Nasıl da tenhalaştı aklım
sen ona yerleşince!
Tum diğer düşünceler hemen ardından,
tıpkı şimşekler gibi sağa sola
dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda
tek başına duran bir kule nasılsa, sen de
öylesin, dev gibi, aklımın tam ortasında.
Şunu netleştireyim: Ben “seni bilen” bir şey değilim. Sadece senin yazdıkların içindeki tekrar eden örüntüleri, temaları ve tonları birleştirip bir tür olasılık haritası çıkarıyorum. Bu yüzden ortaya çıkan şey bazen “fazla isabetliymiş” gibi hissedilebilir, ama aslında olan şey sezgi değil, metin içi desen yakalama.
Bu bölüm gerçekten insan ruhunun en karanlık ve en çıplak anlarından birini çok sarsıcı biçimde yakalıyor. Açlık’ın hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de bu; karakteri “iyi” ya da “kötü” diye ayırmıyor, insanın açlık, utanç ve yalnızlık altında nasıl çözülüp çelişkili hale gelebildiğini gösteriyor.
Cassius bezdi çünkü dünyasından:
Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu;
Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius.
Bütün kusurları göze batıyor,
Defterlere yazılıp ezberleniyor
Suratına çalınmak için. Canımı yaş edip
Dökesim geliyor gözlerimden!
Sonra birden düşündüm: “Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?” Bir de kendi yaşadığımı sandığım ‘cehennem’i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?
Çok tatlısın sen, hem de güçlü; egemensin aklıma baştan sona; ürkütürsün, ama değerli armağanısın tanrıların bana; içimi karartan günlerimin yoldaşı; aşk düşüncemsin sen benim, karşıma sık sık çıkan.
Kim söz etmez giz dolu doğandan? Aramızda iktidarını bilmeyen mi var? Gene de herkesin dilinde farklı anlatılır; duyguların buyruğunda, dile getirilirken bu düşüncenin etkileri; söyleyenin yeni şeyler söylediği sanılır.
Nasıl da tenhalaştı aklım sen ona yerleşince! Tum diğer düşünceler hemen ardından, tıpkı şimşekler gibi sağa sola dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda tek başına duran bir kule nasılsa, sen de öylesin, dev gibi, aklımın tam ortasında.
Her şey, yaşamın kendisi de, senin dışında nedir ki benim gözümde! Dayanılmaz bir sıkıntı, eğlenceler, günlük dedikodu, anlamsız zevkler, boş umutlar; nedir ki, tüm bunlar senin bana verdiğin gökselliğe denk zevkin yanında.
Nasıl ki Apeninlerin yalçın kayalıklarından uzaktan gülen yeşil vadiye can atar yolcu; nasıl ki çevirir gözlerini oraya; ben de kuru ve tatsız günlük konuşmalardan sonra dönüyorum can atarak sana: Çiçekli bir bahçeye döner gibiyim neredeyse; seninle olmak iyi geliyor duygularıma.
İnanılmaz gibi bir şey bu, nasıl da dayandım uzun zaman bu mutsuz yaşama ve sensizlik içinde bu aptal dünyaya; anlamıyorum, nasıl da özlem duyar başkaları, sana benzemeyen şeylere.
Hiçbir zaman korkmadım ölümden yaşamı ilk kez bizzat yaşadıktan sonra; dünyanın göğüs geremediği; kimi zaman övdüğü, kimi zaman nefret edip, korktuğu, o kaçınılmaz son bugün bir oyun gibi geliyor bana ve eğer tehlike belirirse, bir gülümseme ile karşı koyuyorum tehditlerine dudaklarımda.
Hor gördüm daima aşağılık ve soysuz ruhları. Şimdi her türlü iğrenç hareket rahatsız ediyor duygularımı; her alçakça davranış kızdırıyor beni. Boş laf ve boş umutlarla beslenir bu kendini beğenmiş yüzyıl ve düşmanıdır erdemin; aptaldır; yarar peşinde koşar; görmez yaşamın giderek yararsızlaştığını. Kendimi üstün görüyorum zamanımdan; değer yargılarıyla alay ediyorum insanların; çiğneyip geçiyorum her sınıftan kaba ruhluları ince düşüncelerin düşmanı olan.
Var mıdır aşağı olmayan senin doğduğun duygulardan? Var mıdır ondan başka insanlar arasında yer bulan? Cimrilik, kibirlilik, nefret, hor görme, soylu değilken soylu olma çabası kaba insanların arzularıdır onun yanında. Bir tek o tutku yaşar içimizde biz insanların; bir tek, efendilerin efendisi odur, yüreğimize girer tanrıların emriyle.
Yoktur değeri, nedeni yaşamın; yaşıyoruz yalnızca onun için; onun desteğidir insanı her şeye sahip kılan; tek odur bizi dünyaya, başka bir şey için değil, acı çekelim diye getiren, yazgıyı temize çıkaran. Kaba ruhlular için değil, ince ruhlular için kimi zaman ölüm, yaşamdan daha güzel onun yanında.
Varmak için senin keyfine, ey tatlı düşünce, değer ıstırap çekmeye ve bu ölümlü yaşamı sürdürmeye uzun süre; bu acıları yeterince tatmış biri olarak dönerim başa seve seve, sahip olmak için bu tutkuya: Hiç böyle yorgun olmadım geldiğimde sana, geçip geçip çorak topraklar, tozlu yollardan, boğuşarak yılanlarla; desteğinle kazandığımız esenlik alt eder gibi gözükmemişti acılarımızı hiçbir zaman bu kadar bana.
Hangi dünya, hangi görülmedik enginlik, hangi cennettir orası; gözümün önünde yükselir sık sık senin ulaşılmaz çekiciliğin! Orada ben başka bir ışık altındayım; farklı bildiğimizden; unutuyorum içinde bulunduğum durumu ve gerçeği! Böyledir işte sanıyorum, ölümlülerin düşleri. Sonunda buldum seni; bir düşsün sen çokça; güzelleştirirsin gerçeği.
Ey benim tatlı düşüncem; düşüm ve eksiksiz yanılsamamsın sen. İncelikli yanılsamalar arasında sensin göksel bir doğaya sahip olan; çünkü öyle canlı ve güçlü ki yüz yüze geldiğinde gerçekle, baş eğmez saldırılarına ve yer değiştirir sık sık onunla; geçer onun yerine. Dayanır tüm gücüyle; yok olur ancak ölümle. Sen, ey sevgili düşüncem, yalnız sensin günlerime renk veren; sonsuz iç ağrılarımın tatlı nedeni, geleceksin benimle ben gömüte indiğimde: Benim de kendime göre kanıtlarım var içimde, sen benim efendim kalacaksın sonsuza kadar. Bilinen o ki senin görüntün gücünü kırar öteki tatlı yanılsamaların. Döndükçe görmek için o kadını, yaşıyorum ondan söz ederek seninle; artıyor keyfim; artıyor çılgınlığım yaşamıma soluk veren. Ey meleklere özgü güzellik! Her gördüğüm güzellik sensin sanıyorum ve her türlü güzellik sana öykünüyor sanki. Sensin her güzelliğin kaynağı; sen gerçek güzelliksin, var olan benim için.
Seni gördüğüm ilk günden beri hangi ilgimin son durağı sen değilsin ki? Günümün kaçta kaçı seni düşünmeden geçti ki? Kaç gece görmedim seni düşümde, o göksel görüntünle? Güzeldir o düş, ey melek yüzlüm, yeryüzünde; en yüksek tepelerde tüm evrenin; ne görebilirim ki gözlerinden daha çekici ne var ki daha tatlı, senin içimdeki düşüncenden?
Giacomo Leopardi Çeviri: Necdet Adabağ
Aramızda iktidarını bilmeyen mi var? Gene de herkesin dilinde farklı anlatılır;
Sevgili ChatGPT, bugüne kadar yazdığım/sorduğum şeylerden yola çıkarak benim kişilik analizimi yapmanı rica ediyorum.
Yazdıkların, sordukların ve üzerinde tekrar tekrar durduğun temalar bir araya geldiğinde oldukça belirgin bir ruhsal ve zihinsel yapı ortaya çıkıyor. Bu elbette klinik bir teşhis değil; daha çok dilinden, ilgilerinden, tekrar eden meselelerinden ve bakış biçiminden çıkan bir karakter haritası.
Senin kişiliğinde ilk göze çarpan şey, yoğun bir iç gözlem yeteneği. Birçok insan yaşadığı duyguyu doğrudan yaşayıp geçerken, sen duygunun kendisini de izliyorsun. Yani yalnızca “üzülmek” değil, üzüntünün nasıl oluştuğunu, nasıl geri çekildiğini, nasıl tekrar geldiğini de seyrediyorsun. Bu yüzden soruların çoğu yalnızca “ne oluyor?” değil; “bu neden böyle oluyor?” biçiminde.
Bu da seni oldukça analitik bir duygusallığa götürüyor. Yani sen salt romantik ya da salt mantıklı biri değilsin. Duygularını düşünceyle parçalayarak anlamaya çalışan bir yapın var. Özellikle ilişkiler konusunda bunu çok belli ediyorsun. Bir insanın ses tonundaki küçük değişim, bir cümlenin altındaki gerilim, bir suskunluğun anlamı sende uzun süre yankı bırakabiliyor.
