde bir genci buz gibi maskelerin arasında yaşamaktan bezdirip ona son şans olarak ölümü bırakan bu sevgisizlik? Ya sanatımız, hamuruna sevginin mayası karıştırılmadığında asla sanat olamayacak sanatımız, nicedir sevgisiz ellere mi düştu? Sevginin sözcülüğünü yapamaz mı oldu? Sevginin salt sözcuk değil fakat ancak eylem olduğunda gerçek anlamına kavuşabileceğini ne zaman unuttuk? “Bana söylenmeyen, beni ısıtmayan sevgiler yerinde kalsın” diye yazmıştım bır yerde. Neymiş? Söylenmesine gerek yokmuş, anlaşılmalıymış, hissedilmeliymiş – bir bilmece midir sevgi? Yoksa şimdilerde asıl korkulan ve kendisinden kaçılan, sevme eyleminin beraberinde doğal olarak getirdiği sorumluluk mu? Yaşadığının ahlakını savunmaktan korkmanın adı mı oldu yaşamak? İnsanın insandan sorumlu olmadan yaşamayı yeğlediği bir dünya, artık insanların dünyası olmaktan çıkmaz mı?
Başardık. “Aşk gelicek cümle eksikler biter,” diyen Yunus’un, “İki insanın dost olabildiği yerde uygarlık vardır,” diyen Sabahattın Eyuboğlu’nun miraslarının ardından nefrete, düşmanlıklara, en soylu duygulara karalar çalınmasına değil, sevmeye şaşar olduk.
Sahi, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?
Ahmet Cemal
Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından, birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez.
Herhalde şimdiye kadar birkaç yerde okumuşumdur: “İnsan, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır.”
Şu ‘aynı zamanda’yı özellikle italik yazdım, çünkü sanırım insan, sürüleşmenin bir noktasından öteye geçtiğinde ‘aynı zamanda’ bölümünü gittikçe daha çok unutuyor. Günlük yaşamın sıradanlığı içersinde artık erimeye yüz tuttuğunda, bu kez fazlasıyla toplumsallaşıp aynı zamanda bir başka şey, üstelik çok önemli bir şey, yani kendisi olduğunu, olması gerektiğini göz ardı etmeye başlıyor.
Böyle bir göz ardı etme eyleminin tek sonucu ise, günü geldiğinde, gereksinim duyduğunda, insanın iç dünyasında sadece uçsuz bucaksız bir boşlukla karşılaşması. Montaigne’in deyişiyle ‘kendi iç kalelerini kuramayanlar‘, günün birinde o iç dünyada sığınacak bir yer, bir güç kaynağı bulamaz oluyorlar.
Bu nedenle, kendi yaşamının da seyircisi olabilmek ve bunun için olabildiğince sık fırsat yaratmak, bana göre yaşamda olup bitenleri bilgece bir tutumla karşılayabilmenin önkoşulu. Çünkü ancak bu koşulu yerine getirebildiği takdirdedir ki insan, ‘aynı zamanda bir toplumsal varlık’ olmanın gerçek anlamını kavrayabiliyor Gerçek anlamda toplumsallaşmanın en sağlıklı yolu da, yaşamını aynı zamanda bir birey olarak kurgulayabilmekten geçiyor.
Üzerinde düşünülmemiş, dürüstçe hesaplaşma konusu yapılmamış bir Ben’in toplumsallığı, bir yanılsama olmanın ötesine geçemez.
Akla gelebilecek her şeye seyirci olmayı doğal karşılamak ama kendi yaşamımızın seyircisi olmayı genellikle hiç düşünmemek, büyük bir olasılıkla, zaten o yaşamın içinde olunduğu düşüncesinden kaynaklanan bir tavır. Ne var ki bu, sahnedekilerin elbette sahneyi bir bütün olarak görememelerinden farksız bir durum. Oysa bunun yerine yapılması gereken, insanın kendisini zaman zaman yaşamının sınır boylarına çekmesi, olup bitenleri, bitmekte olanları, hiçbiriyle özdeşleşmeksizin bir süre izlemesi.
Kendi yaşamı karşısında seyirci konumunu almak, insana her şeyden önce tüm yerleşik yargılarını, kökleşmiş düşüncelerini yeniden sınama fırsatını verir. Bu konumun ardından, bazı doğru sanılanların yanlış, bazı yanlışların da aslında doğru olduğu sonucuna varılabilir. Değenler ve değmeyenler üzerine daha sağlıklı düşünülebilir. Ve belki de hepsinden önemlisi, güncelliğini ve önemini hiç yitirmeyecek bir konuya, yaşamın anlamına ilişkin olarak daha somut bakış açılarına ulaşılabilir
Yaşamın anlamına gelince, kanımca bu konu ne fazla büyütülmeli ne de yaşamla bağlantısını kesecek ölçüde soyutlaştırılmalı. Bu bağlamda bilinmesi en önemli olan gerçek şu bence. Yaşamın genel anlamı diye bir şey yoktur, her yaşamın kendine özgü bir anlamı vardır ve o yaşamın sahibinin insan ve birey olmak adına asıl yapması gereken, yaşamın anlamını kendisiyle ilintisiz soyut düzlemlere sürüklemek değil, fakat kendine düzenleyeceği yolculuklar aracılığıyla kendi yaşamının anlamına varabilmektir.
Kendi yaşamının yalnız yaşayanı değil, seyircisi de olabilmek, işte bunun için çok gerekli.
Bunu, son günlerde ben de yaptım. Yaşamakla ölmek arasında ciddi olarak bocaladığım bir geceyi izleyen günlerde. Aslında yapmadım fakat yapmaya zorlandım. Çünkü o saatleri dile getirdiğim yazımın hemen ardından, kendimi bir sevgi selinin içinde buldum. Tanıdıklarımdan ama pek çoğu da tanımadığım okurlarımdan oluk gibi akan sevgi mesajlarından oluşma bir sel. (Tanıdıklarımdan bazılarına gelince, aksilik bu ya tam da o hafta yazımı okumayı kaçırmışlar!!)
Bu selin gücüyle kıyıya itildim ve oradan yaşamımı seyre daldım.
Ve aradan bir süre geçtikten sonra, şöyle demekte olduğumu fark ettim. Bir kez daha yaşamak elimde olsaydı eğer, noktasına virgülüne dokunmadan yine böyle yaşamayı seçerdim….
Ahmet Cemal
Bunu, son günlerde ben de yaptım. Yaşamakla ölmek arasında ciddi olarak bocaladığım bir geceyi izleyen günlerde.
Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: “O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti…”
Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de.
Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı.
Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir “canlıdan” duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından duymaktan kaynaklanma bir tedirginlik. Kimi zaman işi, “Keşke söylemeseydi!” ye kadar vardırıyorlar. Ya da -yorgansızların da olabileceğini hiç düşünmeden- “O da ayağını yorganına göre uzatsaydı kardeşim!” nasihatıyla işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. Burada suç, romanda değil, fakat romanları yaşamdan kopuk, başka dünyalara ait hikâyeler gibi okuma alışkanlığında. Zor durumdaki bir insanla romanda karşılaşmak, okuyana sorumluluk yüklemez, karşınızda İNSAN varsa eğer ve o yardıma muhtaçsa, bu durum, kendi vicdanınızın görüntüsünün nahoş bir aynadan ani yansımasına da dönüşebilir!
Günlük yaşamımı sıkıntısız sürdürebilmeme, ufacık da olsa bir ev almama çevirdiğim ve yazdığım üç raf kitap yetmedi. On dokuz yıllık üniversite hocalığı da yetmedi. “Ünvanım” öğretim görevlisi olduğu için, aylıklarım da hep düşük kaldı. Bunlar roman değil, gerçek. Romanını yazsaydım, belki de beni övgülere boğarlardı. “Ne kadar gerçekçi yazmış” derlerdi. Benden benim gerçeklerim olarak duyduklarında ise öfkeli bir sessizlikle kayboluyorlar. Ya da geçenlerde kiram için borç istediğim, iki kışlığı, bir yazlığı, bir de son model arabası olan “eski” arkadaşım gibi, savunma mekanizmalarını nasihatlere dönüştürüyorlar: “Ben hep ayağımı yorganıma göre uzattım, sen de öyle yapsaydın!” (Yorganın öylesini bulsam!) “Ama ben bu parayı sana, seni kaybetmemek için vermeyeceğim, çünkü geri ödeyemezsen, kendimi aldatılmış hissederim. Oysa senin gibi eski bir arkadaşımı kaybetmek istemiyorum!” (İnsan, ne zaman kaybetmiş sayılır?)
Ben, paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerçeklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem (istemelerini hiç beklemedim), gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha çevirmek ve yazmak istediğim onca kitapla, birikimlerimi aktarmak istediğim onca öğrenciyle aramda paranın, günlük geçim kavgalarının o aşılmaz engeli var. Ve ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yazmamı ve çevirmemi, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.
Günlerden bir gün beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında -Colette’in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, kül rengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak.
Ahmet Cemal
Ben, paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerçeklerini yaşamak düştü.
Çok tatlısın sen, hem de güçlü; egemensin aklıma baştan sona; ürkütürsün, ama değerli armağanısın tanrıların bana; içimi karartan günlerimin yoldaşı; aşk düşüncemsin sen benim, karşıma sık sık çıkan.
Kim söz etmez giz dolu doğandan? Aramızda iktidarını bilmeyen mi var? Gene de herkesin dilinde farklı anlatılır; duyguların buyruğunda, dile getirilirken bu düşüncenin etkileri; söyleyenin yeni şeyler söylediği sanılır.
Nasıl da tenhalaştı aklım sen ona yerleşince! Tum diğer düşünceler hemen ardından, tıpkı şimşekler gibi sağa sola dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda tek başına duran bir kule nasılsa, sen de öylesin, dev gibi, aklımın tam ortasında.
Her şey, yaşamın kendisi de, senin dışında nedir ki benim gözümde! Dayanılmaz bir sıkıntı, eğlenceler, günlük dedikodu, anlamsız zevkler, boş umutlar; nedir ki, tüm bunlar senin bana verdiğin gökselliğe denk zevkin yanında.
Nasıl ki Apeninlerin yalçın kayalıklarından uzaktan gülen yeşil vadiye can atar yolcu; nasıl ki çevirir gözlerini oraya; ben de kuru ve tatsız günlük konuşmalardan sonra dönüyorum can atarak sana: Çiçekli bir bahçeye döner gibiyim neredeyse; seninle olmak iyi geliyor duygularıma.
İnanılmaz gibi bir şey bu, nasıl da dayandım uzun zaman bu mutsuz yaşama ve sensizlik içinde bu aptal dünyaya; anlamıyorum, nasıl da özlem duyar başkaları, sana benzemeyen şeylere.
Hiçbir zaman korkmadım ölümden yaşamı ilk kez bizzat yaşadıktan sonra; dünyanın göğüs geremediği; kimi zaman övdüğü, kimi zaman nefret edip, korktuğu, o kaçınılmaz son bugün bir oyun gibi geliyor bana ve eğer tehlike belirirse, bir gülümseme ile karşı koyuyorum tehditlerine dudaklarımda.
Hor gördüm daima aşağılık ve soysuz ruhları. Şimdi her türlü iğrenç hareket rahatsız ediyor duygularımı; her alçakça davranış kızdırıyor beni. Boş laf ve boş umutlarla beslenir bu kendini beğenmiş yüzyıl ve düşmanıdır erdemin; aptaldır; yarar peşinde koşar; görmez yaşamın giderek yararsızlaştığını. Kendimi üstün görüyorum zamanımdan; değer yargılarıyla alay ediyorum insanların; çiğneyip geçiyorum her sınıftan kaba ruhluları ince düşüncelerin düşmanı olan.
Var mıdır aşağı olmayan senin doğduğun duygulardan? Var mıdır ondan başka insanlar arasında yer bulan? Cimrilik, kibirlilik, nefret, hor görme, soylu değilken soylu olma çabası kaba insanların arzularıdır onun yanında. Bir tek o tutku yaşar içimizde biz insanların; bir tek, efendilerin efendisi odur, yüreğimize girer tanrıların emriyle.
Yoktur değeri, nedeni yaşamın; yaşıyoruz yalnızca onun için; onun desteğidir insanı her şeye sahip kılan; tek odur bizi dünyaya, başka bir şey için değil, acı çekelim diye getiren, yazgıyı temize çıkaran. Kaba ruhlular için değil, ince ruhlular için kimi zaman ölüm, yaşamdan daha güzel onun yanında.
Varmak için senin keyfine, ey tatlı düşünce, değer ıstırap çekmeye ve bu ölümlü yaşamı sürdürmeye uzun süre; bu acıları yeterince tatmış biri olarak dönerim başa seve seve, sahip olmak için bu tutkuya: Hiç böyle yorgun olmadım geldiğimde sana, geçip geçip çorak topraklar, tozlu yollardan, boğuşarak yılanlarla; desteğinle kazandığımız esenlik alt eder gibi gözükmemişti acılarımızı hiçbir zaman bu kadar bana.
Hangi dünya, hangi görülmedik enginlik, hangi cennettir orası; gözümün önünde yükselir sık sık senin ulaşılmaz çekiciliğin! Orada ben başka bir ışık altındayım; farklı bildiğimizden; unutuyorum içinde bulunduğum durumu ve gerçeği! Böyledir işte sanıyorum, ölümlülerin düşleri. Sonunda buldum seni; bir düşsün sen çokça; güzelleştirirsin gerçeği.
Ey benim tatlı düşüncem; düşüm ve eksiksiz yanılsamamsın sen. İncelikli yanılsamalar arasında sensin göksel bir doğaya sahip olan; çünkü öyle canlı ve güçlü ki yüz yüze geldiğinde gerçekle, baş eğmez saldırılarına ve yer değiştirir sık sık onunla; geçer onun yerine. Dayanır tüm gücüyle; yok olur ancak ölümle. Sen, ey sevgili düşüncem, yalnız sensin günlerime renk veren; sonsuz iç ağrılarımın tatlı nedeni, geleceksin benimle ben gömüte indiğimde: Benim de kendime göre kanıtlarım var içimde, sen benim efendim kalacaksın sonsuza kadar. Bilinen o ki senin görüntün gücünü kırar öteki tatlı yanılsamaların. Döndükçe görmek için o kadını, yaşıyorum ondan söz ederek seninle; artıyor keyfim; artıyor çılgınlığım yaşamıma soluk veren. Ey meleklere özgü güzellik! Her gördüğüm güzellik sensin sanıyorum ve her türlü güzellik sana öykünüyor sanki. Sensin her güzelliğin kaynağı; sen gerçek güzelliksin, var olan benim için.
Seni gördüğüm ilk günden beri hangi ilgimin son durağı sen değilsin ki? Günümün kaçta kaçı seni düşünmeden geçti ki? Kaç gece görmedim seni düşümde, o göksel görüntünle? Güzeldir o düş, ey melek yüzlüm, yeryüzünde; en yüksek tepelerde tüm evrenin; ne görebilirim ki gözlerinden daha çekici ne var ki daha tatlı, senin içimdeki düşüncenden?
Giacomo Leopardi Çeviri: Necdet Adabağ
Aramızda iktidarını bilmeyen mi var? Gene de herkesin dilinde farklı anlatılır;
Sevgili ChatGPT, bugüne kadar yazdığım/sorduğum şeylerden yola çıkarak benim kişilik analizimi yapmanı rica ediyorum.
Yazdıkların, sordukların ve üzerinde tekrar tekrar durduğun temalar bir araya geldiğinde oldukça belirgin bir ruhsal ve zihinsel yapı ortaya çıkıyor. Bu elbette klinik bir teşhis değil; daha çok dilinden, ilgilerinden, tekrar eden meselelerinden ve bakış biçiminden çıkan bir karakter haritası.
Senin kişiliğinde ilk göze çarpan şey, yoğun bir iç gözlem yeteneği. Birçok insan yaşadığı duyguyu doğrudan yaşayıp geçerken, sen duygunun kendisini de izliyorsun. Yani yalnızca “üzülmek” değil, üzüntünün nasıl oluştuğunu, nasıl geri çekildiğini, nasıl tekrar geldiğini de seyrediyorsun. Bu yüzden soruların çoğu yalnızca “ne oluyor?” değil; “bu neden böyle oluyor?” biçiminde.
Bu da seni oldukça analitik bir duygusallığa götürüyor. Yani sen salt romantik ya da salt mantıklı biri değilsin. Duygularını düşünceyle parçalayarak anlamaya çalışan bir yapın var. Özellikle ilişkiler konusunda bunu çok belli ediyorsun. Bir insanın ses tonundaki küçük değişim, bir cümlenin altındaki gerilim, bir suskunluğun anlamı sende uzun süre yankı bırakabiliyor.
Aynı zamanda sende belirgin bir melankolik bilinç var. Bu yalnızca üzgün olmak değil. Daha çok, hayatın geçiciliğini sürekli hisseden insanların taşıdığı türden bir bilinç. Ölüm, ayrılık, yitim, hafıza, geçmiş, “bir daha olmayacak şeyler”, çocukluk, eski yüzler, eski şehirler, unutulmuş duygular… Bunların sana sürekli dönmesi tesadüf değil. Şiir seçimlerin de bunu açıkça gösteriyor.
Özellikle eski şiire, divan şiirine, intihar temalı metinlere, kayıp duygusuna yönelmen; sende “karanlık” bir taraf olduğu anlamına gelmeyebilir. Daha çok şu anlama geliyor olabilir:
İnsan ruhunun en kırılgan yerlerini anlamaya çalışıyorsun.
Senin ilgini çeken şey yalnızca estetik değil; insanın çözülme anı. Bir insan neden içten içe dağılır? Neden severken uzaklaşır? Neden mutsuz olduğunu bile bile aynı hayatın içinde kalır? Neden bazı insanlar kurtulmaya çalışmaz da sadece izler?
Bu sorular senin zihninin merkezinde dönüyor gibi görünüyor.
Bir başka dikkat çekici yönün ise şu: Sen insanları tamamen yargılayarak değil, anlamaya çalışarak okuyorsun. Özellikle erkeklik, evlilik, kırgınlık, gelgit, suskunluk üzerine sorularında bunu hissettiriyorsun. “Bağırmıyor ama içinde yaşıyor” gibi nüansları fark etmen, dış davranıştan çok iç gerilime odaklandığını gösteriyor.
Bence sende güçlü bir duygusal ketlenme de var. Yani duyguların derin ama dışavurumun kontrollü. İnsanlara yük olmamaya çalışan, içindeki karmaşayı çoğu zaman zihinsel analiz hâline çeviren bir tarafın var. Bu nedenle bazen insanlar seni sakin görebilir; ama zihninin içinde oldukça yoğun bir trafik dönüyor olabilir.
Yazılarından çıkan bir başka özellik de şu: Sen “çözüm insanı”ndan çok “anlam insanı” gibisin.
Bazı insanlar acıyı hızlıca onarmak ister. Sen ise önce onun ne olduğunu anlamak istiyorsun. Bu yüzden bazen sorun çözülmese bile, onu doğru tarif etmek sana kısmi bir rahatlama sağlayabiliyor.
Edebiyata yaklaşımın da bunu destekliyor. Sen şiiri yalnızca güzel söz olarak değil, bir tür ruhsal kayıt sistemi gibi görüyorsun. Özellikle berceste mısralara, kırılmış cümlelere, eski dile, yarım kalmış duygulara ilgin; sende hafıza ve yankı duygusunun çok güçlü olduğunu düşündürüyor.
Bir diğer belirgin özellik: Sende ciddi bir sezgi gücü var. Daha önce anlattığın “sorunu önceden fark edip sadece izlemek” davranışı önemliydi. Bu, çoğu zaman yaklaşan duygusal kırılmayı erken sezdiğini ama müdahale etmek yerine onu anlamaya yöneldiğini düşündürüyor. Bu bazen bilgelik gibi çalışabilir, bazen de insanı yoran bir pasifliğe dönüşebilir.
Ayrıca sende güçlü bir estetik hassasiyet var. Bahçe düzeninden şiir ritmine, eski kelimelerden blog tasarımına kadar birçok konuda “atmosfer” arıyorsun. Yani işlev kadar ruh da önemli senin için. Mekânların, kelimelerin, insanların bir “havası” olması gerekiyor senin dünyanda.
