İbnu’l Kayyim el Cevziyye’nin Aşıklar Kitabı’nda Yer Alan Şiirler

Bende olan aşk taşta olsa ikiye ayrılırdı.
Rüzgarda olsa, esintisi duyulmaz olurdu.
Allah’a tevbe edersem seni her andığımda;
Yazılmaz bana artık hiçbir günah.

***

Sonra bitecek… O bir saatçik idi ancak,
işte bu da tümden gidecek ve zail olacak.


Arzusunun çokluğundan seven, tadar teselliyi
Ben Leyla’dan bunu tatmadım.
Onun vuslatından en fazla ulaştığım
Şimşeğin çakması gibi gerçekleşmeyen beklentilerdir


Onlar için ağlıyorum için için, ne garib,
Ve soruyorum her gördüğüme, onlarsa yanıbaşımda
Arıyor gözlerim onları oysa gözbebeğimdeler
Kalbim onlara iştiyak duyuyor onlarsa göğsümde.


Ey kalbimde ve ruhumda kaim olan
Gözümden ve nazarımdan uzak olan
Ruhumu göremezsem bile evet sen osun
Ey bana her yakından yakın olan.


Hayalin gözümde zikrin dilimde
Mekanın kalbimde, nereye kayboluyorsun?


Aşk, yeretti bende, sen değilken benim için
Aşktan ne önemli ne de önemsiz
Beni küçümsedin
Çabaladım ben de nefsimi küçümsemeye
Seni hakir gören ikram edilenlerden değildir
Düşmanlarıma benzedin başladım onları sevmeye
Senden nasibim onlardan nasibime benzediğinde
Aşkın için kınamada lezzet buluyorum
Seni anmayı sevdiğimden, kınasın beni kınayan.

Ebu’ş Şiys


Üzüyorsa seni işlediğin; köleleştirdi kalbini
Ben-i Zühl bin Şeybanın kadınlarından biri.


Asasını fırlattı sevgili ve yurt onunla istikrar buldu
Yolcunun dönüşüyle gözü aydınlandığı gibi.


Sarılıyorum ona ve hala nefsim ona müştak
Var mı sarılmaktan daha öte bir yakınlık?
Ağzını öpüyorum aşkım zail olsun diye oysa
Şiddetleniyor bende bulduğum sevdam.
Beni yakan ateşin mikdarına yetmiyor,
İki dudağın su kalıntısı.
Yüreğim susuzluğunu gideremiyor sanki,
iki ruhun katıştığını görmek dışında.

İbn Rûmî


Kibirli ve aldatıcı kadının aşkı öldürdü,
Bir de gençlik.
Ve kurtuldum… Artık kalpte hiç kımıldama yok.


Tebessümle güldüğünde sahavet sahibi
Mal, o gülüş için kölesi olur.

Kuseyyir


Onu apansızın görmemle beraber
Durakaldım cevab bile veremedim


Yüreğinde aşk bulunanın alameti
Sevgilisine baktığında değişmesidir.


Gözü seçemeyen bir adam mı gördü ki zarar vermiş ona
Zamanın hadiseleri ve yokedici, zehirleyici dehir.

El-A’meşî


Suad uzaklaştı kalbim bugün fena oldu
Kara sevdalıyım ona fidyesi verilmemiş esirim.

Kab b. Zuheyr b. Ebû Sulmâ


Beni düşürdü fitneye evet dün de düşürmüştü
mutlu birini fitneye ve her müslümanı kavurmaya kalkıştı

El-E’şa


Aşkın ‘ilk yakışım ’ ciğerimde hissedince
Topluluğumun pınarına koşarım serinlemek için
Say ki serinletilin dışımı suyun serinliğiyle
Peki ya kim var ki içimdeki yangını söndürmek için?


Her borçlu ödedi borcunu
Alacaklısına vefada bulundu
Azze ise uzattıkça uzatıyor
Handiyse alacaklısı tutsak oldu.

Kuseyyir


Nisar ve cifar günleri
Azap ve şer (ğaram) günleri oldu.

Bişr


Onu cezalandırsa azap etmiş olur
Güzellikle ödüllendirdiğinde ise umursamıyor.


Yavrusunu kaybetmiş ve şaşkın;
Alelacele dönegeldi kadın,
Tümü bunların, başında toplanmış
Felaketleriydi kadının.

A’şa


Bilmiyorum vallahi, onun mu artırıldı güzelliği
Ve parlaklığı diğer kadınlara, yoksa bende akü mı yok.


Güzellik ve parlaklıktan değil Aşk,
Ruhun kapıldığı bir şeydir o.


Onun bedenini apaydınlık görürsün
Sen ona kendi istediğin şeyi vermişsin gibi

Zuheyr b. Ebî Selma


Sevdiğin her kişinin katilisin sen
Aşkta seni arındıracak birini beğen.


Bana karşı affa sarıl oe sevgimi devam ettir
Hiddetle konuşma benimle ben öfkeliyken
Ben kalpte aşk ve eza gördüm
ikisi bir arada olunca aşk durmaz gider.


Atla dersen bana ateşe, bilsem ki bu,
Rızan içindir yahut yaklaşmak içip, visaline;
Adımımı atarak ona doğru ve atlarım
Senden bana bir hidayetle olsun yahut bir dalalet üzre.
Beni ne kadar üzse de beni kötülüğe itmen,
Yine de sevindirir beni ki hatırına düşmüşüm.


Tutuldum sıtmaya, sıtmandan habersiz
Ziyaretçilerim hastalığından sözedinceye değin…
Dedim ki, hana yol bulacak değildi sıtma
Senin sıtmandan başka bir yolla
Kınanamayacağım bir nitelik, bu benimkisi
Ki Allah bana şifayı, seni iyileştirdiğinde verdi.
Bir oldu böylece özüm ve özün senin,
Hem bunda ve şunda hem onda ve bunda.


Onu da sevgimle uğraştır, Rabbim! Onunla
Uğraştırdığın gibi kalbimi, ki hafiflesin derdim.


Dilerim ondan ki o sevgini bana
İletmiş ve almış senden sevgimi;
Versin, bana verdiği dertten sana
Ya da alsın benden artık sevgini.


İki gözün şahidlerindir ki sen de
Duyumsuyorsun, aşk ateşiyle duyumsadığımı
Bende olan, gönülsüz de olsan, var sende
Sabrediyorsun, ancak sabır yok bende.

Ebu’l-Abbas en-Naşiî


Geceliyor bizde, şakalaşıyor o ve saçmalıyorum
Ben de. Ve geceyi güçleştiriyoruz, o ise uykusuz.
Her uzandığında beni yan yatmış görür
Baktığımda ona, hep uyuklar bulurum
Uyku bastırıp kavuştuğumuzda günahımı ikrar eder
Sorduğumda onu uyanıkken, inkar eder
Eşitiz ikimiz de aşkta ne var ki
Bazen sabrederken o, bende sabır ne gezer.

Ebû Uyayne


Şu Kalbinin onu usandırdığını sanan kadın
Senin aşkına yaradılışlı sen de onun
Sende de var onda varlığını sandığın
İkiniz de gösterin hadi birbirinize tamamını sevdanın,

Urve b. Uzeyne


Binlerce öpücükle onu öpüşüm yeter,
Amma yok mu öpücükten başkası, diyor
Dedim ki ona: Kalpte korunan bir aşk o
Ve gözbebeğini yaşatan uzun bir ağlayış.
Allah’a yemin olsun, dedi, lezzeti gencin
Aşktan, eylemin yalanladığı söz değil.

Züheyr b. Miskin el-Fehrî


Şikayet edince aşktan; “Yalanladın beni,” dedi;
Kaç kez yalnız başınayken ziyaret ettim seni
Onlarda hiç lezzet verici bir sarılış olmadı
Oturuverdim ve yüreğimin arzuları öylece kaldı
Hiç pınara varan kişiye rahatlık mı var
Dönerse ondan susuzluktan kırılarak.


Safi olmaz iki aşığın buluşması
Her lezzete üstün bir şeyi tadmadıkça.
Hudbe b. Haşrem de şu beyitleri söylemiştir:
Aşk hastası gönüle şifa vermez, vallahi
Ne üfürükçünün nefesi ne de nazarlık takman
Hep birarada olmaksızın ve sevgiliyle konuşmadan,
Birarada olsan bile koklamaksızın kokusunu teninin
Tenini koklaşan ama ne çare doyasıya öpmeden
Ve olmadan bedenler sarmaş dolaş.

Abbas b. el-Ahnef


Şu Atîke’ye söyleyin
S ırf bakışla yetinen.
Nikahıma seni istiyorum
Bakmak için değil.
Beni tatmin etseydi hu,
Kamere bakardım, sana değil.


İlacı aşkın, öpmek ve koklamak
Ve karnı karına dayamak;
iki gözü yaşartan bir çırpınış,
Omuzlardan ve kaküllerden tutuş.


Aşk hastalığını sevgi uzmanına sordum
Ve dedim ki: ‘üstad şikayetim acil’
Dedi, aşkın ilacı bitiştirmek bedenini
Yalnız başına iken sevdiğininkine
Ve sarılmada birlik olmanız
Onu örtmen erene dek nihayete.
Böylece ihtiyacını tümüyle görmen gönlünün,
Güvenle ve münasip gördükçe sevgilin.
Ne güzel buluşma bu, olursa helalde
Bir buluşma ki karşılar Rahman rıza ile
Olursa bir de bu iş haramda
Azab ki kendini bulursun zillet ve dağlanmada.


Avın olmaz tadı sürek olmayınca
Pek az kovalarsın beni, bana kavuşunca,


Bakıştır sadece aşk
Ellere ve omuzlara dokunmak.
Yahut muska kitapları
Düğümlere üflemekten yeğdir
Başka değil, aşk budur,
Nikah onu soldurur.
Aşktan bu olan anlayışı
ister sadece çoluk çocuğu.

Me’mun


İlişkim sürecekti onunla yatmasaydım
Ne olurdu ah, ona ilişmeseydim.


Gaflet ettin ilişmekle, o bağı keser.
Merhamet et kendine, o, övgüye değer.


İlişmezsem sana sürmez aşkımız
Gayretli bir davranış bu davranışım.


Onun aşkı; tanımazken aşkı geldi bana
Boş bir kalbe rastladı da yer etti orda.


Salarsan bakışlarını, yönlendirerek kalbini
Ve gelir bir gün, manzaralar yorar seni.
Gördüğünün tümüne ne güç yetirir
Ne de bir kısmına sabredersin sen


Bakıştandır başlangıcı tüm hadiselerin
Ve en büyüğü yangının bir kıvılcımdan
Nice bakışlar öldürür kalbini sahibinin
Öldürüşü gibi, okun yay ve kiriş olmadan

Gözlerine doğru narin boyunluların evirip çevirdiği
Bir gözü oldukça kişinin, o tehlikededir.
Sevindirse bile gözünü kendini yerdirir
Sonu zarar olan sevince selam olmasın.


Ey çabalayan, bakış oklarını fırlatmaya
Vurma hedefi sakın, öldürülen sensin
Gözünü kırpıştırıp bakmaktan şifa uman
Kızarak gelecek bakışın sana unutma ve sakın.


Ürünü bir bakıştı ondan, komayan yüreğini
Ve bilincinde bile olmadı ürünün
Ne katil gördüm böyle ne maktul
Kasdeder etmez hemen öldüren.

Ferezdak


Çektiyse her kim düşmanından ve hasedçiden
Bilin ki ben, gözümden çektim ve kalbimden
Kuşattılar beni bakış ve düşünüşle
Ettiler uykumdan beni ve aklımdan.


Okladı onunla bakışım beni ve gözümü şaşmadı
Vurulacak değil oysa atılan her okun hedefi
Ölürsem ağlayın, kendi bakışıyla ölen bana,
Her an yanında olan bir dostun, attığı yabana.


Koyu gecenin yıldızlarını gözler, karasevdalı
Kınayıcısı bile şefkatle onun için ağlamaklı
Gözüm kanımı heder etti aşk adına
Ağlayın bir bölümü diğerini öldüren adama.

