mesele dostum yenilirken yenmiş gibi durabilmekte

mesele dostum
yenilirken yenmiş gibi durabilmekte
yenerken de yenilmiş gibi olabilmekte
kuru tahtaya düşen toprağın
son diye fısıldadığı güne kadar
toprak anamızın
bütün yenilgileri
yenmeleri
kanı da
göz yaşlarını da
sevinç çığlıklarını da
örteceği güne kadar

***

Yalnızım.

Bir manastır gibi yalnız ve günahkar,
ıssız bir telgraf direği gibi başında dağın,
bugün
dünyaların, kentlerin sonsuz gürültüsü içinde

Aram Pehlivanyan

Futur

Beni anlayanlar bana yabancı

beni anlamayanlar benden davacı

ne yapmalıyım o zaman
yosunları kutlamalıyım onların
yumuşak ve alıngan umutlarını
yeşertmeliyim, umutsuzlara
çakmak taşı armağan etmeliyim
ateş böceklerini kunduzlarla
bisikletlerine mavi kurdela takıp dolaşan
uçarı genç kızlarla barıştırmalıyım
her gün şaşı yıldızlara bakıp daha da şaşıran
ablalarından birine kendimi armağan etmeliyim
ikindi güneşinin son mektubunda bildirdiği gibi
belki ben de daha mutlu olurum o zaman
korkularımdan ve kuşkularımdan kurtulup kuşlaşırsam

Mustafa Atiker

Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar.

“Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek”

Şiir yazan bir ruh hekimi Prof. Dr. Kemal Sayar, bir televizyon programında şöyle diyordu: “Kâinatta hiçbir söz boşluğa gitmez. Mutlaka yankılanacağı bir kalp bulur, oraya yerleşir.” Kemal Sayar ile şiir ve edebiyat halesi içinde insandan, dünyadan ve düzenden sözler ettik. Bu söyleşide hiçbir söz boşa gitmesin, kalbinize yerleşsin.

–  Her söyleşide böyle biraz heyecanlanırım ama ilk kez şiir yazan bir ruh hekimiyle söyleşiyor olmaktan ayaklarım yere değmiyor. Bu yüzden bu söyleşi bir nevi de terapi. Şiiri çok seven biri olarak şiirin sadece bir kelime olarak bile bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Sizin şairliğiniz hekimliğinizden de eski. Peki, ruhun doğrudan temasa geçtiği bir tür olarak şiiri siz nasıl ifade edersiniz? Bir terapi, bir iç döküm ya da sadece bir sanat dalı mı yoksa insanın kendi kendine konuşabildiği bir yüzleşme sahası mı?

Kemal Sayar: Şiiri, kapalı söylemenin, neredeyse susarak söylemenin bir tarzı olarak görüyorum. İyi şairler, kalabalıkları muhatap alan, belagatle, söz kıvraklığı ve kalabalığıyla rakiplerine galebe çalan kalem işçilerinin arasından çıkmıyor. En azından bir okur olarak benim tercihim, şiir zevkim bu yönde değil. Sade, söze takla attırmayan, okuru duygu olarak kavrayabilen şiirin meftunuyum. Bir ortak duygunun aşinası olan insanlar, şairin kelimeleri soyarak, eksilterek, giderek yankıdan oluşan bir imge ve çağrışımlardan yarattığı akışı müşterek bir dilmiş gibi algılıyor. Şair de zaten onlar için yazıyor. Kelimelerin tedavüldeki anlamlarının bertaraf edildiği, yalnızca aynı ruh iklimini soluyan veya o iklimin kayıp diyarlarını özleyen, arayan insanların işittiği, manasını tam çözemese de efsununa kapıldığı bir söz sanatı şiir. Aynı zamanda Naili’nin tasrihe mecal kalmadı ima ile geçtik’dediği gibi mecaz ve metaforun sanatı. Duyguya doğrudan erişemiyoruz çoğu kez, bir insana depresyonun neye benzediğini soruyorsunuz ve size ‘Kapkaranlık ve çıkışsız bir odada kalmak gibi’ dediğinde anlayabiliyorsunuz. Metafor bize bir yaşantının kapılarını aralıyor. Daha derinlerde bir yerde saklı kalmış, nebula halinde bir duyguyu yakalamanızı ve dünyaya çıkarmanızı sağlıyor. Bu manada şifa verici olduğunu düşünüyorum. Has şiir bize hissedip de adını koyamadığımız şeyi anlamlandırabilmekte yardımcı olur. Bizi sarsar, kendimizle karşılaştırır. Bu açıdan şiiri iç dökmekten ya da kendiyle hasbıhalden ziyade terapi odasının sözlü süreçlerine daha yakın buluyorum. Danışanın, sadece erbabının anlayacağı kapalı, kesik, eksiltili, dönüşmüş anlatımı, sözün adeta bir tercüme sürecinden sonra tıpkı rüyaların dili gibi sahibine göre yeniden yapılandırılarak, yorumlanarak bir anlam kazanması dile getirilenleri şiire yakınlaştırır. Hep söylerim, bazı terapi seansları şiire benzer, ruhum öyle yıkanır o odada. Şiir diyemiyorsak da poetik metinler oldukları rahatlıkla iddia edilebilir. Hem şiir hem de psikoterapi, duygular hakkında düşünme ve “düşünceler hakkında hissetme” girişimleri olarak görülebilir: Zihinselleştirmenin özü budur. İnsanlar, aşk, sevinç, umutsuzluk, ölüm ve kayıp gibi yüksek bir duygu durumundayken şiire ve psikoterapiye başvururlar.

– Ricat, İki Güneş Arasında ve Hızır ile Roza başlıklarıyla bir araya gelmiş Bütün Şiirler kitabınızda pek çokları gibi benim de kapılıp ezber ettiğim Ruknettin’in kalbi için kehanetler adlı şiiriniz bir hekimin hastası gibi konuşuyor. Öyle bir hasta ki, ‘gayya kuyusu’ derken okuru da o kuyunun içine indiriyor. Halini böyle beyan edebilmesi bir şairin hekim bile olsa insan okumaktan, dinlemekten yaralar aldığını düşündürüyor. Elbette hekimler de hastalanabilir gayet de tabii. İnsan dinlemek kolay iş değil. Aşağıdaki şiirinizde de böyle bir beyan var sanki? Şiir şifalı bir şey evet ama şiir yazmakla okumak arasındaki gibi iyileşmekle ötelemek arasında da bir fark var mı? Öteleyen iyileşir mi?

dileseler Tanrı’dan
ruhun eşsiz karanlığına
gözleri alıştıracak bir lamba
bir yöne tayini ya da
yağmurla boran
yolla yolcu arasında
dans eden psikiyatristler
bir kendilerini iyileştirebilseler!

Hepimiz belki de ‘yaralı şifacılar’ız ve kendi şifamızı arıyoruz

Tam isabet! İnsanlar kendi yaralarını sağaltmak istemeseler niye psikiyatri hekimi olmaya niyetlensinler? Hepimiz belki de ‘yaralı şifacılar’ız ve kendi şifamızı arıyoruz. ‘Ruhumun kuyularına bağırıp da/ Gelen sesle dönmeseydim meşke/ Neme gerekti benim tababet-i ruhiye?’… Bir şairin şiiri her zaman hülyalı, coşkulu, ümitli kılmaz dinleyeni, bazen de şairin dilinden okurun ruhuna ifritler, kezzap ve agular bulaşır. Kömür dumanı gibi soluduğunuz bir şiirle zehirlenebilirsiniz. Bazı şiirlerden sonra insan onulmaz yaralarıyla baş başa kalabiliyor. Aynı şey, terapi odalarında da gerçekleşebiliyor. “Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzuli’yem/ Bu alamet ile bulur beni soran olsa nâm-ü nişânımı” beyitini çok severim, bir kitabıma da isim olarak verdim. Bizim danışanlarımızın bilhassa ağır yaralanmış, bimar ruhlar arasından, kendi ufunetini güvenip eline sarıldığı doktoru da tanısın isteyenlerin içinden geldiği göz önüne alınırsa, daha ağır bir mesleki risk altında olduğu da söylenebilir ruh hekimlerinin. Mesleğimin başında, henüz daha tecrübesiz olduğum zamanlarda terapi odasındaki bu aktarımın etkisinde daha ağır şekilde kalıyordum ben de. İsmet Özel, “Dünyaya alışan şiir yazamaz” demişti. Maalesef zamanla şairliğimin yerini psikiyatristliğimin almasının nedeni de bu dünyaya alışma süreci. ‘Şair ve doktor’ başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: ‘Daha derin yaralar için doktor yetmez. Şairin de orada olması gerekir.’  Yine de şairin orada olması gereken zamanlarda halen görev başına çağırabiliyorum aziz hatırasını şükür. İyi bir şiir okuruyum üstelik öyle olduğumu düşünüyorum. Danışanlarıma şiir tavsiyelerinde bulunduğum gibi, öğrencilerime de şiirle ülfet kurmalarını salık veriyorum. Bizim mesleğimizde insan ruhunun henüz adı konulmamış ilişki, duygu ve sezgi biçimlerine muğlâk ve müphem de olsa aşina olmak için, tanı kitabının önünde yürüyebilmek için şiir, hikâye ve roman okuru olarak ince bir zevk edinmek zaruri. Bilhassa da kendi edebiyatımızın zirve isimlerini, şairleri, edipleri sürekli ve dikkatli bir nazarla okumamız lazım, çünkü her kültürün kendine münhasır anlamlandırma dinamikleri olabiliyor, bazı kültürler açısından hastalık sayılması gereken ruhsal durumlar, başka kültürün genel yapısında farklı bir raddeye kadar kabul gören, onaylanan süreçler olabiliyor. Mesela bizdeki melal duygusu veya yas süreçleri gibi. İşte bunları anlamak için de sosyolojik, antropolojik analizler kadar edebiyata da başvurmak gerekli. Edebiyatı sadece bir anlamlandırma, zihinselleştirme aracı olarak görmüyorum tabii ki, yekdil olmanın, hemdert olmanın yani empatinin belirli bir türünün iyi terapistlerin vazgeçilmez niteliği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun gibi genç meslektaşlarıma sıklıkla Neşet Ertaş gibi bu toprağın abdallarını dinlemelerini de salık veriyorum. Psikiyatri görüşmelerinde şiirler üzerinden yorum yaptığım da oluyor, görüşme sonlarında şiir salık verdiğim de. Evet, şiir terapötik bir rahatlama sağlıyor, hepimizin yaşam sevinci, direnç ve ümit aşılayan, kana doğrudan karışan ince ve derin sözlere, güzel sözlere ihtiyacı var. Gündelik yaşamını aksatacak, insanlarla ve yaşamla ilişkilerini baltalayacak kadar ruh sağlığı örselenmemiş insanların, kendi kendilerini sağaltacak rutinlerinden biri olmalı şiir ve edebiyat okurluğu, hatta yazarlığı. Bazı nevroz türleri şairin meleklerinin kanat açıklığını belirler. Rilke, “Ya şeytanlarımı kovayım derken, meleklerimi ürkütürsem?” diyerek terapi almaktan imtina etmişti. Ancak, şiirin sadece yan bir uygulama olarak kullanılabileceği daha ağır tablolarda muhakkak uzman yardımı almak gerekli. Terapi ve gerekirse ilaç desteğiyle, hastanın tekrardan yaşama tutunabileceği, rahatsızlığı yaratan iç dinamiklerini ve çevresel şartlarını şuurlu bir bakışla gözleyebileceği bir duruma getirebilmek gerekir ki hasta yaşaması gereken kederleri ve mutsuzlukları cesaretle yaşayabilsin, hayatını dönüştürebilsin. Freud başarılı bir psikanalizin, hastayı mutlu eden değil, hayatın olağan mutsuzluklarını, meşru acılarını gereğince göğüsleyebilecek duruma getiren analiz olduğu düşünürdü. Tedavi sonrasında, şiirle melale, melankoliye, daüssılaya yine güvenle düşülebilir.

Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır

Şiir demek ses demek. Her kitabın içinde bir ezgi var gibi gelir bana. O sesi duymayan kelimelerin anlamlarını anlayamaz zannederim. Şiiri, şairi çok mübalağa ettiğim düşünülmesin, çünkü her şair böyle değildir. O duymak istediğimiz sesi şiirine giydirememiştir kimi şairler. O halde o şiir kimseyi iyileştirmez. Çünkü onu yazmaya iten öfkenin içinde yazdığı şiiri de boğup bırakmıştır. “Affetmek” üzerine bir konuşmanızda şiirinizdeki sesi duyduğumdan beri böyle düşünüyorum. Ama o insana huzur veren ses sadece affetmekle kavuşulacak bir şey mi? İnsan affedilmek de istemez mi? Affedilmediğini bilen insanın şiiri neden insana iyi gelecek şarkıyı söyletmez? Affedilmediğinde ne yapmalı insan?

‘Şiir ses ile anlam arasındaki tereddüttür’ diyor Paul Valery. Şiirin kullandığı materyal, malzemesi kelimeler olduğu için sıklıkla konuşma dilinin işlevini de yüklendiği, yani bir mesaj iletmesi gerektiğini düşünür ehl-i hıred olmayan insanlar. Ancak şairin asıl işi, ruhunda biriktirip damıttığı renklerden, manzaralardan, mana ve seslerden bize bir ahenk tertip etmektir. Valery de bu sözüyle kelimelerin davranmaları gerektiği gibi davranmadığı bu halden bahsediyor gibi gelir bana. Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır. Bunu, darbenin hızı ve gücüyle, iç ritmiyle, uyağıyla, vezniyle, redifiyle de başarır. En vezinsiz görüneninde bile bir iç ahenk dalgalanır iyi şiirde. Yine İsmet Özel’in ifadesine başvuracağım, İyi şiirleri (iyi müzikte olduğu gibi) okuduktan (dinledikten) sonra eserde kendimize ait ve hiç kimseden ödünç almadığımız bir şeyi unutmuş, kaybetmiş, bırakmış gibi oluruz. Kendimize ait o şeyden vazgeçmediğimiz yahut o şeysizlikten duyduğumuz mahrumiyet acısına duçar olduğumuz zaman bir daha, biraz daha yanaşırız esere. Kendimize ait başka bir şeyi oralarda düşürmek pahasına. demişti. Bu ilişkinin, yani iki yokluğun takas edildiği, birbiriyle dolup taştığı bu alışveriş, hakikatin dile getirilebildiği en üst form kabul edilir bu sebeple. Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek. Konuşmalarımda, sözün güzelini söyleme çabam bundan. Çünkü işe yarayan tek söz, bağrımızda aşinasını bulandır. Denk geldiğiniz konuşmamın sizde bir yankı yaratabilmiş olmasının nedeni de ihtimal ki budur.

“Hınç oklarını aradım gözlerinde /Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin /Yaralar ve ışıklar içinde.“diyor Pablo Neruda. Evet, ışık yaradan sızar ve yaralarını gördüğünüz birine sonsuza dek düşmanlık edemezsiniz. Affediş belki orada başlar. Affetmek, yalnızca yapılan şey bağışlanamayacak türden bir şeyse hükmünü icra eder diyen düşünürler de var. Bu, insanın muktedir olduğu bir hal değil belki, yalnızca ilahi inayetin başarabileceği bir şey. Mesela Jankelevitch’e göre affediş beşerin takat yetiremeyeceği bir şeydir, zira ya bir mazeret ya da yanlışa çanak tutmayla zedelenecektir. Gerçek bir affediş göklerden gelen bir bağıştır, ilahi alanın beşeri alana bir temasıdır, mucizevî ve ilham vericidir. Geleceğe dönüktür ancak geçmişle ilişkimizi de değiştirebilir. İnsan, bağışlanamaz bir şey yaptığını düşündüğünde bile af dilemeli ve mümkün olduğu ölçüde davranışının sonuçlarını telafi edecek ödünleyici davranışlarda bulunmalı, bağışlanma dileğinde ısrarcı, sabitkadem olmalıdır. Muhatabı tarafından affedilemediği halde bile, insanın yükünü hafifletecek bir şeydir bu. Ayrıca hem başkalarını hem kendimizi yargılarken hiç göz önünden ayırmamamız gereken bir ölçü, insan için esas olan hata yapmamak değil, hatasıyla büyük ve güzel şeyler yapabilmesidir. İnsanın yeryüzü seferi bir hatayla ve af dileğiyle başladı, bizim mitsel öykümüz bu; “Kahramanın yolculuğu.” Hatamız başkasıyla beraber bizde de bir yara açtığında, o yarayı iyileştirmek için yaptığımız her güzel davranış, birilerine iyi gelecek ve dünyada hayrı büyütecektir. Affetmek geçmişi değiştiremez ama geleceği genişletir. Sizin de üzerine harikulade bir yazı yazdığınız, yakın zamanlarda yitirdiğimiz büyük şairimiz Sezai Karakoç, ‘Af dilemeye geldim/ Affa layık olmasam da…’ demişti. Belki bu yolculuğa önce kendimizi affedebilmekle başlamalıyız.

Hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık

Hüzün Hastalığı’nda hüznün insanı sahici kıldığını söylüyorsunuz. Böylece kendi kendime “Hüzün Hastası” teşhisini koyabiliyorum ben de. Fakat şu soruya yanıt vermek ister misiniz bilmiyorum, ben bu tanımlamayı bir hekimden çok bir şairin yaptığını düşünüyorum. Şöyle; gözlemden çok birebir tecrübe edilmiş de bu tanımlama vücut bulmuş gibi sanki. Siz hiç Hüzün Hastalığı’na kapıldınız mı? Bir yazan olarak değil bir hasta olarak soruyorum, hüzün insanı öldürecek kadar güçlü bir hastalık mıdır? Tedavisi nedir?

“Hüzün duyabilen her ruh iyiliğe muktedirdir” diyor Tom Amcanın Kulübesi’ni yazan Harriet Beecher Stowe. Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar. Kutsalla temas insanın kırılgan olduğunu fark edebilmesiyle mümkün… Hüzün insanı kendi kırılganlığıyla temasa sokar. Firavunlaşan bir ego önünde diz çökeceği bir Tanrı aramaz, o zaten kendisini tanrılaştırmıştır.  O yüzden hüznü bir hastalık olarak değil, bir uyandırma çağrısı olarak ele alıyorum. Hüznümüzün medikalize edilmesine, bir hastalığa dönüştürülmesine karşı durmalıyız. Pek çoğumuz eksikliğini hayatın dağdağasında fark etmeden yaşayıp gitse de insan yitiği olandır. Hüzün, kaygı, hüsran duyguları bizim varoluşsal zeminimiz. İnsan yaşamının potansiyel bir tekâmül süreci olmasının mesnedi bu duygular. Hekimlik, modern tıbbi bir disiplin olarak değil de kelimenin kökenindeki “hikmet” manasıyla irtibatlandırılarak ele alındığında, bu bir hikemi saptama. Şairliğime vermeniz, hüsn-ü teveccühünüz. Öte yandan, şiir de hikemi bir eyleme tarzıdır, bunu göz ardı etmiyorum. Ben de geniş ve ince düşünmeyi, derin hissetmeyi önemseyen, kör topal da olsa bu şekilde yaşama gayretinde, bunu başarabilen insanlara satırlarında bile olsa yakın olmayı seven bir insanım. “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız” diyor Nazım Hikmet’e yazdığı şiirinde Hilmi Yavuz. Hüznün bir tedavisi yok… Olmasın da. Ama sevinç ve neşe de olsun hayatımızda. İnsan hüznü hissedebildiği kadar sevince de yer açabiliyor hayatında zaten. “Hüznü” yani şair İlhami Çiçek’in tabiriyle “kalbi” olmayanın sevinçleri ve neşesi de yapma çiçekler gibi. Vitrinlik. Hüznün kendisi ölümcül değildir bu sebeple, dirimseldir hatta. Yas duygusu bile böyledir. Ama hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon öte yandan, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık. Onun için de başarılı sonuçlar veren farklı tedavi yöntemleri ve terapötik yaşam pratikleri mevcut. Benim hüznümü soruyorsunuz. Üç beş iyi şiir ve yazımın tamamı, hüznün dostluğu ve cömert ikramlarıyla ortaya çıktı.

Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır…

Konuştuğu gibi yazan biri ne iş yaparsa yapsın -güzel konuşmak sünnettir derdi dedem- güzel konuşuyorsa zaten yaraya merhem gibi bir şeydir sanırım. Bütün kitaplarınızdaki gibi gündelik hayatta da kullandığınız üslubu önemsiyorum, seviyorum. “İnsan dinlemekten bembeyaz olmuş bir adam” diyesim bile geliyor size bu yüzden. Üslubunuz sesinize, yüzünüze yayılmış sizin. Yavaşla’da (Kızılderili anlatısı) “O kadar hızlı gidiyoruz ki ruhlarımız arkada kalıyor” derken ruhun ihtiyacı olan sözlerin, değerlerin de geride kaldığını görüyoruz. İsmet Özel bir şiirinde “Ne kaybettiğini hatırla” der. Pek çok toplumda bu böyledir belki ama bir takım değerlerin temelini oluşturduğu bizim toplumumuzda üslubumuz neden değişti, konuşurken neden güzel konuşma ihtiyacı duymuyor, bunun karşımızdaki insana da iyi geleceğini düşünmüyoruz? Ne kaybettiğimizi neden hatırlamıyoruz?

İnsan kendi içinde başka bir varlık, dışarıdan göründüğü haliyle başka bir varlık. Dilerim bu güzel sözleri hak edecek bir kişiyimdir, değilsem de olurum. Eskiler, sözün canı olduğunu söylerdi. Bu, söze karşı yalnızca tasavvufi bir yaklaşım da değil. İnsanlığın en erken uygarlıklarından itibaren, modern dönemlere kadar, sözün, Tanrı kelamının varlığa şekil ve madde verdiğine inanılırdı. Sadece kitabi dinler değil üstelik malum üç kitapta da yer alır bizzat sözün varlığı yarattığına dair (Tanrı ışık olsun dedi, Başlangıçta söz vardı, Ol der ve olur) benzer ibareler. Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır: Rengi, sıcaklığı, anlamı, güzelliği. Jacques Ellul’ün Sözün Düşüşü kitabı, modernlikle beraber gelen bu zihniyet dönüşümünü çok da şiirsel anlatan bir kaynak eser, her fırsatta tavsiye ediyorum. İlahi dinlerin dışındaki inançlar da büyünün, kehanetin bu sözle yaratma yeteneğinin insan tarafından ödünç alınmış bir sureti olduğunu kabul ederdi… Rabbin isimlerinin, sıfatlarının insanda tecelli ettiğine inanan bir inanca dâhiliz, sözün canlı olduğuna ve yaratabildiğine inanıyorum ben de. Yok etmek için değil, yaşatmak için, yaşamı güçlendirmek için söz söylemek gerek, hayrı söylemek en nihayetinde budur. ‘Ya hayır söyle ya sus’, ne güzel bir öğüt değil mi? Güzelliği yitik malımız saymalıyız, her yerde onu baş tacı etmeliyiz. Biz niye böyle olduk? Çirkin söz, çirkin eylem nasıl metastaz hücresi gibi bu denli hızlı yayıldı? Bu konuda saatlerce konuşabiliriz. ‘Güzelliği arıyorsan önce sen güzel ol’ diye yazmıştım, güzellik nerede ve hangi mevzide olursak olalım her birimizin arayıp bulma sorumluluğundadır, herkes bir yerden başlasın.

Didem Madak’la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti…

– Sizi farklı kılan elbette ki şair oluşunuz. Doğarken insanın değerli olduğunu unutmamışsınız. ‘Yazan biri’ demiyorum dikkat edin lütfen. Şunun için söylüyorum, pek hoşlanmadığımı da belirterek, açık sözlü olmak gerekirse kişisel gelişim kitaplarını sahte ve ticari buluyorum, onları yazanları da. Çünkü kişiye özel değil. Herkese aynı eğitimi aynı biçimde veren sistemi eleştiren bu kitaplar zaten baştan tutarsızlık değil mi? Bu bir meydan okuma değil ama burada bir yanlış var. Kocaman bir zaman kaybını insanın kalbine bir boşluk gibi iliştiriyorlar. Öte yandan bir de ‘hasta hikâyelerini’ televizyonlara satan psikiyatrist yazarlar var. İsmi değiştirmek bir şey ifade etmiyor, çünkü hikâye değişmiyor. Bir terapi gibi değil, toplumsal bir travma veba gibi yayılıyor, “bütün bunlar gerçek mi?” diye… Bir kritik yaratmak için değil ama bir hekim olarak bütün bunları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Psikiyatri ve Kültür‘e buradan bakarsak eğer bu insanların kaderine, hayatına negatif bir müdahalede bulunmak değil midir?

Kişisel gelişim pazarı, mutluluk vecibesinin insanlara dikte edildiği ve bunun da ancak sosyal persona, romantik ilişki ve maddi başarı alanlarına bir kariyer gibi yaklaşarak elde edilebileceğine dair bir anlayışı zihinlere zerk eden modern bir kült. ‘Mutluluk Endüstrisi’ deniliyor buna. Belirttiğiniz gibi şahsi niteliklerin göz ardı edildiği ve tamamen kişinin kendi imajını bir tüketim nesnesi gibi pazarlamasına yönelik geliştirilmiş stratejilerden müteşekkil. Kadim geleneklerin insanı terbiye eden tekâmül ve olgunlaşma süreçlerinde, insanın “olma” kaygısı odak noktadayken, kişisel gelişimde odakta yer alan “sahip olma”; prestijli bir işe, vitrinde yer alacak eş- sevgili, başarılı çocuklara, network işlevi görecek sosyal çevreye, maddi imkânlara nasıl erişilebileceğine dair tüyolar, kısa yollar, dışarıdan sokma akıllar. Oysa mutluluk, sahip olarak elde edilebilecek bir hal değil, mutluluğu kabul edebilecek ruhsal bir dönüşüm gerçekleşmeden insan sadece ele geçirmenin anlık coşkularıyla yetinmek zorunda kalacak. Anadolu kültüründe yaygın olarak yapılan bir yörük duası çalındı yakınlarda kulağıma: “Allah’ım! İlk önce dağa taşa ver. Ormana, hayvanlara, suya ver. Ondan sonra insanlara, kapı komşuma, muhtaç olana ver. Peşi sıra da bana ver!..” diye. Bunu kişisel gelişim kitaplarında bulamazsınız. İnsan evladı çok geniş bir varlık halkasının bağımlı ancak ikame edilemez bir parçası madem, içinde yaşadığı topluma bigâne kalarak yalnızca kendi selametini öncelemesi gaflettir.