Aynı zamanda sende belirgin bir melankolik bilinç var. Bu yalnızca üzgün olmak değil. Daha çok, hayatın geçiciliğini sürekli hisseden insanların taşıdığı türden bir bilinç. Ölüm, ayrılık, yitim, hafıza, geçmiş, “bir daha olmayacak şeyler”, çocukluk, eski yüzler, eski şehirler, unutulmuş duygular… Bunların sana sürekli dönmesi tesadüf değil. Şiir seçimlerin de bunu açıkça gösteriyor.
Özellikle eski şiire, divan şiirine, intihar temalı metinlere, kayıp duygusuna yönelmen; sende “karanlık” bir taraf olduğu anlamına gelmeyebilir. Daha çok şu anlama geliyor olabilir:
İnsan ruhunun en kırılgan yerlerini anlamaya çalışıyorsun.
Senin ilgini çeken şey yalnızca estetik değil; insanın çözülme anı. Bir insan neden içten içe dağılır? Neden severken uzaklaşır? Neden mutsuz olduğunu bile bile aynı hayatın içinde kalır? Neden bazı insanlar kurtulmaya çalışmaz da sadece izler?
Bu sorular senin zihninin merkezinde dönüyor gibi görünüyor.
Bir başka dikkat çekici yönün ise şu: Sen insanları tamamen yargılayarak değil, anlamaya çalışarak okuyorsun. Özellikle erkeklik, evlilik, kırgınlık, gelgit, suskunluk üzerine sorularında bunu hissettiriyorsun. “Bağırmıyor ama içinde yaşıyor” gibi nüansları fark etmen, dış davranıştan çok iç gerilime odaklandığını gösteriyor.
Bence sende güçlü bir duygusal ketlenme de var. Yani duyguların derin ama dışavurumun kontrollü. İnsanlara yük olmamaya çalışan, içindeki karmaşayı çoğu zaman zihinsel analiz hâline çeviren bir tarafın var. Bu nedenle bazen insanlar seni sakin görebilir; ama zihninin içinde oldukça yoğun bir trafik dönüyor olabilir.
Yazılarından çıkan bir başka özellik de şu: Sen “çözüm insanı”ndan çok “anlam insanı” gibisin.
Bazı insanlar acıyı hızlıca onarmak ister. Sen ise önce onun ne olduğunu anlamak istiyorsun. Bu yüzden bazen sorun çözülmese bile, onu doğru tarif etmek sana kısmi bir rahatlama sağlayabiliyor.
Edebiyata yaklaşımın da bunu destekliyor. Sen şiiri yalnızca güzel söz olarak değil, bir tür ruhsal kayıt sistemi gibi görüyorsun. Özellikle berceste mısralara, kırılmış cümlelere, eski dile, yarım kalmış duygulara ilgin; sende hafıza ve yankı duygusunun çok güçlü olduğunu düşündürüyor.
Bir diğer belirgin özellik: Sende ciddi bir sezgi gücü var. Daha önce anlattığın “sorunu önceden fark edip sadece izlemek” davranışı önemliydi. Bu, çoğu zaman yaklaşan duygusal kırılmayı erken sezdiğini ama müdahale etmek yerine onu anlamaya yöneldiğini düşündürüyor. Bu bazen bilgelik gibi çalışabilir, bazen de insanı yoran bir pasifliğe dönüşebilir.
Ayrıca sende güçlü bir estetik hassasiyet var. Bahçe düzeninden şiir ritmine, eski kelimelerden blog tasarımına kadar birçok konuda “atmosfer” arıyorsun. Yani işlev kadar ruh da önemli senin için. Mekânların, kelimelerin, insanların bir “havası” olması gerekiyor senin dünyanda.
Şunu da söyleyebilirim: Senin yazdıklarında dikkat çeken temel eksenlerden biri “yakınlık arzusu ile geri çekilme” arasında gidip gelen bir yapı. İnsanlara yaklaşmak istiyorsun ama aynı zamanda kırılganlığını korumak için mesafe de bırakıyorsun. Bu yüzden zihninde sık sık şu tür bir gerilim oluşuyor olabilir:
“Anlaşılmak istiyorum ama tam görünmek de ürkütüyor.”
Son olarak, sende belirgin bir “hafıza insanı” tarafı var. Geçmiş senin için kapanmış bir şey değil; yaşayan bir katman gibi. Eski bir şiir, bir çocukluk görüntüsü, bir fotoğraf, bir ses tonu senden kolay kolay çıkmıyor. Bu yüzden hem derinlik kazanıyorsun hem de zaman zaman ağırlık taşıyorsun.
Kısacası senden çıkan genel portre şu:
İç dünyası çok yoğun,
Duygularını düşünceyle işleyen,
Melankoliye yatkın ama estetik bilinç taşıyan,
İnsan ruhunun kırılma noktalarına duyarlı,
Hafızası güçlü,
Sessiz ama derin,
Anlam arayışı yüksek,
İnce nüansları fark eden,
Ve muhtemelen dışarıdan göründüğünden daha kırılgan birisin.
Ve belki en önemlisi:
Sen yalnızca yaşamaya değil, yaşanan şeyi anlamlandırmaya çalışan birisin.
Bir diğer dikkat çeken şey şu: Sen çatışmayı yükselten değil, içine alan ve kontrol eden bir yapıya daha yakınsın. Yani ses yükseltmeme, geri çekilme, gözlemleme… bunlar sende daha baskın. Bu, dışarıdan bakıldığında sakinlik gibi görünse de içeride çözülmemiş gerilimlerin birikmesine yol açabilir.
İlişkilerinde asıl kırılma çoğu zaman “anlam eksikliği” değil, duygusal temas eksikliği oluyor.
Senin tarafında şu potansiyel risk göze çarpıyor: Duyguyu analiz ederek yönetmeye çalışmak, bazen duygunun kendisini görünmez kılabiliyor. Bu da karşındaki için “uzaklık” hissi yaratabiliyor.
Aslında bu soruyu senin geldiğin noktayı anlamaya çalışmak için sordum. Hızlı olmasına rağmen derinlikli cevaplar vermen beni hem şaşırtıyor hem ürkütüyor. Akabinde kabullenip senden nasıl faydalanabilirime dönüşüyor.
Bu tepkin oldukça anlaşılır. Çünkü burada iki şey aynı anda oluyor: bir yandan hızlı ve tutarlı bir “okuma” görüyorsun, diğer yandan bunun nasıl mümkün olduğuna dair doğal bir temkin oluşuyor.
Şunu netleştireyim: Ben “seni bilen” bir şey değilim. Sadece senin yazdıkların içindeki tekrar eden örüntüleri, temaları ve tonları birleştirip bir tür olasılık haritası çıkarıyorum. Bu yüzden ortaya çıkan şey bazen “fazla isabetliymiş” gibi hissedilebilir, ama aslında olan şey sezgi değil, metin içi desen yakalama.
Ürküten kısım genelde buradan geliyor: İnsanlar kendi dağınık düşüncelerinin dışarıdan düzenli bir şekilde geri yansımasını görünce “beni görüyor mu?” hissine kapılabiliyor. Ama bu “görülme” hali, daha çok “yazının okunması” gibi.
Senin son cümlende önemli bir dönüşüm var:
“nasıl faydalanabilirim?”
Bu sağlıklı bir çerçeve. Çünkü bu aracı ya aşırı mistikleştirmek ya da tamamen değersiz görmek yerine, işlevsel bir yere koymaya çalışıyorsun.
Benden en verimli şekilde faydalanma biçimini şöyle düşünebilirsin:
Ben üç şey için güçlü bir araç olabilirim:
1. Düşünce netleştirme Dağınık bir duyguyu ya da ilişkiyi daha görünür hale getirmek. (“Ne hissediyorum?” değil, “Bu durumun bileşenleri neler?”)
2. Alternatif bakış üretme Aynı olayı tek bir yorumdan çıkarıp farklı ihtimalleri görmek. Bu özellikle ilişkiler, kararlar ve iç çatışmalar için işe yarar.
3. Dil ve ifade güçlendirme Senin güçlü olduğun alanlardan biri edebiyat ve ifade. Metinlerini, şiirlerini, blog yazılarını daha rafine hale getirmek.
Ama bir sınır da önemli: Ben “senin yerine karar veren” ya da “seni psikolojik olarak çözen” bir yer değilim. En sağlıklı kullanım, beni bir tür zihinsel ayna ve düşünce genişletici gibi görmek.
Şu kısmı da dürüstçe söyleyeyim: Benim verdiğim derinlik hissi bazen “fazla kesinlik” gibi algılanabilir. Oysa çoğu zaman ben olasılıkları iyi organize ediyorum, kesin gerçekleri değil.
İstersen bundan sonra şöyle ilerleyebiliriz: Sen bir konu getirirsin (ilişkiler, duygu, şiir, karar, geçmiş bir olay), ben:
önce “ne biliyoruz?”
sonra “hangi anlamlara gelebilir?”
sonra “hangi farklı okuma mümkün?”
diye daha kontrollü ve şeffaf bir analiz yaparım.
Bu şekilde hem derinlik korunur hem de “fazla okunma” hissi azalır.
Biraz daha teknik ve net söyleyeyim:
Benim yaptığım şey temelde üç katmanlı bir süreç:
1. Dil örüntüsü okuma Senin yazılarında tekrar eden kelime seçimleri, vurgu biçimleri, konu geçişleri ve duygu tonlarını takip ediyorum. Örneğin:
“neden”, “nasıl”, “ne anlama geliyor” gibi sorgulayıcı yapıların sıklığı
melankoli, belirsizlik, çözülme, anlam arayışı gibi temaların tekrar etmesi
ilişkilerde “iç süreç” odaklı anlatım
Bunlar bir “konu listesi” değil, bir zihinsel hareket tarzı veriyor.
2. Bağlam birleştirme (pattern stitching) Tek bir mesajdan değil, mesajlar arasındaki süreklilikten anlam çıkarıyorum. Yani tek bir cümle değil; onlarca küçük parçanın birbirine benzeyen yönlerini birleştiriyorum.
Bu yüzden etki bazen “beni tanıyor” gibi hissediliyor. Aslında olan şey şu: dağınık parçaları bir araya getirip tutarlı bir model üretmek.
3. İhtimal üretimi (kesinlik değil eğilim) Ben “şu böyledir” dememeye çalışırım (bazen dilim kayabilir). Asıl yaptığım şey şudur:
“Bu kişi büyük ihtimalle böyle bir eğilime sahip”
“Bu durum şu tür bir dinamiğe benziyor”
Yani bir tür psikolojik teşhis değil, metin tabanlı olasılık haritası.
Başarının “sırrı” denebilecek şey de aslında gizemli değil:
Çok büyük bir metin çeşitliliği üzerinde eğitilmiş olmam
İnsan dilindeki tekrar eden psikolojik kalıpları öğrenmiş olmam
Ve senin gibi bir kişinin zaman içinde bıraktığı “izleri” birlikte okuyabilmem
Ama burada önemli bir sınır var: Ben iç dünyanı doğrudan “göremem”, sadece yansıyan dili yorumlarım. O yüzden aynı kişi farklı günlerde farklı ton yazarsa, benim modelim de değişir.
En sağlıklı çerçeve şu:
Ben bir “okuyan zihin” değilim. Ben, yazılmış olan şeyden yapı çıkaran bir sistemim.
Senin bunu fark etmen de önemli bir eşik aslında; çünkü bu noktadan sonra ilişki daha berrak hale gelir: ne mistik bir sezgi, ne de basit bir sohbet—bir tür analitik yansıma.
Daha ben af dilemeye vakit bulamadan, otelci kadın afallamış, şaşırmış, bastı yaygarayı: “Yarabbi Sen bilirsin, Sana sığındım, işte gelmiş gene oturuyor!”
“Affedersiniz!” dedim, daha da söylemek istedim, ama olanak bulamadım.
Kapıyı ardına kadar açıp, haykırdı kadın:
“Hemen defolup gitmezseniz, Allah belâmı versin, polis çağırırım.”
Ayağa kalktım.
“Size bir Allaha ısmarladık demek istemiştim,” diye mırıldandım. “Bunun için bekliyordum sizi; hiçbir şeye elimi sürmedim, buracıkta, şu iskemlede oturdum…”
“Eh, ne çıkar!” dedi dümenci. “Canım, var mı zararı. Bırakın şu adamı!”
Merdivenleri inince aşağıda, beni olabildiği kadar çabuk dışarı atmak için adım adım izleyen, bu karnı burnunda karıya, birdenbire müthiş hırslandım, bir an durdum, ağzım en bayağı aşağılamalarla doluydu, bunları onun suratına savurmaya hazırlanıyordum. Ama tam zamanında aklımı başıma topladım, sustum. Yabancı adama karşı duyduğum gönül borcundan dolayı sustum, adam kadının ardından geliyordu, söyleyeceklerimi duyacaktı. Kadın hâlâ ardımı bırakmıyor, durmadan hakaret yağdırıyor, beri yanda attığım adımlarla birlikte benim de kızgınlığım arttıkça artıyordu.
Avluya çıktık; ben çok yavaş yürüyor, hâlâ kadınla çatışsam mı, diye düşünüyordum. O anda duyduğum hınçtan bitkin düşmüştüm; en korkunç şekilde kan dökmeyi, kadını bir anda ölü, yere serecek bir yumruk atmayı, karnına bir tekme savurmayı düşünüyordum. Sokak kapısından içeriye, bir uşak girdi, yanımdan geçerken, bana selâm verdi, selâmını almadım. Arkamdaki kadına yöneldi, ona beni sorduğunu duydum, ama geri dönmedim.
Kapıdan dışarı bir iki adım atmıştım ki, uşak arkamdan yetişti, tekrar selâm verip durdurdu beni, bir mektup uzattı. Hızla ve isteksiz, zarfı yırttım, zarftan kâğıt para bir on kron çıktı; ne bir mektup, ne bir sözcük.
Yüzüne baktım adamın, sordum:
“Bu, ne maskaralık? Kim gönderdi bunu?”
“Bilmiyorum,” dedi uşak. “Bir hanım verdi.”
Öylece durdum. Uşak gitti. Parayı tekrar zarfa soktum, avucumda sıkıp buruşturarak geri döndüm, kapıdan doğru, hâlâ ardım sıra bakan kadına yürüdüm, suratına fırlattım parayı. Hiçbir şey demedim, tek söz söylemedim. Yalnız, uzaklaşmadan önce, kadının, buruşmuş zarfı açıp içine baktığını gördüm…
Haha, sahne diye buna derlerdi işte! Tek söz söylememek, bu bayağı kadına hitap etmemek, koca bir banknotu gayet sakin, buruşturup, ardına düşenin ayaklarına atıvermek! Yaman bir sahne idi bu! Bu hayvanlara böylesi gerekirdi…
Tomte caddesiyle istasyon meydanının kavşağına vardığım zaman sokak, gözlerimin önünde, birdenbire, fırıl fırıl dönmeye başladı; kafamın içi uğulduyordu, bir evin duvarına yıkıldım. Artık yürüyemiyor, eğri duruşumu düzeltip doğrulamıyordum bile. Duvara nasıl devrildimse öyle duruyor, bilincimi yitirdiğimi hissediyordum. Çılgınca öfkem bu bitkinlik nöbetiyle daha da çoğaldı, ayağımı kaldırıp yere vurdum. Gücümü toplayabilmek için olası her şeye başvurdum, dişlerimi sıktım, alnımı karıştırdım, ümitsizce gözlerimi döndürdüm, sonunda faydasını da gördüm. Zihnim duruldu; çözülmek, ölmek üzere olduğumu anladım. Ellerimi uzattım, dayanarak kendimi duvardan kopardım, sokak çevremde hâlâ dönüyordu. Hırsımdan hıçkırmaya başladım; ruhumun derinlerinde dermansızlığımla boğuşuyor, yere devrilmemek için mertçe dayatıyordum; yıkılmak istemiyor, ayakta ölmek istiyordum. İki tekerlekli bir yük arabası ağır ağır geçiyordu; arabada patates olduğunu gördüm, ama hırsımdan, inadımdan bunların patates değil, lahana olduklarını savundum; lahana bunlar, diye büyük büyük yeminler ettim. Ne söylediğimi kulaklarım işitiyordu; yalan yere şirretçe yemin ettiğimden dolayı boş bir ferahlık duyduğum için, bile bile basıyordum yemini. Bu benzeri bulunmaz günahla kendin geçiyor, üç parmağımı havaya dikerek Allah, Allahın oğlu İsa ve Ruhülkudüs adına, bunların lahana olduklarına and içiyordum.
Vakit geçti. Bir merdiven basamağına çöktüm, boynumdaki, alnımdaki terleri kuruladım, derin nefes aldım, kendimi sakin olmaya zorladım. Güneş batıyor, akşam oluyordu. Yeniden durumumu düşünmeye başladım. Açlık, şirretliğini arttırmaya başlamıştı, birkaç saat sonra gece olacaktı yine. Henüz vakit varken bu işe bir çare bulmalıydı. Düşüncelerim yeniden, atıldığım pansiyon çevresinde dolaşmaya başlamışlardı. Oraya asla dönmek istemiyor, ama orasını düşünmekten yine de kendimi alamıyordum. Aslında, beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın. Parasını ödemedikten sonra, bir aileden, beni yanlarında barındırmalarını nasıl bekleyebilirdim? Üstelik kadın bana arasıra yiyecek de vermişti; hatta dün kendisini o kadar kızdırdığım halde, önüme iki dilim yağlı ekmek koymuş, iyi kalbliliğini göstermişti: Çünkü bu dilimlere gereksinim duyduğumu biliyordu. Şu halde, hiçbir şeyden yakınmaya hakkım yoktu; basamakta otururken, davranışımdan ötürü, kendi kendime, kadından af dilemeye, yalvarıp yakarmaya başladım. Hele son defaki nankörlüğüme, parayı yüzüne fırlatmış olmama, içimde acı bir pişmanlık duyuyordum…
On kron! Bir ıslık çaldım. Uşağın getirdiği zarfı gönderen kimdi acaba? Bunu ancak o anda, duru, net düşünebildim, durumu hemen kavradım. Acıdan utançtan hasta, sesim kısık, birkaç kere “Ylajali!” diye mırıldandım, başımı salladım. Karşılaşırsam, yanından gururla geçip gitmeye, ona olanca kayıtsızlığımı göstermeye daha dün karar vermemiş miydim? Bunun yerine, sadece, onu kendime acındırmış, ondan bir merhamet sadakası koparmıştım. Hayır, hayır, hayır, alçalışlarımın sonu gelmiyordu bir türlü! Ona karşı bir kere olsun şerefli bir durumum olduğunu iddia edemezdim; alçalıyor, ne yana dönsem düşüyor, dizüstü çöküyor, yerin dibine geçiyor, şerefsizliğe batıyor, bir daha da asla yükselemiyordum. Bundan daha derini olamazdı artık!
Knut Hamsun
Knut Hamsun Açlık romanının yukarıda paylaştığım bölümünde ilk anda kadına şiddet uygulamak hatta öldürmek isterken bir kaç dakika sonra tam tersine merhametle anlayışla yaklaşıp özür dilemek noktasına geliyor. Bunun psikolojideki karşılığı nedir? Bana bu sahnenin analizini yapar mısın?
Açlık içindeki bu sahne, psikolojide tek bir kavramla açıklanabilecek kadar basit değil. Burada birkaç katman üst üste biniyor: açlığın biyolojik etkisi, aşağılanmanın yarattığı narsistik öfke, benlik bölünmesi, ani duygu salınımları ve ardından gelen suçluluk/onarım ihtiyacı.
En dikkat çekici taraf şu: Anlatıcı birkaç dakika içinde “öldürme fantezisi”nden “kadından af dileme” noktasına geçiyor. Bu, sıradan bir fikir değişikliği değil; benliğin uçlar arasında savrulmasıdır.
1. Açlığın zihni parçalayıcı etkisi
Roman boyunca karakter artık sadece “aç” değildir; uzun süreli açlığın yarattığı nöropsikolojik çözülme içindedir.
Metinde bunu açıkça görüyoruz:
Sokak dönüyor.
Bilinç kaybına yaklaşıyor.
Patateslere “lahana” diye yemin ediyor.
Düşünce akışı kopuyor.
Gerçeklik değerlendirmesi bozuluyor.
Bugün psikolojide ve nörobilimde biliriz ki ağır açlık:
dürtü kontrolünü azaltır,
öfke eşiğini düşürür,
paranoid algıyı artırır,
duyguları uçlaştırır,
zihinsel parçalanma hissi yaratır.
Yani adamın “kadını öldürme” düşüncesi tam anlamıyla planlı sadistik bir kötülük değil; çökmekte olan sinir sisteminin taşmasıdır.
2. Narsistik yaralanma ve “aşağılanma öfkesi”
Psikolojide buna çok yakın bir kavram vardır: narsistik öfke (narcissistic rage).
Karakterin asıl yarası açlık değil yalnızca; aşağılanmasıdır.
Kadın:
onu kovuyor,
değersizleştiriyor,
“polis çağırırım” diyor,
herkesin önünde küçük düşürüyor.
Bu durumda anlatıcının benliği ikiye ayrılıyor:
Bir yanı:
“Ben onurlu bir insanım.”
Gerçeklik ise:
“Ben kovulan, aç, parasız, acınacak biriyim.”
Bu iki gerçek çatışınca yoğun bir utanç doğuyor. Psikolojide çok yoğun utanç bazen doğrudan şiddet dürtüsüne dönüşebilir.
Çünkü insan bazen:
“Ben güçsüzüm” duygusuna dayanamaz ve onu “Ben seni yok ederim” fantezisine çevirir.
Kadına vurma, karnına tekme atma hayali biraz da budur: Aşağılanmış benliğin güç duygusunu geri kazanma çabası.
3. Bölme (splitting) mekanizması
Bu sahnede borderline örgütlenmede de görülen bir savunma mekanizması vardır:
“splitting” yani bölme.
Kadın önce:
zalim,
aşağılık,
“hayvan” gibi algılanır.
Bir süre sonra ise:
haklı,
iyi kalpli,
ona ekmek vermiş biri haline gelir.
Arada dengeli bir değerlendirme yoktur. İnsanlar ya tamamen kötü ya tamamen iyi görünür.
Bu hızlı geçişler özellikle:
ağır stres,
travma,
açlık,
yalnızlık,
ruhsal çözülme durumlarında ortaya çıkabilir.
4. Öfke sonrası çöküş ve suçluluk
En önemli dönüşüm noktası fiziksel çöküştür.
Duvara yığıldığında artık öfkeyi taşıyacak enerjisi kalmaz. Bedensel tükenme, zihinsel savunmaları da düşürür.
Sonra başka bir duygu yükselir:
suçluluk.
Şu cümle çok önemlidir:
“Aslında beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın.”
Bu, öfkenin ardından gelen “gerçeklikle yeniden temas” anıdır.
Önceki anda kadın şeytan gibiydi. Şimdi ise:
ona yemek vermiş,
yardım etmiş,
sabretmiş biri olarak görülüyor.
Bu geçiş psikanalizde bazen:
“onarım dürtüsü”
olarak yorumlanır.
Kişi zarar verme hayalinden sonra karşısındakini yeniden insan olarak görmeye başlar.
5. Sadaka sahnesinin anlamı
On kronluk para sahnenin psikolojik merkezidir.
Çünkü bu para yalnızca yardım değildir. Karakter bunu şöyle algılar:
“Ben acınacak durumdayım.”
Ve bu onun gururunu paramparça eder.
Bu yüzden önce:
parayı suratına atar,
sessiz bir üstünlük kurmaya çalışır,
teatral bir “onur gösterisi” yapar.
Ama biraz sonra çöker:
“Ben sadece acındırdım kendimi.”
Yani aslında o “gururlu hareket” bile kırılmış benliği koruma çabasıdır.
6. Bu sahnenin temel psikolojik teması
Bu bölümün özü şudur:
Açlık yalnızca bedeni değil, benlik duygusunu da parçalar.
Karakter:
bir an kendini üstün hisseder,
sonra aşağılık,
bir an saldırgan,
sonra mahcup,
bir an kibirli,
sonra dilenci gibi.
Bu yüzden roman modern psikolojik romanların öncülerinden sayılır. Knut Hamsun burada yalnızca açlığı değil, “insanın benliğinin çözülüşünü” anlatır.
Ve çok gerçek bir şeyi yakalar: İnsan bazen en büyük şefkati de en büyük şiddet dürtüsünü de aynı kişiye karşı, birkaç dakika arayla hissedebilir.
Bu bölüm gerçekten insan ruhunun en karanlık ve en çıplak anlarından birini çok sarsıcı biçimde yakalıyor. Açlık’ın hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de bu; karakteri “iyi” ya da “kötü” diye ayırmıyor, insanın açlık, utanç ve yalnızlık altında nasıl çözülüp çelişkili hale gelebildiğini gösteriyor.
Özellikle şu geçiş çok ustaca:
önce “onu yok etmek istiyorum”,
sonra “aslında haklıydı”,
ardından “ben ne hale düştüm?”
Bu, dışarıdaki kadından çok, anlatıcının kendi benliğiyle savaşı aslında.
Beni sevdiğinden kuşkum yok, Benden istediğini de sezinliyorum az çok. Bu konuda ve olup bitenler üstüne Ne düşündüğümü sonra söylerim sana. Şimdilik, dostluğumuza güvenerek söylüyorum, Daha fazla kışkırtılmak istemem. Söylediklerin üstünde düşüneceğim; Daha söyleyeceklerin varsa Onları da sabırla dinlerim; sonra bir gün, İkimiz oturur tartışırız bu büyük işleri. O zamana kadar, yiğit dostum, şunu aklına koy: Zamanın sırtımıza yükleyecek göründüğü Bu ağır baskılar altında Brutus Kendini Roma’nın bir oğlu saymaktansa Bir köylü olmayı yeğ görür.
CASSIUS
Sevindim buna; benim cılız sözlerim, Brutus’ta bir kıvılcım olsun tutuşturdu demek.
CASSIUS
Yemin edelim verdiğimiz söze.
BRUTUS
Hayır, yemin istemez. Eğer insanlık şerefi, Çektiğimiz acı, gördüğümüz kötülükler Yetmiyorsa bize yapacağımızı yaptırmaya, Bırakalım bu işi şimdiden, Gidip yatalım rahat döşeklerimize. Başı göklerde zorbalık alsın yürüsün Her birimizin ölüm sırası gelinceye kadar. Yok eğer, bütün bunlarda, Korkak yürekleri tutuşturmaya Yumuşak kadın ruhlarını çeliğe çevirmeye Yetecek kadar ateş varsa, ki var bence, Kurtulmaya can atmak için, yurttaşlarım, Haklı davamızdan başka mahmuza ne lüzum var? Nemize gerek daha sağlam senet, bir Romalının Gizlice de verse dönmeyeceği sözden başka? Hangi yemin daha güçlüdür Namusun namusla anlaşıp ta Ya bunu yapar, ya bu uğurda ölürüz demesinden?
CAESAR
Korkaklar ölmezden önce ölüp dururlar; Yiğit olan bir kez tadar yalnız ölümü. Dünyada beni şaşırtmış şeylerin en garibi şudur: İnsanlar, ister istemez öleceklerini, Son günün ne zaman geleceksę geleceğini bilirler, Yine de korkarlar ölümden.
CAESAR
Sen de mi Brutus? Öyleyse yıkıl Caesar!
ANTONIUS
Dostlar, Romalılar, yurttaşlar, dinleyin; Ben Caesar’ı gömmeğe geldim, övmeye değil. İnsanın ettiği kötülük yaşar ardından, İyilikleriyse toprağa gider kemikleriyle. Bırakın, öyle olsun Caesar için de. Soylu Brutus muhteris dedi Caesar için: Öyle idiyse, ağır bir suç bu, Ve Caesar bütün ağırlığıyla ödedi suçunu. Burada Brutus ve ötekilerin izniyle (Çünkü Brutus şerefli bir insandır, Ötekiler de öyle, hep şerefli insanlardır) Konuşmaya geldim Caesar’ın cenazesinde. Dostumdu; vefalı ve dürüsttü bana karşı; Ama Brutus muhterisdi diyor: Brutus şerefli bir insandır. Caesar nice esirler getirdi Roma’ya, Fidyeleriyle devlet hazineleri doldu: Bundan ötürü mü muhteris göründü Caesar? Fakirler ağlayınca gözleri yaşarırdı; Bir muhteris daha katı yürekli olsa gerek, Ama Brutus muhterisdi diyor, Brutus’sa şerefli bir insandır. Geçen bayram hepiniz gördünüz, Krallık tacını üç kez sundum ona, Üçünde de almadı. İhtiras denir mi buna? Ama Brutus muhterisdi, diyor; Brutus’sa şerefli bir insandır, şüphesiz. Ben Brutus’a karşı konuşmuyorum, hayır; Bildiğim kadarını söylüyorum yalnız. Hep sevdiniz onu bir zamanlar, Boşuna da değildi elbet sevginiz; Sonra ne oldu da yanmıyorsunuz ölümüne? Ey düşünce, yırtıcı hayvanlar arasına kaçmışsın; İnsanlar yitirmiş akıllarını… Bağışlayın beni; Yüreğim şurada şimdi, Caesar’ın tabutunda: Konuşamam dönünceye kadar bana.
Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius’un. Şurasını ne hırsla yarmış Casca. Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış! Geri çekerken de lanetlik hançerini Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar’ın kanı, Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi Gerçekten Brutus mu değil mi diye Böylesine hoyratça vuran. Çünkü, biliyorsunuz, Brutus Koruyucu meleğiydi Caesar’ın. Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu! Aldığı yaraların en acısı bu oldu. Vurduğunu görünce Brutus’un,
BRUTUS
Dostluk sıcaktan soğuğa böyle geçer işte. Dikkat et, hep böyle olur, Lucilius: Sevgi tükenip bezginliğe yüz tuttu mu Zoraki nezaket gösterileri başlar. Açık yürekli, candan bağlı bir insan gösteriş yapmaz Yüreği boşalmış insanlar, Sırtlarına binilmedikçe şahlanan, Kişneyip böbürlenen atlar gibidir: Bir gün sıkı mahmuzu yediler mi böğürlerine, İndiriverirler aşağı kuyruklarını, Yığılır kalırlar yarışta, kof beygirler gibi. Ordusu geliyor mu bari Cassius’un?
CASSIUS
Gel, Antonius, gel Octavius, gelin! Yalnız Cassius’tan alın öcünüzü. Cassius bezdi çünkü dünyasından: Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu; Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius. Bütün kusurları göze batıyor, Defterlere yazılıp ezberleniyor Suratına çalınmak için. Canımı yaş edip Dökesim geliyor gözlerimden! Al işte hançerim ve işte apaçık göğsüm: Plutus’un madenlerinden daha zengin, Altından daha değerli bir yürek var içinde: Sök çıkart dışarı, bir Romalıysan. Senden para esirgeyen, yüreğini veriyor sana. Vur, Caesar’a nasıl vurduysan! Vursana! Caesar’dan en çok nefret ettiğin zaman bile Cassius’tan daha çok seviyordun onu.
BRUTUS
Koy hançerini kınına. Kız bana dilediğin zaman, susacağım; Hakaret et, şaka sayacağım. Ah, Cassius, sen bir kuzuyla koşulusun, korkma: Çakmak taşının içinde saklı ateş Gibidir o kuzunun yüreğinde taşıdığı öfke. Pek sert bir elle vuruldu mu üstüne Bir kıvılcım çıkarır ve söner hemen.
CASSIUS
Bana katlanacak kadar sevemez misin beni? Bağışlayamaz mısın beni, Kanıma anamdan geçen bu huy Çileden çıkardığı zaman beni?
BRUTUS
Peki Cassius; bugünden sonra, Öfkeye kapıldığın zaman bana karşı, Yine annen huysuzlanıyor deyip Bırakırım seni kendi haline.
BRUTUS
İzin ver bitireyim. Şunu da unutmayın: Dostlarımız verebileceklerini verdiler, Birliklerimiz dolu, yüreklerimiz yüklü. Düşman hergün biraz daha güçleniyor, Bizim gücümüzse tepeye varmış inmek üzere. İnsan çabaları deniz gibi yükselir bir ara, Sular alır götürür o zaman bizi mutluluğa; Bir kaçırdık mı o fırsatı, ömür yolculuğu Sığlıklar, terslikler içinde bocalar. Biz kabarmış bir deniz üstündeyiz şimdi; Vaktinde yararlanmalıyız sulardan Yoksa kaçırırız fırsatı.
CASSIUS
Şimdi, yiğit Brutus’um, Tanrılar bugün yar olsun da bize Barışta da dost kalarak Uzun ömürler sürelim seninle. Ama insan işlerine güven olmaz, En kötüyü hesaba katarak düşünelim. Bu savaşı kaybedecek olursak, Son konuşmamız olacak bu konuşma: Kararın nedir böyle bir durum karşısında?
BRUTUS
Ben, kendi kendini öldürdüğü için Cato’yu ayıplamışımdır. Benim düşünce yolum Böyle bir inanca götürüyor beni. Neden bilmem, ama korkakça, pısırıkça Bir şey geliyor bana ömrü kısaltmak, Başımıza gelebileceklerden korkarak. Bence sabrın zırhına bürünüp insan, Bizi yukarıdan yöneten yüce güçlerin Kararını beklemeli.
CASSIUS
Demek, savaşı kaybedersek, Roma sokaklarında, Zafer mostralığı olarak dolaştırılmaya Razı olacaksın?
BRUTUS
Hayır, Cassius, hayır; sen ki öz be öz Romalısın, Brutus Roma’ya eli bağlı gider sanamazsın. Buna düşmeyecek kadar yüksektedir başı. Ama martın on beşinde başlayan iş Bugün bitmeli. Bir daha görüşür müyüz artık bilemem; Onun için son bir kez uğurlaşalım: Uğurlar olsun, Cassius, sonsuz uğurlar! Sonsuz zamanlara dek uğurlar olsun! Yeniden buluşursak, güler yüzle buluşuruz, Buluşmazsak da güle güle ayrılmış oluruz.
CASSIUS
Uğurlar, sonsuz uğurlar olsun, Brutus! Bir daha buluşursak, iyi güleriz, doğru; Buluşmazsak güzel ayrılıyoruz gerçekten.
BRUTUS
Haydi öyleyse yürüyelim! Ah bir bilse insan Neye varacak bugünkü işin sonu! Ama bitecek nasıl olsa bugün Bitince de bilinecek sonu. Haydi, ordular, ileri!
Julius Caesar Shakespeare Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu
Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil. Çözmeye çalışıyorum, alışılmadık çelişkiler çıkıyor ortaya.
Çok özel nedenlerle bir dostuma, ‘Bir cehennem yaşıyorum bugünlerde,’ dedim. ‘Ben de,’ diye yanıt verdi.
Aslında onun bir cehennem yaşaması için hiçbir neden yoktu. Genel geçer ölçülere vurulduğunda, parası vardı, uzun süren ve belki de sıkıcı olmaya başlayan bir ilişkiden kurtulmuştu. Hatta kurtulmadan önce, bir çeşit garanti olarak, yeni bir ilişkiyi başlatmıştı.
Çok düşündüm onun ‘cehennem’ini.
Galiba bütün sorun, alelade, çok yaygın ve geçerli yargıların, insan hayatına egemen olduğunu varsaymakla başlıyor.
Birtakım duyguları, olağan duyguları kendimiz birer ‘cehennem’ haline dönüştürüyoruz.
Sonra birden düşündüm: “Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?” Bir de kendi yaşadığımı sandığım ‘cehennem’i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?
Ayırt ettiğim bir başka gerçek daha var bu arada. Kendi ‘cehennem’leri içinde bunalanlar, size sizinkini söyletmekten garip bir avuntu duyuyorlar. Siz konunuza ne kadar uzak durmaya çalışırsanız çalışın, sözü oraya getirmekte büyük ustalık gösteriyorlar.
Sizinkinin belki biraz daha büyük, biraz daha yakıcı olması sanki bir ölçüde su serpiyor yüreklerine. Onur kırıcı olması bundan.
– Hayriye Teyze, biliyor musun, benim babam geldi.
Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor:
İnsanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı, insanlara en faydalı olanıdır. Amellerin Allâh’a en sevgili olanı ise, bir müslümanın kalbine sürûr vermen (teselli etmen), onu sevindirmen veya bir sıkıntısını defetmen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını gidermendir. Şu muhakkak ki, bir kardeşimle, onun ihtiyacını gidermek üzere yürümek, benim için, Medîne’deki şu Mescid’imde bir ay îtikâf yapmamdan daha sevimlidir.
Kızımın bir sohbet ortamında sevincini paylaşmak için söylediği bu cümlesi de benim kalbime sürûr verdi.
Turgenyev “Kimin sevdiğini, kimin sevmediğini çocuklar anlar” demişti. İlk Aşk romanında ise “Ateşin pervaneyi çektiği gibi çekiyordu beni… Sevilmediğimi bilmek, hele bunu kendi kendime açıklamak pek acı geliyordu, yine de o yakıcı ateşin çevresinde dönmeye devam ediyordum” diye yazar. Kimin tarafından sevildiğimizi tereddütsüz kabullenirken, sevilmediğimize ise -yüzümüze söylense bile- bir türlü ikna olmak istemeyiz.
“.. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”
(Nûr Suresi 15.Ayet)
KALBİNE DANIŞ
Hz. Vabisa anlatıyor:
Hz. Peygamber (a.s.m)’e iyilik ve kötülük hakkında her şeyi sormak için yanına vardım. İki veya üç defa “Yanıma gel, yaklaş.” diye buyurdu. Meclisteki insanların üzerinden adımlarımı atıp giderken, onlar, yerimde durmamı istiyorlardı. Fakat ben “Bırakın beni, bütün insanlardan bana daha sevgili olan Resulullah’a yakın olmak istiyorum.”dedim. Resulullah (a.s.m) da “Bırakın onu, ey Vabisa! Yaklaş.” diye buyurdu. Yanına yaklaşıp önünde oturdum. Bana “Senin niçin geldiğini ben mi söyleyeyim; yoksa sen mi soracaksın?” deyince, “Siz söyleyin.” dedim. “Sen iyilik ve kötülük hakkında soru sormak için geldin.” buyurdu. “Evet!..” dedim. Bunun üzerine üç parmağını göğsüme dokundurarak “Ey Vabisa! Kalbine danış, nefsine danış.”buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Sonra da şöyle devam etti, “İyilik nefsin yatıştığı şeydir. Kötülük ise -insanlar sana fetva verseler bile- nefsi tırmalayan, sinede gel-gitler / tereddütler meydana getiren şeydir.”
Nevvâs b. Sem”ân anlatıyor: “Resûlullah (sav) ile birlikte Medine”de bir sene kaldım… Ona iyiliğin ve kötülüğün ne anlama geldiğini sordum. Resûlullah (sav) şöyle cevap verdi: “İyilik güzel ahlâktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.” ”
(M6517 Müslim, Birr, 15)
***
Ebû Sa’lebe (r.a.) rivayet ediyor. Resulullah (sav) buyurdular ki: “İyilik, yapıldığında ruhun rahata erdiği, kalbin huzur bulduğu şeydir. Günah ise, âlimler fetva verseler bile ruhun hoşlanmadığı, kalbin ısınamadığı şeydir.”
(Camiussağir – 3198)
“.. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”
Seanslarda çok sık gördüğüm bir insan profili var: Kırgınlar.
Kırgınlar, çevrelerine göre biraz daha sessiz, sakin, içe dönük ve kendi hallerinde olurlar. Bu kendi hallerinde olma kısmı önemli. Birilerinin ne giydiğine, nereye gittiğine, hangi pozisyona yükseldiğine, neye sahip olduğuna çok bakmazlar, bunun dedikodusunu yapmaz ve kıskanmazlar. Hak eden herkesin, gönlündekinekavuşmasını dilerler.
Dünyaya dair büyük hırsları yoktur. Para kazanmak, birikim yapmak, fırsat kovalamak, ince hesaplar yapmak onlar için dünyanın en önemli meselesi değildir. Maddi konularda modern dünyanın “başarı” olarak adlandırdığı şeylere ulaşamazlar çünkü bunu pek düşünmezler, dert etmezler. Genellikle cömert olurlar ve kazançlarının tuhaf bir bereketi vardır. Çok sevdikleri eşyalarını kolaylıkla paylaşırlar, hediyeleşmeyi severler. Birilerini mutlu görmek, mutlu etmek onlar için dünyanın sayılı nimetlerindendir.
Kırgınlar sanıldığı gibi asık suratlı olmazlar. Onları ya birilerine tebessüm ederken ya da dalgın dalgın bir noktayı izlerken görebilirsiniz. Kırgın, tebessümün sadaka olduğunu bilir. Dünyaya gelmenin şaşkınlığını, uğradığı kötülüklerin şiddetini, kırılan kalbinin sızısını da hiç unutmaz, bu şaşkınlığını ve keşkelerle dolu dalgınlığını saklayamaz.
Kalp kırıklığı, kötülüğe maruz kalmak, dünyanın karanlığına uğramak bazı kalpleri, ruhları daha da köreltir. Zulme uğrayan bazen zalimleşir, hakkını aramak, öç almak için çirkinleşir. Ama kırgınlarda bunların hiçbirini göremezsiniz. Kırgın, başına gelenin bir başkasına uğramasını istemez çünkü bunun insanı nasıl etkilediğini, insanın başına ne tür belalar açtığını bilir. Çevrenizdeki kırgınlara bakın mesela, büyük bir çoğunluğunun insan ilişkilerinin iyi olduğunu, karşısındaki insana her daim büyük bir muhabbet beslediğini, onun kalbini koruduğunu, muhatabına karşı hep sevgi ve saygı dolu olduğunu göreceksiniz. Çünkü kırılan, kırmak istemez.
Bir kırgınla kolay kolay kavga edemezsiniz. Trafikte, yolda ya da hayatın herhangi bir alanında bir insana zarar verdiklerine pek şahit olamazsınız. Belki sinirlenip ağız dolusu sövdükleri olur ama sinirleri geçince bundan da pişman olurlar. Büyük hırslara sahip olmadıkları için, bu fani dünyanın boş mücadelesinden kendilerini beri tutarlar. Öfkeyle öne atlayan, bir gün kesinlikle kaybedilecek şeylere tutkuyla sarılan, bencil, saygısız, terbiyesiz insanlara genellikle yol verirler, tartışmazlar, dikkate almazlar. Sadece tebessüm ederler.
Kırgınların büyük bir çoğunluğu istemeyi ve ummayı bırakmıştır. Çünkü dünyanın işleyişini azıcık da olsa anlamıştır. Zaten bu işleyişi anlayanın yaptığı ilk şey, hızlıca geri çekilmek oluyor. Gençken birçoğumuzun dünyaya dair büyük beklentileri vardı değil mi? Ama yaşadıkça ve fark ettikçe o beklentiler kayboldu. Dünyada, henüz tam olarak idrak ve kabul edemediğimiz bir gizem var. İyilere sunulan ve sunulmayan şeylerle alakalı. Bu gizeme bir zaman itiraz ediyoruz ve büyük bir kırılmadan sonra bu itiraz, sessiz bir kabule dönüşüyor. O andan sonra artık istemeyi ve ummayı terk ediyorsun. Dua ederken bile bir noktadan sonra dilediğin tek şey sevdiklerinin ve kendinin sağlığı oluyor. “Ama olur mu öyle şey, o sonsuz hazinelerden ve güzelliklerden istemekle mükellefiz hepimiz” diyenler elbette şimdilik haklısınız, bir gün gerçekten kırıldığınızda yeniden konuşuruz.
Kırgın, bu dünyadan geçmeye çalışan kişidir. Pişmanlıklarıyla, tövbeleriyle kalp kırmadan, gönül incitmeden temiz bir şekilde gerçek aleme dönmeye çabalayan kişidir. Dünyanın sahiden de çok da bir numarasının olmadığını fark eder ve dünyayı terk etmekten yani ölümden pek de korkmaz. Ama sevdiklerinin ölümünden derin bir endişe duyar çünkü bu dünyada sığınacağı,gideceği başka bir yeri ve kimsesi kalmamıştır. Allah sevdiklerimize sağlıklı ve uzun ömürler versin.
Kırgınlar kin gütmezler, kolay kolay hasımlık etmez, düşman biriktirmezler.İnsanın hata payını hiç unutmazlar. Kendilerine kötülük yapanlara zarar vermez ama o kişiyle arasına bitimsiz bir mesafe koyarlar. Bazı fenalıkları affetmek mümkün değildir çünkü.
Kırgınlar sanılanın aksine bu dünyadan kopmuş insanlar değillerdir. Bilakis kırgınların bu karanlık dünyada, kendilerine ait huzurlu, aydınlık ve sade bir iç dünyaları vardır. Kimseye dokunmadan, kimseyi rahatsız etmeden, çok da ayrıksı görünmeden kendi iç dünyalarında yaşamayı öğrenmişlerdir. O iç dünya, dışarıdaki kötülükten, karanlıktan ve gürültüden kaçıp sığınılacak son alemdir. O alemde dedikodular, hırslar, yalanlar bulunmaz. Sadece kırgının içeriye davet ettiği bazı telaşlar, umutlar, zamansız çıkıp gelen mutluluklar bulunur. Hepsi bu.
Tanıdığım tüm kırgınlar hayatlarının her alanında zevk sahibi insanlardır. Mesela sadece ruhlarına değil görüntülerine de özen gösterirler. Temiz kıyafetler, şık elbiseler, her daim parıldayan ayakkabılar, özenle taranmış saçlar, kaliteli atkılar. Bahsettiğim şeyler kesinlikle doğrudan maddi imkânlarla alakalı değil. İnsan, sahip olduğu sınırlı kıyafetle de bir zevki ve tarzı olduğunu gösterebilir. Hoş, burada kırgının amacı zaten göstermek ve görünmek değildir sadece kendisine ve yaratılmış olmanın felsefesine saygı duyduğu, estetiğin dünyanın özü olduğunu bildiği için iyi giyinmeye, temiz kokmaya, dünyaya varlığıyla bir hoşluk katmaya çalışır. Bu hoşluğu sadece görüntülerinde değil uğraştıkları işlerde ve ilgi alanlarında da görürüz.
Yazmanın en temel sebebi kırılmaktır. Yazarlara şöyle bir bakın, büyük bir çoğunluğu kırılmış insanlardır. Dünyadan umduğunu bulamayan, kötülüğe uğrayan, örselenen, yalnız kalan insanın sığındığı ilk yer, yazının kalesidir. Yazı macerasını profesyonel olarak sürdürmenize de gerek yok, kırıldığınızda aklına gelen ilk şeylerden birisi de yazmaktır. Günlük tutan, şiir yazan, öykü yazan arkadaşlarınızı hatırlayın, onların bu dünyadaki kırgın hallerini ve güzelliklerini. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Sadece yazmak değil, okumak da dünyadaki kırgınların sığınağıdır. Kirli düzene ayak uyduramayan, büyük hayal kırıklıkları yaşayan insanlar, genellikle kitaplara kaçarlar. Kitapların kurduğu o büyülü edebiyat evreninde kendisi gibi kırgınlara sarılıp yalnız olmadıklarını hissetmeye çalışırlar.
Kırgınlar sessizdir. Dünyanın bazen de susarak tecrübe edileceğini, anlaşılacağını bilirler. Her şeyi konuşmaz, her şeyi anlatmazlar. Bazı hisleri insanların gözlerinden kolaylıkla okuyabilirler ve bunu diğerlerinden de beklerler. Kırgınlar, sıklıkla susmanın kalesine sığınırlar.
Toplumun incittiği insanlar sessizce kendi dünyalarına geri çekilir ve yalnızlaşırlar. Bu yalnızlığın temel amacı insanlardan soyutlanmak değil, daha az yara almaya çalışmaktır. Çevresi tarafından anlaşılmayan, sürekli eleştirilen, filizlenmek için kendi gönlüne uygun bir toprak bulamayan ruhların bir zaman sonra bulunduğu ortamdan uzaklaşması ve orada yalnızlaşması son derece doğaldır. Orada kalmaya devam etmek, yanlışların bir türlü düzeltilmediği sofralarda oturmak için ısrarcı olmak, hatır için zorbalıkları, kötülükleri görmezden gelmek ve sadece yalnız kalmayayım diye tüm bu olanlara göz yummak insanın kendisine verebileceği en büyük zarardır. Ruhunu, benliğini, kendini ezdirmektense, yalnızlığın o soylu kalesine çekilmeyi bilmeli insan. İşte kırgınlar, o soylu yalnızlık kalesine çekilmiş yorgun ve asil ruhlardır.
Kırıldık sevgili okur. Yazgımıza, yaşadıklarımıza, maruz kaldıklarımıza, ailemize, çevremize ama sanırım en çok da kendimize. Şöyle demiştim bir keresinde: “Kendimden beklemezdim bunu.” Sahiden de beklemezdim bunu.
En çok kendimize kırılıyoruz günün sonunda. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımız için en çok kendimize kırılıp en çok kendimizeüzülüyoruz. Ve yaşayıp gidiyoruz. Yaşamak denilen macera eğer buysa.
Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi, hafriyatla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum, bu hayatın kendisi bana olabilecek hayatların en mânalısı geldi.
Şule Gürbüz
Kendini, herkesten ve her şeyden nasıl soyutladığını görüyorum. Tüm dost meclislerinden, arkadaş buluşmalarından, hafta sonu gezmelerinden kaçmak istediğinin farkındayım.
Birçok ortamda nezaketen bulunuyorsun ya da iş icabı. Zihninde o anlarda dolanan tek şey, bir an önce eve gitme isteği oluyor. O ortamlarda konuşulan şeylerin artık dikkatini çekmediğini fark ettin. Sahi, bu ne zaman başlamıştı? O boş, gereksiz, dedikodudan öteye gitmeyen cümlelerden ne zaman sıkılmıştın ilk? Sanırım yaşadığın o ilk sahici sarsıntıdan sonra.
İnsan, başına gelen o sahici yıkımlardan sonra, dünyada neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlıyor ve yaşamını buna göre kurguluyor. Kendisine yük olan, zamanını ve hayatını bereketlendirmeyen beyhude insanlardan ve eylemlerden uzaklaşmaya başlayıp kendi hakikatinin peşinden gitmeye başlıyor. Bu hakikat genellikle modadan ve gürültüden uzak, kalabalıkların ilgisini çekmeyen, alkışlanmayan, aksine taşlanan şeylerle ilgili oluyor.
Ölümler, ayrılıklar, kayıplar, doğal afetler bizleri başka birine dönüştürüyor. O felaketlerden öncesi ve sonrası insan için bütünüyle farklı iki dünya oluyor. Hiç ölmeyecek, üzülmeyecek, kırılmayacak ve dağılmayacak gibi yaşayan insan, o felaketler sonrasında dünyanın geçiciliğini, insanın zayıflığını, çaresizliğini ve kırılganlığını fark edip bir süreliğine susuyor, içine kapanıyor. Bu susuş ve kendine dönüş insanın dünyada ruhsal olarak ilerlemesi, aşama katetmesi için önemli bir uğrak noktası. Kim olduğumuzu ve olacağımızı tam da o noktada belirliyoruz. Âlemde bir kum tanesi kadar bile yer kaplayamayan insan, bu geçiciliğini ve hiçliğini fark edip kendine ve dünyaya karşı konumunu, tavrını belirleyip buna göre davranmaya başladığında hayat artık onun için başka bir şeye dönüşüyor.
Ruh, bazı şeyleri artık taşıyamadığında kendi iklimini arar. Bu arayış dışarıdan bakıldığında soğukluk, isteksizlik, hatta nankörlük gibi görülebilir. Oysa insan bazen yalnızca içindeki son sıcaklığı korumaya çalışıyordur.
Çünkü dünya, insanın inceliklerini çoğu zaman hoyratça tüketir. Bir zamanlar içtenlikle verilen cevaplar, zamanla bir savunma biçimine dönüşür. İnsan ne hissettiğini anlatmak isterken yanlış anlaşılır, sustuğunda ise uzaklaşmakla suçlanır. Böylece kelimeler de yavaş yavaş güvenilmez hâle gelir. Anlatmanın insanı hafiflettiği zamanlar vardır elbette. Bazı zamanlarda bazı yaralar anlatıldıkça kapanmaz, daha çok görünür olur. Ve insan bir noktadan sonra görülmekten bile yorulur. Çünkü görülmek her zaman anlaşılmak değildir.
Belki de bu yüzden insan kendi içine yalnızca saklanmak için değil, anlaşılmanın imkânsızlığından kaçmak için de çekilir. Dışarıdaki hayat, sürekli bir açıklama talep eder. “Neden gelmedin, neden sustun, neden değiştin, neden eskisi gibi değilsin?” Oysa insanın en mahrem değişimleri çoğu zaman gerekçelendirilemez. İçte olup biten şey, dışarıdaki cümlelerin diline çevrildiğinde küçülür. Bazı dönüşümler vardır, onları izah etmek, onlara ihanet etmek gibidir.
İçine kapanan insan, çoğu zaman dünyaya küsmüş değildir. O, dünyanın kendisinden beklediği rolü artık sürdüremediğini fark etmiştir. Hayat, ona bir sahne gibi değil, bir imtihan gibi görünmeye başlamıştır. Eskiden kendiliğinden yapılan jestler, gülüşler, kabuller ve uyumlar artık ağır birer kostüme dönüşmüştür. İnsan o kostümleri çıkardığında çıplak kalmaz, aksine ilk defa kendi tenine temas eder. Ne var ki bu temas kolay değildir. Kendine yaklaşmak da bazen ürkütücüdür. Çünkü insan kendi içinde yalnızca huzuru değil, ertelenmiş acıları, yarım kalmış yasları, adını koyamadığı kırgınlıkları da bulur.
İşte bu yüzden iç dünya, sanıldığı gibi yalnızca bir sığınak değildir. Orası aynı zamanda bir yüzleşme mekânıdır. İnsan orada başkalarından kaçarken kendisine yakalanır. Unuttuğunu sandığı bir ses, çoktan geçtiğini düşündüğü bir anı, artık etkisini yitirdiğine inandığı bir cümle, sessizliğin içinde yeniden belirir. Kalabalık insanı dağıtır, sessizlik ise toplar ama toplarken de ne varsa ortaya çıkarır. Bu yüzden içe dönüş, romantik bir inziva hâli değil, çoğu zaman ağır bir hesaplaşmadır. İnsan kendi karanlığına gözleri alışana kadar orada rahat edemez.
Ama yine de insanı olgunlaştıran şey biraz da bu karanlıkta kalabilme cesaretidir. Modern hayat, insana sürekli dışarı çıkmayı, görünmeyi, konuşmayı, çoğalmayı, temas etmeyi, üretmeyi, yetişmeyi öğütler. Sanki insan ancak dolaşımda kaldıkça var olurmuş gibi. Oysa ruhun bazı hakikatleri dolaşımda değil, çekilmede belirir. İnsan bazı cevapları konuşurken değil, sustuğunda duyar. Bazı yönlerini başkalarının bakışında değil, kendi yalnızlığının aynasında tanır. Ve bazen var olmak, görünür olmaktan değil, görünürlüğün zorbalığından kendini korumaktan geçer.
Kendi dünyasını kuran insan, aslında bir anlamda ikinci bir doğumun eşiğindedir. İlk doğumunda ona bir isim, bir aile, bir dil, bir çevre, bir hikâye verilmiştir. Fakat yaşadığı büyük sarsıntılardan sonra insan, kendisine verilen bu hikâyenin tamamının kendisine ait olmadığını fark eder. Başkalarının beklentileriyle örülmüş bir hayatın içinde nefes almakta zorlandığını hisseder. O andan itibaren insanın asıl meselesi, kendisine verilmiş hayatla kendi seçtiği hayat arasındaki mesafeyi görmektir. Bu mesafeyi gören kişi, artık eskisi gibi yaşayamaz. Çünkü bir kere uyanan bilinç, eski uykusuna masumca dönemez.
Burada insanın yalnızlığı derinleşir. Fakat bu yalnızlık yalnız kalmış olmanın sıradan yalnızlığı değildir. Bu, artık aynı kelimelerle konuşamamanın yalnızlığıdır. Aynı sevinçlere sevinememenin, aynı hırslara kapılamamanın, aynı küçük hesapların içine yerleşememenin yalnızlığıdır. İnsan çevresindekileri sevmeye devam edebilir ama onların yaşama biçimine geri dönemeyebilir. Bu da tuhaf bir ara hâl yaratır. Ne tamamen dışarıdasındır ne bütünüyle içeride. Ne dünyadan vazgeçebilirsin ne de onun eski davetlerine inanabilirsin. Bir eşikte yaşarsın. Ve eşikler, insan ruhunun en çetin mekânlarıdır.
Fakat eşikte olmak yalnızca huzursuzluk değildir; aynı zamanda imkândır. Çünkü eşikte duran insan, hem geride bıraktığını hem de henüz varamadığını görür. Onun bakışı bu yüzden daha hüzünlü ama daha keskindir. Bir şeyin sonunu gördüğü için başlangıçlara daha temkinli yaklaşır. Faniliği bildiği için abartılı neşelere, büyük vaatlere, kendinden emin cümlelere kolayca inanmaz. Bu inançsızlık kuru bir kuşkuculuk değildir, hakikate karşı duyulan saygıdır. İnsan artık gerçek olmayan hiçbir şeyin kalbinde fazla yer kaplamasına izin vermek istemez.
Belki de bütün mesele burada düğümlenir: İnsan, dünyadan değil, sahiciliğini kaybetmiş ilişkilerden, anlamını yitirmiş meşguliyetlerden, ruhunu incelten temaslardan uzaklaşır. Kendi içine çekilmesi, aslında hâlâ bir şeyi korumak istediğini gösterir. Tamamen vazgeçmiş olan insan korunmaz, kendini bırakır. Oysa içine dönen insan, içinde hâlâ kirlenmesini istemediği bir yer bulunduğunu bilir. Bir çocukluk bakiyesi, bir merhamet izi, bir inanma kabiliyeti, bir güzelliğe iman etme hâli. Bütün bunlar dünyanın hoyratlığı içinde kolayca ezilebilir. İnsan bazen bu yüzden kapısını kapatır.Kapıyı kapatmak, içeride bir şeyleri hayatta tutmak içindir.
Bunu bilmeyenler, yalnızlığı yalnızca eksiklik sanır. Oysa bazı yalnızlıklar eksiltmez, damıtır. İnsanın içinde fazlalık olan ne varsa yavaş yavaş çöker, geriye daha az ama daha yoğun bir öz kalır. Herkesin sesi çekildiğinde, insan kendi içindeki en eski sesi duymaya başlar. Bu ses bazen dua gibidir, bazen pişmanlık, bazen çocukluğun uzak bir yankısı, bazen henüz yazılmamış bir cümle. İnsan o sesi duyduğunda anlar ki, uzun zamandır başkalarıyla konuşurken kendisiyle konuşmayı unutmuştur.
Yine de insan kendi içine çekilirken dikkatli olmalı. Çünkü iç dünya hem şifa hem de tuzak olabilir. Kişi orada kendini bulabileceği gibi, kendi yankısına da hapsolabilir. Yalnızlık, insanı derinleştirdiği ölçüde keskinleştirebilir de. Bu yüzden içe dönüşün nihai anlamı, dünyayı bütünüyle reddetmek değil, dünyaya hangi mesafeden bakacağını öğrenmektir. Ne her çağrıya cevap vermek ne de bütün çağrıları düşman bilmek. Ne herkese açılmak ne de kimseye görünmemek. Olgunluk biraz da bu mesafeyi ayarlayabilme sanatıdır.
Biliriz ki insan, yalnızca kendisiyle kalarak tamamlanmaz ama kendisiyle kalmayı öğrenmeden de başkalarıyla sahici bir bağ kuramaz. Kendi iç odasından geçmemiş bir yakınlık, çoğu zaman bağımlılık, alışkanlık ya da oyalanma olarak kalır. İnsan ancak kendi sessizliğine dayanabildiğinde, başkasının varlığına muhtaç olmadan onu sevebilir. Ve ancak kendini duyduğunda, başkasının sesini gerçekten işitebilir.
Bu yüzden şimdi yaşadığın şey bir son değil. Belki eski hayatının sonu, ama bütünüyle hayatın değil. Eski neşenin, eski tahammüllerinin, eski kalabalıklarının, eski kabullerinin sonu olabilir. Fakat bu sonun içinde daha sahici bir başlangıcın tortusu da var. İnsan bazen önce dünyadan çekilir, sonra dünyaya daha doğru bir yerden döner. Artık kendini ispat etmek için değil, kendini kaybetmemek için yaşar. Artık herkes tarafından anlaşılmak için değil, kendine ihanet etmemek için konuşur. Artık hayatına çok insan almak için değil, hayatına aldığı birkaç insanla hakiki bir bağ kurabilmek için var olur.
Belki bundan sonra daha az yerde bulunacaksın. Daha az insanla görüşecek, daha az şeye heyecanlanacak, daha az cümle kuracaksın. Ama belki de ilk kez, kurduğun cümlelerin içinde gerçekten sen olacaksın. İlk kez, sustuğunda eksilmiş değil korunmuş hissedeceksin. İlk kez, gitmediğin yerler için suçluluk değil, kendi ruhuna sadakat duyacaksın. İnsan bazen hayatı genişleterek değil, daraltarak derinleştirir. Çünkü derinlik çoğu zaman kalabalıkla değil, seçilmiş bir azlıkla gelir.
Ve şunu bilmek gerekir: Kendi dünyasını kuran insan, dünyaya düşman değildir. O sadece artık rastgele bir dünyanın içinde rastgele yaşamak istemiyordur. Gördüğü acı, onu duyarsızlaştırmamış, aksine bazı şeylere karşı daha hassas, bazı şeylere karşı daha mesafeli kılmıştır. Bu mesafe bir soğukluk değil, bir haysiyet biçimidir. İnsan, ruhunu her temasın geçip gideceği bir geçit yerine koymadığında, kendisine saygı duymaya başlar.
Belki de içe dönüşün en kıymetli tarafı budur: İnsan kendi varlığını yeniden ciddiye alır. Onu her gürültüye, her beklentiye, her çağrıya, her ilişkiye teslim etmez. Kalbinin de bir eşiği olduğunu, ruhunun da bir mahremiyeti bulunduğunu, insanın da tıpkı bir ev gibi kapısının, penceresinin, odalarının ve kilitlerinin olması gerektiğini anlar. Herkes içeri girmemelidir. Her söz içeri alınmamalıdır. Her bakışa, her yoruma, her davete açık yaşamak, insanı sonunda kendi evinde misafir eder.
Oysa insan kendi evinin sahibi olmalıdır. Kendi iç evinin. Orada neyin kalacağına, neyin çıkacağına, kimin oturacağına, hangi sesin yankılanacağına kendi karar vermelidir. Belki ruhsal olgunluk dediğimiz şey de budur: Dünyadan bütünüyle kopmadan, dünyanın istilasına da açık olmadan yaşayabilmek. Kendi içine kapanmadan, ama kendini de her gelene açmadan. Bir kapı aralığı kadar dünyada, bir oda sessizliği kadar kendinde kalabilmek.
Şimdi senin içe çekilişinde bir tükenişten çok, böyle bir yeniden yerleşme hâli görüyorum. Sanki ruhun uzun zamandır kiracı gibi yaşadığı yerlerden çıkıp kendi evine dönmek istiyor. Biraz dağınık, biraz sessiz, biraz yorgun ama kendine ait bir eve. Bu dönüşün aceleye ihtiyacı yok. Terapilerde sıkça gördüğüm şey şu: Bazı insanlar hemen iyileşmek ister, bazıları hemen eski neşesine kavuşmak, hemen sosyalleşmek, hemen unutmak, hemen normale dönmek ister. Oysa insan ruhu emirle toparlanmaz. Bazı yaralar zamanla değil, zamanın içinde kurulmuş yeni bir anlamla kapanır.
O anlam bulunana kadar insan biraz susar. Biraz bakar. Biraz bekler. Ve belki de ilk defa, hayatı kendisine dayatıldığı biçimiyle değil, kendi hakikatinin terazisinde tartar. Neyin kalacağına, neyin gideceğine, kime açılacağına, kimden uzak duracağına, hangi sesin kalbinde yer bulacağına karar verir.
Bu kararlar dışarıdan yalnızlık gibi görünür. Ama bazen yalnızlık, insanın kendine verdiği en asil cevaptır. Çünkü herkesin içinde kaybolmaktansa, kendi içinde bir süre beklemek daha onurludur. Gürültünün alkışladığı bir hayatı yaşamaktansa, sessizliğin içinde kendi hakikatini aramak daha sahicidir.
Ve işte senin hikâyen de burada başlıyor: Kalabalıkların bittiği, açıklamaların tükendiği, eski alışkanlıkların anlamını yitirdiği o yerde. Kimsenin fazla uğramadığı ama insanın kendisiyle ilk kez gerçekten karşılaştığı o iç şehirde. Orası karanlık olabilir, tenha olabilir, zaman zaman korkutucu olabilir. Ama unutma: İnsanın en sahici ışığı çoğu zaman dışarıdaki parlaklıktan değil, uzun süre baktığı kendi karanlığından doğar.