İbnu’l-Mu’tezz


Gözlemlemezsen çakan yıldırımları ve
Uyursan; altından seller akar gider.
Bakışınla diktin arzu ağacını ve yaktın sonra.
Bıraktın öylece hoşgörür ve yakınlık duyarken.
Hiç bilmedin olgunlaşıncaya dek ağaçlar.
Eserek aşk rüzgarı onları aşılar.
Sabırdan uzak akşamladın böylelikle
Ve haram artık sana, uykular…

Surî


Ey bedenime kasteden gözüm, vallahi
Ben aşk yangınını gözyaşımla söndüreceğim.
Arzu ve baygınlıktan ağlamamı dilersin, tallahi.
Ve sen de uykusuzluk ve yorgunluğa doyacaksın.
Uzak ol artık görmeyen bir kapakçık olana dek.
Arzu içinde bedensiz bir şahıs olduğum gibi.


Cinayet işler bakışlarımız ve bilmeyiz
Nefislerimizse günahlarla alınmıştır
Görmedim, iffetli zatlardan ahmağını
Doğrularsa eğer fasık gözlerin sarhoşluğunu
Kalbinin koruyucusu gözü olanın
Bilsin belalarla kapışacağını içinin.


Bakışıyla ey bela kapısını açan,
Ömür boyu hasrettir kalbimin kazancı.
Vallahi, bilemezsin ki işlediğini bilir mi?
Kalbine karşı yoksa helak etti de bilmez mi?


İki düşman arasındayım; gözüm ve kalbim.
Göz, bakıyor kalp, arzuluyor; istedikleriyse helakim.


Gözleri gözlerimi okladı ve rahatladı kaygısız.
Gözü sürmeli ile ağlayan arasındaki hakem kim?
Uyarmıştım ey gözüm seni, hırsızladığın
Bakıştan, ne engel ne uyarı dinlemedin.
Gözüm bir kez düşürdü seni ey kalbim,
Pek yazık bir daha neden onu dinledin?


Bakışı hırsızlama demedim mi ben sana
Kaçamak bakışlı, alçaklıktan kurtulamaz
Tuzağı gördüğümde tuttum bakışımı
Kalbimse tuzağa ondan daha elverişli.

İbni Kayyım el Cevziyye


İyiliğini göstermez aynası kalbinin
Nefis zira içine üflemektedir daim.


Avucuna düşmüş çocuğun, serçe kuşu gibi;
Eziyetle helak ederken onu, çocuk ise oyun oynar.


En akıllısı insanların, hiçbir şeye sarılmayanı;
Sonuçlarının başa getireceklerini düşünmeden.


Gözlere doğru gözlerin bakışı
Yıkıma uğratır gönülü
Kalbi ile boyuna savaşır bakışı
Görene dek orada ölümü.


Bakışla ey gözlerim zevklendiniz,
Kalbimi ama, zorluklara şevkettiniz.
Rahat bırakın gözlerim, gönlümü
iki kişi, birini öldürmek, zulümdür.


Kalbim, sabırsızca ağlayan gözlerime der.
Ağlıyorsun amma acılara beni sen taşıdın.
Kınamasına karşılık verir gözüm ve der;
Tamaha ve arzulara bilakis sen düşürdün.
Ayrılıncaya değin, herbiri diğerinden
İkisi de hastalığın uzadığına ikna olarak…
Uzaklaşmayın, der ciğerim, seslenerek;
Yaptıklarınızla beni parçalara ayırdınız.


Azarladım ben, kalbimi
Zayıflamış görünce bedenimi.
Kalbimse gözümü suçladı;
Elçi olan sen idin.
Gözüm, dedi ki kalbime:
Rehber de ama sen idin.
Dedim ki susun hepiniz!
Beni ölü bırakıp gittiniz…


Bırakınca aşkı, müjdeledi gözüm
Kalbimi ve tebrikler bize dedi kalbim,
Geceni uykusuzlukla ihyadan kurtuldun.
Beni de kurtardın ayrılık ve yorgunluğun sarartmasından;
İkimiz de tebrik edilmeliyiz, beka için
Dönersen eğer, aşk, ne seni ne beni yaşatır.


Vallahi nefsi mi kınayayım, bilmiyorum
Aşk nedeniyle, kalbimi mi, teşvikçi gözü mü?
Kalbimi azarlasam der, gözdü bakan
Günah kalbin idi der, suçlasam gözümü
Ey gözüm ve ey kalbim kanımı paylaştınız
Yardım et şu göze ve kalbe ey Rabbim.


Tut elimden ve giysilerimi aç da bak,
Bedenimin solgunluğuna. Ne var ki örtüyorum
Gözümden akan da gözyaşı değil,
Eriyip biten ruhun damlaması.


Güzel yüz sahibi ki ışıltısını yaratan ne yüce
îlgi çekici yerler ki o çiçeği ekeni gösterir
Hayal alemine geçti artık düşleri ve
Ağladılar bir avuntunun eskimiş izlerine.


Mekkeli fetvacıya sor var mı bir günah
Ziyaretleşme ve gönlü iştiyaklının bakışında.


Arşın ilahına sığınılır, gidermesinden takvayı
Yaralı (istekli) yanların birbiriyle teması.

İmam Şâfiî


Ey tâbiinlerin ve iyilerin öncüsü,
Aşk yüzünden ‘Bakara’yı unuttum.
Şefkatli ol bana fetvanla ve yumuşak
Kılsın seni Allah, iyilerin en iyisi
Haram etti mi Allah yanağından öpmeyi
Güzellikle nitelikleri ünlenen bir genci

İsterabâdi


Ey bana gizli derdim sual eden
Sonucunu öveceğin bir sabır gerek
Çirkin işlerin isteklisi olma sen
Ve ne de Dimyat’a pirince giden
Allah’ı düşün ve azabından kork
Fasıklara ve kötülere karşı çık
Öp o sevgilinin yanaklarından
Gece ve gündüz boyunca on kez

Said


Mekke ve Safa arasında müftüye sordum,
Uğurun senle olsun, onlarla buluşmak haram mı?
Peki ya sessiz halhallar takmış, içi ıtırlı
Tatlı dişli sevgiliyi öpmekte günah var mı?
Yanıtladı Müftü, gözünden süzülen yaşlar,
Yanaklarına doğru iki taraftan akarken;
Ah, keşke onu ben öpseydim akşamleyin
Mina’nın orta yerinde hacılar yatarken.


Malik’e sorduk ve arkadaşı
Leys b. Sad’e; sevgilinin öpüşünü,
Yemin olsun dediler, mahlukatı yaradana
Haram kılmadı Rahman, aşkın öpüşünü.

Murhiye


Dedik ki Süfyan-ı Hilâli’ye bir keresinde
Haram kılmışsın iştiyaklı aşıkın kucaklayışını;
Uzun bir ayrılığın ardından sevgilisini.
Hayır’ dedi. Bir olan yaratıcıya yemin olsun.


Sorduk, şerefle kardeş İbn Cud’an b. Amre;
Sevgiliyi öpmek haram mı ki kadir gecesinde?
O Mekkeli, ilmi başkasını aratmayan dedi, bize
Emin olun ki hayır, kıldıkça yatsıyı ve vitri.


İbni Ayyaş’a sordum, ki o bilgedir;
Esenlik sana, sevgiliyi sarmada var mı günah?
Dedi ki hayır, onu öpmekte bile
Kur’an inmedi mi ki atmak için ağırlıkları.


İnsanların imamına, Ibn Hanbel soyunun seçkinine
Sorduk, sarmak ve öpmekte kötülük var mı? diye
Vacip olur, katlanmak güçleşirse, dedi;
Çünkü hayat verirsin, insanlardan birine.

İshak b. Muaz b. Zuheyr


Ebû Cafer, fikrin ne? Bilirsin,
Başımıza gelenlerde itimadımız sanadır.
Bir çırpıda inkar etme sözümü ve
Muştula Allah’ın rahmetini sorumuza.
Ayıp mı aşk yahut ondan kaçış var mı?
Kınayanlar aşk ehlini cahil mi?
Mübah olur mu öldürmek karasevdalıyı,
Sevenlerinin terkiyle o kavuşmayı dilerken.

Ebû Ca’fer


Sorduğun hakkında karar vereceğim,
Aşıklara dair hükmümde adil olacağım.
Feda olsun canım sana ki ayıp yok aşkta,
Akıl edersen bilirsin asıl ayıp aşksızlıkta
Kınayıcı aşk için kınarsa eğer
Katımda cahillerden daha cahildir o.
Mübah olmaz bizce müslümanın katli
Haksız yere bilakis katleden katledilir
Ölümü aşktan olursa ancak işte onun
Ne istenir kısası ne de kan diyeti
Engellense de vaciptir sevdiğinle buluşman
Böyle yapsın karasevdalı kişi, hüküm budur.
Bana, ey aşık, sorup durduğunun
Yanımda doyurucu yanıtı işte budur.

Tahâvî


Ey iki gözü ve boynu sihirleyen
Ve o vaadleriyle beni öldüren,
Beraberliğe söz veriyor, ihanet ediyorsun;
Vah, bana vaadedilene sırt çevirene.
Haber verdi bana muhaddis el-Ezrak,
Şemr, A vf ve Ibni Mesud’dan diyerek;
Kafirden başkası sözüne ihanet etmez
Veya cehenneme bağlı inkarcıdan.


Şevki olanın kavuşma ümidi olursa
Aşk acısı, ümidsiz şevklininki gibi değildir.


Rehberi olan Ebu’l-Hattab’a de ki;
Sen fetvada güvenilegelensin,
Şeytanın hilesine ve aldatmasına karşı.
Ceylanın gelişkin yavrusu ve yumuşak,
Dudakları etli, ağzı İncili için ne dersin?
Güzellikte dolunaya bile benzemez ki
Hızlılığında arıya benzesin
Din onu öpmeye cevaz verir mi?
Günahtan korkan vurgunlusu için
Ona iştiyak duyanın yaklaşmaksızın
Göğüslerine, onu sarmalaması haram mı?
Bu anlattıklarımın dışında
Hiçbir şeyi gizli işlemeksizin.


Ey edib Üstad ve şiirinde
Çağdaşlarını geride bırakan,
Soruyorsun karanlıkları yırtan dolunayı
Öpmekten ve kollarım boynuna dolamayı;
Günahtan korkan vurgunlusu için
Din cevaz verir mi bilmek için diye.
Fitneye el uzatıp sonra iffeti öne süren
İşte odur ikiyüzlülük gösteren
Başkaca bir fitne mi var sarmaktan
Ve sevgilisinin ağzından öpmek dışında…
Bu iştahın var mı başka sebebi.
Hilali örtüsü içinde sarmalamak dışında?
Bu fiilleri aşıklarına göstermek
Harut’u bile sihirde geri bırakır
Din cevaz vermez müslüman için
Belaya düşürecek sakıncalı şeyleri.
Kurtul ve uzaklaştır arzu hastalığını,
Umarım şerrinden selamet bulursun.
Budur, Allah’tan umarım sevabını
Kelvezani’nin sana ulaşan cevabı.

Kelvezânî


Ey bilgin, ne düşünürsün
Yumuşak, hızlı, yaklaşılması kolay.
Boylu poslu bir ahunun sevdasından
Eriyip biten aşık hakkında?
Dudağı gözü ve yanağından
Öpmeyi caiz görür müsün?
Fuhşa ve şüpheye sapmadan.
Ve bir sarılışla haddi aşmadan.
Fetva verirsen eğer bana
Yardım görürüm böylece
Ve çığlık atarım sevinçten.

İmam Ebu’l-Ferec


Ey sevdadan dolayı eriyen.
Yorgunluk ve zarara uğrayan.
Sana gönülden öğüt vereni dinle,
Öğüdüyle doğruluğa yönelten.
Bana gelmezdin sorarak onu
Ve yardım isteyerek
Aşkın gerçek olsa…
Gerçek bir aşık ne diye
Benden bilgimi sorsun.
Aşk onu kayıplara karıştırmıştır
Ne göze çarpar ne de ondan bundan konuşur
Fetvasını sorarak tüm konuştukların
Allah’ın kullarına yasakladıklarıdır
Rabbimiz helal kılmamıştır, dinle,
Bunlar için bir akit ve nikah olmadan
Arzunun yollarını bırak ve ona dön sırtını.
Dur bir ve tek olan Allah’ın kapısında,
iste ondan şifanı ki mübtela kılmasın.
Kalbini sapma ve azab ile….
Aşkında iffetli ol ve açığa vurma,
Sabret ve gizledikçe gizle.
Ölürsen samimiyet ve sabırla kavuşursun yarın ebedi cennete.

İbnu’l-Cevzî


Razıysan sevgilinden görecek değilsin, ondaki
Ayıpların ne tamamını ne de bir kısmını
Beğeni gözü tüm ayıplara karşı zayıftır
Beğenmeyenin gözü, ortaya serer ayıpları.

Cerir


Onun aşkı, tanımazken aşkı, geldi bana
Boş bir kalbe rastladı ve kökleşti orda.

Kays b. Mülevveh


Dediler ki, delirdin sevdiğinden dolayı
Dedim, Aşk, daha büyük delide olandan
Aşka kapılan varoldukça ayılmaz hiçbir zaman
Mecnun oysa, akıllanır kimi zaman.


Onu aniden karşısında bulunca
Ayakları birbirine çarptı ve yana düştü


Kalpleri ele geçirdi ve esiri oldular
Sevgileri esaret zincirini çözmeye engel


Ne güzellik ne de ışıltı sevgiyi doğurur
Lâkin ruhu aşka çeken şey onu yoğurur.


Aşktır o herşeyinle teslim ol kolay değil
Zayıf bünyeli ve akıllı bulaşmaz ona
Kalbin boş olsun, zira aşkın başı kölelik
Ortası hastalık sonu ise ölümdür onun.

İbnu’l-Ferîd


Ben, bile isteye seçtim aşkı sanıyorlai
Gönül yakıcı sevgi var ya işte bunu bilen
Rahmanın kederi o, kulu sınamak için.


İnceltti Müemmeli ‘hira’ gününde bir bakış,
Ne olurdu, Müemmel’in hiç olmasaydı gözü?
Sevenlere dünyada bu azab olarak yeter.
Vallahi ardından yakmaz onları, ateş.

Müemmel


Aşkın durumu öyle kolay değil,
Onu bilen gibisi sana anlatamaz.
Aşkın yönetimi fikirle değil.
Kıyasla da değil düşünmekle de olmaz.
Kalbe doğan bazı izlenimlerdir aşk,
Ve işlerin birbiri ardısıra oluşması.


Ey ayrılık, aşkın yakasını bırak.
Bırak da gülsün aşıklar, bırak!
Ne istersin ki gözleri yaralı.
Kalpleri kor ateşle dolu aşıklardan.
Yüzlerinin rengi değişkendir,
Kalplerini kaplayan sarılıktan.
Yanaklarında yarışır yaşlar;
İncilerdir, yağmur damlası gibi akan.

Ebû Saib el-Mahzûmî


Ha mim suresini hatırlatarak taşlıyor beni
Keşke daha önce okusaydı Hamimi ya.


Aşka merak sardı aşık olana dek
Başbaşa kalınca aşkla ona güç yetiremedi
Okyanusu gördü amma dalga sandı
Dalınca içine, boğulup kaldı
Temenni etti günahını azaltmak;
Ne başarabildi ne de dermanı kaldı.


Aşıklar, sevdadan yakındılar, ah keşke
Birbirlerinden çektiklerini ben yüklenseydim.
Böylece aşkın tüm hazzları benim olurdu
Benden önce ve sonra hiçbir aşığın hissetmediği.


Aşk kıvılcımlarını yüreğimde hissettiğim an
Kavmimin su pınarına koşar serinlerim
Bu suyun serinliği dıştan bir serinliktir
Ya içimi yakan ateşe kim son verecek.


Sevilen bir kadının amelini Allah kabul etmez,
Aşığını terkedilmiş, doyumsuz bıraktığı gün.
Kadın, sevgilisini öldürmekle, sevab kazanmaz
Amma aşığı bu işte, ecir sahibidir.


İnsanlar aşk ve sevgi sahihidirler
Sevmeyen ve aşık olmayanda hayır yoktur.

Abbas b. Ahnef


Yalnız, tek başına ve aşksızsan eğer
Dünya ve onun nimetleri neye değer.


Aşk kâsesiyle çakırkeyif sabah akşam
insanlar içinde başka bir şey mi sanki yaşam?


Aşkı yol edindim zira
Seçkinlerin yolu aşktır.

El-Atevî


Doğu ve batının ortasında olsam da
Kalbimin boş olması beni sevindirmez.


Özüm aşktan başkasıyla telef olmadı amma
Aşksız birinin de hayatı hoş olur mu hiç?


Aşksız dünyanın hiç hayrı yok
Sevgilisiz ziyafette hayır olmadığı gibi.


Tadı yok sevgilisiz dünyanın
Aşık olmayanın ne türlü nimeti var ki?


Aşkıyla hazz alacağın birinde dur
Zaman geçti, kalbin boş yalnız birisin.


Aşık olmaz ve sevgi nedir bilmezsen
Çöldeki deve katarından farksızsın.


Aşk nedir bilmez ve aşık olmazsan
Kupkuru bir kayada sert bir taş ol.


Sevgi nedir bilmez ve eğer sevmezsen
Samanla yemlen çünkü merkepsin sen.


Şu dünyada tadına bakmadıysan aşkın
Farkı yok artık burada ölmenin ve yaşamanın.


‘Yaşamın tadını almamıştır yoksun olan
Sevgiliden. Yanında huzur ve doyum olan.


Görmeye gitmezsen ve görmeye gelmezse sevgili
Bilmem ki ben dünyayı ne etmeli.

Ekra bin Muaz


Hayatın acılığını ve tatlılığını tutmamıştır
Aşık olmayan gelmiş-geçmiş hiç kimse
Çünkü aşkta hem tatlılık hem de acı var
Sor bakalım bunu aşkı tadan kimseye.

Kumeyt


Baş eğ ve zelil ol sevdiğine karşı, çünkü
Aşkta perdesi kaldırılamayacak ve bağlı kalacak izzet yoktur.


Aşk ehli zavallı miskinlerdir, öyle ki
Kabirleri bile zillet toprağıyla diğer kabirlerden ayrılır.


Dediler ki seni izzetli tanırdık, dedim ki
İnsanlar aşıkların zilletinden hayrete düşmesin
Aşıkların perişanlığını hor görmeyin çünkü
Onlar aşkın inceliğinin köleleridir ve buna razılar.


Aşk, ilkin ısrar ve inatla başlar.
Yazgıların sürüklediği ve getirdiği.
Ta ki genç, aşkın dalgalarına kapılsın
O vakit büyüklerin yüklenemediği işler başlar
Kim yüklenebilir ki aşkı bizim gibi.
Ayrılık galip geldi ve sırlar ortaya saçıldı.

Herâitî


Aşkın başlangıcı, aşığın kalbini çeler
Ve başlar ölümle oyun oynamaya…
Aşk, kayıveren bir bakışla çıkar yola
Ve bir şaka, kıvılcım gibi kalbi alevlendirir
Küçük bir alevle başlayıveren od gibi
Harlanınca alevi, bir batman odunu yakar.


Bende olan aşk taşta olsa ikiye ayrılırdı.
Rüzgarda olsa, esintisi duyulmaz olurdu.
Allah’a tevbe edersem seni her andığımda;
Yazılmaz bana artık hiçbir günah.

Zübeyr b. Bekkar


Kanlar yağdırır gözüm ve gözyaşını
Gözlerimden akıp gittikten sonra kanlar yine akar
Ayrılık nasılmış, bedenimdeki yılgınlık
Bitmiyor ve iki yanım yere yapışık.
Pişmanım geçen zamana çünkü
Kesti beni aşkta feleğin çarkı. Ve haklıymış.

Ebu’l-Fadi er-Rabiî


Herkesçe övülen ve emri tutulanların tümü
Aşka gelince birer ahmaktır
Yaşamın güçlüklerini tatmayan aşık olur
Ve aşık olduğunda acılarını tadar hayatın.


Ne yazık sevenlere! Nefisleri azmayacaktı;
Ben de olanın benzeri sevenlerde olsaydı.
Bu dünyada aşklarıyla yoldan çıkıyorlar
Ve yararı olmuyor bunun ne din ne dünya için.

Abbas b. Ahnef


Aşk her iyilikten alıkoyan meşgale
Ve sarhoşluğu yok eder mahmurluğunun zevkini.


Aşkı tarife insan nasıl takat bulur ki
O değeri olmayan bir kıymettir.
Ve aşka yeminlinin hayatı nasıl durulaşır
Zira aşkla hayat, ayrılık ve azabtır.

Muhammed b. Ebû Muhammed el-Yezîdî


Aşkın dostu, dertlerle arkadaştır
Hasta kalbinin düşüncelerini artırır
Karşılaşacağı en sevinçli hali,
Büyük tehlikelerle karşılaşmaktır.

Muhammed b. Umeyye:


Aşk azabın ta kendisidir, bir de
Uzaklık varsa her azabtan acı.

Ebû Temmâm


Aşk, doğasıyla nefsi helaka sürükler.
Öyleyse sen aşık olmayana özen.

İbn Ebî Huseyne


Aşk ilaçsız bir hastalıkdır, onulmaz
Ustanın ustası doktorları şaşırtır
Sandım ki aşıklar aşkı yanlış tanıyor
Meğer hatalı olan aşıkların kendisiymiş.

İbnu’l-Mu’tezz


Aşk ve sevgi öyle değil, bilin!
Dilin eğrilterek kendini övdüğü gibi
Lâkin, Allah’ın takdir ettiği.
Ölüm veya daha kötü bir şey o.
Başı hastalık, sonu yılgınlık
örtasıysa çöktürür ve telef eder.
Korku, uykusuzluk, gam ve hasret
Hüzün üstüne hüzün artar ve katlanır.


Aşk çok tehlikeli bir yoldur
Kurtuluşu çetin, zemini kaygandır.

Abdu’l Muhsin es-Sûrî


O dikkatsizce hareketlerin başlattığı şey,
iyice yer bulursa cinnete dönüşür
Ben aşkı çok kolay sanırdım
Oysa aşkta alçaltıcı bir azab gördüm.


Pek tatlı buldum aşkı, birlik olursa
Ve çok acı hatta ölüm, ayrılık olursa
Hicranı tatmayan biri tatsa bile aşkı.
Bilmez ki vuslat nasıl bir şey.
İkisini de tattım yakın ve uzak düşerek;
Uzaklığı ölüm, yakınlığı aklın bozukluğu.


Üç genç kız, beni mülk edindi
Ve kalbimin her köşesini kapladı.
Neyim var, insanlar uyarken emrime
Üçüne itaat ediyorum, onlar ise bana isyan içinde
Bu aşkın saltanatından başkası değil;
Onunla güçlendiler, onun gücü saltanatımdan etkin.

Harun Reşid


Tüm yüreğim her ne kadar sana yöneliyorsa da
Aşkımın değeri onun için değerimi alçaltacak denli değil.

Horasan Meliki İbn Tahir


Ey oda sahibesi, ibadetimi alıp götüren
Her hal ve durumda ben sana muhtacım
Ya zilletle ki o, aşka daha uygundur
Ya izzetle ki melike yakışan budur.

Endülüs Meliki İbnu’l-Ahmer


Ben doğruluğun iki işindeyim;
Cihad ve ğazadayım.
Bedenim düşmanla çarpışırken.
Aşk da kalbimle savaşta.

Di’bil


Biz siyah güzel gözlerin bakışıyla yumuşayan bir kavimiz
Oysa demiri bile yumuşacık ederdik
Ahuların ellerine zebun olunca, bizi yönlendiren
Gözler oldu, oysa aslanları bile sündüre sündüre güderdik
Öfkemizden aslanlar çekinir oysa biz.
Ceylan yavrularının kahrından korkarız, ardını dönünce
Zorluk anında, hür olarak görürsün bizi
Barıştaysa güzel kadınların kölesi…

Esrem b. Ahmed


Bişr’in korkusu ve cezası olmasa
Ya da avuçlarımda çivi görmek korkusu
Mevzimi terkeder sizi ziyaret ederdim,
Zira aşık şevkederse ziyaret etmeli.


Aşık dediğin cezadan korkan değildir,
Cezası ateşten bir çukura atılmak da olsa.
Hiçbir şeyin korkutamadığıdır aşık.
Ve sevgilisi evdeyken yerinde duramayan.


Bana naz edenden çektiğim
Ona değil, bana gelsin
Gönlümde aşk ateşini yakana
Onu feda edeyim, gelsin.
Allah da bilir ki sevinmem ben
Onda duyduğum hüznü şeninde çekmem
Ağlama korkusundan ağladım mı beni terkediyorsun
Ağladım mı bir, yüreğimin acısına, onu da ağlatıyorum.


Senin ardından çağırdım sabrı ve ağlamayı
Ağlayış hoşnutlukla koştu sabırdansa ses çıkmadı.


Ey hüzünlüye hüznünü unutturan,
Taziyeciler evine geldiği anda bile
Onu kadınların örnek aldığı ve
Onunla güldükleri ve ağladıkları.
Zaten layıktır bu yüz, neşelendirmeye
Üzüntü içindeyken mahzun duranı.


Gözümle uyku arasında bir şefaatçi var mı
Zira kalbim hastalıktan pek ürktü
Beni senin için gözyaşına cimri sanma
Hayır, sevgilinin hakkı için benim gözyaşım yok artık
Kalbim sana sevdalı ve hüzünlü
İnlemekle yüreğim soğuyor ancak
Duygulanmak ve şefkatta bidatlık bir şey yok.


Ne gariptir ki onlar benimle oldukları halde
Onları özlüyor ve karşılaştıklarıma soruyorum.
Göz bebeğim içinde oldukları halde
Gözlerim hep onları arıyor
Göğsümün içinde oldukları halde
Kalbim iştiyak duyuyor onlara.


Sevgiliyi gözlerden engelliyorlar, perdeliyorlarsa
Ben de gözümü beşerden engelleyip ona hapsettim.


Seni bana iyi hal de hatırlatıyor kötü hal de
Korktuğum da hatırlatıyor,
Seni bana, umduğum ve beklediğim de.


Her gece uyurken son şey sensin
Uyandığımda da ilk şey yine sen.


Hem Ilah’a isyan ediyor
Hem de onu sevdiğini mi sanıyorsun
Bu, kıyasta, “büyük bir imkansız” der
Şayet sevgin gerçek olsaydı O’na itaat ederdin
Çünkü seven kişi sevgilisine itaatkârdır.


Avvam oğullarının hepsini sayıyorum
Ona sevgimden dolayı.
Ona sevgim nedeniyle
Dayıları kelb kabilesini de sevdim.


Ey Tayba sakinleri hepiniz
Sevgiliden dolayı kalbime sevimlisiniz


Yanından kalkıp her gidişimde ben sanki,
Zindana sürükletilen bir esir gibi yürüdüm.
Gelirken de havada uçan kuştan
Daha hızlıydım, daha çabuktum.


Ziyaret ediyor; kederlerim hemen yok oluyor
Çünkü kederimin yok olması onun elinde
Giderken de neşemi beraberinde götürüyor
Çünkü sevinçten havalem onun üzerine.


Biz Mina’mn H avf mıntıkasındayken biri nida etti de
Farkında olmadan bu
Gönlün hüzünlerini harekete geçirdi
O’ndan başka bir “Leylâ”ya seslendi de
Leyla (nidası) ile göğsümde bulunan bir kuşu uçurdu.


Bana kötülük yapman üzüyor beni
Ama aklına gelmiş olmam da beni sevindiriyor.


Uzaklaşıyorum evlerden, belki kalbe
O sırrı gizlice anlatırım diye.


Sevgililerin meskenlerinin,
Hatta kabirlerinin üzerinde
Kabirlerinkinden daha düşük
Bir “zillet toprağı” bulunur.


Sevenin nefeslerinin gelip gitmesi bize
içinde sakladığı sevgi acısının hakikatini gösteriyor
Aşk hayalleri kalbini sarhoş edince
Öyle bir nefes aldı ki kalbi sökülmüşe döndü.


iki kişiye aşık olduğunu iddia eden
Kesinlikle yalancıdır.
Mâni’nin akidedeki yalanı gibi
Kalpte iki sevgiliye yer yoktur.
Kainattaki işleri iki kişi türetmemiştir
Akıl tek olduğu ve sadece
Tek yaratanı ve Rahman’ı idrak ettiği gibi
Kalp de tektir gücü yetmez
Tek’ten başkasına… uzak veya yakındakine.
O sevginin kuralına göre
Şüphe sahibidir, sahih bir imandan uzaktır
Bunun gibi din de “tek doğru” dindir
İki dine sahip kişi tam kafirdir.

İbni Kayyım el Cevziyye


Bize gelmeye niyetlendi kadın, ancak
Aynaya bakınca güzel yüzü onu alıkoydu
Onun güzelliği nedeniyle cezam bu olmamalıydı
Hicran işkencesi gördüm, hüzün yedi bitirdi beni.


Diyorlar ki:
Bizi ziyaret et de bize karşı görevlerinin gereğini yap
Oysa benim halim
Onlara karşı görevlerimi iptal etmiştir.


Onun beni sevmediğini anlayınca
Sevgisinin bana açılmadığını öğrenince
Belki aşk ateşini tadar da bana acıyıverir diye
Onun başka birine tutulmasını temenni ettim.

Haşan b. Hâni


Dostumu kesinlikle hiç kimseye anlatmam
Onu erkeklerin gönlüne sunmam asla
Ne diye başkasının kalbine şevk getireyim
Oysa zaten ona ulaşma önünde
Halhallar engeli var.

Ali b. İsa er-Râfikî


Ey bir mecliste adı anıldığında
Ondan bahsetmenin haz verdiği,
Sohbetin tatlılaştığı sevgili!
Vallahi kendi bakışlarımdan da kıskanıyorum seni
Seni benden başka herkesten kıskanıyorum
Canım senin gönlün. Şayet benim çırpınışımı
Benim önümde gözyaşlarımın akışını
Ve derin nefes alışımı görseydin
Bilirdin, benim senin aşkında işkence çektiğimi
Hayattan ve hayatın merhametinden ümitsizliğimi.


Kadın izin vermedi, ta ki etrafında yalvarıp,
Sonra Allah’ın ruhsat verdiği küçük günahları
Ona okutana kadar.
Bunun üzerine Muhammed güldü ve; “Vaddâh da kendisinin müftüsüymüş,” dedi.


Aşk halinde Rabbını murakabe etmeyen
İçindeki imanla O’ndan korkmayandan hayır yoktur
Takva aşk yollarını engelledi
Çünkü takva cahibi (Rabbıyla) buluşma vaktinde
Zelil olmaktan korkar.


İhtiyaç sahibine dedi ki: O konuyu açma
Çünkü yaşadığım sürece o mümkün değil
Bizim, kendisine ihanet etmememiz gereken bir dostumuz var
Sen de başka bir kadının arkadaşı ve dostusun.


Aşığını terkeden ve onu kendisine kızgın bırakan
Hiç bir mâşuğun amelini kabul etmez Allah
Aşığın öldürdüğünden dolayı sevap kazanmaz
Bilâkis ondan dolayı aşığı sevap kazanır.


O sağırcasına benden yüz çevirdiğinde,
Sanki bir kayaya seslenir gibi oluyorum
Ayakları şekilli bir hayvan onunla yürüse düşerdi
Aşırı yüz çevirici; onunla ancak cimri haliyle karşılaşırsın
Her kim buluşmadan usanırsa o çoktan usanır


Aşk ve takva örtüsünde birlikte geceledik
Başımızdan ayağımıza bizi özlem sarmıştı
Bizi zaman zaman hoş koku süslüyordu
İdm dağını aşıp gelen yıldırımlar bize aydınlık veriyordu
Sonra geri döndük dışımız şüphe içinde
içimiz ise her türlü töhmetten uzak bir halde.

el-Mûsevîde


Sevdiğimle nice defalar başbaşa kaldık da
Beni Ondan haya, Allah korkusu ve ihtiyat engelledi
Nice defalar sevdiğimi ele geçirdim de
Beni ona karşı şakalaşma, okşama ve bakış ikna etti
Güzelleri sever, onlarla oturmaktan hoşlanırım
Onlardan yana bir haram işlemede gözüm yok
Sevgi böyledir… günah işlemek böyle değil
Ardında cehennemin geldiği hiçbir hazda hayır yok.

Nifteveyh


Vallahi uzun bir ayrılıktan sonra buluşan
iki âşığın (birbirlerine uzak) duruşları ölümdür
Birbirlerine aşk şarabından kadehler sunarlar
Bu onları günahlardan daha da uzaklaştırır
Aşklarında samimiler; hiçbir göz fuhşa meyletmedi
Hiçbir el de peştemalini çözmeye yeltenmedi
Bir araya gelip ayrıldılar da birbirlerinden
İkisi de hiçbir ayıplayıcının lekelemesinden korkmadı.

Şihâb Mahmûd b. Süleyman


Biz bahçelerle dolu beldede birbirini seven
Sıhhat ve gençlik nimetlerini tadan gençlerdik
Zaman gelip onu ayırdı ve bizi perişan etti
Zaten zaman sevgilileri birbirinden ayırandır.


Nice beyaz, şerefli ve cilveli kadın beni,
Birleşmeye davet etti de, reddettim
Bu iffetten dolayı değildi
Sadece, kocasının dostuydum da haya ettim.


Açığa vursam “seni aşk ısırmış” diyorlar
Sevgimi açığa vurmasam “sabrediyor” diyorlar
Aşık olup da sevgisini gizleyen için ancak,
Ölüp, sonra mazur görülmek vardır.


Lezzetin özüne haramdan ulaşan kişiden
Lezzet kaybolur geride rezil ve rüsvaylık kalır
Kötülüklerin, sonundaki etkisi daimi olur
Sonrasında cehennemin olduğu hiçbir lezzette hayır yoktur

İmam Ahmed b. Hanbel


Ben nice dostumdan yüz çevirdim
Nefretimden değil… Bilakis ona iştiyaklıydım
Onun uzaklaşmasını görünce ben de ondan uzaklaştım
Kalbim ona delicesine tutkulu olsa da.


Bana bela gerçekten geldi, şimdi ben ne yapayım?
Ayrdığa sabır mı edeyim, yoksa kederle mi yaşayayım
Bana hüzün olarak yeter; ateş koru üzerinde
Gece yıldızlarına katlanmam, kalbim iştiyaktı halde
Ona sevgimi açığa vurmaktan beni alıkoyurlarsa
Ben ölürüm, gözlerim hep yaş döker.


Seni rüyamda gördüm… Sanki bana.
Ağzının soğuk tükrüğünden veriyordun
Sanki ellerin elimdeydi
Birlikte yatakta yatıyorduk
O gün boyunca uyumaya çalıştım
Seni görebilmek için rüyamda… ama nafile
Sonra uyanıyorum ki iki bileğin de sağ elimde
Kollarım ise senin sağ elinde.


Hayır gördün… gördüklerinin hepsine
Ulaşacaksın benden, kasetçilere rağmen
Umuyorum ki bana sarılmış ve de
iri göğüsler üzerinde benimle gecelersin
Seni halhallarımla bileziklerimin arasında
Gerdanımla bedenime yapışık elbiselerim arasında görmeyi
Gözetleyicilerden korkusuz halde sohbet ederek
En zarif iki aşık olarak gecelememizi umuyorum.
*
Tahammül edemediğim bir belaya düçar oldum
Kalbimse hevâma itaat ediyor, reddetmiyor
Yemin ederim ki seni azarlamayı terkim nefretten değil
Sadece, bunun fayda vermeyeceğini bilmemden dolayı
Ben her ne vakit sabıra itaati terketsem.
Mutlaka -istemeden- istenmeyen şeyleri oluverir
Sen, ancak bir aracılıkla insafa geliyorsan
Artık, aracıyla olan bir sevgide hayır olmaz.

Ali b. Kureyş el-Cürcânî


Ne dersin uzun süredir sana olan sevgisinden dolayı
Hastalanıp ipince kalan, sonra şaşkınlaşan hakkında.
*
Biz uzun süre bir aşkın zarar verdiği
Bir seveni gördüğümüzde ona iyilik yaparız.


Beni yaşlılık elbisesi giymiş görünce ayıpladı
Oysa canın sonu ölümle yaşlılık arasındadır
Bekleseydin ister istemez görürdün yaşlılığı
Başım yükseldiği halde zamanın musibetleri
Ve kıldan bir cimrilik onu değiştirmişse de
Bazen gençlerin lezzetlerine memnuniyetle giderim
Gayretim gevşemedi. Artık izimin haberlerini almaya çalış.

Hâris b. Selîl el-Ezdî


Nefsi yeterli olanla yetindir
Aksi takdirde yeterliden de fazlasını ister
Sen hayatın boyunca hep
İçinde bulunduğun anı yaşarsın.

Hz. Ali (r.a.)


Nefisler azgınlıklarından geri dönmezler
Onlara kendilerinden bir engelleyici olmadıkça.


Korku ve hüzün en çok Haklaşan kötü kimseye layıktır
Sevgi ise müttakide ve kirden arınmışlarda güzel olur.

Zünnûn-u Mıs-rî


Sabır her yerde övgüye layık bir değerdir
Ancak senden ayrılığa sabır öyle değil…
O övülecek bir şey değildir.


Senden ayrılığa sabır, sonuçları yerilen bir harekettir
Başka şeylerde sabır ise övülen bir harekettir
Korku seni O’na isyan etmekten uzaklaştırır
Ümit seni O’na itaate götürür
Sevgi ise şiddetle O’na sürükler.


Ey uzun hicrandan dolayı duyduğu özlemi dert yanan
Sabret! Umulur ki yarın sevdiğine kavuşursun
O’na, özlem ateşiyle büyük bir gayret sarfederek yürü
Umulur ki aşk ateşi üzerinde bir rehbere rastlarsın.


Evlerden ayrılıp uzaklaşıyorum. Belki de
Başbaşa kalıp kalbime senden bahsederim diye.


Belânın bir alâmeti ve işareti vardır, o da:
Senin hevâna karşı çıkışının hiç görülmemesidir.
Asıl kul arzularında nefsine kul olandır
Özgür ise bazen doyar bazen acıkır.

İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye
Aşıklar Kitabı
Çeviri: Feyzullah Demirkıran – Savaş Kocabaş
Şule Yayınları 2006

17-11-2014-1258539935359463484-300x298 İbnu'l Kayyim el Cevziyye'nin Aşıklar Kitabı'nda Yer Alan Şiirler
Allah’a tevbe edersem seni her andığımda;
Yazılmaz bana artık hiçbir günah.

Bir Şaka

Konya Hapishanesi’ne ilk girdiğim gün Cavit Bey’le tanıştım. Beni ihtilattan menederek (sanıkların ya da tutukluların görüşmesini, bir araya gelmesini engelleme) başgardiyanın yattığı odaya kapamışlardı. Gece olunca nöbetçi gardiyan kapımı açarak beni yukarıya, -yüze gelen mahpuslar- koğuşuna götürdü.

Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki minderlere oturarak yavaş yavaş konuşan, mangalları karıştıran, fasulye ayıklayan, Kuran okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi süratle yerlerinden kalkıyorlar, -geçmiş olsun beyim!- diye mırıldanıyorlardı.

Gardiyanla beraber ufak bir odaya girdik. Burada dört beş kişi vardı. Kapı açılınca -şırrak!- diye bir tavla kapandı. Fakat oyuncular gelenin köse gardiyan, yani ahbap olduğunu görünce tavlayı telaşsızca bir kenara koydular. Ötekiler duvar kenarında yığılı duran ve üstleri birer halı ile örtülen yataklara yaslanmışlardı. Gözleri yarı kapalı, düşünüyorlar veya düşünmüyorlardı. Köşede, bir mangalın başında, saçları makine ile kesilmiş, çok zayıf bir adam oturuyor, çay demliyordu. Gözleri küllü ateşte, hafif hafif sallanırken dudakları da kımıldıyor gibiydi. Yaşı otuz beş sularında olabilirdi. Bizi görünce odadakilerin hepsi ayağa kalktılar: -Geçmiş olsun, buyurun şöyle…- diyerek yer gösterdiler. Kim olduğumu söylemeye hacet yoktu. Hepsi haber almışlardı.

Çay demleyen adamın yanına oturduk. Bu adam Cavit Bey’di.

Bu Cavit Bey Adapazarı taraflarında bir yerde muhasebe-i hususiye memuru iken bacanağını vurmuş. Neden vurduğu pek belli değil. Sinirli bir adam olduğu için ihtimal birden bir parlama neticesinde bunu yapmış. Galiba karısını bacanağından kıskanıyormuş. Aradan sekiz sene geçtiği ve Cavit Bey Konya’ya gönderileli ancak altı ay olduğu için işin esasını öğrenmek kolay değildi. Yalnız dışarıda iken pek huysuz, kavgacı, rakıya düşkün olduğunu söyleyenler vardı. O zaman on beş sene vermişler. Karısı ve şimdi on dört yaşlarında olması icap eden bir oğlu, o vakadan sonra kendisiyle bütün alakayı kesmişler.

Cavit Bey bunlardan hiç bahsetmezdi. Hatta onun hapishanenin dışında da yaşamış olduğunu tahmin etmek güçtü. O burada hapishanenin taşlardan, demir parmaklıklardan, candarmaların mavzerlerinden ayrı olan maneviyatını, ruhunu yaşatıyordu. Doğrudan doğruya hapishanenin manevi tarafıydı.

İlk günlerde bana başucundaki rafımsı yerden aldığı el yazması bir kitaptan Tur Dağı’na (Musa Peygamber’in Tanrı’yla karşılaştığı dağ), Hallac-ı Mansur’a (asılarak öldürülen (M.S. 922) bir mufasavvıf), Münkir, Nekir’e (ölümden sonra insanları sorguya çekeceklerine inanılan iki melek) dair yerler okurdu. Kitabın koyu vişneçürüğü ile kahverengi arasındaki meşin cildi kurt yeniği içinde ve dökülmek üzere idi. Kabın iç sayfalarında acemi yazılar, içi esrarlı çizgilerle dolu daireler, vezni bozuk beyitler vardı.

Onun eski hayatı hakkında duyulanlara inanmak güçtü. Akşamları az ateşli mangalın başında hafif hafif sallanan, gayet yavaş sesle konuşan, kendisine bir şey söylendiği zaman ilkönce anlamayarak insanın yüzüne saf bir gülümseme ile bakan, sonra bir cevap verebilmek için gözlerinin kenarını buruşturup alnını gererek kendini zorlayan bu adamı başka türlü, mesela rakı masası başında tasavvur etmek elden gelmiyordu.

Mahpuslar yalnız paralılara ve zorbalara itibar ettikleri halde Cavit Bey’e merhametle karışık bir hürmetleri vardı. Bazan istidalarını ona yazdırıp beş on kuruş verirlerdi. Hiçbir yerden on parası gelmeyen ve devletin verdiği bir tayına kalan bu adama hali vakti yerinde mahkumlar para, erzak vererek yardım ederlerdi.

Bu da onlara, akşamları gene o hafif sesiyle dini ve mistik dersler verirdi. Ve onlar bu karmakarışık ve içine Arapça cümleler serpiştirilmiş sözleri hiçbir şey anlamadan derin bir alaka ile dinlerlerdi.

Cavit Bey de söylediklerini pek anlamış değildi. Birçok birbirine benzeyen ve birbirine zıt bilgiler ve fikirler kafasında, tıpkı, hafif rüzgarlı bir havaya serpilmiş kuş tüyleri gibi, uçuşup duruyorlardı. Bu, onlardan hangisini yakalayabilirse, eline hangisi gelir, yüzüne hangisi sürünüp geçerse onu söylüyordu. Bunun için kendisiyle konuşmak zor, sözlerini anlamak imkansızdı. Birçok grameri düzgün cümleler ağzından yavaş yavaş dökülür, fakat bu cümleler, hatta bu cümlelerin içindeki kelimeler birbirine manaca bağlanamazdı.

Bir gün doğduğum günü sordu. İçi takvim gibi çizgiler, münhani (eğri) işaretlerle dolu bir defteri karıştırdı; zayiçeme (Yıldızların belli zamandaki yerlerini, durumlarını gösteren cetvel) baktı ve bana burcumu ve huylarımı söyledi. Bu günde doğanlar halim selim ve felaketleri hafif ve devamsız olur, dedi. (Birinci noktayı bilmem fakat ikincide galiba yanılıyordu.) Ben, felaket içinde olan her adam gibi, kolay inanır olmuştum. Beraat edeceksin diye verdiği teminatı dinliyor ve ümitlere düşüyordum. Mahkum olduktan sonra da evrakımın temyizden bozuk geleceğini rüyalarımı tabir ederek, haber verirdi.

Cavit Bey asıl Havzalı idi. Galiba oralarda akrabaları da vardı. Konya gibi gurbet elde hapislik ona çok ağır geliyordu. İstida vererek Samsun Hapishanesi’ne naklini istemişti. İstidasında sıhhi vaziyetini öne sürdüğü için hastaneye, heyet muayenesine gönderildi. Ondan sonra heyecan içinde neticeyi beklemeye başladı. Ve ben bu günlerde ömrümün en büyük münasebetsizliğini yaptım.

Hapishanenin hareketsizliği, vukuatsızlığı, yeknesaklığı içinde hayatın ufak hadiseleri bile o kadar ehemmiyet alır, o kadar büyür ki, mesela mahpusların bir köpeğinin ölmesi insan ruhları üzerinde, dışarda iken ancak bir yangının, bir zelzelenin yapabileceği tesiri bırakır. Bir akşam komşu koğuşa gitmek için gardiyanlardan izin istemek, açıktaki bir memurun devletten iş istemesi kadar mühim bir şeydir. Çok küçük başlayan bir vaka bile, her türlü meşguliyetten uzaklaştırılmış ve ufak bir odaya hapsedilmiş olan bu kafalarda yavaş yavaş büyür, bir ehemmiyet alır, hatta bir zaman için hayatın tek hedefi olur.

Sonra bir hapishaneden ötekine gönderilmek dışardan bakınca ehemmiyetsiz, hatta kelepçeli yolculuğun zorlukları düşünülünce, fena gibi görünürse de, bildik yerler, tanıdık muhitler hiçbir yerde hapishanede olduğu kadar şiddetle aranılmaz. Görüşme günleri kapıya kimsesi gelmeyenler, mahkumlar arasında en zavallı sayılırlar. Bunun için gurbet hapishanesine düşenler hep memleketlerine nakil için uğraşırlar.

Ben bunları o zaman bilmediğim, düşünmediğim için Cavit Bey’in bu nakil işine bu kadar ehemmiyet verişini gülünç buluyordum. Samsun da hapishane, burası da hapishaneydi. Bunun için ufak bir şaka yaparak hep beraber biraz gülmekte bir fenalık görmedim.

Cavit Bey’in, hastanedeki rapor işini, bir hafta kadar evvel tahliye edilmiş bir malmüdürü takip ediyordu. İki üç günde bir kapıya gelerek havadis verir, hakikatte bir hiçten ibaret olan bu havadisler Cavit Bey’i o gece uykudan mahrum ederdi.

Bir gün, akşamüstü bu malmüdürünün ağzından bir tezkere yazdım: -Vakit geç olduğu için sizi göremedim, sıhhatiniz yalnız naklinize değil, cezanızın teciline sebep olacak kadar sarsılmış göründüğünden heyeti sıhhiye (sağlık kurulu) tahliyeniz hakkında rapor yazıyor. Müteessir olmayınız. Çıktıktan sonra nasıl olsa kesbi afiyet (sağlığını kazanma) edersiniz!- dedim. Bu ufak kağıdı o gün izinden gelen bir gardiyana vererek kendine gönderdim, kağıdı dışarda malmüdüründen aldığını söylemesini de tembih ettim… Bu işten birkaç mahkumun daha haberi vardı. Gardiyan gülerek tezkereyi aldı ve yukarı götürdü.

Nedense o anda Cavit Bey’in bu şakaya inanıvermesi ihtimalini düşündüm ve yaptığıma birdenbire pişman oldum…

Cavit Bey sahiden inandı. Yukarıdan kıs kıs gülerek inen mahkumlardan biri, onun, elinde tezkere ile odadan odaya koştuğunu, herkese müjde verdiğini söyledi.

İçim cız dedi; ne yapacağımı bilemeyerek şaşırdım kaldım. Herkes katıla katıla gülüyordu. Ben gitgide daha azaplı bir nedamet içine düşüyordum. Nihayet işi düzeltmek için koşarak yukarı çıktım. Tam merdiven başında kendisi ile karşılaştım. Beni kolumdan tuttu, sesi titreyerek:

-Çıkıyorum!- dedi ve tezkereyi uzattı.

Aldım. Okuyormuş gibi yaptım. Sonra kaşlarımı çatarak:

Ama niçin seviniyorsunuz? Hasta olduğunuzu yazıyor!- dedim.

Bu ehemmiyetsiz şey üzerinde durduğuma şaşıyormuş gibi yüzüme baktı:

Bir kere çıkayım da, sonrası kolay. Ölsem ne olur?- dedi. Benim sözlerimi dinlemeden, heyecanla, fakat gene o yavaş sesiyle anlatmaya devam etti:

Ben zaten bunu dün akşam gördüm. Havza’daki evde oturuyormuşuz, ablamın küçük bir oğlu vardı, pek severdim, altı yaşında iken ölmüştü. O geldi kolumdan tuttu: ‘Gel dayı bahçeye çıkalım!’ dedi. İşte bak… Çıkıyorum!-

Kolumu bıraktı, ufak adımlarla koşarak gitti.

Ona bu coşkunluğu, bu hudutsuz saadeti içinde hakikati söyleyebilecek cesareti kendimde bulamadım.

Cavit Bey, bütün koğuşa, çıkınca nerelere gideceğini, nasıl iş tutacağını anlatıyordu. O zamana kadar hiç ağzına almadığı halde bu akşam birdenbire karısından ve çocuğundan bahsetmeye de başlamıştı. Oğlu için -Büyümüştür kerata…- diyor ve karısının ismini söylemeyerek sadece -bizimki- diyordu. Ve bu -bizimki-, bütün mülkiyetiyle -benimki!- demek istiyordu. Etrafındakilerin yüzündeki alayı fark etmeyecek kadar kendini hülyalarına kaptırmıştı…

Herkes yattıktan sonra da Cavit Bey’in sabahlara kadar Kuran okuduğunu; dualar ettiğini, hatta uzun uzun ağladığını ertesi sabah mahkumlardan duydum.

Ömrümün en acı saatlerini yaşadım.

Öğleye doğru Cavit Bey işi sezer gibi oldu. Birkaç mahkumun pek açık alayları onun kulağını bükmüştü. Acı hakikatin tesiri, saadetindeki kadar büyük oldu. Yıldırım çarpmış gibi bahçedeki kütüklerden birinin dibine çöktü. Sonra kalktı, sarhoş gibi sallanarak yukarıya, odasına çıktı. Hiç kimse yanına gitmeye cesaret edemiyordu. Felaket, nedense, başkalarında olduğu zaman bile bizi yanından kaçırıyor.

Cavit Bey iki üç gün kendini toparlayamadı. Benim için: -Ondan böyle şey beklemezdim!- dediğini haber aldım, fakat kendimde gidip özür dileyecek kuvveti bile bulamadım.

Bu hikaye burada biter: Fakat ben, bununla münasebeti olan başka bir vakayı da şuracığa koymaktan kendimi alamıyorum:

Rapor şakasından bir hafta kadar sonra hapishane müdürlüğüne benim hakkımda bir kağıt geldi:

-İstanbul müddeiumumiliğine teslim edilmek üzere candarmaya teslimi- deniliyordu.

Sevindim. İstanbul ne kadar olsa daha alışkın olduğum bir yerdi. Arkadaşlarım çoktu. Gelenim, gidenim fazla olurdu. Gerçi Konya’da da yalnız değildim, fakat bu nakil bir değişiklikti ve bana fena gelmedi. Hemen eşyalarımı topladım. Kitaplarımı bir sandığa yerleştirdim, vakit geç olduğu için herhalde yarın gidecektim. O akşam koğuş koğuş dolaşarak tanıdıklara, tanımadıklara: -Hoşça kalın, Allah kurtarsın!..- dedim. Cavit Bey’in odasına gittiğim zaman o hemen yerinden kalktı ve yanıma gelerek elimi sıktı, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başladı. Dargın ayrılmak istememişti. Bir müddet beraber oturduk. Kendisi İstanbul Hapishanesi’nden buraya geldiği için oradaki bazı nüfuzlu mahpuslara tavsiyeler yazdı, biraz serbest olmak, rahat edebilmek için lazım olan hususi malumatı verdi.

Ertesi gün akşama doğru candarmalar nizamiye kapısına geldiler. Ben kitap sandığımı evvelce yollamıştım. Kolumda paltomla bahçedeki mahpusların arasından geçtim. Fakirler yavaşça yanıma sokularak beş on kuruş istiyorlardı. Hepsine biraz bir şey uzattım. Ancak tahliye edilenlerin yaptıkları bu cömertlik bana onlarınkine benzer tatlı bir zevk veriyordu. En sonra Cavit Bey’i gördüm. Tekrar elimi sıktı ve ben ona da iki lira verdim… Tahliye edilen mahkumların birçoğu gibi…

Fakat ben tahliye edilmiyordum. Ve trene bindikten sonra candarmanın elindeki sevk kağıdına bakınca gördüm ki, İstanbul müddei umumiliğine, Sinop Hapishanesi’ne gönderilmek üzere teslim edilecektim. Bunu okuyunca çöker gibi oldum. Bir deniz kenarında yapyalnız duran bir hapishane gözlerimde canlandı ve içinde bir tek bile tanıdığım olmayan o yalı şehrini düşündüm… -Gurbet hapishanesi!- dedim…

Zorlukları, azapları anlatmakla tükenmeyecek bir yolculuktan sonra Sinop’a geldim… Hapishane ve şehir o kadar fena görünmedi bana… Mahpus her şeye çabuk alışır, mahpus kalender olur…

Fakat geldiğimden on gün kadar sonra Konya’dan aldığım bir mektup beni hem güldürdü, hem de uzun uzun düşüncelere daldırdı.

Mektup Cavit Bey’dendi. İstanbul’a değil Sinop’a gönderildiğimi öğrenince bütün arkadaşların çok üzüldüklerini söylüyor ve şöyle devam ediyordu:

Kardeşim, size yaptığım büyük fenalığı vicdanıma mazur gösterebilmek için beni affettiğinizi söylemeniz lazım. Size karşı olan hatam büyüktür. Bir müddet için hiddetime yenilmiş, bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah’a dua ederek: ‘O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!..’ demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi… Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız!..-

Sabahattin Ali

(Ayda Bir, Ekim 1935)

bir-saka-sabahattin-ali2010441994478989377-300x200 Bir Şaka

Yıkılan Dağlar Sevgilim

Yıkılan dağlar sevgilim
Yıkılan dağlar.
Kayaların yürek kadar büyümesi
Ve oynaması yerinden.
Çıktığın o yükseklik
Ne söyledi sana,
Rüzgâr kestiğinde yüzünü
Bakışın acıdığında ne?
Bir denize bakıyordun
Dalganın bir özgürlük vaadi olduğu
O sonsuzluğa.
Keske diyordun
Yanımda olsan
Ama uzaksın!
Tam o anda
Yüreğimde çatlayan bir nar tanesi
Sen!

Ve baktım
Uzak deyişine.
Aramızda evet
İki deniz
Binlerce nehir var
Buzulların rüyalara sızdığı
Bir kıyı ve de.
Taşların taş olduğu
Ve adımların
Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği
Bir dağ duruyor aramızda.

O dağ oynadı yerinden.
Ve binlerce elin göğe uzandığı
O yüksekliken
Vadilere
Nar gibi çatlamış yüreğim
Ve açıldığıyla kalmış.

Dağlar sevgilim
Dağlar
Yürekte başlayan karlı bir gece
Ve sönmeyen ateş
Beraber duyduğumuz
Çocukluk sesleri.
Kahkahalar dağlardan yuvarlanırken
Uğuldayan geçmiş
Ve masmavi dolunay
Kimi bekliyor dersin?

Şimdi gidiyorsun
Dağın hatırı var.
Ve adımların
Bir inancın tekrarlanması gibi.
Kral yoluna dizilen
Bütün makiler
Tarih öncesinden bugüne
Titrerken
Sen kalbini uzaklaştırmayı seçtin
Sen çoraklığı
Başka kelimeleri…
Ben bir ağıtçı gibi bakıyorum rüzgâra
Bakışımı acıtan anların
Ağırlığına.
Ve zaman geçmiş.
İncilden bir sahne gibi
Uyuduğun o sessizliği hatırlıyorum.
Bir çoban
Bir eşek
Ve korku içinde bekleyen sen
Daha çocuksun
Dağlardan gelen korkunun
Taşlara sindiğini bilen.

Bejan Matur
aşk/olmayan

img_89656365043821706317199-768x1024 Yıkılan Dağlar Sevgilim
Taşların taş olduğu
Ve adımların
Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği
Bir dağ duruyor aramızda.

Senin Omuzuna Yaslanmak

Bana dağları geri getirdiğini söyledin.
Düşündüğün, sezdiğin dağları
Orada tam şu anda
Yürümekte olanları anlattın.
Onlarla arandaki bağı.
Acıma mı?
Değil.
Ama çocukluk gibi
Seninle büyüyen
Senden uzaklaşmayan.
Orada
On binlerin yürüyüşü
Vadilerin derinliğinde
Yürek gibi açılmış bir dağ.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz biliyoruz zamanı.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz sessiz yolcuları yeryüzünün
Duyuyoruz acıyı.
Ölüm dünyaya bırakılmış bir işaret.
Ve dallar karanlıkta anlatıyor aşkı
Ağlayışla.
Ben kuytulardan gelen meczup adamları
Hatırlıyorum
İnanmış olanları
Ve ağlıyorum.

Senin omzuna yaslanmak
Bir dağın tamamlanması.
Senin omzuna yaslanmak
Akmak bir vadiden.

Evet en baştan başlayalım
Adımlarımızın sessizliğinden
Yüreğin toprağı duyuşundan ve de.
Korku nedir
Bizim sevincimiz karşısında?
Korku nedir
Bizim dağları açıklayan inadımız yanında?

Şimdi zaman açılıyor önümde
Günü ve geceyi eşitlemiş
Bir kavim
Geleceğe akıyor.
Yıldız oluyor bir kavim.
Şimdi kavuşmayı beklerken
Gözyaşları içinde
Geçmişten gelen karanlığın bizde açılması
Ve ışığın kalp demek oluşu.

Sen dağları anlatırken
Kalbimde eşitlenen
Işığa ve karanlığa baktım.
Umut
Nar ağaçlarının hevesi
Ve yankısı kuyuların.
Bizim hikâyemiz midir
Başlangıçtan sona
Bizim olacak olan?

Bejan Matur

img_661024917679765043523-1024x683 Senin Omuzuna Yaslanmak
Senin omzuna yaslanmak
Bir dağın tamamlanması.
Senin omzuna yaslanmak
Akmak bir vadiden.

Kader Denizi

V. Bölüm

Ölüme yüzen kolların
Açtığı uzay
Bir haritadır.
İzlense
Görülür insan.

Akdeniz’de
Bir dalga
Korkuyu sürükler,
İnadı sürükler
Bir dalga.

Kader kadar karanlık
Sular.
Senin bakışların
Soluğun karanlık.
Geldiğin Afrika
Burada işte,
Geride bıraktığın Asya
İçinde beklemenin.

Büyük dağları
Sayıklardın,
Uzun rüzgârları,
Kayalıkları yoklayan
Her kanadın
İzindeydin.
Bir çocukluk hevesi
Başka yerler,
Başka yerlerden
Başlar yakınlık.

Korku mu o an
Sularda büyüyen?
Derinlere inerken
Yükselen insandan,
Korku mudur?
Huzurdur belki!
Akdeniz’de
Çırpınan kolların
Senfonisi
Notalardan değil
Bakışlardan.

Bir müziğin
Yapamadığını
Yıldızlar yapar.

Bir müziğin
Eksik bıraktığını
Yıldızlar tamamlar.

Aynı nefesi tüketiyoruz
Daracık bir hücrede
Bir oluyoruz.
Çünkü bizden beklenendir
Karışmak,
Bir olmak
Biçilendir bize.
Çünkü aynıydık
Yola çıkarken
Yol oyaladı
Ve dağıttı bizi.
Ama aynıyız yine,
Aynı havayı soluyan
Ve aynı ölümle
Ölen.

Olmadı!
Duyulmadı sesimiz.
Varlığımız görülmedi.
Şimdi bu ıssızlıkta
Titriyoruz,
Korku içindeyiz,
Dünya bir heves.

Nefese indirenmiş
Kulaçlar
Anlatır;
Nasıl da bir maddemiz.
Korkumuz
Nasıl da bir.

Varlığın ipini
Kainatla
İnsan arasında
Sarkıtan
Biliyor.
O can çekişme,
Sahnesidir dünyanın.

Dağların ve çölün birleşmesi
İbadetse,
Sularla karışan
Açların soluğu
Vicdanıdır derinlerin.

Sarmalanmış hiçliğim
Huzur içinde!
Varlık benden çekilirken.
Çünkü harcadım
Gücümü.
Soluğumu harcadım
Son ana dek.
Buraya itilmişsem
Kalmanın anlamı
Tükendiğinden

Bejan Matur
Kader Denizi

img_65775669729441948263768-1024x683 Kader Denizi
Çünkü harcadım
Gücümü.
Soluğumu harcadım
Son ana dek.
Buraya itilmişsem
Kalmanın anlamı
Tükendiğinden

Güz Ormanı

Bütün sözler
Penceremden uçup gitti.
Bana bakışın
Kollarında uyuttuğun sabahlar
Karışıp gitti rüzgâra.
Şimdi zaman bölünüyor
Geçmiş ve gelecek
Artık kime ait,
Hangimiz hangi yöne
Belli değil.
Sen uyurken
Usulca kapattım kanatlarımı
Sana verdiğim kalp
Ve dokunduğun ten
Şimdi bir güz ormanında
Bir dala tünemiş
Aşkı sayıklıyor
Kapanan kapıları ve de!

Bejan Matur
aşk/olmayan

fotograf5019392421944876293-768x1024 Güz Ormanı
Şimdi bir güz ormanında
Bir dala tünemiş
Aşkı sayıklıyor

Zeytun, Dönüş

Çünkü bitmez acı.
Vadileri geçiyoruz
Ölüm konuşuyor.
Ormanı geçiyoruz
Ölüm konuşuyor
Ve zirvesinde dağların
Bir keder
Gitmiyor bizden
O kalp ağrısı.
Küçük bir kız
Mutlu bir karşılaşmadan söz ediyor
Onun gözlerinde görüyorum
Kar kuyularını.
Annemle yürüyoruz
Eskiden kalan acı
Vadilerin ötesinden bakıyor bize.
Salınan kavak ağaçları
Karadut
Ve karcııııı
Aynı anda açmak için kalbimizi
Karcııııı.
Karadut ve kar kuyusu
Hüznü yapan geçmiş
Ve hatırlanan
Parıltısı takıların.
Kollarıma bakıyorum
Boynuma
Parıldayan o çocukluk anı
Takışmış peşime gitmiyor.
O uzak sabahında dağların
Kavaklar salınıyor
Ve üzüm kokuyor rüzgâr.
Bağların hüznüne dalıp
İnsan diyor annem
Bir yerde yaşamakla
İyiliği öğrenmeli,
Taşa baktıkça mesela
Dağa baktıkça
Dokundukça dalına bir ağacın
Görmeli iyiliği.
Sonra küçük kız toprağa bakarak
Bir şarkı sölüyor
Sarışındı diyor
Gülüyordu baktığımız ölü
Çocuk değildi hayır
Delikanlıydı.
O gülüş yankılanıyor kayalıklarda
Bir gölge artık
Yok!
Hangisi gerçek diyorum
Bizim yürüdüğümüz gece mi
Geride kalan dağ mı?
Kar kuyusu diyor o
Kar kuyusunda biriken gerçek.
Sonra gömülmüş ipeklerden söz ediyor
Sırma kumaşlardan tek tek.
Onlar kadar olamadık diyor
O kumaşlar kadar kavim ve parıltılı.
Ve çürüdü giysiler üzerimizde
Ve bakış karardı
Birer göl gibi her biri
Tarihten bugüne bakan
Karanlık gözler.

Bejan Matur

img_70513880112880122100209-1024x683 Zeytun, Dönüş
Bir yerde yaşamakla
İyiliği öğrenmeli,
Taşa baktıkça mesela
Dağa baktıkça
Dokundukça dalına bir ağacın
Görmeli iyiliği.

Güneş Yarası

Kelimelerim
İki dağın arasında gidip geliyor.
O inanmış kadın gibi
Deli etekleri
Taşları ezen.

Bir yabancıyım
Kelimeler iki dağın arasında
Gurbet gibi bakıyorlar bana.
Öylesine gidip geliyorum
Gölgem yok
Ve güneş yaram benim
Hiç kapanmamış.

Bejan Matur
Son Dağ

img_06673524762913224243742-1024x768 Güneş Yarası
Bir yabancıyım
Kelimeler iki dağın arasında
Gurbet gibi bakıyorlar bana.

Yüreğini Yeme

(Yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır… dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur.

20260505_1842296244598790726137985-300x208 Yüreğini Yeme

DOSTLUK ÜZERİNE

“Yalnızlıktan hoşlanan ya vahşi bir hayvandır ya da Tanrı,” diyen kişi bu birkaç söze daha fazla gerçekle gerçekdışını sığdıramazdı. Herhangi bir insanın topluma karşı duyduğu gizli kin ile direnmede, bir bakıma vahşi hayvanları andıran bir özellik olduğubüyük gerçektir. Ancak, kendini daha yüce uğraşlara vermek için değil de, salt yalnızlıktan duyulan tat uğruna yalnızlığa vermekte tanrıca bir niteliğin bulunduğu da gerçekdışı bir şeydir. Kimi paganların, sözgelişi Kandiyeli Epimenides’in, Romalı Numa’nın, Sicilyalı Empedokles’in, Tyana’lı Apollonius’un yalnızlığı bir gösteriş, bir yapmacıktır. Öte yandan, keşişlerle kilise babalarının dünyadan el etek çekmeleri gerçek bir isteğin sonucu olan içten bir davranıştır. Ama insanlar yalnızlığın gerçekte ne olduğunu, nereye varabileceğini pek kavramazlar; çünkü sevginin olmadığı yerde kalabalık, insanı yalnızlıktan kurtarmaz, çevredeki yüzler bir resim galerisindekinden öteye geçmez, konuşmalar bir zilin çınlaması gibi kalır. Latince “Magna civitas, magna solitudo” atasözü belli bir ölçüde dile getirir bunu, çünkü büyük bir kentte tanıdıklar dağınıktır; çoğunlukla, küçük yerdeki yakın komşuluktan doğan sıkı ilişkiler büyük kentlerde kurulamaz. Daha da ileri giderek, pek yerinde bir yargıyla, gerçekte en acı yalnızlığın candan arkadaşlardan yoksunluk olduğunu, böyle bir durumda insanın bu anlamda bir yalnızlıkta bile, yaradılışı ile duyguları arkadaş edinmesine elvermeyen kişi, insandan çok hayvana çekmiş bir kimsedir.

Dostluğun başlıca yararı, insana, çekilen bin bir acı sonucu üzüntüyle dolup taşan gönlünü açabilmek, iç döküp rahatlamak olanağını vermesidir. İnsan gövdesinde tıkanmaların, katılıkların en tehlikeli hastalıklara yol açtığını biliyoruz. Ruh için de aynı şey söylenebilir. Karaciğer tıkanıklığını gidermek için saparna, karadüşünüyü dağıtmak için çelik, akciğerleri açmak için kükürtçiçeği, beyin için kunduz hayası yağı kullanabilirsiniz. Gönlünüzdeki tıkanıklığı ise, üzüntünüzü, sevincinizi, korkunuzu, umudunuzu, kuşkunuzu, gizlerinizi, içinizi karartan buna benzer her şeyi, sayıp dökebileceğiniz bir dosttan başka hiçbir şey iyileştiremez. 

Büyük krallarla devlet adamlarının, dostluğun bu sözünü ettiğimiz yararlarına ne büyük önem verdiklerini, dostluk uğruna kendi güvenlikleriyle büyüklüklerini bile tehlikeye atmayı göze aldıklarını, şaşırarak görürüz. Krallar, uyruklarıyla adamları kendilerinden çok daha aşağı olduğundan, bunlardan kimilerini kendileriyle hemen hemen aynı düzeye çıkarmadıkça dostluğun meyvelerini toplayamazlar, ama bunu yapmaları da çoğunlukla sakıncalar doğurur. Bugünkü dilde böyle kimselere gözde ya da can yoldaşı deniyor, sanki bu bir bağış ya da başbaşa söyleşme sorunuymuş gibi. Oysa Latincedeki “participes curarum” deyimi bu ilişkideki gerçek sorunun ne olduğunu, bunun gerekliliğini pek güzel anlatır, çünkü bu konudaki düğüm noktası, dert ortaklığıdır. Yalnız güçsüz yeteneksiz hükümdarların değil, gelmiş geçmiş en bilge, en başkalarına da böyle benimsetmiş, dost sözcüğünü özel ilişkilerdeki anlamıyla kullanmışlardır. 

L. Sulla Roma’yı yönetirken, sonradan “büyük” sanını alan Pompeius’u öyle yükseltti ki, Pompeius ondan yüce olmakla övünmeye kalkıştı. Dostlarından birini, Sulla’nın karşı olmasına kulak asmadan bir konsüllüğe yerleştirdiği zaman, Sulla biraz öfkelenmiş, yüksekten konuşmaya başlamış, bunun üzerine Pompeius ona, sesini kesmesini, insanların batan günden daha çok doğan güne taptıklarını söylemişti. Julius Caesar da Decimus Brutus’u bağrına basmış, vasiyetinde onu yeğeninin yanısıra kalıtçısı olarak göstermişti. Oysa Caesar’ı, eliyle yükselttiği bu adam ölüme sürükleyecekti. Nitekim Caesar birtakım uğursuzluk belirtileri, özellikle Calpurnia’nın bir düşü yüzünden senatoyu dağıtmak istediğinde, bu adam onu, usulca koluna girip yerinden kaldırmış, karısı daha güzel bir düş görünceye dek senatoyu dağıtmayacağı umudunda olduğunu belirtmişti. Anlaşılan Caesar’ın ona bağlılığı öyle büyüktü ki, Cicero’nun Philipik konuşmalarından birinde, satırı satırına aktardığı bir mektubunda Antonius ondan “venefica – büyücü” diye söz eder; Caesar’ı büyülemiştir sanki. Augustus da, aşağı tabakalı bir aileden doğma Agrippa’yı öylesine yükseltmişti ki, kızı Julia’nın evlenmesiyle ilgili olarak Maecenas’a akıl danıştığında, Maecenas ona kızını vermekten ya da Agrippa’yı öldürmekten başka yolu olmadığını düpedüz söyledi; üçüncü bir yol daha yoktu çünkü, Agrippa’yı çok yükseltmişti. Seianus da Tiberius Caesar’ın gününde öyle yükseklere erişti ki, ikisi candan dostlar diye tanındılar, öyle saygı gördüler. Tiberius ona bir mektubunda, “Haec pro amicitia nostra non accultavi”, diyordu. Bütün senato, ikisi arasındaki bu candan arkadaşlığa duyduğu saygıyla, dostluğa bir sunak adamıştı, bir tanrıçaydı dostluk sanki.

Septimus Severus ile Plautianus arasında da buna benzer, belki daha da büyük bir bağ vardı, çünkü Severus en büyük oğlunu Plautianus’un kızıyla evlenmeye zorlamış, sonradan Plautianus oğluna bağırıp çağırdıkça hep ondan yana çıkmıştı. Senatoya bir mektubunda o da şunları söylüyordu: “Öyle seviyorum ki bu adamı, benden daha çok yaşamasını diliyorum.” Bu imparatorlar bir Troianus, bir Marcus Aurelius gibi olsalardı, bu dostluk bağlarının gönüllerindeki olağanüstü iyilikten ileri geldiği söylenebilirdi, ama böylesine sakıngan, güçlü, sert, benliklerine aşırı ölçüde düşkün kimseler oldukları için, ölümlü insanların görüp göreceği en büyük mutluluktan pay almakla birlikte, bu mutluluk bir dostla paylaşılmadıkça onlara yarım gibi geliyordu. Oysa hepsinin de karıları, oğulları, yeğenleri vardı, ama bunlar dostluğun vereceği kıvancı sağlayamıyordu.

Comineus’un ilk efendisi Korkusuz Charles’la ilgili olarak, bu dükün, saklısını gizlisini, özellikle kendisini en çok üzen gizleri hiç kimseyle paylaşmadığını belirtmesi, unutulmaması gereken bir noktadır. Gene Comineus’a göre, bu içe dönüklük, son günlerinde dükün kafasına zarar vermiş, kavrayışını kıtlaştırmıştı. Comineus hiç kuşkusuz, aynı şeyi en büyük işkenceyi içe dönüklüğünden çeken ikinci efendisi XI. Louis için de söyleyebilirdi. Pythagoras’ın “cor ne edito” (yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır. Ama dostluğun ilk yararı konusundaki sözlerimi bitirirken belirtmek istediğim en güzel, en önemli şey, bir dosta içini açmanın iki karşıt sonucudur: dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur. Gerçekten bu paylaşma, insan ruhu üzerindeki etkisiyle, simyacıların insan üzerinde karşıt etkiler doğurmakla birlikte gene de iyi etkiler sağlayacağına inandıkları tılsımlı taşı andırır. Ama şimdi simyacıları yardıma çağırmanın ne gereği var? Günlük doğal akışta da bunu doğrulayacak bir örnek bulabiliriz: fizikte nesnelerin birleşmesi herhangi bir eylemin güçlenip ortaya çıkmasına yol açar, öte yandan, bir girişimi önleyecek her güçlü baskıyı da kırar, etkisiz kılar. Ruhlar için de durum aynıdır.

Dostluğun ikinci yararı, kafa üzerindeki sağlıklı, son derece önemli etkisidir; tıpkı birincinin duygularımız üzerindeki etkisi gibi. Dostluk gerçekte duygularımızdaki fırtınalarla kasırgaları günlük güneşlik bir havaya dönüştürür, ama karmaşık düşüncelerin karanlığında bocalayan kavrayışımızı da günışığıyla aydınlatır. Bundan yalnız, dostlardan alınacak güzel öğütler anlaşılmamalıdır. Kafası bir sürü düşüncelerle dolup taşan herkesin, bir başkasıyla görüşüp tartışmakla, zekâsının da, kavrayışının da aydınlığa kavuştuğu, güçlendiği sugötürmez bir gerçektir. Bu durumda insan, düşüncelerini daha kolay evirir çevirir, daha bir çeki düzene sokar, söze döküldüklerinde nasıl bir biçime girdiklerini görür; kısacası, yalnız başına olabileceğinden daha akıllı olur; hem de bütün bir gün düşünerek değil, birkaç saat görüşerek. Themistokles’in söylediği, “Söz, duvara gergince asılmış, bütün örnekleri tek tek seçilen bir halıya benzer, düşünce ise kapalı bir bohça gibi içindekini saklı tutar,” sözleri pek doğrudur. Dostluğun bu ikinci yararının, yalnız insana güzel öğütler verebilecek dostlardan geldiği de ileri sürülemez (böyleleri gerçekte en iyi dostlardır), ama bu olmadan da insan düşüncelerine aydınlık kazandırmayı öğrenebilir, zekâsını, kendisi kesmek bilmeyen bir taşa sürterek bileyebilir. Sözün kısası, düşüncelerini içinde tutup boğmaktansa insanın bir heykele ya da resime içini dökmesi yeğdir.

Dostluğun ikinci yararıyla ilgili sözlerimi bütünlemek için, herkesçe görülen apaçık bir noktayı da ekleyeyim: bir dostun vereceği candan öğüt. Bilmece sözlerinden birinde Herakleitos çok yerinde olarak: “Kuru ışık her zaman en iyidir,” der. Gerçekten de insana başka birinin öğüdünden gelecek ışık, kendi kavrayışla yargısının, duygularla, alışkanlıklarla körelmiş buğulu ışığından daha duru daha parlaktır. Dolayısıyla bir dostundan gelecek öğütle kendi kendine verdiği öğüt arasında, bir dostun öğüdü ile bir dalkavuğun öğüdü arasındaki türden bir ayrım vardır. İnsanın en büyük dalkavuğu kendisidir, bu dalkavukluktan kurtulmanın en iyi yolu da bir dostun içtenliğidirÖğüt iki türlü olur: davranışlarla ilgili öğütler, işle ilgili öğütler. Bunlardan birincisini ele alırsak, insan ruhunun sağlıklı kalabilmesi için en gerekli şey, bir dostun candan uyarmalarıdır. İnsanın kendi kendini sıkı sıkı sorguya çekmesi zaman zaman çok acı, yakıcı bir ilaçtır; töre kitapları okumak ise biraz sıkıcı, yavan bir yoldur; kendi yanlışlarımızı başkalarından görmek kimileyin işimize gelmez; ama, hem iyileştirici etkisi hem de kolay alınması bakımından en iyi ilaç, bir dostun uyarmalarıdır. İnsanların, özellikle büyük adamların, öğüt verecek candan arkadaşları olmadığı için, gerek ünlerine gerekse alınyazılarına gölge düşürecek yanlışlar işlemeleri, aşırı saçmalıklara yönelmeleri, şaşılacak bir iştir. Yakup Peygamber’in de dediği gibi bunlar, “kendilerini aynada görüp, sonra hemen unutan” kimselere benzerler. İşe gelince, bu konuda insan, iki gözün tek gözden fazla bir şey göremeyeceğini, oyuncunun seyirciden daha çok şey gördüğünü, öfkeli bir adamın yirmi kez yutkunduktan sonra ağzını açan kişi kadar akıllı olduğunu, bir tüfeğin hem kol üstünde hem de destekli olarak aynı başarıyla kullanılabileceğini, buna benzer bin bir türlü ipe sapa gelmez şeyi ileri sürecek ölçüde aşırı gidebilir. Ama bu durumda, eninde sonunda işleri yoluna koyacak gene iyi öğüttür. Bir adam, şu iş için ötekinden, bu iş için berikinden bölük pörçük öğüt almaya yelteniyorsa, hiç öğüt istemesin daha iyi eder, yoksa iki tehlikeyi göze almış demektir. Birincisi, candan öğüt vereni olmayacaktır, çünkü böyle bir öğüdü ancak çok içten, her bakımdan dürüst bir dost verebilir, yoksa öğüt çoğunlukla verenin çıkarına uydurulmuş, çarpık, içten pazarlıklı türden olur. İkincisi, öğüdü verenin, niyeti iyi olmakla birlikte insanı zarara tehlikeye sokmasıdır. Sizi hiç tanımayan bir hekimin hastalığı geçirmekle birlikte başka yönden sağlığınızı bozması, hastalığı iyi edeyim derken hastayı öldürmesi gibi tıpkı. Ama bir kimsenin işlerini iyice bilen bir dost, eldeki işi yoluna koyarken başka bir bozukluğun patlak vermemesine gözkulak olur. Bu nedenle, dağınık öğütlere kulak asmayın; öğüdün böylesi, size yol gösterecek, işlerinizi düzene koyacak yerde, doğru yoldan saptırır, yanıltır.

Dostluğun bu iki yüce yararından, duyguların dirliği ile düşünce yönünde desteğinden sonra, nar gibi çok çekirdekli olan son yararına gelelim: dostun her yerde, her işte yardımcı olması. Bu noktada, dostluğun çok yönlü yararlarını gözönüne getirebilmek için, insanın tek başına yapamayacağı ne çok şey olduğunu bir düşünmek yeter. O zaman eskilerin “dost insanın ikinci benliğidir” sözünde hiç de abartma olmadığı ortaya çıkar, çünkü bu dost insanın kendisinden bile öte bir şeydir. İnsan ömrü sınırlıdır, çoğu zaman kişinin gerçekleştirmeyi gönülden dilediği, çocuğunu yetiştirmek, başlanmış bir işi bitirmek gibi etkinliklere bile yetmez. Ama candan dostu olan kişi, yüzüstü bırakıp gittiği bu işlerin, kendisinden sonra da gerçekleştirilebileceğine güvenebilir. Böylece, dilekleriyle ikinci bir kez yaşar insan. İnsanın tek bedeni vardır, bu beden belli bir yerde durur. Ama candan dostluğun olduğu yerde, kişi yaşamın bütün işlerini, hem kendi çabasıyla hem de vekili olan dostunun çabasıyla gerçekleştirir. İnsanın söylemeye ya da yapmaya yüzünün tutmayacağı nice işler vardır. Sözgelişi, kimi insan kendi değerlerini sayıp dökmeye, üstünlüklerini övmeye utanır, susar; kiminin de yalvarıp yüzsuyu dökmek gibi birçok şey gücüne gider. Ama insanın kendi ağzından çıktığı zaman yüzünü kızartacak bütün bu tür şeyler, bir dost ağzına pek yakışır. Öte yandan, insanın silkip atamayacağı birtakım kişisel bağları vardır. Oğlu ile ancak bir baba, karısıyla ancak koca, düşmanıyla da ancak sınırlı olarak konuşur. Oysa bir dost karşıdakiyle olan ilişkisine göre değil, durumun gerektirdiği yönde konuşabilir. Ama bütün bunlar sayıp dökmekle bitmez. Benim koyduğum kural ancak, kendi rolünü iyi oynayamayan kişiyi ilgilendirir: gerçek bir dostu yoksa, sahneden çekilmesi yeğdir.

Francis Bacon

Denemeler / YKY

img_42282829909077190493425-1024x1024 Yüreğini Yeme

Deniz Balığının Öyküsü

Ağustos 1969 içinde, Ali Poyrazoğlu şunu anlattı:

Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye…(Bana sorarsanız, balık ya alıkmış ya da adamı gereğinden çok seviyormuş ki bu da bir çeşit alıklık olabiliyor sırasında. Dönelim gene Ali Poyrazoğlu’nun masalına.) Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.

Bilge Karasu
Dehlizde Giden Adam
Göçmüş Kediler Bahçesi

20250530_1317075382765122306511955-768x1024 Deniz Balığının Öyküsü
Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş.