Zaman sevdikçe uzar, bilirsin
Hayal, taştan, topraktan geçer, yapraktan geçer.
Bir yeşil duman olur yaşadığımız
Yakından, ıraktan geçer.
Sevdiğim kadar bilmeliyim de
Ne olursun?..
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
acılar bizimle
bizimle ayrılık.
işte yabancı bir mekanı soluyoruz umutlarımızı terkettik
kutlu atların yelelerine / hani o eskil tarihlerdeki
bilgeliğimizden eser yok ortada
gerçek olan biz yetimiz güzelim.
Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış.
Bilirsin ben hoyrat severim -Kendi fikrime göre, erkekçe.- Bir ağaç, bur bulut, bir kuş ve biz Ellerin ellerimde, ürkekçe…
Veya sen pencerende akşamüzeri, Cigaramı köşebaşında bitiririm. Damalı, büyük mendilimde sana Unutulmaz geceler getiririm.
Gür, ferah karanlıklar içinden Bana doğru uzar saçların. Bir büyük rahatlık alır götürür bizi Pırıl pırıl öpüşlerle başlar yarın…
Selam, en güzel hasretlerden Selam sana, korkak ve iyi kadın… Ömrüne başlıyan tomurcuk gibi, baharda Aşka, sadık ve neş’eli başladın…
Gün söner yıldızlar yanar gecelerden Bir ölümsüz alem başlar senden yana. Selam, ürkek ve sevgili kadın, Selam, sabahsız gecelerden sana…
-2-
Şimdi ağlayamıyorum da kötüsü Gözlerim dolduğu halde bazı bazı.
İçim götürmiyerek seyrediyorum, Sağ tarafı boş kalan yatağımızı.
Bir şeyler akıyor ömrüm içinden, Ufak tefek, süt beyaz, kan kırmızı…
Ben seni arıyorum rüyalarımda Geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı.
Bir perişan haldeyim sen gideli, Sorma, Bekir Efendinin kızı…
-3-
Zaman sevdikçe uzar, bilirsin Hayal, taştan, topraktan geçer, yapraktan geçer. Bir yeşil duman olur yaşadığımız Yakından, ıraktan geçer. Sevdiğim kadar bilmeliyim de Ne olursun?..
Bir çeşmedir dökülen omuzlarımdan, Avuçlarım pırıl pırıl dolar, boşalır. Ömrümüz serapa sevda içredir. Bir uzun yaz günü durur, zulmeder Tanıdık, bildik günler sarkar takvimden Hafızam zulmeder boşluğuma. Birden bir arının kanatlarında terü taze Sen gelirsin…
Aslan ağzındadır saadetimiz Yağmurlar yağar, günler batar, geceler gelir Bir bitmez türkü başlar dışımızdan. Bir çınar altıdır oturduğun yer; Dizlerin örtülmüş, bakışların uzak, Al bir hırka örmektesin ağır ağır. Bir ince bilezik, küpelerin, saçların Otlar, kuşlar, beyaz bulutlar..
Ya ne yapmak lâzımmış? Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi, Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi, Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı? Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak, yabanın zenginine methiyeler mi yazmak Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda, Marifet şiire koyup kameri, yıldızları, Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye, meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye şiir mecmuası mı bastırmalı?
İstemem eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer dolaşıp da Herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli sırma saçlı diyerek Göğe mi çıkarmalı? Yoksa ödüm mü kopsun bir Allah’ın aptalı Gazeteye bir tenkit yazacak diye her gün? Yahut sayıklamak mı lâzım: Adım görünsün ‘Aman!’ diye şu meşhur Mercure ceridesinde.
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek, Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek, Karşısında zoraki sırıtmak her abusun. Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya, Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya, Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı olmamak.
Bir hiç için ya kılıcına veya kalemine sarılmak Ve ancak duya duya yazmak, Sonra da gayet tevazula kendine: Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine, Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı, Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil, Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil. Ara hakkını hatta kendi nefsinden bile. Velhasıl bir tufeylî zilletiyle tırmanma!
Varsın boyun olmasın söğüt kadar, Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar? Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!
Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand, Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil
Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı
“İstemem eksik olsun” Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, Taklalar mı atmalıyım? İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret! Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? “Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? İstemem! Eksik olsun! İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… Tek başına. Özgür olmak. Dünyaya kendi gözlerinle bakmak. Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak. Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak. Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek, İsteyince Ay’a bile gidebilmek. Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.
Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın. Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar. Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?
Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden, seni sevmediğini!
ovdun ve okşadın beni çıktı içimdeki cin; ondan ölümümü diledin.
mayıstı.
seni o yüzden bağışladım! ben en çok mayısta su içerim derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar ben en çok mayısta öne eğerim başımı içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı mayısta öğrenmiştim; ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı ve kim bilir mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır tiril tiril bembeyaz bir giysiyle rüzgârda ayakların çıplak öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan tam tam yaza girecekken yazın omzuna yüzünü dayayacakken çekip giden ayaklarının altından o son sığmak terası da
acılarının veliahtı bach’ı da çekip gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir yani., anlıyor musun., mayıstı..
seni o yüzden bağışladım!
bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz cesaret işiydi, delikanlıcaydı, bu korkunç sevgide yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz bu evcilik oyununda bile duldum hatırla sana dizlerimi sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum; çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı boktu püsürdü hatırla, senin gözlerin çokulusluydu senin gözlerin ham kadınsızdı çamurdandı ağzımda getirdiğim kar suyunu kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni çıktı içimdeki cin yatağa döküldü yatağıma döküldün yatağına döküldüm ve ben bu sonsuz savruluşta o gece bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin senin mahşer atlısı dudaklarına en çok da dudaklarına sokuldum! üşüyordum, üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını bir tay sığınırcasma anasına bana ölünle uyudum! anlıyor musun., işitiyor musun.. cesedine yeni baştan hayat verebilmek için ihtiyarladım., ihtiyarladım.. ben zaten kendimi aşklarda hep kalkışılmış müthiş intiharlarla yaraladım! koştum sürekli bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan telaşlanır, ağlar babasını sorar çevresindekilere öldüğünü bildiği halde adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın bir dikilir bir çöker ya kalbine secde eden intikam tam tam yaza girecekken yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı -geri döner., döner değil mi., diye birkaç kırık sözcük., buruşuk.. -öldürürüm o zaman, kurtulurum., deyip sustuğun -kaçarım sonra, kimse sormaz., deyip yığıldığın nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı gibi süzülürken mayıs, ah bach! ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum! talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
nasıl yedirirdim ihanetini kendime o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım her şey ama her şey el ele mayıstı seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni tozumu sildin, hohladın, parlattın ovdun ve okşadın beni çıktı içimdeki cin; ondan -gidecektin, mecburdun, hepsi gibi affını diledin.
hele bir söz eyle sevdadan yıkılan yerlerimi sonra gösteririm çağıl çağıl akan ırmakların vardı ya sessizliğin/albenili düşüveren gözpınarlarına. salt hüzün iklimiydi yeşil’de yaşanan alsın götürsündü kırkikindiler dökülen saçlarımızı. bir vakitler yüreğimize türkülenen yemen’di bilirsin şimdi dağlar oldu gurbetlik, delik delik delinen dağlar.
bilmek yetmiyor ayrılığı bir gurbeti bilmek yetmiyor.
2.
gecenin koyu ayazında bozbulanık seni götürür nilüfer seni ve umutlarımı.