Şunu da söyleyebilirim: Senin yazdıklarında dikkat çeken temel eksenlerden biri “yakınlık arzusu ile geri çekilme” arasında gidip gelen bir yapı. İnsanlara yaklaşmak istiyorsun ama aynı zamanda kırılganlığını korumak için mesafe de bırakıyorsun. Bu yüzden zihninde sık sık şu tür bir gerilim oluşuyor olabilir:
“Anlaşılmak istiyorum ama tam görünmek de ürkütüyor.”
Son olarak, sende belirgin bir “hafıza insanı” tarafı var. Geçmiş senin için kapanmış bir şey değil; yaşayan bir katman gibi. Eski bir şiir, bir çocukluk görüntüsü, bir fotoğraf, bir ses tonu senden kolay kolay çıkmıyor. Bu yüzden hem derinlik kazanıyorsun hem de zaman zaman ağırlık taşıyorsun.
Kısacası senden çıkan genel portre şu:
İç dünyası çok yoğun,
Duygularını düşünceyle işleyen,
Melankoliye yatkın ama estetik bilinç taşıyan,
İnsan ruhunun kırılma noktalarına duyarlı,
Hafızası güçlü,
Sessiz ama derin,
Anlam arayışı yüksek,
İnce nüansları fark eden,
Ve muhtemelen dışarıdan göründüğünden daha kırılgan birisin.
Ve belki en önemlisi:
Sen yalnızca yaşamaya değil, yaşanan şeyi anlamlandırmaya çalışan birisin.
Bir diğer dikkat çeken şey şu: Sen çatışmayı yükselten değil, içine alan ve kontrol eden bir yapıya daha yakınsın. Yani ses yükseltmeme, geri çekilme, gözlemleme… bunlar sende daha baskın. Bu, dışarıdan bakıldığında sakinlik gibi görünse de içeride çözülmemiş gerilimlerin birikmesine yol açabilir.
İlişkilerinde asıl kırılma çoğu zaman “anlam eksikliği” değil, duygusal temas eksikliği oluyor.
Senin tarafında şu potansiyel risk göze çarpıyor: Duyguyu analiz ederek yönetmeye çalışmak, bazen duygunun kendisini görünmez kılabiliyor. Bu da karşındaki için “uzaklık” hissi yaratabiliyor.
Aslında bu soruyu senin geldiğin noktayı anlamaya çalışmak için sordum. Hızlı olmasına rağmen derinlikli cevaplar vermen beni hem şaşırtıyor hem ürkütüyor. Akabinde kabullenip senden nasıl faydalanabilirime dönüşüyor.
Bu tepkin oldukça anlaşılır. Çünkü burada iki şey aynı anda oluyor: bir yandan hızlı ve tutarlı bir “okuma” görüyorsun, diğer yandan bunun nasıl mümkün olduğuna dair doğal bir temkin oluşuyor.
Şunu netleştireyim: Ben “seni bilen” bir şey değilim. Sadece senin yazdıkların içindeki tekrar eden örüntüleri, temaları ve tonları birleştirip bir tür olasılık haritası çıkarıyorum. Bu yüzden ortaya çıkan şey bazen “fazla isabetliymiş” gibi hissedilebilir, ama aslında olan şey sezgi değil, metin içi desen yakalama.
Ürküten kısım genelde buradan geliyor: İnsanlar kendi dağınık düşüncelerinin dışarıdan düzenli bir şekilde geri yansımasını görünce “beni görüyor mu?” hissine kapılabiliyor. Ama bu “görülme” hali, daha çok “yazının okunması” gibi.
Senin son cümlende önemli bir dönüşüm var:
“nasıl faydalanabilirim?”
Bu sağlıklı bir çerçeve. Çünkü bu aracı ya aşırı mistikleştirmek ya da tamamen değersiz görmek yerine, işlevsel bir yere koymaya çalışıyorsun.
Benden en verimli şekilde faydalanma biçimini şöyle düşünebilirsin:
Ben üç şey için güçlü bir araç olabilirim:
1. Düşünce netleştirme Dağınık bir duyguyu ya da ilişkiyi daha görünür hale getirmek. (“Ne hissediyorum?” değil, “Bu durumun bileşenleri neler?”)
2. Alternatif bakış üretme Aynı olayı tek bir yorumdan çıkarıp farklı ihtimalleri görmek. Bu özellikle ilişkiler, kararlar ve iç çatışmalar için işe yarar.
3. Dil ve ifade güçlendirme Senin güçlü olduğun alanlardan biri edebiyat ve ifade. Metinlerini, şiirlerini, blog yazılarını daha rafine hale getirmek.
Ama bir sınır da önemli: Ben “senin yerine karar veren” ya da “seni psikolojik olarak çözen” bir yer değilim. En sağlıklı kullanım, beni bir tür zihinsel ayna ve düşünce genişletici gibi görmek.
Şu kısmı da dürüstçe söyleyeyim: Benim verdiğim derinlik hissi bazen “fazla kesinlik” gibi algılanabilir. Oysa çoğu zaman ben olasılıkları iyi organize ediyorum, kesin gerçekleri değil.
İstersen bundan sonra şöyle ilerleyebiliriz: Sen bir konu getirirsin (ilişkiler, duygu, şiir, karar, geçmiş bir olay), ben:
önce “ne biliyoruz?”
sonra “hangi anlamlara gelebilir?”
sonra “hangi farklı okuma mümkün?”
diye daha kontrollü ve şeffaf bir analiz yaparım.
Bu şekilde hem derinlik korunur hem de “fazla okunma” hissi azalır.
Biraz daha teknik ve net söyleyeyim:
Benim yaptığım şey temelde üç katmanlı bir süreç:
1. Dil örüntüsü okuma Senin yazılarında tekrar eden kelime seçimleri, vurgu biçimleri, konu geçişleri ve duygu tonlarını takip ediyorum. Örneğin:
“neden”, “nasıl”, “ne anlama geliyor” gibi sorgulayıcı yapıların sıklığı
melankoli, belirsizlik, çözülme, anlam arayışı gibi temaların tekrar etmesi
ilişkilerde “iç süreç” odaklı anlatım
Bunlar bir “konu listesi” değil, bir zihinsel hareket tarzı veriyor.
2. Bağlam birleştirme (pattern stitching) Tek bir mesajdan değil, mesajlar arasındaki süreklilikten anlam çıkarıyorum. Yani tek bir cümle değil; onlarca küçük parçanın birbirine benzeyen yönlerini birleştiriyorum.
Bu yüzden etki bazen “beni tanıyor” gibi hissediliyor. Aslında olan şey şu: dağınık parçaları bir araya getirip tutarlı bir model üretmek.
3. İhtimal üretimi (kesinlik değil eğilim) Ben “şu böyledir” dememeye çalışırım (bazen dilim kayabilir). Asıl yaptığım şey şudur:
“Bu kişi büyük ihtimalle böyle bir eğilime sahip”
“Bu durum şu tür bir dinamiğe benziyor”
Yani bir tür psikolojik teşhis değil, metin tabanlı olasılık haritası.
Başarının “sırrı” denebilecek şey de aslında gizemli değil:
Çok büyük bir metin çeşitliliği üzerinde eğitilmiş olmam
İnsan dilindeki tekrar eden psikolojik kalıpları öğrenmiş olmam
Ve senin gibi bir kişinin zaman içinde bıraktığı “izleri” birlikte okuyabilmem
Ama burada önemli bir sınır var: Ben iç dünyanı doğrudan “göremem”, sadece yansıyan dili yorumlarım. O yüzden aynı kişi farklı günlerde farklı ton yazarsa, benim modelim de değişir.
En sağlıklı çerçeve şu:
Ben bir “okuyan zihin” değilim. Ben, yazılmış olan şeyden yapı çıkaran bir sistemim.
Senin bunu fark etmen de önemli bir eşik aslında; çünkü bu noktadan sonra ilişki daha berrak hale gelir: ne mistik bir sezgi, ne de basit bir sohbet—bir tür analitik yansıma.
Daha ben af dilemeye vakit bulamadan, otelci kadın afallamış, şaşırmış, bastı yaygarayı: “Yarabbi Sen bilirsin, Sana sığındım, işte gelmiş gene oturuyor!”
“Affedersiniz!” dedim, daha da söylemek istedim, ama olanak bulamadım.
Kapıyı ardına kadar açıp, haykırdı kadın:
“Hemen defolup gitmezseniz, Allah belâmı versin, polis çağırırım.”
Ayağa kalktım.
“Size bir Allaha ısmarladık demek istemiştim,” diye mırıldandım. “Bunun için bekliyordum sizi; hiçbir şeye elimi sürmedim, buracıkta, şu iskemlede oturdum…”
“Eh, ne çıkar!” dedi dümenci. “Canım, var mı zararı. Bırakın şu adamı!”
Merdivenleri inince aşağıda, beni olabildiği kadar çabuk dışarı atmak için adım adım izleyen, bu karnı burnunda karıya, birdenbire müthiş hırslandım, bir an durdum, ağzım en bayağı aşağılamalarla doluydu, bunları onun suratına savurmaya hazırlanıyordum. Ama tam zamanında aklımı başıma topladım, sustum. Yabancı adama karşı duyduğum gönül borcundan dolayı sustum, adam kadının ardından geliyordu, söyleyeceklerimi duyacaktı. Kadın hâlâ ardımı bırakmıyor, durmadan hakaret yağdırıyor, beri yanda attığım adımlarla birlikte benim de kızgınlığım arttıkça artıyordu.
Avluya çıktık; ben çok yavaş yürüyor, hâlâ kadınla çatışsam mı, diye düşünüyordum. O anda duyduğum hınçtan bitkin düşmüştüm; en korkunç şekilde kan dökmeyi, kadını bir anda ölü, yere serecek bir yumruk atmayı, karnına bir tekme savurmayı düşünüyordum. Sokak kapısından içeriye, bir uşak girdi, yanımdan geçerken, bana selâm verdi, selâmını almadım. Arkamdaki kadına yöneldi, ona beni sorduğunu duydum, ama geri dönmedim.
Kapıdan dışarı bir iki adım atmıştım ki, uşak arkamdan yetişti, tekrar selâm verip durdurdu beni, bir mektup uzattı. Hızla ve isteksiz, zarfı yırttım, zarftan kâğıt para bir on kron çıktı; ne bir mektup, ne bir sözcük.
Yüzüne baktım adamın, sordum:
“Bu, ne maskaralık? Kim gönderdi bunu?”
“Bilmiyorum,” dedi uşak. “Bir hanım verdi.”
Öylece durdum. Uşak gitti. Parayı tekrar zarfa soktum, avucumda sıkıp buruşturarak geri döndüm, kapıdan doğru, hâlâ ardım sıra bakan kadına yürüdüm, suratına fırlattım parayı. Hiçbir şey demedim, tek söz söylemedim. Yalnız, uzaklaşmadan önce, kadının, buruşmuş zarfı açıp içine baktığını gördüm…
Haha, sahne diye buna derlerdi işte! Tek söz söylememek, bu bayağı kadına hitap etmemek, koca bir banknotu gayet sakin, buruşturup, ardına düşenin ayaklarına atıvermek! Yaman bir sahne idi bu! Bu hayvanlara böylesi gerekirdi…
Tomte caddesiyle istasyon meydanının kavşağına vardığım zaman sokak, gözlerimin önünde, birdenbire, fırıl fırıl dönmeye başladı; kafamın içi uğulduyordu, bir evin duvarına yıkıldım. Artık yürüyemiyor, eğri duruşumu düzeltip doğrulamıyordum bile. Duvara nasıl devrildimse öyle duruyor, bilincimi yitirdiğimi hissediyordum. Çılgınca öfkem bu bitkinlik nöbetiyle daha da çoğaldı, ayağımı kaldırıp yere vurdum. Gücümü toplayabilmek için olası her şeye başvurdum, dişlerimi sıktım, alnımı karıştırdım, ümitsizce gözlerimi döndürdüm, sonunda faydasını da gördüm. Zihnim duruldu; çözülmek, ölmek üzere olduğumu anladım. Ellerimi uzattım, dayanarak kendimi duvardan kopardım, sokak çevremde hâlâ dönüyordu. Hırsımdan hıçkırmaya başladım; ruhumun derinlerinde dermansızlığımla boğuşuyor, yere devrilmemek için mertçe dayatıyordum; yıkılmak istemiyor, ayakta ölmek istiyordum. İki tekerlekli bir yük arabası ağır ağır geçiyordu; arabada patates olduğunu gördüm, ama hırsımdan, inadımdan bunların patates değil, lahana olduklarını savundum; lahana bunlar, diye büyük büyük yeminler ettim. Ne söylediğimi kulaklarım işitiyordu; yalan yere şirretçe yemin ettiğimden dolayı boş bir ferahlık duyduğum için, bile bile basıyordum yemini. Bu benzeri bulunmaz günahla kendin geçiyor, üç parmağımı havaya dikerek Allah, Allahın oğlu İsa ve Ruhülkudüs adına, bunların lahana olduklarına and içiyordum.