İnsanların, psikolojik problemlerin herkes için olduğu, profesyonel yardım almanın, psikoterapist veya psikiyatriste gitmenin kınanacak ayıplanacak bir hal olmadığı bilincini edinmeleri açısından bu alandaki yapımları her ne kadar faydalı bulsam da, danışanların gerçek hikâyelerinin televizyonda meze yapıldığı yapımlara olumlu bakmıyorum. Ayrıca kendim seyretmesem de sosyal medyadaki tepkilerden çok ağır psikolojik duygu durumlarının istismar edildiği izlenimi edindim. İsimlerin saklanması zaten bir yasal sorumluluk. Burada yarattığı etkilerin de ötesinde bir mecra olarak televizyonun hikâyeleri dönüştürdüğü anlam zeminine dikkat etmek önemli bence. Didem Madak’la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti, Çocukken kuzenimle evcilik oynuyorduk. Dövme işini abartıp bebekleri yerden yere çalmaya başladık. Teyzem, ne yapıyorsunuz dedi, onların da canı var. Biz şaşırıp duraksadık. Onlar canlı değil ama dedik. Evet, ama demişti teyzem, siz onları canlı farz ediyordunuz döverken.” Yazarından, izleyicilerine kadar bu yapımlara konu insanların canlı insanlar olduğunun gayet bilincinde herkes ve televizyonun onların hikâyelerini nasıl kullandığına bu yüzden aldırmamız gerekiyor. Ve en nihayetinde insanların hikâyeleri onlara aittir, o hikâyeleri dönüştürmeden, olduğu gibi yazıya veya filme dökmek bir tür acı pornografisidir.

Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi

– Ruhun Labirentleri’ni okuduğumda kalabalıklara bir de onun dışındaymış gibi baktım. Eğitimin bir parçası olması gerektiği için çok ağır vakaların bulunduğu kliniklerde de bulundum. Kalabalıklara da kliniklerdeki hastalara da bakarken ‘hınç’a maruz kaldıklarını gördüm. “Çıt!” Demiş kırılmışlardı. Onarmak mümkün değildi artık onları. Hiç kimsenin hiç kimseye benzemediği halde aynı şiddete maruz kaldığını ve aynı şeyler yüzünden yaşamadıklarını sadece nefes aldıklarını gördüm. İnsanın “hiç olmasa da olur şeyler” yüzünden kendilerini mahvettiklerini… İnsan öleceğini unutur mu? Unutursa ne olur? Ruhun Labirentleri ‘modern insan’ın yarattığı ölme biçimleriyle mi dolu? İnsana gözleri görsün diye verildi ama insan bunları görmeye nasıl dayanıyor?

Ölüme, yaşamın sonunda başımıza gelecek bir biyolojik süreç olarak bakıyor büyük çoğunluk. “Bazıları kendi ölümlerini bir türlü ölemiyor, başkaları sık sık ölüyor.” diyordu Heidegger. Ölüm konuşur hayatımızın ortasında aslında daima. Kendi ölümünü ölmeyi başarabilmek için kendi hayatını yaşıyor olmanın sorumluluğunu cesaretle üstlenmek gerekiyor. Kimdi hatırlayamadım şimdi, ‘artık hayattayken ölüme ölümden sonraki hayattan daha fazla inanıyorum’ diyordu. Bir ‘yaşayanlar mezarlığı’nda yaşıyoruz ve ‘ölümden önceki hayat’ı neredeyse yaşamayı bilmiyoruz. Ve bazıları da sık sık öldürülüyor henüz yaşamları sona ermeden. Yaşam sevinçleri, hevesleri, ümitleri, güvenleri, sevme yetenekleri öldürülüyor insanların. Bunu kötülük olsun diye de yapmıyor ekseriyetle insanlar, en fenası bu. Anne-babalar, eşler, işyerinde amirler, eğitimciler, yöneticiler, akrabalar, arkadaşlar yapıyor birbirine. Hayatın gerçekleri, iş veya akademik başarının zorunlulukları, alışkanlıklar diyerek, ihtimam- dikkat- zaman eksikliğinden, sevgi ve ilgi eksikliğinden sık sık birilerini parça parça öldürüyorlar. Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi. Ama modern olmak, daha etkili silahlara, enstrümanlara sahip olmak demek aynı zamanda. İnsanlarda yaşam sevincini ve iyiliği filizlendirmeye, çiçeklendirmeye yönelik eylem ve söylemler edinmeye çabalamalıyız, bu mümkün görünmüyorsa da hiçbir şey söylemeyip geri çekilmeyi bilmeliyiz. George Eliot’un çok sevdiğim bir sözü var, mealen, ‘dünyanın iyiliği biraz da elinden kötülük gelebileceği halde bunu yapmayan, inatla gizli saklı yaşayan ve şimdi ziyaret edilmeyen mezarlarda yatan kişilerin tarihe geçmemiş eylemlerine bağlıdır.’

Yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını biliyoruz

– Bir hekim olarak da bir şair, bir öykücü olarak da yazdığınız, bir araya getirdiğiniz bütün metinlerinizde insanı mutsuz eden şeyin “unutmak” olduğunu gördüm. Ben unutmamam gereken bir şeyi unuttuğumda sanki hayatımı kaybetmiş gibi hissediyorum, bir anlığına da olsa. Fakat insanların çoğunluğu kendilerini unutmuşlar, çevrelerini. Hayatının koşulları altında ezilenler de konfor içinde yaşayanlar da öyle. Bazen insanın canı acıyacak ki yaşadığını anlayacak sözünü zalimce bulurdum. Fakat artık böyle düşünmüyorum. Acının aklı insanda sabit tutan bir yanı olmalı? Acı çekmede insanın eşiğini nasıl belirleyeceğiz? İnsan canı acımayınca daha mı çabuk unutuyor her şeyi?

Unutmak, hafızanın bir hastalığı yahut eksikliği olarak düşünüldüğünden, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derdi eskiler. Ama bunun böyle olmadığını biliyoruz bugün. İnsan, merhametle unutmaya muktedir bir varlık. Bilinçli bir unutmadan bahsetmiyorum elbette, hafıza, hatırlamanın acısının benliği parçalayacak kadar güçlü olması durumunda seçici bir ayıklamaya gidiyor ve bazı şeyleri unutuluşun sislerine gömüyor, bağıntıları nedeniyle unutması mümkün olmayan bazı şeyleri de kurgu içinde değiştiriyor, o şekilde sahte bir anıyla hatırlıyor. İnsanın zihinsel yetileri bir sağ kalım muharebesi yürütüyor, bu açıdan unutmak bir zayıflık değil, mucizevî bir meleke. Unutmanın, insanı, başına gelen şeylerin esaretinden kurtaran bir özgürlük hamlesi olduğu bile söylenebilir. Çocukluğunda sistematik olarak istismar ve şiddete maruz kalmış bir çocuğun, bu bilinçli anılarla ömür boyu yaşamak zorunda kalmasını hayal edin, böyle bir geçmiş, kusursuz bir hafızayla ancak lanetlenebilir. Bu yüzden unutmak bir lütuftur ve bunu böyle kabul etmek gerek. Ve yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını da biliyoruz. Beden hatırlar. Psikolojik rahatsızlıkların pek çoğunun kökeninde bilinçli hafızanın unuttuğu şeyler hakkında bilinçaltının attığı çığlıklar vardır. İnsan, bilinçli olarak hatırladığı şeyleri zamanla değiştirebilir, hatıraların rengi solar, sesi kesilir; ama unutmak için gömdüğü şeyler pırıl pırıl, eksilmeden, tüm yaşanmışlık duyumlarıyla saklanır bilinçaltında. Psikanaliz de bu problemli geçmişi elden çıkarabilmek için erişilebilir hale getirme sürecidir. Kişisel acıları, hazinesine hırsla sarılan cincüceler gibi saklayıp onlara sarılmanın salık verilecek bir yani yok o sebeple, insanın yüzü yaşama dönük olmalı. Zamanı geldiğinde, yeteri kadar güçlenip büyüdüğünde tekrar onları gün yüzüne çıkarıp insanın onlarla yüzleşebilmesi şartıyla… Toplumsal acılar içinse psikanaliz sürecine benzer şekilde, maşeri vicdanı tatmin eden bir yüzleşme ve adalet aşamasından geçmek gerekiyor.

Unutmak, düşünmenin de temelidir ilginç şekilde. Bağıntılar kurmak için olguların bazı yönlerini yoklarmış gibi unutarak soyutlamak ve başka şeylere benzetmek gerekir. Çünkü kavramlarla düşünürüz, nesnelerin kesin algılarıyla değil. Bu zaviyeden bakınca yazma eylemi bile hatırlama türünden değil, unutma türünden bir edimdir. Yüksek zihinsel melekelerin tamamı da böyledir. Borges’in Funes’in Belleği hikâyesi, hatırlama ve unutma hakkında çarpıcı bir hikâye, bu konuyla ilgilenenler için tavsiye ediyorum.

Modern yaşamın hızının hizmet ettiği gönüllü bir unutkanlık da var öte yandan. Milan Kundera, “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendini anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin titrek alevini söndürmek istemektedir.” sözleriyle bu sürecin dinamiklerini çok incelikle açığa vuruyor.

– Bütün pandemi boyunca insanlar şunu birden ve iyice anladılar sanırım: “Yalnızmışız!” İlk insandan bu yana belli seviyelerde biz insanoğlu bu yalnızlık duygusunu yaşadık, biliyoruz. Âdem’in yeryüzüne indiği ilk günkü yalnızlığını, Yusuf’un kuyudaki yalnızlığını, savaşların, yetimhanelerin yaşattığı yalnızlığı da tattık, biliyoruz ama insanoğlu ilk kez dünyanın en kalabalık yalnızlığını yaşadı. İnsanın ölünce uyanacağı yalnızlığı diri diri tattı. Bu şimdiye kadar bildiğimiz depresyonlardan çok daha başka bir depresyon çıkardı ortaya. Tarih boyunca her şeyi yaşamış insan neslinin giderek daha dayanıklı olması gerekmez miydi? Bütün bunlar insanın giderek daha tecrübesiz, dayanıksız olduğunu gösterdi. Neden? Tıp, teknoloji gelişirken insan neden zayıflıyor, bunu nasıl açıklarsınız?

Nasıl ki, insanlığın bugün karşılaştığı bakteri ve virüslerin iki bin yıl öncekinden daha güçlü ve dirençli olmasının nedeni, insanın daha dirençli olmasıysa, psikolojik sağlığımız açısından karşılaştığımız risklerin de daha tehlikeli olması, avuntularımızın ve meşgalelerimizin daha baskın olmasından kaynaklanıyor. Doğal olarak daha yalnızız çünkü çok daha büyük kalabalıkların içinde yaşıyoruz. Pandemiye böyle bir ortamda girdik, yani gündelik avuntularımızın neredeyse tamamına yakınından mahrum kaldık. İş yerlerinden, arkadaş çevrelerinin sosyal aktivitelerinden, cafe-restaurant- sinema- tiyatro- konser buluşmalarından. Hazırlıklı olanlar, zaten asosyal ve içedönük bir yaşam sürenler pek de etkilenmediler gözlemlediğim kadarıyla pandemi yalnızlığından. Diğerleri sosyal medya ve ekran üzerinden sosyalleşmenin yeni yöntemlerini deneyimlediler. Yüzeysel ilişkiler bir şekilde ekran aracılığıyla da sürdürülebilir ama her iki kesimden insanların da asıl eksikliğini çektiği şey, yakın temas yoksunluğu aslında. Bir tür ‘dokunma açlığı’. Göz göze temasın, birbirine sokulup gülüşmenin, kederlenmenin, kucaklaşmanın, insan dokunuşunun eksikliği, her türlü ruhsal rahatsızlık tablosunun daha da ağırlaşmasının önemli nedenlerinden.

Şifa arayan, şifa bulur

– İnsanı iyileştirmek için ilaçların, teknolojinin çoğu zaman işe yaramadığını düşünüyorum. Beni böyle konuşturan gençliğin verdiği cehalet de olabilir, ama iyileşmek istemeyen biri için bunlar etkili olmaz zaten sanırım. İnsanın iyileşmeye ikna edilmesi lazım. Bu da onun biyolojik yapısından çok manevi yapısıyla ilgili değil midir? İnsanın içine girmek, kalbine bakmak için ille de ilaçlar ya da neşter kullanmak şart mıdır? Sufi Psikoloji buradan ele alınırsa neden önemli?

Koruyucu ruh sağlığı önlemleri de diyebileceğimiz, insanın zihinsel ve ruhsal esenlik durumunu koruyan, onu geliştiren, olgunlaştıran alışkanlıklar, düşünme ve ihsas şekilleri her insanın yaşam tarzı içerisinde yer almalı zaten. Tabiat içinde geçirilecek daha uzun süreler, aile-dostlar-sevdiklerimiz ile yakın ve derin ilişkiler, sosyal sermayenin, geniş aile, komşu ilişkilerinin destek ağı, güzellik, sanat ve edebiyat, felsefe ve bilimle iç dünyayı genişletmek, daha yüce bir varlığa duyulan iman ve güven ile bunu güçlendiren ritüeller… Tüm bunlar bizim yaşama anlam katmamızı, kırılganlığımızı destekleyebilmemizi sağlar. Bunların bazılarını bize başvuran danışanlarımıza da şahsi niteliklerine göre tavsiye ediyoruz zaten. Psikoterapinin açığa çıkardığı, bilinçdışı acılar ve çevresel-kültürel şartların hastaların ruh durumları üzerindeki etkisini analiz ederken bu enstrümanların faydasını göz ardı etmiyoruz. Ancak, ruhsal rahatsızlıkların fizyolojik sonuçlar doğurduğu veya zaten mevcut bazı fizyolojik rahatsızlıkların etkili olduğu hastalıklarda ilaç kullanımı, hastanın yaşamını sadece kolaylaştırmakla ve düzeltmekle kalmaz, kurtarır da. Modern tıbbın gelişimini göz ardı ederek kurtarabileceğimiz, bir nebze rahat nefes aldırabileceğimiz hayatlardan bu yardımı esirgemek, hekimlik mesleğinin deontolojisiyle çelişen bir hal. Bu açıdan, ilaç kullanılması gereken durumlarda sadece terapötik uygulamalardan medet beklemek geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlara yol açabilir. Öte yanda psikoterapide iyileşmenin kişinin kendi sorunlarını hikâye edebilmesiyle başladığı söylenir. Şifa arayan, şifa bulur. Pek çok ruhsal tedavide asıl iyileştirici etken kişide uyandırdığı ümittir. Kişinin anlaşıldığını ve bu yüzden yardım görebileceğini düşünmesi iyileşmeyi ateşleyen ana yakıttır. Her sorun ilaçlarla çözülmez. Anlam arayışları, evlat kayıpları, manevi buhranlar standart tedavi yaklaşımlarıyla değil varoluşa dair derin sularda yüzmeyi göze alarak göğüslenip anlaşılabilir. Pozitivist tıp paradigmasının boşa düştüğü yerler çoktur. Bir ölümü söylerken insanların inandığı anlam dairesine yaslanmak tıp adamlarını da rahatlatır. Psikoterapi seansında ‘Tanrıya kırgınım’ diye söze başlayan birisine, ‘Ben bilim adamıyım, o konularla ilgilenmem’ diyebilir misiniz?

Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz

– Son olarak siz de farkındasınız elbette artık eşikleri çatlatacak seviyede yükselen toplumsal çöküşün. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, işsizlik, derin yoksulluk insanın ruh sağlını bozmada geçerli nedenlerin temeli çoğunlukla bunlardan ibaret. Bütün bunların yaşandığı bir ülkede elbette o ülkeyi yönetenlerin bu konuyla ilgili iki ayrı bakanlığının olup bu konulara eğilmemesi de bana göre sosyolojiden çok psikolojinin konusu. Toplumun ruh sağlığı ve rehabilitasyonu konusunda insanlara ve onları yönetenlere ne tavsiye edersiniz?

‘Çöküş’ benim katılmak istemeyeceğim bir kelime olur. Ben yaraların sarılabilirliğine, umudun bir yol bulup bize şifa verebileceğine, hatalarımızdan öğrenmeyi bilirsek yarının bugünden güzel olabileceğine inanmak istiyorum. Kötülük her yer ve toplumda var, yeni iletişim araçlarıyla daha gözle görülür hale gelmiş bulunuyor. Bu da her birimize sorumluluk yüklüyor: ‘Ben ne yapabilirim?’ Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz. Pek çok olumsuzluğa rağmen dinamik ve zor zamanlarda kenetlenebileceğini göstermiş bir toplumda yaşıyoruz. Hoyratlığın, psikopatlığın, nobranlık ve suiistimalin yeterince cezalandırılabildiği adil bir toplum inşa etmeye çalışmalıyız. İyilerin mükâfatlandırılıp kötülerin hak ettiği cezayı bulduğu bir toplum olamazsak yılgınlık bizi teslim alır. Modern kentlerde insanların ruh sağlığını etkileyen çevresel koşullardan (dikey yapılaşma, orman ve koruların azalması, ulaşım için harcanan vaktin uzunluğu, çalışma süreleri ve şartları, eğitimdeki müfredat yükü ve süresi vs.), sosyal sermayenin (aile, komşuluk, güven ve dayanışmayı sağlayan ilişkilerin tamamı) korunmasına kadar kamu otoritelerine pek çok görev düşüyor. Söylediğiniz gibi derin yoksulluk, eğitimli gençlerin işsizliği ve geleceğe ilişkin güvensizlik de ruhsal problemlerin artışındaki önemli etkenlerden biri.  Sosyal eşitsizlik gerek beden gerekse de ruh sağlığı için en önemli belirleyicilerden birisi, eşitsizlik arttığında sağlıksızlık da artıyor. İnsanların toplumumuzda haysiyetleriyle yaşama hakkına asla halel gelmemesi gerekir. ‘Bütün diğer değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun davasını sürdürdükleri ölçüde değerdir‘ der bilge sosyolog Zygmunt Bauman. İnsana yapılacak en büyük kötülüklerden biri ona karşı kayıtsız kalmaktır. Kayıtsız kalmak onun insanlığını azaltmak, onun haysiyetini zedelemek demektir. Kayıtsızlığın bir biçimi de onun biricikliğini tanımamak, onun iç dünyasının zenginliğini görmezden gelmektir. Kültürler arası düzlemde düşünürsek, insanı kendi varoluşunun biricikliğiyle kavramadığımızda bizden farklı düşünenden yahut sokaktaki göçmenden bir tehdit üretebiliriz. Her türlü siyaset insanı mihver almalı ve ondaki çeşitliliği, zenginliği, rengi, farklılığı görebilmelidir.

Kadın ve çocukların sömürüsüne, fiziksel veya psikolojik, ekonomik şiddete maruz bırakılmasına göz yuman uygulamalar, düzenlemeler ve bazı görevlilerin görev ihmali, ardında pek çok mağdur ve kurban bırakıyor. Olumsuz örnekleri sayıp dökebiliriz ancak bu alanda büyük bir gayretle çalışan kamu görevli ve kurumlarını da tanıma imkânım oldu. Eşgüdüm eksik kalırsa ferdi gayretler de bir süre sonra yorgunlukla boşa düşüyor. Daha insani, birey haklarını güçlendirmeye yönelik tedbirlere ağırlık verilmesi, sosyal hukuk devleti ilkesinin geniş yorumlarının faaliyete geçirilmesi gerekiyor.  Koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin, sağlık kuruluşlarında olduğu kadar eğitim kurumlarında ve öğrenci yurtlarında da yaygınlaştırılması, sosyal hizmet görevlilerinin dezavantajlı durumdaki kişiler için daha aktif rol alması da öncelikle alınacak tedbirler arasında. Ama her şeyden evvel bir ‘konuşma ahlak’ını tahkim etmemiz gerekiyor, vatanını farklı biçimlerde seven insanların birbirinden itaat talep etmedikleri, sadece konuşmayı istedikleri, birbirlerinden öğrenebilecek bir şeyleri olduğu hissiyle bir ‘diyalojik konuşma’yı başlattıkları bir güzel ahlakı filizlendirmeliyiz.

– İnsanlar sonradan tanışmazlar, tanıştıklarını sandıkları gün birbirlerini hatırlarlar. Böyle düşünmek, buna inanmak benim çok hoşuma gidiyor. Beni yanıtladınız, beni hatırladınız diyorum. Teşekkür ederim, bir gün yan yana gelmek dilerim.

Ben de teşekkür ederim, bu içten ve güzel sorularınız için. “Kalpten kalbe bir yol vardır” diyor Neşet usta, tez zamanda görüşmek dileğiyle.

Ayfer Feriha

İnsanın sessizce yaşayacağı bir histir keder, içe doğru derinleşme sağlayan, sizi manevî yönden olgunlaştıran, dünyanın kırılganlığını ve geçiciliğini duyuran bir his. Kederin artık ilerlemiş bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz depresyon, bir sosyologun betimlemesiyle, ‘kendi olma yorgunluğu’dur. İnsan bazen kendisi olmaktan yorulup ümitsizliğe düşebilir. Ama bu sürecin sonunda kendisini zenginleştirebilecek bir tecrübe edinir, hayata dair bir bilgi devşirir buradan. İnsanın iç dünyası mahremdir, oraya herkes elini kolunu sallayarak giremez, kırılganlık ve üzüntüler gösteri programlarına meze yapılamaz.

Kemal Sayar

Çiçek

anlamazsınız

günlerin yorgunluğu içinde
sizin için kalın kitapların arasında
kurutmaya bırakmadığınız bir çiçeği
uzatır size bir gün
anlarsınız

geceyi vuran kurşun değil sessizlik
bir gün alçak sesle söyler
duymak zorundasınız
geceyi vuran kurşun değil sessizlik

yavaş yavaş
ve biter
kimsenin gecesine girmeyen bir hüzündür
bir size söylenir
bir siz bilirsiniz

1966

Eray Canberk

Babalar Uzak

Kimi geceler vardır bir çocuk

Usulca yer değiştirir yatağında
Gizli mağaralarda gündüzden artan ışık
Gibi kendi ıssızlığını çoğaltır yalnızlık

Kimi geceler vardır yıldızlar
Kendileri kadar çok ve uzaktırlar
Tozların dinlendiği saatlerde elişi
Sıcaklığını arayan çocuğun usulca ürperişi

Kimi geceler vardır uzak yollara çıkılır
Bakınca bir kapı açılır karanlıkta, uçuşur tozlar
Orada bir erkek usulca bir kadından ayrılır
Orada kendi gövdesine sığınır bir çocuk

Kimi geceler vardır, babalar uzakta eskir
Suya atılan bir taşın buruşan sessizliğidir
Ayışığı, gölgeler… kâğıttan yelkenli
Kimi geceler uzakta, bir tepenin ardında

Ova: bir çığlığın izdüşümü avuçlarımda

Tuğrul Tanyol (1953)

Östrojen

Anne! Ben sende kötü bir başlangıçtım.

Hayatın kanlı duvarına sancıyla tutunan taş.
Sevmediler beni, ben bir anne ölüsüydüm.
Anlamadığın bir dille beni yalanladılar!
Şiir yazdım… O da yazdı… Okumadık birbirimizi.

Anne! Duvardan anneleri silmek istiyorum.
Ölmeliyim anne olmamak için bir daha.
İlaç boşaldıkça beynim çürüyor!
Neyi bekliyoruz gömülmek için ilaç kutusuna!
Çürüyen beyin kokusuna anneler dayanamaz.

Anne! Şiirleri cam vazolar gibi…
Salonun, yüzümün, kağıdın orta yerinde!
Yeniden ezberleyip duvardaki biçimini,
Aklımı senin “ilk göz ağrımsın” dediğin
Yere bırakıp şöyle senin gibi büyümeyi…

Anne! Duvarımı yıkma yüzüme bak!
Çıkar gözlerini ağrından kurtul!
Ben iyiyim, kendi halinde bir ceza…
Kutsal olan şeyler kolay yıkılır
Beni sevme kendinden kurtul!

Anne! Beni sana benzetiyorlar
Korkuyorum anne olmaktan!

Emel Güz

Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak.

