Mezar kazıcılar işi bitirmişti. Tuğla ve alçı mezara yerleştiriliyordu. Furûğ hâlâ örtünün altında bekliyordu. Elleri seçiliyordu… sonra tabut indirildi. Bir an yağmur durdu, sonra kar başladı. Saf, beyaz bir kar… kefeninden daha beyaz. Onu beyazlar içinde toprağa verdiler.
Sizin kendinizden, kendi sıkınılarınızdan, aşklarınızdan, hayallerinizden bahsetmeniz insafsızlık ve namertliktir. Bu biçare neslin kurtuluşu için elinizden geleni yapmazsanız en büyuk ihaneti etmiş olursunuz. İran’da her şey ve herkes halkı uyutmak için ninni söylerken, siz neden hâlâ mırıldanır, homurdanır ve inlersiniz? Milleti uyandırmak için feryat etsenize!
Tabii ki Allah bir mucizeyi dahi sebep ve vesilelerle yaratıyor. Peki, bu güçlü ve beraber hareket eden düşmanı ezmek için neyi vesile kıldı? Tek kelimeyle bizzat bu güçlü ve birlik olan düşmanların kendileri ve onların bu birlikteliğinin oluşturduğu gurur ve kibir. Evet, onların bu ansızın, acımasız, hep birlikte ve akıllıca saldırıları karşısında; kendi eşi ve çocuklarına bile bakmaktan aciz, kimsesiz, hiçbir şeysiz, dikkatsiz ve tembel olan bana Rabbimin lütfettiği tek imkân ve araç; kendi kibir ve gururlarıydı.
Affetme isteği sevginin devamıdır;
ama “neden?” sorusu cevapsız kaldığında, zihin teslim olmaz.
Çünkü anlamlandırılmayan acı, kapanmaz.
Bu yüzden affetmek her zaman iyileştirici olmaz.
Bazen önce şunu bilmek gerekir:
Bu bana neden oldu, hangi sınır ihlal edildi, hangi gerçek görmezden gelindi?
Kırgınlık, affedememek değildir.
Kırgınlık, henüz yerini bulamamış bir adalet ihtiyacıdır.
Acaba ot gibi yerden mi bittim Acaba denizlerde mi şaşırdım Ve zamanı nasıl unutmaktayım Zaman unutulunca mısrı kadîm yaşanabiliyor Kendimi unutunca seni yaşıyorum yaşamak Bu ânı yaşamaktır Ammon râ’ hotep veya tafnit Kim oldugunu bilmek istemiyorum Yalnız etrafında nefes almalıyım Dut bu a’ru ünnek pahper Kama pet kama tâ Mısır metinlerinde okuduğum cümleler Seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi Seninle bir bahçedeyiz geliyor bana Orada hem var hem yok gibiyim Daha doğrusu bütün bir Bahçe oluyorum İnsanlığımdan çıkarak Kama pet Kama tâ
Büyüktü. Ve bugünün insanlarındandı. Ve bütün açık ufuklarla bağı vardı.
Behruz Celalî
“Suyun ve toprağın dilini ne güzel anlardı.”
Her ne kadar Furuğ şöyle demiş olsa da:
“Bu konuda konuşmak [özgeçmiş, kişisel yaşam] bana göre son derece sıkıcı ve faydasız bir iştir. Şu bir gerçektir ki dünyaya gelen her insanın nihayetinde bir doğum tarihi vardır; bir şehir ya da köy halkındandır, bir okulda okumuştur. Hayatında bir sürü sıradan ve alışılmış olay meydana gelmiştir ki sonuçta bunlar herkesin başına gelir: çocuklukta havuza düşmek, okul yıllarında kopya çekmek, gençlikte âşık olmak, evlenmek ve buna benzer şeyler…”
Bununla birlikte her şairin hayatındaki iniş ve çıkışları tanımak gerekli bir iştir. Özellikle de çağdaş şair söz konusu olduğunda. Çünkü bugünün şairinin şiirlerinde kişisel hayatının izleri az değildir; hatta çok geniş bir ölçüde görülür. Çağdaş şair, hem kendi hayatının hem de içinde yaşadığı toplumun anlarının dürüst anlatıcısıdır. Kötülükleri, iyilikleri, çirkinlikleri ve güzellikleri usta bir ressam gibi şiirlerinde tasvir eder. Bu yüzden çağdaş şiir, eski şiirimizin aksine, şairin ve onun çağında yaşayan insanların ruh hâllerinin bir aynasıdır.
Bu sebeple çağdaş şairin hayatının her anını tanımak, özellikle de hayatının bütün anlarında şair olan Furuğ gibi bir şairi tanımak, son derece gerekli görünmektedir.
Furuğ Ferruhzad, 15 Dey 1313’te (5 Ocak 1935) Tahran’da, kendisine ait olmayan bir dünyaya gözlerini açtı; bu dünya, onun ve çağdaşlarının kaderini belirleyen başkalarının dünyasıydı. Çocukluğu, babasının askerlik mesleğinin eve sertlik ve mutlak otorite havası kattığı bir aile ortamında geçti:
“Babamın yüzü her zaman tuhaf bir erkekçe sertlikle doluydu. Acı acı, soğuk soğuk ve sert sertti. Gerçek bir askerdi; resmî bir yüzü vardı, daha doğrusu korku veren bir maskesi vardı ve hep böyleydi. Hatırlıyorum da, çizmelerinin mahmuz sesi duyulur duyulmaz hepimiz içinde bulunduğumuz hâlden sıyrılır, onun görüş alanından ve erişebileceği yerlerden uzaklaşmaya çalışırdık. Ama bizi yalnızca ayak sesleriyle bile kaçırabilen o sert baba, bazen kendine gelir ve yüzündeki maske düşerdi. O zaman bizi büyük bir coşkuyla kucaklar, gözlerinin kenarından en güzel gözyaşları süzülürdü. Babam şiire âşıktı ve hâlâ da öyledir. Okumaktan başka hiçbir eğlencesi yoktu ve hâlâ da yoktur. Hayatı boyunca keşfetmenin ve araştırmanın peşinde koştu ve hâlâ da koşmaktadır. Evin tamamını bir kütüphaneye dönüştürmüştü; bugün bile o kitapların bir kısmı tozlu odasında dağınık bir şekilde yığılmış durmaktadır.”
Furuğ’un annesi ise saf yürekli bir kadındı; zaman bakımından geçmişte yaşıyordu; iyilikler, güzellikler ve kutsal geleneklerle dolu bir geçmişte:
“Annem tam anlamıyla bir ‘kadın’dı. Saf yürekli, çocuk ruhlu ve kolay inanan bir kadın… Kötülükleri tanıyacak güce sahip değildi; bütün dünyayı ve insanları iyilik kalıbı içinde görürdü. Geleneklere ve toplumsal kurallara sıkı sıkıya bağlı bir kadındı.”
Furuğ’un Emir Mesud, Mehrdad, Mehran ve Feridun adlarında erkek kardeşleri; Puran ve Gloria adlarında kız kardeşleri vardı. Furuğ bu ailenin dördüncü çocuğuydu.
Dedemiz güzel hikâyeler bilirdi ve Furuğ onu bir an bile rahat bırakmazdı. Masalları dinlerken kendine özgü bir melankoli hâline kapılırdı. Işık, oyuncaklar, rüzgâr, kuşlar, aydınlık ve su… onun çocukluk anlarını doldururdu. Bu yüzden daha sonra, çocukluk eşyalarının ve defterlerinin arasında kaybolmuş zamanı yeniden aradı. Benim için ise—çocukluk ve hatta gençlik dönemini ruhsal olarak geride bırakmış, artık birçok duygudan arınmış biri olarak—başkalarının sadece çocukluk ya da olgunlaşmamışlıkla açıkladığı birçok şey, görünüşte ne kadar gülünç olsa da beni derinden sarsar. Hâlâ, her yıl sonbaharın başında annem çocukların kışlık giysilerini sandıklardan çıkarıp “güneşlendirmek” için ortaya koyduğunda, kendi çocukluk giysilerimi görmek, annemin onları saklamaya duyduğu özeni fark etmek, ceplerini karıştırıp çoğu zaman diplerinde kalan bozulmuş nohut ya da kuru üzüm bulmak bende tuhaf bir duygu uyandırır. Birden kendimi yeniden o kadar küçük, o kadar masum ve kaygısız hissederim ki… ve ceplerin içindeki pamuk tüyleriyle karışmış birkaç buğday tanesi ya da kenevir tohumu beni çok uzak bir geçmişe götürür, o çocukça, yumuşak ve neşeli duyguları yeniden uyandırır. Hâlâ ilkokul ikinci ve üçüncü sınıftan kalma defterlerimi saklıyorum. Benim tüm servetim, yıllar boyunca biriktirdiğim eski kâğıtlardan ibarettir; gittiğim her yere onları da götürürüm. Üzerinde arkadaşlarımın bir işaret bıraktığı, bir çizgi çektiği ya da bir resim yaptığı kâğıtlar… Onların her birine baktığımda hayatımın geçmiş günlerinden biri aklıma gelir ve sanki her şey yeniden canlanır.
Furuğ’un babası—Albay Muhammed Ferruhzad—mesleğinin gereği olarak çocuklarını yetiştirirken özel bir yöntem uygulardı. Onları askerler gibi sertliğe alıştırmak isterdi:
“Babam bizi çocukluktan itibaren ‘sertlik’ denilen şeye alıştırmıştır. Asker battaniyeleri içinde uyuyarak büyüdük; oysa evimizde yumuşak ve kaliteli battaniyeler de vardı ve hâlâ vardır. Babam, çocuk yetiştirme konusunda benimsediği özel yöntemle bizi yetiştirdi.”
“İlkokula gittiğimi hatırlıyorum; yaz tatillerinin tamamını kardeşlerimle evde geçirir, eski ve işe yaramaz kitapları, gazete kâğıtlarını zarfa çevirirdik. Hizmetçimiz bu zarfları dükkânlara satardı. Bu yolla kazandığımız parayı—babamın verdiği harçlığın dışında—istediğimiz gibi harcamamıza izin verilirdi. Babam bize, çalışmanın ayıp olmadığını, kendi emeğiyle geçinen insanın başı dik yaşama hakkına sahip olduğunu öğretmek istiyordu. Oysa bizim çalışmaya ihtiyacımız yoktu; hatırladığım kadarıyla her zaman yaşam ve eğitim için gerekli tüm imkânları sağlıyordu. Eğer çevreme göre kendime güvenen ve dayanıklı biriysem, bunu babamın bu yetiştirme tarzına borçluyum.”
Mutlu çocukluk anları yavaş yavaş sona erdi. Furuğ okula başladı ve öğrenim hayatına adım attı. Artık o günler, önceki gibi ışık, oyuncaklar, rüzgâr, kuşlar, aydınlık ve suyun içinde akıp gitmiyordu.
Ey yedi yaş… Ey ayrılışın o tuhaf anı… Senden sonra ne varsa, bir delilik ve cehalet yığını içinde geçti. Senden sonra, bizimle kuş arasındaki bağı kuran o pencere—o canlı ve parlak ilişki—kırıldı. Kırıldı… Kırıldı… Senden sonra o boş oyuncak, hiçbir şey söylemeyen, sadece “su, su, su” diyen o şey, suyun içinde boğuldu. İlkokul yıllarını yavaş yavaş geride bıraktı; o yıllar ki: O günler gitti… gidiş öncesi esaretin eşiğindeki, hatıralı ve hüzünlü zamanlardı. O sessiz karlı günlerde, sıcak odanın penceresinden her an dışarı bakardım. Benim temiz karım, yumuşak bir tüy gibi sessizce yağıyordu. Kürsüdeki sıcaklık uyku getirirdi. Ben hızlı ve pervasızca annemin bakışlarından uzak eski defterlerimdeki yanlışları silerdim. Kar gibi uyku çökerdi. Bahçede dolaşırdım üzgün yaseminlerin kurumuş saksılarının dibinde ölü serçelerimi gömerdim.
Furuğ’un çocukluk döneminde bir yönü, duvarlara tırmanan, erkek çocuklar gibi davranan, yaptığı şakalarla insanları güldüren yaramaz bir kız çocuğu olmasıydı. Diğer yönü ise en küçük bir bahaneyle saatlerce yüksek sesle ağlayan, alıngan, inatçı ve hassas bir kızdı. Sonunda Furuğ ilkokul dönemini tamamladı ve liseye başladı. “Hüsrev Hâver” Lisesi’ne geçti. Babası şiir ve edebiyatı sevdiği için, o da yavaş yavaş şiir okumaya ilgi duymaya başlamıştı. Ancak bu dönemde şiir okumayı daha yoğun bir şekilde sürdürdü ve giderek yazma anları da ortaya çıkmaya başladı. Şöyle anlatılır:
“Furuğ’un ilk kez küçük bir şiir yazdığı ve bana gösterdiği anı hiç unutmuyorum. O şiiri hâlâ saklıyorum; Furuğ’un kendi el yazısıyladır. Yeni tarzda yazılmıştı ve ‘Buralardan uzak, buralardan uzak…’ dizesiyle başlıyordu. O zaman Furuğ liseye gidiyordu.”
Bu konuda Furuğ şöyle der:
“13 ya da 14 yaşındayken çok gazel yazardım ama hiçbirini yayımlamadım. Şiir yazıyordum; içimden taşan, doğal bir şeydi. Günde iki üç tane, bazen mutfakta, bazen dikiş makinesinin başında yazardım. Çok isyankârdım. Yazıyordum çünkü içimde birikenleri boşaltmam gerekiyordu. Bunların şiir olup olmadığını bilmiyorum. Bildiğim tek şey, o dönemin çok ‘ben’e ait olduğuydu; samimi ve kolay şeylerdi. Henüz oluşmamıştım; kendi dilimi, kendi biçimimi ve düşünce dünyamı bulmamıştım.” Şiir yazmanın yanında Furuğ, düzyazı alanında da dikkat çekici bir gelişme gösterdi. Öyle ki kompozisyon öğretmeni, onun sınıfta okuduğu yazıların gerçekten kendisine ait olduğuna inanamıyordu. Furuğ’un bir sınıf arkadaşı şöyle anlatır: “Kompozisyon dersleri Furuğ için en kötü saatlerdi. Hep ‘Kompozisyondan nefret ediyorum’ derdi; çünkü çok iyi yazardı ve öğretmeni ona sürekli ‘Bunları kitaptan çalıyorsun!’ diye çıkışırdı.”
Bu dönemde, lise yıllarında (1329 / 1950) henüz 16 yaşındayken aniden evlendi. Furuğ yedinci sınıftayken Parviz Şapur ile evlendi. Parviz, annemin teyzesinin torunuydu; o zamanlar sık sık evimize gelirdi. Mizah yeteneği güçlüydü; çocukları etrafına toplar, onlara komik hikâyeler anlatırdı. Furuğ ise gözlerini ona dikmiş şekilde onu dinlerdi. Bir gün onların birbirine âşık olduğunu öğrendiğimizde hepimiz şaşırmıştık; çünkü Furuğ yedinci sınıftaydı, Şapur ise üniversiteyi bitirmişti. Aralarında 15 yaş fark vardı. Nişan ve evlilik konusu açılınca aile karşı çıktı; fakat kısa süre sonra babam bu evliliği kabul etti. Düğün sırasında Şapur’un Furuğ’a bir gelinlik bile alamadığı hatırlanır. Hiçbir imkânı yoktu. Bu durum aile içinde tepki doğurdu; Furuğ ise buna karşılık yemek yemeyi reddetti, “Düğün istemiyorum, elbise istemiyorum, hiçbir şey istemiyorum” dedi. Böylece düğün son derece sade ve gösterişsiz yapıldı. Bu acele evliliğin nedeni, Furuğ’un ailesinin yaşadığı sorunlardı. Babası başka bir kadına âşık olmuş ve onunla evlenmek istiyordu. Bizi bir yük gibi görüyordu. Bu yüzden beni de 15 yaşında evlendirdi. Furuğ ile Şapur’un evliliğine de—yaş farkı ve maddi durum uygunsuzluğuna rağmen—itiraz etmedi; çünkü bizden kurtulmak istiyordu. Babamın ikinci evliliği aileyi tamamen dağıttı; hepimizi farklı yönlere savurdu. Babam o kadın yüzünden bize karşı soğuk, öfkeli ve ilgisizdi. Furuğ eğer Şapur’a âşık olduysa, bunun nedeni sevgiden çok şefkat arayışıydı; çünkü evimizde babamızdan gelen tek şey sertlik ve soğukluktu.