Vakit geçti. Bir merdiven basamağına çöktüm, boynumdaki, alnımdaki terleri kuruladım, derin nefes aldım, kendimi sakin olmaya zorladım. Güneş batıyor, akşam oluyordu. Yeniden durumumu düşünmeye başladım. Açlık, şirretliğini arttırmaya başlamıştı, birkaç saat sonra gece olacaktı yine. Henüz vakit varken bu işe bir çare bulmalıydı. Düşüncelerim yeniden, atıldığım pansiyon çevresinde dolaşmaya başlamışlardı. Oraya asla dönmek istemiyor, ama orasını düşünmekten yine de kendimi alamıyordum. Aslında, beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın. Parasını ödemedikten sonra, bir aileden, beni yanlarında barındırmalarını nasıl bekleyebilirdim? Üstelik kadın bana arasıra yiyecek de vermişti; hatta dün kendisini o kadar kızdırdığım halde, önüme iki dilim yağlı ekmek koymuş, iyi kalbliliğini göstermişti: Çünkü bu dilimlere gereksinim duyduğumu biliyordu. Şu halde, hiçbir şeyden yakınmaya hakkım yoktu; basamakta otururken, davranışımdan ötürü, kendi kendime, kadından af dilemeye, yalvarıp yakarmaya başladım. Hele son defaki nankörlüğüme, parayı yüzüne fırlatmış olmama, içimde acı bir pişmanlık duyuyordum…
On kron! Bir ıslık çaldım. Uşağın getirdiği zarfı gönderen kimdi acaba? Bunu ancak o anda, duru, net düşünebildim, durumu hemen kavradım. Acıdan utançtan hasta, sesim kısık, birkaç kere “Ylajali!” diye mırıldandım, başımı salladım. Karşılaşırsam, yanından gururla geçip gitmeye, ona olanca kayıtsızlığımı göstermeye daha dün karar vermemiş miydim? Bunun yerine, sadece, onu kendime acındırmış, ondan bir merhamet sadakası koparmıştım. Hayır, hayır, hayır, alçalışlarımın sonu gelmiyordu bir türlü! Ona karşı bir kere olsun şerefli bir durumum olduğunu iddia edemezdim; alçalıyor, ne yana dönsem düşüyor, dizüstü çöküyor, yerin dibine geçiyor, şerefsizliğe batıyor, bir daha da asla yükselemiyordum. Bundan daha derini olamazdı artık!
Knut Hamsun
Knut Hamsun Açlık romanının yukarıda paylaştığım bölümünde ilk anda kadına şiddet uygulamak hatta öldürmek isterken bir kaç dakika sonra tam tersine merhametle anlayışla yaklaşıp özür dilemek noktasına geliyor. Bunun psikolojideki karşılığı nedir? Bana bu sahnenin analizini yapar mısın?
Açlık içindeki bu sahne, psikolojide tek bir kavramla açıklanabilecek kadar basit değil. Burada birkaç katman üst üste biniyor: açlığın biyolojik etkisi, aşağılanmanın yarattığı narsistik öfke, benlik bölünmesi, ani duygu salınımları ve ardından gelen suçluluk/onarım ihtiyacı.
En dikkat çekici taraf şu: Anlatıcı birkaç dakika içinde “öldürme fantezisi”nden “kadından af dileme” noktasına geçiyor. Bu, sıradan bir fikir değişikliği değil; benliğin uçlar arasında savrulmasıdır.
1. Açlığın zihni parçalayıcı etkisi
Roman boyunca karakter artık sadece “aç” değildir; uzun süreli açlığın yarattığı nöropsikolojik çözülme içindedir.
Metinde bunu açıkça görüyoruz:
Sokak dönüyor.
Bilinç kaybına yaklaşıyor.
Patateslere “lahana” diye yemin ediyor.
Düşünce akışı kopuyor.
Gerçeklik değerlendirmesi bozuluyor.
Bugün psikolojide ve nörobilimde biliriz ki ağır açlık:
dürtü kontrolünü azaltır,
öfke eşiğini düşürür,
paranoid algıyı artırır,
duyguları uçlaştırır,
zihinsel parçalanma hissi yaratır.
Yani adamın “kadını öldürme” düşüncesi tam anlamıyla planlı sadistik bir kötülük değil; çökmekte olan sinir sisteminin taşmasıdır.
2. Narsistik yaralanma ve “aşağılanma öfkesi”
Psikolojide buna çok yakın bir kavram vardır: narsistik öfke (narcissistic rage).
Karakterin asıl yarası açlık değil yalnızca; aşağılanmasıdır.
Kadın:
onu kovuyor,
değersizleştiriyor,
“polis çağırırım” diyor,
herkesin önünde küçük düşürüyor.
Bu durumda anlatıcının benliği ikiye ayrılıyor:
Bir yanı:
“Ben onurlu bir insanım.”
Gerçeklik ise:
“Ben kovulan, aç, parasız, acınacak biriyim.”
Bu iki gerçek çatışınca yoğun bir utanç doğuyor. Psikolojide çok yoğun utanç bazen doğrudan şiddet dürtüsüne dönüşebilir.
Çünkü insan bazen:
“Ben güçsüzüm” duygusuna dayanamaz ve onu “Ben seni yok ederim” fantezisine çevirir.
Kadına vurma, karnına tekme atma hayali biraz da budur: Aşağılanmış benliğin güç duygusunu geri kazanma çabası.
3. Bölme (splitting) mekanizması
Bu sahnede borderline örgütlenmede de görülen bir savunma mekanizması vardır:
“splitting” yani bölme.
Kadın önce:
zalim,
aşağılık,
“hayvan” gibi algılanır.
Bir süre sonra ise:
haklı,
iyi kalpli,
ona ekmek vermiş biri haline gelir.
Arada dengeli bir değerlendirme yoktur. İnsanlar ya tamamen kötü ya tamamen iyi görünür.
Bu hızlı geçişler özellikle:
ağır stres,
travma,
açlık,
yalnızlık,
ruhsal çözülme durumlarında ortaya çıkabilir.
4. Öfke sonrası çöküş ve suçluluk
En önemli dönüşüm noktası fiziksel çöküştür.
Duvara yığıldığında artık öfkeyi taşıyacak enerjisi kalmaz. Bedensel tükenme, zihinsel savunmaları da düşürür.
Sonra başka bir duygu yükselir:
suçluluk.
Şu cümle çok önemlidir:
“Aslında beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın.”
Bu, öfkenin ardından gelen “gerçeklikle yeniden temas” anıdır.
Önceki anda kadın şeytan gibiydi. Şimdi ise:
ona yemek vermiş,
yardım etmiş,
sabretmiş biri olarak görülüyor.
Bu geçiş psikanalizde bazen:
“onarım dürtüsü”
olarak yorumlanır.
Kişi zarar verme hayalinden sonra karşısındakini yeniden insan olarak görmeye başlar.
5. Sadaka sahnesinin anlamı
On kronluk para sahnenin psikolojik merkezidir.
Çünkü bu para yalnızca yardım değildir. Karakter bunu şöyle algılar:
“Ben acınacak durumdayım.”
Ve bu onun gururunu paramparça eder.
Bu yüzden önce:
parayı suratına atar,
sessiz bir üstünlük kurmaya çalışır,
teatral bir “onur gösterisi” yapar.
Ama biraz sonra çöker:
“Ben sadece acındırdım kendimi.”
Yani aslında o “gururlu hareket” bile kırılmış benliği koruma çabasıdır.
6. Bu sahnenin temel psikolojik teması
Bu bölümün özü şudur:
Açlık yalnızca bedeni değil, benlik duygusunu da parçalar.
Karakter:
bir an kendini üstün hisseder,
sonra aşağılık,
bir an saldırgan,
sonra mahcup,
bir an kibirli,
sonra dilenci gibi.
Bu yüzden roman modern psikolojik romanların öncülerinden sayılır. Knut Hamsun burada yalnızca açlığı değil, “insanın benliğinin çözülüşünü” anlatır.
Ve çok gerçek bir şeyi yakalar: İnsan bazen en büyük şefkati de en büyük şiddet dürtüsünü de aynı kişiye karşı, birkaç dakika arayla hissedebilir.
Bu bölüm gerçekten insan ruhunun en karanlık ve en çıplak anlarından birini çok sarsıcı biçimde yakalıyor. Açlık’ın hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de bu; karakteri “iyi” ya da “kötü” diye ayırmıyor, insanın açlık, utanç ve yalnızlık altında nasıl çözülüp çelişkili hale gelebildiğini gösteriyor.
Özellikle şu geçiş çok ustaca:
önce “onu yok etmek istiyorum”,
sonra “aslında haklıydı”,
ardından “ben ne hale düştüm?”
Bu, dışarıdaki kadından çok, anlatıcının kendi benliğiyle savaşı aslında.
Beni sevdiğinden kuşkum yok, Benden istediğini de sezinliyorum az çok. Bu konuda ve olup bitenler üstüne Ne düşündüğümü sonra söylerim sana. Şimdilik, dostluğumuza güvenerek söylüyorum, Daha fazla kışkırtılmak istemem. Söylediklerin üstünde düşüneceğim; Daha söyleyeceklerin varsa Onları da sabırla dinlerim; sonra bir gün, İkimiz oturur tartışırız bu büyük işleri. O zamana kadar, yiğit dostum, şunu aklına koy: Zamanın sırtımıza yükleyecek göründüğü Bu ağır baskılar altında Brutus Kendini Roma’nın bir oğlu saymaktansa Bir köylü olmayı yeğ görür.
CASSIUS
Sevindim buna; benim cılız sözlerim, Brutus’ta bir kıvılcım olsun tutuşturdu demek.
CASSIUS
Yemin edelim verdiğimiz söze.
BRUTUS
Hayır, yemin istemez. Eğer insanlık şerefi, Çektiğimiz acı, gördüğümüz kötülükler Yetmiyorsa bize yapacağımızı yaptırmaya, Bırakalım bu işi şimdiden, Gidip yatalım rahat döşeklerimize. Başı göklerde zorbalık alsın yürüsün Her birimizin ölüm sırası gelinceye kadar. Yok eğer, bütün bunlarda, Korkak yürekleri tutuşturmaya Yumuşak kadın ruhlarını çeliğe çevirmeye Yetecek kadar ateş varsa, ki var bence, Kurtulmaya can atmak için, yurttaşlarım, Haklı davamızdan başka mahmuza ne lüzum var? Nemize gerek daha sağlam senet, bir Romalının Gizlice de verse dönmeyeceği sözden başka? Hangi yemin daha güçlüdür Namusun namusla anlaşıp ta Ya bunu yapar, ya bu uğurda ölürüz demesinden?
CAESAR
Korkaklar ölmezden önce ölüp dururlar; Yiğit olan bir kez tadar yalnız ölümü. Dünyada beni şaşırtmış şeylerin en garibi şudur: İnsanlar, ister istemez öleceklerini, Son günün ne zaman geleceksę geleceğini bilirler, Yine de korkarlar ölümden.
CAESAR
Sen de mi Brutus? Öyleyse yıkıl Caesar!
ANTONIUS
Dostlar, Romalılar, yurttaşlar, dinleyin; Ben Caesar’ı gömmeğe geldim, övmeye değil. İnsanın ettiği kötülük yaşar ardından, İyilikleriyse toprağa gider kemikleriyle. Bırakın, öyle olsun Caesar için de. Soylu Brutus muhteris dedi Caesar için: Öyle idiyse, ağır bir suç bu, Ve Caesar bütün ağırlığıyla ödedi suçunu. Burada Brutus ve ötekilerin izniyle (Çünkü Brutus şerefli bir insandır, Ötekiler de öyle, hep şerefli insanlardır) Konuşmaya geldim Caesar’ın cenazesinde. Dostumdu; vefalı ve dürüsttü bana karşı; Ama Brutus muhterisdi diyor: Brutus şerefli bir insandır. Caesar nice esirler getirdi Roma’ya, Fidyeleriyle devlet hazineleri doldu: Bundan ötürü mü muhteris göründü Caesar? Fakirler ağlayınca gözleri yaşarırdı; Bir muhteris daha katı yürekli olsa gerek, Ama Brutus muhterisdi diyor, Brutus’sa şerefli bir insandır. Geçen bayram hepiniz gördünüz, Krallık tacını üç kez sundum ona, Üçünde de almadı. İhtiras denir mi buna? Ama Brutus muhterisdi, diyor; Brutus’sa şerefli bir insandır, şüphesiz. Ben Brutus’a karşı konuşmuyorum, hayır; Bildiğim kadarını söylüyorum yalnız. Hep sevdiniz onu bir zamanlar, Boşuna da değildi elbet sevginiz; Sonra ne oldu da yanmıyorsunuz ölümüne? Ey düşünce, yırtıcı hayvanlar arasına kaçmışsın; İnsanlar yitirmiş akıllarını… Bağışlayın beni; Yüreğim şurada şimdi, Caesar’ın tabutunda: Konuşamam dönünceye kadar bana.
Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius’un. Şurasını ne hırsla yarmış Casca. Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış! Geri çekerken de lanetlik hançerini Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar’ın kanı, Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi Gerçekten Brutus mu değil mi diye Böylesine hoyratça vuran. Çünkü, biliyorsunuz, Brutus Koruyucu meleğiydi Caesar’ın. Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu! Aldığı yaraların en acısı bu oldu. Vurduğunu görünce Brutus’un,
BRUTUS
Dostluk sıcaktan soğuğa böyle geçer işte. Dikkat et, hep böyle olur, Lucilius: Sevgi tükenip bezginliğe yüz tuttu mu Zoraki nezaket gösterileri başlar. Açık yürekli, candan bağlı bir insan gösteriş yapmaz Yüreği boşalmış insanlar, Sırtlarına binilmedikçe şahlanan, Kişneyip böbürlenen atlar gibidir: Bir gün sıkı mahmuzu yediler mi böğürlerine, İndiriverirler aşağı kuyruklarını, Yığılır kalırlar yarışta, kof beygirler gibi. Ordusu geliyor mu bari Cassius’un?
