Şikayet; Kişinin kendisine yaptığı bir zulümdür. Kendi iç dünyasına verdiği bir karamsarlık talimatıdır.

Merhabalar. Duygularımız üzerinde konuşmaya devam ediyoruz. Bugün üzerinde duracağımız duygumuzun adı şikayet.

İnsan bu hastalığa tutulduğu zaman her şeyden şikayet ediyor. Havadan bile şikayet ediyor, güneşten şikayet ediyor, var olmaktan şikayet ediyor, yaşıyor olmaktan şikayet ediyor. En küçük rahatsız edici konuları şikayet etmeden atlatamıyor. Başkalarından şikayet ediyor, kendi kaderinden şikayet ediyor. Cenabı Allah’ın takdir ettiği gelişmelerden şikayet ediyor. Dolayısıyla kaderden şikayet ediyor, kaderin onun hakkında indirdiği rahmetlerin miktarlarından şikayet ediyor.

Büyük bir hastalık, isyanla akraba bir hastalık diyebiliriz. Her şikayet isyana akrabadır ve şikayetler birike birike insanı bir gün Allah’a isyana kadar taşıyabilir.

Şikayet aslında şükür kavramının tam ters terazisine koyacağımız bir şeydir. Şükür varsa şikayet yoktur, şikayet varsa şükür yoktur. Her şükür bir şikayeti ortadan kaldırmaktadır, her şikayette bir şükre engel olmaktadır. İnsan bu manada aslında hem şikayet fabrikası hem şükür fabrikası. Karşısına çıkan herhangi bir olayı hadiseyi değerlendirerek, yorumlayarak ya şükür kutusuna yerleştiriyor veya şikayet kutusuna yerleştiriyor. 

Şikayet tabii ki gerekli bir merciye, bir problemi çözmek üzere onun yetkileri dahilinde bir konuda olduğunda bir mahsuru yok, oldukça da faydalı. Fakat genel olarak şikayetlerimiz böyle değil, yani şikayetlerimiz adeta laf olsun diye şikayet şikayet olsun diye şikayet. 

Şikayetçiler bu manada tefekkür aracını kullanmadığımızda genel olarak böyle bir probleme düşüyoruz. Çünkü rahatsız olduğumuz, şikayet ettiğimiz olayın dış yüzüne odaklanıyoruz. Kur’an-ı Kerim’de “sizin şer gördükleriniz hayır olabilir” buyuruluyor, bu çerçeveden bakamıyoruz. Onun gelecekte bize getireceği katkıları ve şimdiki yaptığı katkıları geniş düşünmediğimiz için göremiyoruz. Bu manada dar düşüncenin sonucu genel olarak şikayetle bitiyor. Çoğu zaman şükre layık bir konuda şikayete düşüyoruz düşünce darlığı haricinde. 

Bir de bencillik meselesi var ki yani kişi ben merkezci konuları ele aldığı için, nefsine yönelik olarak konuları arzularına heveslerine göre değerlendirdiği için, başkalarının yararına bütün insanların yararına bir şey bazen onun biraz rahatını kaçırabilir. O herkesin yararına olsa da kendisinin rahatını kaçıran bu süreci şikayetle karşılayabiliyor. İşte bu zahirperest dediğimiz, sadece olayların görünen yüzüne bakmak. Bir de enaniyet dediğimiz bencillik. Bu iki çerçevede incelediğimizde her şey şikayete bizi götürebiliyor. 

Aslında biz bu şikayeti biraz da çevresel koşullardan öğreniyoruz. Adeta bir şikayet asrında yaşadığımız söylenebilir. Sanat eserleri şikayetlerle yazılıyor, edebi eserlerin içerikleri şikayet merkezli. Medya, şikayet merkezli bir yayın politikası tercih ediyor. Din anlatımları da şikayet merkezli. Bir din alimi başka bir din aliminden şikayet etmek için bütün mesaisini harcıyor. Ortaya pozitif bir şey koymak varken, müspet manada bir sürece efor ve emek sarf etmek varken değil mi ki müşterisi çok fazla, şikayet her zaman ilgiyle karşılanan bir konu. İnsanların şikayetlerini dinleye dinleye izleye izleye sosyal medyada takip ede ede, onları okuya okuya geniş çapta bir eğitim almış olduk. Artık şikayet etmeden duramıyoruz. Şikayet etmeden cümle kullanamıyoruz. Şikayet ifadesi barındırması hayata bağlanma biçimimizi ifade etmeye başlayan bir kavram olmaya başladı. 

Şikayet aslında biraz kökene inerek bakıldığı zaman her şeyi Allah idare ediyor ve her şeyin faili Allah’tır ve ahiret vardır. Dünyadaki geçim sıkıntılarının ahirette bir takım telafileri ve mükafatları vardır. İnsanın tek hayatı bu sınırlı dünya yaşamı değildir dediğimizde, dünyada şikayete şekva layık tek bir konu bile gösterilemez. Her biri ahiret inancı, Allah inancı, kader inancı çerçevesinde yerli yerine oturur. Her birinde şükredeceğimiz boyutlar ortaya çıkar.

İnançsızlık merkezli konuyu ele alacaksak yani ölümden öte hayat yok diyeceksen, haşa kainatı idare eden bir yaratıcı yok diyeceksen veya var ama bir müdahalede bulunmuyor karışmıyor gibi bir şey söyleyecek olursak, insanın yaşamı da eğer bu kadar kısıtlı bir yaşam, kader diye de bir şey yoksa bu manada hayatta şükre uygun hiçbir şey yoktur. Nimetler bile şikayete layıktır. Hayatın kendisi bile kendisinden şikayet edebileceğimiz

bir hayattır. Bir edebiyatçının ifadesiyle bu muydu annemin karnını tekmeleyip durduğum hayat denmeye layık bir hayattır. 

Bu kısa hayatı, rahatsız edici şeylerle hoşumuza gitmeyen meselelerle, musibetlerle, acılarla, sorumluluklarla, ibadetlerle idare ediyor olmanın hiçbir makul ve mantıklı bir açıklaması olmayacağından hayat şikayete layık bir hayat olur.

Gerçekten ahiret inancı olmayan yazarların hayatı ele alış biçimini de göz önünde bulundurursak, şikayet hayatın en merkezindeki kavram olur. Çünkü hayatın kendisi topyekün şükre layık olmayan, şikayete daha yakışan bir kavram olmuş olur. Ölümle biten bir hayata insanın getirilmesi adeta ona bir azaptır.

Sevdiklerinin de onun elinden telafisiz bir şekilde alınması bir azaptır. Telafileri olmayan bu kadar ağır acılar altında yaşanan bir hayatın bir şükür yönü yoktur. Bir çocuk diyelim ki annesini kaybetmiş. Annesini kaybetmenin acısını çocukluktan itibaren ömür boyu yaşıyor, katiyyen diyelim ki karşılaşmayacaksınız. Tesellisi yoktur. Toplamda bu manada şükür ancak imanla mümkün. İman merkezli bakıldığında şikayete layık bir mesele yoktur ama imansızlık penceresinden de şükre layık bir konu yoktur. 

Evet iman bir telafi. Bir meyve ağaçtan düştüğünde bu büyük bir kayıp değildir. Çünkü ağaç var olmaya devam ediyor, yaşamda bir nimet bizden alındığında bu bir problem değil, çünkü nimeti veren var olmaya devam ediyor. Onu iade edecek olan, daha güzeliyle insana verecek olan, bütün ayrılıkları kavuşmaya sonlandıracak olan varlık var olmaya devam ediyor. Bu manada her üzüntü her sıkıntı aslında bir müjdenin, bir ferahlamak, şükür ibadetine layık bir gelişme olmuş oluyor. 

Evet iman penceresinden konuyu değerlendirmeye biz devam edelim. İnsan aslında kendisine isabet eden nimetlerin bir kısmını musibet gibi yanlışlıkla yorumluyor acelecilikten ötürü, hızlı hüküm vermekten ötürü bir konuda şikayete düşebiliyor. 

Genel olarak şikayetlerimiz altında bir acelecilik var, acele hüküm verme var, sabırsızlık var. Bu manada hayatta şikayete layık bir şey yok dedik ama bunu tabii ki teennile, tefekkürle konuları karşılayan insanlar için söylemiş olduk. 

Evet şikayetin böyle mana alemine bakan sıkıntılı tarafları var ama bunu hiç hesaba katması kendisine yaptığı bir kötülüktür. Kendisine yaptığı bir zulümdür. Kendi iç dünyasına verdiği bir karamsarlık talimatıdır. Her şikayet hayatı bize biraz daha kötü gösterir. Çalışma azmimizi biraz daha kırar, şevkimizi kırar. 

Her şikayet, bütün varlıkları da şikayetçi varlıklarmış gibi görmemize sebebiyet verir ve içinde bulunduğumuz alemi karartmaya başlar ve bizde harekete geçme azmini ortadan kaldırmaya başlar. Şükretmek nasıl nimeti arttırıyordu, nimetlerden alınan mutluluğu arttırıyordu, nimetleri bereketlendiriyor ve çoğaltıyorsa ki Kur’an-ı Kerim’in de vaadi bu yöndedir, “şükrederseniz arttırırım” buyuruluyor bir ayeti kerimede. Evet, şükrün karşı terazisindeki kavram olan şekva, nimetleri azaltır, nimetlerden alınan lezzeti azaltır. kişi aslında şikayetle rahmet olan, nimet olan bir şeyi azalmış gibi görerek, rahmetin kaynağına bir itirazda bulunmuş olur. Rahmet kanunlarına bir itirazda bulunmuş olur. Böylelikle rahmet kanunlarının kendi hakkındaki takdirlerini de daraltmaya vesile olur. Rahmeti küstürür, rahmetin ona yaptığı iyilikleri kötülükmüş gibi görerek rahmete olan liyakatını kaybettiği, azalttığı için bir sonraki aşamalarda kendisine ulaşacak olan nimetleri de azaltmış olur. Şükür nimetleri çoğaltırken, şekva nimetlerin hem niceliklerini, hem de bizde bıraktığı etkiler bakımından niteliklerini, bize vereceği haz ve mutlulukları kurutmaya öldürmeye başlar. 

Şikayetin kaderle ilgili de bir problemli tarafı vardır. Sonuç itibariyle kaderin takdirlerine itiraz etmiş oluruz kaderin tasarruflarına şikayette bulunmuş oluruz. Kaderin de Cenabı Allah’a bakan yönüyle iradi tarafını saymıyoruz. Cenabı Allah’a bakan yönüyle tamamlanmış bir tarafı vardır. Kaderin hükümlerini itirazla karşılayan bir kişi itiraz etti diye, şikayet etti diye o hükümleri düzeltemez. Ağladı, üzüldü, feryat etti diye o durum onun hakkında değiştirilmez. Bu değiştirilemeyen yöne bakılınca, kader yönüne bakılınca kadere itiraz ancak kişinin kendi içindeki sıkıntıları arttırır. Kadere bir şey yapamaz. Bu manada değişmeyen bir yasayla çarpışmanın verdiği ayrı bir kasvet yaşatır insana. 

Kadere imanı güçlü olan birinin bariz özelliklerinden birisi de şekva şikayetinin az olmasıdır, olmamasıdır. Bilir ki her yaratılmış hadisenin doğrudan Allah’ın takdirlerine bakan bir yönü vardır. Bu manada kadere imanı tam olan birisi, şikayetli bir durum bulamaz. Rabbimin takdiri böyledir der meseleyi kapatır.

Evet, her şikayet hadisenin hakiki failinden de şikayettir. Bu durumda kişinin manevi mertebesini, manevi niteliğini, kalitesini azaltacağı da kişiyi manevi konumundan aşağılara çekeceği de muhakkaktır. Evet kadere itirazdır dedik, rahmete itirazdır dedik. Bir de adalete itirazdır, adalete itirazdır. Çünkü bizim rahatsız olduğumuz, şikayet ettiğimiz hadiselerin bizim bazı yanlışlarımız, ihmallerimiz, başımıza gelen sıkıntılı hadise yani bizi şikayete sevk eden hadisede hiç de azımsanmayacak derecede kendi suçlarımızın bir etkisi vardır. Bu manada bu cezaya, bu bedele karşı gösterdiğimiz şikayet hakkımızdaki adalet tecellisine de gösterdiğimiz bir şikayet olur ve rahmete itiraz edenin rahmetten hissesinin daralması gibi, adalete itiraz edenin de daha farklı yeni bir cezaya müstehak olma durumu vardır. O yüzden kişi ödediği bedellere de razı olmalı ki adaleti takdir etmiş olsun o adalet de onun için yeni bir ceza tayin etmesin. 