Furuğ, ortaokul üçüncü sınıfı bitirdikten sonra Kız Sanat Okulu’na gitti; orada dikiş ve resim öğrendi. Bir süre Ali Asgar Petger’in resim kurslarına da katıldı ve resim tekniklerini öğrendi. 1952 yılında, Furuğ henüz 17 yaşındayken ilk şiir kitabı “Esîr” yayımlandı. Bu kitap daha sonra 1955’te bazı değişikliklerle yeniden basıldı. Bu dönemde bir şiiri bir dergide yayımlandı ve hakkında söylentilerin yayılmasına yol açtı. “Günah işledim, haz dolu bir günah…” şiirinin yayımlanması aile içinde büyük bir kriz yarattı. Furuğ çantasını alıp baba evinden ayrıldı; Firozkûhî Lisesi’nin arkasında küçük bir oda kiralayarak yaşamaya başladı. O zamanlar ne bir yastığı vardı ne de geliri. Durumu açıkça çok zordu: parasızdı, işsizdi, büyük bir sıkıntı içindeydi. Furuğ hayatına en zor şartlarda başladı.
Babasının bu konudaki sözleri şöyledir:
“Furuğ’un hayatı iki dönemden oluşur. Şiir yazmaya başladığında onu teşvik ettim; ancak şiirleri etrafında gürültü koparıp aile hayatını sarsınca endişelendim; çünkü bunun aileyi dağıtacağını düşündüm.”
Furuğ’un ailesinden uzaklaşması uzun sürmedi. Araya girilerek barış sağlanmaya çalışıldı; babasıyla konuşulup eve dönmesi istendi. Ancak o dönemde Furuğ babasına karşı çok mesafeliydi. Anne ve babası ayrılmış, babası başka biriyle evlenmişti.
Sonunda arabuluculuk girişimleri sonuç verdi. Babasına şöyle denildi: “Furuğ’a evde özel bir oda vermeyin, o kendisi düzenler.” Babası bunu kabul etti ve evde boş bir oda verildi.
Furuğ’un evi tekrar onun kullanımına bırakıldı. Furuğ baba evine döndüğünde odası için bir “zilu” (yer kilimi) satın aldı. Arkadaşlarının her biri ona bir şey hediye etti ve böylece odasını süsledi. Hatta hatırlıyorum, iki üç kez o odada misafir ağırladı.
“Bu insanlardan kaçıyorum” Ben bu insanlardan kaçıyorum ki benimle görünüşte dost ve aynı renkte görünürler ama içlerinde, alçaklıklarının büyüklüğünden dolayı etrafımı yüzlerce süs ve yapmacıklıkla sardılar Şiirimi duyduklarında bana güzel kokulu bir çiçek gibi açılırlar ama yalnız kaldıklarında beni “delirmiş, kötü şöhretli biri” olarak anarlar.
Furuğ 1332 yılında eşi Parviz Şapur ile birlikte Ahvaz’a gitti ve onun yanında yeni bir hayat kurmak istedi.
O bir şehir ki o nehrin kıyısındadır ve yıllardır bana ve ona kollarını açmıştır sahildeki kumların üzerinde ve palmiyelerin gölgesinde gözlerimden ve dudaklarımdan öpücükleri çalan bir şehir O nehrin kıyısındaki o şehir hürhur akan nehrin yanında içi içe geçmiş palmiyeleri ve ışıklı geceleriyle…
O nehrin kıyısındaki o şehir ve benim kalbim orada gururlu bir adamın pençesinde esir…
Kısa bir süre sonra Furuğ tekrar Tahran’a döndü. O ve eşi, uyumsuzluklarını aşacak gücü kendilerinde bulamamışlardı ve aralarındaki sorunlar onları birbirinden uzaklaştırmış görünüyordu.
“Kamyar” adında bir oğullarının doğması da bu sorunları azaltmak bir yana, daha da büyüttü. Furuğ, oğlu Kamyar doğmadan önce henüz “anne” gibi hissetmiyordu; çocuk gibiydi. 14–15 yaşlarına kadar oldukça çirkin bir görüntüsü vardı ve bu görünüm onu çok rahatsız ediyordu. Ancak Kamyar doğduktan sonra adeta çiçek açtı; birden güzelleşti ve bu kez Şapur ile arasındaki çatışmalar daha da arttı.
Bu çatışmaların nedeni duygusal bir uyumsuzluk değildi. Furuğ’un ablası ona göre soğuk mizaca sahip bir kadındı. Eğer o başkalarına yoğun sevgi gösteriyorsa bu, duygusal bir tatminden değil, kalbini dolduran sevgi eksikliğindendi. Sonunda anlaşmazlıklar büyüdü ve Furuğ hastalandı; bir süre “Rızaî (Rezaei) Hastanesi”nde yattı. Hastaneden çıktıktan sonra da uzun süre sağlığı tam olarak düzelmedi.
Furuğ ve Şapur iki farklı dünyaya aitti: Furuğ; duyarlı, huzursuz ve “taşkın” bir ruh… Parviz Şapur ise mantıklı, hesapçı ve sıradan bir adamdı; hayatı herkes gibi algılayan bir yapıya sahipti. Bu yüzden birlikte uyum içinde yaşamaları mümkün değildi.
Sonunda 1334 yılında, bazı arkadaşlarının müdahalesiyle bu ilişki boşanmayla sonuçlandı: “İlk fark ettiğimiz şey, Furuğ ile eşinin ruhsal uyumunun olmadığıydı. Bu evliliğin Furuğ’un düşünsel gelişimini engellediğini hissettik. Parviz Şapur’u iyi tanırım; Ahmed Şamlu ile yaşadığım dönemde sık sık evimize gelirdi. Onların birbirleri için yaratılmadığı açıktı. Sonunda Furuğ’la konuşup onu şiiri ve kendi yolunu bulması konusunda konuştuk ve onu—belki doğru, belki yanlış—eşinden ayrılmaya teşvik ettik. Ve Furuğ birkaç ay sonra eşinden ayrıldı.” Bu ayrılık sadece dış müdahalelerle olmadı; Furuğ’un kendi kararlılığı da önemliydi. O, son derece hassas ve merhametli olmasına rağmen çok kesin fikirlere sahipti. Hiçbir şey onu kararından döndüremezdi. Ona karşı “baba gibi bir etkim” olmasına rağmen, karar verdiğinde onu değiştiremezdim. Dışarıdan üzgün görünsem de içten içe onu takdir ediyordum. Furuğ ayrılıktan sonra zaman zaman pişmanlık düşüncelerine kapıldığı zamanlar da oldu. Fakat Parviz Şapur’u sevdiğini defalarca söylemişti. Ayrıldıktan sonra biri onun yokluğunda Şapur hakkında kötü bir şey söylediğinde buna asla dayanamazdı.
“Kafes” Kafes dedim, ama ne diyeyim ki daha önce insanların ikiyüzlülüğünü bilmezdim Ah ki bu aldatıcı dünya gösterişiyle beni sonunda kendine çekti Şimdi yorgunum, aldanış ve hile tuzağından yeniden kafesin köşesine dönmüşüm Kapıyı aç ki bütün ömrüm boyunca kafesin demirleri arkasında mutlu oldum Ayağımı yeniden zincirlere bağla ki fitne ve aldatma beni yerimden etmesin…
Ama bu ayrılığın altında gizli bir gerçek vardır: Furuğ, şiir ile hayat arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı. Ve onun içindeki o doğuştan gelen kararlılıkla şiiri seçti.
“Biliyorum şimdi o evden uzakta yaşam sevinci gitmiştir ve bir çocuk ağlayarak ayrılığımızın yasını tutmaktadır ama ben yorgun ve dağınık yine de arzumun yoluna giderim yoldaşım şiirdir, sevgilim şiirdir onu elde etmeye gidiyorum…”
Yasalara göre bu zayıf bağ, çocuğunu ondan aldı; hatta onu görme hakkını bile… Ve Furuğ on altı yıl boyunca, hayatının sonuna kadar oğlunu görmeden ona âşık kaldı. Onun yeminlerinin en sık tekrarlanan sözü “çocuğumun canı” oldu. Aşkının gözleri “kör bir hukuk sistemi” tarafından bağlanırken, Furuğ isyanın içinden yoğun bir sevgiye yöneldi; delice bir sevgiye…
“Güvenim adaletin ince ipine asılıydı ve bütün şehirde kalbimin ışıklarını parça parça ettiler Aşkımın çocuk gözlerini kanunların karanlık örtüsü kapatırken ve arzularımın huzursuz şakaklarından kan fışkırırken hiçbir şey yoktu sadece duvardaki saatin tik takı vardı ve ben anladım ki yapmalıyım… yapmalıyım… yapmalıyım delicesine sevmeliyim.”
Şiire olan bağlılığı nedeniyle hayatından ve çocuğundan ayrılmıştı. Şimdi şiir onun için başka bir “eş”, başka bir “dost” olmuştu. “İki insan arasındaki ilişki hiçbir zaman tamamlayıcı olamaz. Ama şiir benim için bir dost gibidir; ona gittiğimde onunla rahatça konuşabilirim. Beni tamamlayan bir şeydir…”
Şiir Furuğ için varlıkla bağlantı kuran bir pencereydi. Kendini bulmanın bir yolu… “Şiir benim için bir pencere gibidir; ona her yöneldiğimde kendiliğinden açılır. Oraya oturur, bakar, ağlar, bağırır, şarkı söylerim. Ve bilirim ki öte tarafta bir varlık vardır; beni duyan biri… 200 yıl sonra da olsa, 300 yıl önce de olsa fark etmez. Şiir varlıkla iletişim aracıdır…”
Zamanla şiir Furuğ için ciddi bir mesele hâline gelir; hayata verilecek bir cevap… “Şiir artık benim için ciddi bir sorumluluktur. Kendi varlığıma karşı hissettiğim bir sorumluluk…”
“Ben bir din sahibine dinine göre davranmasına izin veriyorum.” Ve neden böyle olmasın? Çünkü “şiir aslında yaşamın bir parçasıdır ve asla yaşamdan, gerçek hayatın insana verdiği etkilerin çemberinden ayrı düşünülemez. Manevi yaşamı da, maddi yaşamı da bütünüyle şiirsel bir bakışla görmek mümkündür. Eğer şiir, içinde doğduğu çevreye ve koşullara kayıtsız kalırsa asla şiir olamaz.” Fakat Furuğ için şiir hayatın bir parçası olmakla birlikte, o hiçbir zaman kendini şiir için feda etmediği halde, adeta kendi yok oluşunun haçını omzunda taşır gibidir. Şiir onun için hayatın tamamıydı; hayatın her anı onun için şiirsel anlara dönüşüyordu. Ben başka bir şeye daha inanıyorum: “Hayatın bütünü boyunca şair olmak.” Şair olmak aslında insan olmaktır.
Bazı insanları tanıyorum; günlük davranışlarının şiirleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Yani yalnızca şiir yazdıklarında şairdirler, sonra tekrar açgözlü, zalim, dar kafalı, kıskanç ve küçük insanlar olurlar. Ben bu insanların sözlerini de kabul etmiyorum. Ben hayata daha fazla önem veriyorum. Bu kişiler şiirlerinde ya da makalelerinde bağırıp çağırdıklarında, onların gerçekten doğru söylediğine inanmıyorum. İçimden “acaba sadece bir tabak pilav için mi bağırıyorlar?” diyorum. Bence sanatla uğraşan kişi önce kendisini inşa etmeli, kendini tamamlamalı, sonra kendinden dışarı çıkıp kendine varlığın bir parçası olarak bakabilmelidir. Böylece tüm düşüncelerine, duygularına ve algılarına evrensel bir nitelik kazandırabilir.
Furuğ, eşinden ayrıldıktan sonra yurt dışına gitme imkânı buldu; fakat oğluna olan bağlılığı ve ondan ayrı kalmanın acısı onu rahatsız ediyordu:
“Öğleye doğru oğlumu görmek için evden çıktım ama onu bulamadım. Bu görüşmeden korkuyordum. Eve döndüğümde ise beklemediğim bir şekilde onu gördüm; masanın yanında oturmuş, dedem ve annemle birlikte yemek yiyordu. Küçük ve solgundu… Ellerini yüzüme dokundurdu ve içimde bir şeyin eriyip parçalandığını hissettim.” Sonra yanına oturdum. Neden yemek yiyemediğimi bilmiyorum. Ellerim buz gibiydi. Uzun süre ellerimin, yüzünün ve alnının ona dokunamayacağını düşündükçe içimde vahşi bir acı yükseliyordu. Yemekten sonra birlikte yatağa uzandık ve ona her zamanki gibi masal anlattım. O anda şunu düşünüyordum: “Eğer ben gidersem, onun saçını kim tarayacak? Ona kim güzel elbiseler dikecek? Kim onun için fil, dumanlı tren ve bisiklet resimleri çizecek? Kim onu benim kadar sevecek?” Ama biliyordum ki bu düşüncelerim boşunaydı; çünkü ben onun hayatından zaten çıkmıştım. Yine de başka bir şey düşünemiyordum.
Her neyse, 1345 yılında Furuğ İtalya’yı görmek için Roma’ya gitti. Bu gezi onun için bir bahaneydi; aslında bulunduğu ortamdan kurtulmak istiyordu:
“Hayatın baskısı, çevrenin baskısı ve ayaklarıma bağlanmış zincirler beni yormuştu. Ben tüm gücümle direnmeye çalışıyordum ama artık tükenmiştim. Ben bir kadın, yani bir insan olmak istiyordum. Benim de nefes alma ve bağırma hakkım olduğunu söylemek istiyordum. Ama onlar sesimi boğmaya çalışıyorlardı…” “Onlar keskin silahlar seçmişti; ben artık gülecek gücü bile bulamıyordum, aslında gülüşüm bitmemişti, gücüm bitmişti. Ve yeniden güç kazanmak için bu ortamdan uzaklaşmaya karar verdim.”
Bu ortamdan uzaklaştığında, yaşadığı insanların zayıflığını ve düşüklüğünü daha net gördü:
“Düşündüğüm topraklardan çok uzakta bir yerdeydim… Orada insanlar sahte bir saygıyla kendilerinin yarattığı putların önünde eğiliyorlardı. Oysa kendileri bile bunun gerçek olmadığını biliyorlardı. Ama o putları kıracak cesaretleri yoktu…”
İran’a döndükten sonra tamamen sanatına ve yaratıcılığına yöneldi. Çok okurdu. Sa’dî’nin tüm şiirlerini ezbere biliyordu. Hafız’ın gazellerini de ezbere bilirdi. Bir an bile okumaktan uzak kalmazdı. Hatırlıyorum, o zamanlar sadece 6–7 kitabı vardı; fakat sonraları büyük ve zengin bir kütüphaneye sahip oldu. Okuma konusunda adeta açgözlüydü. Hafızası çok güçlüydü; yazdığı her şiiri hemen ezberlerdi. Şiirlerini bir defada söyler, asla düzeltmezdi; yazdıktan sonra temize çekilirdi. 1957 yılında “Dîvâr (Duvar)” adlı yeni şiir kitabı yayımlandı. Bu kitap içerik bakımından “Esîr”in devamıydı ama şiirdeki gelişimin açık bir göstergesiydi.
