Gönülden Gönüle

birinden bir şey umuyorsan,
bekle, sen gitme istemeye,
hele, sırtında ve yüreğinde
bu bir dünya yükle, asla, asla!

bekle, o yollasın, yollayacaksa
senin gönlünün umduğu yere,
ister rüzgârla, ister yağmurla,
ister rüyayla.

ama bir şeyler vermek isteyen sensen birine,
kendin yola çık hemen, onu bekleme.
gençleştirir, güçlendirir
bunun için teptiğin yollar seni.

isteyen istemeden, içinden geçirmeden,
her neyse gönlünden kopan,
sen götür onu, sen götür
gönlünle beraber, yoksulun ayağına,

ister demir çarıkla,
ister ipek kanatla,
ister sözün sefinesiyle,
ister ışıltısıyla, gözyaşlarının.

Cahit Koytak

img_57637545457923242373292 Gönülden Gönüle

Susma Sanatı

tek başına ve bu kadar acıyla
taşıyamayacağın kadar ağır
ve dağınık geliyorsa sana
içine aldığın dünya

ve yükünü paylaşsın diye
ararken içinde birilerini,
ikiz benliklerinden hiçbiri
dönüp bakmıyorsa yüzüne,

önce üç gün, sonra üç ay,
sonra belki üç sene
Tanrıdan başka
kimseyle konuşmamayı dene,

ne insanlarla, ne meleklerle,
ne kitaplarla paylaş derdini,
ne de kendi içindeki kalabalıkla…

bir de bunu dene, bakalım,
bir de bunu dene
ve O’nun kayrasını bekle!

Cahit Koytak

20250626_1605038693196061472254629-461x1024 Susma Sanatı

Sol Elle Tutulan Günlük

Sol Elle Tutulan Günlük

22 Mart 2004

Senin izninle ulaşılması
tutkuyla, bazen delicesine
istenebilecek, güzel, mutlu
ve ölümü kapısından içeri sokmayan
sonsuz bir gelecek olduğuna
inanıyorum elbette, Rabbim.

buna umutla, coşkuyla
inanmak ister herkes.

çünkü yoksa böyle bir gelecek,
yani böyle bir inanca dayanak
bulunamıyorsa eğer,
o zaman her şeyin,
geçmişin, şimdinin ve geleceğin
ve onların sahibi olarak Senin,
herkes için
peşinen kaybedilmiş olduğunu
kabul etmek gerekiyor, Allah’ım.

ne olacak bu halim benim, Allahım?
insanların diline çevirmek için
Senin, rüzgârla, bulutla,
yağmurla yazdığın muhteşem şiirleri,
bıraktığım yerden
kalemi elime almayalı
belki bir aydan fazla oldu.

dün ‘kitap sarhoşluğum tutmuştu yine;
onca darlık içinde
bir kucak kitap aldım yine sahaftan.
ve eve dönerken yolda kendi kendime,
“kitapların kendisi, dedim
puta tapınmayı men etmeselerdi,
benim gibiler için kolayca
puta dönüşebilirlerdi.”

Sana sığınıyorum
böyle bir sapkınlıktan!

Son günlerde,
ortada aksayan bir şey,
bir suç, bir yıkım
olmadığı hallerde bile
kendimi suçlu, değersiz
ve çaresiz hissediyorum.

bunun ne kadarı hastalık,
ne kadarı sağlık?
bilmiyorum, bilemiyorum.

“elli beş yaşını geçtin,
şair olmak şöyle dursun,
adam olabildin mi?”

insanın çok daha erken yaşlarda
oyunların içinde bile
kendine sormaktan sakındığı
bu tür taşlı dikenli soruları
sakınmadan yüzüme çarpan biri,
ayrı bir benlik peyda oldu
son zamanlarda bende.

uçurumların birinden ötekine,
ip üstünde gezinen,
abartılı ayna seanslarıyla
kendini kırbaçlayan
kendinden yılgın biri…

Rabbim, yardım et bana,
beni bana karşı koru;
beni kendi önümde küçültme,
sahip çık kuluna,
kendi ayakları altında çiğnetme onu!

yolumun üzerine
çıkacağı güne kadar, ölümün,
Sana doğru bir kaç adım olsun
atmış olayım istiyorum, Allah’ım;

ama bildiğim, alıştığım şeyler
yeni öğrendiğim, keşfettiğim şeyleri
öyle çabuk benzetiyorlar ki kendilerine,
attığım adımlar hep
birbirinin tekrarı gibi geliyor bana
ve başladığım yerden
öteye götürmüyorlar beni.

oysa, Sana doğru bir adım,
ötekilere benzemeyen bir tek adım
atmayı başarabilsem,
eminim, Sen de orada olacaksın,

Sen ve Senin büyük sanatın,
Sen ve büyük arınma,
Sen ve büyük dirilme!

Cahit Koytak

image_editor_output_image1228228673-17701124881628846394549794290636 Sol Elle Tutulan Günlük

Geciken Dua

elbette seviyorum Seni,
seviyor olmalıyım yani,
ama yaşlandım, unutuyorum,
karıştırıyorum sık sık
Seninle ilgili duygularımı
ve yaşadıklarımı
başka yaşadıklarımla
bu uzun yolda.

Senden aklımda kalanları,
içimde kalanları
buluta benzetiyorum bazen,
yağmura benzetiyorum
bazen yağmurdan sonraki göğe
göğün derinliğine, ruhun derinliğine…

düşünüyorum, düşünüyorum,
tamam diyorum, evet diyorum, fakat
çıkaramıyorum bir türlü
başıyla sonuyla, bana söylediklerini,
ya da ilham ettiklerini yolda,

ezgisini mırıldanıp durduğum,
ama sözlerini unuttuğum
gün batımı rengi
bir gençlik türküsü gibi hepsi…

bağışla beni,
bağışla beni, Allah’ım
ve biraz ipucu bahşet!

Cahit Koytak

20250625_1741055173497405442545710-461x1024 Geciken Dua

Büyük Yol

dizleri titreyenleri alıyoruz yanımıza,
düz yolda ayağı tökezleyenleri,
aklı tökezleyenleri,

yüreği hızlı çarpanları alıyoruz yanımıza,
içi mezar gibi daralanları…
ve çalmaya gidiyoruz Tanrı’nın kapısını.

içerden yaralılar kafilesiyiz biz,
içerden ve dışardan engelliler kafilesi,
yoksullar ve yalnızlar kafilesi,

yoksullar, yalnızlar ve şairler alayıyız,
evsizler, işsizler, sessizler,
deliler, meczuplar ve sarhoşlar taifesi…

izbelerden, viranelerden kopup
güle oynaya katılan katılana bize,
şenliğe gidiyoruz, büyük şenliğe,

hatırlanmayacak kadar uzak geçmişten
Tanrı’nın katıksız şiirle yarattığı
en uzak geleceğe, en büyük geleceğe…

Cahit Koytak

cahit-koytak-11760391386985287382 Büyük Yol

Sol Elle Tutulan Günlük

Sol Elle Tutulan Günlük

1 Haziran 2015

yaşlanıyorum, evet
ve aramızda bu giden gelen
şiirler ve ezgiler
rüzgârın nefesiyle birer birer
silinip gidiyor zihnimden
kuma çizilen resimler gibi!

ben de – herşey silinip gitse bile,
Senin yüceler yücesi adın
ve bir de ‘şükür’ kelimesi
kalsın diye fakire
onları içime kazıyorum,
iç içe, üst üste,
orada her yere ve her göğe.

sonra, yer kalmayınca içimde,
ne çıkarsa önümе,
kapıya, duvara, söveye yazıyorum,
sabaha, akşama, geceye,
gecenin yüzüne, gözüne, rahmine,

bana biraz zaman,
ve şiirime gençlik taşıyan meleklerin
yollları üzerinde
her yere, her göğe…

Cahit Koytak

cahitkoytaksolelleyazilangunluk1612054746068164742 Sol Elle Tutulan Günlük

Sevinçler Bizimle Gelmez

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi
Hepsi ardımızda kalır.
Kimi sevinçler daha yüksektir
Ne zaman başımızı çevirsek
Eski siyah beyaz bir film gibi titrek,
Geçmiş günlerin doruklarında
Bir anıt misali görünür.
Sevaplar, yol arkadaşlarımız
Hayat yolunda yan yana yürürüz
Vicdan azapları başımızın belası,
Çıkış kapısı yolunda bu âlemin
Bizden hızlı yürürler önümüzde;
Ölüm kapısına bizden önce varır,
Alaycı bir bakışla beklerler bizi…
Ne sevinçler, ne kitaplar
Yanımızda sadece
Sevaplarla azaplar.

Hüsrev Hatemi

20260130_021854842204566791975498 Sevinçler Bizimle Gelmez

Dertli Yıllar

I
Demiryolu kenarı, o ahşap evde
Oturduk bir süre ve bundan böyle
Hayat uzayıp gidecek gibiydi
Demiryolu misali önümüzde.
Neydi o garın adı, sen girdin…
Kapısına dayanmıştım yağmurda
Sen içeride, terk edilmiş, boş
Korkunç ve ürpertici vitraylı
Paslanmış raylı garda kaldın.

Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim
Burda biraz vakfe mümkün mü beyim?
Güzel de olsa güz hüzünlüdür;
Haydi bu sararmış tomarı sar da,
Beni en dertli yırlarla çağır.
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

II
İnceldi keder, inceldi inceldi…
Geçti iğnesine günlerin
Ve oyasını işledi kalbimize.
Tez silindi tezhibi, laciverdi,
Sevincin, neşenin, bahtın
Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey,
Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın?

III
Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?
Bana bir yaklaşan var sen giderken…
Bana dönük olmalı gözlerin,
Uzaklaş ama yine bana dönük…
En sönük ışık bile fazla artık.
Ardımda adımları, ensemde soluğu
Bir yaklaşan var bana, giderken sen.

Uzaklaş ama yavaş, ne bu telâş
Ayrılık kalbimde bir elmastıraş.
Sonu geldi…
Sonu geldi günlerin ve güzeldi.
Güzeldi eski Bostancı ve çivit mavisi sular,
Deniz kestaneleri, kara tren, mavi diken
Artık her şey uzaklaşıyor benden.
Tanrım, bu görüntüler kaybolmamalı
Ne eski Viyana, ne Londra, Vahşi Batı
Ne Üsküdar kaybolmalı ne Edirnekapı.

Umarım kalkış gününden sonra
Malik veya Rıdvan salonlarında,
Tekrar seyrederiz oralarda.
Uzaklaş, gülümse uzaktan bir kere,
Yüzün öte bahçelerin de gülüyse,
İçim aydınlanacaktır gülümse.
Beni en dertli yırlarla çağır
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

IV
Ey Ezel Lodosçusu!
Al eline tırmığını
Ömrümün sahil yoluna vurmuş yığını,
Karıştır, belki bulurum
Altmışlı yılları bu arada
Epiktetos ve Câvidnameli günler
Bir de erken gidenleri yaşıtlardan.
Şimdi türbe duvarlarına da yapışmış
“Overlokçu aranıyor” ilanları.

Yoksa aranan ben miyim ey Lodosçu?
Yoksa sence gençlik yalnız
Kadıköy vapurlarına mı vâbestedir?
Kulağım hep aynı sestedir
Ey Ezel Lodosçusu! Sen de
Çatlak, berbat ve sevdasız sesinle
Beni en dertli yırlarla çağır.
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

V
Sefil bir sefinede gider sevincim,
Kalbimse kıyıda kaybolur, yiter.
Onu Nakkaştepe’ye nakşeylemeyin
Defnedilsin, belki yeniden biter
Beni ey damıtılmış güzellik!

Beni ey “hüsn”ün çehreleşmişi
Beni en dertli yırlarla çağır,
Çünkü çirkab ve çamur çoğalmıştır.

Hüsrev Hatemi

img_70244471672593769068356-1024x682 Dertli Yıllar

Kadınların Aşkı


199
Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili
Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya
Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını
Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka
Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,
Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,
Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi
Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı.

200
Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler
Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,
Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır
Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten
Ve sonunda para tutkusu onları satın alır
Bir evlilikte – nedir ki geriye kalan?
Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra
Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda.

201
Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine
Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,
Kimi kaçar ve saygınlığını yitirir böylece
Ve namus etiketinin yararlarından yoksun kalır ki
Böyle bir çiftin evliliği kolay düzelmez öyle
Ve doğal karşılanmaz bu durum: sıkıcı
Saraydan pis ağıla düşen kimi kadınlar
Nice şeytanlıktan sonra oturur bir de roman yazar.

202
Haidee ise Doğa’nın geliniydi, bilmezdi bunları,
Tutku’nun çocuğuydu o, Güneş’in ışığıyla
Yıkadığı ve ceylan gözlü kızların öpücüklerini
Bile kuruttuğu yerlerde doğmuştu Haidee,
Sevmek için yaratılmıştı ve bağlı olduğunu
Duymak için kendini seçen erkeğe,
Orda burda söylenenlere, yapılanlara kulak asmazdı
Ne korkusu, kaygısı, umudu, ne de başka bir sevdası vardı.

203
Ve ah! Kalbin o çarpıntısı, o vuruşları
Nelere mal olur bize!
Nedeni ve etkisi ne olursa olsun tatlı
Bir şeydir bu ya ve Akıl nasıl da
Bekler, çalmak için Sevinç’in büyüsünü
Ve yinelemek için ince gerçekleri, Vicdan da
Yüklenmiştir güç bir görevi, yani “kıssadan hisse çıkarmayı”
Castlereagh bunları da vergilendirir mi diye meraktayım doğrusu

Lord Byron

img_66293621512060308247548-1024x683 Kadınların Aşkı

Hiraeth: Var Olmuş ve Artık Olmayacak Bir Şeye Duyulan Özlem

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth.

Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir.

Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır.

Kısacası hiraeth, hatırlamaktan çok sezmektir. Geri getiremeyeceğini bile bile özlemektir. Ve bazen insanı insan yapan en derin duygu da tam olarak budur.

Hiraeth: Bir Eve Benzeyen Yokluk
Bazen insanın içinde, nedeni bilinmeyen bir sızı belirir. Ne tam bir hüzündür ne de açık bir özlem. Daha çok, adı konmamış bir eksikliktir; insanın bir şeyleri geç kalmış gibi hissetmesine yol açan o tanıdık ağırlık. İşte bazı kelimeler, tam bu belirsizliğin içinden doğar. Hiraeth de onlardan biridir. Bir duyguya isim vermekten çok, insanın içindeki sessiz boşluğa bir yankı bırakır.
Bazı kelimeler vardır; anlamları öğrenilmez, hatırlanır. İlk kez duyduğunda yeni gelmez, sanki zaten içindedir de yalnızca adı konmuştur. Hiraeth böyle bir kelimedir. Galler dilinin içinden sızıp başka dillerin kalbine yerleşir; çünkü anlattığı şey evrenseldir ama kolay tarif edilemez. Hiraeth, bir yere duyulan özlemden çok, bir hâle duyulan sessiz çağrıdır.

Bu kelimeyi anlamak için geçmişe bakmak yetmez; insanın iç boşluğuna bakması gerekir. Çünkü hiraeth, kaybedilmiş bir şeyden ziyade, geri dönülemeyeceği bilinen bir şeye yönelir. Kapısı olmayan bir eve varma isteğidir bu. Haritada yeri yoktur ama insanın içinde derin bir iz bırakır.

Özlemin Sessiz Türü
Hiraeth, bağırmaz. Kendini dramatik cümlelerle ilan etmez. Daha çok akşamüstlerinde gelir; ışığın hafifçe solduğu, seslerin yavaşladığı saatlerde. Bir şarkının bitip de odada yalnızca yankısının kaldığı anlarda. İnsan o anlarda neyi özlediğini tam olarak söyleyemez ama özlediğinden emindir.

Hasret kavuşmayı hayal eder. Hiraeth ise kavuşmanın imkânsızlığını baştan kabul eder. Bu yüzden içinde garip bir sükûnet vardır. Acıtır ama yaralamaz; yorar ama yıkmaz. İnsan, bu duyguyla yaşamayı öğrenir. Onu taşır, bazen unutur, bazen bir kokuya, bir fotoğrafa, bir cümleye çarpıp yeniden hatırlar.

Zamanın Kıyısında Bir Ev
Hiraeth’in merkezinde hep bir “ev” dolaşır. Ama bu ev taş ve topraktan yapılmamıştır. Bir annenin sesindeki titreşim olabilir, çocukken ezbere bilinen bir sokağın kokusu, ya da artık kimsenin oturmadığı bir masanın etrafındaki sıcaklık… Bazen de ayrılmak üzere olunan bir sevgilinin bakışında belirir; daha gitmeden eksilmeye başlamış bir yakınlıkta. Zaman geçtikçe bu ev dağılır; geriye yalnızca hissi kalır.

İnsan çoğu zaman fark etmeden, bir zamanı özler. Kendinin daha erken bir hâlini. Henüz kırılmamış, henüz öğrenmemiş, henüz eksilmemiş olduğu günleri. Hiraeth, tam da bu yüzden nostalji değildir. Nostalji hatırlamaya dayanır; hiraeth ise hatırlanamayan ama hissedilen bir şeye tutunur.

Aidiyetin Gecikmiş Hâli
Hiraeth, aidiyet duygusunun gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. Her yerde bulunup hiçbir yere ait olamama duygusunda büyür. Modern hayatın hızında, ilişkilerin yüzeyselleştiği, mekânların geçici olduğu bir çağda daha sık hissedilir.

İnsan artık her yere gidebilir ama hiçbir yerde kök salamıyordur. İşte hiraeth, bu köksüzlüğün iç sesi olur. “Ben aslında nereye aittim?” sorusu net bir cevap bulamaz; ama soru sormaya devam eder. Hiraeth de bu sorunun susmayan yankısıdır.

Dilin Bittiği Yer
Hiraeth’in başka dillere tam çevrilememesi bir eksiklik değil, bir işarettir. Bazı duygular çevrildikçe küçülür. Bu kelime, şiirin alanına daha yakındır; düz cümlelerden çok boşluklarda yaşar. Söylenenlerden ziyade söylenmeyenlerde kendini belli eder.

Belki bu yüzden, insanlar bu kelimeyle karşılaştıklarında hafifçe duraklar. “Bunu ben de hissetmiştim” derler. Adını bilmiyorlardır ama duyguyu tanırlar. Hiraeth, insanın yalnız olmadığını fısıldayan kelimelerdendir.

Bir Yankı Olarak Hiraeth
Hiraeth geçmez. Ama insan onunla yürümeyi öğrenir. Onu bastırdıkça ağırlaşır, kabul ettikçe yerini bulur. Çünkü her adlandırılmış duygu, biraz daha taşınabilir olur.

Hiraeth, geri dönmeyeceğini bile bile özlemektir. Bir eksiklikle barışmak, bir yokluğu eve benzetmektir. Ve belki de insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Kaybolmuş bir şeye duyulan bu sessiz sadakatle yaşamaya devam edebilmek.

Yürümek
Belki de her insan, hayatı boyunca hiç gidemeyeceği bir yere doğru yürür. O yer ne bir şehirde ne de geçmişin tam bir anındadır. Daha çok, içimizde kapanmamış bir kapının önünde durur. Hiraeth, işte o kapının önünde bekleme hâlidir. Açılmayacağını bile bile orada durmak, seslenmemek ama vazgeçmemek… Ve bazen, insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.

ChatGPT

20260126_1724004076466481605867359-821x1024 Hiraeth: Var Olmuş ve Artık Olmayacak Bir Şeye Duyulan Özlem