Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması  

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması  

Hz. Âişe der ki:

“Resûlullah Aleyhisselam son zamanlarında:

‘Allah’ı her türlü noksanlardan uzak tutar, O’na Kendi hamdi ile hamd ederim. Allah’tan yarlıganmamı diler ve O’na tevbe ederim’ sözünü çoğaltınca:

‘Yâ Rasûlallah! Ben ne diye ‘Sübhanallah ve bihamdihi’ sözünü çoğalttığını görüyorum? Sen bundan önce hiç böyle yapmazdın?’ dedim.

Resûlullah Aleyhisselam:

‘Yüce Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi haber vermişti ki, o alâmeti gördüğüm zaman, Kendisine çok çok teşbih ve hamdiyle istiğfarda bulunacaktım. İşte o alâmeti gördüm:

‘Allah’ın yardımı ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc Allah’ın dinine gireceklerini görünce, hemen Rabbini hamdiyle teşbih et, O’nun yarlıgamasını dile! Şüphe yok ki, O, tevbeleri çok kabul edendir!’ [Nasr: 1-3] buyurdu.”

Nasr sûresi Allah tarafından bir davetçi idi, Resûlullahın dünyaya vedası idi.”

“Bugün size dininizi ikmâl…” (Mâide: 3) mealli âyet nazil olduğu zaman Hz. Ömer ağlamış,

“Ne için ağlıyorsun!” diye sorulunca:

“Bu, kemâlden sonra noksan ifade eder! Bu, Peygamber Aleyhisselamın vefat edeceğini anlatıyor gibidir!” demişti.

Peygamberimiz Aleyhisselam bir gün Hz. Fâtıma’ya gizlice:

Cebrail her yıl Kur’ân’ı benimle bir kere mukabele ederdi. Bu yıl ise, iki kere mukabele etti. Öyle sanıyorum ki, ecelim yaklaşmıştır!” buyurdu.

***

Veda Haccından dönerken, Gadîr-i Humm’daki hutbesinde de:

Ey insanlar! Haberiniz olsun ki; ben de ancak bir insanım! Çok sürmez, Yüce Rabbimin elçisi bana gelecek, ben de onun davetine icabet edeceğim!” buyurmuştu.

Hz. Abbas, bir gün:

“Vallahi, ben Resûlullah Aleyhisselamın içimizde ne zamana kadar sağ kalacağını öğreneceğim!” dedi ve ona.

“Yâ Rasûlallah! Görüyorum ki; halk seni hem bizzat, hem de ayak tozlarıyla rahatsız ediyorlar! Sen üzerine çıkıp oturacağın birşey, bir taht, halkın tozundan toprağından ve düşmanlardan seni koruyacak bir çardak edinsen, halka oradan konuşma yapsan olmaz mı?” diye sordu.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Vallahi, çok sürmez, onları çağıracağım.

Onlar benim sırtımdan ridamı çekecekler. Ökçeme basacaklar. Beni onların tozları bürüyecek. Nihayet Allah beni onlardan rahata erdirecektir!” buyurdu.

Hz. Abbas:

“Resûlullahın içimizde pek az kalacağını anladım.

Uyurken, rüyamda arzı semaya iple sımsıkı bağlanıp çekilir gibi görmüş, bunu Resûlullah Aleyhisselama anlatmıştım.

Resûlullah Aleyhisselam:

‘Bu, senin kardeşinin oğlunun vefatıdır!’ buyurdu” demiştir.

Abdullah b. Mes’ud da:

“Peygamberimiz ve Sevgilimiz, vefatından bir ay önce bize vefatını haber verdi.

‘Yâ Rasûlallah! Senin ecelin ne zaman?’ diye sorduk.

Ecel yaklaşmış; Allah’a, Cennetü’l-Me’vâ’ya, Sidretü’l-Müntehâ’ya, Refîku’l-Alâ’ya, Kandırıcı Doluya, Nasib’e, mutlu ve kutlu yaşantıya dönüş yaklaşmış bulunmaktadır!’ buyurdu.

‘Yâ Rasûlallah! Seni kim yıkasın?’ diye sorduk.

‘Ev halkımdan, yakınlık sırasına göre en yakın olanlar!’ buyurdu.

‘Yâ Rasûlallah! Biz seni neyin içine sarıp kefenleyelim?’ diye sorduk.

‘İsterseniz, şu elbisemin içine, yahut Mısır bezine veya kumaşına sarınız!’ buyurdu.

Yâ Rasûlallah! Senin üzerine cenaze namazını kim kılsın?’ diye sorduk ve ağladık.

Kendisi de ağladı ve:

‘Allah size rahmet etsin! Sizi peygamberinizden dolayı hayırla mükâfatlandırsın! Siz, beni yıkadığınız ve kefenlediğiniz zaman şu şeririmin üzerine ve şu evimin içindeki kabrimin kenarına koyunuz!

Sonra, bir müddet benim yanımdan çıkıp gidiniz!

Çünkü, benim üzerime, ilk önce iki dostum, Cebrail ve Mikâil, sonra İsrafil, sonra da yanında melek ordularıyla birlikte ölüm meleği Azrail namaz kılacaktır! Bundan sonra, takım takım giriniz, üzerime namaz kılınız ve salât ü selam getiriniz!

Fakat, överek, bağırıp çağırarak beni rahatsız etmeyiniz!

Üzerime namaz kılmaya önce ev halkımın erkekleri başlasın!

Sonra, onların kadınları kılsın!

Onlardan sonra da sizler kılarsınız!

Ashabımdan burada bulunmayanlara selam söyleyiniz!

Kıyamet gününe kadar şu kavmimden ve dinime, bana tâbi olacak olan kimselere de benden selam söyleyiniz!’

‘Yâ Rasûlallah! Seni kabrine kimler koyacak?’ diye sorduk.

‘Ev halkımla birlikte birçok melekler ki, onlar sizi görürler, fakat siz onları göremezsiniz!’ buyurdu.”

Vasile b. Eskâ’ der ki:

“Resûlullah Aleyhisselam, yanımıza çıkıp:

‘Sanır mısınız ki, ben vefatça sizin sonuncunuzum? Haberiniz olsun ki; ben vefatça sizden önceyimdir! Sizler ardımda birbirinizi öldürür cemaatler halinde beni takip edeceksiniz!” buyurdu.

***

Peygamberimiz Aleyhisselam, bir gün Uhud’a gitti, Uhud şehitleri için dua etti.

Sonra, dönüp minbere çıktı.

Ölülere ve dirilere veda eder gibi, buyurdu ki:

“Ben, sizin Kevser havuzuna ilk erişeniniz, karşılayanınız olacağım!

Kevser havuzunun genişliği Eyle ile Cuhfe arasındaki mesafe gibidir.

Sizinle buluşma yerimiz, Havuzdur!

Ben sizin hakkınızda şehadet edeceğim!

Ben şu anda havuzumu görüyorum!

Şu anda bana yerin hazineleri, yerin anahtarları verildi! Vallahi, ben sizin için, benden sonra müşriklere dönersiniz diye korkmam! Fakat, ben sizin için dünyaya kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olup gidersiniz diye korkarım!” buyurdu.

***

Hz. Âişe der ki:

“Peygamber Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşıp da ağrısı şiddetlendiği zaman, benim evimde bakıl­mak üzere zevcelerinden izin istedi, onlar da izin verdiler.

Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam bir tarafında Abbas, diğer tarafında da başka biri olduğu halde ayakları yerde sürünerek çıktı. Peygamber Aleyhisselamın benim evimde kalacağını işitince, acele kalkıp evime çekildim.

O sırada bir hizmetçim de bulunmuyordu.

Peygamber Aleyhisselam için, yastığının içi ızhır otundan doldurulmuş bir döşek serdim.

Peygamber Aleyhisselam eve gelip de ağrısı şiddetlendikten sonra:

‘Muhtelif yedi kuyu suyundan üzerime, ağız bağları çözülmedik yedi kırba su dökünüz! Böylelikle, vücudumda biraz hafiflik bulup belki halka vasiyette bulunabilirim’ buyurdu.

Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam zevcesi Hafsâ’nın malı olan bir leğen içine oturtuldu.

Sonra, o kırbaların suyunu üzerine dökmeye başladık.

Nihayet:

‘Artık yetişir!’ diye bize işaret buyurdu.”

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı Safer ayının son gecesinde, Çarşamba günü, Bakiyyu’l-Garkad kabristanına gidip evine döndükten sonra başağrısı ile başlamıştır. Hz. Âişe der ki:

“Resûlullah Aleyhisselam Bakiyy kabristanından dönünce, beni de başı ağrır bir halde bulmuştu. Ben:

‘Vay başım!’ diyordum Resûlullah Aleyhisselam:

‘Vallahi yâ Âişe! Vay başım, diye ben demeliyim!’ buyurdu.” Resûlullah Aleyhisselamın başağrısı gittikçe ilerliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı onüç gün sürmüştür. 

Hz. Âişe, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kendisine:

Ey Âişe! Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin acısını zaman zaman duyuyorum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım!” dediğini haber vermiştir.

Resûlullah Aleyhisselam:

‘Evet, öyledir. Hastalığa tutulan hiçbir Müslüman yoktur ki, Allah onun kusur ve günahlarını ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökmesin!‘ buyurdu” demiştir.

***

Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı ve evinde de Ömerb. Hattab gibi bazı zâtlar bulunduğu sırada:

‘Bana kalem ve kağıt getiriniz de, size bir yazı yazayım ki, bundan sonra hiçbir zaman dalâlete düşmeyesiniz, doğru yoldan sapmayasınız!’ buyurmuştu.

Ömer b. Hattab:

Resûlullah Aleyhisselama hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur”ân var! Allah’ın Kitabı bize yeter!’ dedi.

Bunun üzerine ev halkı anlaşmazlığa düştüler ve tartışmaya başladılar.

Kadınlardan birisi:

‘Resûlullah Aleyhisselama istediğini getiriniz!’ dedi.

Ömer b. Hattab:

‘Sus! Siz onun sahibelerisiniz!

O hastalandığı zaman gözlerinizi sıkar, yaş çıkarırsınız! Sıhhatli olduğu zaman da boynundan tutarsınız (boğazını sıkarsınız)!’ dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Zeyneb de:

‘Size bir ahid yazdırmak isteyen Peygamber Aleyhisselamı ne diye dinlemiyorsunuz?’ dedi.

Kimisi:

‘Resûlullah Aleyhisselam sizin için yazacağını yazsın! Kalem ve kâğıdı kendisine yaklaştırınız! Sizin için bir yazı yazsın da, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız!’ diyor, kimisi de:

‘Ömer’in dediği yerindedir!’ diyordu.

Resûlullah Aleyhisselamın yanında anlaşmazlığı çoğaltıp sözleri birbirlerine karıştırdıkları ve Resûlullah Aleyhisselama baygınlık getirdikleri zaman, Resûlullah Aleyhisselam:

‘Yanımdan kalkınız!

Benim yanımda niza olmaz!

Beni kendi halime bırakınız!

Benim şu içinde bulunduğum hal, sizin beni davet ve meşgul ettiğiniz şeylerden hayırlıdır!’ buyur­du.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ali’ye Yazdırmak İstediği Şeyler

Hz. Ali der ki:

“Resûlullah Aleyhisselam, ağırlaştığı zaman:

‘Ey Ali! Bana bir kürek kemiği getir de, benden sonra ümmetimi doğru yoldan saptırmayacak şeyi onun içine yazayım’ buyurdu.

Resûlullah Aleyhisselamın başı kollarımın arasında bulunuyordu.

Gidip gelinceye kadar kendisini kaybetmekten korktuğum için:

‘Ben, buyuracaklarını ezberimde tutarım!’ dedim.

Namaz kılmaya, zekat vermeye devam etmenizi, ellerinizdeki kölelerin haklarını gözetmenizi tavsiye ederim!’ buyurdu.

‘Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh’ diyerek şehadette bulunmayı da emretti.

‘Bu iki gerçeğe şehadette bulunana, Cehennem ateşi haram olur’ buyurdu.”

***

Peygamberimiz Aleyhisselam, vefatından beş gün önce, 8 Rebiülevvel Perşembe günü de:

“Dikkat ediniz! Sizden önceki kimseler, peygamberlerinin ve salih kişilerinin kabirlerini mescidler haline getirirlerdi.

Sizler sakın kabirleri mescid haline getirmeyiniz! Ben sizi böyle şeyden men ederim!

Allah’ın laneti Yahudilerle Hıristiyanlara olsun ki, onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler. Allah peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen kavmi kahretsin! Arap yarımadasında, Arap toprağında iki din bırakılmayacaktır!” buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Son Hitap ve Tavsiyeleri

Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdiler.

“Ensarın kadınları erkekleri Mescidde ağlıyorlar!” denildi.

Peygamberimiz Aleyhisselam: “Onlar niçin ağlıyorlar?” diye sordu. “Sen öleceksin diye korkuyor­lar!” dediler. O sırada, Fadl b. Abbas Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına girmişti.

Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: “Ey Fadl! Şu sarığı başıma sar!” buyurdu.

Fadl b. Abbas sarığı sarınca, ona: “Tut elimden!” buyurdu. O da, Peygamberimiz Aleyhisselamın elinden tuttu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, büyük bir ridayı sarınıp bürünmüş ve başını da boz bir sarık ile bağlamış olduğu halde minbere oturdu; ki bu, Peygamberimiz Aleyhisselamın minbere son otu­ruşu idi.

Peygamberimiz Aleyhisselam bu günden sonra bir daha minbere çıkmadı. Minbere çıkınca, Fadl b. Abbas’a:

“Halka seslen!” buyurdu. Fadl b. Abbas seslenince, Müslümanlar Mescidde toplandılar. Mescid Müslümanlarla doldu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, kelime-i şehadet getirdikten sonra:

“Ey insanlar! Ben size olan nimetinden dolayı O Allah’a hamd ederim ki, Kendisinden başka hiçbir ilah yoktur!” diyerek Allah’a hamd ü seneda bulundu.

Her zaman yaptığı gibi, Uhud günü şehit düşen Müslümanlar için de Allah’tan mağfiret diledi. Sonra: “Ey insanlar! Yakınıma geliniz!” buyurdu. Müslümanlar Peygamberimize doğru geldiler.

“Ey insanlar! Bana haber verildiğine göre sizler, Peygamberinizin vefat edeceğinden korkuyormuşsunuz! Benden önce gönderilip ümmeti içinde temelli kalmış bir peygamber var mıdır ki, ben de içinizde temelli kalayım?! İyi biliniz ki; ben Rabbime kavuşacağım! O’na siz de kavuşacaksınız! İlk Muhacirlere karşı hayırlı olmanızı, onların da aralarında birbirlerine karşı hayırlı olmalarını tavsiye ederim!

Yüce Allah:

Asra andolsun ki, muhakkak insan kesin bir ziyandadır! Ancak iman edenlerle güzel ve yararlı amellerde bulunanlar, bir de, birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir’ [Asr: 1-3] buyurmuştur.

Muhakkak ki, bütün işler Yüce Allah’ın izniyle cereyan eder. Geç olacak şeyleri acele istemeniz birşey sağlamaz! Çünkü, Yüce Allah hiç kimsenin acele etmesiyle acele etmez!

Allah, Kendisini yenmeye kalkanı yener, mahveder! Aldatmaya kalkanı da zararlı çıkarır!

Demek, idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık münase­betlerini bile keseceksiniz, öyle mi?!’ [Muhammed: 22]

Hiçbir peygamber, arkasında bir cemaat bırakmadıkça vefat etmemiştir. Ben de, sizin içinizde Ensarı bıraktım.

Allah’tan sakınmanızı ve onlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki, onlar mallarını sizinle bölüştüler! Size darlıkta da, bollukta da iyilik ve yardım ettiler! Onların hakkını tanıyınız!

Çünkü, onlar sizden önce Medine’yi yurt ve iman evi edinmiş ve siz Muhacirlere iyilik etmiş olan kimselerdir. Onlar, meyve ve mahsullerini sizinle bölüşmediler mi? Onlar size yurtlarında yervermediler mi?

Kendileri muhtaç oldukları halde, sizi kendilerine tercih etmediler mi? Ey Muhacirler cemaati! Siz çoğalmış olduğunuz halde sabaha çıktınız! Ensar ise çoğalmamış olarak sabaha çıktılar. Ey Muhacirler cemaati! İyi biliniz ki, Ensar cemaati gitgide azalacaklar, hatta yemek içindeki tuz gibi olacaklar! Sizler ise çoğalacaksınız! Başka insanlar da çoğalacaklar!

Ensara karşı iyi davranmanızı size tavsiye ederim. Çünkü onlar benim sırdaşlarım, sığı­nağım ve barınağım oldular. Onlar, üzerlerine aldıkları yardım vazifesini tamamıyla yerine getir­mişlerdir. Kendilerine ancak mükâfat verilmesi kalmıştır.

Sizden, Muhammed ümmetinden her kim bir iş başına geçer de bir kimseye zarar veya yarar vermeye gücü yetecek hale gelirse, Ensardan iyilik edenlerin iyiliğini kabul, kötülük edenlerin de kötülüğünü affetsin! Onların iyilerine iyilik ediniz! Kötülüklerinden de geçiniz! İyi biliniz ki, ben siz­den önce gidecek, sizi bekleyeceğim! Siz de gelip bana kavuşacaksınız! Dikkat ediniz! Sizinle buluşma yerimiz Havuz başıdır! Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin! Ey insanlar! Günah, nimetlerin değiştirilmesine sebeb olur. Halk iyi olduğu zaman, yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman, yöneticileri de kötü olur.

Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, ben şu saatte Havuzumun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuzuma bakıyorumdur!

Şânı yüce olan Allah, bir kulunu dünya ile, dünya zineti ile, istediği dünya nimetleri­ni kendisine vermekle Kendi katındaki nimetler arasında muhayyer kıldı. Bunlardan birisini seçmek­te serbest bıraktı. O kul da ahireti, Allah katında olanı tercih etti, seçti” buyurdu. 

Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendisinden bahsettiğini anladı. Cemaat içinde Hz. Ebu Bekir’den başka hiç kimse Peygamberimiz Aleyhisselamın maksadını anlayamadı. 

Hz. Ebu Bekir ağlamaya başladı.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Bekir’e bakıp: “Ey Ebu Bekir! Ağlama

Ey insanlar! İnsanlardan; canında, malında, arkadaşlığında bana karşı Ebu Bekir b. Ebu Kuhâfe’den daha fedakâr ve cömert davranan bir kimse yoktur. Eğer, Rabbimden başka, insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekir’i dost tutardım! Fakat, İslâm kardeşliği daha üstündür! Haberiniz olsun ki, sahibiniz, Yüce Allah’ın dostudur! (Evlerinizden) şu Mescide açılan kapıları kapatınız! Yalnız Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın! Ben Ebu Bekir’in kapısının üzerinde bir ışık, başka kapıların üzerinde ise karanlık görüyo­rum! Nihayet, ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Ben kimin malından ne almışsam, işte malım, o da gelsin alsın! İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır!

Hiç kimse ‘Resûlullahın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!’ diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve halimden değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni göremiyorum!” buyurduktan sonra, sözlerini tekrarladı.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: “Senden bir isteyici istekte bulununca, sen ona üç dirhem vermemi emretmiştin, ben de vermiştim” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam: “Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl b. Abbas! Buna üç dirhem ver!” buyurdu.

“Ey Allah’ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş, veya bir kamçı vurmuş, veya lanet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete ermesine vesile kıl! Allah’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü Kıyamet gününde o mü’min için Sana yakınlığa vesile kıl!” diye dua etti.

Sonra da: “Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa, o, onu hemen ödesin, dünyada rüsvay olurum demesin! İyi biliniz ki; dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığmdan hafiftir” buyurdu.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve: ‘Yâ Rasûlallah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyanet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: “Sen bu hıyaneti ne için yaptin?” diye sordu.

Adam: “Ona ihtiyacım vardı” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam “Ey Fadl b. Abbas! Bu kişiden Beytü’l-mâl (hazine) hesabına üç dirhem teslim al!” buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey insanlar! Nefsinden korkan varsa, ayağa kalksın da, kendisi için dua edeyim!” buyurdu. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: “Yâ Rasûlallah! Ben çok pintiyim, korkağım, çok da uykucuyum! Allah’a dua et de, benden pintiliği, korkaklığı ve uykuculuğu girersin!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam ona dua etti. Sonra, bir adam ayağa kalktı ve: “Yâ Rasûlallah! Ben çok yalancıyım! Çirkin sözlü, çirkin işliyim! Hem de uykucuyum!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey Allah’ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Uyumak istedikçe, kendisinden uykuyu gider!” diye dua etti.

Daha sonra, bir adam ayağa kalktı ve: “Vallahi yâ Rasûlallah! Ben de çok yalancıyım! Hem de münafıkım! Benim işlemediğim hiçbir kötülük yoktur!” dedi.

Hz. Ömer, ona: “Be adam! Kendini rezil ve rüsvay ettin!” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey İbn Hattab! Dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığından hafiftir!” buyurdu ve adam için de: “Ey Allah’ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Kendisinin kötü işlerini hayra çevir!” diyerek dua etti.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Evinde Kıldırdığı En Son Namaz

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kıldırdığı en son namaz, akşamı namazı idi.

Hz. Abbas’ın zevcesi Ümmü’l Fadl binti Haris:

Resûlullah Aleyhisselam, elbisesini giyinmiş olduğu halde Ve’l-Mürselât suresini okuyarak evinde akşam namazı kıldırdı. Bundan sonra, ahiret âlemine alınıncaya kadar bir daha namaz kıldırmadı. Resûlullah Aleyhisselamdan akşam namazında okurken dinlediğim, Ve’l-Mürselât suresi idi” demiştir.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Bazı Sahabilerini Yanına Çağırışı

Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam hastalığı sırasında: “Bana Ali’yi çağırınız!” buyurdu. Hz. Âişe:

“Sana Ebu Bekir’i de çağıralım mı?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Onu da çağırınız!” buyurdu. Hz. Hafsâ:

“Yâ Rasûlallah! Ömer’i de çağıralım mı?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Onu da çağırınız!” buyurdu.

Çağırılanlar toplandıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam başını kaldırıp baktı. Hz. Ali’yi göre­meyince, sustu. Hz. Ömer: “Resûlullah Aleyhisselamın başından kalkınız, dağılınız!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ebu Bekir’i Namaz Kıldırmaya Memur Edişi

Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatıyla sonuçlanan hastalığı sırasında namaz vakti gelmiş, ezan da okunmuş bulunuyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.

“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam, tekrar:

“Öyleyse, benim için leğene su koyunuz!” buyurdu.

Leğene su koydular, gusledip yıkandı. Ayağa kalkmaya davranırken bayıldı.

Sonra ayıldı ve yine:

“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.

“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam, yine:

“Benim için leğene su koyunuz!” buyurdu.

Oturup gusletti. Sonra ayağa kalkmaya davranınca yine bayıldı.

Sonra ayıldı.

Yine:

“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.

“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Benim için leğene su koyunuz!” buyurdu, tekrar oturup guslettikten sonra kalkmaya davrandı, yine bayıldı, sonra ayıldı.

Ayılınca:

“İnsanlar namazı kıldılar mı?” diye sordu.

“Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!” dediler.

O sırada Müslümanlar Mescidde Peygamberimiz Aleyhisselamı yatsı namazına bekleyip duruyor­lardı.

Peygamberimiz Aleyhisselam, namaz kıldırmaya kendisinde takat bulamayınca:

“Ebu Bekir’e söyleyiniz de, insanlara namazı kıldırsın!” buyurdu.

Hz. Âişe:

“Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir yufka yürekli, zayıf, ince sesli, Kur’ân okurken çok ağlayan bir zât­tır! Ağlamaktan, sesini işittiremez! Senin makamına durup da insanlara namaz kıldırmaya dayanamaz!

Ömer’e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!” buyurdu.

Hz. Âişe, Hz. Hafsâ’ya:

“Sen de Resûlullaha:

‘Ebu Bekir senin makamında durursa, ağlamaktan, kıraatim insanlara işittiremez! Ömer’e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!’ de!” dedi.

Hz. Hafsâ da Peygamberimiz Aleyhisselama böyle söyleyince, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:

“Sus! Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir. Ebu Bekir’e söyleyiniz diyorum! Namazı insanlara o kıldırsın!” buyurdu.

Hz. Hafsâ’nın Hz. Âişe’ye canı sıkıldı ve:

“Zaten senden bana hayır gelecek değildi ya!” dedi.

Hastalığın baygınlığı geçince, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Âişe’ye:

“İnsanlara namazı kıldırması için Ebu Bekir’e söyledin mi?” diye sordu.

Hz. Âişe:

“Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir hem yufka yürekli, hem de insanlara sesini işittiremeyecek derecede ince, zayıf sesli bir adamdır! Ömer’e emir buyursaydınız ya!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!

Ebu Bekir’e söyleyiniz, insanlara namazı o kıldırsın!” buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, namazı kıldırması için Hz. Ebu Bekir’e adam gönderdi.

Adam:

“Resûlullah Aleyhisselam insanlara namazı kıldırmanı sana emretti!” dedi.

Hz. Ebu Bekir:

“Ey Ömer! İnsanlara namazı sen kıldır!” dedi.

Hz. Ömer:

“Buna sen daha lâyıksın!” dedi.

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın mihrabına geçti. Geçince, kendisini ağlama tuttu. Ağlaya ağlaya mihrabdan ayrıldı.

Arkasındaki cemaat de Peygamberimiz Aleyhisselamı önlerinde bulamadıkları için ağlaştılar.

Hz. Ebu Bekir’in durumunu Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermek ve cemaate namazı kimin kıldıracağını öğrenmek üzere müezzini gönderdiler.

O sırada Peygamberimiz Aleyhisselam baygın bir halde bulunuyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Hafsâ:

“Resûlullah Aleyhisselam ayılıncaya kadar Ömer’e söyleyiniz de, namazı kıldırsın!” dedi.

Abdullah b. Zem’a gidip cemaat arasında Hz. Ebu Bekir’i göremeyince, Hz. Ömer’e:

“Kalk ey Ömer! İnsanlara namazı kıldır!” dedi.

Hz. Ömer cemaate namazı kıldırmaya durdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam ayılıp Hz. Ömer’in namaz tekbirlerini işitince:

“Tekbirinin sesini işittiğim kimdir? Ömer’in sesi değil mi bu?” diye sordu.

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevceleri:

“Evet yâ Rasûlallah! Ömer b. Hattab’ın sesidir!

Müezzin gelip Ebu Bekir’in ağlamak yüzünden mihrabdan ayrıldığını ve cemaate namazı kıldırması için Peygamber Aleyhisselamın birisine emir buyurmasını istediklerini söylediler.

Hafsâ da, ‘Ömer’e söyleyiniz de insanlara namazı kıldırsın!’ dedi,” dediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Muhakkak ki, sizler de Yusuf Aleyhisselamın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!

Ebu Bekir nerede?

İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!

İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!

Hayır! Hayır! Hayır!

İbn Ebi Kuhâfe nerede? İbn Ebi Kuhâfe nerede?

İnsanlara namazı İbn Ebi Kuhâfe kıldıracaktır!

Ebu Bekir’e söyleyiniz! İnsanlara namazı kıldırsın!

Peygamberin vekil bırakmadığına insanlar itaat eder mi hiç?!” buyurdu.

Hz. Hafsâ:

“Yâ Rasûlallah! Hasta olunca mihraba ne için Ebu Bekir’i geçirdin?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Onu mihraba ben geçirmiş değilim, fakat Allah geçirmiştir!” buyurdu…

Mescidde Namaz Kılan Cemaati Son Defa Seyredişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Pazartesi günü sabah namazında Hz. Aişe’nin kapısının perdesini açıp Mesciddeki cemaate baktı.

Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde nakışlı bir elbise vardı. Cemaat, Hz. Ebu Bekir’in arkasında saf olmuşlardı.

Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzü mushaf gibi bembeyazdı.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanların saflarını görünce, gülümsedi.

Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın cemaate namaz kıldırmak istediğini sanarak, ökçesinin üzerinde geriledi.

Cemaat de, Peygamberimiz Aleyhisselama sevinmelerinden dolayı, az kalsın namazdan çıkacak­lardı.

Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:

“Olduğunuz yerde durunuz! Namazınızı tamamlayınız!” diye eliyle işaret buyurdu.

“Ey insanlar! Muhakkak ki, Müslümanın göreceği veya ona gösterilecek salih, sadık rüyadan başka, peygamberliğin gönüllere sevinç verecek müjdecilerinden hiçbir şey kalmamıştır. Haberiniz olsun ki; ben rükû ve secde halinde Kur’ân okumaktan nehyolundum.

Rükûda Yüce Rabbi tazim ediniz!

Secdede ise dua etmeye çalışınız!

Çünkü, secde halinde duanızını kabul olunması umulur!” buyurdu.

Perdeyi indirdi.

Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünü bir daha göremediler.

Peygamberimiz Aleyhisselamın vefat ettiği günde, Hz. Aişe’nin yanında altı veya yedi dinar (altın lira) bulunuyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselam onları fakirlere dağıtmasını Hz.Âişe’ye emretmişti.

Hz. Âişe ise, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığıyla oyalandığı için, onları daha fakirlere dağıtamamıştı.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Âişe’ye:

“Altı yedi dinarı ne yaptın? Fakirlere dağıttın mı?” diye sordu.

Hz. Âişe:

“Hayır! Vallahi, senin hastalığın beni meşgul etti, oyaladı!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam onları isteyip getirtti, avucuna aldı ve:

Allah’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu halde Rabbine kavuşacağını sanır değildir!” buyurdu.

Onların hepsini Ensar fakirlerinden beş ev halkına bölüştürdükten sonra:

“İşte şimdi rahatladım!” buyurdu ve uyudu.

 …

Hz. Ali Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından çıkınca, halk:

“Ey Ebu’l-Hasan! Resûlullah Aleyhisselam bu gece nasıl sabahladı?” diye sordular.

Hz. Ali:

“Allah’a hamd olsun! Hastalığından iyileşti!” dedi.

Hz. Abbas, Hz. Ali’nin elinden tuttu ve:

Ey Ali! Vallahi, sen üç gün sonra abdü’l-asâ (=emirkulu, başkasına tâbi) olacaksın. Allah’a yemin ederim ki; ben Abdulmuttalib oğullarının yüzlerinde ölümü görüp anladığım gibi, Resûlullah Aleyhisselamın yüzünde de ölümü gördüm, anladım!

Gel de, Resûlullah Aleyhisselama gidelim. Eğer bu iş bizde ise, onu öğrenmiş oluruz!

Eğer bizden başkasında olacaksa, bizi insanlara tavsiye etmesini kendisinden isteyelim!” dedi.

Hz. Ali:

“Vallahi, ben bunu yapmam! Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam bizi bundan men edecek olursa, artık Resûlullah Aleyhisselamdan sonra hiç kimse bunu bize vermez! Vallahi, ben bunu Resûlullah Aleyhisselama hiçbir zaman sormam!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hastalığının Şiddetlenişi

Hz. Aişe der ki:

“Ağrının, hiç kimseye Resûlullah Aleyhisselama olduğu kadar ağır olduğunu görmedim!

Ölümün Resûlullah Aleyhisselama olan şiddetinden sonra, ölümü şiddetli bulunan mü’mine imren­mekten de geri kalmadım.

Hiçbir zaman hiçbir kimse için de şiddetli ölümü sevimsiz bulmadım!”

Resûlullah Aleyhisselamın yanında kadeh içinde su bulunduruluyor, Resûlullah Aleyhisselam suyun içine elini sokup suyu yüzüne sürüyor, sonra da:

Ey Allah’ım! Ölümün akılları gideren acı ve sıkıntılarına karşı bana yardım et!” diyerek dua ediyor,

“Yanıma yaklaşsana ey Cebrail!” buyuruyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı bir ara büsbütün şiddetlenince, zevcesi Hz. Ümmü Seleme feryad etmişti.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Sus! Kâfirden başkası feryad etmez!” buyurdu.

Yine Hz. Âişe der ki:

“Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı zaman, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuyup bedenine üfler ve vücudunu eliyle mesheder, sığardı.

Resûlullah Aleyhisselamın hastalığı şiddetlendiği zaman ben de ona Muavvizeteyn sûrelerini oku­maya ve elinin bereketini umarak kendi eliyle kendisine meshetmeye başladım.

Cebrail’in Resûlullah Aleyhisselama hastalığında okumuş olduğu istiâze duasını da:

‘Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider! Şifa ancak Senin elindedir!

Senden başka şifa verici yoktur!

Sen öyle bir şifa ver ki, hiçbir hastalık bırakmasın!’ diyerek okudum.

Resûlullah Aleyhisselam:

Üzerimden elini kaldır! Bu okuman bana yarar vermez! Ben müddetimi bekliyorum!’ buyurdu.

Peygamber Aleyhisselam, bundan önce ne zaman hastalansa, Allahtan sıhhat ve afiyet dilerdi.

Fakat, vefatıyla neticelenen hastalığa tutulduğu zaman şifa için hiç dua etmedi ve:

‘Ey nefs! Sana ne oldu ki, her sığınılacak yere sığınıyor, herşeyden medet umuyorsun?!’ diyerek nefsini kınadı.

Yine Hz.Âişe der ki:

“Resûlullah Aleyhisselamın yanında oturuyordum.

Resûlullah Aleyhisselam Fâtıma’yı çağırttı.

Fâtıma yürüyerek geldi. Onun yürüyüşü Resûlullah Aleyhisselamın yürüyüşünü andırdı.

Resûlullah Aleyhisselam:

Merhaba. Hoşgeldin kızım!’ buyurduktan ve onu sağına veya soluna oturttuktan sonra, kendisine gizlice birşey söyledi. Fâtıma ağladı.

Sonra ona gizlice birşey daha söyledi. Bu defa Fâtıma güldü.

Ben, bu günkü gibi, gülmenin ağlamaya, sevinmenin üzülmeye bu derece yakın olduğunu görmemiştim!

Fâtıma’ya, bu ağlamasının ve gülmesinin sebebini sordum.

‘Tutulduğu hastalığı neticesinde vefat edeceğini haber verdi. Buna ağladım. Sonra, ev halkının ken­disine ilk kavuşup katılanın ben olacağımı haber verince de güldüm!’ dedi.”

Abbas:

‘Ali içeri girmek için izin istiyor!’ dedi.

Resûlullah Aleyhisselam:

‘Girsin!’ buyurdu.

Ali, Hasan ve Hüseyin’le birlikte, Abbas:

‘Yâ Rasûlallah! Bunlar senin evlatlarındır!’ dedi.

Resûlullah Aleyhisselam:

‘Ey amca! Onlar senin de evlatlarındır!’ buyurdu.

Abbas:

‘Ben onları severim!’ dedi.

Resûlullah Aleyhisselam:

‘Senin onları sevdiğin gibi, Allah da seni sevsin!’ buyurdu.”

Peygamberimiz Aleyhisselamın Son Defa Misvak Kullanışı

Hz. Aişe der ki:

“Allah’ın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi, Resûlullah Aleyhisselamın benim evimde, benim günümde ve başı benim göğsümde olduğu halde vefat etmesidir!

Bir de, hamd olsun ki, onun dünyada bulunduğu günlerin son gününde, ahiret gününün başında, benim tükürüğümle onun tükürüğünü birarada birleştirmesidir!

Resûlullah Aleyhisselamın başını göğsüme yasladığım sırada kardeşim Abdurrahman elinde bir misvakla eve girmişti.

Resûlullah Aleyhisselam ona ve elindekine baktı.

Misvakı istediğini anladım.

‘Yâ Rasûlallah! Bu misvakı senin için alıp sana vermemi arzu eder misin?’ diye sordum.

Başıyla ‘Evet!’ diye işaret buyurdu.

Ben de misvakı yumuşatıp kendisine verdim.

Resûlullah Aleyhisselamın hiçbirzaman misvakla dişlerini bu derece şiddetli, bu kadar güzel oğuşturduğunu görmemiş gibiyim.

Sonra misvakı bıraktı, misvak elinden düştü.”

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Son Tavsiyeleri

Peygamberimiz Aleyhisselamın en son uyarısı:

“Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allahtan korkunuz!” buyruğu idi.

Rebiülevvel ayının onikinci veya onüçüncü Pazartesi günü, kaba kuşluk vakti, -güneş zevale (batıya kaymaya) doğru yaklaşıyorken- Peygamberimiz Aleyhisselam son dakikalarını yaşıyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselamın başı Hz. Âişe’nin göğsüne yaslı bulunuyor ve Hz. Âişe:

“Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider, kaldır!

Gerçek tabib Sensin! Gerçek şifa verici Sensin!” diyerek şifa diliyor. Peygamberimiz Aleyhisselam ise:

“Hayır! Ben Allahtan Refik-i A’lâ zümresine katılmayı;  Cebrail, Mikâil ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!

Ey Allah’ım! Beni yarlığa! Beni Refik-i A’lâ zümresine kavuştur!

Ey Allah’ım! Beni yarlığa! Bana rahmetini ihsan et! Beni Refik-i A’lâ zümresine kavuştur!” diyerek duaya devam ediyordu.

Hz. Âişe derki:

“Resûlullah Aleyhisselamdan, sıhhatte iken, birçok defalar

‘Hiçbir peygamber yoktur ki, ruhu, Cennetteki durağını görmedikçe alınmaz!

Sonra, durağına gitmesi arzusuna bırakılır!’ buyurmuştu.

Kendisi, hastalanıp ruhu alınmakzamanı gelince, başı benim dizimde bulunduğu halde, üzerine bir baygınlık geldi. Ayılınca, gözü açılıp evin tavanına doğru dikildi ve:

‘Allah’ım! Refik-i A’lâ zümresine kat!’ dedi.

Ben o zaman:

‘Resûlullah bizi tercih etmiyor!’ dedim.

Anladım ki; Resûlullahın bu temennisi, vaktiyle sıhhatli zamanında bize söyleyip durduğu bir haberin kendisinde gerçekleşmesidir!

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşınca Hz. Fâtıma, Peygamberimiz Aleyhisselamı bağrına basıp:

Vay babamın çektiği ıztıraba!” diyerek ağlamaya başlamıştı.

Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:

“Bugünden sonra, babanın üzerinde hiç ızdırap kalmayacak.

Ey kızım!

Sakın ağlama!

Ben öldüğüm zaman İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!’ de!” buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, tutulduğu hastalığın baygınlığından ayıldığı zaman, Ali İmran süresinin:

Muhammed bir resûlden başka birşey değildir. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçenizin üzerinden gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesinin üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz! Allah, şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir!” âyetini okudu.

Cebrail Aleyhisselamın Peygamberimiz Aleyhisselamı Ziyareti

Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamın eceline üç gün kaldığı ilk günde gelip:

“Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!

Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!” buyurdu.

İkinci gün, Cebrail Aleyhisselam tekrar inip:

“Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!

Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!” buyurdu.

Üçüncü gün (Pazartesi günü) olunca, Cebrail Aleyhisselam indi.

Cebrail Aleyhisselamın yanında ölüm meleği (Azrail) de inmişti.

Cebrail Aleyhisselam:

“Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!

Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!” buyurdu.

Bundan sonra ölüm meleği (Azrail) içeri girmek üzere izin istedi.

Cebrail Aleyhisselam:

“Ey Ahmed! Bu ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor!

Halbuki, o, senden önce hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istememiştir!

Senden sonra da hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir!

Kendisine izin ver!” dedi.

Ölüm meleği içeri girip Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde durdu ve:

Yâ Rasûlallah! Yâ Ahmed! Yüce Allah beni sana gönderdi ve senin her emrine itaat etmemi de bana emretti!

Sen istersen ruhunu alacağım!

İstersen, ruhunu sana bırakacağım!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Ey ölüm meleği! Sen böyle yapacak mısın?” diye sordu.

Ölüm meleği:

“Ben bu hususta emredeceğin herşeyde sana itaatle emrolundum!” dedi.

Cebrail Aleyhisselam:

Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

Allah katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır!

Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir!

Ruhumu, canımı al!” buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:

Lâ ilahe illallah! Ölümün de, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:

Ey Allah’ım! Refik-i A’lâya!” diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına, yanındaki suyun içine düştü.

Allâhümme salli alâ nebiyyinâ ve seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim!

M. Asım Köksal

İslam Tarihi

tevbe1285274998114026061194-1024x736 Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması  

Ebu’l-Atâhiyye Şiirlerinden Seçmeler

Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimin üstünden.

Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onun benim için baki kalmasından umudumu kestim.

Umutsuzluğun soğukluğunu bağrımda hissettim ve artık konup göçmekten de kurtuldum, rahata erdim.


Uzun ayrılığın, özlemin zayıflattığı hüzünlü ve özlem içindeki kalbin sahibi,

Evimin kadınına özlemim arttı.

Acaba bizim kavuşmamız mümkün mü?

Gerdanlık ve kolyelilerden (kadınlardan) benim nasibim odur. Onunla yetindim.

Allah tez elden beni seninle bir araya getirsin, beni bağlarımdan çözsün.


Bana kabalık yapan kimse yüzünden mi kaba davrandın?

Onun için mi benden başkasıyla ilgilendin?

Bana sürekli destek verdin, onun için ben bütün istek ve arzuları görüyorum.

Sonunda zaman benim aleyhime değişince, sen de zamanla birlikte döndün.


Seni defnedip sonra mezarının toprağını ellerimden silkelemek üzüntü olarak yeter…

Sağlığında benim için bazı öğütler vardı, şimdi ise hayattakinden daha çok öğüt veriyorsun.


Ey iyilikte ortağım! Allah seni yakın kılsın çünkü iyilikte ne iyi ortaktın sen!

Yemin ederim, ölümün zorluklarını bana anlattın ve beni onlara karşı harekete geçirdin ama sen kendin hareketsiz kaldın.


Değerli kardeşim! Senin gibi bana yakınlık gösterecek kimim var? Sırlarımı sana anlattığım gibi anlatacak kimim var?

Başına gelen terslikler seni yaydıktan sonra toparladı. Onun yayması toparlaması işte böyle olur.

Ölümler bana senin güçlerini tekrar verseydi, onların bana yaptıklarını sana anlatırdım.

Ali! Gözyaşlarımı akıtarak sana ağladım. Fakat ağlamak sana hiçbir fayda sağlamadı.

Sağlığında benim için bazı öğütler vardı, şimdi ise hayattakinden daha çok öğüt veriyorsun.


Ey mezar sakinleri! Sizler daha dün bizim gibiydiniz.

Ah bir bilseydim ne yaptınız, kârda mı yoksa ziyanda mısınız?


Beni kınayanlar niye bana yanlış şeyler yapmamı emrettiler?

Maªn oğlunu affettiğim ve buna tahammül ettiğim için beni kınadılar.

O bir şey yapmışsa, benim suçlu oluşum ve yaptıklarımdan dolayıdır.

Her halukarda ben ondan daha kötü davranıyordum.

Benim geri adım atışımın ve sözümün güzel olduğunu beğenen kimseye şöyle de:

Bazı dostluklar kavgadan sonradır. Bazı sevgiler de nefretten sonradır.

Bunun erkekler arasında cereyan ettiğini çok gördük.
Ancak benim sağım, solumu tokatlamıştır.


Zavallı bu sıkıntılardan başka sıkıntılara atıldı, ruhu bedenden ayırdı ve uzaklaştırdı.

Tuhaf bir şeyle görevlendirildim; neşelendirmem isteniyor üzüntü evinden.


İnsan için verilen rızkından başka bir şey yoktur. Allah’tan yardım dilerim, Allah’a güvenirim.

Üzüntü bütün kalbimi kapladı, kaplarsa kaplasın.

Kalplerinde bir kereliğine bana birazcık sevgisi olan kimseye babam feda olsun! Gerçi o sevgi de çalındı.


Gitmek için hazırlığını yapmamış, ölümün alıp götürdüğü ne kadar çok gafil var!

Daha nimeti bitmemiş kimse, ölüm sebebiyle nimetten ayrılır.


Hayatta olman sana ölümü unutturdu ve dünyada kalmak istedin.

Topluluklarının darmadağın olduğunu gördüğün halde dünyaya güvendin.

Yaşamaya hem de mutlaka uzun süre yaşamaya niyet ettin.

Ey ebeveynini bir süre gören kimse! Onlar bir zamanlar vardı ve ölüp gittiler.

Onlarda senin için ibret var mı, yoksa kendinin kurtulacağını mı zannediyorsun?

Ölümünden kaçmak isteyen yok olup gitti.
Ölüm her şahsı ya sabah ya da akşam yakalar.


Dikkat edin! Belalar hem yaklaştırır hem uzaklaştırır. Bazen sevdiklerini yakınlaştırır, bazen de kaybettirir.

Elim benim başıma musibetler getirdi. Ben de Allah’a hamdederek kadere teslim ettim.

Ve zamanın musibetlerine dedim ki: “Eğer bir el helak olursa, Allah’a hamdolsun, bana bir el kalır.

Me’mun bana kalırsa, Reşid ve Ca’fer, onlar hâlâ duruyorlar; Muhammed de benimdir.


Her canlı öldüğünde malından payına düşen bir kefendir.


Kişi kendisini paraya esir olmaktan kurtarmazsa, bu defa sahibi olduğu para onun efendisi olur.

Benim diyebileceğim para, ancak harcadığım paradır. Arkada bıraktığım para benim değildir.

Eğer paran varsa hemen ona gerekeni yap! Yoksa onun tehlikeleri seni tüketir.


Ey insanlara öğüt veren! Sanık durumuna düştün, çünkü onlara ait kınadığın şeyleri kendin yapıyorsun.

Sanki sen çıplağa elbise giydiren fakat kendi ayıp yerleri açıkta olan gibisin.

Oysa şirkten sonra bildiğimiz en büyük günah, her nefsin kendi kötülüklerini görmemesidir.

Ve insanların kusurlarıyla meşgul olup, onları görmesi ama kendi kusurlarını görmemesidir.


Beni ayakta bakar halde bırakarak geri dönüp hızla gittiği gün bana acımadı mı?

O gün onu görebilmek için her yere göz gezdiriyordum ama göremiyordum.

Gözlerimden yağmur gibi yaş akıtıyor ve feryat ediyordum.


Vallahi zulüm kınanacak bir şeydir. Devamlı kötü davranan da zalimdir.

Din gününün (hesap gününün) Deyyân’ına (Allah’a) gideceğiz; Allah’ın huzurunda hasımlar bir araya gelecek.


Yaşlılık tepeme ve enseme bana haber getirecek ölüm habercilerini dikti.

Ölümün kılıcının karşımda parladığını gördüm.


Gençliğe gözyaşı dökerek ağladım. Ama bu ağlama ve gözyaşı hiçbir fayda sağlamadı.

Ne yazık! Saçın ağarmasının ve başın renginin değişmesinin ölüm haberini verdiği bir gençliğe üzüldüm.

Dalın yapraktan soyunduğu gibi, tazeyken gençlikten soyundum.

Keşke gençlik bir gün geri gelseydi de ona yaşlılığın ne yaptığını anlatsaydım.


İnsanlardan da huylarından da usandım ve yalnızlığa sığınır oldum…

Yemin ederim, insanlar ne kadar çok, kıymetli olanlarının sayısı ne kadar az!.


Onunla ilgili bir şarkı hatırladım ve gözyaşlarım akmaya başladı.

Aşk böyledir, onun sahibine gam ve hastalık gelir.

Umut kapısının ve bağışlayanın en hayırlısı,
Arapların kendisine boyun eğdiği bir hükümdar; ona boyun eğmek gerekir, çünkü atası Nebi’nin atasıdır.


Allahım! Bana azap etme. Evet, daha önce yaptıklarımı itiraf ediyorum. ّ

Sen afferdersen affedersin.

Bunu ummakdan başka bir çarem yok, hüsnüzannım budur.

Ne kadar çok hata yaptım, sen ise bana lutuf ve ihsanda bulundun.

Bu hatalarımdaki pişmanlığı düşündükçe hırsımdan tırnaklarımı yiyor, dişlerimi sıkıyorum.

Dünya nimetlerine deli oluyorum ve bütün ömrümü temenni ile geçiriyorum.

Ondan uzaklaşmada samimi olsaydım, dünyadakilerden yüz çevirirdim.

İnsanlar beni iyi biri zannediyor. Oysa ben, sen affetmezsen, yaratıkların en kötüsüyüm.


Uzun vadeli umutlara bağlandım, hem de ne umutlara!

Israrla dünyaya yöneldim, hem de ne yönelme!

Be adam! Aileden ve maldan ayrılmaya hazırlan.

Her hâlukârda ölümden kaçış yok.


Hangi yaşam yeterli miktarda rızkın olduğu yaşamdan daha yeterli olabilir!

Zulüm yapan ondan kurtulamaz ve her zalim aslında kendine zulmeder.

Nice nimet sahipleri vardır ki, karşısına o nimeti afiyetle yemesini engelleyen bir şey çıkar.

Zaman yeterince öğüt verdi. Hatta bana daha fazla öğüt verdi.

Günler beni; aklımı, malımı, gençliğimi, sıhhatimi ve boş vaktimi kullanmada kandırdı.


Ey ölümler! Ey ayrılık ve zaman! Dünyada her bir araya gelme ayrılığa gider.

Zaman güzelliğinden sonra yeniyi eskitir. Felek iki yakının arasını ayırır.


Anılmaktan geri kalacağım, sevgim unutulacak. Benden sonra sevgilinin (başka) bir sevgilisi olacak.

Zamandan sürem dolup bittiğinde, ağlayan kadınların (bana) bir yararı olmayacak.


Kim yeterli miktarda rızka kanaat etmezse, ona yeryüzünün tamamı altın olsa yetmez.

Kim kararlılığına şüphe sokarsa, onun görüşü devamlı çelişkili olur.

Kim zamanı tanırsa ona karşı devamlı ihtiyatlı olur. Onun sıkıntılarından sakınır, takip eder.

Kim kin taşımaya devam ederse, üzüntü çekmeye devam eder. Kederler onu kendi denizinde boğar.


Susmuş cesetler sana öğüt verdi, yok olup gitmiş asırlar sana ölüm haberini verdi.

Çürümüş yüzlerden, parça parça olmuş cesetlerden bahsetti.

Sen daha ölmeden hayattayken kabirler içinde kabrini gösterdi.


Dünya ancak, çölde serap görünmesi gibi, tümüyle aldanmadır.


Görmedin mi ki dünya ancak çer çöptür. Ondakilerin tümü aldanmadır.


Aldanma yurduna dayandık, bir de baktık ki o da bizi zevkleriyle büyülemiş.


Günler (zaman) kişiyle oynamaya devam etmektedir. Bazen ona verir, bazen de ondan alır.


Sana coşkuyla bağlandım ve sonunda aşk acısından o hale geldim ki,

Benimle oturan kişi yaklaştığı zaman elbisemden aşk kokusunu hisseder.


Dünya ancak, yolculuğa çıkmak için acele eden bir kafilenin konaklama yeridir.


Ona olan aşkımın uzun sürmesinden dolayı mazurum.

Çünkü onun özrüme delalet edecek bir yüzü vardır.

Ayın dolunay olduğu gecede, o göründüğü zaman onun aya olan apaçık üstünlüğünü görürsün.

Elbiselerinin altında sanki yeşil yapraklı bir fesleğen dalı gibi salınır.

Büyülü gözler ve güzel kokusuyla ancak onun aşkıyla ölmemden başka bir şeye razı değil Allah.

Sanki sedef içinde saklı inciden yapılmış gibi temiz küçük ağzıyla tebessüm eder.

Misvak, kokusuyla o ağızı haber veriyor. Eğer misvak olmasaydı o ağızdan haberim olmazdı.


Aşkın seksek ağacı közü olduğunu gördüm.

Ancak, hararetine rağmen taşıyan kişinin bağrında tatlıdır.


Allah benimle hanımefendim arasında geçenlere şahittir.

Benden yüz çevirdi, bıkkınlık gösterdi.

Eğer kötülük ettiysem suçumu bağışlama, özrümü ve bağışımı kabul etme.

Ben ona ruhumu, özümü verdim fakat ayrılığı mükâfatım oldu.

Aşkı beni deli etti, beni bütün komşu kadınların diline düşürdü.


Bu sabah Ahmed, nasıl olduğumu bilmeden, Utbe’yi gerçekten seviyor musun, dedi.

İç çektim ve sonra dedim ki: Evet, tek tek bütün damarlarımda dolaşan bir sevgiyle.

Utbecik! Kalbimi yoklasaydın, gönlümün delik deşik yaralı olduğunu görürdün.

Yemin olsun ki çektiklerimden ve karşılaştıklarımdan dolayı tabip de usandı, yakınlarım da.

Keşke ölseydim de kurtulsaydım, çünkü ben ondan yaşadığım müddetçe daima hoşlanılmayacak muamele gördüm.

Uzun ayrılığın, özlemin zayıflattığı hüzünlü ve özlem içindeki kalbin sahibine,

Evimin kadınına özlemim büyüdü. Acaba bize kavuşma var mı?

Gerdanlık ve kolyelilerden (kadınlardan) benim nasibim odur. Onunla yetindim.

Allah perişanlığımı tez elden seninle gidersin, beni bağımdan kurtarsın.

Gözlerimin nuru! Allah aşkına ölümden önce beni ziyaret et. Bunu yapmayacaksan benim seni ziyaret etmemi iste.

Ben, bana cefa edecek ve beni kendisinden uzaklaştıracak bir kimseden daha ziyade, beni yakınlaştıracak bir sevgiden çok hoşlanırım.

Daha fazlasına gelince, senden onu istemiyorum. Beni aza tamah eder hale getirseydin, bu bana yeterdi.

Can dostlarım! Kederliyim, sizde ise keder yok. Herkes arkadaşının hüznüne bîgâne.

Kendisini sevenden sadık bir sevgiyle karşılık gören hiçbir âşık yoktur. Böyle olmasaydı kibre kapılırdı.

Belaya yakalandım. Oyun eğlence olarak başladığım bu iş, belamın başlangıcı oldu. Bela açıkça göründüğü halde, gerçekten âşık oldum.

Büyüklük taslayarak bana kibirli davranana bağlandım. Hâlbuki bütün özelliklerde ona denkim.

Aşkın seksek ağacı közü olduğunu gördüm. Ancak, her halükarda sahibine tatlıdır.


Bir takım insanlar görüyorum ki, bize ihtiyaçları olduğu zaman yüzleri güzel.

Biz onlara ihtiyaç duyduğumuz zaman ise bize karşı yüzlerinin güzelliği çirkinleşiyor.

Cimriler ellerindekilerini bize karşı sakınsalar da, biz elimizdekini vereceğiz.


Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimden.

Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onun benim için baki kalmasından umudumu kestim.

Umutsuzluğun soğukluğunu bağrımda hissettim ve artık konup göçmekten de kurtuldum, rahata erdim.

Tamahkâr için parlayan, yağmuru olmayan, serap gibi nice yalancı şimşekler var! Eğer bunlardan umudumu kesseydim uğursuz olmazdı.

Zira sana umut bağlamak benim katilimdir, vaatlerin ise kafamda çatışıyorlar.

Ey dünya, şimdi seni tanıdım; git (yanımdan) ey her türlü dağılmanın ve yok olmanın yurdu!

Zaman benim eğiticim oldu, sabah akşam bana misaller getirdi. Şimdi hidayete götüren yolu gördüm, uğraştığım şeyleri bıraktım.


Gençlik yaprağına ve yeşil dallarına üzülüyorum.

Gençlik gitti ve artık geri dönmesi beklenilmeyecek şekilde benden uzaklaştı.

O halde gençlik üzerine ve çocukluk günlerinin güzelliğine ağlayacağım.


Yaşlılık gençliğin halifesi olarak geldi. Her ikisi de senin için güzellik ve düzendir.

Her ikisinin de senin üzerinde kuvvetli delilleri vardır. Her ikisi de sana büyük nimetlerdir.

Yola getirici olarak yaşlılık hoş gelmiş safa getirmiş; giden gençliğe de selam olsun!


Devamlı olarak uzun vadeli umutlara sarıldın.

İnatla dünyaya yöneldin, hem de ne yönelme! Hâlâ durmadan birçok işle uğraşıyorsun.

Be adam! Aileden ve maldan ayrılmaya hazırlan. Her hâlukârda ölümden kaçış yok.


Dünyanın, umutlarıyla aldattığı kimse zavallıdır. Dünya onun gibilerle ne kadar çok oynaştı!

Dünyayı ısrarla talep eden kişi, uzun süre kötü bir hayat yaşaması ve sonra da iyi bir hayat yaşamasıyla ölümünü unuttu.

Musibetler, gömleğinin yakasından yakalamak için hâlâ onu aldatmaktadır.

Geceler ve gündüzler bir şeyin dünyada aynı halde devam etmesine müsaade etmez.

Vah mağrur cahile! Dünyada ölümü aklına getirmeyi nasıl reddetti?

Kişiyi, dünyada sunduğu iyilikleri ve güzellikleri kurtarır.

Ey yarın ölecek kişi! Felaketleri ve korkularıyla geldiğinde ölüm sıkıntısına karşı ne hazırladın?

Hayır ve takva sahibi ölüyor ve sen onu gıbta ediyorsun ama bazı amellerinde onunla yarışmıyorsun.

Önceden istediğin kimseyi bırak, Allah’tan başkasından isteme. Çünkü Allah, isteyenler için en iyi taleb kapısıdır.


Bakın! Nice umutlar vardır ki yaklaştı denildiğinde, musibetlerin onlara mani olduğunu görürsün.


Her saat feleğin musibetlerini görmedin mi? Onun içerisinde (şimşek gibi) ölümün parladığı bulutları vardır.

Ey dünyayı imar eden! Kendinden başkası için yapıyorsun. Ey dünya malı toplayan kişi! Başkası için topluyorsun.

Kişinin her fırsatta sıçradığını görüyorum. Oysa kişi için ölüm kaçınılmazdır.

Kendisinden başka mülk sahibi olmayan Allah, ne yücedir! Doymak bilmeyen kişinin ihtiyaçları ne zaman biter?

Hangi insan, nefsi artık başka bir gayeyi gözlemeyeceği, bir gayeye ulaşmıştır?


Takdirinden ve işleri güzel yapmasından dolayı hamd Allah’a mahsustur.

Güzel eylemesinden dolayı Allah’a hamdolsun; verdiğine ve vermediğine şükürler olsun.

Şükretmese de kul için hayırlısını yapar; cehaletini ortaya koyanın cehaletini örter.

Hesaba çekileceğinden habersiz olanı uyarır; sevap için çalışanı heveslendirir

İstediğinden yaşatacak miktarda rızık sana yeter. Ölecek kimse için bu miktar bile ne kadar çoktur!

Sana yetecek kadar olan seni ihtiyaç duymaz hale getirmiyorsa, yeryüzündekinin tamamı da getirmez.

Fakirlik ihtiyaç miktarını aşandadır. Kim Allah’ı tanırsa umut ve korku içinde bulunur.

Şüphesiz ki az azla çoğalır. Berraklık çer çöple bulanıklaşır.


İnsan güvendiği yerden helak olabilir ve Allah’a yemin ederim ki, sakıncalı gördüğü yerden kurtuluşu olabilir.


Kişinin felaketi dünya sevgisidir. Kişi kendisini başkalarına muhtaç görmezse azar.


Ey zavallı! Kendine ağıt yak yakabiliyorsan. Mutlaka öleceksin Nuh’unki kadar ömür verilse de.


Onları zikretmemizde, ibret ve doğru yolu gösterecek bir delil vardır.

Onların hepsi ölüm havuzlarından su içmeye geldiler. Sonra geri dönemediler.

Ey dünyadan gitmeye kararlı kişi! Bunun için en hayırlı azıktan hazırlık yap!

Ebu’l-Atâhiye
(748-826)

Metin Parıldı
Ebu’l-Atâhiye ve Şiiri
Yayımlanmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü 2007

20260404_1624147390456047909657893-768x1024 Ebu'l-Atâhiyye Şiirlerinden Seçmeler

Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz.

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl yeniden üretir, sürdürürdü? Ölürken bile yaşamı bir yanında sürdürmekte -şu ya da bu biçimde, ama kesinlikle- sürdürmekte olduğumuzu bilmemiz gerekir.
*
Kokularım, seslerim, görüntülerim, anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım, en gizli tadını tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde “Uyanamadın mı daha?” dediğim zaman “Ne gereği var?” diyen ilk insansın bana.
*
Eren en delici, en dost bakışıyla bakıyor gözümün içine. “Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. ‘Unutmamağa çalışacağım’ diyebilmek isterdim, ama…” “Deme. Her şey, sırası gelince olur… Daha önce de söyledim sana. Senim yaşındayken bana böyle şeyler söyleyen bir dostum olmadı. Sen, hiç değilse, bunları daha önce işitmiş olacaksın.”
*
Başkasının bize kurduğu düzeni bir vakitler ne kadar yadırgadıysak, bir yaştan sonra, kendimize kurmuş olduğumuz düzeni de bir o kadar aykırı bulmağa başlarız galiba. İşin tuhafı o düzenin rahatlığıdır bizi tedirgin eden.
*
Umduğumuz, düşlediğimiz hazları, güzellikleri, hattâ, kuru kuru dinlenmeyi bulamasak, gerçekleştiremesek bile, bunları bir yıl erteleyerek, yani umudumuzu gene de yitirmeyerek kalkar gideriz buralardan. Elbette bir yıl sonrayı şu an gibi düşünerek… Sokağa çıktığımızda düşüp ölebileceğimizi, ölüp düşebileceğimizi usumuza hiç getirmediğimiz gibi.
*
İnsan yaşlandığını bilir elbet. Ama olağan durumunuz sürüp gittikçe değişişinizi siz farketmemişsinizdir. Ellerinize, ayaklarınıza bakmışsınızdır, değiştiklerini görmüşsünüzdür elbet, aynadaki yüzünüz gibi. Ama, süregiden daha mı baskın çıkmıştır, nedir? Birden, başkalarının bakışının önemini anlarsınız. Sizin gibi bakmayanların bakışını sezersiniz kendi bakışınızda… Dışarıdan içeriye bir şeyler sızıvermiştir.
*
Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine..Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.
*
Küskünlüğü unutturacak tek yolun, sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kırdan geçtiğini anımsarız. Bir daha. O kırda yürüyüveririz bir an.
*
Acı, başkalarının ki olunca, duyulmaz elbet. Sevenleri, olsa olsa, acıyı çekeni anlamaya çalışır. Ne gereksediğini düşünürler. Acı çekinin gereksidiğini verebileceklerse ne ala, yoksa çekilmelidir aradan. Avutmalar, acıyı paylaşmalar, boş şeyler. Güçlük, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın da olanaksız görünmesinde. Sakat olan kişi başkadır. Onun karşısında ne yaparsak yapalım, nasıl bir tutuma karar verirsek verelim, yaptığımız yalan olacaktır, en azından yanlış olacaktır. Çünkü biz, onun gibi değiliz
*
Yarabbim, bu kadar mı yalnızız, bu kadar mı dü­şüyoruz? Herkes herkese yabancı. Ya da, hemen hemen öyle.
*
Çok eskiden, çok uzakta, pencereden bakarken, bulutsuz bir yaz gününün öğle sıcağında komşunun bahçesinde tütmeğe başlayan bir maltız ateşinin ince dumanını görür gibi (durgun, dingin bir havanın orta yerindeki ince, kara, büksül düşü ansır gibi), bir küskünlük kokusunun gelip geçtiğini duyarız içimizden.

Gösterişsiz bulduğumuz için yüz çevirdiğimiz alçakgönüllü özgürlüklerin, önemini bilemediğimiz için kullanamadığımız, kullanmasını bilemediğimiz özgürlüklerin sakat eniği bir küskünlüğün kokusudur bu: Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Hiçbir sözün arkasını getiremiyor gibiyim.
*
Konuşmak güç. Hantal sözlerle yetinmek zorunda kalıyor insan.
*
Şimdiki zamanı, bilirsiniz, yaşamakla kalırız, onu düşünmeğe vakit bulamayız hiç; durmaz, geçer gider. Ondan olacak, ya geçmişi yorumlarız bir yaşam boyu, onu anla­mağa, onda bir anlam bulmağa çalışırız, ya da geçmişi de, gele­ceği de, aralarında sanki hiçbir ayrım yokmuş gibi, aynı hızla, ay­nı şevkle düşleriz, kurarız,” diyor; “geçmiş üzerine konuşmak çok önemli bir işimizdir, geçmişle oynamağa kalkmak, herkesin kına­dığı bir şeydir. Oysa hangi anın geçmişi, hangi başka anın geçmi­şine benzer içimizde? Aynı geçmiş olması beklendiği halde?
*
Onunla ilişkinizde, sizin bir türlü sindiremediğiniz bu eksikliği ona duyurmamağa, o eksikliğin farkında değilmişçesine davranmağa kalkışmanız gülünç oluyor. Sizin neyi başaramayacağınızı o çok iyi biliyor, sizse farkında bile değilsiniz; onun bildiğinin de kendi eksikliğinizin de… Ne kadar bilge bu kadın!
*
Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda. Ama bunun farkına varmak da uzun süreler geçmesini gerektirir. Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Ard arda yaşanmış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerin süreleri.. – Her tümce yaşamla birlikte biter.
*
Sevdiklerimizi, alıştıklarımızı görmekten vazgeçme kararı ancak uzun kararsızlıklardan doğabilir. Bir daha inandırmağa çalışıyoruz kendimizi; değişiklerin, değişmemesi gerekeni (çünkü değişmemesi gerekenler olduğuna inanmaktan vazgeçmiyoruz; sevmek, bağlanmak, ancak böyle bir temele oturtulabilir, diyoruz; temel değerlerden söz açmadan edemiyoruz) bastırmış olamayacağına.
*
Küskünlük, dört duvar arasında, bir taşın elle parçalanamazlığıdır.
*
Özgürlüğün bir simgesi diye bakageldiğimiz…
Özgürlüğümüzü budayan, ayağımızı yerden kesmenin güçlüğü mü?
Bundan mıdır düşüncelerimizde, uçma ile düşmenin, olduk olası, bir araya gelmesi?
Yaşamımıza doldurduğumuz, yaşamımızı doldurduğumuz işler üşüşüyor usuma. Vaktimiz azaldıkça ağırlığı artan, umutsuzluğu gönlümüze çöken işler. İsteğimiz azaldığı için gücümüzün de azaldığını sandığımızdan gözümüzde büyüyen “yapılacak iş” yığını…
*
Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı… Ardı yok içi var diyorduk. Ancak girelebilir bir dünya bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde. “
*
Dünya her kezinde baştan başlamalı. Kötülüğün, çirkinliğin, acının kolay kolay ortadan kalkamayacağını bilerek; bildiğimiz için. Sevginin, sevinin her zaman bir şeyleri kurtaracağını umduğumuz için. Yepelek bir dokunun bile bir gün gelir, bir çocuğun gönlünde yırtılamazlığıyla yer edeceğini düşleyebildiğimiz için. Her yanıp kül oluşunda (oluyor çünkü, çoğu zaman oluyor), külleri savrulup gittiğinde bile bir tozandan yeniden doğabilen bir kuşun, kona kalka…
*
Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin —ister içinizden gelsin, ister dışarıdan— sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi —bir kırıntısını bile bırakmamacasına— bir anda nasıl alabileceğini öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık. Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır.
*
Ben mesut ona derim ki saadeti ömrü boyunca günü gününe duyar.
*
Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Ne tuhaf bir yaşam bu!… Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda, kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir.
*
Az konuşan, yalnızlığı asıl durumu bellemiş insanların çok konuştuklarını farkettiklerinde birden utanıp susmalarına benzet­tim susuşunu.
*
İnsanın bir zamanlar farkında olduğu bir di­rim dengesi ortaklığının yerini, sömürücülü­ğün, ya da daha kötüsü, aldırışsızlığın da ötesinde bir bakar körlüğün almış olmasını ürkünç buluyorum.
*
Bir “şarkı”sında, Aktunç “Susarsan yalnız kalırım/ Kırmızı kadar.” diyor. Ozanla ressamın buluştuğu yer kırmızı… Kırmızı ne kadar da çok! Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı… Ardı yok-içi var diyorduk. Ancak girilebilir bir dünyadır bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde.
*
Gerçekte, aldırışsızlığı tanıma yaşına eriyor olsa gerekti.
*
Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini , yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşi söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Bir yaşamı sürüklemek miydi? Yalnızlığın, kopmuşluğun, yabancılığın alabildiğine özgür tozuna gömülmek miydi?
*
Sevdiğinin elden gittiğini duyan kişi çok kınanır mı, üzüntüsünü böyle dile getirdiği için?
*
Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. ‘Unutmamağa çalışacağım’ diyebilmek isterdim, ama…” “Deme. Her şey, sırası gelince olur…”
*
Sevinin yaşanması ile sevişme aynı kişilerde buluşur da buluş­maz da. İkisi için de kişilerin biribirini çok iyi tanıması gerek. Ta­nımanın gerektirdiği emek, süre, gönül gücünün ilişkiyi soldurma­sına meydan vermemeli. Bu sırra ermek bir yaşam boyu sürebilir de. Yılmamasını bilmeli.
*
Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğiniz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş… Sinekler ışığın muştusu gibi; güneşin değdiği yere konup konup kalkıyorlar. Güneş,leşe de diriye de ayırım gözetmeden değer. Ölmek bilmez taşlar arasında bunca ürkek, bunca yepelek dirim… Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizligini öğrenmeğe başlıyor?”
*
Yazılacak, bitirilecek işi olduğu duygusu, ölümü uzakta tutmağa yarar diyenlere katılmıyorum; çok çok, yaşama devinimi içindeki adama, gereksizlikler dönemine girmediğini (henüz girmediğini) anlatır. Bu gereksizlikler dönemine (yaşlı insanın, kendinin de, çevresindeki gürültü patırdının da, kendisini yaşatagelmiş kuralların, alışkıların da gereksizliğini boğulurcasına duyduğu bu döneme) girmiş olmak, ölüm korkusu veren, ölümü “yaklaştıran” bir şey değildir artık. Ölüm kaygısından beter, ölümü özleten bir şeydir çoğu zaman… Yapılacak işler, henüz bir işe yarayabileceğimiz umudunu sürdürdüğümüz bir yorgunluk döneminde, bir yerimizi kemirirken…

Çoğumuz, tasarladıklarını yapamadan, bitiremeden öleceğini, tasarlamaktan gene de vazgeçilemeyeceğini öğrenmiş olmalı; başkalarına bakmış, bakarak bir şeyler öğrenmişse. Kimimizse dar vakte… Yinelemek gereksiz.
*
Seninle gün boyu, gece boyu bir arada, günlerce bir arada kalmak hem güzel bir şeydi, düşlediğim bir şeydi, hem ürkütücü görünüyordu. Birbirimizden sıkılmamız tehlikesi vardı; sıkılmamızın türlü tatsız sonucu olabilirdi. Sıkılmadım. Üstelik, bu arada yaşamağı bayağı becerebiliyoruz, diyeceğiz. Sen de sıkılmadın sanırım. Ama bütün öykülerini yarım bıraktın. Kim bilir, öylesi daha uygun belki. Öyküler, ancak yazı gereği biter belki de….
*
Birkaç gün önce söylediğim sözleri işitiyorum şimdi sesinden. İkimiz de yangına bakmaktan bir an bile vazgeçmeden. Daha doğrusu ben sana dönüp bakmıyorum. Sesinden, senin de bana bakmadığını anlıyorum. “Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz…” Duruyorsun, ekliyorsun: “Kimin hangi anısına nereden girip katılacağımızı da…” Bu tümce senin. “Evet,” diyorum. Yüzümüze vuran sıcaktan, ışıktan olsa gerek. usul usul dökülen bir ter duyuyorum göğsüme, sırtıma doğru. Şimdi bakıyorum sana, sen de yüzünü suya tutmuş gibisin. “İnelim artık,” diyorum, “bu akşam bu saatte biz burada değiliz artık…” Saatler bir daha giriyor yaşamımıza. Son kez bakıyoruz.
*
Her yer, eksiksiz her yer, alevler içinde. Batı kıyısından doğu kıyısına dek her şey yanıyor. Ağaçlar, çalılar, evler, hayvanlar. İnsanlar kaçmış hep. Çatırdılardan, taşların çatlamasından, ağaçların devrilmesinden başka herhangi bir ses işitemiyoruz. İkimizden başka kimse kalmamış gibi bu dünyanın sonuna. Dipte, sahnede tutuşmuş birkaç çalı var. Onlar önemsiz. Sahne duvarının ardındaki bitki örtüsü de alevler içinde, duvardan fırlamış bir iki incir de. Yangın burada bize ulaşamaz, burası yıkılamaz. Ateşin ortasında bir ada. Gülümsüyorsun, gülümsüyorum. Bu kıyamet dışımızda koptu, tek seyircisi biziz. Sanki hep burada kalacağız artık. Bu cehennem sıcağında. Gün doğduğunda tüten yerler var hala ama ateş sönmüş. Ara ara duvarlardan biri gümbürtüyle yıkılıyor. Kemerse, yerinde duruyor. Bir yıkımı daha atlatmış demektir. Şimdi çıkıp gideceğiz. Geride bıraktığımız, bize yılar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı. Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik. Bir güzellik daha, demek gerekir. Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?

Bilge Karasu
Narla İncire Gazel

bilge-karasu5966243231381610196 Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz.

Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz.
*
Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.
*
Yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez daralırmış, dahası; cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı… Varsın olsun olacaksa o da. Yaşamayı öğrenmek gerek. Bu hesaplar yararsız.
*
Ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…
*
Ama, onun olmadığı bir yere gitmektense ömrüm boyunca yerimden kımıldamak istemediğimi biliyor.
*
Okur kitap arar ama kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?
*
Belki de en mutlu masal, birbirlerine saygı duymuş, birbirlerini sevmekle gerçek eşitlik tansığına ulaşmış -ya da ulaşmaya çalışmış- sevgililerin masalı; bir araya gelmeleri için, ölmeleri, gömülmeleri gerekmiş olsa da.
*
Kişinin hastalıklarla uğraşması, dışarıdan sızmış bir düşmana kafa tutmasıdır. Yüreğin bozulması ise, kişiyi kendiyle karşı karşıya getiriyor olsa gerek.
*
Tuhaf değil mi, kurtarmak istediği şeyi kurtarmak için ne gerekiyorsa yaptığını sanan kişinin, ömrünün sonunda o şeyi boğmakta en büyük payı kendi eliyle getirmiş olduğunu anlaması?
*
Kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek… Farkında bunun.
*
Karşılık vermenizi hem bekliyor hem beklemiyorum. Açıkça soruyorum: Siz de gizlice lale yetiştirenlerden misiniz? Çekinmeden söyleyebilirsiniz bunu bana. Lale yetiştirenlerin varolduğunu işitmek başka, bu tutkuyu içinde taşıyan gerçek bir kişiyle karşılaşmak gene başka. Ne olur yalnızlığımda beni yalnız bırakmayın.
*
Sartre‘ye göre ‘cehennem başkaları‘dır. Eliot ise cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir, diyor. Biz bu cehennemden, ancak kendi istememiz, kendi yolumuzu seçmek yetisi ile açacağımız ya da devireceğimiz kapılardan geçerek çıkabiliriz, demiş.
*
Geriye dönüp de hangi olay, hangi konuşma var belleğimde diye yokladığımda bir şey gelmiyor usuma. Belleksizin biriyim açıkçası.
*
Dehşet verici şeyse, şu: Sen geliyorsun, belli bir yer söylüyorsun; gider miyim diye kendimi yokluyorum, bakıyorum ki gücüm yok.

Bilge Karasu

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile..
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu ”O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse;

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Turgut Uyar

turgut-uyar-siirleri2792469427666002392 Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı?
O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı askerlikle iştigal etmesi sıkıntılarına ilişkin ipuçları olarak değerlendirilebilir. Orhan Koçak’ın bir lafı var: “Doğmuş olmak Turgut Uyar açısından bir yara,” diyor. Galiba öyle. Ama elbette yarasını dünyanın başına kakmamış. Şiirindeki gerilimler başka bir hadise, ayrı bir tartışma meselesi.

Derviş Aydın Akkoç
Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız

Çocuk ve Allah

ÇOCUĞUMA SÖYLEDİĞİM HERHANGİ BİR AKŞAM SERENADI

Sana büyük bir mezar hazırlayacağım,
Benden ve ölümden sonra.
Ve oradan efsaneler vereceksin,
Sen bütün çocuklara.

Allah’a karşı güzelliğim devam eder,
Göklerden avuçlarıma düşen renk.
Uykular içinden hatıraları,
Şehri nasibine terk ederek.

Koyunlara ve büyük ağaçlara
Dağılan akşamlar vakti.
Sezilir ki sularda parıltılar,
Ve gecelerden yıldızlar gitti.

Babam, bir hikmet gibi beni uyandırır,
O karanlıklardan ki ruhumun.
Beklerim aşkın selametini,
Bir zafer kadar yorgun.

Dağlara, gölge vurmayan dağlara,
Akşamı götüren kuşlarım.
Benim gelmeyen sarhoşluğumdur,
Bağlarda kalan salkım.

Meçhulün hayatına kalbi misafir eder,
Evlerde güzel çeşmelerin suları.
Uzaklaşır gemiler gibi sahilden,
Varlığın yelken arzuları.

SİYAH MERMERLERDE KALAN

Tanrım izin verecek,
Kaybedilmiş geceler hakkı için.
Seni azat edeceğim
Ellerimde bir çiçek.

Oynamaktan çocuğum, sade ve sonsuz,
Kuşlar uçarken mesela.
Karanlıklarda yeniden tesadüf edecek,
O zaman ruhumuz.

NASİHAT

Senin saçların varsa altın gibi,
Benim de vardı eskiden.
Çocuğum uyuma geceleri
Saçlarındır karanlıklarda giden.

Senin ellerin varsa nur dolu,
Benim de vardı uzaklarda.
Seyret geceleri çocuğum
Ki nur dolu başaklarda.

Senin kirpiklerin varsa rüyadan,
Benim de vardı uyku gibi.
Yum gözlerini geceleri çocuğum
Ki rüyalar bırakmaktadır kalbi.

ÇOCUĞUM

Sen benim uzaklara yolladığım,
Hayata, enginlere ve nasibe.
Ey şehzademin mavi bahçeleri
Ve ey en güzel salkım.

Sen, bana gerilerden gelen,
Geceler ve nedametler arkası.
Ey sessizlikler ki davet eder,
Saçaklara serçelerim inmeden.

Kalbe selametlerle doldu,
Göklere hücum etti vakitler.
Belirdi, abdest alır gibi, vücudumuza
Ağaçların ve Allah’ın yurdu.

Geçti kapılardan serinlikler,
Parıltılarıyla meçhullerin.
Yalnız aşka ve felakete ait
Komşulardan gelen haber.

Sen benim aşka ve felakete yolculuğum,
Ey altın ve karanlık.
Ölüyor gibi dinliyorum yaşamayı
Ey benim çocuğum.

KALBE VE ÖLÜME DAİR

Yok senden başka inandığım
Kalbe ve ölüme dair.

Dağlar ve saadetler üstünden
Vaktim, sulara inmiştir.

Sahillerinde beyaz gemileri
Gemiler ki uzaktan işaret verir.

Dinlenirken ağaçlar toprakta
Kalbe ve ölüme dair.

Ülkemde kapılar kapandı
Kalbe ve ölüme dair.

Allah’ın kuşları semalarımdan
Kazasız geçebilir.

SAKLAMBAÇ

Şu anda mesela bir saklambaç oyunu var,
Kuşlar gibi, saklanıyorum senden. Görünmemek, bilinmemek, meçhul olmak arzusu,
Parlayan dağlardan, düşüncelerden.

Şu anda mesela bir saklambaç oyunu var, Ebe benim ve arıyorum, seni.
Görmek, bilmek, sırrına varmak,
Bahtın kokularını, denizlerini.

RAHATLIK

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine çiçekler açacak dallarda.
Dallarda açan çiçekler gibi,
Yine çocuklar uyuyacak masallarda.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine uykular havuzda dibe gidecek.
Havuzlarda kaybolan uykular gibi,
Yine çocuklar mektebe gidecek.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine göklerden mavi gölgeler inecek yere.
Toprağı nurlandıran mavi gölgeler gibi,
Yine çocuklar gülümseyecek, askerlere.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine meltemler geçecek denizlerden. Denizlerden geçen meltemler gibi,
Yine çocuklar olacak, rahatlık veren.

NEREYE

Nereye sevdiğim benim, inandığım nereye,
Rüyaların yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden.
Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum,
Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben.

Hangi dünyaları dolaştıktı bilmiyorum,
O nasıl bir adaydı, nasıl bir deniz.
Gök, bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara doğru,
Ve eğilmiştik o dal gibi hayata doğru ikimiz.

Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten sesiyle,
Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan.
Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum,
Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan.

Nereye, ey gözyaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan.
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.

RABBİM MERHAMETİN VARDIR

Rabbim merhametin vardır,
Hülya ver şu lezzete karanlıklardan.

Akşam dualarından sonra
Kanımın hayvanlığı avuçlarımda kalan.

Ya düşünmek olsun hep,
Asil bahçelerde heykeller gibi.
Ahmak kuşlar gibi göklerde arayalım
Baştan başa nasibi.

Ya sarılmak olsun hep,
Nedametsiz ve murdar;
Şehrin ve dağların sessizliğinde
Aşka, ölüler kadar.

CAHİL

Her nimetin sonu nedamet,
Ben istemiyorum sizi, istemiyorum.
Ürkmüş ve çekilmiş güneşten
Yılanlarla beraber ruhum.

Bahçelerinizde bahar durmaz,
Dursa da neye yarar.
Görünmeyen hudutlar arasında,
Gaipten haber verir yaşamalar.

Ne yüzüm ak, ne aşka doymuşum
Gençliğim parça parça, arzu ve hülyada.
Artık bulunmamak istiyorum,
Hiç bir dünyada.

YAŞADIKTAN SONRA

Nedametlerle terk ettik Allah’a
En yakın hislerimizi sormadan.
Uykular ki garip mezarlar gibi
Varmadık bahsedilen sabaha.

Çirkin zevklerin uzak aşinalığı
Kalbi rahatsız etmekte her an.
Bir insan gibi hayata iştirak eder,
Gecelerin üvey analığı.

Nasibi akar sularla sezdik,
Düşünmez kuşlar uçtu, düşünmez ağaçlardan.
Bahçelerin en güzel yerinde
Heykeller gibi durdu, gençlik.

Baksak ki lahzalara görünür mü,
Saadeti nesillere kalan?
Rabbim, o ne güzel düşüncelerdi, Rabbim,
Merak ederdi gönlümüz ölümü.

İKİ AKŞAM ARASINDA BENZERLİK

I

Ağaçlar ki uykuda gezer gibi
Bütün hayatı unutmuşlar.

Kimbilir kondu nerelere,
Günü selametleyen kuşlar.

II

Güller aydınlandı, uzaklarda,
Yapraklar dolusu akşam vakti.

Sesler kesildi ansızın
Ağaç burda, kuşlar nereye gitti?

ESKİ

Bunlar ihtimal hiç okunmayacaktır,
Günahkâr ölülerin Fatihaları gibi.
Allah’a, denizlerle beraber, terk ediyorum,
Benim olan nasibi.

Vaktin nedameti indi karanlığa,
Aşka ve göklere, kuşlar.
Kim der ki gemiler, kendiliğinden,
En güzel sahillerde durmuşlar.

Aydınlıklar ki eşyadan uykuya doğru;
Ve çocuklara doğru inen selamet.
Şarkılar gibi yanım sıra
Bitmez tükenmez memleket.

Kalbe ihtiyarlığıyla aşina olur
Komşularımın çirkin kapıları.
Ah ben nasıl terk edeceğim,
Bir sabah vakti suları.

Sana, ey çocuklarımın en sonsuzu, sana,
Şarkılar, nur gibi ve ayıp.
Beni felaketler gibi yad edeceksin,
Bir gün Allah’ı anlayıp.

Fazıl Hüsnü Dağlarca
Çocuk ve Allah

20260305_2349405229592342835304864-461x1024 Çocuk ve Allah

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA: YETER, SORMA ARTIK. BOŞVER EDEBİYATI.

Her gün 3 yaşında bir çocuk gördüm mü yanındaki anneyi annem sanıyorum. Çocuğun annesini annem sanmakla yetmiyor, çocuğu kendim sanıyorum. Ve böyle bir çocuğum olmadığı için doğanın bana sövdüğünü duyuyorum.

SÖYLEŞİ
‘Yarısı şiir olan bir yaratığım ben’
Murat Tokay

İlkokuldayken bir 29 Ekim programında kalabalıklar önünde okuduğum ilk şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya aitti. Mustafa Kemal’in Kağnısı’nı yıllar sonra şairinin karşısında yeniden okurken heyecanlı ve şaşkındım. Şimdilerde 94 yaşını süren Fazıl Hüsnü Dağlarca ile yeni şiir kitabı ‘İçimdeki Şiir Hayvanı’nı konuşmak üzere Kadıköy’de, adını taşıyan sokaktaki evine gittik. 74 yıllık yazı hayatına 138 kitap, on binden fazla da şiir sığdıran Dağlarca ‘şiire adanmış bir ömür’ olarak karşımda duruyordu.


Yaklaşık 3 saat süren söyleşi boyunca bütün sorulara usul usul, tane tane cevap verdi. İlerlemiş yaşına rağmen geçmişe ait detayları atlam adan, yeni projelerinden, şiirlerinden söz etti. Türkiye’nin gündeminden uzak değildi. Yeri geldi güncel konuları yorumladı, espriler yaptı. Annesini anlatırken masum koca bir çocuk oldu. Hâlâ eser veriyor olmasını “Allah’a inanan bir adam” olmasıyla açıklarken, “Ben şimdiye kadar Allah’tan ne istemişsem Allah bana vermiştir. Sağlık istedim onu da verdi.” diyordu. Evet, Dağlarca, her gün sabah 09.00’da kalkıp gece 23.00’te yatıyor. Ciddi bir sağlık sorunu yaşamıyor. Her gün Türkçe’ye yeni bir kelime kazandırmak için çaba sarf ediyor. Hırkasının bir yakasında nazar boncuğu diğerinde Ayetel Kürsi taşıyor. Biz de Türk şiirinin yaşayan en büyük şairine maşallah deyip uzun ömürler diliyoruz.

Hocam, Allah uzun ömür versin. Artık kitaplarınızın sayısını unuttuk. ‘İçimdeki Şiir Hayvanı’ kaçıncı kitap?

İçimdeki Hayvan, yüz otuz sekizinci kitap. Kitaptakiler son bir yıl içinde yazdığım şiirlerin bir bölümü.

İlk şiiriniz 1933 yılında İstanbul dergisinde yayınlandı. Yaklaşık 74 yıldır şiir yazıyorsunuz. Sizi bu uzun yolculuğa çıkaran şey neydi?

Bu soruya nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum. Gerçeği söylemeden önce bulmak gerekir. Ben bu yaratığın karşılığını ne şimdi ne daha önce bulabilmiş değilim. Arada bir öyle duyuyorum ki, şiir bir insandır. O beni dinlemektedir. Ben şiir olarak ona kendimi yazdırmaktayım. Olay böyle mi oluyor ya da herkesin gördüğü gibi ben mi şiir yazıyorum? Sanıyorum ilki daha doğrudur. Şiir yazan bir adam olarak ben ona kendimi yazdırıyorum. Şiir, küçüklüğümden beri en az benim yarımdır. Yarısı şiir olan bir yaratığım. Diyebilirim ki, kimi günler şiir yanım daha ağır basar, elli kilo gelir. İnsan yanım daha yenik kalır, diyelim kırk kilo. O kırk kiloluk adam, hem elli kiloluk öbür yarısına meram anlatıyor hem de sizin aracılığınızla sayısız okuyucuya kendisini söylemekte. Duyabildiğim yalnızlığı anlayabiliyor musunuz?

Nasıl bir ortamda şiire başladınız?

Benim yetiştiğim günlerde, beş-altı yaşlarındayken, evin büyük çocukları lise düzeyinde idiler. Onların konuşmalarını dinlerdim. Konuşmalarını anlamadan sezerdim. Ama içimdeki başka biri, bunları anlıyor gibiydi. Kullandığım sözcüklerin başka türlü de kullanıldığını duyardım, irkilirdim. O zamanlar işittiğim bir masalın tekerlemesiyle bu sözcükleri birleştirirdim. O masallardaki kapılar, açılırken ‘hoş geldin’ diye ses çıkarırmış, kapanırken ‘güle güle’ diye seslenirmiş. Bu masal kapılarına öyle inanmıştım ki, evimizin kapıya giden yoluna ve kapıya çakmaktaşları döşeyerek bu sesleri çıkartmaya çalıştığım olmuştur. O zamandan kalma çocuk, hâlâ bunun olacağı kanısındadır.

Annenizin Yunus ilahileri okuduğunu bir söyleşinizde ifade etmiştiniz. Çocukluk günleriniz şiirinizi nasıl etkiledi?

Annemin ilahileriyle büyüdüm. Gene annemin ev içindeki namazları, üzerimde etkili olmuştur. Annem namaza durunca biz kendiliğimizden oyunlarımızı durdururduk. Kitap okurken, kitap okumayı durdururduk. Bir ezan sesi dinler gibi içimizde bir namaz sesi dinlerdik. Gövde kımıldamaları ile oluşan bir namaz sesi… Annemin yüzü namaz süresince değişirdi sanki. Bizden uzak olurdu. Bu uzaklık bana bütün kardeşlerimden daha çok dokunurdu. Belki de şiirimin oluşum sesleriydi bu. Evimizde şiire en yakın kişi hep annem olmuştur. Hasta kardeşimi kucağında küçük sallantılarla uyutmaya çalışan annem, bana kitaplar dolusu duyarlıkları bir iki saniye içinde duyurabilirdi. Gençlere şunu öğütlerim: Şiir yazmak istemiyorsanız, annenizi izlemeyiniz! Yemek yaparken, size dokunurken, babanızla konuşurken… O, bin bir anne olur.

Dağlarca’da şiirin karşılığı nedir?

Bende şiir, Tanrı fikrinin, Tanrı inancının hemen önüdür. Şiire inanılmasa Tanrı’ya ulaşmak olanaksızdır. Bu düşüncenin ayakları, şiirin ayaklarıdır. İman, şiir yapısının Tanrı fikrine ulaştığı yerdir.

İlk şiirlerinizi kaç yaşında yazmıştınız?

Yedi yaşlarımdaydım. İlk şiirlerimi gösterdiğim öğretmen, beni paylamış; yazdığım şeyleri anneme-babama sunmamamı söylemişti. Benim inandıklarıma inanmamıştı. Ben de ona inanmamıştım. İtham edilmem, manasını bilmediğim bu sözcüğün yüzüme vurulması, beni çok kızdırmıştı. Öğretmene, ‘İstediğiniz konuyu veriniz, bunun cevabını hemen burada yazayım.’ diye kafa tuttum. Verdi, yazdım. Özür diledi. Hiç unutmam, bir gün bir yaramazlıktan ötürü hoca bana bir dize yazdırdı. Bu dizeyi defterine yüz kere yazacaksın, öyle evine gideceksin dedi. Yüz kere yazdığım, Tevfik Fikret’in, ‘Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.’ dizesiydi. Tevfik Fikret’in kitabı bizim evimizde el kitabı gibiydi; yabancım değildi. Rahmetli öğretmenimi burada saygıyla anıyorum. Şuracıkta söylemek isterim, öğrenciler öğretmenlerin başarılarıdır; ya da başarısızlıkları.

Yüzden fazla şiir kitabınız var; ama ‘Çocuk ve Allah’ çok okundu, sevildi. Şiirimizin baş yapıtlarından biri oldu. Bunun nedeni neydi sizce?

İki büyük boyutu yan yana getirmem, kitaba bir gerçeklik katmıştır. Çocuk gerçeği ile Tanrı gerçeği orada birbirini kucaklamıştır. Eski bir söz var ya, hep söyleriz. ‘Neylerse güzel eyler’ deriz. Öylesine bir anlatım olmuştur Çocuk ve Allah. Bir program, bir tasarım olmuştur.

Ses ve söyleyiş olanaklarını sürekli zenginleştirdiniz. On binden fazla şiire imza atan Dağlarca bunu nasıl başardı?

Bunu başarmak gayet kolay. O şiirde yazdığın konuyu, zamanı giyineceksin. O zamanı, o konuyu üst-baş yapacaksın kendine. Ondan sonrası gayet kolay. O da uzun tecrübelerle oluyor. İnsan kendini değiştirebilmeli. İçerde beyin bir hazırlık yapıyor. Mazi bölümünü, anılar bölümünü getiriyor. Allah’a şükür benim bir gücüm var. Şimdilik söylüyorum, hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum. Çocukluğumu anlatırken hatırlamakla kalmadım. O anın içine girdim. Benim bugün 138 kitabım varsa, bu evvela doğanın bana verdiği büyük bir bağıştan ötürüdür. Yaşama bağışından ötürüdür. Her çaba zamandan koparılmış bir şanstır. Evvela bir yaşama şansıdır. İnsanın daima eseri kendisidir. Her şiiri yazarken ilk yazdığım, ilk düzelttiğim şey kendimdir. İnsan kendini düzeltemezse, yaptığı eseri daha olgun, daha okunası bir duruma getiremez. Okunası kelimesini şimdi kullanıyorum da çok da güzel bir kelime. İşte herkes günde bir tane kullanılmamış Türkçe kelimeyi kendi müfekkiresinden bulup çıkarsa, Türkçe gerçek kalıbını bulur. Biz kendi dilimizi unutan bir acayip kitleyiz. Bununla mücadele, bir Dağlarca’nın değil, on Dağlarca’nın yapacağı bir iş değil. El birliğiyle, birlikte yapacaz. Bakkalı, öğretmeni, şoförü… Beraber çalışacağız. Bu güzel dilimizi işleyeceğiz. Açıkça söyleyim, bu dil olmasa Fazıl Hüsnü Dağlarca olmazdı. Bu adamı o yaptı, inanın!

Dağlarca’daki tema zenginliğini ve çeşitliliği hiçbir şairde göremiyoruz. Çocuk, evren, Kurtuluş Savaşı, Vietnam, destanlar… Bu çeşitliliğe nasıl ulaştınız?

Çok çalıştım. Hatta benim bir kitabım daha var yayınlanmadı. İşi hücreden başlatıyorum. Fransız Devrimi’ne kadar gidiyor. Şiir, çok büyük bir kaptır. Kaderle oynayan bir saha, şiir. Gerçekte şiir, inanan insanın doktorudur da. Ben Allah’a inanan bir adamım. Nasıl inanırım ama? Şu masa gibi… Hayalî değil. Ben şimdiye kadar Allah’tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir. Şunu iftiharla söyleyebilirim. Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş hâlâ eser veren tek insan benim. Eskide yok, inşallah gelecekte olur. Bu neden var; çünkü ben Allah’a inanmış bir insanım. Ben namaz kılmam, oruç tutmam, o başka… Neden yapmadım? Bir defa askerlikte imkan yoktu bir… İki, askerlikte su bulamazdık. Askerin zamanı yoktu.

Dağlarca’nın şiiri; Garip şiiri, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekci akım gibi aşamalara eklenmeden kendi bağımsız çizgisinde gelişimini sürdürdü. Niçin hiçbir kuşağın içinde yer almadınız?

Ben o davranışları yapay gördüm. Kendi şiirimin kökenini biliyorum. Sonra anlatımını, sentaksını kendim koymuşum. Onun için kendi yolumda gittim. Sonra onları derinliksiz buldum. Orhan Veli’yi severdim de derinliği yok. Şiirde derinlik, birinci vasıf. Bir takvim yaprağı gibi okunup atılmayacak. (Takvime güzel bir karşılık buldum. Bunu da yazın. Maliye Bakanı var ya, Kemal Unakıtan… Onun soyadından çıkardım. Takvime ‘günakıtan’ diyorum artık. Çok kullandığımız takvim sözünü atmamız gerek.)

‘İçimdeki Şiir Hayvanı’ bana, Cemal Süreya’nın “Fazıl Hüsnü’nün şiiri benzersiz bir yaratığın soluk alıp vermesi gibi bir şeydir.” cümlesini hatırlattı…

Cemal Süreya, sevgili arkadaşım benim, şiirimi en çok anlayanlardan biridir. Zaten benim için, şiirim için en çok yazı yazan o olmuştur. O, daha öğrenci iken yanıma gelmişti. Benim şiirimle yakınlığını yüzüme söylemişti. Ölünceye kadar benim şiirimi savunmuştu. Bana hayatta en çok saygı gösteren insan da o olmuştur. Beni ne zaman görse elimi öpmeye kalkmıştır. Dargın olduğum zamanlarda bile böyle davranmıştır. Bu, benim için çok güzel bir yazı yazdı gençliğinde. Ben dedim ki, senin düz yazın çok iyi. Mantıki ve süslerden uzak bir yazı biçimin var… O, şiirinin adını anmadığım için biraz üzülmüş, sonradan bana söyledi. Ben senin şiirini yadsımadım, senin ikinci vaziyetini söyledim. Aramızda böyle bir soğukluk geçti. Ama hemen kapattı. En son yüzüne de söyledim. Onu bazı insanlar aldılar, tuttular, siyasi bir yazar yaptılar. İşte orada şiiri kötüledi. Ne yazık ki ölümü de yaklaşmış. Feci bir şekilde öldü. Ona çok üzüldüm. Oğlu tarafından öldürülmüş. (M.T: Doktorlara göre Cemal Süreya şeker komasından öldü. Ama oğlunun şiddet uyguladığı, dövdüğü de yıllardır bir iddia olarak konuşuluyor.)

Şiirlerinizde toplumsal bir duyarlılık her dönemde var. Sizin için idealist bir şair diyebiliriz. Şiirle neyi gerçekleştirmeyi düşündünüz?

Şiirde bir defa ulusumun Türkçesine bağlılığını ve ona olan sevgisini, ona olan emeğini hep sürdürmesini, yaşayarak göstermesini istedim. Bu amacım, bugün bile yazdığım her dizeme sebeptir. Bir çaba kaynağıdır. Dilimizi daha büyütmek, anlatım gücünü bütün yeryüzüne göstermek isterim. Zaten şiirlerimin bir amacı da odur. Şiirlerimin yeryüzüne yayılması Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır. Beni sevindiren de ancak budur. Yoksa Dağlarca’nın ulusal bir şair olması tek başına beni sevindirmez.

Yirmiden fazla çocuk kitabınız var. Çocukları hiç ihmal etmiyorsunuz.

Çocuklar zaten bende her bakımdan yarının göstergeleridir. Onu ihmal edersek neye güveneceğiz?

Çok sayıda şiir yazmanızın düzyazıdan uzak kalmanızla ilgisi var mı?

Vardır… Ben, düzyazıyı severim. Öyle kitaplarım da vardır; ama şiir, evrene daha yakındır. Şiirde bir mısra ile söylediğiniz şeyi düzyazıyla söyleyemezsiniz. Şiirde, hayatımızın en büyük zenginliği olan duyarlılık vardır. Zaten şiirin iki ayağı vardır. Bir imge ayağı yani hayal gücü ayağı, ikincisi de içtenlik… Bu ikisi düzyazıda da olur; ama şiirde daha kolay ve çabuk olur ve birbirine daha çok yakışır. Onun için kendimi anlatmakta şiiri seçtim. Ama şiir deyince öyle basmakalıp şiir değil. Zenginliğini yaşatan bir şiir. Benim bazı şiir çevirmenlerim, şiirlerimin Batı’daki dillere sığmadığını haber veriyorlar. Bundan da büyük, ayrı bir mutluluk duyuyorum.

Kaç kitabınız çevrildi?

50’den fazla kitabım yabancı dillere çevrilmiştir. Yaygınlığı çok daha fazla; ama kitap olarak 50’dir.

Dağlarca anlaşıldı mı? Şiirinize değeri ölçüsünde kıymet verildi mi?

Hakkımda on-on beş kitap çıkmıştır. Verilmese bile o yolda yürüyüş başlamıştır. Bana olan ilginin artması, yazdıklarımın değerini bulduğunu, birilerince okunduğunu gösteriyor. Bu, beni sevindiriyor.

Birçok şairin takipçileri, taklitçileri olmuştur. Dağlarca, Türk edebiyatında tek başınadır. Niçin takipçileriniz yok?

Evet, bazıları çabalıyorlar. Ama çabalamayanlar bile, okuduğum şiirlerinden anlıyorum ki, beni derinden okumuşlar. Zaten şiir, bu kadarıyla birbirine geçer. Öteki türlü geçme, daha belli olan geçmeler yaşamaz. Benim şiirlerimi iyice okuyanlar, bilerek bilmeyerek faydalandığımı elbette görmektedirler. Ben göremesem de, bunu sezebilirler. Çünkü şiir, okunduğunun yadsınmaz olduğunu bilir.

‘İçimdeki Şiir Hayvanı’ ilham perisine mi karşılık gelir?

İlham perisi demek, bunu çok basite indirgemektir. Evet o, taa küçüklüğümden beri şiir yazmak istediğimin öyküsüdür. Doğanın bana sığmadığının yansımasıdır. Şiirde açıkça söylüyorum; beni zorlayan bir şey, ona karşı savunma halinde olduğunu itiraf ediyor. Ondan kurtulamadığını, onu yaşattığını açıkça söylüyor. İçine oturmuş, işgal etmiş. Hem ona tabii bir oluşum vermiş. Hayat lokması vermiş.

‘İçimdeki şiir havyanı gece gündür açtır’ diyorsunuz. Siz yazdıkça doyan bir şey…

Bütün kitaplarımın özetini söylemişimdir. Onun tadını hissettiğimi yazamıyorum. 75 senedir bir itirafı söylüyor.

Niçin ‘hayvan’ dediniz?

Hayvan gibi çünkü canlı, ölümsüz. Hayatın kendisi ölümsüz. Mikroplar sende ölüyor, ötekine geçiyor. Şiiri bir hayvan olarak düşün. Bazılarından bazılarına geçiyor. Sürüp gidiyor. Kimse diyemez ki şiir benden başladı, kimse diyemez ki benden sonra ölecek. Ben, bu hayvan benden geçerken fotoğrafını çektim.

Belli bir şiir yazma vaktiniz var mı?

Vaktim yok. Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.

Birçok şair ileri yaşlarda ya şiiri bırakıyor ya da şiirinin kalitesi düşüyor. Siz hâlâ yeni ses ve söyleyiş arayışındasınız…

Benim şiir sevgim başka. Şunu diyebilirim. Beni toz yapsalar. Herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.

Günümüzün edebiyat ortamını takip edebiliyor musunuz?

Edebildiğim kadar ediyorum. İktisadi kültürel sebeplerle bir genel düşüş var. Bir defa ne yazık ki kimse birbirini okumuyor. Okuyanlar eski şiiri okumuyor. Şiir, eski yaygınlığını yitirmiştir. Bir kültür düşüşü oldu. Sağcı, az sağcı; solcu, az solcu gibi… bölümler çıktı ortaya. Herkes, öbür taraf ‘tukaka’ kanaatinde. Ben şanslı adamım, çok eski olduğum için beni sağcılar da severdi. Şimdi şiirde kötüye gidiş var. Bütün tevazuumla söylüyorum. Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!

Genç şairlere muhakkak Dağlarca’yı okuması salık verilir. Neden?

Çünkü Dağlarca vezinden gelmiş bir adam oraya. Lisede inan, onuncu sınıfta yirmi bir şiir yazdım. Yirmi biri de başka bir vezinde. Bütün derslerimde şiir yazdım. Hepsi başka bir vezinde. Böyle bir çocuk var mı şimdi? Hocası yazamaz… Bizde aşk, şevk, hırs vardı.

Gençlere bir cümleyle ne söylemek istersiniz?

Genç arkadaşlar, Türkçeye inansınlar. Türkçeye inanmak, bütün hayattaki başarılarının basamağıdır.

Türk şiirinin 93 yaşındaki büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla şair, yazar Bedirhan Toprak konuştu

İSTANBUL – Öğrenmenin yaşı yok; epeyce eskide kalmış tanışıklığımızdan ve 90’ı devirmiş yaşından dolayı ne kadar hazırlıklı olursam olayım, ‘evdeki hesabın çarşıya uymadığını’ koca çınar Fazıl Hüsnü Dağlarca sayesinde bir daha öğrendim:

Sesimi işittirmek bir yana, ilk cevabındaki bir kelimeyi anlayamayıp da “Anlamadım?” diye itiraf etmek gafletinde bulununca, “Anlamadıysan çık git!..” tersleyişiyle alenen kovuldum; hemen sonra ne ‘kapitalist’liğim kaldı ne ‘kitabi’liğim; bir ara hatırladı, “Konuşmamız bitince oku da ağzımızdan kaçmış eski sözcükleri Türkçeleştirelim!” diye talimat verdi; daha sorularımın 10’da birini sormamışken “Yeter, ben yoruldum!” deyip ortada kalmışlığımı hiç mi hiç umursamadan kendince bitirdi söyleşiyi… Ama az sonra Muhsin Akgün’ün gelişiyle “Hadi bi soru da fotoğraflar hatırına sor bakayım!” diyerek lütfetti yüksek perdeden. Öylece yüz bulup bir cevaba da ben ‘kandırdım’ ve “Tamam, yeter artık, doldurursun sayfayı… Boş kalan yerlere de şiir koy!” deyip de ‘söyleşimizin’ bittiğini resmen ilan ederken son derece sevimsiz bir işten kurtulmanın rahatlığıyla, “boşver edebiyatı!” dedi.

Memleketin, iktidarın, muhalefetin ahvalini konuştuk, Atatürk’ü andık; öylece neş’esini de buldu, “Biliyor musun, iyi ki Dağlarca’dan önce gelmişim ben, Dağlarca’dan sonra gelmiş olsam Dağlarca adındaki bu şairin yazmış olduğu onca kitabı okumak zorunda kalacaktım” dedi kıs kıs gülerek; “Bunları yazma!” diyerek ‘sözcükler’den söz etti sonra uzun uzun; çok güldü, çok eğlendi. ‘Mutlu’ydu hatta. Gün, 11 Mayıs Cuma’ydı; 15.30’dan 18.00’e iki buçuk saat kalmıştım yanında; “Kimse tutmuyor sözünü” deyince, Muhsin Akgün’den alacağım fotoğrafları ‘Bizzat getireceğim’ sözü vererek vedalaşmış, sigarama kavuşmuştum…

Dağlarca’nın, tıpkı İlhan Berk gibi, Şiir’den başka hiçbir şeyi önemsemediğini zaten biliyordum da… Şiir’i neden önemsediğini, gene öğrenememiştim. Olsun, ben dağlarca, denizlerce, derinlerce helal ettim Dağlarca’ya.

16 Haziran 1990’da, Yeni Düşün dergisinin son sayısında yayımlanacak şiirinizle beraber bir de şiir üstüne, sizin şiiriniz üstüne bir cümle almıştım sizden; “Şiirlerim sanki düzyazılarımdır, benim yazmak istediklerimse daha yazamadıklarım” diyordunuz… Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?

Kişilerin yanıtları başka kişidir. Sorunun boşluktaki durumunu boşluktaki ısıyla sezerler. Sorular kendi kendilerine öylesine kümeleşirler ki soru soran dışarıda kalır. İşte, okuyucuların o konuşmadan aldıkları tat da burada başlar; iki kişinin karşılıklı konuşmasından yavaş yavaş uzaklaştıkları kendilerince de anlaşılır, artık kâğıtta kalan soru ile okuyucudur.

(Satır başı!..) Yaptığım konuşmalarda, iki kişiyle başlayan bu küçük toplantının çok kişiyle sürdüğünü, daha çok kişiye ulaştığını gözlemliyorum. Bu olay, sözün, ‘olduğunda’ durmadığını, ‘olacağına’ dönüştüğünü duyurur bize. Konuşmalarım böyle başkalaşmalarla sanki başkasına adanmış gibidir. Sanıyorum ki kişinin sözleri de düzeltilmiş yeni baskılarla ayrı ayrı sürelerde yayımlanmış yapıtlara çok benzer. Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni. Bu duygu yaşlandıkça artmakta. Yaşlandıkça konuşmamak isterim. Ne ki ben yaşlandıkça benden konuşmamı isteyenler çoğalıyor. Bunu da üzülerek şöyle yorumluyorum: Biraz bile istemediğim bu duruma nasıl vardım, nasıl ulaştım diye düşününce anlıyorum ki, ben sözü eğitimim altına almak isterken.. üzülüyorum, sözler egemen kesildiler bana. O söz, geçmişte size söylemiş olduğum söz yuvarlak; yine öyle düşünmüyorum. O günden bugüne gövdemin bütün hücreleri kim bilir kaç kez değişmiştir; yaşama sevincim, ülkemin durumu, yeryüzü, gökyüzü değişmişlerdir; dilimizin özgünlüğü, çok şükür biraz daha artmıştır; bu nedenler, kuşku yok ki eski tümcelerin içinde olmadığımızın değişik nedenleridir. Kişi, anlatımıncadır. O günden bu güne bir olayı daha yakından, daha çok anladığıma göre, kendimi de daha çok açıklayabiliyorum; bendeki beni topluma daha yakın kılabiliyorum.

Burdan başa dönelim: İlk şiiriniz yayımlandığında henüz 17 yaşındasınız; sizi şiire uyandıran neydi… Ne oldu, nasıl oldu da başka hiçbir şeye benzemeyen ‘şiir’ diye bir dili fark ettiniz?

Bu sorunuz sizin bir kapitalist olduğunuzu gösteriyor!.. Bütün düşüncelerinizi soruşturma yaptığınız kişilerden bir bir toplamaya alışmışsınız çünkü. Bu sorunuzu 150’yi geçmiş yapıtlarımı okuyarak, içindeki binlerce değişikliği saptayarak aramanız, bulmanız size düşer. Bir kapitalist gibi her şeyi karşınızdaki yazara bırakmayınız. Böyle konuşmalar, bilgisayarla konuşmalar gibi makinece olmamalıdır.

Etkilendiğiniz şairleri, esin kaynaklarınızı sormuyorum sayın Dağlarca, dil olarak ‘şiir’i soruyorum: ‘Şiir dili’ dediğimiz şeyin bildiğimiz tüm dillerden farkı neydi ki sizi kandırabildi, sözcüğün her iki anlamında soruyorum: Hem avuttu, hem doyurdu?

Bu sorunuz eski deyimle çok ‘kitabi’… Ben Anadolu’da yetişmiş bir Türk çocuğuyum. Elime geçen olanaklarla Türk yazarlarını en küçük yaşlarımdan başlayarak izledim. Bu etkilenme bana dil sevinci aşıladı. Sevinmek için yazmaya başladım, yazdıkça sevindim. Öylesine uğraştım ki kendimle, yere düşen bir buğdayın ilk filizini, filizin biraz büyümesini, başağa güreşmesini, taneye dönüşmesini gözlerimle görürcesine izledim. Bu, minicik başarılarla beni çağırdı; onlara gittim, beni yetiştirdiler; bana, neyin neden güzel olduğunu, nasıl güzel olduğunu, güzelin son sınırlarına nasıl varılabileceğini değişik biçimlerde gösterdiler. Her dizenin tek başına bir bilimi vardır; bunu güneş ışığıyla gösterdiler bana, göstermekteler bana.

Şiir dilinin… Şiir yazmanın, okumanın ya da şiir mantığıyla kurulmuş bir dünyanın, hemen hemen tümüyle imkânsızlık ve yalnızlıkla dolu olan ‘bu dünya’ya bir yaşama-algı alternatifi sunduğundan söz edilebilir mi?

Ben bu dünyada da yalnız değilim!.. Bu sizin anlatımınız, dışarıdan bakıştır. Oysa sanat, tümüyle bir içeri bakıştır. Bir çocuk vardır, boş sandalı dolu görür; bir başka çocuk tersini yaşar, dolu sandalı boş görür; bir üçüncüsü, sandalı görmez; bir dördüncüsü, denizi de görmez, ırmağı da görmez; bir başkası kendini görür Atlantik’te yüzerken; bir başkası, Beşiktaş’taki o küçük parkta kendini Barbaros görür… Şiir o çocuktur. O çocukların teker teker hepsidir şiir. Şiire küçükten başlayanların belli bir öğretmeni yoktur; onun kendi öğrenmesi vardır, bitmez tükenmez öğrenmesi!.. Öğrenmek, yeryüzünün tek mutluluğudur. Her eylem öğrenmekten başlar. Fransız Devrimi, kişi acısının yine kişiye görünmesinden başka nedir? Mustafa Kemal, bizler için, geri kalmış ülkeler için yeryüzünce ulaşılmamış o insan kavramının hepimize ayrı ayrı görünmesinden başka nedir?

Peki, şiirin bittiği bir yer var mı?

Olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!

Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?

Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.

Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz… kalalım, çünkü ‘Çocuk ve Allah’a gelmek istiyorum: Şiir yolculuğunuzun başlangıcından bugüne size eşlik eden ‘çocuk-çocukluk’ kavramının ne kadarı eskide bıraktığınız çocukluğunuza, ne kadarı içinizdeki çocuğa, ne kadarı genel olarak çocukluğa ve çocuklara yönelik?

Bu soruya kimse cevap veremez… Çünkü kimse bilemez. Bu, tartılabilir, ölçülebilir bir şey değildir çünkü. Şöyle diyelim: Kişi nice kendiyse onca var olmuştur. Kişiliği olmayanlar, yaptıkları işte de, yazdıkları dizelerde de, tümcelerde de, evlerinde de, baba-anne olmalarında da, yurttaş olmalarında da, yaşamalarında da eksiktirler. Onlardan bir başarı beklenemez.

Aslında, ‘Çocuk ve Allah’tan yola çıkarak Dağlarca şiirindeki ‘mistik algı’ya gelmek istemiştim… Dağlarca, şair Dağlarca, maddenin, ‘eşyâ’nın ardında ne görüyor?

Ben, eşyanın ardında yaşamaktan başka bir şey görmüyorum. Kişi, yazarken şu kuralı gözden kaçırmamalıdır, bu gerçeği ben yıllarca önce düşünmüş, bulmuş, birkaç yerde de söylemiştim: Kişi, hem bir saat gibi, içinde bulunduğu ‘sürez’i yazmalıdır, hem bir pusula gibi, varılması gereken yeri göstermelidir. Bu iki gerçek, yazarın yapay olarak edindiği bir güç olmamalı, bu, aslında duyduğu bir yetenek olmalıdır. Yazınımızı bu ölçüyle incelerseniz şaşıracaksınızdır. Bu ölçüye uygun yapıtların nice az olduğunu görerek şaşıracaksınızdır. Okuyucular bu tümcemi duyar duymaz beğendikleri yapıtları anımsasınlar isterdim: hangisi o anlatıma uyuyor, hangisi uymuyor; aynı tümce içinde bu iki başlı gerçeği gösterebilen var mıdır, yok mudur, bulsunlar isterdim. Yeter, ben yoruldum… Kaç soru var daha?

Çok var, daha hiçbir şey sormadım…

Yeter, sorma artık. Boşver edebiyatı. Ayrıca, bir yazarı tanıtırken 10 bin soru gerekmez, 10 soru yeterlidir bence. Sorular bileşik kaplara benzer. Birisi dolarken öteki de dolar. Nitekim deminden beri sorduğunuz bütün sorular, sormadığınız soruları da yanıtlamakta.

(‘Fotoğraflar hatırına’ son soru) İlk soruyu hatırlatarak soracağım: Şiir üstüne bir söz söyler misiniz bize?

Ben şiiri adım gibi saydım. Yalnız bana özgü, mektuba benzeyen, yanıtı alınmayan, ‘sesleniş’i andıran bir güç sandım şiiri; ‘güç’ sözcüğünü yineliyorum!.. Çok küçükken duyduğum bir masal, o masala inanmak böyle düşündürdü beni: O masalda ‘Kırk Haramiler’ evlerini bir dağın arkasına yapmışlardı (‘kırk harami’yi çocuklar da anlasınlar diye düzeltelim: ‘kırk hırsız-uğursuz’). Kırk harami, evlerinin bulunduğu dağın önüne gelip “Açıl susam açıl!..” diyorlar, dağın üzerindeki saklı kapı açılıyor, o kırk harami atlı olarak içeri giriyor, kapıyı “Kapan susam kapan!..” diyerek yine sözle kapatıyorlardı. Bu küçük görüntü düşüne düşüne beni şiire ulaştırdı. Bu benzerliği, belki şiirin de sözcüklerden, sözden kurulu olması yaratmıştır. Söze, sözcüğe böylesine inanç duydum. Yeri gelmişken söylemeliyim: Ben gençken, 15 yaşıma kadar, şiir yazarken çok terlerdim; şiir bittikten sonra, gömleğimi sıktığımı, teri gömleğimden akıttığımı bugün bile anımsarım. O kadar zorlanmamın nedenine gelince… Çözemem, anlatamam. Belki, yazdığıma inanırdım, ondan sanıyorum. Şöyle: Ben bir adayı yazarken ayaklarımın altında ada olurdu; dağ yazarken dağ vardı; elleri yazarken ellerim karşımdakinin elleriyle dolardı, sıcaklardı. Bugün bile biraz öyledir. Ben şiire inanırım. Şiirde yalan söylemediğime isterim ki okuyucularım da inansınlar. Kısaca, ben yazdıklarımın bir parçasıyım. Yazdıkça, her şiirin birazı gitmişse de benden birazı kalmıştır.

Bir de şu var: Şiir bende mayalanıyor. Maya gibi oluyor. Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar. Ki asıl demek istediklerim bunlar değil, bunlara benzer sözcükleri siz düşününüz, siz bulunuz. Sözcükler, belki, konuşurken de, yazarken de birer ‘tay’… Taylara benziyor hepsi; onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz!

‘Son kitap’ dediğiniz, öyle tasarladığınız bir kitap var mı?

Allah göstermesin!.. Allah bana son kitabımı göstermesin. Hem, ben ne kadar uğraşsam da bazı kitaplar var ki onları bitiremem. ‘Son kitap’ diye bir tasarım yok, benden sonra ne olacak bilmiyorum ama benden sonra sağlam 10-15 kitap daha çıkar.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 

fazil-husnu-daglarca-cocuk-ve-allah8709298168905258832 FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA: YETER, SORMA ARTIK. BOŞVER EDEBİYATI.

Küçük Tragedyalar

Kızım Zeynep için.

“Kilimanjaro 6500 metre
yükseklikte karlı bir dağdır…
Tepeye yakın bir yerde kurumuş
ve donmuş bir pars iskeleti
vardır. Bu kadar yüksek
yerde pars ne arıyormuş kimse
akıl erdiremiyor.”
ERNEST HEMİNGWAY
“Kilimanjaro’nun Karları”

ÖNDEYİŞ

Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar!

Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.

Orda kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.

Omuzumda bir kesik el,
Ki hâlâ durmadan kanar

Ah kavaklar, kavaklar!
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.

Bir çakal uluması kulaklarımda,
Çocukluğumun hasat gecelerinden kalma
Göçtüğümüz tarlada, yıldızlı gök altında
Yorganı başıma çekerdim korkuyla.
Ben çok küçük tanıştım, kervan kıran acıyla.

— Bilici hadi söyle beni bekleyen ne?
Suya bak, aleve sor, göçebe rüzgârı dinle.
Yeni bir kente gideceğim burdan.
Ne uğurlayan olacak beni,
Ne orda karşılayan güvermiş bir sevinçle.


— Su bulanık, duman alevi boğuyor.
Rüzgâr suskun bu gece.
Uzun uzun uluyor
Bir çakal paslı sesiyle.


— Ben eski bir çakalım,
Kovuldum taşlandım bunca sene.
Suç bende değil, bildiğim yok.
Anımsanırım nedense
Hep karanlık çökünce.

— Bilici hadi söyle beni bekleyen ne?
Ak kemikler serp kara toprağın üstüne.
Yakında gideceğim burdan,
Hiç bir sokağından geçmediğim
Anım olmayan bir kente.


— Ay buluta giriyor,
Kemikler seçilmiyor yerde.
Uzun uzun uluyor
Bir çakal paslı sesiyle.


— Ben eski bir çakalım,
Çocukluğundan kalma herkesin.
Ulumaktan yoruldum.
Ama dönmüyor dilim
Bir tek heceye bile.

— Hey yolcu kurtulmayı düşünme benden,
Unutmayı deneme.
Seninle geleceğim gittiğin yere.
Çık yola boşuna yanıt bekleme
Acıyım ben, hem biz hısım sayılırız seninle.


— Öyleyse hiç durma düş peşime.
Pusatsız, silâhsız ve yaralı bir -yürekle,
Gidiyorum burdan
Anım olmayan bir kente.


— İşte rüzgârın çözüldü dili, duyuyorum.
Alev sardı odunları,
Kara toprak aydınlandı, görüyorum.
Ama giden gitti, ne gelir elden!
Acı, ah acı; acımasız biliyorum.

YOL ŞARKISI


— Eskiden bir sesim
Vardı benim;
Şimdi uzakta.
Çınlar belki
Bir köprünün altında.
Yitirdiklerim de oldu
Kazandıklarımın yanında

Eskiden bir yüreğim
Vardı benim;
Şimdi uzakta
Çarpar belki
Bir çocuğun odasında.
Yitirdiklerim de oldu
Kazandıklarımın yanında.
Bir ben kaldım şimdi
Tek yakın bana.
Ama ben eskiden de
Hep böyle
Yalnız çıkardım yola.

Soyunun mutlaka son temsilcisiydi,
Zaman zaman aynaya bakan hüzünle.
Tuğralı alnıyla eski bir berat gibi
Avunan solgun yüzüyle.
Geçmişe tahta kapılardan geçerdi
Kuş tokmaklı, asma kilitli.

Onunla iki kişiydik
Daha doğrusu bana öyle gelirdi.
Tam olarak bilmiyorum
İlk ne zaman seslendi.
Sanırım bir akşam durup dururken
Apansız çağırdı beni.

– Hey ahbap; niye düştün yollara,
Kaçılacak yer yok ki

– Olmasın ne çıkar,
Yoruyorum ya peşimdekini.

Muhacirlik günlerinden kalma
Sanki yetim biriydi,
Oluruna bırakmış her şeyi.
Kararsız ve tedirgin
Boğazımda raslantıyla
İsimsiz bir ot gibi bitiverdi.

Bazen karıştırırdım
Onunla kendi sesimi.
Susar yeniden başlardım söze
Çünkü yüzüme uygun değildi.
Ama o kurnaz ve çocukca biraz da
Hep benim sesime gizlenirdi.

Bir ses ki için için
Diplerde derinlerde şimdi.
Bekliyor sırasını sabırla,
Seçerek sözcüklerini.
Çıkmak için gün ışığına
Hazırlıyor konuşmaya kendini.

– Hey ahbap; bu acı var ya,
Kuş olsan kaçırmaz seni.

– Öyleyse biri eski yazıyla
Sağdan sola yazsın beni.