3.
hüznün yapraklarını döktüğü o sonyazda emirsultan’da gök ağladı, biz ağladık ağladık incelikle bir tesbihe dizerken yüreklerimizi. sonra sığındık anılarımızın yazılmamış bölümlerine yetim gövdelerimize notlar düştük acının haritasından. bakışlarımızda koyu ümitsizlik ummanı dolanırdı ay dolanırdı gökyüzünde karanlığı bölerek.
4.
üzünçlerimizin ıssız yerlerinde martılar ölsündü deniz kabarsındı hep sussundu rodrigo üsküdar kayalıklarına çarparak hep sararmış yapraklar üstümüze düşsündü örümcekler mağaralara değil gözlerimize örsündü ağlarını.
bursa’da hüzündü bir bardak çayı karıştıran düşünmek. ovalarda terleyen taylar kadar güzel şeydi durmaksızın sorgulardım niçin terketmezdi bizi acılar.
5.
acılar bizimle bizimle ayrılık.
işte yabancı bir mekanı soluyoruz umutlarımızı terkettik kutlu atların yelelerine / hani o eskil tarihlerdeki bilgeliğimizden eser yok ortada gerçek olan biz yetimiz güzelim.
Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış. Yani dışarıdan gördüğümüz o sakinlik çoğu zaman sağlığın değil, sorunun ta kendisidir. Üstelik bu hep kişisel bir tercih de değildir. Çoğu zaman “iyi insan, özverili insan, herkesi memnun eden insan” olmamız beklenir ve sessizlik bize bu rolün sessizce ödettiği faturadır.
Bu sessizlik bir kader değil. Çoğu zaman bir kişilik özelliği bile değil, sadece hayatta kalmak için bulunmuş bir yol. Küçükken sevgiyi kaybetmemek, incinmemek için gerçek duygularımızı bastırmayı öğreniriz; uysal bir cephe kurarız. Sorun şu ki o cephe bir süre sonra bizim kendimiz sanılır ve canlılığımız, kendiliğindenliğimiz de o maskenin ardında kalır. İyileşmek susturulmuş o sesi yeniden konuşabilir kılmaktır. Çünkü sessizlik aslında insanı korumaz, sadece onu yalnızlaştırır. Asıl mesele, kişinin kendi hayatının yazarlığını geri kazanması, başkalarının onun üstüne yazdığı, onu tanımlayan o baskın hikâyenin yerine yavaş yavaş kendi sesini, kendi hikâyesini koyabilmesidir.
Suskunluğun yükü ağırdır. Herkes, olabildiğince kendi sesini bulmalı ve hayata cevap vermeli.
Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!”
“Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?”
Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?”
“Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?”
“Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek, belki de ona minnettar olacaktır.”
“Siz hâlâ soyut ve ideal bir şeyden söz ediyorsunuz, ama ben kanlı canlı bir adamla karşı karşıyayım. Onun öleceğini, hem de büyük acılar çekerek öleceğini biliyorum. Neden adamın kafasına balyoz gibi indireyim? Her şeyden öte, bu adamın ümidinin korunması gerekiyor. Doktordan başka ona kim ümit verebilir?”
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”
Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”
You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are.
You are just a human being relating with this person.
As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore…
Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen.
And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed?
You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union.
Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want.
And the problem again with the law itself is that…
And that is the challenge I faced with that couple.
It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault.
In other jurisdictions, they simply say “irreconcilable differences” and that is enough.
In our jurisdiction, you have to say, “I caught this person with so-and-so, and then I chased them, and then this happened…”
You actually have to embarrass yourself in order to get out.
Yet when you got married, we didn’t interview you. We didn’t ask you questions. We didn’t even check whether you and this person should be together.
Maybe if we had done that, we would have told you this is not the right thing for you to do at all, or at least not now.
But we didn’t do that. So to get married you go to a marriage officer and you are married.
But when you go out, now you have to go to court and allege all sorts of things.
Why can’t you just say, “Well, I think I made a mistake. I shouldn’t have gone into this”?
In a way, society itself imposes expectations on these relationships that are unreasonable.
It puts pressure on people, some of them very young, inexperienced, and at times immature.
And when they run into problems, we act shocked.
And when they go to court to get out, we frown upon it.
I am not encouraging divorce. Let me be clear.
I am encouraging harmony.
And where there is disharmony, I am encouraging people to step back, step away from each other, and maintain that cosmic harmony that must always prevail.
And so gender-based violence arises, it seems to me, from an attitude of non-acceptance of certain realities that will from time to time strike.
They may not visit you once or twice. You may think you are cursed every time it happens.
Keep going. As long as you are alive, keep going.
Close the chapter and open another one, without violence, without recrimination.
Because when we sit here and we theorize about these things, they become detached, distant, as if others are immune.
No. Pastors, professors, everyone — we are all human.
Let us accept and understand this.
So that if the person looks like they want to get out, help them get out.
Check with them: are you still in or out? Nicely. No fights.
This is maturity — emotional, psychological maturity.
But for you, it is beyond maturity. It is part of your training, part of your discipline.
Because you are people trained in the use of lethal force.
So don’t use it. The reason you are trained this way is so that you understand and respect the sanctity of human life.
Gender-based violence is a gross violation of the sanctity of human life.
It is a violation of bodily integrity, regardless of what that person may have done or not done.
And I must also say that I have been misunderstood and distorted.
There is an informal group called the “Stingy Men’s Association,” and another called the “Men’s Conference.”
After I made these remarks, I received threats from them.
They said, “At the next meeting we will expel you.”
And I said, “No, you cannot expel me without a hearing. You must summon me to a trial.”
But here is what I said, and I still believe it:
Giving is not transactional.
Do not give expecting something in return.
Do not give as if you are buying a favor.
Give because it is a good thing to do. It makes you feel good. It doesn’t matter what the other person does.
It is a good thing to help another human being.
And I want to humanize these things.
You are uniformed, armed, disciplined people, but you are also human beings.
You enter relationships. You live in families. You get married. You have children.
You face betrayal like everyone else.
And you are not immune to it.
What matters is not whether these things happen — they will happen — but how you react.
You have full control over how you react.
And sometimes you must react by not reacting at all.
And I once told a story…
A senior officer of the Botswana Defence Force came to me when I was a young lawyer.
He wanted a divorce and showed me bruises on his body.
He said his wife had been assaulting him.
I was angry at him while he was speaking.
I thought: this is a soldier, how can this happen?
But then he told me two things.
First, he grew up in an abusive household and vowed never to lay a hand on a woman.
Second, he said if he ever lost control, he would not stop — he would kill her.
So he restrained himself completely.
And I came to respect him deeply.
I learned that discipline can hold even in the face of extreme suffering.
So we must learn from such experiences.
When these situations arise, we must detach ourselves and not react.
When your partner leaves you, it is not a reflection of your worth.
It is not about you. It is about them.
Do not make it your identity.
Close that chapter. Move on.
It may even be a blessing.
Life is trial and error. There is no formula.
Even the best relationships are not a blueprint.
And sometimes, a woman will say she wants a divorce even though the husband is perfect.
He is a good man, an ideal man — but she is bored.
Life is like that.
And even being a good person is not always enough.
Because these things happen.
And when they happen, people must not lose their humanity.
There is no justification for violence under any circumstance.
None.
We must take this message seriously, especially to young and inexperienced people.
We are all human.
Duma Boko
If they want to leave, help them get out.
Bir kadınla tanışırsınız ve onun hayatında başına gelmiş en iyi şey olduğunuzu düşünürsünüz. Hayır, değilsiniz. Kim olursanız olun fark etmez.
Siz sadece bir insansınız ve bu insanla ilişki kuruyorsunuz.
O kişi sizinle ilişki kurmak istediği sürece bu ilişki devam eder. Eğer bir noktaya gelir ve artık kabul etmezse…
Birlikte geçirdikleri zaman için teşekkür edin ve yolunuza devam edin. Olması gereken budur.
Ve sonra şunu duyuyorum; başyargıcın da belirttiği gibi, çok sayıda boşanma davaları açılıyor ve insanlar bundan endişe ediyor. Neden endişe ediyorsunuz?
Birlikte olmuş ve artık birlikte olmak istemeyen insanların, bu birliği sonlandırmak için belirlenmiş yasal yolu seçmiş olmalarını kutlamalısınız.
Çünkü bu şekilde olmazsa, istemediğimiz başka şekillerde olabilir.
Yine hukukun kendisiyle ilgili problem şudur…
Karşılaştığım bir çift üzerinden yaşadığım zorluk da buydu.
Yasa “kusursuz boşanma” sistemini kabul ediyor. Yani bir kusur ispatlamanız gerekmiyor.
Diğer bazı ülkelerde “uzlaşmaz farklılıklar” demek yeterlidir.
Ama bizde mahkemeye gidip, “onu şu halde yakaladım, sonra böyle oldu” gibi şeyler anlatmak zorundasınız.
Yani neredeyse kendinizi rezil etmek zorunda kalıyorsunuz.
Oysa evlenirken kimse sizi sorgulamadı, size “uygun musunuz” diye bakılmadı bile.
Sadece nikâh memurunun önüne gittiniz ve evlendiniz.
Ama ayrılırken mahkemeye gidip her şeyi anlatmak zorundasınız.
Neden sadece “hata yaptım, bu ilişkiye girmemeliydim” diyemiyoruz?
Toplumun bu ilişkilere bakış biçimi gerçekçi olmayan beklentiler dayatıyor.
İnsanlar üzerinde baskı oluşturuyor. Bazıları çok genç, tecrübesiz ve olgunlaşmamış.
Sorunlar ortaya çıktığında şaşırıyoruz.
Sonra insanlar boşanmak için mahkemeye gittiğinde onları ayıplıyoruz.
Açık konuşayım: Boşanmayı teşvik etmiyorum.
Ben uyumu teşvik ediyorum.
Ama uyum yoksa insanların birbirinden uzaklaşmasını ve “kozmik dengeyi” korumasını teşvik ediyorum.
Toplumsal şiddetin bir nedeni de bazı gerçekleri kabul etmemektir.
Bu şeyler zaman zaman olur. Belki bir kez, belki iki kez olur. Kendinizi lanetlenmiş gibi hissedebilirsiniz.
Ama devam edin. Hayatta olduğunuz sürece devam edin.
Sayfayı kapatın ve yeni bir sayfa açın. Kavgasız, suçlamasız, şiddetsiz.
Çünkü biz burada bu konuları teorik konuşurken, bunlar bize uzak görünür.
Ama hayır; hepimiz insanız. Din adamları, profesörler, herkes.
Hepimiz insanız ve bunu kabul etmeliyiz.
Eğer karşınızdaki kişi gitmek istiyor gibi görünüyorsa, gitmesine yardım edin.
Nazikçe sorun: Hâlâ birlikte misiniz, değil misiniz?
Kavga etmeden, sakin şekilde.
Bu duygusal ve psikolojik olgunluktur.
Siz disiplinli insanlar için bu aynı zamanda eğitiminizin bir parçasıdır.
Çünkü siz öldürme gücüne sahip insanlarsınız.
Bu yüzden bu gücü asla sivil birine karşı ya da gereksiz bir durumda kullanmamalısınız.
Bu disiplin, insan hayatının kutsallığını anlamak içindir.
Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, insan hayatının kutsallığının ihlalidir.
Bir insanın bedensel bütünlüğüne yapılan bir saldırıdır.
Ve bu, ne olmuş olursa olsun hiçbir şekilde kabul edilemez.
Daha önce söylediklerimin yanlış yorumlandığını ve çarpıtıldığını da söylemek isterim.
“Siparişli erkekler derneği” diye bir şey varmış; ayrıca “erkekler konferansı” gibi gruplar…
Bu sözlerden sonra bana tehditler geldi.
“Bir sonraki toplantıda seni ihraç edeceğiz” dediler.
Ben de dedim ki: Beni yargısız ihraç edemezsiniz. Beni dinlemek zorundasınız.
Benim söylediklerim basit:
Vermek karşılık beklemek değildir.
Birine iyilik yaparken bunu bir alışveriş gibi yapmayın.
Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı “bağ kurmak” istemiyor, sadece “network (ağ) oluşturmak” istiyor.
Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar.
Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor.
Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp’tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen her ilişki, sığ sularda karaya oturan bir gemi gibi erkenden çürür ve duygusal bir atığa dönüşür.
İlişkisel israfın en vahşi boyutu, insanı bir “özne” olarak değil, bir “nesne” olarak görmektir. Hayatımıza giren, bize en zor günlerimizde elini uzatan, bizi büyüten, geliştiren insanları, ilk fikir ayrılığında, ilk çıkar çatışmasında ya da daha popüler, daha zengin, daha faydalı bir alternatifini bulduğumuzda hayatımızın dışına fırlatıyoruz. İnsanın vefası israf edildiğinde, toplumun güven dokusu tuzla buz olur.
Sistem, ayakta kalabilmek için sürekli bir “tatminsizlik” üretmek zorunda. Tüketim kapitalizmi, nesneleri tüketmek için geliştirdiği bu “eskidi, at, yenisini al” refleksini, bizim bilişsel haritamıza öyle bir kazıdı ki, biz bu refleksi insanlara da uygulamaya başladık.
Kapitalist pazar mantığı romantik ve sosyal ilişkilere tamamen sızıyor. Duygusal Kapitalizm: Bildiğimiz aşkın sonu. Instagram vb. platformlar bize ne fısıldıyor? “Sola kaydır, daha iyisi var. Yukarı kaydır, daha güzeli var. Profiline bak, daha zengini var.”
İnsan artık “Öteki” ile ilgilenmiyor. Karşısındaki insanı bir yabancı, keşfedilmesi gereken bir dünya olarak görmüyor. Sadece o insanın aynasında kendi egosunu seyretmek istiyor. Eğer karşımızdaki insan bizim egomuzu yeterince beslemiyorsa, bizi sürekli onaylamıyorsa, bize anlık hazlar sunmuyorsa onu “faydasız” ilan ediyoruz.
Böyle böyle yalnızlaşıyor, kendimize ve âleme yabancılaşıyoruz. Ağ değil bağ, sığlık değil derinlik, çıkar ilişkisi değil hemhal oluş ilacımız. Hemdert oluş, hemdem oluş.
Okuduğum ilk yapıt? Gördüğüm ilk film? Dinlediğim ilk ezgi? Bugün bunları anımsamam olanaksız. Gene de bu konuda bir iki söz söyleyebilirim. Okumaya, ciddi olarak okumaya 13-14 yaşlarımda başladım. O zamanlar kendime verdiğim bir söz vardı: Günde elli sayfadan az okumamak. Bu sözü eksiksiz gerçekleştirebildim mi, şimdi pek anımsayamıyorum. Boş günlerimde sık sık kütüphanelere giderdim. Çoğu kez eski yazın dergilerini karıştırır, notlar alırdım.
Çocukluğumda Saraçhanebaşı’nda oturduğumuz için, gittiğim ilk sinema da Şehzadebaşı sinemalarından biriydi herhalde. İki, hatta bazan üç film birden gösterilirdi. İlkini bilmeyi çok isterdim.
İnsan ninnilerden başlayarak birçok ezgi dinler yaşamı boyunca. Ama bilinçli olarak bir seçim yapmam, yirmi yaşımı aştıktan sonra gerçekleşti. Önce kendimi batı sanat müziğine iyice alıştırmaya karar verdim. İlk işim bir pikap edinmek oldu. İlk plağım da, Çaykovski’nin bugün de hâlâ çok sevdiğim bir parçasıydı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu konuda hâlâ öğrenci sayılırım. Müziğe duygusal olarak yaklaşmanın ötesine geçebilmiş değilimdir de ondan. Şunu da eklemem gerek: Türk müziğinin eski ustalarını da çok severim. Büyük bir imparatorluğun görkemini sezinlerim bu müzikte.
RUHİ BEY’İ NASIL BULDUM?
Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. “Ben Ruhi Bey Nasılım” adlı kitabımı, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı’nda bir başıma oturuyordum. Yazdı. Hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj’a sık sık gidenler iyi bilirler: sakalları uzamış, saçları dökük ve yağı, askılı pantolonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omuzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardır. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışardaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birdenbire Ruhi Bey’i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey’i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve ‘şimdi’lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hazla gelişti.
HER İŞTE BİR HAYIR!
Bunalımlı evre? Yapıtlarıma yansıması? Çoğu zaman erinçle bunalım, acıyla mutluluk, umutla umutsuzluk içiçe yaşar insanda. İşte, yaşadığım bir sürü ikilemden yalnızca birini anlatmak istiyorum ben de.
1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangınında dükkânım tamamen yandı. Sigortadan aldığım para, yeniden bir işyeri açamayacak kadar azdı. Günler, haftalar geçti. Sonunda bir dükkân buldumsa da, dükkânın satış değeri elimdeki paranın hemen hemen iki katıydı. Kendime bir ortak aradım. Buldum da. Her neyse, küçük bir anaparayla dükkânı açtık. Yeniden bir geçim yolu tutturmak önemliydi elbette. Ama daha önemlisi şuydu: Birkaç ay sonra ortağım bana, alım satımla kendisinin uğraşabileceğini, benimse yukardaki asma katta istediğim gibi çalışabileceğimi, saatlerimin de kısıtlı olmadığını müjdeledi. İşte, kitaplarımdan dokuzunu bu asma katta yazdım. Tam yirmi yıl. Bugün düşünüyorum da, ya o yangın olmasaydı?
BIR UZUN ŞİİRE BAŞLAMAYA GÖREYİM
Yapıtlarımdan birini de, genel olarak nasıl yazdığımı anlatmaya çalışayım. Öncelikle şiir yazmaya eğilimli olmalıyım. Yani şiire yatkın bir duyarlıkla yüklü olduğumu bilmeliyim ilkten. Sabahları başlarım yazmaya. Kaç saat çalışacağım hiç belli olmaz. Belli bir saatte, belli bir yerde, herhangi bir işim olmamalı. Günlerce masa başından kalkmayacakmış gibi koyulmalıyım işe. Çok sigara içerim. Alkolün damlasını koymam ağzıma. Öyle esin filan beklemem, esini kendim çağırırım masama. Dergiler karıştırırım, bazı kitaplara bakarım, hiç belli olmaz, bir de bakarım ki, o nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ses sözcüklere, dizelere dönüşüvermiştir birden. Uzun bir şiire başlamışsam rahatımdır oldukça. Çünkü her gün yapacak bir işim var demektir ki, sürekli çalışırım. Şiirlerimi yazı makinasıyla yazarım. Yazarken aynı anda şiiri görmek önemlidir benim için. Ön çalışmalarım kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediğim İstanbul’u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.
İnsan hafızası pek ilginç çalışır. Bir şeye sahip olduktan sonra, onu ne kadar çok istediğini unutur. Oysa mutluluk ve iç huzuru, yeni şeyler elde etmekten değil, sahip olduklarını yeniden fark etmekten gelir. Pek çok insan, aradığı şeyin zaten yanı başında olduğunu bilmeden bir ömür geçirir.