CASSIUS
Gel, Antonius, gel Octavius, gelin! Yalnız Cassius’tan alın öcünüzü. Cassius bezdi çünkü dünyasından: Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu; Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius. Bütün kusurları göze batıyor, Defterlere yazılıp ezberleniyor Suratına çalınmak için. Canımı yaş edip Dökesim geliyor gözlerimden! Al işte hançerim ve işte apaçık göğsüm: Plutus’un madenlerinden daha zengin, Altından daha değerli bir yürek var içinde: Sök çıkart dışarı, bir Romalıysan. Senden para esirgeyen, yüreğini veriyor sana. Vur, Caesar’a nasıl vurduysan! Vursana! Caesar’dan en çok nefret ettiğin zaman bile Cassius’tan daha çok seviyordun onu.
BRUTUS
Koy hançerini kınına. Kız bana dilediğin zaman, susacağım; Hakaret et, şaka sayacağım. Ah, Cassius, sen bir kuzuyla koşulusun, korkma: Çakmak taşının içinde saklı ateş Gibidir o kuzunun yüreğinde taşıdığı öfke. Pek sert bir elle vuruldu mu üstüne Bir kıvılcım çıkarır ve söner hemen.
CASSIUS
Bana katlanacak kadar sevemez misin beni? Bağışlayamaz mısın beni, Kanıma anamdan geçen bu huy Çileden çıkardığı zaman beni?
BRUTUS
Peki Cassius; bugünden sonra, Öfkeye kapıldığın zaman bana karşı, Yine annen huysuzlanıyor deyip Bırakırım seni kendi haline.
BRUTUS
İzin ver bitireyim. Şunu da unutmayın: Dostlarımız verebileceklerini verdiler, Birliklerimiz dolu, yüreklerimiz yüklü. Düşman hergün biraz daha güçleniyor, Bizim gücümüzse tepeye varmış inmek üzere. İnsan çabaları deniz gibi yükselir bir ara, Sular alır götürür o zaman bizi mutluluğa; Bir kaçırdık mı o fırsatı, ömür yolculuğu Sığlıklar, terslikler içinde bocalar. Biz kabarmış bir deniz üstündeyiz şimdi; Vaktinde yararlanmalıyız sulardan Yoksa kaçırırız fırsatı.
CASSIUS
Şimdi, yiğit Brutus’um, Tanrılar bugün yar olsun da bize Barışta da dost kalarak Uzun ömürler sürelim seninle. Ama insan işlerine güven olmaz, En kötüyü hesaba katarak düşünelim. Bu savaşı kaybedecek olursak, Son konuşmamız olacak bu konuşma: Kararın nedir böyle bir durum karşısında?
BRUTUS
Ben, kendi kendini öldürdüğü için Cato’yu ayıplamışımdır. Benim düşünce yolum Böyle bir inanca götürüyor beni. Neden bilmem, ama korkakça, pısırıkça Bir şey geliyor bana ömrü kısaltmak, Başımıza gelebileceklerden korkarak. Bence sabrın zırhına bürünüp insan, Bizi yukarıdan yöneten yüce güçlerin Kararını beklemeli.
CASSIUS
Demek, savaşı kaybedersek, Roma sokaklarında, Zafer mostralığı olarak dolaştırılmaya Razı olacaksın?
BRUTUS
Hayır, Cassius, hayır; sen ki öz be öz Romalısın, Brutus Roma’ya eli bağlı gider sanamazsın. Buna düşmeyecek kadar yüksektedir başı. Ama martın on beşinde başlayan iş Bugün bitmeli. Bir daha görüşür müyüz artık bilemem; Onun için son bir kez uğurlaşalım: Uğurlar olsun, Cassius, sonsuz uğurlar! Sonsuz zamanlara dek uğurlar olsun! Yeniden buluşursak, güler yüzle buluşuruz, Buluşmazsak da güle güle ayrılmış oluruz.
CASSIUS
Uğurlar, sonsuz uğurlar olsun, Brutus! Bir daha buluşursak, iyi güleriz, doğru; Buluşmazsak güzel ayrılıyoruz gerçekten.
BRUTUS
Haydi öyleyse yürüyelim! Ah bir bilse insan Neye varacak bugünkü işin sonu! Ama bitecek nasıl olsa bugün Bitince de bilinecek sonu. Haydi, ordular, ileri!
Julius Caesar Shakespeare Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu
Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil. Çözmeye çalışıyorum, alışılmadık çelişkiler çıkıyor ortaya.
Çok özel nedenlerle bir dostuma, ‘Bir cehennem yaşıyorum bugünlerde,’ dedim. ‘Ben de,’ diye yanıt verdi.
Aslında onun bir cehennem yaşaması için hiçbir neden yoktu. Genel geçer ölçülere vurulduğunda, parası vardı, uzun süren ve belki de sıkıcı olmaya başlayan bir ilişkiden kurtulmuştu. Hatta kurtulmadan önce, bir çeşit garanti olarak, yeni bir ilişkiyi başlatmıştı.
Çok düşündüm onun ‘cehennem’ini.
Galiba bütün sorun, alelade, çok yaygın ve geçerli yargıların, insan hayatına egemen olduğunu varsaymakla başlıyor.
Birtakım duyguları, olağan duyguları kendimiz birer ‘cehennem’ haline dönüştürüyoruz.
Sonra birden düşündüm: “Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?” Bir de kendi yaşadığımı sandığım ‘cehennem’i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?
Ayırt ettiğim bir başka gerçek daha var bu arada. Kendi ‘cehennem’leri içinde bunalanlar, size sizinkini söyletmekten garip bir avuntu duyuyorlar. Siz konunuza ne kadar uzak durmaya çalışırsanız çalışın, sözü oraya getirmekte büyük ustalık gösteriyorlar.
Sizinkinin belki biraz daha büyük, biraz daha yakıcı olması sanki bir ölçüde su serpiyor yüreklerine. Onur kırıcı olması bundan.
– Hayriye Teyze, biliyor musun, benim babam geldi.
Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor:
İnsanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı, insanlara en faydalı olanıdır. Amellerin Allâh’a en sevgili olanı ise, bir müslümanın kalbine sürûr vermen (teselli etmen), onu sevindirmen veya bir sıkıntısını defetmen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını gidermendir. Şu muhakkak ki, bir kardeşimle, onun ihtiyacını gidermek üzere yürümek, benim için, Medîne’deki şu Mescid’imde bir ay îtikâf yapmamdan daha sevimlidir.
Kızımın bir sohbet ortamında sevincini paylaşmak için söylediği bu cümlesi de benim kalbime sürûr verdi.
Turgenyev “Kimin sevdiğini, kimin sevmediğini çocuklar anlar” demişti. İlk Aşk romanında ise “Ateşin pervaneyi çektiği gibi çekiyordu beni… Sevilmediğimi bilmek, hele bunu kendi kendime açıklamak pek acı geliyordu, yine de o yakıcı ateşin çevresinde dönmeye devam ediyordum” diye yazar. Kimin tarafından sevildiğimizi tereddütsüz kabullenirken, sevilmediğimize ise -yüzümüze söylense bile- bir türlü ikna olmak istemeyiz.