“Esîr” döneminde ben sadece dış dünyayı basitçe aktaran biriydim. O zaman şiir henüz içimde yerleşmemişti; benimle aynı evde yaşayan bir şeydi. Ama sonra şiir içimde kök saldı ve konularım değişti. Artık şiiri yalnızca kişisel duyguların ifadesi olarak görmüyordum. Şiir içimde derinleştikçe ben de çoğaldım, yeni dünyalar keşfettim. Daha sonra Şamlu’nun şiiri ve onun dile bakışıyla tanıştım. “Şamlu’nun ‘Hayat olan şiir’ini okuyunca Farsçanın ne kadar geniş imkânlara sahip olduğunu fark ettim. Basit konuşmanın mümkün olduğunu keşfettim. Hatta şiir kadar basit konuşmanın bile mümkün olduğunu…” “Ben çok kâğıt karaladım. Artık ucuz kâğıt alıyorum…”
Uzun deneyimlerden sonra Furuğ, Nima’yı tanıdı: “Ben Nima’yı çok geç tanıdım, belki de tam zamanında… Çünkü ondan önce birçok deneyim ve arayış yaşamıştım…” Nima onun şiir anlayışını değiştirmişti. Fakat Furuğ şunu özellikle vurguluyordu: “Nima bana ‘bakmayı’ öğretti, ama görmeyi ben öğrendim.”
1960’ta yayımlanan “İsyan (Asiyân)” kitabı, onun şiirdeki son büyük arayışlarını gösteriyordu. Bu dönem, eski ile yeni arasında sıkışmış bir sanatçının son çırpınışlarıydı.
Furuğ şöyle der:
“Ben çevremdeki dünyaya baktım; nesnelere, insanlara, çizgilere… Onları gördüm. Ve anlatmak istediğimde yeni kelimelere ihtiyaç duyduğumu fark ettim. Eğer korksaydım, ölürdüm. Ama korkmadım. Kelimeleri içeri aldım.” Bu deneyimler onu “dil” meselesine daha çok yöneltti: “Şiirimizin arkasında bir gelenek var; bazı kelimeler sürekli tekrar ediyor. Ama bu kelimeler anlamlarını yitirdi…” “Ben yeni kelimeler getirmeye çalışıyorum…” Furuğ, kendisini ne klasik edebiyata ne de Avrupa edebiyatına tamamen kaptırmamıştı: “Ben kendi içimde ve çevremde bir şey arıyorum…” Şiirle birlikte oğluna olan özlemi de devam ediyordu: “En çok sanatımı, sonra oğlumu seviyorum…” Ama bu özlemle baş edebilmek için bazen ondan uzaklaşmaya çalışıyordu…
O, bir “eş”e sahiptir; insanın kendi eksiğini tamamlayacak bir eş bulması gerekir. Çünkü yaşam, eksikleri telafi etme çabasından başka bir şey değildir. Başkaları onun bu bağlılığını farklı biçimlerde yorumluyordu ve onun şu sözüne dikkat etmiyorlardı: İki insan arasındaki ilişki hiçbir zaman tam ya da tamamlayıcı olamaz; özellikle de bu çağda. Ama benim için şiir, yanına gittiğimde onunla rahatça dertleşebildiğim bir dost gibidir. Beni tamamlayan bir “eş”tir… Bazıları kendi eksikliklerini başka insanlara sığınarak gidermeye çalışır; fakat bu hiçbir zaman gerçekten tamamlanmaz. Eğer tamamlanabilseydi, bu ilişki dünyanın ve varoluşun en büyük şiiri olmaz mıydı?
Başkaları ise Furuğ’un aşkını, kendi sıradan ve yüzeysel ilişkileriyle aynı düzlemde değerlendirmeye devam ediyordu:
“Furuğ Ferruhzad hakkında söylenen aşk ilişkileri tamamen söylentidir. O, son derece yalnız ve yorgun bir insandı; doğal olarak ruhsal bir sığınak arıyordu. Her insan gibi onun da bir bahanesi vardı ve o bahaneyi arıyordu. Fakat ölüm, yalnızlık ve güçsüzlük duygusu Furuğ’un düşüncesinin özüdür; bu yüzden şiiri ölümünden sonra garip bir anlam kazanmıştır…”
Başkalarının sözleri onu yolundan alıkoyamaz; çünkü o ağaçların soyundandır ve durgun havayı solumak onu yorar. O ışığı ve güneşi düşünür, bu dünyanın morgundaki çürümüş fikirleri değil…
Bu “bataklık” ne olabilir ki, sadece böceklerin üreme yeridir. Soğuk fikirleri, şişmiş cesetler yazar. Karanlıkta “erkek olmayanlar”, erkeklik eksikliğini gizler. Ve bir böcek… ah! Böcek konuştuğunda neden durayım? Ben ağaçların soyundanım, durgun hava beni boğar. Ölü bir kuş bana şunu öğretti: uçmayı hatırla. Bütün güçlerin sonu birleşmektir, ışığın özüne birleşmek… Doğaldır bu ve ışık bilincine akmak… Yel değirmenleri çürürken, neden durayım?
Sinema Dönemi
Eylül 1337’de (1958 civarı) Furuğ şiirin yanında sinemaya yöneldi ve İbrahim Golestan’ın yönettiği Golestan Film şirketinde çalışmaya başladı. Ona göre sinema bir ifade biçimiydi: “Sinema benim için bir ifade yoludur. Yıllarca şiir yazmış olmam, şiirin tek ifade aracı olduğu anlamına gelmez. Sinemayı seviyorum. Başka alanlarda da çalışabilirim. Eğer şiir olmasaydı tiyatroda oynardım, sinema olmasaydı film yapardım…”
İlk çalışması “Bir Ateş Bağlantısı” adlı filmdi. Ahvaz’daki altıncı kuyu kazısında gaz patlaması olmuş ve 70 gün süren büyük bir yangın çıkmıştı. Bu olayın görüntülenmesi için yaklaşık 1500 metre film kullanıldı ve bu çalışma “Bir Ateş” adlı filme dönüştü. Bu film 1962’de İtalya’daki uluslararası kısa film festivalinde altın madalya ve bronz ödül aldı. 1958’de İngiltere’ye giderek belgesel film tekniklerini inceledi. 1959’da Kanada Ulusal Enstitüsü, İran’daki bir nişan töreni üzerine film siparişi verdi; Furuğ bu filmde oyuncu olarak yer aldı ve yapımda aktif rol oynadı. 1960’ta “Su ve Sıcaklık” filminin üçüncü bölümünde önemli katkılarda bulundu. Aynı yıl “Dalga, Mercan ve Kaya” filminin ses düzenini üstlendi. Film 1962’de ödül aldı. Daha sonra “Keşan Günlüğü” adlı kısa tanıtım filmini yaptı. 1961’de Tebriz’e giderek cüzzamlılarla ilgili bir film hazırlıkları yaptı. “Ev Karadır” (Khaneh Siah Ast) adlı belgesel bu süreçte ortaya çıktı. Filmdeki anlatımlar hem İslami metinlerden hem de Tevrat’tan uyarlanmıştı. Furuğ, cüzzamlılarla ilgili izlenimini şöyle anlatır:
Onları ilk gördüğümde çok kötü oldum. Orada insanlar vardı ama yüzleri insan yüzü değildi… Bir kadının yüzü sadece bir delikten ibaretti ve o delikten konuşuyordu… Ama zamanla onların güvenini kazandım. Onların yanında oturdum, yemeklerini yedim, yaralarına dokundum… Bu şekilde bana güvendiler.
Film 1963’te Almanya’daki Oberhausen festivalinde en iyi belgesel film ödülünü kazandı. Furuğ ise ödül için şöyle dedi: “Bu ödül benim için önemli değildi. Çünkü asıl tatmini zaten çalışırken yaşamıştım. Ödül sadece bir oyuncaktır.” Daha sonra Oberhausen festivalinin büyük ödülü “Ev Karadır” filminden alınan bir cümleyle adlandırıldı. Furuğ tiyatroya da yöneldi; İtalya’da Pirandello’nun “Altı Karakter Yazarını Arıyor” oyununda başarılı bir performans sergiledi. Ayrıca Jean d’Arc rolünü oynamak için çeviri hazırladığı da söylenir. 1963’te “Kiremit ve Ayna” filminde çalıştı ve Avrupa’ya seyahat etti. 1964’te Avrupa’da onun hakkında kısa filmler çekildi.
Tüm bu üretkenliğine rağmen Furuğ şunu söyler: “Hayatımı kaybettiğimi hissediyorum… Daha fazlasını yapabilirdim…” Ama içinde hâlâ şu duygu vardı: “Oğlumu görememek en büyük korkumdu…” Sonunda bir cüzzamlı çocuğu evlat edindi ve ona “Esfendiyar” adını verdi.
1964’te “Başka Bir Doğuş” kitabını yayımladı. Bu kitap onun şiirde yeni bir dil bulduğunun göstergesiydi. Ama yine de kendini sert biçimde eleştiriyordu: “Kendime karşı acımasız bir yargıcım…” “Yaptıklarım beni tatmin etmiyor…” “Ben hâlâ söylemek istediklerimin tamamını söyleyemedim…”
Daha sonra yayımlanmayan ama ölümünden sonra basılan “Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım” ile yeni bir şiir evresine ulaştı. Eleştirmenler onun şiiri için şunu söyledi: “Furuğ’un şiiri mucizeye benziyor…” “Dünya şiirinin en önemli isimlerinden biridir…”
Biraz iş… İçim bulanıyor ve elimden geldiğince kendimi bu ölçütlerin ve aptalca, bayağı hedeflerin alanından uzak tutmaya çalışıyorum. Dünyayı düşünüyorum; her ne kadar dünyaya ait olma umudu çok az, neredeyse sıfır olsa da bunun iyi yanı insanı bu çevrenin ve bu “solucan havuzunun” sınırlılığından kurtarmasıdır. Böylece bu ülkenin küçük sanat merkezlerinde yargılanıp da reddedilmekten korkmaz insan; hatta buna güler bile.
İşte bu anlardan itibaren Furuğ şiiri, tıpkı insanın havaya duyduğu ihtiyaç gibi bir ihtiyaç olarak düşünür. Böyle bir ihtiyaç olmasaydı, bütün hayatını onun uğruna feda eder miydi? Ve bu anlardan itibaren şiirle yazdığı her şeyle kendi ruhundan bir şey eksiltir ve onu şiire verir:
“Şiir benim için bir ihtiyaçtır; yemek yemek ve uyumaktan bile daha temel bir ihtiyaç… adeta nefes almak gibi.” Şunu demek istiyorum: Bu ihtiyaç benim için zorunlu bir biçimde vardır. Şiir içimde dağılmıştır. Bir zamanlar onu kendimin dışında, ayrı bir şey gibi düşünürdüm; şimdi ise o içime işlemiş, beni fethetmiştir. Bu yüzden artık şiirden ayrı değilim. O zamanlar – yani 1342’den önce – şiire inanmıyordum. “İnanmıyordum” derken bunun da kendi içinde aşamaları vardı. Bir dönem şiiri yalnızca bir eğlence ve oyalanma olarak görürdüm. Sebze doğrulamayı bitirince başımı kaşıyıp “Hadi bir şiir yazayım” derdim. Sonra bir dönem geldi; şiir yazarsam bana bir şeyler katacağını düşünürdüm. Ama şimdi, şiir yazdığımda benden bir şey eksildiğini hissediyorum; yani kendimden bir şey koparıp başkalarına veriyorum. Bu yüzden şiir benim için ciddi bir mesele oldu ve artık onun üzerinde ısrarım var. Bir zamanlar şiirlerimi kendim bile küçümserdim. Ama şimdi biri şiirimi küçümserse öfkeleniyorum; çünkü onu çok seviyorum. Onu yabancı ve vahşi bir şey olmaktan çıkarıp kendime uydurmak için çok uğraştım. Onu içime almak, onunla karışmak ve artık birbirinden ayrılmayacak şekilde birleşmek için çok emek verdim.
Denmiştir ki Furuğ ’un şiiri, tarih boyunca baskı altında kalmış kadının sesidir. Ama Furuğ bile buna özel bir anlam yüklemezdi. Onun şiiri kadın acısını ifade ettiği kadar, erkek acısını da ifade edebilir. Eğer şiirlerimde “kadınsı” bir yan varsa, bu kadın olmamdan kaynaklanır. Ama sanatın değerini ölçerken cinsiyetin hiçbir önemi yoktur. Kadın, fiziksel ve ruhsal yapısı gereği bazı şeylere erkekten farklı bakabilir. Ama sanat yapan insan, cinsiyetini sınır haline getirirse gelişemez. Kadın olduğum için sürekli kadınlığımdan bahsetmem gerektiğini düşünürsem bu, bir sanatçı olarak değil, bir insan olarak bile duraklama ve yok oluş anlamına gelir. Önemli olan insanın kendini geliştirmesi ve insanî değerlere ulaşmasıdır. Ben şiir yazarken bunu bilinçli olarak düşünmüyorum; eğer varsa da bilinçsizce, zorunlu olarak vardır.
Furuğ’un şiirinde hissedilen acı, modern aydın insanın açık yarasıdır. Sanayi devriminden sonra değerlerin çözülmesiyle yol ayrımında kalan insanın acısıdır bu. O, şiiri bu çözülmeye karşı bir direnç olarak görür; hatta ölümün kendisine karşı bir direnç olarak:
Yaşadığımız çağda bütün kavramlar anlamlarını kaybediyor. Dünya o kadar tersine dönmüş ki buna inanmak istemiyorum. Neden şiir yazdığımı açıklayamam. Sanırım sanat yapan herkesin nedenlerinden biri, bilinçdışı bir karşı koyma ihtiyacıdır. Bu insanlar hayatı daha çok sever ve daha derinden hissederler. Aynı zamanda ölümü de… Sanat, bir tür kalma çabasıdır; “kendini” bırakma ya da geride bırakma çabasıdır. Ölüm fikrini reddetmenin bir yoludur. Bazen düşünüyorum: Ölüm doğanın bir yasasıdır, ama insan bu yasa karşısında kendini küçük ve çaresiz hisseder. Buna karşı yapılacak hiçbir şey yoktur; mücadele etmek bile işe yaramaz. Olması gerekir… bu da belki aptalca bir yorumdur. Bazen bu hayattan bir saniyede ayrılabileceğimi düşünüyorum. Çünkü hiçbir şeye bağlı değilim; köksüz bir insanım. Beni hayata bağlayan tek şey sevgidir… ama bunun da ne faydası var?
Ve bu çürüme her yerde onun karşısına çıkar; hatta en büyük bağlılıklarında bile…
“Acılı aşkım, çürüme korkusuyla doludur.”
Bu yüzden bütün hayatı titrer.
Ve böylece korku, yıkım ve yok oluş hissi en küçük mutluluk anını bile umutsuzluğa dönüştürür: Gece küçük odamda yıkım korkusu var… Dinle, karanlığın uğultusunu duyuyor musun? Ben bu mutluluğa yabancı gibi bakıyorum. Umutsuzluğuma bağımlıyım. Dinle, karanlığın uğultusunu duyuyor musun?
Bu çürüme korkusunu her yerde görür: ayda, gökyüzünde, odasının çatısında… her şey yıkılmak üzeredir.
Böyle bir dünyada insanın ulaşacağı bir zirve var mıdır? Tüm yolların, sonunda o soğuk, yutan boşluğa çıkmadığını kim söyleyebilir?