Ölmemiş olsaydı babam
Gülüşünü güz örtmezdi annemin
Dikenler batmazdı küçücük ellerine
Oyuna ara vermiş kardeşlerimin

Ölmemiş olsaydı babam
Raydan çıkmazdı bir tren
Bir vapur batmazdı yolcularıyla
Annemin yastığı dönüşmezdi hiç
Zehrini salan yılana

Abdülkadir Budak


BABAM VE GÜZ

Başlık yanıltmasın sizi, babam yaza benzerdi
Ama her zaman için güzden yaprak alacaklı

Babam yaza benzerdi, kendine susamam için
Gözlerine bakardım, kurumuş kuyu ağzı

Yaza benzerdi babam, balkonda çay içmeye
Ya bana öyle gelirdi ya bardaklar kanardı

Babam bana benzerdi, bir göl manzarasına
Aniden fırtına çıkar kayık dediğin batardı

Abdülkadir Budak

Çok sözünü ettim bunun. Babamla problemleri olan bir çocuktum, belki her çocuğun babasıyla problemi vardır ama sanıyorum benim biraz daha fazlaydı. Babamı yitirdiğimde orta ikideydim. Çocukluk şâirin ana yurdudur denir ya… Sanıyorum öyle, yıllar sonra ben “Babalar ve Oğullar” diye bir şiir yayınladım İzmir’de Veysel Çolak’ın çıkarttığı ‘Dize’ dergisinde. O şiir orada kaldı sanıyordum, meğer kalmamış. Bu şiirden bir kitap çıkar mı şeklinde düşünmeye başladım. Burada belki profesyonel bir tutum söz konusu belki. Bir de baktım ki bizim Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nde oğul-baba meselesi çok az irdelenmiş. Kitap boyutunda bunu irdeleyen yok, bu alanın bâkir, boş olduğunu gördüm ve bu alanı doldurma heyecanını da kaptırdım kendimi. O zaman aldım babamın anısını karşıma ve onunla yaşadıklarımı bir iktidar-muhalefet bağlamında, bütün babaları ve oğulları baba-oğul temasını, kuşak çatışması özelinde inceledim. Benden sonra bu konuyu yazan, kitaplaştıran gençler oldu. Kendimizce genç arkadaşlara bir kanal açtığımı gördüm, o da duygularımı okşadı doğrusu.”

Söyleşi Abdülkadir Budak”, Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi

Kimler kazançlı çıktı nerden bileyim
Korkularımın gecelik faizlerinden

Gökyüzünde bir yıldız yeryüzünde iki çocuk
Büyütmesini öğrendim kendim büyümemişken
[…]
En tuhaf soruları sormak hep bana düştü
Onca kardeşin içinde şair ruhlu olana
Sureler ezberleme cezası verirdi babam

El öpmeye gönderirdi şekersiz bayramlara

Babam bir isli lambaydı geceleri fark edilen
Ben azarı göze alıp düşüyorken şiirlere
Böyle böyle öğrendim dakikada saklanmayı
Annesiz geçip giden yüzyıllık saatlerde

Yalnızlıktan bir orman tutuşur muydu
Bunun böyle olduğunu küçükken öğretti babam

Ayaz bir göğü örtündüm alışığım üşümeye
Ne gülden yastık edindim ne sıcacık bir yorgan

Endişeli Fesleğen, “Babalar ve Oğullar”


Suyun yüzüne baba, gözlerinle bakmıştım
Ve görmüştüm dipteki çakıl yalnızlığını
Yenilecek kadar güçlüğüm artık
Bir tekneyim, gösterin bana kayalıkları


“Ben bu kitapta baba olgusunu, senin deyişinle bir otoriteyi yazarken , kuşku yok ki, geleneklerin, dinin, devletin biçimlendirdiği üst otoriteyi yazmış oldum. Hatırladığım kadarıyla, babamın kurduğu baskı, öteki kardeşlerimi beni olduğu kadar rahatsız etmiyordu; ya da bana öyle geliyordu. Konuşmayı yazdığım şiirlerden öğrendim desen yeridir. O günlerin verdiği alışkanlıkla , bugünde asıl demek istediğimin şiirlerde bulunacağını söylerim her fırsatta. Bu kitapta da “konuşma dili yetmedi şiirlere tutundum” diyorum. Babamı anlamaya, onu bağışlamaya her zaman hazırdım. Saçlarımda okşanmaya hazırdı. İkisi de olmadı, olamadı ne yazık ki”


Babamı ağlarken gördüm, ışıdım
Erkenden açıverdi Sincan’ın laleleri

[…]
Alevini gizleyen yanardağ ağzıymışım
Bu çocuk başından beri uçuruma meyilli
Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş
Annenin kendisiymiş ve babanın gölgesi”


Bilinen benzetmeye sığınsam yeri
Baba ağacında oğul bir yaprak
[…]
Baba bir öğrencidir yanlışlar yapar
Yanlışları tekrarlayan oğulsa


İstasyonu düşünürüm, babam gelir aklıma
Buluşması imkansız raylar ile birlikte
Tahta asker bavulu, seferberlik günleri
Babam kaybedilmiş hayat denen cephede


Gövde ruhu tutuşturur, baba oğlunu
Küçük bir başın düştüğü her yastık kaya
Ev oda demektir elbet yalnız çocuklar için
“Dikkat düş kuruluyor” yazılır kapısına


Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım. Bu kitabı yazmasaydım, yayınlamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm zamanlar oldu. Sonraları o kitap benim için bir terapi seansı gibi geldi. Yıllar sonra bir günah çıkarma, rahatlama, iç dökme duygusu da vermedi değil -belki daha çok bunu verdi. Acaba babama haksızlık mı ettim düşünüp içimi acıttığı yerler oldu, bazı dizeler canımı yaktı kitap çıktıktan sonra. Fakat ne yapayım, ben psikologa değil, şiire gittim, derdimi ona döktüm. O kitap bana bu anlamda, şu yaşımda bile iyi geldi, bunu söyleyebilirim.”


Ben bu şiirleri yazmasam ne olurdu?
Bir daha susmuş olurdum kezzaptan sözcüklerle
Kitabın sonuna yaklaşmış olmalıyım
Bir oğuldum, gereğinden fazla açtım içimi
Baba imgesini şiirden çıkarmak ah!
Etimden bir parça koparmak gibi


Çay Getir

Beni çok seviyor babam
Ablamı ve annemi
Sonra soframıza ekmek uzatan
Erken gidip geç geldiği işini

Paylaşmayı sever babam
Güzel olan her ne varsa
Kanatlar vermeyi sever
Uçmak isteyen kuşlara

Dostluk bir bahçedir onda
Babam çiçeğin akranı
Mektup yazmayı çok sever
Pazar günü geç kalkmayı

Yorganımız kaydığında
Üşür babam geceleri
Düşündeki ceylanların
Sever göle inişini

Babam avcıyı sevmedi

Abdülkadir Budak

Vasiyet

Erken öleceğim göreceksiniz
İçimden uzaklaştı bir atın kişnemesi
Gül soldurdum, dışlandım bir bahçeden
Duvar sandım bileğime çaktım çiviyi

Kibritimi kaybettim, yoğunlaştı karanlık
Uğraştım, yakamadım güneş sandığım mumu
Bir çığlığı ezberime aldım ben
İyiye çıkmayacak tabut yorumu

Kimse bulup getirmedi annemin gülüşünü
Babamın öldüğü gün evden çıkıp gitmişti
Yanlış masal kahramanı olduğumu, tuhaftır
Masalsız büyüyen çocuklar söylemişti

Sokağın öbür ucunda tabelasız bir dükkan
Kör makasın kestiği kumaş parçacıkları
Aşk gömleği dikecekmiş, prova bekliyor
Ustalık trenini kaçırmış terzi çırağı

Kumaşım araya gitti, yenisini alamam
Usta gibi konuşan bir çırağa inandım
Hazırdım okyanusun tuzlu suyunu içmeye
Yağmur birikintisine eğilmek zorunda kaldım

Tabut sözcüğündeki ürpertinin anlamı
Lekesiz beyazlık verir umarım kefenime
Annem öldüğünde öyle yapmıştım
Gül çakın tabutuma çivi yerine

Abdülkadir Budak


Gündemimde “Rus ruleti”, bir mermi çekirdeği
Bir bıçağın kınıyla yenilediği sözleşme
Fırtınasız denizde gemilerin batışı
Tabancaya mermi koymayı unutmak düelloda
Gündemimde bahçıvanın çiçeksiz intiharı
[…]
Aşkın hisse senetleri değer kaybediyor hep
Etin tadına bakılıp bırakılan borsada
Bir bıçağın kendine saplanması gündemde
Yarasına bastırarak kapıya kadar gelip
Sokağa çıkması duygularımın
Birisinin omzuma dokunup hişşşt demesi
Yeniden çekilmesi büyük yalnızlığına
Rus ruleti sonunda bir mermi çekirdeği


“Kar Manzarası” başlıklı şiirde görünen, ömre yağan kardır. Yaz mevsimi, ömrün olgunluk çağıdır ve yerini, yaşlılığa bırakmaya mecburdur. Sonsuzluk arzusu taşıyan insan, yaza aldanmıştır. Onun bitişini görmek insan ruhuna ağır gelir. İnsan yazın bitişini, kışın gelişini bu manzarayı görünceye kadar kabullenemez:

Eskimiş bir arkadaşlık anısına mı benzer,
Kanı yerde kalmış günün kara düşen manzarası?
Yaz geçmiş, nerden belli bir yaz daha göreceğim
Ne kadar büyümüşüm, kızım gelin adayı
[…]
Tabancamı yitirdim, ona güveniyordum
Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu
Bunu biri söylerdi gelin adayı kızıma
Donarak ölme provası yapıyor duygularım
Yazın yolunu kesmiş bir kış manzarasında

Kızının gelin adayı olacak kadar büyüdüğünü gören Budak, geçip giden zamanla beraber kendisinin de yaşlandığını ve ölüme doğru gitmeye başladığını fark eder. Bir yaz daha göreceğinden endişe eder. Şiirin ikinci bölümünde yer alan “Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu” mısrası da bize intihar fikrini çağrıştırır.

“Kar Manzarası” şiirinde şair, Abdülkadir Budak, mevsimler paralelinde ölüm temasını ele alırken; “Bay Bay” şiirinde de karla kefen arasında beyazlık açısından benzerlik kurar. Bu şiirde, Türk edebiyatında alışılmış bir benzetme olan, kış-ölüm benzetmesi yapılmıştır.

Nisanın hatırı vardı mayısın acelesi
Bahar uzaklaşıverdi “az kaldı kışa”
Valizime gökyüzünü sığdırdım
Şiirler, kuşların aziz hatırasına

Karla kefen arasında koşutluk kuruyor beyaz
Çok derin üşüyorum benzedim kışa

“O Zaman Şimdi” şimdi şiirinde şair, gençlik yılarını ve şu anki yaşını kıyaslar. İnsanın yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin gönül yaşı kolay kolay değişmez. Yaşın ilerlemesiyle birlikte insan, ölüme bir adım daha yaklaşmış olur. Şair, genç iken ömrünü bir sevgilinin saçlarına dadanmış rüzgarla değişmeye hazır olduğunu, kırk küsür yaşında bile aynı hayallere yüreğinde yer verdiğini söyler. Bu çelişki içinde kalan şair, ölüme doğru gidişi hüzünle seyreder, bir kadının vücudunu ısıtmayan bedenini toprağa ısıtmaya en büyük aday olarak görür:

“Gencidim, ömrümü değişmeye hazırdım
Sevgilimin saçlarına dadanmış bir rüzgarla

O zamanlar öyleydi de, şimdi farklı mı sanki
Kırk küsür yaşımda bile yine bildik ütopya

Ateşi haklı çıkaran aşkları sorgularken
Külden alıntı yapmak düştü payıma

Bir kadının koynunu ısıtamayan vücut
En büyük adaydır şimdi toprağı ısıtmaya”

“Soğuma” şiiri elli yaşın sınırına dayanmış bir adamın yaşının ilerlemesini ve buna bağlı olarak içinde ölüm korkusunun belirmesini anlattığı şiirdir. Burada, yaşın ilerlemesine rağmen heveslerin gençlik dönemindeki heyecanla devam etmesi anlatılırken, bu çelişkiyi yaşayan insanın ölümü kabullenemediği gerçeği gözler önüne serilir. Şair, ölümü, kendinden uzaklaşmaya ve caddelerin içindeki sokağa kapanmasına benzetir. Yaşın ilerlemesiyle her şey yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladığını düşünen Budak, bu duygular içinde yanmış kömürün soba için bir anlamı olmadığı gibi, elli yaşın da ömür için bir anlamı yoktur, der:

“Anılara ne oldu? Madenden çabuk soğuyor
Yaş elli mi oluyor, ki balkon çiçekleri
Bahçe düşlerine nokta koyuyor.
Bir arkadaş sesi gibi sıcaktım düne kadar
Her kilidin üzerinde anahtarı vardı
Nehir demiştim dördüncü dizede
Düşen köprü mü sulara, zaman mı?

Dudakta bir öpüşün soğurken sıcaklığı
Yaş elli mi oluyor, öylemi geliyor bana?
Ölüm dediğin nedir, kendinden uzaklaşmak
Caddelerin kapanması içindeki sokağa
[…]

Farkım yok sararmış pencere perdesinden
Yanmış kömür soba için ne anlama gelirse
Elli yaşın sınırında o anlamı buldum ben”

Abdülkadir Budak

Her kitapta başka bir kimlik ve kişilik sergilemeyi yanlış bulan Budak, bu davranışı değişmekten gelişmekten sananları, pop çağının hızlı tüketilme mantığına hizmet etmekle suçlar. Belirsizliğin zenginlikten sayılmasını eleştirir. Ona göre şiirin kendine özgü söyleyiş özellikleri, imge alanları, özel sözcükleri olmalıdır. Şair, neyi nasıl yazarsa yazsın kendisi olmalı, tutarlılığını korumalıdır.

Figen Bulut

Güz Okulu Mezunu

Yazdıklarımın özeti: kuğuda boğulan havuz
Avcıların yanında poz verdiği ölü ceylan
Kendini kanatan gül imgesi
Leyla içerikli korkak kahraman

Beni yanlış bir masala kilitledi çağ
Yazdıklarımın özeti: Aşkın kirlendiğidir

Kendine saplanan bir hançerle tanıştım
Duydum kuş çığlığını fırtınalı günlerde
Raydan çıkacak trene herkesten önce bindim
Umutsuzluğun yakıştığını gördüm bu çağa
Bin bir güçlükle edindim aşk markalı kumaşı
Usta kılıklı çıraklar gömlek dikemedi bana

Daldan düşen yaprağı en iyi ben anladım
Güz okulu mezunu olabildim sonuçta
Onca kitabın özeti: Yama tutmayan yırtık

Pop seven çocuklara yaylı tambur dinletmek
Bunda ısrarcı olmak, yazdıklarımın özeti
Çekilmek konusunda sabırsız tetik
Aşk iksiri biçiminde mermi çekirdekleri

Abdülkadir Budak

“Uçurum Hakkı” adını taşıyan bir şiir yazarak şiir yazmaya veda etmiştim bir zamanlar. Yayımlamıştım bu şiiri, kendimi okurlar ve şair arkadaşlarım önünde bağlamak istemiştim; ama, ne oldu o şiir çıktıktan sonra? Hayat asıl anlamını tümüyle yitirdi sanki. Bu anlamda sözümde duramadım, hemen döndüm şiire. Hızla kirlendiğimi fark etmiştim, intihar ediyordum sanki yazmadığım zamanlarda. Bu dünyaya şiir yazmak için gelmiş insanlardan biri olarak gördüm kendimi hep. Yazgımdı şiir, çaresizliğimdi. Bakmayın siz “düşerken ellerimden tutmuşsa şiirlerim/ dizlerimde niçin yara var peki?” diye sorduğuma. Geçirdikleri bir kaza sonunda yakınlarını yitiren bir insanın, onların ölümüne ağlarken daha çok kendi kurtuluşuna seviniyor olması halidir belki de. “Külleme ateşimi yandıkça bahtiyarım” demektir olsa olsa.”

Şiir: Güzel uykusuzluk
Kuşa gökyüzü demek, çatlayan dudağa su
Kırık nota aferin, dersi asmayı öneri
Şiir: güzün kopardığı yaprağı
Bir dala usulca eklemeyi öğretti

Ne çok şey öğretti şiir
Hancı kimdir, ne demektir yolcuya
Hanı hangi yoldan ele geçirdi
Şiir ince sorulara her zaman
İnce sorularla karşılık verdi

Şöyle dedi şiir: -Uzak dur ey genç
Bir avcıyla yanyana fotoğraf çektirmekten
Yol sana bir kimlik ekleyecektir
Tozu eksik etme gömleklerinden

Ne çok şey öğretti şiir
Hangi dille, nerde, nasıl yapılır
Örneğin yaralı kumla söyleşi
Hangi yangınların sularıyla yıkanır
Sevdaya ilişkin iç çekişleri

Abdülkadir Budak

Kitaplar: Düşlerinin dinlenme yeri
Bir umudun, bir özlemin uğrağı
Kitap kurak yalnızlığa
Bir yağmur sağanağı

Kitaplarıdır onun sevdiği sokak adları
Bir bardak demli çaydır, mahalle kahvesinde
Kitaptır ağda çırpınan
Balıkları geri veren denize

Abdülkadir Budak

Babam ve Liman

Limanın anlamını çözer mi yanaşan gemi
Bunu denize sorsam daha derine iner
Liman bir şey söylemez belki de gemilere
Açıklarda içine demir atmışsa eğer

Babam limandı belki, yanaşmayan gemi ben
Aynı suların açığı, kıyısıydık ikimiz
Susmak ona özgüydü eşlik etmekse bana
Ben şimdi anlıyorum, martıydı eksiğimiz

Abdülkadir Budak
(1952)

BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri
Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım raydan çıkmış trenim
Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak