‘Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u’ vāh ederim Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim “Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”
II
Benim firākıñ ile dil-şikest olan ‘āşık Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan ‘aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan ‘aşıķ Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan ‘aşıķ “Gören şanır ki şafādan semā’-ı rah ederim Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”
III
Firāz-ı ‘arşa çıkar āh vāhımız her şeb Nedir bu ‘alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim ‘aceb matleb Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb “Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”
IV
Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ Ne özge çillesi var [hecr] semtine gidenin “Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”
V
Ġarib-i kūyun olup ġayri mültecā bilmem Yem-i firāķa düşüp lutf-ı nāhudā bilmem Neler çeker bu göñül söylesem edā bilmem Ne hale uğradı Esrar-ı bi-nevā bilmem “Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim”
Deli deli dağlardan inerek Şehirlerin düzüne otumuş bir sel gibi Yekpare bir suyum ben Kocaman sev
Şikayetim gözlerimden kim Ayetlerden ayırdın
Kimi vakit geldim sana Ama hüznüm döndü Baktım ki işgal gözlerin
Bilirem aydınlık için Karanlık da gerekli
Bazan var’ı Anlarsın yok ile Sevgilim Vazgeçilmez malzemem aletim İhtiyar cam bakıcısı Söyle nerde kaybuldu Bizi mi onları mı ayırırken tuttuğun yargı
Bilmedin bile nasıl gelindi Birkaç yüz sene yollar
Tırnak kadar plaka Programın yazıldığı
Ucunda bir kılıç Sonra bir kılıç ucunda bir plaka
Tırnak kadar büyüklüğü o kadar ince Programlanmış Ve Bunlar Gibi Terzide murdar kafa biçildi Silindir bir şapka için yontulup Traşlandı
Şimdi inSanSan aklını bileklerinde erit Gerdir yüreğinin kirişini
Fakat beni bu sabah yakın anla Bakarsın kapkara ve kızıl hançereler arasında Sesim yeleleri parlar bir at Paslı dilini çarpan
Sen ki şimdi hele Duayı erteledin Akşamı aradançıkardınsa bile
Çocuğuna bakmadın Un-ufak yapayalnız karın Önünde bütün varlığın bir diz’inin
Terziden sen de sen de murdar bir baş edindin Camlar daha da kıvrak Kalb hor..
Cahit Zarifoğlu
“Zarifoğlu pankreas kanseri olduğunu öğrenir. Günden güne erir, bir süre sonra yatak şairin meskeni olur. Sık sık dostları gelir ziyarete… Onlara durumunun kötü olduğunu belli etmek istemez. Zarifoğlu, Rasim Özdenören’den fıkra anlatmasını ister, çocuklara gülümser. Ölümün yaklaşmasının verdiği hüzünle ona refakat eden Erdem Bayazıt’ın elinden tutar bir gün, “Erdem” der “Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.”
Ayak bileklerimden bir de tutup sözüm ona Ellerimle de duyarak basıyorum toprağa Deli deprenişlerin köpüğüyüm yoksa Ne hah yerleşip oturdum Ne bir ayak yeri eşeledim Ne bir dam aradım başımda
Perişan toztoprak içinde eşyam Yanlardan Arkadan otların arasından Vahşi bir hayvan fırlıyor hatıramın sırtına
Yerim ve yurdum belli değil Yeni atandım aşkın tıpanlarına Neyin memuruyum ben nerdeyim
Artıyor çizgi çizgi Fahrenayt ellidokuz atmışbir
Eyvah hüzün bu Eyvah hüzün yine Çatıda alnımın
Hüznüm ağam oldu eyvah Bir şey yap silkip at
Çare ne – herneyse Titrek elime zor Çalkalanıyorsa bir yerde Ölüyorsa bir yerde Bağlantılarım tam otomatik Arzı mıyım ben Tırnak arlarına kıymık giren ellerin
Hadi düşün beni İçim otursun aklım Durulsun diye
Ankara gölü gören bir dağ Sisler ve katran Ruhum Bir iki yaşımda Aynı boyda çam ağaçları
İki titrek ışık’ız Güneş altında iki insan gövdesi Bir gün yağmurlar Açlıklar perişan saçlar dudaklar
Daima biraz fazlasıyla önünde Dalgakıranların
Şunu da yaz bedeli olsun Sabırla titreyerek öyle yalın Ve kimsemiz olmadan oturacağız Kıyısında ayrılığın
nerde yok mu ölümleriniz dininiz mezhebiniz aşkına ölememekten döndüm şaşkına rabbiniz taptığınız aşkına bir yudum ölüm bir yudum ölüm veriniz
endişeye mahal yok daşraya hep sıyırtma geçtim kabrimin birinden ötekinedir sürekli seyahatim tuttuğum mürşidlerimin değil ölümlerimin eliydi
Eyyûb bir adamın hiç annesinin olmaması demektir
çağırma seni umursamıyorum bundan böyle burdan ancak cenazem çıkar beni bu hayata alıştırdın artık/
hayatın bu yüzü fahşaya dönük hadi gidelim gene gelmedi.
siz gidin diyorum Anne’m gelmeden burayı terkedemem
(bütün şeamet anne’lerin birer et mamülü olduğunu kabulde gösteremediğim bir basit seyyaliyet meselesiyle başlamıştı oysa)
yine de sağolsun dostlar tekfin ve teçhizimi tamamladılar şimdi gerçekten gömülebilirim
siz gidin
/Anne nerdesin gelmez misin gelemez misin diyeceğim çok amma pek kalaba yerdesin
Anne yok musun yoksa gene mi yoksun/
anne ben artık iyiyim hem kendime iyi bakıyorum
müptezel figanlarla yalvardım fazla kullanılmış topuklarımdan kuleler sıraladım kollarım ırmak gül dedim bülbül dedim gece gündüz yalanlarla övdüm seni inadına yanlış inadına uzak sana niçin yandım ne sana ne şiirime söyledi bıçağın açmadığı ağzım ne sandılar bilmem ki ne sandın
her gün bir tabut çıkıyor kapımdan her gün bir ölü seni bildim bileli
Sana şiirle gelmiş bağışla bilmemiş gözyaşıyla hiç gülmemiş Sana gülle gelmişim
toprağın zehrini arıtarak nasıl gelişirse zakkum öyle gelir kokusu anneleri anne kokusu /birdenbire gelir/ Eyyub mahvının mes’ud mealidir Anne’m şahitli bir sabah namazı vakti gibidir /Anne suçüstü hazırlıyorlar bana işte gene/ mürşid kendisine sürekli ihanet edilen adam demektir
Şiir iyi acı ve üzerime göreydi ben hep göz ucuyla bakıyor ve hep sıyırtma geçiyordum bu arada ekranda biriler birdenbire yaşlanıyordu
lütfen biraz açılın başımdan fenalaşabilirim son defa söylüyorum bakın hatırlamıyorum öncesini bu oyunun senaryoyu önceden göstermediler ne olacağını bilmiyorum sonunun
geri durun şöyle alışmadığınız şeyler bunlar ne ilk öldürülüşüm bu ne ilk yıkılışı evimin cesetleri yanyana koyun büyüğümü küçüğümün yanına ayrılmasınlar
kabahat kendisinindi hep yüksekten uçuyor uçmuyor düşmemeye çabalıyordu hiç süzülmedi meselâ bir çırpıntılar bütünüydü kabahat kendisinindi bana sorarsanız uçmasını bilmiyordu
kalbimdeki burgaç kitabesi bileklerimdeki şiiri yine ben yalnız ben sökebilirim
dağlar denizler ağaçlar gül ölüyordu yaprağında açıklıyorlardı /bütün yaşamlar zaten şiirdi/ en münasebetsiz en vakitsiz ölüyordum kâfır oluyorlardı
senden gayri nem kimim kimsem mi var
yeni/yeniden keşfediyorum perdelerini seni en iyi ben icra ederdim ey ölüm bir ömür seni yalnız seni sevdim şimdi hicazkâr ölüyor en neva ölüyorum
Yenildim
söylemedi deme gidiyorum geldiğim yere ‘zemheriden ötesi var’ kimseden ayrılmış kimseye kavuşmuş kimseye dönmüş olmayacağım söylemedi deme gidiyorum geldiğim yere
aklım uçmuş sensizliğimden anlıyorum iki ayeti bir araya getiremiyorum her mecnun bir gönül doğurmuş akıl verip gönül almış işte ben ne aklım ne gönlüm kalmış bekliyorum bu kabristanda yalnızca bekliyorum
yarın senden beni soracaklar önce mektuplarımı göster beni ele veren gözlerim ve sesimi sonra konu eder ‘aslında orda herşey var’ dersin … /bu esnada o denize düşmüştü bizi onaylayıp hoşça el mi sallıyor boğulup çırpınıyor muydu bunu hiçbir zaman anlayamadık/ sonra üstünde ateş yaktık göğün mavileri gecenin burçları kız saçları delikanlı parmakları yedi iklim dört yönden kördüğüm toplardı de
işte bahar kalktı yerden kırk yıllık kar kar kalkıp ağınca kalbime buhar var oldu hüznün esti bu rüzgâr bu rüzgâr
/neden ivedi okuyor hele segâh henüz ikindi olmalı bu hangi ezan kim bu müezzin/ içinde sen bir tren ayrılıyor istasyonumdan Zîn
gitsem kusurlu kalsam hasar görüyorum benim sevgili benim ilaç benim anlamlı yenilgilerim
herkesin aklından geçen bazan benim de aklımdan geçer aklımdan çıkmayan kimsenin aklına gelmiyor
/hayır hayır yanlış anlaşıldı onlar Tanrı’yı değil sadece aşkı inkar ediyor/
onlara hiç ama hiç bir zaman inanmadım gül budur dediklerinde yalnızca iç geçirdiğimi hatırlıyorum
ezelden beri sana geliyor sonsuza kadar senden gidiyorum
kenetlenmek diye bir hurafeye takmışım kafamı oysa en fazla sıyırtma geçiliyor habire hasar görüyor habire ufalanıyorum sen miydin sıyırıp geçen ben mi bildiğim bir şey var sermayem kârım kazancım nâmurad ölmekmiş muradım
/sen pınardın Gürün’de karpuz çatlatan girecektim içine anadan üryan kuzey rüzgârıydın oldum bittim bağrıma esecektin buz torbası alnıma koyacaklardı
yoksul lügatım doğrudur fukara harfler kendi imalâtım becerdiğim bu ifadem bu kadar
“Şiir Yusufun kanlı gömleği.
Şiir, şairi kana bulamalı. Şiir, şairi derin kuyulara atmalı, bir çocuk kadar masum ve suçsuz ve ne olup bittiğine akıl erdiremiyorken. Şiir, şairi pazara çıkarmalı; ucuza kapattırmalı. Şiir, şairi töhmet altına sokmalı, iftira ettirip ırzı-namusuyla oynatmalı. Şiir, şaire zindanları reva görmeli.
Bütün bu acıları yaşamış veya yaşatmış gömlek, artık görmeyen gözleri, basiretleri açabilir.
Şairin, kana bulanan, arkadan yırtılan gömleği, onun kirli çamaşırı basiretler açar. Korkunç bedeller ödenmiştir çünkü.
Şiir basiretler açmıyorsa, o şiirin şairinin gömleği kana bulanımamış, arkadan yırtılmamış, kuyular, zindanlar dolaşmamış demektir.”
Ölüm, sustuğudur bir sevdiğin, Biraz uzun… Sararması bir güzel yüzün, Biraz katı… Günlerin azaltması sevilenleri, Biraz hiç yok… Ölümümüzle kavuşma ümidi, Biraz uzak… Gözlerse billurları düşünülerin, O çocukluktan kalma türkülerin Eskidiği gözlerinde, derinde, Ölüm billurlaşır ölülerin.
erguvanlar geçip gittiler bahçelerden geriye sadece erguvanlar kaldı
şair! bahçelere özenecek ne vardı? işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ ne aradık sözcüklerin kuytularında ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde? Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde biz bakınca görünen aynalardı
nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı bir yazın tiniyle bir güzün bedeni hem birleşti hem de ayrıldı sizde şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını o derin sulara kapılmış şiirlerinizde… nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:
kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden geriye sadece kuytular kaldı