Toprak onun için huzurun simgesi olur; ölümün ve yok oluşun simgesi:
Bugün kışın ilk günü… Ben mevsimleri bilirim… Kurtarıcı mezarda yatıyor… Toprak, kabul eden toprak… bir huzur işaretidir.
Furuğ bir kez ölümün eşiğine kadar gelmişti. Yaklaşık 1341/42 yıllarında bir intihar girişiminde bulundu; bir kutu ilaç (Gardnal) içti. Akşam fark edilip hastaneye kaldırıldı. Kurtarıldıktan sonra neden yaptığını söylemedi.
Ruhsal durumu dalgalıydı; ayda birkaç kez kriz geçirirdi. O günlerde herkesten uzaklaşır, odasına kapanır, ağlardı. Kendi yazılarında şöyle der:
“Zihnim karışık, içim sıkıntılı… artık sadece izleyici olmaktan yoruldum…” Ve başka bir yerde: “İçim çok dolu… çok yalnızım… bazen ağlıyorum…”
Furuğ maddi olarak da zor bir hayat sürüyordu: “Her ay ortasında param biterdi… yalnızlık beni kemiriyordu… kış ortasında hâlâ kaloriferim yoktu…”
Ve kim bilebilirdi ki Furuğ gerçekten neydi? Onun acılarını, yalnızlığını, krizlerini yalnızca üç beş kişi biliyordu…
Onu almış, evlat edinmişti ya da onu daha çok ihtiyacı olan insanlara vermişti. Sonra saatlerce ve günlerce evinin kapalı odalarında tek başına kalır, düşünür, şiir yazardı ve kendi hayatını orada çözümlerdi. Mektuplarının çoğunda şu cümle göze çarpar: “Hepiniz gittiniz ve ben burada tek başıma kaldım ve yalnızlıktan ölüyorum.”
Furûğ, yaşamının son dönemlerinde sinema işleri sayesinde görece bir refah elde etmiş olsa da, çağdaşı birçok kadının aksine maddi değerlere önem vermezdi ve sadeliği severdi:
“Dış görünüş onun için önemli değildi. Sade giyinirdi. Yüzük, bilezik gibi takılar takmazdı. Bunları küçük görürdü. Hiç düşünmediği tek şey paraydı. Öldüğünde tüm serveti 37 tümen ve 8 riyal ile bir paket sigaradan ibaretti.”
Ancak Furûğ, sadeliğini kendi sanat zevkiyle birleştirir ve yaşamına özel bir estetik kazandırırdı: “Evini çok güzel, zevkli ve biraz da entelektüel bir şekilde dekore etmişti. Evinin dekorasyonunu sevdiği belliydi. Oturma odası küçüktü ve içinde zarif küçük süs eşyaları vardı. Duvarlarda birkaç tablo asılıydı; hangi sanatçılara ait olduğunu hatırlamıyorum.” Furûğ’un kendisi de resim yapardı. Resmi çok iyi ve rahat anlar, rengi çok iyi hissederdi ve özellikle desen konusunda ustaydı. Ölümünden bir iki ay önce yeniden resme büyük ilgi duymaya başlamış, boya ve tuval almış ve iki yağlı boya tablo yapmıştı. Bunlardan biri, evlat edindiği cüzzamlı çocuğun, “Hüseyin”in portresiydi. Müzik konusunda ise, Batı müziğinin yanında özellikle İran müziğine büyük ilgi duyardı. İran müziğini taşıdığı hüzün ve keder nedeniyle severdi: “Ben aslında hüznü severim ve acıdan zevk alırım.”
Furûğ – Soğuk Bir Mevsimin Eşiğinde
Furûğ, isyan dönemini geride bırakmış, artık otuz yaşında bir kadındır.
O günler, kendini aşkla kaptırdığı ve çılgınca sevdiği günler artık geride kalmıştır. O günler geçti. Güneşte çürüyen bitkiler gibi çürüdüler ve kayboldular; akasyaların kokusuyla dolu sersem sokaklar, geri dönüşü olmayan kalabalık caddelerin içinde. Ve yanaklarını ıtır yapraklarıyla boyayan kız… ah şimdi yalnız bir kadın vardır. Şimdi yalnız bir kadın vardır.
O günler gitmiştir ve geriye yalnızlık kalmıştır:
“Ve işte ben yalnız bir kadın soğuk bir mevsimin eşiğinde yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamaya başlarken gökyüzünün basit hüznü ve umutsuzluğu içinde ve bu çelik duvarlı ellerin çaresizliğinde.”
Otuz iki yaşına yaklaşırken şöyle düşünür: “Saçlarımın beyazlamasından ve alnımdaki çizgilerden mutluyum. Artık hayalperest değilim. Yakında otuz iki yaşında olacağım; bu da hayatın otuz iki yılını geride bırakmak demektir. Ama en azından kendimi buldum.” Fakat yine de yalnızlık ve boşluk ruhunu doldurur. Hatıralara döner; mutluluk dolu günlere, teneke kapların türküsüne, mutfakların sesine… Sonra ilerlememeyi, umutsuzluğa alışmayı düşünür; bu da onun içinde sürekli düşüş hissini uyandırır:
“Ne zirve, ne doruk? Beni sığındırın ey ateş dolu ocaklar… ve mutlu teneke kapların şarkısı ve mutfakların karanlığında çelik kapların sesi ve dikiş makinesinin boğuk uğultusu ve halıların ve süpürgelerin gece gündüz kavgası artık yapamıyordum, artık yapamıyordum. Sesim yolu inkâr ediyordu ve umutsuzluğum ruhumdan daha genişti.”
Ve böylece tüm varlığını bir karanlık ayet gibi görür; yok oluş ve ölüm düşüncesi zihnini doldurur:
“Ben soğuktayım ve biliyorum ki tüm kırmızı yaban gelinciği hayallerinden geriye yalnızca birkaç damla kan kalacak. Biz binlerce yıldır ölüler gibi birbirimize ulaşıyoruz ve sonra güneş, bizim çürüyen bedenlerimizi yargılayacak.”
“Toprak, kabullenişe açılan bir işarettir.” “Hayatta başka bir arzum yok. Tüm arzularım gerçekleşti sanıyorum ama biliyorum ya da düşünüyorum ki insanın hiç arzusu kalmazsa ölür; bu çok korkunç bir şey. Oğlumu görememekten korkuyorum. Bu daha da korkunç.” “Bazen düşünüyorum ki bu hayattan bir saniyede çekip gitmek mümkün; çünkü hiçbir şeye bağlı değilim.” Ve daha önce demişti: “Bazen korkuyorum; düşündüğümden önce ölürüm ve işlerim yarım kalır.”
Son gün gelir: 24 Bahman 1345, Pazartesi. O gün birlikte öğle yemeği yemişlerdi. Saat üçte kalktı, işe gidecekti. Onu bırakmak istedi. Dedi ki: “Sen o kadar yavaş araba kullanıyorsun ki insanın canı sıkılıyor.”
Sonra stüdyodan gelen arabayla gitti… Furûğ hayatında “hız”a tutkuyla bağlıydı: “Sadece hız benim için önemliydi. Hız, içimdeki boğulmaya ve sessizliğe bir cevap gibiydi. Hızlandığımda düşünemiyorum ve bu hoşuma gidiyor. Kendimi o akışa bırakıyorum ve bu bana hafifleme hissi veriyor.”
O gün, saat 3 civarında Furûğ hızla stüdyoya gidiyordu. Çocukları ve kuşları çok severdi. “Onlar daha temizdir,” derdi. O gün, bir okul minibüsü önüne çıkınca çarpışmayı önlemek için direksiyonu kırdı ve yoldan çıktı. Tam olarak ölümcül bir çarpışma olmadı ama sert fren nedeniyle başı ön cama çarptı, burnu yarıldı, kapı açıldı ve şoförle birlikte dışarı savruldu. Başını tekrar araca ve kaldırıma çarptı, ağır şekilde yaralandı. Hastaneye kaldırıldı ama artık çok geçti.
Ve 26 Bahman 1345 Çarşamba günü öğle vakti, “kabullenişin toprağı” onu içine aldı:
“Çiçeklerle örtülü beyaz bir ambulans yavaşça mezarlığa yaklaşıyor. Fısıltılar ve gözyaşları birbirine karışıyor. Tabut omuzlara alınıyor…”
Hangi zirve? Hangi doruk?
“Bu dolambaçlı yolların hepsi o soğuk, yutan boşluğa bir yerde birleşmiyor mu?”
Mezar kazıcılar işi bitirmişti. Tuğla ve alçı mezara yerleştiriliyordu. Furûğ hâlâ örtünün altında bekliyordu. Elleri seçiliyordu… sonra tabut indirildi. Bir an yağmur durdu, sonra kar başladı. Saf, beyaz bir kar… kefeninden daha beyaz. Onu beyazlar içinde toprağa verdiler. Belki gerçek şuydu: kar altında kalan iki genç el… Ve Furûğ’un şiiri:
“İman edelim… soğuk mevsimin başlangıcına iman edelim hayal bahçelerinin yıkıntılarına ters çevrilmiş oraklara ve mahkûm tohumlara bak; nasıl kar yağıyor…”
Ne yazık ki mektubunun, şiirinin ve kitabının bende uyandırdığı halet-i ruhiyeyi anlatmam mümkün değil. Her yerde yerli yersiz ve yalan yanlış tekrarlanan o eski iltifatları kullanmak istemiyorum. Çaresiz sadece şunu söyleyebilirim ki gurbette, sevdiklerimden habersiz geçirdiğim uzun zamanlardan sonra arkadaşlarımdan, dostlarımdan, o tanıdık sevimli dünyadan esen hafif, tatlı bir esintiydi bu mektup. Bana hayat verdi. Yıllardır unuttuğum canlılığı getirdi bana. Muhabbet, şeref ve insaniyet dolu dost çehrelerinin ve arkadaş toplantılarının tatlı hatıralarını canlandırdı zihnimde. Dünyada onlardan başka ümidim ve sermayem yok. Bu mektup beni uzun bir süre meşgul etti; bu şehirli vahşilerin bulunduğu dünyada yaşama ıstırabımı unutturdu.
Yıllardır güzelliklerden zevk almadığım, edebî ve şairane dertleri hissetmediğim için artık şiir ve sairler hakkında fikir beyan edemeyeceğim. Hassas bir insandan kuru bir mütefekkire dönüşebilmek için antrenman yapıyorum. (Burada mütefekkiri basit sözlük anlamıyla sınırlı çerçevede kullanıyorum.) Zira ben artık kendime ait değilim. Burada yıllardır başkalarının ekmeğini yiyorum. Dolayısıyla kendi sorunlarımla uğraşamam. Şiir hakkında düşünüyorum. İran’a döndüğümde “nereden başlayacağımı düşünüyorum.
Aslında nasihat etmek beyhude bir iştir. Özellikle de bir şaire “şöyle de böyle de” diyerek öğüt vermek aptalcadır. Bir şairin düşündüğü şeyden farklı bir şey yazması mümkün değildir. Ancak şairin duygularını terbiye etmesi, değiştirmesi ve yönlendirmesi mümkündür. İnsan çaba göstererek kendisini yetiştirebilir, geliştirebilir. Bir şair diğer şairlerle ilişki kuracağına, edebiyat ve şiir toplantılarına gidip geleceğine, Menüçehri ve Nima arasında mekik dokuyacağına, kendi halkı ile içi içe olsa, kahvehanelere, tekkelere, dini meclislere, fabrikalara, meydanlara, şehir merkezlerine gitse, halk yığınlarının içine karışsa, onların duygu ve dertleriyle hemhal olsa kendini geliştirir, düzeltir ve yeni duygular kazanır. Bundan sonra yazdıkları beyhudelikten azade olur. Sosyal ve manevi olarak müspet bir güç ve etken haline dönüşür. Böyle bir şiir de kendine has latif ve derin güzellikleri bünyesinde taşır.
Desnos, Cezayirli mücahitlere hitap ettiği şiirinde:
Ey demir parmaklıkları kesip atanlar, ey ateş açanlar; seher vakti o meşakkatli işinizden dönerken sizlere selam olsun!
Veya Poirot’un şu şiiri:
Toza toprağa bulanmış caddenin kenarında hırpani (perme perişan) Müslüman bir çocuk toprağa karışmış oynuyor. Babasını öldürmüşler. Okuması yazması olmadığı için elindeki çubukla toprağa resim çiziyor. Bir tüfek resmi…
Veya Ümid’in (Mehdi Ehevan-i Salis) şu cesur ve mertçe şiiri:
Nehir olup akmak, gölet olmaktan daha yeğdir.
Kayanın derinliklerinden suyun fışkırması, ardından başını büküp kayanın üzerinden akması ne güzel.
Eğer ovada fışkırsa, ovayla beraber aheste aheste akar gider; yok eğer vadide olsa, tepeden aşağıya doğru kıvrılır gider.
Oysa gölet her zaman aynı yerde sabit ve durgundur.
Hareket, devrim, özgürlük, adalet, halk, iman, insan sevgisi, insaniyet, cihat, fedakârlık temaları en az aşk, yeis, cilve, hicran, rekabet, sevgilinin keman kaşı ya da diğer azalarının tasvirinin içeriği kadar güzellik ve canlılığa sahiptir.
Şair toplumsal konuları işlerse duygusuz ve kuru kalır korkusu taşıyanlar; beyhude bir endişe içerisindedirler. Bu kişiler bu şairlerin sadece siyası, sıradan grup çatışmalarını içeren, gazete yazılarını anımsatan siirler yazdıklarını ya da nasihat ve öğüt verdiklerini düşündükleri için bu yargıya varırlar. Oysa halka yeni fikirler sunan, onu farklı mekânlara taşıyan şair; insanı kendi dar çercevesinden kurtararak, duygu, düşünce ve ruh gelişimine ve tekamülüne ulaştırmayı hedefler. Mevlana, Senaî, Nasır Hüsrev, Attar, Eşref ve inkılabın yetenekli şairlerinden (kuzey rüzgârlarının esinti kaynağı) Bahar ve Pervin örnek verilebilir. Sizin kendinizden, kendi sıkınılarınızdan, aşklarınızdan, hayallerinizden bahsetmeniz insafsızlık ve namertliktir. Halkın imanı bir tümenlik din tellallarının ve devlet vaizlerinin elinde; medeniyet algıları da Şehrazad ve Siyah ve Beyaz Sinemaları ve Tahran Radyosu’nun elinde ise eğer, size ağır bir sorumluluk düşmektedir. Bu biçare neslin kurtuluşu için elinizden geleni yapmazsanız en büyuk ihaneti etmiş olursunuz. İran’da her şey ve herkes halkı uyutmak için ninni söylerken, siz neden hâlâ mırıldanır, homurdanır ve inlersiniz? Milleti uyandırmak için feryat etsenize!
Canım, nasılsın? Allah sırtındaki iki ağır yükü taşıyabilmek için sana güç versin.
Birincisi: Ben…
İkincisi: Benimle yaşamak…
Ben şimdilik serbest olarak Eğitim Bakanlığı’nda araştırmacılık yapıyorum. Ayrıca Modern Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde araştırmalara başlayacağım. Tabii ki serbest olarak çalışacağım, “program dışı” yani!
Kalmak için henüz uygun bir yer bulamadım. Bazen doktorun yanında bazen de o apartmanda kalıyorum. Yalnız kalmamı istemiyorlar. Ben de zaten yer aramaya pek hevesli sayılmam.
Sen de eğer … ile yaşama konusunda bir mektup yazar ve onlarla bu konuda konuşursan daha iyi olur. Kitaplar ve çalışma masamdaki eşyalara gelince … Bey’in bilgisi dâhilinde hizmetlilerin yardımıyla orayı boşaltabilirsin. Her ikisi de muhterem ve değerli arkadaşlar olan Prof. … Bey ve Prof. … Hanım da sana bu konuda yardımcı olurlar.
Fakültenin kitaplarını geri verdim. Odamda olan ve geri vermediğim birkaç kitabın kütüphane fişlerinin Prof. … Bey ve Prof. … Hanım adına değiştirilmeleri gerekiyor. Evde olan birkaç taneyi de … Beye verirsin. Benim adıma başka hangi kitapların kaldığını … Beye sorarsın, ben de bulup geri veririm.
Şimdilik burada eski mektup, yazı ve konferanslarımın derlenmesi, yayımlanması ve basılmasıyla meşgulüm. Umarım her zaman istediğin üzere yarım kalmış yazılarımı yayımlayabilirim.
… Bender Lenge iline gitti. Bir dahaki hafta yola çıkacak. Ramazan ayında daha çok doktorun evinde olacağım.
Umudum, biricik İhsan’ımı öpüyorum. Onun nasıl bir durumda olduğumuzu, nasıl bir zamanda yaşadığımızı, kendisinin ne yapması gerektiğini anlayacak olgunluğa eriştiğini düşünüyorum. O birçok sınıf arkadaşından ve yaşıtından farklı olduğunu biliyor. Onlardan üstün ve ayrıcalıklıdır demek istemiyorum. Bencil ve mütekebbir olmasını istemiyorum. Sadece istisnaî olduğunu hissetmesini istiyorum. Dolayısıyla istisnaî işler yapmak, istisnaî düşünmek ve istisnaî yaşamak durumundadır.
İki gözüm Susen’ciğim ve Sara’cığımı öpüyorum. Her gün yalnızlıklar içinde feryat ediyorum: Bu gece!
Ama sesim yankı bulmuyor.
İnşallah bu zorluklar geçecek ve gelecek daha güzel olacak. Tabii güçlü olursak, kötülüklere ve mahrumiyetlere göğüs gerersek.
Canım Mehrave’mi öpüyorum. Şimdi kucağımda olmasını ne kadar isterdim.
Tüm yakınlara ve akrabalara selamlar.
… Beye ve ailelerine çok çok selam söyle ve en derin hürmetlerimi ilet. Maalesef onlara veda etme şansı bulamadım.
Aziz ninemi öpüyorum. Söyle, tertemiz kalbi ile dua etsin de kâfirlerin ve şerlilerin şerleri kendilerine dönsün. Tüm bu sıkıntılar içinde en ağır sorumluluk senin omuzlarındadır. Senin bu yükü taşıma salahiyetin benim ve diğerlerinin tasavvur ettiğinden çok daha fazladır. Bunun için Allah’a şükrediyorum.
Allah’a ısmarladık.
2
Sevgili Puran’ım
Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Seni özledim, diyorsun! Sen evinde, yuvanda, çocuklarla birliktesin ve bir tek kişiden ayrısın. Buna rağmen özlem duyuyorsun. Bense onca baskı, rahatsızlık, keşmekeş, çirkinlik ve pislik ortasındayım. En alçak halk sınıfıyla, en aşağılık toplumsal grupla ve en rezil entelektüellerle çatışmadayım… Diğer taraftan harabe bir köşede yapayalnız yaşıyorum, hepinizden uzağım, ben ne yapayım? Ben neler çekiyorum?
Ama sana vermek istediğim güzel bir haber var: Hüseyniye-i İrşad tamamlandı. Dün gece ilk kez rahat uyudum. Bugün öğlen uyandım. İki seneden sonra ilk kez bu geceyi vesvesesiz ve tasasız geçirdim.
Yarın sabahtan itibaren, yani bugün -çünkü şu an saat sabah 6:30- oturacağım ve bakanlığın makalesini yazacağım. İki üç güne tamamlarım. Artık benimle ilgili bir karar verirler. Yapmam yasaklanan her işin, önüme çıkan engellerin ve bu geçici durumun böyle sürüp gideceğini sanmıyorum. Bunlar değişecek. Toplumsal açıdan olmasa bile en azından ailevî açıdan her şey daha iyi olacak! Dua et de Allah bu konuda da bir lütuf ihsan etsin. Zaten ondan başka dayanılacak merci yok!
Ramazanda, hilkat garibesi bu din adamlarının neler yaptığını kesinlikle duymuş olmalısın! Kitaplar, bildiriler, küfürler, minberler, savaş meydanları, fetvalar… Hepsi bir yerden, aynı proje için, aynı tonda. Bunların hepsinin emperyalizmin köpekleri olduğu malum oldu artık. Emperyalizmin bu kesimin içlerinde nereye kadar nüfuz ettiği ortaya çıktı. Öyle ki “Bugün gelip tek fetvayla işini bitiririz!” diyorlar. Bir de bakmışsın ki öbür gün gidip fetvayı alıp getirmişler!
Velhasıl bir ay aleyhte propaganda ve ardından kapatılma!
Fakat bu bir iki yıllık emek semeresiz değildi. Yapılan çalışmalar toplumda tahmin edemeyeceğimiz kadar iz bıraktı. Sadece güçlü bir dalga değil, kuvvetli bir hareket ortaya çıkardı. Bunu ancak köklü bir devrimci örgüt yıllarca sürecek faaliyetleri sonucunda elde edebilirdi; desteksiz bir dinî müessese ve kimsesiz, işsiz bir kişi değil. Allah’a şükür tam arzu ettiğimiz noktaya ulaştık. Başarı, onur ve kudretle işimizi sonlandırdık. Öyle bir noktada susuyorum ki ne yanlış bir söz söyledim ne yanlış bir şey yazdım ne zaaf gösterdim ne de bir cümle dahi olsa hakikati maslahata ve menfaate kurban ettim.
Somut haberlere gelirsek; hep küfür işitmedim. Zehir varsa panzehir de vardı. Ramazan bayramında esnaf takımından bir grup aydın bir kutlama yaptı. Seçkin şahsiyetlerden oluşan bir grup bana olan takdirlerini sunmak arzusunda idiler. İlginç bir şey oldu, sana bir hediye vermek istiyorduk dediler. Ne kadar düşündükse de uygun bir hediye bulamadık. Sonra aklımıza Hz. Yusuf’a hediye takdim etmek isteyen grup geldi. Onlar da tüm çabalarına rağmen Hz. Yusuf’un güzelliğine ve değerine uygun bir hediye bulamamışlardı. En sonunda birinin aklına ona bir ayna hediye etmek geldi! Böylece bu aynada kendisini görebilirdi! Bu meyanda biz de sana “Fatıma Fatıma’dır” kitabını hediye etmeye karar verdik, dediler. Aynı zamanda bir “Peykan” marka otomobil de hediye ettiler. Neftî (koyu yeşil) renkli güzel bir otomobil. Bunu yeni kurduğumuz İrşad’ın Çocuk Eğitim Merkezi’ne takdim edelim, dedim. Otomobilin ruhsatını ve anahtarını onlara verdim. Ama bugün İrşad kapandı ve durumunun ne olacağı belli değil. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün el koyma ihtimaline karşı otomobili Eğitim Merkezi’ne verme noktasında tereddütlerim var. Sence ne yapmalıyım?
Senin cevabının ne olacağını tahmin ediyorum. Şimdilik anahtarı ve tapuyu geri aldım. Cevabını beklemekteyim.
Arazi konusunda ne yaptığını bilmiyorum. Nasıl uygun görürsen öyle yap. Benim ne kesin bir fikrim var ne de acelem. Her şey senin isteğine ve onayına bağlı. İhsan’cığım, Susen’ciğim ve Sara’cığım… Artık cumaları boş olduğum için hanımefendinin ve doktorun yanına gidiyorum. Hepsi iyiler. Benim de genel olarak sağlık durumum iyi sayılır. Ama artık böyle yaşamaktan çok sıkıldım. Özellikle İrşad kapandıktan sonra. Puran’cığım, umarım bu ayrılık en kısa zamanda sona erer.
Kurbanın Ali
3
Sevgili Puran’ım
Nasılsın? Nasıl gidiyor? Bilahare olması gereken şey oldu. Bu kadar geç ve bu kadar güzel olacağını düşünemezdim! Allah’ı görüyorum. Hissediyorum. Kendi varlığımı, güneşin ışığını ve sıcaklığını, karanlık bir gecede ansızın çakan bir şimşeğin aydınlığını, gecenin sonsuzluğunu, ateşin alevini, gülün kokusunu, aşkı gördüğüm ve hissettiğim gibi açık ve net bir şekilde… Allah’ı… Allah’ın kendisini görebiliyorum… O’nun ellerini omuzlarımda hissedebiliyorum. Omuzlarıma lütuf ve merhametle dokunuyor… Şeyhin ve …’nın tüm bu düşmanlıkları, tehlikeleri, çirkinlikleri, hıyanetleri, yalanları, alçaklıkları, merhametsizlikleri, utanmazlıkları karşısında… Sermaye, silah ve tespihin karşısında… Baskının ve eşekleştirmenin her zamanki ortaklığı ve işbirliği karşısında… Riyakârlıkları, dalkavukları ve aldatmaları için eşeklik, cahillik ve taassubu kullanan bu şerlilere karşı… Arkalarında siyonizmin büyük paraları, emperyalizmin dehaları, CIA ve uluslararası casus şebekeleri olan minberler, mihraplar, binlerce meddah ve vaiz karşısında… Bütün bunlara karşı sadece O, yapayalnız olan beni savunuyor… Gel gör ki nasıl bir himayedir bu! Nasıl bir savunmadır…
Puran, ne yaptığını bilmiyor musun? Ne yaptığını görmüyor musun? Ne yapıyor? O’nun rahmet yağmurunun altında yalnız duruyorum ve şiddetinden nefes alamıyorum. İlginç! Allah ne kadar da merhametli, anlayışlı! Planlar kuruyor. Benim hakperestliğimi ve iman gücümü en güçlü, en tehlikeli cephelerin karşısında konumlandırdı. Hepsiyle çatıştım. Elimde hiçbir silahım, hiçbir sermayem, sığınağım, taraftarım ve gücüm olmamasına rağmen. Tüm bu eşitsizlik karşısında mutlak zafer benimdi!
Tabii ki Allah bir mucizeyi dahi sebep ve vesilelerle yaratıyor. Peki, bu güçlü ve beraber hareket eden düşmanı ezmek için neyi vesile kıldı? Tek kelimeyle bizzat bu güçlü ve birlik olan düşmanların kendileri ve onların bu birlikteliğinin oluşturduğu gurur ve kibir. Evet, onların bu ansızın, acımasız, hep birlikte ve akıllıca saldırıları karşısında; kendi eşi ve çocuklarına bile bakmaktan aciz, kimsesiz, hiçbir şeysiz, dikkatsiz ve tembel olan bana Rabbimin lütfettiği tek imkân ve araç; kendi kibir ve gururlarıydı. Rabbimin bu lütfu sayesinde yenilgiye uğradılar ve rezil rüsva oldular. Gel gör ki daha düne kadar, özellikle bu yıl ramazan ayı boyunca camilerde, tekkelerde, mevlitlerde, meclislerde ve kadın toplantılarında ellerinde Ayetullah Seyyid Murteza Milanî’nin fetvası “Vurun, öldürün, yıkın, yok edin.” diye feryadı figan eden uzun sakallıların bugün iki yakası bir araya gelmiyor; kaçacak delik arıyorlar. Halk onların dinlerinin ve velayetlerinin ne mal olduğunu; kendilerinin de Firavun’un sihirbazları olduklarını çok çabuk fark etti.
Neyse ki her şeyin ve herkesin ne olduğu açıklığa kavuştu! Hem aydın hem esnaf hem devlet hem ruhaniyet! Tek bir soru, tek bir müphem nokta kalmadı.
Diğer taraftan yol da açıldı. Çukurda kalan ve yer altında biriken, bir havuzda, bir kaynakta sıkışan su akmaya başladı. İş tamamlandı. Benim işim sona erdi.
Artık vicdanım beni oturup yazmak, yaşamak, “eşim ve çocuklarımla ilgilenmek” konusunda rahatsız etmiyor. Artık bir düzen kurmak ve hayatın tadını çıkarmak günah olmayacak. Söylemek istediğim makam, düzen, para ve gösteriş değil! Bunlar bedbahtlıktır. Belki nohut ve et yemeği sofrasında Puran’ın yanına oturmak, İhsan’la kitaplar ve insanlar üzerine konuşmak, Sara ile okumak ve Susen ile derslerden bahsetmek, Mona’nın berrak dudaklarına buseler kondurmak, nine ile baş başa vermek, ansızın üzerime gelen kültürel hücumlardan sonsuza dek kurtulmak ve Ali Şiası ile Safevî Şia’sını tanıtmak için uğraş vermek! Artık her şeyden el etek çekmeye karar verdim. Sadece ben, siz ve yazmak! O da sadece bu konuda ve başka hiçbir şey!
Bir tuzak vardı; ama hayırla sonuçlandı. Buhranlar devam ediyor; ancak bunun benimle bir ilgisi yok.
Şu an gündemde olan konu müessesenin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesi meselesidir. Bu müessesenin yönetimi, düzene uygun dinî programlar icra etmesi için yeniden yapılandırılacak. Söz konusu programlar hem emniyet güçlerinin hem de taklit mercilerinin istediği yönde cereyan edecek. Burada hem velayete hem emniyete riayet edilecek. Ruhaniyet ve devlet bu müesseseyi himaye edecektir. Oysa bugüne kadar ilmî ve İslamî çalışmalar ruhaniyetin gözetimi altında değildi. Öte yandan emniyet güçlerinin soruşturmaları sonucu ortaya çıkmıştır ki müessesenin idarî işleri kontrol altında tutamaması neticesinde bazı aşırı gruplar, İslamî ilkeler ve dinî temellere dayanarak burayı kendi devrimci amaçları için kullanmışlardır. İşte bu nedenle müessesenin vakıflara bağlanmasına karar verilmiştir. Ancak her ne olursa olsun bunun benimle ve yaptığım işle hiçbir bağlantısı yok. Zira benim işim ders, eğitim ve düşünce üzerinedir.
Affetme isteği sevginin devamıdır; ama “neden?” sorusu cevapsız kaldığında, zihin teslim olmaz. Çünkü anlamlandırılmayan acı, kapanmaz.
Bu yüzden affetmek her zaman iyileştirici olmaz. Bazen önce şunu bilmek gerekir: Bu bana neden oldu, hangi sınır ihlal edildi, hangi gerçek görmezden gelindi?
Kırgınlık, affedememek değildir. Kırgınlık, henüz yerini bulamamış bir adalet ihtiyacıdır.
Yükseklik fobim var. Dün VR gözlük teknolojileri denemeye gittik. “Gözlük olduğunu bilirsin” demeyin, 3 saniyede insanı bağlıyor. Gökdelenin tepesinde tahtanın üstünde yürü diyorlar. Adım atamıyorum. Denemek bile istemiyorum. Bir ömür yüksek hiçbir yere çıkmadığımı dün anladım.
Amigdala seni öleceğin konusunda uyarıyor. Adrenalin, ölüm tehlikesine hazırlanıyor. Kortizol, dikkati beyninde ve bacaklarında topluyor. Kalp atışların hızlanıyor. Gözlüğün arkasında bir odada olduğunu biliyorsun ama beyninin çok ciddi bir referans olarak gördüğü görsel korteksin gökdelenin tepesinde olduğunu söylüyor. Kendini ikna edemiyorsun.
Tam o sırada telefon çaldı. Önemli bir telefon bekliyorum. Ellerimle montun cebinde telefonu ararken gökdelenden düştüm. Yere kadar görüntüyü izledim, sonra bembeyaz. Gözlüğü çıkardım, telefonla konuştum. Tekrar taktık.
Bilinci başka bir şey oyalayınca bilinçdışı için gökdelenden düşmek, ekrandaki bir görüntü halini aldı. Hayattaki gerçek bir sorun, simülasyonu simülasyon kıldı. Prefrontal korteksi telefon oyalayınca, kaygı gitti, korku kaldı. Korku da gerçekleşmesinden korktuğun gerçekleşince silindi.
“Beyin, korktuğun olay gerçekleşince ölmediğini görünce sakinleşir, artık o konuya ölecekmiş gibi tepki vermeyi bırakır.” Bunu zaten biliyorduk. Ama tuhaftı, çünkü sadece bir defada bu olmuştu. Hangi fobi bir kerede silinir ki. Artık korkmuyordum. Artık sadece anın tadını çıkarmaya başladım. Gökdelenlerin aralarından yürüdüm, uçtum.
Simülasyonlar bu işe yarar, amigdalayı aradan çıkarır. VR gözlük taktığı için duvara vuran, yerlerde sürünen insanlara gülmeyin. Beyni ne kadar tanırsanız tanıyın hala yanılır. Hepimiz günlük hayatta kendi gözümüzün önüne taktığımız gözlüklerle yaşıyoruz. Ve başımıza geldiğinde ölmeyeceğimiz olaylar, başımıza bir türlü gelmediği için bir ömür korkmaya devam ediyoruz.
Batma korkusu bir ömrünü tüketmiş birini tanıdım, çünkü hiç batmamıştı. Yükseklik korkusunu tarihte silmek çok zordu, çünkü bir kez yüksek bir yerden düşmek gerekiyordu. Kurgu kitaplar ve filmler; bize başkalarının hayatlarında gerçekleşen olaylar yaşandığında neler olacağını göstererek normalleştirir. Simülasyon çağında hayatımızdaki her koşulu bilgisayarlara simüle ettirebiliriz. Belki de hayattaki ana dert; korktuğumuz şeylerin henüz başımıza gelmemesidir.
15 yıl önce -hadsizce şunu yazmışım; “Kırılmasından korktuğun vazoyu al yere çarp.” Bunu yazan birinin kendi beynince korku ile sınanmaya başlaması ironiktir.
VR gözlüğün sahte görüntü ürettiğini bildiğimiz halde korkuyoruz, korku ve duygular üzerinde doğru tespitler yaptığımız halde yanılıyoruz. Yanılgı, insan icadıdır.
Osmanlı tarihinin en güçlü hükümdarlarından biri olan Yavuz Sultan Selim, yalnızca askerî başarılarıyla değil, aynı zamanda şiirle olan ilgisiyle de dikkat çeker. Farsça şiirler kaleme aldığı bilinen Yavuz, divan edebiyatı geleneği içinde yer alan önemli padişah şairlerden biridir.
Ancak onun adı, yüzyıllardır tek bir rubai ile birlikte anılır:
Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek Giryemi hûn, eşkimi füzûn etti felek Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Bu rubai, Osmanlı şiir geleneğinde “güç ve aşk arasındaki en keskin karşıtlıklardan biri” olarak kabul edilir.
Rubainin Tam Metni ve Varyantları
Kaynaklarda rubainin küçük farklılıklarla aktarıldığı görülür. En yaygın nüsha aşağıdaki gibidir:
1. Klasik Rivayet Nüshası
Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek Giryemi hûn, eşkimi füzûn etti felek Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
2. Anlamı güçlendiren okuma varyantı
Bazı metinlerde ikinci mısra şu şekilde de geçer:
Giryemi kıldı hûn, eşkimi füzûn etti felek
Bu varyant anlamı daha açık hâle getirir:
giryem → gözyaşım
hûn → kan
füzûn → artmak, çoğalmak
Günümüz Türkçesiyle Anlamı
Rubainin sadeleştirilmiş anlamı şöyledir:
Bilmem felek gözlerime nasıl bir büyü yaptı, Ağlamamı kana çevirdi, gözyaşımı artırdı. Aslanlar bile gazabımın pençesi karşısında titrerken, Beni ceylan gözlü bir güzele esir etti.
Burada “eşk” kelimesi sıkça yanlış biçimde “aşk” olarak okunur. Oysa doğru anlamı gözyaşıdır.
Edebî Derinlik: Güç ve Teslimiyet Paradoksu
Rubainin en güçlü yönü, iki zıt dünyayı aynı anda kurmasıdır:
Aslan → kudret, savaş, hüküm
Ceylan → zarafet, kırılganlık, aşk
Bu karşıtlık üzerinden padişah şu gerçeği dile getirir:
En büyük güç bile, aşk karşısında çaresiz kalabilir.
Bu yönüyle rubai, yalnızca bir aşk şiiri değil; aynı zamanda bir insanlık hâli anlatısıdır.
Çadır Direğine Yazılan Satırlar Rivayeti
Halk arasında en yaygın anlatıya göre hikâye, Yavuz Sultan Selim’in Şam civarında kurduğu otağda geçer.
Çadırın temizliğiyle görevli genç bir Türkmen kızı vardır. Her gün gelir, çadırı temizler ve sessizce ayrılır.
Bir gün Sultan Selim’i görür ve bu karşılaşma hayatını değiştirir.
Gönlü bir anda hükümdara bağlanır.
Fakat bu aşkın söylenmesi mümkün değildir.
Bir gün çadır direğine şu satırı yazar:
Seven insan neylesin?
Sultan Selim bu satırı görür ve altına cevap yazar:
Hemen derdin söylesin.
Ertesi gün yeni bir satır gelir:
Ya korkarsa neylesin?
Cevap gecikmez:
Hiç korkmasın söylesin.
Böylece dört satırlık küçük bir aşk diyalogu oluşur.
Mısırlı Cariye Anlatısı (Alternatif Rivayet)
Aynı hikâye Mısır’da farklı bir şekilde anlatılır.
Bu kez kahraman Türkmen kız değil, Mısırlı bir cariyedir.
Sultan Selim’in çadırında görev yaparken ona âşık olur.
Aşkını bir kâğıda yazar:
Derdi olan neylesin?
Cevap gelir:
Derdi neyse söylesin.
Sonra sorar:
Korkuyorsa neylesin?
Cevap yine nettir:
Hiç korkmasın söylesin.
Ancak genç cariye, Sultan’ın huzuruna çıktığında heyecana yenilir ve aşkını ifade edemeden yere yığılır.
Yavuz Sultan Selim ve Şiir Geleneği
Yavuz Sultan Selim’in Farsça divanı vardır ve klasik şiir geleneğini iyi bildiği kabul edilir. Ancak bu rubainin:
gerçekten kendisine ait olup olmadığı,
yoksa ona nispet edilmiş bir halk şiiri mi olduğu
kesin olarak bilinmemektedir.
Modern edebiyat araştırmalarında bu rubai genellikle:
“Yavuz Sultan Selim’e nispet edilen şiir”
olarak geçer.
Kültürel Etkiler ve Musiki
Bu rubai, yalnızca edebiyat metinlerinde değil, musiki ve popüler kültürde de yer bulmuştur.
Tanbûrî Ali Efendi tarafından bestelenmiştir
Kani Karaca tarafından okunmuştur
Cem Karaca bazı eserlerinde beyitlerini kullanmıştır
Tiyatro ve televizyon dizilerinde tekrar tekrar referans edilmiştir
Bu durum, rubainin klasik bir metinden çok kültürel bir hafıza öğesi hâline geldiğini gösterir.
Tarihî Gerçeklik Meselesi
Tarihçiler açısından bu hikâyenin iki boyutu vardır:
Şiir metni: Büyük ihtimalle klasik divan geleneğine aittir
Aşk hikâyeleri: Türkmen kızı ve cariye anlatıları folklorik rivayetlerdir
Erken Osmanlı kaynaklarında bu aşk hikâyelerine dair kesin kayıtlar bulunmamaktadır.
Bu nedenle akademik yaklaşım:
“tarihî olay” değil, “kültürel anlatı” olarak değerlendirmektir.
Sonuç: Bir Beyitin Yüzyılları Aşan Gücü
Belki bir Türkmen kızı vardı.
Belki Mısırlı bir cariye…
Belki de hiçbirisi yoktu ve bütün hikâye zamanla halkın hayal gücünde şekillendi.
Ama değişmeyen bir gerçek vardır:
İnsanlık, gücün bile aşk karşısında eğildiği fikrini unutmaz.
Ve bu yüzden, beş asırdır aynı mısralar tekrar edilir:
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.
Bir Hükümdarın İtirafı
Bu rubaiyi asırlardır etkileyici kılan şey, yalnızca aşkı anlatması değildir. Asıl dikkat çekici olan, dünyanın en güçlü hükümdarlarından biri sayılan bir padişahın, bütün kudretine rağmen aşk karşısındaki çaresizliğini dile getirmesidir.
Ordulara hükmeden, devletler yıkan ve fetihler gerçekleştiren bir hükümdar; sonunda bir çift göz karşısında yenildiğini itiraf etmektedir.
Belki de rubaiyi unutulmaz kılan şey budur. Tarih kitaplarında ordulara kumanda eden bir hükümdar olarak gördüğümüz Yavuz, bu birkaç mısrada karşımıza yalnızca bir âşık olarak çıkar. Bu yüzden, Yavuz Sultan Selim’in adı geçtiğinde pek çok kişinin hafızasında şu mısralar yankılanır:
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Çünkü tarih boyunca nice hükümdarlar ordulara galip gelmiş, fakat gönüllerine söz geçirememiştir.
İslam düşünce tarihinin önemli simalarından olan Râgıb el-İsfahânî’nin hayatı hakkında elimizde sınırlı bilgi bulunmaktadır. Ancak eserlerinde yer alan bazı ifadeler, onun bir dönem siyasî ve ilmî baskılara maruz kaldığını ve hatta hapsedildiğini göstermektedir.
Râgıb ile dönemin nüfuzlu devlet adamlarından Vezir Ebû’l-Abbâs ed-Dabbî arasında bir ihtilaf yaşandığı anlaşılmaktadır. Müellif, Merâtibü’l-Ulûm adlı eserinde bu anlaşmazlığa şu sözlerle temas eder:
“Şeyh Fadıl’ın (Ebû’l-Abbâs ed-Dabbî) bazı meselelerde farklı düşündüğünü görmem beni büyük bir şaşkınlığa itti. Bu meselelerden biri, filozofların kullandığını gerekçe göstererek ‘kuvvet’ lafzını kullanmamdan hoşlanmaması ve onun yerine ‘kudret’ kelimesini kullanmamı istemesiydi. Sanki o, seçkinler bir yana, halkın örfünde bile mevcut olan bu iki kelime arasındaki farkı bilmiyor gibiydi. Bazen kapalı ve imalı sözlerle, bazen de açık ifadelerle taraftarlarına ve tebasına karşı beni küçük düşürmeye ve aşağılamaya çalışıyordu. Benim ona ağır sözlerle cevap verdiğimi görünce söz üstüne söz katıyordu. Oysa ben, büyük şeyhin taraftarlarının hakikatte ayıplanacak bir davranışta bulunabileceklerini hiç düşünmüyordum.”
Bu ifadeler, ilmî bir tartışmanın zamanla şahsî ve siyasî bir çatışmaya dönüştüğünü göstermektedir. Görünüşe göre Râgıb geri çekilmeyi tercih etmemiş, görüşlerini savunmaya devam etmiş ve vezirin çevresiyle münazaralara girişmiştir.
Bu ihtilafın sonucunda hapsedildiğini ise başka bir eserinin mukaddimesine düştüğü şu dikkat çekici nottan öğreniyoruz:
“Bir halvete (yalnızlığa) maruz kaldım ki bu halvetin vahşetinden Kur’ân ile kurtuldum. Kur’ân ile ünsiyet kurmasaydım o vahşi halvetten kurtulmam mümkün değildi. Daha sonra ‘Kitâbü Me’âni’l-Ekber’i yazdım ve ‘İhticâcü’l-Kırâât’ı imla ettirdim. Bu halvet, gözün halvetiydi; kalbin halveti değildi. Zorla olmuştu; iradî değildi. Tamamen baskıcı ve kahrediciydi. Zihnim altüst olmuş, arzularım darmadağın hâle gelmişti.”
Bu satırlar sıradan bir uzlet veya gönüllü inzivadan değil, zorla maruz bırakılmış bir tecrit ve mahpusluk hâlinden söz etmektedir. Râgıb’ın kullandığı ifadeler, yaşadığı yalnızlığın ne kadar ağır olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Onun bu dönemde teselliyi Kur’ân’da bulduğunu özellikle vurgulaması da dikkat çekicidir.
Kaynakların verdiği bilgilerden hareketle, Râgıb el-İsfahânî’nin vezir ve çevresiyle yaşadığı ilmî-siyasî anlaşmazlığın ardından hapsedildiği sonucuna ulaşılmaktadır. Ancak hapsin tarihi, ne kadar sürdüğü ve hangi şartlarda sona erdiği hususunda elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır.
Buna rağmen müellifin kendi kaleminden aktardığı bu satırlar, onun yalnızca büyük bir müfessir ve dil âlimi değil, aynı zamanda fikirleri uğruna baskılara direnmiş bir düşünür olduğunu göstermektedir. Bugün eserleri okunmaya devam ederken, hayatının bu çalkantılı dönemi de ilim tarihinin dikkat çekici hadiselerinden biri olarak önemini korumaktadır.
Meşhur Ama Az Tanınan Çok Yönlü Bi̇r İli̇m Adamı: Râğıb El-Isfahâni̇ / Ömer Kara
Bir halvete (yalnızlığa) maruz kaldım ki bu halvetin vahşetinden Kur’ân ile kurtuldum. Kur’ân ile ünsiyet kurmasaydım o vahşi halvetten kurtulmam mümkün değildi.
Tek önemli şey ZAMAN içinde ZAMAN bulmak… Bu muazzam zor, fakat yapılmak zorunda!
8/9 Mart, Stockholm
Berlin’in üzerimdeki etkisi korkunç oldu. Dehşet verici bir şehir. Sonunda Maximilian Sohell’le iletişim kurmayı başarabildik. O da benim gibi bronşit olmuş, çok hastaydı. Aileme (Moskova’daki) 10 ruble verdi, en azından tefecinin hesabımı kapatıp acil borçları ödeyebilirler şimdi. Maximilian ayrıca Lara’nın onun bize borç verdiği parayla Berlin’de aldığı giysileri de onlara ulaştırmış. Yaptığı hiçbir şeyi kendine mal etmiyor ve çok doğal davranıyor.
Bu meseleyi fazla düşünmeden, dünyadaki tüm ince duyguların yapılan tek bir iyilikten daha değersiz olduğunu anladım. O yüzden bundan aşağılanmış gibi hissetmiyorum, çünkü verene bakmak verilen hediyeye bakmak kadar muhteşem bir haz veriyor. Yaşamımda ilk kez gerçek desteği yaşadım ve bu bana gelecek için ümit verdi. Şimdi de patronlarımızla bizimle ilgili konuşmak niyetinde. Bu bir işe yararsa Maximilian ayın 26’sında Berlin’de olacak. Bu yüzden Larissa onu görmek için Berlin’de kalmak durumunda.
9 Mart, Stockholm
Dün Olga Surkova’nın bana dehşet verici önermeler, ithamlar ve bunun gibi şeylerle dolu korkunç bir mektup göndermiş olduğunu yazmayı unuttum. Ona yanıt vermeliyim ama onunla mektup aracılığıyla bile ilişki kurmak istemiyorum.
“Dürüst insanlar hiç zengin olamazlar, zengin insanlar da dürüst.” — Lao-Çe
“Kendi yapabileceğin hiçbir şeyi başkasından istemeye hiçbir zaman gerek duyma.” — Lev Tolstoy
Dün Yuri Vita’yla konuştum. Benimle akşam gazetesi için röportaj yaptı. Ona Palme’den yardım isteyebileceğimi açıkladım. Çünkü şu ana kadar gazete röportajlarındaki politik tutumu ve televizyonda verdiği beyanatlar bize yardımı reddetmeyeceğini gösteriyor. Dur bir dakika! Aklıma bir fikir geldi; Stockholm’de Sovyet elçiliğinin önünde sınırsız açlık grevi — İsveç’te Sovyetler her yere büyük bir başarıyla sızmış durumdalar ve İsveçlilerin arkadaşça işbirliklerine güveniyorlar. Açlık grevi farklı ülkelerden televizyon ekiplerinin mekânda bulundukları zamanlarda birkaç gün süreyle basına da yansıtılır. Başı çeken kültürel ve politik kimselerle yapılacak görüşmeler videoya çekilir. Her ülkeden bir temsilci ve “Solidarnosc”tan da biri bu grevde yer alırsa çok iyi olur.
Tek önemli şey ZAMAN içinde ZAMAN bulmak… Bu muazzam zor, fakat yapılmak zorunda!
10 Mart, Stockholm
Volodya Maksimov bana Yuri Petroviç Lyubimov’un Bologna’daki tiyatrosunu kaybettiğini söyledi. Ona açıkça söyledikleri şey şu olmuş: “Artık senin durumun değişti (yani artık Sovyetler Birliği vatandaşı değil), seni geri çevirmekten başka bir alternatifimiz yok.” İnanılmaz. Bundan daha inanılmazı da Yevtuşenko’nun Hollywood’a kendi senaryosu olan Üç Silahşörler’i çekmeye yönetmen (!?) ve aktör (!!?) olarak davet edilmesi. Dartanyan’ı oynayacakmış (!!!???) Buna gerçekten inanamıyorum. Delilik bu, çılgın bir fars adeta. Tabii Ksenya bu konuda muhteşem bir itici güç. Şu anki politik dönemde bunun olacağını düşünerek şansını zorlamış. Amerikalılar bile filmin iş yapmayacağını biliyor.
Evet, bir insanın yaşamını değiştirmesi mümkün olsa bile (ya da en azından görüntüsünü) karma, karmadır. Bizim isteklerimizden bağımsız olarak.
Sinemacılar Topluluğu ve Londra, İtalya, İzlanda ve Fransa’daki Tarkovski komiteleriyle (benim için kampanya yürüten komiteler) olduğu gibi antroposofistlerle de temas halindeyim. Ve ayrıca İtalyan Movimento Popolare ile de. Ne olup bittiğiyle ilgili bir film yapıp Sovyetlerin bundan haberdar olmasını sağlamak, ayrıca filmi her festivalde göstermek gerek.
Bu yüzden film 16mm olmalı, video değil. İngiltere’deki T. komitesinin temsilcisi David [Gothard] ve Marco Parmigiano (Movimento Popolare’nin avukatı) ile konuşmalı, el ilanları yaptırıp İsveç hükümetine bir mektup yazılmalı. Tabii en önemlisi doğru zamanı seçmek. Yuri bunu benim için organize edecek. Belki biraz para toplamam gerekecek. Ne olursa olsun Paris’ten Filippo’yla görüşmeliyim.
10 Haziran
Bugün Moskova’yı arayıp Andruşka’yla görüştüm. Boyu 1 metre 68 olmuş, benimle aynı boyda! Ayak numarası 43, benimkilerse 42. Floransa’dan döndüğümüzden beri Lara kendini iyi hissetmiyor. Yolculuğumuz çok kötü geçti. Çok boğucuydu, Lara neredeyse bayılacaktı bu beni çok korkuttu. Lara Roma’dan Münih üzerinden Berlin’e ve ben de yarım saat içinde Kopenhag üzerinden Stockholm’e gidiyorum.
Yeni pasaportlarımızla, daha doğrusu yeni seyahat belgelerimizle seyahat edeceğiz.
Haziran, İtalya
Larissa bana en güzel yerlerden birini gösterdi: Roccalbegna, insan burada bir ev alabilir, daha doğrusu bir harabe alıp ondan yeni bir ev yapabilir, buna ek olarak da dokuz hektar arazi alır. Hepsi 23 milyona.
Temmuz, İsveç
Film iyi olacağa benziyor!
Floransa belediye başkanı şehir merkezinde, 120 m²’lik balkonlu bir daireyi bize tahsis edeceğini teyit etti. Larissa orayı bana stüdyo yapmak istiyor. Şimdilik bize binanın daha alt katına bir yere üzerinde çalışabilelim diye bir montaj masası koymamıza izin verdiler. Larissa, şu sıra Berlin’de mobilya alıyor. Floransa’daki dairenin Eylülün 20’sine kadar hazır olmasını istiyor. Bu pek kolay olmayacak!
29 Eylül, Stockholm
Her şey çok zor. Ve ben çok yorgunum. Andruşka’sız artık daha fazla dayanamam. Yaşamak istemiyorum.
10 Kasım
Tommasi’yle dekorlar üzerinde çalıştık. Henüz daha pek netleşmedi fakat doğru yoldayız. St. Anthonius’u yapmalıyım. Formigoni aracılığıyla Papa’dan destek alabilirim. Andruşka’yla ilgili hiçbir gelişme yok. Yarın Palme’yle bir toplantı daha yapacağız. Larissa ile Roma’daki Dışişleri Bakanlığı’na gittik. Bize yardım etmek istiyorlar ama nasıl? Hükümetle iyi ilişkileri olan avukat ve senatör Gino Giugni’yi görmeye gittik. Andreotti ondan ailemiz için davetiye işlemlerine girişmeden önce bir hafta beklemesini istedi. Larissa evle ilgili sorunlarla ilgilenmek için Floransa’da kaldı. Moskova’dan gelen haberler kötü. Ne kötü günler, ne kötü bir yıl. Tanrım, beni bırakma! Krzistof Zanussi telefon etti. Çok hoştu ve ihtiyacımız olduğunda onun Paris’teki dairesinde kalabileceğimizi söyledi. J. Lina ile konuştum. “Cadı” ile buluşmamız için gerekli ayarlamayı yapmış. Kadın benimle tanışmak istiyormuş.
11 Kasım, Stockholm
Bugün Palme’yi görmeye gittik. İki olasılığın olduğunu söyledi:
Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla resmi yolla oğlumun İsveç’e gelmesine izin verilmesi için başvurmak. Yasal yollardan bu büyük olasılıkla imkânsız.
Kendisinin SSCB hükümetine Tarkovski’nin oğlunun Batı’ya (nereye olduğu önemli değil) gelmesine izin verilmesini rica eden bir mektup yazması. Mektup kendi elçileri aracılığıyla SSCB’ye gönderilecek.
Tabii ikinci şık çok daha iyi.
Doktor röntgenleri uzmana göndermiş. Dün öksürürken kan tükürüyordum. Bugün de, ama fazla değil. Larissa’yı çok özlüyorum. Özellikle hasta olduğum zaman.
18 Kasım
Hastayım. Bronşit ve başımın arkasında ve kaslarımda sinirlere baskı yapıp boynumda ve omuzlarımda şiddetli bir ağrıya neden olan dehşet bir şey. Üşütme ve öksürük. Filmin senkronu yapılmak zorunda. Ve zaman geçiyor.
19 Kasım
Fizyoterapiste gittim. Devamlı stresten sırtım ve omuzlarım çok kötü durumdaymış ve omuzumdan ufak bir ameliyat olmam söz konusu gibi gözüküyor. İhmal etmemin riskli olacağını söyledi. Moskova’yla konuştum. Onlara yeni bir şey söyleyebilecek durumda değilim. Film Enstitüsü’ndeki işim de öylece duruyor, bir gelişme yok.
24 Kasım
Hastayım, aslında epey ciddi bir şekilde hastayım. Filmin uzunluğu (2 saat 10 dakika) konusunda prodüktörle aramda korkunç bir sinir harbi sürüyor. Gorbaçov ve Reagan’ın zirve görüşmeleri tamamlandı. Gelecek yıl için biraz umut var.
30 Kasım
Filmin uzunluğuyla ilgili aptalca ayarlamalar yapılıyor. Hastayım. Kan testi yaptırıp röntgen çektirmek zorunda kaldım. Hâlâ sonuçlarını almadım.
7 Aralık, Stockholm
Kendimi ölü gibi hissediyorum.
Slava Rostropoviç geldi. Kesinlikle yardım edeceğini söyledi. Mektubumu Reagan’a ulaştıracak. Ayrıca Şubatta belediye başkanını görmek için Floransa’ya gelip bizim kalacak yer sorunumuzla ilgili konuşacak. Ondan röntgen filmlerimin hangi uzmana gönderildiğini öğrenmesini rica ettim. Boris Godunov ile ilgili bir opera filmi yapmak istiyor. Ona bunun film aracılığıyla nasıl gerçekleştirilebileceğini bilemediğimi anlatmaya çalıştım. Bu önerinin Gaumont’u iflas anında satın alan Toscan du Plantier’den geldiğini söyledi. Burada bir karışıklık var gibi gözüküyor. Hepsi madem Boris’i sahneye koyup iyi bir sonuç aldım, o zaman bunun filminin çok daha iyi olacağını düşünüyor.
Tabii bunda yanılıyorlar. Tiyatro sinema değil. Ve ben operadan bir film yapmayı bilmiyorum.
10 Aralık, Stockholm
Dün Slava Rostropoviç telefon etti. İki günlüğüne Helsinki’ye gitmiş. Benden Reagan’a yazdığım mektubun tarihini 15 Mart 1986’ya değiştirmemi istedi. Lara her şeyi bırakıp buraya, yanıma gelmek istiyor. Fakat ona, ben oraya 20’sinde varmadan önce dairenin organize edilme işinin şu an daha önemli olduğunu, böylelikle oraya gittiğimde dinlenip Uçan Hollandalı üzerinde çalışmaya başlayabileceğimi söyleyerek onu yatıştırdım. Ayın 13’ü, Cuma günü doktor bana bir akciğer uzmanına görünmemi söyledi. Ira Brown’la konuşup Covent Garden’a hastalığımdan söz etmesini ve bunun planlarımızı etkileyebileceğini söyledim. Anna-Lena avukat Cao’ya bir telgraf gönderip eğer filmi anlaşmadaki uzunluğa indirmezsem bana ödemesi gereken 55.000 doları ödemeyeceğini yazmış. Bu biraz şantaj gibi gözüküyor. Film Enstitüsü’nün başkanından çok ağır bir mektup aldım ve ona ne yapmak istediğini anlamadığımı, bir Tarkovski filmi mi yoksa bir buçuk saatlik (genelde kabul edilen standart uzunluk) ticari bir film mi istediğini soran soğuk bir yanıt yazdım. Sonra Anna-Lena’yla bir buçuk saat konuştum. Sonra galiba kendisi başkanla konuşmuş. Başkana mektubumun geçerli birtakım argümanlar içerdiğini söylemiş.
İTHAF
“Tüm masumiyetine karşın büyük insanmış gibi acı çektirtilen küçük oğlum Andruşka’ya ithaf ediyorum.”
11 Aralık
Yaşlandıkça insanları daha gizemli buluyorum. Benim dikkatimden kolayca kaçıyorlarmış gibi gözüküyorlar. Bu benim değerlendirme sistemimin çökmesi ve insanları yargılama kapasitemi kaybetmem demek. Bir bakıma değerlendirme sisteminin çökmesi iyi ama tüm sistemler çökerse iyi mi? Tanrı beni her şeyi kaybetmekten korusun! Neyim var? Tüberkülozum mu azdı? Zatürre mi yoksa kanser mi oldum? 13 Aralık’ta ne olduğunu öğreneceğim. Yatıyorum, hastayım. Akciğerlerimde ağrılar var.
12 Aralık
Birkaç gün önce burada yatağımda yatıyordum ama uyumuyordum. Birden bire akciğerimi içerden gördüm, daha doğrusu akciğerimdeki bir bölgeyi, büyük bir delik vardı ve dışarı kan sızıyordu. Daha önce böyle bir görüntü hiç görmemiştim. Durumum kötü. Şiddetli, kuru bir öksürüğüm ve ciğerlerimde parçalanıyorlarmış gibi bir acı var. Ve baş ağrılarım.
13 Aralık
Bugün gerçekten kara cuma. Klinikte doktoru görmeye gittim. Bana karşı çok nazik ve ilgiliydiler, doğrusu fazlasıyla iyiydiler.
Testleri boş zamanlarında yapıyorlar. Slava Rostropoviç etkisini kullanmış olmalı. Doktorun dediğine göre bir iltihaplanma durumu olabilir, ama bunun doğru olmadığı çok açık çünkü ciğerdeki siyah leke aldığım antibiyotiklerle iyileşmedi. Ya da tüberküloz? Ya da bir tümör?
Doktor, sonucun en kötü olasılık çıkması durumunda nerede ameliyat olmak istediğimi sordu. Ameliyat olmam şart mı? Neden nedensiz onca acıya katlanayım. Hem bu akciğer, kadın memesi değil ki. Ayrıca bir ay önce başımda nedensiz oluşan ne olduğu belirsiz yumrunun da hücre testini yapacaklar. Tüberküloz için test yaptılar.
Sonuçları 20 Aralık’a kadar hazırlayacaklar. Artık nasılsa kendimi en kötüye hazırlamış durumdayım. Göğsümün önünden her şeyin silindiği ve ciğerimi gördüğüm an o karaltı bana tümörden çok bir delikmiş gibi göründü. Tabii bundan emin olamam çünkü bir tümörün nasıl göründüğünü bilmiyorum. Fakat vardığım kanı orada bir yaranın olduğu ve marazi bir oluşumun olmadığıydı. İtalya’da hayat sigortası yaptırmalıydım. Şimdi bunu yaptırabilmek de büyük bir olasılıkla zor olur.
15 Aralık
İnsan yaşamı boyunca er ya da geç öleceğini bilir ama bunun ne zaman olacağını bilmez. Yaşamını sürdürmesinin kolay olması için bunun gelecekte bilinmeyen bir tarihte olacağını düşünür. Fakat ben biliyorum ve şimdi hiçbir şey benim yaşamamı kolaylaştırmayacak. Bu çok acı verici. En kötüsü Larissa, bunu ona nasıl söyleyeceğim? Ben şimdi nasıl kendi ellerimle bu korkunç yeisin onun üzerine düşmesine neden olabilirim?
16 Aralık
Bütün günümü hastanede geçirdim. Başımı yarıp tümörden biyopsi için parça aldılar. Doktorun dediğine göre sonuçlar kötü, tümör eğer belli bir cinse dönüşmezse yapılabilecek bir şey yok, dönüşse de tamamen iyileşme şansı yüzde seksen. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere kötü durumdayım. Larissa’yla nasıl konuşacağım?
21 Aralık
Ayın 23’ünde tüm eşyalarımı alıp İtalya’ya uçuyorum. Her gün daha da kötüleşiyorum. Boris Leonidoviç Pasternak benim dört film daha yapacağımı söylediğinde haklıymış. Roerich’in spiritizma seanslarını düşünüyorum. Boris Leonidoviç’in hesaplamaları tam olarak doğru değilmiş. Benim yedi film yapacağımı söylüyordu. Fakat o Silindir ve Keman’ı da saydı. Oysa bunun aslında sayılmaması gerek. Fakat genelde haklıydı tabii!
1986
Dün yürüyüşe çıktım ve içimden gelen nedeni belirsiz ani bir dürtüye uyarak ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak soğuk toprak üzerinde yürüdüm…
10 Haziran, Oschelbronn
7 Haziran akşamından beri Batı Almanya’da Baden-Baden’den fazla uzak olmayan bir yerde, Antroposofi kliniğindeyim. Ateşim yüksek, nezle, öksürük had safhada, önceki halimden çok daha kötüyüm. Doktorların dediğine göre her şeyi hafifletme, azaltma dönemindeyim ve kemoterapi yaptırmak bile zorunda değilim. Ölü gibiyim.
12 Temmuz, Oschelborn
Burada çalışanlar mükemmel. Özellikle hemşire Elizabeth. İtalyanca konuşuyor, sıcak ve cömert bir insan. Etrafa huzur ve iyilik saçıyor. Dün yürüyüşe çıktım ve içimden gelen nedeni belirsiz ani bir dürtüye uyarak ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak soğuk toprak üzerinde yürüdüm, ateşim, öksürüğüm ve romatizmama rağmen. Gerçekten deliyim. Kafam karamsar düşüncelerle dolu.
3 Aralık, Paris
Bugün Anna Lena telefon etti. Dediğine göre:
Andruşka’nın eğitimi için ABD, İngiltere ve İsveç’in masrafları paylaştığı bir fon ayarlanmış.
Sovyetler Birliği Kurban’ı satın almak istiyormuş ve filmin telif hakkı bana aitmiş. Bu alışverişin detayları tartışılmak durumunda ve Sovyetler hiçbir suretle filmin haklarına benim sahip olduğumu öğrenmemeliler.
Ne inanılmaz haberler. Şu Anna Lena gerçekten müthiş!
5 Aralık, Paris
Şiddetli ağrılar. Dün (her Çarşamba) kemoterapiye girdim (üçüncü kez). Çok kötüyüm. Yataktan çıkmayı, hatta oturmayı bile düşünemiyorum.
Schwarzenberg ne yapacağını bilemiyor. Bu kötü ağrılarımın nedenini de anlamıyor. Film İngiltere ve Amerika’da gösterildi. Büyük bir başarı sağladı. Filmle ilgili yazılar inanılmaz derecede iyi. Japonlar da bir çeşit fon ayarlıyorlar, anlamakta güçlük çektikleri tek şey bu kadar ünlü bir yönetmenin nasıl bu kadar fakir olduğu.
6 Aralık, Paris
Yazdıklarımın ya da onlardan yapılacak herhangi bir alıntının önceden yapılan bir anlaşma olmaksızın basılmasını yasaklayacak bir belge hazırlanması için avukatımla konuşmalıyım. Bu Figaro röportajının bize yaşattığı türden olayların olmasını engelleyecektir. Filmi “orijinal materyal” olmadan satın almaktan ne kastedildiğini öğrenmeliyim. Ne olursa olsun Carlo Tommasi’nin kayıplara karışmasına izin vermemeliyim. Kendisi temiz ve iyi bir adam, ayrıca konusunda da uzman. Andruşka’yla sinema ve edebiyat hakkında konuşmalıyım. Ne bildiğini anlamalıyım.
15 Aralık, Paris
Hamlet… Bütün gün yatttım, hiç kalkmadım. Midemin altında ve sırtımda ağrı var. Ve sinirlerde. Bacaklarımı kıpırdatamıyorum. Schwarzenberg niye bu kadar acı çektiğimi anlayamıyor. Sanırım romatizmam kemoterapiyle azdı. Kollarım da ağrıyor, bir çeşit nevralji gibi bir şey. Düğümlenmiş gibiler. Çok zayıfım. Ölecek miyim? Bir başka seçenek var, o da Sarcelles kliniğinde beni tedavi eden doktorun hastanesi.
Hamlet? Eğer kollarım ve sırtımdaki ağrılar olmasaydı, kemoterapinin iyi geldiği düşünülebilirdi. Ama şu an hiçbir şey için gücüm kalmış durumda değil, işte bütün sorun burada.
Andrey Tarkovski, 29 Aralık 1986’da Paris’te yukarıda defterine yazdığı son cümlelerden iki hafta sonra, oğlunun Sovyet yetkilileri tarafından verilen izinle ülkeyi terk etmesinden yalnızca birkaç hafta sonra öldü. Ölümüyle perestroykanın ilk günleri aynı döneme denk geldi. 1982 yılında başlayan zorunlu sürgünüyle Sovyet sinemalarında yasaklanan filmleri yeniden gösterilmeye başlandı. Şimdi çalışmalarını, filmlerini kutlamak ve incelemek üzere SSCB’de hem ulusal hem uluslararası seminerler düzenlenmektedir.
Andrey Tarkovski Zaman Zaman İçinde Günlükler (1970-1986) Agora Kitaplığı Çeviren: Seda Kervanoğlu
Sinemanın büyük ustalarından Andrey Tarkovski’nin günlükleri, yalnızca bir yönetmenin çalışma notları değil; aynı zamanda inanç, hakikat, acı, sanat ve insan ruhu üzerine derin düşünceler içeren bir iç muhasebe metnidir. Aşağıdaki sayfalar, Tarkovski’nin 1982 yılının ilk aylarında kaleme aldığı günlüklerden seçilmiş bölümlerdir.
9 Ocak, Tiflis
İnsanoğlu bin yıldır mutluluğun peşinde, fakat mutlu değil. Neden?
Çünkü beceremiyor, çünkü bunun yolunu bilmiyor; belki de her iki neden de geçerli.
Bunların da ötesinde, dünyasal yaşamlarımızda kesintisiz mutluluk yoktur; yalnızca gelecekte onu elde etme umudu vardır. Acı olmak zorundadır; çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.
13 Şubat, Moskova
“Benimkisi hoş bir hikâye değil. Onda, tıpkı kendilerini kandırmayı bırakmış insanların hayatlarında olduğu gibi, yazılmış masallardaki o ince uyum yok. O tamamıyla bir anlamsızlık, kaos, delilik ve rüyalar karışımı bir şey.”
Hesse’nin Demian adlı kitabının başına yazılmış bu sözler hiç tereddütsüz Ayna için de önsöz olabilir. (Bunları takip eden sözlerin de olabileceği gibi.)
Tek istediğim, içimden gelen yaşamsal şeyleri yaşama ve gerçekleştirme cüreti oldu. Bu neden bu kadar zordu?
Bu, tam anlamıyla kekemenin olduğu sahnenin açıklaması ve temelde de filmin önsözüdür.
Nostalghia
Belki de eğer Kaydanovski, Gorçakov’u oynamayı kabul ederse, oteldeki gece sahnesinin temelini kahramanın ellerinin güzelliğinden çok Kaydanovski’nin Van Gogh’a benzerliği oluşturmalı.
Gorçakov, Eugenia’nın onu izlediğini bildiği için atkısını özellikle kulaklarının etrafına sarar.
“Bana göre gerçeklik, endişe etmemiz gereken en son şey olmalı; çünkü o, bizim dikkatimizi ve ilgimizi daha fazla gerektiren daha güzel ve daha gerekli şeyler varken, öylece, bütün sıkıcılığıyla hep yerinde olacaktır. Gerçeklik hiçbir zaman bizi tatmin etmemeli; gerçeklik hiçbir zaman tapılacak ya da saygı duyulacak durumda değildir. O, kazara olandır ve yaşamın reddidir. Bu yavan, sonsuza dek hayal kırıklığıyla dolu ve neşesiz gerçekliğin değiştirilmesinin tek yolu onu inkâr etmek ve bizim ondan daha güçlü olduğumuzu kanıtlamaktır.”
— Hermann Hesse, Kısa Anlatılan Bir Yaşam Öyküsü
Yeniden Hesse okuyorum. Onunla çok ortak yönümüz var. Örneğin o, Aziz Antonius üzerine bu düşüncelerle sakin sakin evde oturabilirdi.
“Yaşayabilmek için altın çiçeğe, yüce ruh da beden ve ruha dönüşmeli.”
— Hermann Hesse, Kaplıcada Bir Konuk
“Kurtuluş için iki yol vardır. Doğrular için doğruluk yolu ve günahkârlar için merhamet yolu. Ve ben bir günahkârım. Yine kurtuluşu doğruluk yoluyla başarmayı deneme hatasında bulundum.”
— Hermann Hesse, Kaplıcada Bir Konuk
23–24 Şubat, Moskova
Saşa Sakurov ve Yura Reverov çok kötü durumdalar. Kimse onlara yapacak bir iş vermiyor. Pavlyonok ve Bogomolov ellerinden geldiğince her gün onlara bağırıp hakaret ediyorlar. Bu, iki oğlunu işe sokmaya çalışan Heifits’in yaptığı bir ihbarın sonucu. Patronlar da bu gençlerin benim hakkımda ne düşündüklerini biliyorlar ve bunun acısını benden değil, onlardan çıkarıyorlar. Onları benim etkim altında olmakla suçluyorlar.
Artık nefes almak olanaksız hâle geliyor.
Bugünlerde basın, sinema ya da televizyonla ilgili kim varsa, kendini anlamsız bir sürü laf duymak ya da yazı okumak zorunda olduğu bir ortamda buluyor. Bunun sonucunda da derin deneyimlere sahip olan herkes gerçekte aç kalıyor.
Oysa duymak için kulakları olan insanlara ruh, kendini örneklerle ve bastırılıp yok edilemeyecek basit sözcüklerle açıklar.
“İş olmazsa inanç da ölür.”
— Yakup
“Dilinin efendisi ol. Günahların katlanmasın istiyorsan sözlerini çoğaltma. Sen diline hâkim oldukça Tanrı ruhunu koruyacaktır. Tanrı’nın gözünde bütün günahlar nefret doludur. Fakat en kötü günah yürekteki gururdur.”
— Aziz Antonius
“Kısmetinde nefsine hâkimiyet ve gönül hoşluğu olduktan sonra yoksulluk hiçbir şey ifade etmez.”
“Kendi yapmadığın hiçbir şeyi kimseye ne öner ne de öğret.”
27 Şubat, Moskova
“Bulunmak için çağrıldığımız yerde ne zaman günahın kışkırtmasına karşı savaşla yüz yüze gelsek, hemen şeytanın olmadığını düşündüğümüz başka bir yere göçeriz.”
— Aziz Antonius
“Antonius, Amon’u hücresinden çıkarıp ona: ‘Şu taşı kızdır, ona bir vur’ dedi. Amon onun dediğini yaptı. Antonius ona, ‘Taş sana bir yanıt verdi mi, sana direnç gösterdi mi?’ diye sordu. Amon, ‘Hayır’ diye yanıtladı. Bunun üzerine Antonius, ‘Sen de bu düzeye ereceksin’ dedi.”
Ve bütün mesele de budur zaten.
28 Şubat, Moskova
“Bana tapılmasını hiç istemedim. Bir idol konumunda olmak utanç vericidir. Her zaman gerekli olmayı arzu ettim. Kimi görmeye gidersen git, o sana bir şey sormadan konuşma.”
— Rahip Evagrius
“Dünyevi merak boş ve kibirliliktir.”
— Rahiplerin Yaşamları
“Bir kadın bir rahiple konuşmaya gelirse ya da bir rahip bir kadınla konuşmayı gerekli bulursa, birbirlerinden aynı bir nehrin iki yakası kadar uzaklıkta oturacaklar ve konuşma böyle gerçekleşecektir.”
— Rahiplerin Yaşamları
3 Mart, Moskova
“Konuşmaya başlamadan önce ne söyleyeceğini düşün. Sadece gerekli ve düzgün olanı söyle. Mantığınla övünüp başkalarından daha fazla bildiğini düşünme. Manastır yaşamının özü kendini cezalandırmadır ve mahkûm edildiğinde ceza da kendinin her şeyden daha değersiz olduğunu kabul etmektir.”
— Rahip İshak
“Dua edilirken Tanrı korkusuyla doğru düzgün ayakta dur. Cahillerin yaptığı gibi ne duvara yaslan ne de ağırlığını bir ayağından diğerine taşı.”
— Rahip İshak’ın öğretilerinden
5 Mart, Moskova
“Kutsal münzevi rahipler son günlerle ilgili kehanetlerde bulundular. Kendilerine ‘Biz ne yaptık?’ diye sorulduğunda, yaşamı örnek alınabilecek Rahip Iskerion şöyle dedi: ‘Tanrı’nın emirlerini yerine getirdik.’ Sonra ‘Bizden sonra gelenler ne yapacak?’ diye soruldu. ‘Bizim yaptıklarımızın yarısını yapacaklar’ diye yanıt verdi. ‘Peki ya onlardan sonra gelenler?’ sorusuna ise şöyle cevap verdi: ‘Onların hiçbir zaman bir manastır yaşamı olmayacak. Fakat başlarına bir sürü felaket gelecek ve onlar, felaket ve günah kurbanları olarak bizden ve atalarımızdan daha ulu bir yere gelecekler.’”
— Rahiplerin Yaşamları
“Gelin, itaatin meyvesini tadın.”
Yaşlı keşişin, üç yıl boyunca sulanan kurumuş ağacın meyvesini cemaate uzatırken söylediği sözler.
(…)
20 Mart
Aman Tanrım…
Bunin’in öykülerinde vermeyi başardığı aşkın zorlayıcı gücüne ve savunmasız, keder içindeki insana duyduğu merhamete hayranım. Bir de insanlar onun soğuk olduğunu söylerler.
Kime karşı?
Ya da neye karşı?
Andruşka mutlaka Bunin’i okumalı. Bunu telefonda Lara’ya mutlaka söylemeliyim.
Aklıma sırf para kazanmak için yazılabilecek bir senaryo fikri geldi. Başka bir gezegene inen ve buradaki uygarlığın yarattığı ortama yabancı kalan bir insanla ilgili…
Fakat önemli olan bu değil.
Önemli olan yeni bir gerçeklik yaratmak.
Absürdün şekillenip cisimleşmesi.
Aynı zamanda da ürkütücü olması.
Larissa’nın hatırı için iyi ve rahat bir dairede oturmayı isterdim. Dinlenebilmesini, eğlenebilmesini ve mümkün olduğu kadar tedavi görebilmesini isterdim.
Benimle yaşamak kolay değil.
Ama emin olduğum tek şey, Larissa’sız yaşayamayacağımdır.
24 Mart
En önemli ve en zor şey inançlı olmak.
Çünkü inancın varsa her şey gerçekleşir.
Sorun, buna gerçekten inanabilmektir.
Tutkulu, samimi ve dingin bir inanca sahip olmak kadar zor bir şey yoktur.
2 Nisan, Roma – Monte Brianza
İnsanların duyu organları aracılığıyla gerçekliği algılayışları neden birbirine benzer?
Duyular mı gerçektir, yoksa gerçeklik mi?
Duyu organlarımız bize dünyayı olduğu gibi görmek için değil, onu yaratmak ve kendimize uyarlamak için verilmiştir.
Nesnel olarak bakıldığında dünya sonsuz bir yoğunluğa sahiptir. Fakat duyularımız ve bilincimiz sayesinde biz, maddi gerçekliğin algıladığımız parçalarından kendi dünyamızı kurarız.
Zihnimiz başka boyutlara ulaşamaz. Bu yüzden onlar hakkında matematik ve fizik aracılığıyla fanteziler üretir.
Bilim çoğu zaman doğanın nesnel yasalarından çok, bilincimizin işleyiş yasalarını inceler.
Müzik, resim, sembol, işaret…
Hepsi aynı şeydir:
Beynimiz aracılığıyla bilme kapasitemize karşılık gelen gerçekliğin sembolleri.
3 Nisan, Roma
Yarın, daha doğrusu birkaç saat sonra, elli yaşına gireceğim.
Tanrım…
Yaşamım ne kadar da çabuk geçti.
Benim sevgililerim…
Larissa…
Tyapus…
Anna Semyonovna…
Olya…
Başka hiç kimsem yok.
Ve bu bana yetiyor.
Andrey Tarkovski Zaman Zaman İçinde Günlükler (1970-1986) Agora Kitaplığı Çeviren: Seda Kervanoğlu