Evet biz şekva şikayeti işimiz görülsün rahat edelim daha çok şikayete vesile olacak durumlara düşmeyelim, sıkıntılarımız azalsın, ferahlayalım, rahatlayalım diye yaparken konunun bu manevi boyutlarından dolayı bizi daha çok şikayet ve şekvaya sevk edebilecek, daha sıkıntılı hallere bizi gark edebileceğini düşünüp, nefsimize bunu anlatıp bu şikayetlerden vazgeçmenin yollarına bakmamız gerekiyor. 

Evet şikayetin bir vicdan azabı getirdiğini de söyleyebiliriz. Çünkü şükredilir görmeyip nankörlük edip, bunları atlayıp hayırlı tarafları olan, bize katkıları olan, onlar da nimet olan hep sıkıntılı meselelere odaklanıp şikayete yönelmek, içimizde temiz bir fıtratın temsilcisi olan vicdanı yaralar bereler içerisinde bırakacaktır. Her şikayet kişinin kendi vicdani boyutunda bir azapla sonuçlanacaktır. Vicdan ona bu şikayetin haksızlığını, bunun bir zulüm olduğunu, bunca nimet varken onları görmeyip ama şu basit sıkıntılara sürekli odaklanmanın bir nankörlük olduğunu bize fısıldayacak. Vicdan azapları da aslında psikolojimizi bozan şeylerdir. 

Evet tabii ki insanız, nefis taşıyoruz. Hadiseler bizi rahatsız ettiğinde kalbimizde şikayetle ilgili bir adımlar başlıyor. Şeytan da bu meseleyi hemen şikayete dönüştürmemiz için sahaya iniyor. Biz şikayet etmeyelim onu nötür bırakalım desek zorlanacağız. Biz daha iyi bir şey yapalım. O şikayet enerjisini şükre çevirelim. Tam şikayet edecekken onu şükre çevir, tam şikayet edecekken o mevzuyu tevekküle dönüştürelim. Tam şikayet edecekken duaya dönüştürelim, bir ibadete dönüştürelim. İçimize gelen bir şikayet karşısında birisine bir iyilik yapalım. Bir sadaka verelim bu oyuna gelmemek için. Meselenin aksine bir adım atalım ki bu enerji kötücül bir enerjiden bir iyimserlik, bir nurani enerjiye dönüşebilsin. Yoksa onu tek başına ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir  Evet, zikre çevirelim onu. Neden bu böyle oluyor gibi isyan cümleleri kurmaktansa, çok güzel zikirler var hasbünallahu ve nimel vekil yani böyle karşılamak la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim. Bu zikirler aslında içimizdeki şikayet duygusuyla buluşturmak zikirleri. Böylelikle şikayet ihtimalini zikre de çevirmiş olabiliriz.

Bütün bunlarla birlikte evet, hadiseler bazen de çok ağır olabilir. Dayanamayız, dayanamayacak raddelere gelebiliriz Allah muhafaza buyursun. Ama öyle olunca da şikayet etmek yerine işte tam o zamana kadar Cenabı Allah’tan istemediğimiz konuyu isteyebiliriz: sabır istemek. Ya sabır deyip Cenabı Allah’tan sabır istemek. Yani bir sıkıntıya zaten gerek yoktur, sabır talebi aynı zamanda bizim radddelerimizin, sınırlarımızın aşıldığı noktalara kadar bekletmemiz gereken bir şeydir.

Dayanamıyorsan, kaldıramıyorsan Ya sabır deyip Cenabı Allah’tan sabır isteriz. Ama dayanabiliyorsan, idare edebiliyorsan, şikayete dönüştürmeden konuyu götürebiliyorsak sabır duasına da çıkmaya gerek yoktur. Çünkü sabır istemek bir İmdat butonu gibidir, ben dayanamıyorum demektir ve dayanıyorsa eğer mevzu sabır yerine şükür mevzusu olmalıdır. 

Evet yine sınırlarımız açılıyorsa yani şikayet konusunda artık kendimizi durduramayacak raddeye gelmişsek, Allah’ı, kaderi, Allah’ın adalet ve Rahmetini insanlara şikayet etmektense biz durumumuzu Cenabı Allah’a şikayet etmeliyiz. Bu şikayeti en yüksek merci olan Cenabı Allah’ın katına sunmalıyız. Hazreti Yakup Aleyhisselam’ın dediği gibi ben tasamı hüznümü ancak Allah’a şikayet ediyorum. Evet yani başkalarına şikayetle alakalı olan o olumsuz bütün düşünceleri bir tarafa bırakıyoruz burada. Bir fazilet olan, kişinin durumunu Allah’a şikayet etmesi, kendi düştüğü durumu Cenabı Allah’a arz etmesi, dayanamadığını, sabır gösteremediğini Cenabı Allah’a bildirmesi hem büyük bir duadır hem de insan ruhunu ferahlatacak bir yaklaşımdır ve cenabı Allah’ın yardımlarını celbeden bir tutumdur. Tabii Cenabı Allah’a bu şikayeti yaparken de cümlelere dikkat etmek gerekir. Haktan olmaz şikayet, belki maksat hikayet demişler. Yani durumumuzu bir rapor suretinde Cenabı Allah’a aktarmalı ve bu konuda seçtiğimiz cümlelere de dikkat etmeli ve bunun şikayet yerine bir hikayet yani olay üssünü bildirme, kendi durumunu arz etme şekline çevirmekte yarar var.

Şimdi şikayete çok layık bir tarafımız var, nefsimizden şikayet. Nefsimizden çektiklerimiz. Nedir bu nefsimizden çektiklerimiz, bize neler yaptırdı, neler yaptırmak istiyor? Ne büyük nimetlerden bizi mahrum bıraktı, ne tembelliklerle bizi sürekli aşağılara doğru çekti? Şimdi bu nefsimizden şikayet konusuna bir mesai ayırmalıyız. Yani insanlardan, hadiselerden değil de o enerjimizi nefsimize doğru kullanmalıyız. Nefsimizi Cenabı Allah’a şikayet etmeliyiz. Kendi nefsimizi kendimize şikayet etmeliyiz. Kusur çünkü oradan çıkıyor, asıl mesele oradan çıkıyor zaten. İnsan kendi nefsini tenkit etmemek, şikayeti oradan yapmamak için başkalarını suçlar. Başkalarını suçladığında kendimizi suçlamaya vakit kalmayacağını düşünürüz. Başkalarını suçlarsak kimsenin bizi suçlamayı düşünmez, olayları ve insanları şikayet argümanı yaparsak nefsimize sıra gelmez diye düşünürüz. O yüzden yaparız. Bu çok şikayetlerin altında aman kendimden şikayet etmeyeyim durumu vardır. Biz bu oyunu tersine döndürmeliyiz.

Az önce şikayetin bütün o sıkıntılı mahzurlu taraflarının tam tersine bir insan ömür boyu nefsinden şikayet etse, bu büyük bir ibadet, büyük bir fazilet olarak onu yükselttikçe yükseltir. Nefsimizden şikayet, bizi günahlara sevk etmesinden şikayet, bizi isyana götürmesin şikayet, sorumluluklarımızı bize yaptırmamaktan şikayet, bizi imansızlığın şikayet. Evet, bu şikayetler hep zihnimizin bir tarafında olmalı, bu konuda tetikte olmalıyız. 

Evet tekrar hayattaki olayların şikayetle karşılama konusuna dönecek olursak, hayatta gerçekten böyle ilk bakışta bizi rahatsız edecek, sıkıntıya sokacak, şikayete sevk edecek olayların sayısı pek de az değildir. Fakat bu nefis penceresinden bakıldığı için böyledir.

Ama insan nefisten ibaret olmadığı için, onun aklı, kalbi, vicdanı olduğu için bizi şikayete sevk eden bütün olaylara nefsimizin darlığından çıkıp, akıl penceresinden, kalp penceresinden bakabilirsen şikayet vesilesi değil şükür vesilesi birer konu olduğunu görebiliriz. Özellikle konunun akla bakan yanları yani tefekkür, yani meselenin diğer boyutlarının açılması. Bir de akıbete bakan yanları; şimdi böyle bir sıkıntı var ama ölüm ötesi hayattaki karşılıkları yansımalarını düşünerek konuyu değerlendirmek, burada bizim iki teselli kaynağımız ortaya çıkıyor. Birisi akıl, birisi vahiy. Akıl devreye giriyor, seni üzen konunun aslında şöyle geniş boyutları var. Dünyada vahiy devreye giriyor, diyor ki seni sarsan bu konunun aslında öte hayatta çok geniş açılımları var. Bu ikisi üzerinden bir telkinle beraber şikayet konusunun bir şükür mevzuu olduğunu anlayabiliyoruz.

Musibetlerdeki hikmet, rahmet, maslahat, güzellik yönlerini elbette herkes aynı çerçevede göremez. Ama bu konuda kendimizi bizi eğite eğite, her sıkıntının güzel yönlerini araştıra araştıra, o güzel yönleri iyi görebilen alimlerimizi, yazarlarımızı, müelliflerimizi okuya okuya bu yönümüzü geliştirmeli ve hayatta her şeyden şükre giden yolları açma konusunda sanatkar olmalıyız. Bu konuda mesai harcamalıyız.

Dünyaperest gibi bir hastalık var, hepimiz de bir boyutta taşıyoruz bu hastalığı. Dünyayı çok önemseme, olmazsa olmaz görme, her şeyi dünyaya hizmet ettirme, ahireti bile dünyanın bir şubesi gibi zannetme sebeplerinden dolayı bu kısa hayattaki küçük problemler gözümüze çok büyür ve büyüdükleri için de şükre ait yönlerini ortaya çıkarmakta zorlanırız. Birinci tedaviyi aslında dünyaperestlikten kendimizi kurtarmaya çalışmakla, ölüm hakikatini sürekli güncel olarak tutmakla, ölüm ötesi hayatın gerçek ve sonsuz olan hakiki hayatımız olduğunu ruhumuza kalbimize sindirmekle olabilir. 

Evet her şekva her şikayet bir ilahi fiili tenkit, o ilahi fiil de bir hikmetten çıktığından dolayı da Cenabı Allah’ın o konudaki hikmetini beğenmemek, meselenin bu boyutlarını biraz zihnimizde genişletmemiz gerekiyor. Şikayetin böyle çok sıradan, çok alalade, gündelik hayatın olağan bir parçası gibi zanneden yaklaşım tarzımızı da değiştirmemiz gerekiyor. 

Sorunların bizi götüreceği yer öncelikle tefekkür olmalı. Tefekkürden zaten şükür çıkar. Tefekkürden sonra da yine de sorunların insanı rahatsız eden yoran bir tarafı olduğundan dolayı hikmetini bilsek de bizi yorar. Onlar bu sefer de tevekküle geçmemiz gerekiyor. Yani birinci servis tefekkür servisi, önce oraya uğramam gerekiyor. Oradan sonra da artık hikmeti her ne olursa olsun meselenin madem ki bir sarsıcı var ondan sonra da tevekkül servisine geçmemiz gerekiyor. Musibetler birer ibadettir, onlar sabırla karşılanabilir. Belki normal ibadetlerden daha çok ibadet imkanı vardır musibetlerde. Çünkü ibadetlerin belli zamanları var ama hastalık, sıkıntı, musibet gibi şeyler bazen süreklilik arz edebiliyor. Onların her birinin ibadet olacağı, ibadet olma potansiyelleri olduğu müjdelenmiştir. Bu bakımdan bir şart olduğunu unutmamak gerekiyor. 

Musibetler isyanla karşılanırsa şekvayla şikayetle karşılanırsa birer ibadet olmazlar, sabırla karşılanırsa birer ibadet olurlar. Hatta küçücük şikayetler bile o musibetler de puanımızı düşürür. Yani bir sınavdan 100 ile geçmek de sınıfı geçmeye vesile olabilir 50 ile geçmek de sınıfı geçmeye vesile olabilir. Yaşadığı musibetten şikayet ifadesiyle karşılayan bir kişinin puanı hemen inmeye başlar. Asıl ideal olan bu musibetin başladığı günden sonuna kadar bununla ilgili hiçbir şekva ve şikayette bulunmadan bunu tamamlamaya azm etmektir, niyet etmektir. Dersin bir kısmında söylediğim gibi, yani bir otoriteye problemi çözecek olan bir kişiye, bir hastanın bir doktora problemlerini anlatması bu kategoride değildir. Biz sadece laf olsun diye sohbet olsun diye insanlarla diyalogta kullanalım diye böyle başı boş sözlerden oluşan bu manasız şikayetlerin burada üzerinde duruyoruz. 