Onunla bir kişiydik, iki kişi gibi.
Benden ona, ondan bana
İnce bir kanalla geçilirdi.
Biledi paslı direncimi
Umutsuzlukla
Ve beni hiç terketmedi.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece
Tıkandı geçitler, yollar kapandı.
Yalnızlığın buzdan çetelesinde
Kimseler umursamadı karı,
Yüzlerinde iğreti bir kibirle
Hep düşürmekten korktukları,
Dalıp gittiler gündelik işlerine.

Diz boyu birikmiş kar içinde
Yürürdük uzatarak açtığımız kanalı,
İki kar güvesi gibi sokaklarda seninle
Anardık bütün yitik aşkları
Bu karlı kış gününde.
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize.

– Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Şölensiz, sevinçsiz yaşıyoruz şimdilerde,
Bir iğdiş ve buruşuk zamanı.
Kimsenin türküsü yok dilinde
Karşılayacak yağan karı
Coşkulu ve sarhoş sesiyle.
Bıçak açmıyor ağızları;
Acı, yalnız acı var yüreklerde.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı,
Pencerelerden baktı ev içlerine.
Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı
Kendi özgül tarihinde.
Çıngırakların, kızakların karı
Yağdı herşeyin üstüne sessiz bir öfkeyle.

Birikti bir çamaşır ipine bile.
Saçaklardan sarktı,
Attı kendini gürültüyle yere.
Kimse sahip çıkmadı;
Yığıldı kaldı duvar diplerine.
Yalnız kuş ayakları
Bastılar incelikle göğsüne.

– Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!
Kar var yaşadığımız günlerde.

Umutsuzluk çevremizi kuşattı,
Kıtlık, kıran gündemde.
Yine de ele güne karşı,
Özenle saklıyorum yüreğimde
Sana duyduğum aşkı,
Dört yanım kar içinde.

Yalnızlık belki de gece yarısı
Işık sızan bir penceredir ama.
Kimi zaman da bozkırda
Çıplak dağlarda,
Yerde yatan bir taştır
Yorgun ağırlığıyla.

Yalnızlık kale kapısında,
Fındık kabuğunda,
Atılmış bir ayakkabıda çöpler arasında,
Kozasında ipek böceğinin,
Gergin bir örümcek ağında,
Ama daha çok oteldedir
Küçük bir taşra kasabasında.

– Hey yolcu; acıyım unutma,
Ben de varım orda.

Akan sudadır yalnızlık,
Adak ağacında;
Issız bir yamaçta
Sallanan renkli çaputlarıyla.
Her biri bir başka dert simgesi.
Sessiz yatırdadır yalnızlık,
Devrik bir mezar taşında.

Eski bir konsolda, kendine aşık
Ve saat tıkırtısında,
Uğuldayan rüzgârdadır
Dallar arasında,
Bir kadeh rakının
Puslu beyazlığında,
Yalnızlık asıl yürektedir ama.

— Hey yolcu; acıyım unutma,
Ben de varım orda.

Işık sızan bir pencere olabilmişsen,
Bozkırda çıplak dağlar,
Fındık kabuğu, kale kapısı,
Yerde duran kara taş
Ve atılmış ayakkabı çöpler arasında;
Hem kalabalık,
Hem de yalnızsın bana kalırsa.

Saymaya gerek yok gerisini,
Söylendi ve kesildi.
Ama ben tarttım kendimi,
Bastırdım elimi göğsüme;
Kentleri düşündüm, yoksul köyleri
Ve kendimi biraz da
Pıhtı bir gecede dostlardan uzakta.

Uzak, solgun çocukluğum;
Akşam alacası, kasaba,
Çatılarda kargalar.
Hüzünlü gençliğim;
Sabahçı kahveleri,
Umutsuz aşklar.
Bir anı tüneği şimdi
Yaşadığım geçmiş yıllar.

Ben derim ki;
Ömrüm, ömrüm!
Mumlar neden eriyip sönerler de
Tersine doğru yanmazlar
Uzayarak yeniden
Ve insan doğmak ister mi
Bir daha ölmek için?

Ölümü arayarak geçti
Bunca yılım.
Kötü annem
Beni komşunun oğlu kadar seven,
Yok olan babamdı belki
Ölüm tutkumu pekiştiren.

Elbet bir giin ölürüm.
Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum
Kara bir fitil bırakan ardında
Ne kadar benziyor birbirine.

Zifiri karanlıktı gece.
Mum bitti yanmadı tersine
Beyaz mürekkeple yazdım
Bu şiiri karanlığın üstüne.

Ben derim ki;
Geçip gider zaman.
Geri alınmaz bazı şeyler.

Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum biter.

Soğur cehennem bile!

Su gibi aydınlık döşeğimde akardı.
Ay vururdu ak göğsüne,
Bir dal usulca inip kalkardı.
Öt ishak kuşu öt;
Bizim payımıza bir âvaz kaldı.

Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Nerelisin, oğlun kızın var mı,
Sağ mı annen baban?
Senin de yüreğin kanar mı,
Uzaktayken yakınlarından?

– Bak yolcu bir sır vereyim sana;
Yılan bile arar yavrusunu, eşini.
Ama ben beslenirim ayrılıkla.
Acının gurbettir memleketi.

– Yılan derler adıma,
Düşman bellemişler beni.
Bir garip sürüngenim dünyada.
Acı, ah acı; sokabilseydim seni,
Zehirim bu kadar yük olmazdı bana.

— Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Bilici de yok çakal da.
İşte yine düştük yollara.
Yok konuşacak kimse
Kavaklardan ve senden başka.

— Yolcu bir sır daha vereyim sana;
Kandırdık biz seni aslında.
Bakma ardından sızlandıklarına,
Ortaktı benimle bil ki, bilici de, çakal da.

— Yılan derler adıma,
Bir kara suyum akarım yerde.
Kaynağımı da taşırım yanımda.
Acı, ah acı; sokabilseydim sent,
Zehirim bu kadar yük olmazdı bana.

– Avdım avlandım; düştüm tuzağa.
Ay; tanık ol sen de buna.
Dönüş yok biliyorum;
Hem olsa da.
Önümdeki yol daha kısa.

– Hey yolcu; boş yere bakma ardına,
Anılarla avunma.
Acıyım ben, unutma sakın,
Borcun bitmedi bana.

– Dolanır dururum gökyüzünde,
Eksilir tanılanırım.
Ben de bağlıyım yazgıma ama;
Vah şu garibe,
Acıyla çıkmış yola.

YOL ŞARKISI

— Akşamdan kararlıydım
Sabah yola çıkmaya
Ne kadar yutkunsam
Boğazımda
Yutulmayan bir lokma.
Bunu unutamam,
Aklımdadır hâlâ

Bir hoşcakal bıraktım
Ardımda,
Sarsak bir yatak
Ve yarım bardak su
Yatağın başucunda.

Bunu unutamam,
Aklımdadır hâlâ.

Adın ne idi unuttum.
Yüzün silindi belleğimden.
Ama ellerin;
Bir su gibi akışkan
Ezberimdedir hâlâ.

S0NDEYİŞ

Dolaştım yıllardır şurda burda.
Ucuz otellerde kaldım.

İplik iplik taşıdım yanımda,
Bir düzen tutturamadım.

Kadınlar da oldu elbet yaşamımda,
Biri hariç hepsini bağışladım.

Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
Ben hep ölüme ve aşka inandım.

Bir şey var dokunur bana;
Yüzüme uymayan iğreti adım.

Metin Altıok

image_editor_output_image-1553336346-17743265239252904808522896128227 Küçük Tragedyalar

Dünya Mikail’i Bilmeli

dunyamikalibilmeli8973709410707537784 Dünya Mikail'i Bilmeli
Mikail Mirdoraghi
Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı.

O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor.

Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi.

image-69 Dünya Mikail'i Bilmeli

Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli.

Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka?

1972’de Vietnam’da napalm bombasıyla ağır şekilde yanan dokuz yaşındaki bu kız çocuğu, dünyada “Napalm Kızı” olarak tanındı. Associated Press’in “Savaşın Dehşeti” adını verdiği fotoğraf, Amerika’daki gazetelerin manşetlerine taşındı. O dönemde çıplak birinin fotoğrafını yayımlamak medya için son derece tartışmalı bir karardı.

Fotoğraf çekildiğinde ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı kamuoyu zaten değişmeye başlamıştı. Ama bu fotoğrafın gücü onu tarihin en etkili haber fotoğraflarından biri haline getirdi. Savaş karşıtı hareketin sembolüne dönüştü.

Öylesine etkiliydi ki Başkan Richard Nixon, gizli kayıtlarda fotoğrafın sahnelenmiş olup olmadığını bile sorguluyordu.

Nixon bir şey biliyordu: Siyaset ne olursa olsun, böyle bir görüntü insanların fikrini değiştirebilir. O küçük kız insanlarda öfke uyandırabilirdi.

Geçen hafta başka bir çocuğun fotoğrafı insanların dikkatini çekti.

Aslında sıradan bir fotoğraf. Dünyanın her yerinde milyonlarca anne-baba çocuklarının aynı fotoğrafını çekmiştir. Ama gücü de tam buradan geliyor. Sosyal medyada hızla yayıldıkça insanların kalbini kıran da buydu.

Fotoğraftaki çocuk Mikail Mirdoraghi. Annesi onu okula giderken fotoğraflarken Mikaeil el sallayarak veda ediyor. Bu birbirlerini son görüşleri olacaktı.

Çünkü Mikail’in, ABD’nin İran’ın güneyindeki Şacere Tayyebeh Okulu’nu bombalaması sırasında öldüğü söyleniyor. Yetkililere göre saldırıda çoğu 7-12 yaş arası kız çocukları olmak üzere yaklaşık 175 kişi hayatını kaybetti. Okul esas olarak kız öğrenciler içindi ama erkekler de eğitim görüyordu.

Fotoğrafta insanın kalbini kıran ayrıntılar var.

Merdivenlere vuran sabah güneşi. Mikaeil’in özenle giydirilmiş gömleği ve pantolonu. Muhtemelen annesinin bağladığı ağır ayakkabı bağları. Önünde çizgi film olan bir su şişesi.

Bir de gözlükleri. Hafifçe tuhaf duran o gözlükler… Kaybolmasın diye takılan bir kayış var. İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba daha önce kaybetmiş miydi?

Sadece bir fotoğraf bütün bunları görmemize izin verir. Uzun uzun bakmamıza. Düşünmemize. Kendimizi görmemize. Tanıdığımız insanları görmemize. Kendi çocuklarımızı görmemize. Başka bir yerde, başka birinin hayatını hayal etmemize.

Böyle fotoğraflar daha önce de oldu.

1962’de fotoğrafçı Don McCullin, Biafra’da açlıktan iskelete dönmüş bir annenin bebeğini emzirmeye çalıştığı fotoğrafı çekmişti.

Kevin Carter’ın Sudan’da ölümün eşiğindeki bir çocuğun yanında bekleyen akbaba fotoğrafı…

Suriye’de bombardımandan sonra ambulansın arkasında şaşkın şekilde oturan beş yaşındaki Omran Daqneesh…

2015’te ise üç yaşındaki Suriyeli Alan Kurdi’nin bedeni Türkiye’de bir sahile vurdu.

Yine ayrıntılar insanı vuruyordu.

Uyur gibi duran bedeni. Küçük şortu. Cırt cırtlı ayakkabıları.

Fotoğrafı ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. Ne kadar yalnız olduğunu düşünmüştüm. Onu ailesinden koparan sadece suyun akıntısı değildi; savaşın akıntısıydı.

Fotoğraf yayımlandıktan sonra dünya değişti.

image-71 Dünya Mikail'i Bilmeli

Mültecilere yönelik sempati anketlerde hızla yükseldi. Daha önce göçe karşı olan birçok kişi Suriyelilerin kabul edilmesi gerektiğini söylemeye başladı. Yardım kuruluşlarına yapılan bağışlar bir günde 15 kat arttı.

İngiltere Başbakanı David Cameron “Bir baba olarak çok etkilendim” dedi ve ülkesine yılda 4 bin Suriyeli mülteci kabul edeceğini açıkladı. Almanya Macaristan’da mahsur kalan binlerce insanı kabul etti. Kanada 25 bin Suriyeli mülteci almaya karar verdi.

Avrupa Birliği bile İtalya ve Yunanistan’a gelen mültecileri paylaşmak için kota sistemine geçti.

Hükümetler daha sonra bu kararların çoğunu geri alsa da Alan Kurdi’nin fotoğrafı kalıcı bir miras bıraktı.

Tıpkı Napalm Kızı gibi.

Fikirleri değiştirdi. Bir süreliğine politikayı bile değiştirdi.

Ama Gazze’de durum farklı.

İki buçuk yıldır devam eden yıkıma rağmen, Gazze’de ölen çocuklar için neden bir “Alan Kurdi” ya da “Napalm Kızı” anı oluşmadığını sık sık düşünüyorum.

Oysa malzeme eksik değil.

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 70 binden fazla kişi öldürüldü, bunların 17 binden fazlası çocuk.

Ama onların fotoğrafları ekranlarımızdan hızla geçip gidiyor.

Üç yaşındaki Reem Nabhan. Uyurken bir İsrail füzesinin öldürdüğü küçük kız.

Saly Abu Maamar.

17 günlük “Prenses Aişe”.

Nour Abu al-Qumssan.

İki kolunu kaybeden 9 yaşındaki Mahmoud Ajjour.

image-74 Dünya Mikail'i Bilmeli

Arabada ailesinin cesetleri arasında vurulan Hind Rajab.

image-73 Dünya Mikail'i Bilmeli

Ama bu fotoğraflar dünyayı değiştirmedi.

Napalm Kızı ve Alan Kurdi’nin yaptığı şeyi yapamadılar.

Onların fotoğrafları bariyerleri aşmıştı. Haber takip etmeyen insanlar bile onları gördü. İsimlerini öğrendi. İş yerlerinde, barlarda, yemek masalarında konuşuldu.

Filistinli çocuklar için ise bu olmuyor.

Çünkü uluslararası ana akım medya, haber diliyle onların hayatlarını değersizleştiriyor.

Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Fotoğraflarını görürdük. Ailelerini dinlerdik.

Ama Mikail için bu olmadı.

Onun hikâyesi yalnızca sosyal medyada kaldı. Zaten duyarlı olanların gördüğü küçük bir balonun içinde.

Gazetelerde ise İranlı çocuklar çoğu zaman yalnızca bir sayı olarak geçti.

Ama onlar bir istatistik değil.

Ve hâlâ öldürülüyorlar.

İran’da, Gazze’de, Lübnan’da.

Geçen hafta öldüler.

Bu hafta da ölecekler.

Gelecek hafta da.

Ve hiçbiri manşet olmayacak.

Barry Malone

dunyamikalibilmeli7351621583849415870 Dünya Mikail'i Bilmeli

ABD hava saldırısında hayatını kaybeden 3. sınıf öğrencisi Mikail Mirdoraghi’nin annesi İran televizyonuna bağlanıp konuştu:

Akşam yemeğini onun için hazırlamıştım. Yemek yerken bana şöyle dedi:

“Anne, yaptığın yemek cennet gibi.”

Ben de ona, “Oğlum, bunu neden söylüyorsun? Daha önce hiç böyle dememiştin.” dedim.

O gece yaptığı tüm bu şeyler sanki ona ilham edilmiş gibiydi. Bütün bunları öldürülmeden bir gece önce yaptı. O gece ayrıca dua etti ve Kur’an okudu.

Sabah olunca bana, “Anne, benim fotoğrafımı çek.” dedi.

Bu çocuk bir melekti. Sürekli şöyle derdi:

“Benim adım Mikail. Mikail, Allah’ın meleği demektir. Bir dileğiniz varsa bana söyleyin yerine getireyim.”

Gerçek tam olarak budur. Şüpheli hiçbir şeyin olmadığı bu okula füze atan kalpsiz Amerika’ydı. Ben kendim Minab’da dört yıl yaşadım.

image-1072942900861965700971 Dünya Mikail'i Bilmeli

“Mikail’in ölümü en az diğer çocuklar kadar acı, ama toplu mezarlara gömülen diğer sıra arkadaşlarının aksine bir ismi var.”

Gönülden Gönüle

birinden bir şey umuyorsan,
bekle, sen gitme istemeye,
hele, sırtında ve yüreğinde
bu bir dünya yükle, asla, asla!

bekle, o yollasın, yollayacaksa
senin gönlünün umduğu yere,
ister rüzgârla, ister yağmurla,
ister rüyayla.

ama bir şeyler vermek isteyen sensen birine,
kendin yola çık hemen, onu bekleme.
gençleştirir, güçlendirir
bunun için teptiğin yollar seni.

isteyen istemeden, içinden geçirmeden,
her neyse gönlünden kopan,
sen götür onu, sen götür
gönlünle beraber, yoksulun ayağına,

ister demir çarıkla,
ister ipek kanatla,
ister sözün sefinesiyle,
ister ışıltısıyla, gözyaşlarının.

Cahit Koytak

img_57637545457923242373292 Gönülden Gönüle

Susma Sanatı

tek başına ve bu kadar acıyla
taşıyamayacağın kadar ağır
ve dağınık geliyorsa sana
içine aldığın dünya

ve yükünü paylaşsın diye
ararken içinde birilerini,
ikiz benliklerinden hiçbiri
dönüp bakmıyorsa yüzüne,

önce üç gün, sonra üç ay,
sonra belki üç sene
Tanrıdan başka
kimseyle konuşmamayı dene,

ne insanlarla, ne meleklerle,
ne kitaplarla paylaş derdini,
ne de kendi içindeki kalabalıkla…

bir de bunu dene, bakalım,
bir de bunu dene
ve O’nun kayrasını bekle!

Cahit Koytak

20250626_1605038693196061472254629-461x1024 Susma Sanatı