İnsanın en büyük manevi hastalıklarından bir tanesi enaniyet kibirdir. Şikayetin de kibirle bir alakası var, yani şikayetler kibirden de kaynaklanır enaniyetten de kaynaklanır. Başkalarından şikayet ederken şikayet edilmeyecek bir ben var aslında. Bu kadar kusurları dile getiriyorum ama bendeki kusursuzluğu da artık siz takdir edersinize götüren bir şeydir. Yani kaynağında kibir olmakla birlikte garip bir döngü itibariyle aynı zamanda kibri besleyen bir şeydir. Yani her şikayet kibir binasına bir tuğla daha koyar, kibir binası da kuvvetli olunca bir sonraki şikayeti daha rahat ve hızlı yapmamıza sebebiyet verir. Böyle bir manevi hastalığın da yakından ilişkili bir duygu. 

Şikayetçiler yaşıyoruz bu aciz varlık zor hayat içerisindeki zorluklarla karşılaşınca nötr kalamıyor ya şikayet ediyor ya şükrediyor bir şey yapmadan duramıyor. O yüzden biz o hadisenin yerini şükürle doldurmazsak o boşluğu ayetlerin istila edeceğini de düşünmemiz gerekir. Kimisi var zengindir, bütün imkanları yerli yerindedir, ağzından şikayet cümlesi düşmez. Kimisi de var fakirdir problemleri de vardır dilinden şükür ifadesini düşürmez. Bu iki tabloyu yan yana koyduğumuzda meseleyi anlamak pek de zor değil. Mesele yaklaşımda yatıyor, hayatın bizi çerçeveleyen arka planından ziyade konulara bizim kendi yaklaşımımız da yatıyor. 

Bir de bakış açısında yatıyor, nimetler yönüyle kendimizden yukarıdakilere bakarsak bu bizde şekva kuvvet verebilir. Bizden daha sıkıntılı insanlara baktığımızda şükre vesileler bulabiliriz. Musibetlerde de bunun konu tam tersidir, musibetlerde kendimizden daha sıkıntılara bakarsak eğer şükrümüz kuvvetlenir ama kendimizden daha az sıkıntılı, pek de sıkıntısı olmayan insanlara bakarsak bizdeki şekva ve şikayet duygusunu güçlendiren bir bakış olmuş olur. Demek ki nimetlerde aşağıdakilere, aşağı derken yani yön manasında değil, Cenabı Allah çeşit çeşit nimet veriyor, kimine daraltıyor, kimine genişletiyor. Nimetlerde bizden daha dar olanlara ama musibetlerde bizden daha zor durumda olanlara bakmamız gerekiyor. İnsan yaşadığı sıkıntılar konusunda tahammüle mecburdur. Çünkü üzerindeki her şey ona emanettir. Onu Yaratan da ona sabır görevini vermiştir. Sıkıntılar sıkıntılar karşısında ona yardım edeceğini, sabredersen seninle beraberim seni kuvvetlendirecek dediğini de beyan etmiştir. Sabır ve tahammül mecburidir fakat insan bunu da aşmalı, o sıkıntılar içerisinde şükür sermayelerini de ortaya çıkaracak hamleler yapmaya gayret etmeli.

Evet nimetlerin fiyatıdır şükür. Aslında şekva ve şikayette hem nimetin fiyatını ben ödemiyorum yani şükrü ortadan kaldırıyor. Çünkü hem de gazabı ilahiyi celb ediyorum yani nimet verene sataşıyor, nimetlerin dağıtım kararlarını verene giden bir hamleye, bir tepkiye cesaret ediyorum, cürret ediyorum demektir. Bu manada aslında isyan.

Dünyada isyan cehennemden bir parçadır, şikayetler de isyanın parçalarıdır. Cehennem bir isyan memleketidir, bir şikayet memleketidir. Cehennemde halinden memnun hiç kimse bulunmaz. Şikayetler isyanın kodlarını barındırıyor ve bir şikayet yurdu olan cehennemin de bir yansımasını yüreğimizde hissettiriyor. Şükür de cennetin hallerinden birisi. Cennet bir şükür memleketi, dünyadaki şükürlerde cennetteki parçalarından birer yansımalar. Bu manada şükreden aslında cennetten bir kesit yaşıyor. Şikayet eden de ötelerde azap memleketinden bir sembolü kendi yüreğinde taşıyor. Bütün bu şükür ve şikayet dengesini kurabilmek için öncelikle dünyanın bizim ana vatanımız olmadığını kavramamız gerekiyor. Biz dünyada mukim değil misafiriz. Misafir de her şeyden şikayet etmez. Düşünün ki bir yere misafirliğe gitmişsiniz, kaldığınız evin, sizi misafir eden evin boyasının renginden şikayet ediyorsunuz, duvardaki tablolarınınasılma yerinden şikayet ediyorsunuz, evin lambalarının tercihlerinin yanlış yapıldığından şikayet ediyorsunuz. Böyle bir misafirlik olmaz, kimse böyle bir şey yapmaz. Ne de olsa yarın evinize gideceksiniz, bir gece kalacağınız yerde bu kadar olumsuz yorumlar yapma gereği hissetmezsiniz. Ama kendi evinizde böyle olabilir. Bazen insan da yeryüzünde kendini mukim zannederse, burada ebedi kalacakmış gibi düşünmeye başlarsa işte dünyadaki en küçük sıkıntılar bile gözünde büyür ve sürekli olaylar onu şekva şikayete sevk edecek şekilde kendini göstermeye başlarlar. 

Evet. Şekva, şikayet kendisinden kurtulmamız gereken, şükürde kendisini kazanmamız gereken bir konu. Bu iki konuyu, şükür şekva konusunu tamamlamak üzere bir de kanaat meselesi, rıza meselesi üzerinde durmak gerekiyor. Onu da bir sonraki bölüme bırakalım.

Hikmet Atölyesi / 33. Bölüm: Şikayet – Mecit Ömür Öztürk

Parıltı

Ateş gibi bir nehr akıyordu,
Rûhumla o rûhun arasından
Bahs etti derinden ona hâlim,
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi,
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan.
Baktım ona sessizce uzaktan,
Vurdukça bu aşkın ona aksi.

Ahmet Haşim

image_editor_output_image-1363730098-17774267897851824703407186788558 Parıltı
Ateş gibi bir nehr akıyordu,
Rûhumla o rûhun arasından

Kemal Sayar: Ruha Canlılık Veren Şey Azar Azar Kaybolur

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.

Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar. 

‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.

Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.

Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.

Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.

Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.

Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor. 

Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.

Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.

Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.

Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.

Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.

Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.

Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.

Kemal Sayar

Acı, hastalık ve ölüm dahil tüm insani deneyimi kabullenmek, gerçek anlamda canlı hissetmenin yoludur. Hayatı zorlamamak, değişmeyecek olanı bilebilmek.

Radikal kabulleniş.

Sorun, hayatın acı, belirsizlik, hastalık ve ölüm içermesi değil. Sorun, bunların gerçek olmamasını isteyerek verdiğimiz yorucu ve beyhude savaş. Sürekli daha iyi, daha sağlıklı, daha aydınlanmış olmaya çalışmak hem tüketici hem de uyuşturucu.

Hayatın zor anlarını çözülmesi gereken birer sorun olarak görmekten vazgeçtiğinde bir şeyler değişir. Sıkıntılı anlar bile bir canlılık taşır, iç sıkıntısı bazen de güzel şeylere gebedir. Yeter ki onu dönüştürmeyi bilelim.

Verimlilik kültürü ve kendinin en iyisi olma baskısıyla dolu bir çağda tam tersini önerelim: İnsan olmanın dışına çıkmaya çalışma. Değişmeyecek olanı gör ve yel değirmenleriyle savaşmayı bırak. 

Ruh sağlığı, sürekli kendini düzeltmekten değil, bu savaşı bırakmaktan geliyor.

Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir, yaşanması gereken bir şeydir.

&&&

Modern dünyanın bize aşıladığı “daha çok diren, daha güçlü ol, eksiksen suç sende” anlayışını sorgulama zamanı geldi. 

Bütün meseleyi bireyin üzerine yıkan ve toplumsal etkenleri gözden kaçıran her görüş eksiktir.

İnsanlar zorluklar karşısında yalnız kaldıklarında daha kırılgan, başkalarıyla bağ içinde olduklarında ise çok daha güçlüdür. Bu nedenle dayanıklılığı artırmanın ilk şartı, insanları biribirinden yalıtmak değil; birbirine güvenen, dinleyen, destek veren topluluklar oluşturmaktır. Yani sağlam bağlar. Sıkı ilişkiler.

Dayanıklılığı bireysel kahramanlıklarla değil, iyi ilişkilerle ve ortak anlamla inşa edebileceğimizi unutmayalım. 

İnsan, diğer insanlarla kurduğu bağlarla güçlüdür; dayanıklılık da birlikte inşa edildiğinde gerçek olur.

&&&

İnsanın varlığı, başkalarıyla kurduğu görünmez bağların, paylaşılan mekânların ve birlikte solunan zamanın içinden filizlenir. Ben dediğimiz şey, aslında geri çekilmeyi, yer açmayı ve ötekinin nefesine karışmayı öğrendiğimiz o ince aralıkta doğar. Her yüz, başka yüzlerin ışığında belirir, her söz karşılık bulduğu sessizlikle ve sözle anlam kazanır. 

İnsan, ancak kendinden biraz eksildiğinde çoğalır.

&&&

Gönül Hakkın nazargâhıdır madem, madem ‘Allah kalbi kırıklarla beraberdir’, savunmasız ve incinebilir kişi, kalbi kırılmış kişi muhatabına ‘bana neden zarar veriyorsun, bana bunu neden yapıyorsun?‘ dediğinde ruhuna üflenmiş olan kutsal özü, canı incitmemesi gerektiğini söyler.

&&&

“Düşünmek, insanın kendini durdurabilme yetisidir.” 

Hemen her şeyin zincirinden boşaldığı bir ölçüsüzlük zamanında, galiba en büyük meselelerimizden birisi de haddini bilmek, kendini tutabilmek, kendi sınırını tanıyabilmek.

&&&

Gelecek eskiden bir güvence alanıydı, bugün daha çok bir risk alanı gibi. “Bugün çabalarsam gelecekte karşılığını alırım” inancı yara aldı. 

Hayal edebilme zorluğu. Gelecek yorgunluğu. Şimdiye ve geçmişe sıkıştık. Her şey dün gibi, aynı. Gelecek bir türlü gelmiyor. 

Modern ruhun bir semptomu: Bolluk çağında kıtlık hissi. Ama iyi haber: Farkına varmak, direnç inşa etmenin başlangıcı.

Sessiz bir inatla direnmeliyiz. Yüz yüze, göz göze konuşmalıyız. Odaklanmayı, dikkati geri kazanmalıyız. Elimizdeki ‘akıllı’ telefonu usulca yere bırakmalıyız.

Yürümeli, konuşmalı, ırmakları ve ağaçları seyretmeliyiz.

Her gün bölünmemiş bir dikkatle bir saat okumalı, sevdiklerimizle ekransız sohbet etmeliyiz.

Hayal etmek, geleceği çağırmaktır.

&&&

Nezaketin, karakterin evcilleştirilmesi alıştırmalarına bağlı olarak sonradan öğrenilebildiğini biliyoruz. Ruhun ve gözün terbiyesi, en etkin biçimde ailede kazanılır, daha köklü yer tutar insan seciyesinde. Nezaket sözlerden öğretilmez ama nazik anne babanın nazik tutumlarıyla yaşanarak öğrenilir. Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamız, komşumuz ve diğer insanlara sürekli gürlüyorsak, hoyrat davranıyorsak onları insan yerine koymuyorsak, itibarlarını zedeliyor, ihtimam göstermiyorsak çocuklarımıza miras kalan da bu özellikler olacaktır.  

Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik. Nezaket bu yönüyle de bir sosyal tutkaldır. Birisinin benim için ihtimam gösterdiğini bilirsem o toplumda yaşamak bana huzur verir, emniyet verir. Saflarımızı sıklaştırır. İnsanına minnet ve şükran hissettiğimiz zamanlarda bir topluma daha çok bağlanırız. Birbirimize ne kadar çok nezaket gösterirsek hayatı daha çok sever ve o toplumu daha şevkle inşa ederiz. Bir toplumu eksik ve kusurlu yanlarından onarmanın yolu da nezakettir. Nezaket, kusurları örter. 

Kendi nezaket ruhumuzu yeniden solumalıyız. Çünkü zarafet ve nezaket sayesinde bizler yeniden birbirine bağlı ve birbirinin kuyusunu kazmayan bir toplum olmayı başarabiliriz; farklı görüşlerde de olsak birbirimizin canını yakmayarak birbirimizi incitmeyerek ve birbirimizden incinmeyerek.

Hiçbir iyilik, hiçbir nazik davranış yoktur ki kanatlanarak başka insanlara değmesin, bize bir bumerang olarak geri gelmesin

 “Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin” diyor Virginia Woolf. Nezaket dünyadan hafif adımlarla geçmektir.

&&&

Istırap ıstırabı tanır, maskeler ve tüllerin ardına gizlenmiş bile olsa. İsterse bütün dünya inkar etsin, acı çekmiş bir insan ötekinin acısını ilk bakışta hisseder.

&&&

Pişmanlığın inşa edici ve onarıcı hüviyeti, ‘keşke’lerin yerine ‘bundan sonra’ları koyduğumuzda başlıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiklerim bundan sonrası için yolumu ışıtabilecek mi? 

Maziye çapa atarak, ruha eziyet veren o alemde debelenip duracak mıyız, yoksa bütün yaşadıklarımızı bir hayat dersine çevirerek ileri mi sıçrayacağız? Yolların çatallandığı bu yerde, pişmanlığı bir basamak taşı veya bir bataklığa çevirmek bizim tercihimize bağlı.

&&&

Kendisini değersiz hisseden kişi, başkalarını da kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesne olarak görmek eğilimindedir. Sevgiden yoksun yetişmenin bedeli budur : Karşınıza çıkan insanlar hep size borçlu gibidir.

&&&

Bugün dünyada hızla yükselen bireyciliğin bir sonucu da sadece kendin için yaşamayı hayatın en önemli değeri olarak tanımlaması. Bu durumda ahlâki sorumlulukların ve adanmışlığın değeri azalıyor. Çünkü bunlar için ciddi ölçüde zaman ve çaba vermek gerek. Yeri geldiğinde fedakârlık gerek. Verdiğimiz zamanın bizden çalındığını düşünmeye başladığımızda, atalarımızın kolaylıkla yaptığı bazı şeyler bizim için artık zor hale geliyor: Evlenmek, evli kalmak, dost bulmak, dost kalmak, bir topluluğa ait olmak zorlaşıyor.

&&&

Merhamet, eylem halinde sevgidir. Kendimizde ve başkalarında kaybolan ve tarumar edilen her şeyin kıymetini fark edebilmektir. Sadece sevebilenlerde görülecek soylu bir dikkattir.

&&&

Pişmanlığın inşa edici ve onarıcı hüviyeti, ‘keşke’lerin yerine ‘bundan sonra’ları koyduğumuzda başlıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiklerim bundan sonrası için yolumu ışıtabilecek mi? Pişmanlıkla geçmişin hikâyesini yeniden yazmak istiyoruz. Eğer geçmişteki o hata düzeltilebilseydi, sanki geleceği de bambaşka bir biçimde yeniden kurabilecektik. Hem bir arzu, hem de bir yas. Normal zamanın sınırlarını aşan bir hayal fazlalığı. 

Pişman kişi o karanlık kuyuya daldığı her seferinde yitirdiğini beraberinde getireceğini ümit eder. Belleğin derin kuyularına, girift mağaralarına her seferinde kaybedilmiş nesneyi bulma ve onu geri getirme arzusuyla giden ama çoğu seferinde eli boş dönen insan. Bu anda yaşıyor ama geçmişte kalmış olan daima kımıldıyor ve güçlü bir dip akıntısı olarak şimdiki hayatına sızıyor, onu yönlendiriyor. 

Pişmanlıktan söz ettiğimizde yanlış bir bilinçle yanlış bir hayata tutunan bir insandan dem vuruyoruz. Mesele şu, maziye çapa atarak ruha eziyet eden o alemde debelenip duracak mıyız, yoksa bütün yaşadıklarımızı bir hayat dersine tahvil ederek ileri mi sıçrayacağız? Yolların çatallandığı bu yerde pişmanlığı bir basamak taşı veya bir bataklığa çevirmek bizim tercihimize bağlı.

&&&

Öteki var olmadığında ben yokum. Gözüm karşımda bir nesne arıyor, insan dünyaya düşmekle bir ilişki arıyor. Tutunacak bir dal, uçurum aşağı kayıp düşmemek için bir tutamak. İlişki konuşmak demektir. Bebek gözleriyle konuşur, varlığının annenin gözlerinde yansımasını ister. İnsan iletişimi çok katmanlı bir yapı, duyguları iletmeye ve saklamaya yarar, yalan söylemeye yarar, gönül okşamaya ve kırmaya yarar. Ötekiyle doğru bir iletişime girme arzumuz onunla hemhal olabilmekle mümkündür ancak, onun var olma biçimine, dünya görüşüne nüfuz edebilmem ve onunla ortak bir anlam oluşturabilmem için onun dilini bilmeli, o dilden konuşabilmeliyim. Kendi kavramsal çatımı ona dayatmak yerine onun dilinde hünerli olmalıyım ki kendi arzu, tarafgirlik ve önermelerimi bir kenara bırakarak bir konuşma başlatabileyim. Kendimi bir bilmeme noktasına yerleştirerek başlamalıyım işe.  Önce dinlemeyi öğrenmeliyim, her şeye hemen tepki vermek zorunda değilim. Bu ilk sessizlik bizi pek çok esaretten azat eder. 

Muhatabımı bütün insanlığı ve o insanlığın bütün karmaşıklığı içinde algılayabilmemledir ki onunla karşılıklı bir ilişki için ilk adımı atmış olurum. Derdim onun dünyasına girmek, onunla olmak, ikimizin de ‘ötekilerden biri’ olduğunu kabullenmek. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Mavi gezegende her birimiz ötekine bağlı ve bağımlıyız. Bu yüzden insanlığımızın en derin katmanlarında sevgi ve sevebilme yeteneği yatar. Bir toplum evladını seven anne babalarla serpilip gelişir. Sevgiyi vermekle sevebilmeyi öğretir anne baba, sevmenin mümkün olabildiğini öğretir. İnsan daima yakınlık arayan bir varlık. İnsan ruhunun bugün yaşadığı büyük kriz sevebilme yeteneğimizin törpülenmesinde yatıyor.

&&&

Dünya ve hayat zorlaştıkça, küçük güzel şeylerin ruhumuzda yankısı büyüyor. Böylesine zalim bir dünyada, güzelliğin ve iyiliğin her belirtisi gözlerimizi yaşartıyor.

&&&

İnsanlara baktığımızda, kusurlarından önce ıstıraplarını görmek. Nezaket burada başlar.

Kemal Sayar

Umut Ediyorum, Öyleyse Yaşıyorum

Bazen keder yatıya gelir ve zamanı eriştiğinde dengini toparlayıp gitmez. Kalışı uzamış bir misafir gibi varlığı ıyar, orayı kendine bir ev beller. Kişiliğinizi, kimliğinizi, geçmişinizi bir kenara iter ve sizin adınıza söz alır. Sizin ağzınızdan konuşur. Ruhu kaplayan bir dehşet gibi, ‘Tanrı’yı bir süreliğine namevcut kılar’. Ah, Simone Weil : ‘ Ve sevilecek hiçbir şeyin olmadığı bir karanlıkta ruh sevmeyi bırakırsa, Tanrı’nın yokluğu daimi olur. Bu korkunç bir şeydir. Ruhun boş yere sevmeye devam etmesi ya da hiç olmazsa, mini minicik bir parçasıyla da olsa, sevmek istemesi gerekmektedir. Bu durumda Tanrı ona bir gün görünecek ve Eyüp’e gösterdiği gibi, ona da dünyanın güzelliklerini gösterecektir. Ama eğer ruh sevmekten vazgeçerse, daha bu dünyada bile hemen hemen cehenneme denk düşen bir yere inmiş olur’. ‘Talihsizliğin zamanı’ diye yazar Eugenio Borgna, ‘geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdiki zamandır. Talihsizliğin zamanı, ölümcül eşikte duran kıpırtısız ve taşlaşmış bir zamanın sonsuzluğudur’. Hiç geçmeyen bir zaman. Ruhu istila eden ve taşlaştıran zaman: Acının zamanı.

Acı insanı bir yerden alıp daha ötelerde bir yere taşıyorsa, boşuna çekilmemiş demektir. Ama bazen acının çölünde kaybolup gider insan. O karanlık hücreye sızan bir ışık huzmesi de yoktur. Dünyayı karaltı ve gölgelerden okuyan ruh, kendi evinde olamamanın bilgisiyle ağrır. İnsanın dilinden dökülen kelimeler kendine dokunacak bir mesafede değildir. Kelimeler, şifa olmak bir yana, o yarayı daha da kanatır. Sessizliğin şiltesini üzerine çeker de dünya gözüne ilişmesin, kulaklarına değmesin ister kişi. İçindeki çığlığı kimsenin duymayacağı kadar uzağa gitmek ister. Bu karanlığı delecek bir sevinç parıltısına ihtiyaç var. Sevmeye devam etmek. Umut etmek. Yerinden edilmiş bir ağacın dünyaya tutunmak için kök salacağı bir zemine ihtiyacı var. Yaşıyorum, öyleyse umut ediyorum. Umut ediyorum, öyleyse yaşıyorum. Bir gün çok uzaklardan da olsa sesim birine ulaşacak, varlığım anlaşılmakla dokunaklı bir anlam kazanacak. Acıyı baştan savmaya dönük hazır cevapların, mutlu yaşam vaazlarının birer hakaret gibi insanı boğmadığı bir zamanda ruhun da kendisine mahsus bir ümidi vardır. Varlık, bazen dünyanın nüfuz edemediği bir yerde soluk alıp vererek dinlenir.   

Bir insana, ‘doğmamış olmayı dilerdim’ dedirten o ruh acısı ne olabilir? Çocukluğun yaraları ihlal ve ihmal ile şekilleniyor. İhlal, çocuğun sınırlarını tecavüz ederek onu karşı koyamayacağı bir şiddetle örselemek. İhmal, onu görmezden gelmek, varlığını teyit etmemek. Ona dünyada sevilebileceği bir alan açmamak. Sevilenler, sevmeyi de öğrenir. Sevilmeyi tatmamış olanın sevginin elifbasını sökmesi de zor oluyor. Sevgisizliğin açtığı narin yaralar pek zor kapanır.

Kemal Sayar

20260429_0404085326491441444547021-768x1024 Kemal Sayar: Ruha Canlılık Veren Şey Azar Azar Kaybolur
Kelimeler, şifa olmak bir yana, o yarayı daha da kanatır. Sessizliğin şiltesini üzerine çeker de dünya gözüne ilişmesin, kulaklarına değmesin ister kişi. İçindeki çığlığı kimsenin duymayacağı kadar uzağa gitmek ister. Bu karanlığı delecek bir sevinç parıltısına ihtiyaç var. Sevmeye devam etmek. Umut etmek.

Divan Şiirinde Ölüm Karşısında
Âşıkların İstekleri

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir.

Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür. Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir.

Ölüm, insanoğlunun er veya geç karşılaşacağı bir gerçek olarak karşısında durur. Ölüm sonrası bilinmezlik ve ölümün içinde barındırmış olduğu hüzün, ayrılık, acı gibi duygu ve düşünceler her zaman insanların zihinlerini meşgul etmiştir. İnsanoğlunun kabullenmekte zorlandığı, karşılaşmak istemediği bu kaçınılmaz gerçek etrafında toplumlarda birtakım âdet ve geleneklerin oluştuğu görülür. Bu âdet ve gelenekler, zamanla toplumsal kültürün bir öğesi hâline dönüşerek yüzyıllar boyu nesilden nesile aktarılmıştır. Bu öğe, toplum tarafından benimsenen inanç ve düşünce sistemlerinde de kendini güçlü bir şekilde hissettirir.

Ölüm düşüncesi ve onun etrafında oluşan çeşitli âdet ve uygulamalar, genellikle toplumun mensup olduğu dinin emirleri çerçevesinde şekillenmiştir. İslam dinine mensup olan Osmanlı toplumu ve bu toplumun birer ferdi olan divan şairlerinin ölüm üzerine düşüncelerinin de İslâmî akideler içerisinde şekillendiğini söylemek mümkündür. Bu düşünce ve uygulamalarda zaman zaman eski Türk inançlarının etkisi görülse de temel düşüncenin, mensup olunan İslâmî inancın bir gereği olarak bu dünyanın geçiciliği ve ölüm sonrası hayatın sürekliliği üzerine şekillendiği görülür. İnanç temelli şekillenen bu düşüncenin, ölünün toprağa defnedilmesi ve ölünün gömülmesinden sonraki mezar hayatına ilişkin insanların takınacağı tutum ve davranışlara da doğrudan etkisi bulunmaktadır.

Ölüm ve ölümle ilgili düşünceler, sadece dinî inançların ve düşünce sistemlerinin değil, edebiyat ve sanat eserlerinin de temel konularından biri olmuştur. Evrensel bir gerçek olması nedeniyle gerek dünya edebiyatında gerekse bizim edebiyatımızda ölüm temasını değişik şekilleriyle ele alıp değerlendiren, çeşitli edebî türlerde yazılmış çok sayıda eser bulunmaktadır.

Edebiyatımızda, özellikle de divan şiirinde ölümün ele alınışı ve ölümle ilgili kavramların işlenişi, nazım şekillerine göre çeşitlilik arz eder. Mersiyelerde gerçekleşen bir ölüm olayı sonrasındaki duygular ve düşünceler dile getirilirken, gazellerde gerçekleşmemiş, tasavvur hâlindeki ölüm olayı ile ilgili duygu ve düşüncelere yer verilir. Ölüden ya da gerçekleşmiş bir ölümden söz edilmez. Divan şiirinde gazellerde yer verilen ölüm teması ölüm sonrası düşüncelerin, acıların, duyguların anlatılmasına yönelik olmayıp daha çok aşk acılarıyla kıvranan âşığın durumunu belirtmek, sevgilinin zulmünün âşığı ölecek duruma getirdiğini anlatmak için kullanılır.

Divan şairlerinin ölüm konusuna bakışları, İslâm kültürü ve tasavvufî düşüncenin etkisindedir. Divan şairleri açısından ölüm, kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Bu sebeple beyitlerde bu konuyla ilgili ifade edilen düşünceler, ölümü sorgulamaktan çok şairlerin içinde bulundukları kültür çerçevesinde bu konuyla ilgili şahsî fikirleridir. Ölüm kavramı tasavvufî açıdan yorumlandığında ise bir kavuşma, büyük bir bayram (Şeb-i arûs) olarak değerlendirilir.

Divan şiirinde kendisinden kaçışın olmadığı, katlanılabilir bir gerçek olarak görülen ölüm, dünyanın sıkıntılarından kurtuluş ve ebedî saadetin yakalandığı hayatın ilk basamağı olarak düşünülür. Bu yüzden divan şairi için ölüm, korkulacak bir mefhum olmanın ötesinde sabırsızlıkla beklenen bir gerçek kimliğe bürünmedir.

Divan şiiri geleneğinin temel şahıslarından biri olan âşık, ölümle her zaman iç içe bir ruh hâlinde olduğu için canını teslim etme karşılığında ölmeden önce veya sonra çevresindekilerden birtakım isteklerde bulunur. Bu isteklerin ana muhatabı genellikle, hayattayken kendisinden bir türlü ilgi göremediği sevgilidir. Âşığın sevgiliyi muhatap almasının temelinde, onun ölmesine sebep olarak sevgilinin yaptığı eziyetler ve âşığın sevgiliden ilgi görme amacıyla son bir umut olarak ondan kendisini öldürmesini istemesi yatar. Âşıkların ölmeden önce veya sonra gerek sevgililerinden gerekse de çevresindekilerden yapılmasını arzuladığı istekler, farklılıklar gösterir.

Sürekli acı çeken, içinde bulunduğu şartlar itibariyle ölümle burun buruna yaşayan âşığın ölüm karşısında takındığı tavır ve ölüm karşısındaki istekleri, şairler tarafından çeşitli mazmun ve sanatlarla birlikte şiirlerde ilham kaynağı olarak sık sık kullanılır.

A. Ölmeden Önce Yapılması İstenen İstekler:

Divan şiiri geleneğinde âşık için ölüm, sevgiliye kavuşmanın bir aracı, teninde emanet olarak duran canın gerçek sahibine teslim edilmesidir. Onun için sevgili bir sultan, âşıksa onun kölesidir. Sevgili, öldürmek de dâhil, âşığın üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahiptir:

Boynı baπlu bendesidür bend-i zülfiñüñ göñülü

Dile âzâd it efendi dile öldür dile sat 

(Hicrî)

Yoluña cânum fedâ’derin ne eglersin beni 

Öldürüseñ gel sen öldür bende-i fermânınam 

(Nedîm)

Genellikle sevgilinin eziyetlerinden kurtulmak için ölümü arzulayan âşığın gözünde ölüm, korkulacak bir olay değildir. Çünkü ölünmediği müddetçe sevgiliye kavuşmanın imkânı yoktur:

Can virmedükçe vuslat-ı cânân olur mı hiç

¡Ankâ-şikâr dâne-i imkân olur mı hiç

(Hâkim)

Sevgilinin en büyük özelliği vefasız olmasıdır. Kendisini seven hakikî âşıklarına daima işkence ve eziyette bulunur. Onun yaptığı bu işkence ve eziyetlere karşı dayanacak tahammülü kalmayan âşık, sevgilisinden bir an önce canını alarak çekmiş olduğu dertlerden kendisini kurtarmasını ister:

Sinemi tığ ile yarup beni öldürse hemân

Ya¡ni kurtarsa gamumdan beni yârân olsa

(Ziyâî)

Gel beni öldür hey âfet hançer-i bürrân-ile

Kurtulayın günde biñ kez ölmeden hicrân-ile 

(Selîkî)

Dir imişsin yarın öldürsem gerekdür anı ben

Gel bu gün öldür öñinde öldügüm ferdâyı ko

(Hayretî)

Nev-cüvânum beni öldür πam ile pîr itme 

Kerem it begcegüzüm hayr işi tehir tme

(İshâk Çelebi)

Sevgilinin kendisini öldürmesi karşılığında canını ve kanını onun yoluna harcamaya hazır olan âşık, kendisini dertlerinden kurtarması hâlinde ona duacı olacağını söyler:

Seni öldürmek istese cânân

Eyle şükrâne cânuñı kurbân 

(Âşık Çelebi)

Kanuma teşne imiş hayli melek hâtuñ içün 

Beni öldür ideyin kanumı yoluñda sebil 

(G. Âlî)

Gel öldür Hicrî kurtar belâdan 

Du¡âlar eylesün saña ölince 

(Hicrî)

Ancak sevgili, daha çok acı ve ıstırap çekmesi için bir türlü âşığı öldürmeye yanaşmaz. Bu da âşığı canından bezdirir:

Şimdiye dek yüz kez öldürmek mukarrerdi beni 

Günde biñ kez öldügi yegdür diyü öldürmedi 

(İshâk Çelebi)

Ey Mesîhî bizi öldürmeye âr ideli yâr

Hak bilür dünyeden usandug u cândan bezdük

(Mesîhî)

Sevdiğinin yaptığı eziyetler karşısında âşık sağ kalırsa, son bir umut olarak çevresindekilerden kendisini öldürmelerini ister:

Bu cevr ü bu cefâ ile bu zecr-i hicr ile

Öldürmez ise yâr beni öldürüñ beni 

(Ziyâî)

Mesîhî, ölmeden önceki son nefesinde vefasız, puta benzeyen sevgili için bağırıp inlemek için ecele seslenerek ondan dilini bağlamamasını ister:

Dem-i âhirde dilüm bağlama ey dest-i ecel

K’ol vefâsuz sanem içün biraz efgân kılam 

(Mesîhî)

B. Ölüm Sonrası Vasiyet Niteliğindeki İstekler

Vasiyet, bir kimsenin ölümünden sonra yapılmasını istediği işlerdir. Vasiyette yapılması talep edilen istekler, kişinin ruh yapısına, içinde bulunduğu şartlara, sahip olduğu kültürel ve toplumsal yapıya göre çeşitlilik gösterir. Kişilere göre değişen bu isteklerin temelini, hayattayken yapılamayan işler veya arzulanıp da bir türlü sahip olunamayan değerler teşkil eder. Bazen şartların elvermemesi, bazen maddi imkânsızlıkların yetersizliği, bazen de ömrün fırsat vermemesi sebebiyle kişi, öldükten sonra bu isteklerinin yapılmasını en yakınlarından başlayarak çevresinden ister.

Mal Varlığının Taksimi ile ilgili İstekler

Gerçek anlamda aşk derdine yakalanan âşıkların öldükten sonra kendinden sonrakilere bırakabilecekleri bir şeyleri yoktur. Çünkü onların bu dünyadaki servetleri dert ve gamdan ibarettir. 

Aşağıdaki beyitte Süheylî, bu gerçeğe temas etmektedir:

Benüm yok derd ü gamdan ayru nesnem

Ölürsem derd ile gam yiye vâris

(Süheylî)

Kendisi öldükten sonra hiçbir şeyinin kalmadığını söyleyen Mesîhî, mirasçılarının vücudundan arta kalan kemiklerini paylaşmasını ister:

Mesîhî kaldı uş bir dost bir post

Ölicek üstünhânuñ ala vâris 

(Mesîhî)

2- Salâ Okunmasıyla ile ilgili İstekler

İslâmî usullere göre ölen bir kişiden çevredekilerin haberdar olması için minarelerden salâ okumak âdettendir.

Enverî, ayrılık derdiyle ölmesi hâlinde; iniltilerinin minareye benzeyen âhına çıkarak salâ okumasını ister:

Bir cum’a kûşesinde ölürsem firâk ile

Nâlem menâr-ı âha segirdüp salâ vire

(Enverî)

3- Cenazenin Yıkanması ile İlgili İstekler

Cenazelerin yıkanması, İslâmî inanç değerleriyle şekillenen Osmanlı kültür hayatının önemli uygulamalarından biridir. Ölen kişilerin bedenlerinin öteki dünyaya temiz gitmesi amaçlanan bu uygulama, çeşitli usullerle gerçekleştirilir.

Ölicek lutf idüñ âb-ı yah ile yuñ bedenüm

Sînemüñ sûzi ile ýutuşa şâyed kefenüm (Zâtî)

Hayretî, öldüğü zaman bedeninin sevgililerin kendisi için dökecekleri kanlı gözyaşlarıyla yıkanmasını ister:

Yumag içün ben perîşân-rûzgârı ölicek

Cem olup kan aglasun bir nice yârân üstüme

(Hayretî)

Hayâlî ise sevgilinin yanağını öpmeden ölmesi hâlinde, cenazesinin yıkanacağı suyun şeftali dallarıyla ısıtılmasını ister:

Almadan bûse-i yârı ger ölem ey hem-dem

Suyum ısıtmaga şeftali budagın yakasın

(Hayâlî)

4- Kefen ile İlgili İstekler

Kefen, ölülerin gömülmeden önce sarıldıkları beyaz bez parçasıdır. İslâmî gelenek içerisinde şehit olanların yıkanmadan kefenlenmesi âdettendir. Bu yüzden ölüler kefene sarıldıklarında, kefen kanlanır. Âşıklar da aşk yolunda şehit oldukları için kefenleri kanlar içinde kalır. Aşağıdaki beyitlerde bu düşünceye atıfta bulunulmuştur:

Ben şehîd-i tug-i işk oldıguma şâhid yeter

Lâleler kanlı kefenlerle mezârumda ‘ıyân

(Âşık Çelebi)

Dâg-ı mihnetle beni öldürse ol gül-purehen

Lâle-veş sarsın baña derd ehli bir anlı kefen

(Hayâlî)

Şehit olanlara karşı yapılan muamelelerden biri de onları kefenlemeden elbiseleriyle gömmektir. Aşağıdaki beyitlerde bu uygulamaya dikkat çeken İshâk Çelebi ve Hicrî, öldükleri zaman kefen istemezler:

Îşk serdârı olan merd-i garîbüñ olmaz 

Sağ iken pireheni öldüği vaktin kefeni

(İshâk Çelebi)

Şevkle ten cübbesin çâk it degül kim purehen

Kim dimişlerdür şehid-i aşka yaraşmaz kefen 

(Hicrî)

Fuzûlî, diriyken vücudunun yaralarına konarak kendisine elbise olan pamukların, ölünce de kefen olmasını ister:

Penbe-i merhem-i dâğ içre nihândur bedenüm

Diri oldukça libâsum budur ölsem kefenüm 

(Fuzûlî)

Sevgilinin kendini öldürmesiyle bayram yapan Meâlî, bayramlık kefene sarılmak ister:

Yâr öldürdi beni bugün baña bayrâmdur

Dostlar bi’llâhi saruñ baña bayrâmî kefen

(Meâlî)

Sevgilinin yanağının hasretiyle ölen Ziyâî, gül yaprağından bir kefene sarılmak ister:

Hasret-i ârız-ı yâr ile ölürsem hayfâ

Berg-i gülden tenüme bir kefen eyleñ peydâ

(Ziyâî)

Hayalî ise cesedinin sarılacağı kefene seslenerek ondan öldüğü zaman sevgilinin hasretiyle oluşan yaraları gizlemesini ister:

Kimseye gösterme dâğ-ı hasretin cânânımın

Öldüğümde ey kefen eyle baña settârlık

(Hayâlî)

Sevgilisinden ayrı kalan Hayretî, ecelin kendisine yâr; kefenin de gömlek olmasını ister: 

Ey ecel yâr ol baña yâr oldı çün benden cüdâ

Ey kefen ben haste-i uryâna gel purâhen ol

(Hayretî)

Necâtî, gümüş tenli sevgilisinin kendine sarılması hâlinde; ölerek vücuduna kefen sarılmış gibi olur:

Mümkin midür ki sarıla bir sîm-ten baña

Ölem gidem meger ki sarıla kefen baña

(Necâtî)

5- Tabut İle İlgili İstekler

Cenazelerin mezarlıklara götürülmesi için içine konuldukları tahtadan yapılmış sandıklara tabut denir. Şiirlerde genellikle şekli itibarıyla ele alınan tabuta konan kişi, âşıklardır. 

Hamdullah Hamdi, sevgilinin yanağı ve beni sevdasıyla ölmesi hâlinde, tabutunun fildişi ile abanozdan yapılmasını ister: 

O haste-dil ki ölür hadd ü hâl derdiyle

Gerek ki anuñ ola ýâbûtı âbnûs ile âc 

(Ham. Hamdi)

Ahmet Paşa sevgilinin serviye benzeyen boyunun hasretiyle ölmesi hâlinde tabutunun şimşaddan (servi) yapılmasını vasiyet eder:

Serv-i kaddüñ hasretinden ölicek tâbûtumu

Eylerim şâhum vassıyet k’ideler şimşâddan

(A. Paşa)

Aynı şekilde Meâlî, sevgilinin kırmızı la’le benzeyen dudağının hasretiyle ölmesi hâlinde tabutunun mercandan yapılmasını ister:

Hasret-i la’li ile ölürsem

Baña mercândan eyleñüz tâbût 

(Meâlî)

Sevgilinin yanağı ve boyunun arzusuyla can veren Hicrî, onun boyuna benzerliğinden dolayı tabutunun serviden, yanağına benzerliğinden dolayı da kefeninin gülden yapılmasını ister:

Ârızu kaddüñ hevâsıyla düşüp cânlar virür

Servden tâbût umar gülden kefen ister göñül 

(Hicrî)

Necâtî, sevgilinin saçının derdiyle ölürse tabutuna kara Kabe örtüsünün örtülmesini ister:

Kara Kabe örtüsü ile örtesiz tâbûtumı

Ölicek zülf-i gamından dostlar kardaşlar

(Necâtî)

Enverî ise sevgilinin yanağını düşünerek öldüğünde, tabutunun yasemin çiçekleriyle süslenmesini ister:

Ölürse ruhlarun fikriyle iy meh Enveru hastañ

Donatsun ehl-i gam tâbûtını iy gül semenlerle

(Enverî)

6- Cenaze Namazı ile İlgili İstekler

Bâkî, öldükten sonra kıymetinin dostlar tarafından musalla taşında bilinip arkasında saf saf cenaze namazına durulmasını ister:

Gadrüñi seng-i musallâda bilüp ey Bâkî

Durup el bağlayalar karşuña yârân sâf sâf

(Bâkî)

7- Cenazenin Taşınmasıyla ile İlgili İstekler

Ölen bir kişiye karşı yapılan son görevlerden birisi de hep beraber onun cenazesinin mezarlığa kadar götürülmesidir.

Cemâlî, öldüğü vakit cenazesinin cahiller tarafından taşınmasından utanç duyacağını söyleyerek sevdiği kişilerce taşınmayı tercih eder:

İy Cemâlî ölicek yârân götürsün meyyitüm

Câhilüñ boynında yük olmak hacâletdür baña 

(Cemâlî)

Ümîdî, öldüğü zaman baş üstünde taşınan cenazesine, sevdiği kişilerin eşlik etmesini ister:

Ölicek halk cenâzem götürüp baş üzre

Ey Ümidî düşeler öñüme yârân sâf sâf

(Ümîdî)

Mesîhî ise sevgilinin kapısında ölmesi hâlinde, cenazesinin sevgilinin itleri tarafından taşınmasını arzular:

Ben ölicek kapuñda cenâzem götürmege

Cem¡ olup itlerüñ yapışa üstühˇânuma

(Mesîhî)

Ahmet Paşa da tabutunun arkasından gelirse sevgilisine hakkını helal edeceğini söyler:

Kanumı helâl eyleyeyin saña gelirseñ

Tâbûtumun ardınca bir iki kadem ey dost 

(A. Paşa)

8- Mezar ile İlgili İstekler

a. Mezarın Yeri ile İlgili İstekler

Ömür boyu sevgiliden ayrı yaşamak zorunda kalan âşıklar, hiç olmazsa öldükten sonra ondan uzakta olmak istemezler. Bunun için mezarlarının sevgilinin yaşadığı yere yakın bir yerde olmasını isterler. 

Servi boylu sevgilinin hasretiyle can veren Bâkî, öldükten sonra sevgilinin boyuna benzediği için bir servinin gölgesinin düştüğü yere defnedilmeyi ister:

Ger ölürsem hasret-i kaddiyle ol servüñ beni

Bir yire defn eyleñüz kim sâye-i ar ar düşer

(Bâkî)

Cenazesinin sevgilinin köyüne defnedilmesini uman Hüdâyî, bu durumda mezarının cennet bahçesine döneceğini söyler:

Ger ser-i kûyuñda defn eylerler ise meyyitüm

Ka’be hakkı ravzam ola cennetü’l-me’vâ gibi 

(Hüdâyî)

Hafîd ise öldüğü zaman mezarının sevgilinin göğsü, kefenininse onun gömleği olacağını söyleyerek ölmekten gam yemez:

Gam degil aşk-ı mahabbetle ölürsem zîrâ

Makberim sineñ olupdur kefenüm pîrehenüñ 

(Hafîd)

Sevgilinin yurdunu cennete eşdeğer gören Hayâlî, aşk derdinden ölmesi hâlinde sevgilinin köyüne gömülmeyi vasiyet eder:

Gam-ı aşkında ölürsem ser-i kûyuñda defn eyleñ

Şehid olanların çünkim yeri Firdevs-i a’lâdur

(Hayâlî)

Selîkî ise sevgilinin yurdunun arzusuyla öldüğü zaman, cennet bahçelerine benzeyen bir gül bahçesine gömülmenin hayalini kurar:

Ârzû-yı ser-i kûyıyla ölürsem yârüñ

Gülşen-i bâğ-ı cinân ola Selîkî vatanum

(Selîkî)

b. Mezarın Kazılmasıyla İlgili İstekler

Ziyâî, sevgilinin çene çukurunun hasretiyle ölmesi hâlinde mezar kazıcının kabrini hoşça kazmasını ister:

Hasret-i çâh-ı zena«dânuñla çâk olursa ten

Kabrümi lutf eylesün bir hoşça kazsun gûr-ken

(Ziyâî)

c. Mezarın Özelliği ile İlgili İstekler

Mezar yapımında genellikle mermer tercih edilir. Ayrıca ölen kişinin hatırasına saygı göstermek amacıyla mezarının şekil olarak güzel ve alımlı olmasına dikkat edilir.

Gümüş tenli bir güzelin sevdasıyla ölen Necâtî, mezarının mermerden yapılmasını ister:

Bir sîm-ten firâkına ölen Necâtînüñ

Bi’llâhi mermer ile yapasız mezârını

(Necâtî)

Gelibolulu Sun’î, öldüğü vakit keder ordusuna karşı siper olması için mezarının mermerden yapılmasını ister:

Ben ölicek mezârumı mermerle yapalar 

K’ola sipâh-ı gussaya ey sîm-ten hisâr 

(G. Sun’î)

İshâk Çelebi ise sevgilisinin öldükten sonra kendisini hatırlamasıyla mezarı mermerden yapılmış kadar mutlu olur:

Yine ölmiş ¡âşıkın ol seng-dil yâd eyledi

Hayra girdi kabrini mermerle bünyâd eyledi

(İshâk Çelebi)

Nedim ise öldüğü zaman mezarının tuğlasının çamurunu sakinin su testisinin toprağından yapılmasını arzular:

Söyleyin sâkîye öldükde Nedîm-i zânna 

Eylesin tahmîr-i hışt-ı lahd hâk-i kûzeden

(Nedîm)

d. Mezar Taşı ile İlgili İstekler

Ölen kişinin gömüldüğü yerin baş ve ayakuçlarına birer taş dikilerek mezarın yerinin belli olması sağlanır. Ayrıca bu taşlar üzerine ölen kişiyle ilgili çeşitli bilgiler yazılarak mezarın sahibi hakkında çeşitli bilgiler verilir.

Ziyâî, gurbet acısıyla ölürse mezarına büyük bir taşın mezar taşı olarak dikilmesini ister:

Bir ulu taşı mezârumda nişân eyleyesiz

Dostlar bunda ölürsem elem-i gurbetden

(Ziyâî)

Mezar taşlarına “hüve’l-bâkî, hüve’l-hayy, ruhuna fatiha” gibi birtakım ifadeler yazılması âdettendir. Aşağıdaki beyitte bu âdete dikkat çeken Mesîhî, mezar taşına hüve’l-hayy yazılmasını ister:

Mesîhî derd-i cânândan ölürse 

Yaza seng-i mezârında hüve’l-hayy 

(Mesîhî)

Behiştî, haşre kadar dil gibi hâl ehline açıklanması için içindekilerin mezar taşına yazılmasını ister:

Haşre dek şerh itsün ehl-i hâle mânend-i zebân

Yazasuz der-i derûnumdan mezârum taşına 

(Behiştî)

Hayâlî de ölse bile mezâr taşlarının hâl diliyle derdini anlatmaya devam edeceğini iddia eder:

Ölsek hayâlî derdimizi ¡âleme yine

Söyler zebân-ı hâl ile seng-i mezârımuz

(Hayâlî)

Sevgilinin yaşadığı evin eşiği, âşıkların kavuşup yüz sürmek için can attıkları bir yerdir. Âşıklar, orada daima kanlı gözyaşları dökerler. Hatta sevgilinin eşiğinin taşı, âşıklar için öldükten sonra bile vazgeçilemeyecek kadar kıymetlidir. 

Bunun için âşıklar, öldükten sonra bile mezarlarına sevgilinin eşik taşının mezar taşı olarak dikilmesini isterler:

Mezârum ravza-i cennet civârı ola öldükde

Dikilse başum üstine nigâruñ işigi taşı

(İshâk Çelebi)

Yârüñ işigi taşını levh-i mezâr idüñ

Tâ kim ¡Atâyî söylene nâm u nişânumuz

(Nev’î-zâde Atâyî)

Sevgilinin en önemli özelliklerinden biri de gözleriyle âşığını öldürmesidir. Böyle bir durumla karşılaşacağını bilen Nev’î, mezarının sürme taşından yapılmasını vasiyet eder: 

Nev’îyi çeşmi katl idicek vârisüm olan

Sürme taşından eyleye mîl-i mezârumı

(Nev’î)

Gelibolulu Âlî, sevgilisi tarafından öldürülmesi hâlinde mezar taşlarının bu olaya şahitlik edecek olmasıyla teselli bulur:

Cefâ ile beni ol seng-dil öldürse ey ¡Âlî

Şehâdet itmege bâri iki seng-i mezârum var 

(G. Âlî)

Fuzûlî ise gam ateşinden bir alev olduğunu söylediği kabrinin taşına, kınama okunun atılmamasını ister:

Kabrim taşına kim gam odumdan zebânedir 

Tan okın atma kim hatarı çok nişânedir

(Fuzûlî)

İshâk Çelebi mahşer günü bazen göğsünü bazen başını dövmek için Allah’tan, mezar taşından kendisini ayırmamasını ister:

Dögmek içün gâh sînem geh başum mahşer güni

İtmesün bâri Hudâ seng-i mezârumdan cüdâ

(İshâk Çelebi)

Fuzûlî, sevgilinin diyarında ölmesi hâlinde mezarına taş dikilmemesini servi boylu güzelin gölgesinin düşmesini ister:

Mezârum üzre koymañ mîl eger kûyuñda cân versem 

Koyuñ bir sâye düşsün kabrüme ol serv-kâmetden

(Fuzûlî)

Süheylî de aşk yolunda ölenlerin hiçbir şöhrete ihtiyaçlarının olmadığını söyleyerek öldüğü zaman mezârına taş dikilmemesini ister:

Eyleme hengâm-ı mevtümde baña seng-i mezâr

Küşte-i ¡ışkuñ olan nâm ü nişânı n’eylesün

(Süheylî)

Bir başka beyitte ise sevgilinin işkenceleriyle ölen âşık, gömüldüğü yerin bilinmemesi için mezarına taş dikilmemesini ister:

Ölürsem cevr-i cânân ile taş dikmeñ mezârumda

Nişânum kalmasuñ kûyında ol bî-rahm cânânuñ 

(Ziyâî)

9. Defin Sırasında Yapılması İstenen İstekler

İshâk Çelebi, öldüğü zaman sevgilisinin kendisine sövmesini ister. Çünkü kabre konulurken sevgilinin bu sövmeleri, onun için dua yerine geçecektir: 

Dildâra diñ ki sµneme sövsün ben ölicek 

Koñ kabrüme beni o mücerred duâ ile

(ishâk Çelebi)

Divan şiirinde sevgilinin üzerine bastığı topraklar, âşıklar için çok kıymetlidir. Bir türlü sevgilisine kavuşamayan âşık, onun bastığı topraklara yüz sürerek teselli bulmak ister.

Aşağıdaki beyitte Enverî, mezara konulunca üzerine atılan toprakları sevgilinin ayağının bastığı toprağa benzetir:

Hâk-i pây-i dil-beri zann eyledüm iy mâh kim

Yüzüm üstine mezârumdan döküldükçe türâb 

(Enverî)

Şair, balka bir beyitte ise mezara gömülürken üzerine sevgilinin amber kokulu saçlarından saçılmasını ister:

Ölürsem üstüme saçılsa bu gîsû-yi anberden

Metâ¡-ı hüsn-i dil-berden mezâra armağan olsa 

10. Defin Sonrası İstekler

a- Sevgiliden İstekler

Âşığın mezara defnedildikten sonraki en büyük isteği, mezarını sevgilinin ziyaret etmesidir. Sevgili, hiç olmazsa bu şekilde öldükten sonra kendisine ilgi göstermiş olacaktır. Çünkü hiçbir günahı olmadığı hâlde onun ölümüne sebep olan, sevgilidir:

Ey kamer-ruh nûr-veş in bâri geh geh kabrüme

Tığ-i hecr ile beni çün bî-günâh itdüñ şehid

(Mesîhî)

Nâz ile kabrüme gel ey büt-i şîrin-harekât

Görelüm rûh-ı revânuñ nicedür reftârı 

(Helâkî)

Ey Selîkî gam-ı hecriyle biz öldük bâri

Kabrümüz üzre gelüp rûhumuzı şâd itsün

(Selîkî)

Sevgilinin âşığın mezarına gelip ona sövmesi bile dertli âşığa kabul olmuş dua gibi gelir:

Gelüp bir hayli sögmiş kabrüm üzre ol gözüm nûrı

Ziyâ’î derd-mende müstecâb olur du’âdur bu 

(Ziyâî) 

Âşık, bedeni coşup canlanacağı için sevgilinin kabrine ayak basmasını; toprağının da boyunun gölgesini kucaklayabilmesi için gölgesini mezarına düşürmesini ister:

Kabrüme bassañ kadem ten cân bulup cûş eyleye

Serv-i kaddüñ sâyesin hâküm der-âğûş eyleye

(Nev’î)

Hayattayken vuslata bir türlü fırsat vermeyen sevgiliden Fasîhî’nin de son isteği, mezarının toprağına boyunun gölgesini düşürmesidir:

Vasluña irgürmedüñ öldür de ey serv-i hırâm

Sâye-i kaddüñ düşür bâri mezârum hâkine

(Fasîhî)

Eğer sevgili, âşık öldükten sonra onun mezarını ziyaret edecek olursa mezar, onun parlaklığıyla nurlanacaktır. Bu yüzden âşığın sevgilisinden son bir isteği, mezarına ziyarete gelmesidir: 

Müstagrak oldı nûra bugün kabr-i Enverî

Cânâ revân olursan ölicek mezârına

(Enverî)

Çün şehid eylersin ol gamzeyle hey kâfir beni 

Bâri nûr insin mezârıma güzer kıl dâimâ 

(A. Paşa)

Ölicek kabrümüze uğrar iseñ

Nûra müstahrak ola türbetümüz 

(Mesîhî)

Ben ölicek kabrüme ger yâr ide bir kez güzer 

Tâ kıyâmet nûr ine sakf-ı mezârumdan baña

(Celîlî)

Aslında âşık, sevgiliden hiçbir şey istemez. Sevgili tarafından âşığa söylenecek olan “kulum ölmüş ” sözü bile âşık için vefa olarak yeter:

Baña vefâ yeter bu ki ben ölicek nigâr 

Bir kez diye Me’âlî kulum eylemiş vefât

(Meâlî)

Hatta âşık, sevgilisine kavuşmanın bayramında; sevgilisinden kendisini öldürüp vücudunu bin parçaya ayırarak itlerine kurban payı vermesini ister:

Îd-i vasluñda beni öldür tenüm sad-pâre kıl 

Vir sevindür itlerüñ bezl eyle kurbân pâresi

(G. Âlî)

Ahmet Paşa ise ayrılık ateşiyle kendisini öldüren sevgiliden kan pahası olarak hiç olmazsa bir öpücük vermesini ister:

Şevkin vedâ içinde çün öldürdü Ahmedi 

Bir bûse ile bâri buyur kan-bahâcığım 

(A. Paşa)

Behiştî ise mezarda gözlerinden ayrılan kirpiklerin, mezarına basan sevgilinin ayaklarına zarar vermemesi için sevgilisinden mezarından çizmesiz geçmemesini ister:

Gözümden ayrılan kirpiklerüm kâr eyleye şâyed

Ölürsem mûzesiz geçme benüm hâk-i mezârumdan

(Behiştî)

b- Çevredekilerden İstekler

Aşk derdiyle ölen âşık, bu hâlini gören çevresindekilere seslenerek öldüğünü sevgilisine söylemelerini ister:

Öldükde benüm hâlümi bi’llâhi görenler

Cân virdügümi ¡ışk ile cânâna disünler (Revânî)

Figânî de gurbette ayrılık acısıyla öldüğü zaman, sevgilisinin haberdar edilmesini saba yelinden ister:

Ben bu gurbetde garîbem ger ölem fürkat ile 

Ey sabâ hâlümi lutf it der-i cânâna ilet

(Figânî)

Nev’î ise bu arzusunu, mezarından bitecek olan otların yerine getirmesini bekler:

Ölicek hâk-i mezârumda biten her çemenüm 

Dil olup söyleye ol serv-i dil-ârâ gamını

(Nev’î)

Âşığın hayattayken en büyük hedefi sevgiliye kavulmaktır. Ancak bir türlü bu hedefine kavuşamadan ölür. O, öldükten sonra bir nebze olsun teselli bulmak için sevgiliye benzerliğinden dolayı mezarına servi ağacının dikilmesini ister:

Hasret-i kaddüñ ile ger bu Mesîhî vire cân 

Gabri üstinde bite serv-i hırâmân-şekil

(Mesîhî)

Öldüm ol servüñ ayagına yüzüm süremedüm

Serv diküñ başum ucında mezârumda benüm

(Âşık Çelebi)

Usûlî ise bu teselliyi, sevgilinin sembolü olan güllerin mezarında açılmasında bulur:

Bu şevk ile ölürsen umarım Usûlî kim 

Kabrinde güller açıla tâze bahâr ola 

(Usûlî) 

Şekil olarak çıkarmış olduğu âhlara benzerliğinden dolayı Necâtî de mezarının üzerine nergis çiçeğinin dikilmesini ister:

Nergis diküñ ki hey’et-i sırf ü elif dürür

Tâ kim mezârum üsti kamu şekl-i âh ola

(Necâtî)

Sevgilinin yüzündeki ayva tüyleri, âşıkların düşkün olduğu güzellik unsurlarından biridir. Süheylî, sevgilinin ayva tüylerinin derdiyle toprak olursa, bu tüyleri çağrığtırması bakımından mezarına yeşil bir örtü örtülmesini vasiyet eder:

Gam-ı haýýıyla hâk olsam Süheylî ol gül-endâmuñ

Vasiyyet eyleyem örtsün mezâruma yaşıl hârâ 

(Süheylî)

Revânî de mahşer gününe kadar mezarına çimenlerden yeşil örtüler örtülmesini ister:

Gam-ı haýýuñla ölürsem güzelüm haşre degin

Sebz cübb’örte benüm üstüme kabrüm çemeni

(Revânî)

Hayretî, mezarında biten ateşli otların kabrini ziyarete gelenleri yakmaması için ziyaretçilerinden ağlamalarını ister:

Kabrümüz üzre gelicek ağlaşuñ yoldaşlar

Yakmasun sizi bizüm oddur biten her kâhumuz

(Hayretî) 

Âşığın gönlü daima sevgilinin saçlarında olmak ister. Ancak hayattayken buna bir türlü muvaffak olamaz. Bu yüzden hiç olmazsa öldükten sonra onun saçlarına kavuşmak ümidiyle kemiklerinden bir tarak yapılmasını vasiyet eder:

Ölürsem üstühˇânumdan vadiyyet kim kıluñ şâne

İrişem şâyed ol yüzden meger zülf-i perîşâne

(Hafîd) 

Fuzûlî, meşhur Su Kasidesi’nde eğer sevgilinin elini öpmeden ölürse toprağından testi yapılmasını ve onunla sevgiliye su verilmesini ister:

Dest-bûsı ârzûsiyle ger ölsem dôstlar

Kûze eyleñ topragum sunuñ anuñla yâre su

(Fuzûlî)

Behiştî, sevgilinin aşk meclisinde ölmesi hâlinde çömlekçiden mezarının toprağından içki kâsesi yapmasını ister:

Bezm-i ¡ışkuñda ölürsem «âkümi cem¡ eyleyüp

Kâse-i mey nakşını resm eylesün hazzâf aña

(Behiştî)

Hayretî ise sevgilinin kırmızı dudağının fikriyle ölürse toprağından kadeh yapılmasını, kadeh yapımında da çamurun sevgililerin göz yaşlarıyla karılmasını ister:

Yâd-ı la¡liyle ölürsem sâğar eyleñ toprağum

Anı tahmîr itmege üstüme yârân ağlasun 

(Hayretî)

Veli, tanınmış kimselerin mezarlarında mum yakmak âdettendir. Hayretî de aşk kılıcıyla şehit olduğuna delil olması için haşre dek can kandilinin yakılarak mezarına asılmasını ister:

Şehîd-i tıg-i ¡ışk olduguma rûşen delil olsun

Asılsun meşhedümde haşre dek kandil-i cân yansun 

(Hayretî)

Hicrî, haydutlara karlı hazır olması için aşk yolunda öldüğü zaman, kabrine taş yığılmasını ister:

Ölicek râh-ı ¡aşkında yıhalar kabrüm üzre taş

Harâmîlük durur yollar k’ola ¡uşşâk hâzır taş 

(Hicrî)

Rakip, âşık-maşuk ilişkisinde âşıkla yarışan kişidir. Onun için kötü, çirkin, zararlı ve zalimdir. Sevgiliyle olan münasebeti âşığı üzer. Sevgilinin çevresinden asla uzaklaşmadığı için âşığı da ona yaklaştırmaz. Bu bakımdan rakip, sevgilinin mahallesinin bekçileri veya köpekleridir. Âşık, sevgilisine ulaşmasını engellediği için daima rakibe kin ve nefret duyar. Buna rağmen sevgiliye hizmet etme amacıyla öldükten sonra kemiklerinin, mahallesindeki bu itlere yemek olmasını ister:

Üleşsünler ölicek üstühˇânum farż imiş zîrâ 

İşigüñ itlerine bezl-i cândan bir nişân virmek

(G.Âlî)

İşiginde ölmege cân virdigüm Hicrî budur

İtlerine ýa¡me ola üstühˇânı sinemüñ 

(Hicrî)

Ölicek tâze cân bulmak mukarrerdür yine cânâ

Seg-i kûyuñ nevâle idine gerüstühˇânumdan

(Hayretî)

Aynı hizmet düşüncesiyle Nihânî, Usûlî ve İshâk Çelebi, öldükleri zaman kafataslarının sevgilinin köpeklerine yemek çanağı olmasını isterler:

Ben ölicek Nihânî kâse-i ser

Seg-i dildâruma sifâl olsun 

(Nihânî)

Ölicek eşiğinde başum olsa 

Mahalleñ itinin bâri sifâli 

(Usûlî)

İşiginde ölicek ola mı bir sâhib-i hayr 

Ki ide kâse-i serden seg-i kûyına sifâl

(İshâk Çelebi)

Âşık, sevgilinin yolundaki en büyük düşman olan rakibin mahşer gününde dirilmeyeceğini bilse ölümü seve seve kabul etmeye hazırdır:

Agyâr ile dirilmez isem ölüme hâzıram

Şükr-i hüdâ ki her marazuñ bir devâsı var 

(Necâtî)

Hayâlî, öldüğü zaman kemiklerini sevgiliye gönderilmek için hazırlanmış birer mektup olarak görür. Mahallesinin itlerinden bu 

mektupları, sevgiliye ulaştırmasını ister:

Mahabbet-nâmelerdür kim saña irsâl eder cânum

Ben öldükte seg-i kûyuñ götürse üstühˇânumdan 

(Hayâlî)

Ziyâî de mezarına rakibin uğramamasını ister. Uğrayacak olursa mezar taşlarıyla onu taşa tutacaktır:

Uğramasun kabrüme mecnûn rakib-i bed-nihâd

Makberüm taşından anı taşa tutmakdur murâd 

(Ziyâî)

Sevgilinin mest gözleri tarafından öldürüldüğünde hiç kimse tarafından anılmayacağını bilen âşık, sevgilinin itlerinin kemiklerinden lâdes tutmasını bekler:

Kimse yâd eylemez öldürse beni ol gözi mest

Üstühˇânumla meger itleri duta yâ dest 

(Nev’î-zâde Atâyî)

Yunus Kaplan

olum-siirleri-antolojim3640346620112503645 Divan Şiirinde Ölüm Karşısında 
<br>Âşıkların İstekleri
Divan şiiri geleneğinin temel şahıslarından biri olan âşık, ölümle her zaman iç içe bir ruh hâlinde olduğu için canını teslim etme karşılığında ölmeden önce veya sonra çevresindekilerden birtakım isteklerde bulunur. Bu isteklerin ana muhatabı genellikle, hayattayken kendisinden bir türlü ilgi göremediği sevgilidir. 

Haklı Olmanın Korkunçluğu

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır
delilerin yazları giydiği o serin palto gibi
peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak
kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor
terk edilmek.
Üstelik bu saatte çıbanlar
“karşında kekelemeden konuşmak gibi” kudretli bir isteği anlamıyor
keşke diyorum
zalime dönüşüyor bütün kelimeler

haklı olmak ne kadar korkunç
ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma
evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para.
gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları
gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil
unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin
uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim
içim, karla karışık

bir gece ki ne karanlık, ne sabah
başımda çok satacak bir endişenin müşterileri
gözlerimi kapatıp bağırıyorum
beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye
duvardaki tablo susuyor, çeşme susuyor, kaybolan kumandalar susuyor
gülümseyerek bile değil; şakalar içinde, kahkahalar ve
umursamazlıklarla çürüyoruz
sonra ben de susuyorum
resmi hizmete mahsus bir aracın tekerlerine yaslanıp.
belki de elimdeki fazla cesetlerden istiyor
sevdiğim tüm yalanlar

Bülent Parlak

bulent-parlak-siirleri9048297013665494886 Haklı Olmanın Korkunçluğu
gözlerimi kapatıp bağırıyorum
beni öldürenler bir adım öne çıksın!

Evet, İskân

müteahhit çağında yaşıyoruz sevgilim
sana vaat edeceğim ev sıradan değil
göle bakmıyor diye pencerelere küsme
üzme beni tek katlı bir gülüş için
ismet özel hangi cesaretle “evet, isyan” diyerek
başlatmıştı devrimi
bu tüccarlar
bu yörükler
bu göçerler
bu köçerler kavmini
tanrı bile dökemedi sokağa
o sokak ki iftira atıyor pezevenkler
bir fahişenin aşkına
paraya ve inşaata hamdolsun
telifini rüşvetle ödedikleri bahçelerin
yüzünü

cumhuriyet gazetesine çevirdiklerinde içimde birlerce, onlarca, binlerce, yüzlerce, içim,
içimde, birlerce, onlar,
yüzler, cümle, binlerce
küfürler olacak

Bülent Parlak

20260425_1819211419704698977899265-648x1024 Evet, İskân

Eger derdimüze olmazsa dermān / Ki Azrāile bāri eyle fermān

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur
Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur

Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile
Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile

Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā
Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā

Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben
Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben

Dükendi gözlerümden yaş ile ķan
Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān

Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh
Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh

Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı
Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı

Bilürsin yā İlāhį sen firāķum
Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum

Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı
Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı

Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet
Bizüm başumıza her gün ķıyāmet

Adūnun cevri žulmi cāna giçdi
Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı

Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen
Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen

Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi
Benüm seyrānuma il şen degül mi

Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet
Ki ķorķaram idem senden şikāyet

MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi
Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi

Eger derdimüze olmazsa dermān
Ki Azrāile bāri eyle fermān

Bu aradan bizi gelsün çıķarsun
Girüsin yaķ bizi çünkim yaķarsın

Aźāb itme bize kāfirler ile
Ki alma cānumuz kāfir eliyle

Çü sensin itdüren düşmāna cebri
Sen iĥsān eyle bāri bize śabrı

Getür altunı dir zindān içinde
Bitür ħūnı yiyem dir nār içinde

Ki zindān içre hįç altun olur mı
Yanar külħān içinde ħūn olur mı

Kişi zindān içinde śuya muĥtāc
Yaturlar ķuru yirde çıblaķ u ac

Bu maķūle belāya śabr olur mı
Ki bundan özge cānā cebr olur mı

Revā mı zārį zārį aġlayam ben
Yanar āteşle baġrum ŧaġlayam ben

Müyesser olmaz ise baŋa seyrān
Ki itme yirümüzi bāri nįrān

Bu bį-çāre Esįrį derdmendi
Ħalāś it bį-mecāl ü müstmendi

Esîrî

esiri-divani6617824254837147109-1024x768 Eger derdimüze olmazsa dermān / Ki Azrāile bāri eyle fermān

DÎVÂN-I FİRÂK-I ESÎRÎ

Esįrį Fermāyed
[Gazel 91]

Bir gice tā śubĥ olınca cānum aŋdum aġladum
Yana yana fürķat ile cānum aŋdum aġladum

Bāġ bustānda dem-ā-dem Ǿişret idüp yār ile
Źevķ u şevķ ile śafā seyrānum aŋdum aġladum

Rūz [u] şeb yārān ile śoĥbetler idüp dāǿimā
Ol ezelki itdügüm devrānum aŋdum aġladum

Ġurbet iķlįmine düşdüm ayrılup yārdan dirįġ
Ĥasret ile āh idüp efġānum aŋdum aġladum

Bį-kes ü bį-çāredür şimdi Esįrį dostlar
Mıśr-ı dil Yūsuf ya’nį Ken’ānum aŋdum aġladum


Esįrį Fermāyed
[Gazel 93]

Āh ezelki demleri devrānı aŋdum aġladum
Gözlerümden yaş aķup yārānı aŋdum aġladum

Ĥasretā bu nār-ı fürķat yaķdı cān u cigerüm
Seyl olup gözden aķan bārānı aŋdum aġladum

Ķanı şol demler k’iderdük dostlar ile śoĥbeti
Anlar ile itdügüm seyrānı aŋdum aġladum

Vaŧanumda şevķ ile çün şādumān idi göŋül
Ġama düşdi bu dil-i vįrānı aŋdum aġladum

Çoķ cefā ķılduŋ bize [sen] ĥadden aşdı iy felek
Ĥaddi yoķ ġāyātı yoķ oranı aŋdum aġladum



Esįrį Fermāyed
[Gazel 110]

Kimseden hįç görmedüm mihr [ü] vefā dünyāda ben
Şāźlıķla sürmedüm źevķ u śafā dünyāda ben

Şol ķadar ġurbetde itdüm āh u zār ile fiġān
Giçdi ömrüm gülmedüm hįç bį-vefā dünyāda ben

Anca yıllar anca aylar anca günler anca ān
Śad hezārān görmişem cevr ü cefā dünyāda ben

Tende ŧāķat cānda rāĥat dilde ārām ķalmadı
Niçe yüz biŋ çekmişem derd ü belā dünyāda ben

İy Esįrį ĥażret-i Ĥaķ eyleye dermān saŋa
İns ü cinden bulmadum derde devā dünyāda ben



Esįrį Fermāyed
[Gazel 160]

Bu dünyā bį-vefādur yoķ vefāsı
Ŝebātına inanma yoķ beķāsı

Yüzüŋe gülse eger bir iki gün
İrişür nā-gehān hicrān belāsı

Seni maġrūr ider bu çerħ-i ġaddār
Yalancı pįre-zendür yıķılası

Eger bir laĥža ide şād u ħurrem
Ki Ǿömrüŋce olur anuŋ ķażāsı

Esįrį sen göŋül virme cihāna
Öŋi vįrān śoŋı vįrān olası

Esîrî

photo-2026-03-21-20-12-179119873332244717384 DÎVÂN-I FİRÂK-I ESÎRÎ
Yüzüŋe gülse eger bir iki gün
İrişür nā-gehān hicrān belāsı

Şûrîden-i Aşk

Aşk âteş-i kîn ile olup germ
Dedi ne gerek bu sözlerin nerm

Katl etme degil midir murâdın
El-ân elinde zulm ü dâdın

Gûyâ ki bu sözle fikr-i cânân
Gönlümden olur mı zerre pinhân

Korkutmağa düşme bî-mahaldir
Vuslat dediğim benim eceldir

Salt bende degil bu fikr-i cânân
Ölsem de giyâhım eyler efgân

Bu çâhda ney bitip serâser
Uşşâka gam-ı firâk söyler

Gitmez bu hevâ dimâğımızdan
Bu dûd çıkar ocağımızdan

Gam meş’alidir bu sönmek olmaz
Cân vermek olur da dönmek olmaz

Şeyh Galib

seyh-galib-siirleri758799607412808252-819x1024 Şûrîden-i Aşk

Gören sanır ki safādan semā’-ı rāh ederim

MÜSEDDES
I

‘Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u’ vāh ederim
Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim
Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim
Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim
“Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim
Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”

II

Benim firākıñ ile dil-şikest olan ‘āşık
Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan ‘aşıķ
Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan ‘aşıķ
Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan ‘aşıķ
“Gören şanır ki şafādan semā’-ı rah ederim
Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”

III

Firāz-ı ‘arşa çıkar āh vāhımız her şeb
Nedir bu ‘alem-i firķatde çekdigim yā Rab
Bu muydu hilķatimizden bizim ‘aceb matleb
Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb
“Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim
Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”

IV

Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin
Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ
Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ
Ne özge çillesi var [hecr] semtine gidenin
“Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim
Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”

V

Ġarib-i kūyun olup ġayri mültecā bilmem
Yem-i firāķa düşüp lutf-ı nāhudā bilmem
Neler çeker bu göñül söylesem edā bilmem
Ne hale uğradı Esrar-ı bi-nevā bilmem
“Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim
Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”

Esrar Dede

esrar-dede-galata-mevlevihanesi856046170755503410 Gören sanır ki safādan semā'-ı rāh ederim
“Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim
Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”