Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye
aşırı düşünme eylemi mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar.
Yine gelir diye bekledim. Anlatacaktım,
Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni,
renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu.
Kandıramazsın ama beni,
yabancıyım ben de buralarda senin gibi.
Duyulmaz bir taksime kulak verir
seyrek sakallı yaşlı bir kemankeş
Oturur tek başına içer köşesinde.
Bir yandan ölümü geçerken aklından;
belleğiyle cebelleşir bir yandan.
Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye…(Bana sorarsanız, balık ya alıkmış ya da adamı gereğinden çok seviyormuş ki bu da bir çeşit alıklık olabiliyor sırasında. Dönelim gene Ali Poyrazoğlu’nun masalına.) Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.
Bilge Karasu Dehlizde Giden Adam Göçmüş Kediler Bahçesi
Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş.
Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.
1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ
Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yazar aşırı düşünme eylemini mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar. Esasen üç tür aşırı düşünme olduğu belirtilmektedir.
Bunlardan birincisi, bize yanlış yapıldığı inancıyla intikam duygusunu besleyen ve karşı tarafın hikayesini dinlemeden kendimizi haklı görme haline dönüşen “isyanın eşlik ettiği aşırı düşünme”dir. İkincisi, yaşadıklarımızla ilgili ürettiğimiz açıklamalar ve olasılıkların en abartılı olanlarını bile eşit derecede mantıklı bulmaya başladığımız, aslında var olmayan problemleri zihnimizde yarattığımız ya da var olanları iyice felaketleştirdiğimiz “insanın kendi hayatı üzerine aşırı düşünmesi”dir. Üçüncüsü ise, pek çok olumsuz düşüncenin birbirinden alakasız şekilde zihnimizi işgal ettiği, bizi adeta hareketsiz kılan, duygularımızı ve düşüncelerimizi net bir şekilde tanımlayamadığımız “kaotik aşırı düşünme” halidir.
Aşırı düşünenlerin aynı zamanda oldukça endişeli olduğunu söyleyebiliriz ancak yaptıkları şey endişe etmekten daha fazlasıdır. Endişe hayatımızda olabileceklere dair tahminlerle ilgilidir, aşırı düşünme ise olabileceklerden ziyade geçmişte olanlara odaklıdır, daha önce yaşadıklarımız, yaptıklarımız ya da farklı gerçekleşmiş olmasını dilediğimiz şeyler gibi. Elbette olumsuz duyguları ve düşünceleri kronik şekilde görmezden gelmenin ve bastırmanın fiziksel ve ruhsal sağlığı olumsuz yönde etkilediğini biliyoruz. Ancak aşırı düşünme eylemi bize objektif bir bakış açısı sunmak yerine olumsuz duyguların etkisiyle dünyaya çarpık ve dar bir pencereden bakmamıza neden olur, yazar bunu “çarpık mercek etkisi” olarak tanımlamaktadır.
Öncelikle aşırı düşünmek hayatımızdaki sorunları olduğundan daha fazla felaketleştirerek görmemize neden olmakta ve bu sorunlara sağlıklı çözümler bulmamızı zorlaştırmaktadır. Ayrıca çalışmalarda aşırı düşünenlerin kendi hayatlarını zorlaştırmakla birlikte sosyal ilişkilerinin de zarar gördüğü ortaya çıkmıştır. Son olarak aşırı düşünen bireylerin depresyon, anksiyete bozukluğu ve alkol bağımlılığı gibi ruhsal bozuklukları yaşama ihtimalinin diğerlerine göre daha fazla olduğu gösterilmiştir.
Zihnimizin aşırı düşünmeyi kolaylaştıran bir yapısı vardır. En ufak bir düşünce ya da anı diğer düşüncelerden bağımsız değildir. Özellikle olumsuz bir ruh hali içindeyken zihnimizin olumsuz düşünce ve anıları çağrıştırması kolaydır. Kendimizi mutsuz hissediyorken geçmişte yaşadığımız kötü olayların -hiçbir alakası olmasa bile- zihnimize gelmesi daha kolaydır. Bu olumsuz bağlantılarla ilgili ne kadar çok düşünürsek bu bağlantıları o kadar güçlendiririz ve bir sonraki sefer aşırı düşünme olasılığımızı artırırız. Aşırı düşünmenin son birkaç nesildir gittikçe arttığı yönünde bulgularını paylaşan yazar, günümüzde çocukların bile (özellikle kız çocuklarının) aşırı düşünmeye eğilimli olduğunu söylemektedir ve nesiller arasındaki bu farklılığı dört kültürel değişimle açıklamaktadır. İlk olarak bizden önceki nesiller toplumun dayattığı katı kurallara göre seçimlerini yapar ve bunu sorgulamazdı, bizler ise seçimlerimiz konusunda daha özgürüz ve artık her şeyi sorguluyoruz. Kendimiz için en iyi kararı vermeye çalışırken seçimlerimize rehberlik eden bir “değerler boşluğu” bulunduğundan aşırı düşünmeye zemin hazırlıyoruz. İkinci olarak, önceki nesillere göre muazzam bir “hak sahibi olma takıntısı”na kapılmış durumdayız.
İstediğimiz her şeyi hak ettiğimize, kimsenin bize kendimizi kötü hissettirmeye hakkı olmadığına, daima kendimizi iyi hissetmeye hakkımız olduğuna inanıyoruz. Hayatın doğal akışında bu beklentilerimiz gerçekleşmediğinde bu durumu kabul edemiyor ve hakkımız olanı elde edememekle ilgili aşırı düşünmeye başlıyoruz. Bizden önceki nesillerden farklı olarak “hızlı çözümlere duyulan kompulsif ihtiyaç” hali bizi aşırı düşünmeye götüren bir diğer toplumsal değişimdir. Kendimizi kötü hissettiğimizde, moralimiz bozuk olduğunda hemen bir çözüm bulmamız gerektiğine inanırız. Sırf o an yaşadığımız olumsuz duygudan kurtulmak için bazen hatalar yapabiliriz (ilişkiyi bitirmek, istifa etmek, aşırı alkol almak gibi) ve bu hata yığını da bizi daha fazla düşünmeye itebilir. Son olarak günümüzde popülerleşen “içe dönük kültürümüz” bize duygularımızın her bir zerresini ve değişimini analiz etmeyi salık vermektedir. Bizler de ruh halimizdeki en ufak değişimlerin anlamı üzerinde düşünüp duran ve bunlara büyük anlamlar atfeden insanlara dönüştük. Yazar bu noktada özellikle kadınların aşırı düşünme eğilimlerinin kökenlerine de değinmektedir. Kadınların erkeklere göre düşük sosyal güçleri sebebiyle yaşadıkları kronik sıkıntılar, travmatik deneyimlere daha fazla maruz kalmaları, daha yoksul bir yaşam sürme olasılıklarının daha yüksek olması aşırı düşünme eğilimiyle bağlantılıdır. Ayrıca kadınların erkeklere kıyasla daha derin duygusal ilişkiler kurması, başkalarıyla duygusal açıdan aşırı ilgili olmaları, kendilerini çok fazla ilişki üzerinden tanımlamaları aşırı düşünmeyi tetikleyen unsurlardır.
2.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMENİN ÜSTESİNDEN GELMEK İÇİN UYGULAYABİLECEĞİNİZ STRATEJİLER
Aşırı düşünmekten kurtulmak için öncelikle bu eylemin bir faydası olmadığını aksine var olan motivasyonu tükettiğini ve problemleri daha da çetrefilli bir hale getirdiğini fark etmek önemlidir. Yazarın önerdiği yöntemlerden ilki zihne dinlenmesi için fırsat vermektir. Kişinin keyif aldığı ve yaparken odaklanabildiği bir aktiviteye yönelmesi aşırı düşünme döngüsünü kıracaktır. Elbette sürekli oyalanacak bir şey bularak olumsuz düşünce ve duygulardan kaçmaya çalışmak sağlıklı değildir. Ancak burada kontrolsüz bir şekilde olumsuz düşüncelerin sarmalına kapılan kişilerden bahsediyoruz, bu kişilerin aşırı düşünme halinde dikkatlerini dağıtacak bir şey yapmaları o bataklıktan çıkmak için faydalı bir adım olacaktır. Özellikle hareket içeren dikkat dağıtıcı aktivitelerin aşırı düşünmekten uzaklaşmakta daha etkili olduğu söylenebilir.
Oturuyorsanız ayağa kalkmak, yürüyüşe çıkmak, arabayla dolaşmak kısa vadeli de olsa dikkatinizi başka yöne çekecektir. Yazarın bir başka önerisi aşırı düşünme halindeyken kullanabileceğiniz içsel bir “Dur!” işareti yaratmak; bu zihninize “Tamam, yeter!”, “Hayır!” demek, ellerinizi çırpmak veya mola işareti yapmak olabilir. Kendiniz için aşırı düşünme molaları planlamak da durumu kontrol altına almaya yarayabilir. Zihninize düşünceler üşüştüğünde bunları gün içinde belirli sakin bir zamana erteleyebilirsiniz, genellikle o zaman dilimi geldiğinde o korkunç düşünceler daha küçük ve daha az bunaltıcı görünmeye başlar. Düşünme molasının uykudan hemen önceki saatlere denk gelmemesine de dikkat etmek gerekir. Yapılan çalışmalarda birçok insanın sıkıntılarından ve aşırı düşünmekten kurtulmak için duaya ve maneviyata sığındığı bulunmuştur. Yazar, dindar olmasa bile çoğu insanın zor dönemlerde kendisine rehberlik edecek manevi bir güce ihtiyaç duyduğunu söylemektedir.
Dua, ibadet veya meditasyon yoluyla düşünce ve duygularla savaşmak yerine onları sadece bir duygu ve düşünce olarak kabul edebilir ve gelip geçmelerine izin verebilirsiniz. Aşırı düşündüğünüz konularla ilgili güvendiğiniz biriyle konuşmak sorunları çözmenize ve daha yüksek bir seviyeye çıkmanıza yardımcı olabilir. Ancak bu kişiyi titizlikle seçmeniz önemlidir, olumsuz duygularınızı ve düşüncelerinizi körükleyecek birine değil, sizi anlayan ve problemin çözümünde en doğru görünen seçeneği yapmanız için sizi cesaretlendirecek birine ihtiyacınız var.Olumsuz duygu ve düşünceleri yazmak da etkili bir yöntemdir. Bunları cümleler halinde bir kağıda yazdığınızda kontrolsüz şekilde zihninizde dağılmalarındansa sınırlandırmış olursunuz. Düşünceleri adeta sizi kontrol eden korkunç unsurlar olmaktan çıkarır ve kağıda nakşedilmiş sembollerden oluşan basit cümleler olarak görebilirsiniz. Anlık olumlu duygular yaratmanın yollarını bulmak genel anlamda zorluklarla daha iyi başa çıkabilmeyi ve aşırı düşünmenin önüne geçmeyi sağlayabilir. Kendinizi o anlık da olsa iyi hissettirmek için yapacağınız basit şeyler (kuaföre gitmek, eğlenceli bir film izlemek, yürüyüş yapmak, müzik dinlemek gibi) düşünce sisteminizi geliştirebilir ve sizi daha yüksek bir seviyeye çıkararak sorunlara daha geniş bir perspektiften bakmanıza yardımcı olabilir.
Aşırı düşünme döngüsünden kurtulduktan sonra atılacak önemli adım üzerinde düşünüp durduğunuz sorunları çözüme kavuşturmaktır, aksi taktirde bu sorunlar sizi tekrar aşırı düşünmeye sevk edebilir. Yazar bu aşamayı “daha yüksek bir seviyeye çıkmak” olarak adlandırmaktadır. Aşırı düşünme halindeyken çarpık mercek etkisiyle sorunlarımızı en olumsuz ve umutsuz bakış açısından gördüğümüzü söylemiştik. Çarpık mercek etkisini düzeltmek için odağınızı olumsuz perspektifin dışına kaydırarak durumu iyimser bir gerçekçilikle ele alabileceğiniz bir bakış açısı bulmayı denemelisiniz. Bunu yapabildiğinizde sorunun çözümüyle ilgili daha doğru kararlar verebilirsiniz. Bazen bir duyguyu hissettiğimizde bunun haklı bir duygu olup olmadığına kafa yorarız. Bunu yapmak yerine bu duyguya sahip olduğumuzu ve bunun sadece bir duygu olduğunu kabul etmek gerekir. İkinci adım da duygularımızın eyleme dönüşmesinin bir tercih olduğunu, en uygun tepkiyi vermekte özgür olduğumuzu fark etmek olmalıdır. Hak sahibi olma takıntımız kendimizi başkalarıyla kıyaslamamıza yol açar ve bu da aşırı düşünmeyi besler. Mutsuz insanların sosyal kıyaslamayla daha fazla ilgilendiği, mutlu insanların ise daha çok içsel standartlara sahip olduğu belirtilmektedir. Sosyal kıyaslamayı bırakıp değerleriniz doğrultusunda kendi standartlarınızı belirlemeniz bu konuda aşırı düşünmenin önüne geçebilir. Bazen bizi huzursuz eden durumdan mucizevi bir şekilde kurtarılmayı bekliyoruz ve bu keşkelerle dolu aşırı düşünme döngüsü bizi mutsuzluğa sevk etmekten başka bir işe yaramıyor. Bu durumda iki seçenek görünüyor; mevcut koşullarımızdan hoşnut olmayı öğrenmek ya da bunları değiştirmek.
Aşırı düşünme döngüsünü kırdıktan sonra yapılacak bir diğer önemli şey de değerlerinizle bağlantı kurmaktır. Tamamen size ait bu değerleri bulmak için kendinize şu soruları sorabilirsiniz: “Gerçekten bu hayatı nasıl yaşamak istiyorum, öldüğümde insanlar beni nasıl hatırlasın istiyorum?”. Bu sorulara verdiğiniz cevaplar hayattaki seçimlerinizi dayandırabileceğiniz, gerçekçi ve kalıcı olduğuna inandığınız değerler olacaktır. Aşırı düşünme bataklığına çekilmemizin bir diğer sebebi sorunlarımızı hemen ve nihai bir şekilde çözmemiz gerektiğine inanmamız olabilir ve bu bizim harekete geçmemizi erteleyebilir. Çoğu zaman sorunu çözmek için küçük bir adım atmak o eşikten geçmeyi kolaylaştırır, sorunun üstesinden gelmekle ilgili motivasyonumuzu artırır.
Bazen diğer insanların davranışlarıyla ilgili aşırı düşünme döngüsüne kapılabiliriz, böyle durumlarda başkalarının bizim gibi olmadığını ve onların davranışlarının beklentilerimize uymayabileceğini kabul etmek önemlidir. Diğer insanların davranışlarıyla ilgili beklentilerimizi azalttığımızda aşırı düşünme döngüsüne girmeyebilir ve nasıl bir tepki vermemiz konusunda daha isabetli kararlar alabiliriz. İsyanın eşlik ettiği aşırı düşünmeden kurtulmanın bir yolu da affetmektir. Elbette başkalarını hatalı davranışlarından dolayı affetmek bu davranışları görmezden gelmek ya da onları sorumlu tutmamak anlamına gelmemelidir. Affetmek, intikam alma arzusundan vazgeçmek, öfke ve nefretin zihnimizdeki tahakkümünü bertaraf etmektir. Bazen utanç ve suçluluk duyduğumuz hatalarımızdan dolayı kendimizi de affetmemiz gerekir ki aşırı düşünmeye saplanıp kalmak yerine harekete geçip hatalarımızı telafi edelim. Eylemlerimizin değişmediği noktada kendimizi affetmek de anlamsız olacaktır. Çoğu zaman zihnimizdeki düşünceler başkalarının bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen sesleridir. “Daha iyi bir anne olmalıyım, her zaman başarılı olmalıyım, daha çok para kazanmalıyım” gibi kural cümleleri bize “gerekliliklerin zulmü”nü yaşatır. Bu seslerin kaynağını tespit etmek ve hangilerinin gerçekte size ait olduğunu anlamak bunlar üzerinde aşırı düşünme eğiliminizi hafifletebilir.
Nolen-Hoeksema, gelecekte aşırı düşünme tuzağına düşmemek için de bazı önerilerde bulunmaktadır. Aşırı düşünme döngüsünden kurtulup daha yüksek bir seviyeye çıkabildiğimizde zayıf yönlerimizi daha net bir şekilde görebiliriz. Bu noktada bizi o bataklığa tekraren çeken eksik becerilerimizi geliştirmek için adım atmamız gerekir. Aşırı düşünme döngüsüne kapılmak istemiyorsanız yapmanız gereken bir diğer şey imkansız ve sağlıksız hedeflerinizi fark etmek ve bunları gerçekçi ve ulaşılabilir hale getirmektir. Ayrıca kendinize iyi gelen ve yapmaktan keyif aldığınız eylemleri günlük rutininize dahil etmek olumlu duyguları daha sık deneyimlemenizi ve aşırı düşünmekten kaçınmanızı kolaylaştırabilir. Bazen aşırı düşünmemizin sebebi başımıza gelen yaşam olayları hakkındaki “Neden?” sorusudur. Bu soruya tatmin edici bir cevap bulmak ve kendi hikayenizi anlamak -ki bu noktada psikoterapi destekleyicidir- aşırı düşünmeyle mücadelenize yardımcı olacaktır. Özellikle kadınları aşırı düşünmeye eğilimli kılan bir diğer faktör benlik algılarını hayattaki rollerinden sadece birine çok fazla dayandırmalarıdır. Örneğin benliğinizi sadece annelik rolü üzerinden algılarsanız bu rolle ilgili problemler tüm benlik algınızı tehdit eder ve aşırı düşünme bataklığına çekilirsiniz. Hayatınızdaki tek bir role odaklanmak yerine olumlu benlik algınızı güçlendirecek yeni bir beceri kazanmayı, yeni ilişkiler kurmayı veya bir amaca hizmet eden faaliyetlere katılmayı düşünebilirsiniz. Ortak noktanızın aşırı düşünmek olduğu arkadaşlarınızla çok fazla vakit geçiriyorsanız bu herkes için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Aşırı düşünmeyi körükleyen değil sizi bu halden çekip çıkaracak arkadaşlar edinmeniz oldukça elzemdir.
3.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMEYİ TETİKLEYEN UNSURLAR
Kadınların üzerinde aşırı düşündüğü en yaygın konulardan biri eşleri veya partnerleriyle olan romantik ilişkileridir. Bunu yapmak ilişkideki problemleri fark etmeye ve çözmeye katkı sağlıyorsa elbette mantıklı olabilir, ancak aşırı düşünmek çoğu zaman ilişkileri sabote eden bir eylem haline gelmektedir. Kadınların finansal veya psikolojik açıdan eşlerine bağımlı olma olasılığı erkeklere kıyasla daha yüksektir. Kendisini iyi hissetmek için eşinin onayına ihtiyaç duyan, tüm hayatını eşini memnun etmeye ve onunla ilişkisine dayandıran kadınların kendisine bakışı bu ilişkinin gidişatının insafına kalır ve ilişkideki en ufak problemde aşırı düşünmeye sürüklenebilir. Nitekim bu kadınlar ilişkileriyle ilgili yanlış kararlar vermeye ve yalnızlığa itilirler. Aşırı düşünmekten kurtulmak ve sorunlara daha yüksek bir seviyeden bakmak gerçekçi bir bakış açısı kazandırır, eşler arasındaki iletişimi kolaylaştırır ve gerektiğinde değişim için isabetli kararlar almayı sağlar.
Ebeveynlerimiz ve kardeşlerimizle olan ilişkilerimiz de bize aşırı düşünmek için birçok sebep verebilir. Hak sahibi olma takıntımız burada da devreye girer ve ebeveynlerimizin geçmişte yaptığı en ufak hataları bugün kendi yaşamımızdaki sorunların kaynağı olarak görürüz. Yanlış seçimlerimize ya da zayıflıklarımıza geçerli mazeret bulmak için çocukluğumuzu irdeleyip dururuz. Gerçekten ebeveynlerimiz tarafından ihmal ya da istimara maruz kaldıysak, yine bunun üzerinde aşırı düşünmeye meyilli oluruz, öfke ve üzüntü gibi duyguların içinde boğuluruz. Elbette yaşadıklarımızı değiştiremeyiz ancak ebeveynlerimizin hangi yönünü benimseyip hangi yönünü reddedeceğimiz hususunda karar sahibiyiz. Geçmişin bataklığında çırpınmak bizi oraya mahkum eder ve kendi hayatımızı anlamlı ve kıymetli yaşamaktan alıkoyar. Ailenizle ilgili öfke veya üzüntü gibi duygular hissediyorsanız öncelikle bu duyguları hissettiğinizi kabul etmekle başlayın. İkinci adım bağışlayıcı olmaktır. Bu, aile bireylerinizin hatalı davranışlarını kabul ettiğiniz anlamına gelmez ancak böyle durumlarda intikam duygunuzu bir kenara bırakıp yolunuza devam etmek en iyi fikir olacaktır. Önemli bir adım da ailenizle ilgili beklentilerinizi azaltmaktır. Onların davranışlarının mizaçlarının ya da yetiştirilme biçimlerinin bir sonucu olduğunu kabul etmek aşırı düşünmenizin önüne geçebilir.
Onların davranışları beklentilerimize uymadığında bu benlik değerimizi olumsuz etkiler ve kendimizi aşırı düşünme döngüsünde buluruz. Günümüzde ebeveynlik konusunda ahkam kesen ve ne yaparsak yapalım kendimizi yetersiz hissettiren popüler medya nedeniyle kendi ebeveynlerimizi suçladığımız gibi çocuklarımızın da bizi suçlayacağından korkar hale geldik. Oysa iyi ebeveynlik için kendimizi affedebilmek önemli bir adımdır. Suçluluk duygusuyla sergilediğimiz davranışlar çocuklarımızın ihtiyaçlarına yönelik olmaktan ziyade sırf kendimizi iyi hissetmek ve suçluluktan kurtulmak için yaptığımız şeyler olabilir. Elbette kendimizi affetme eylemine pişmanlık duygusu eşlik etmelidir, zira davranışlarımızda bir değişiklik olmazsa kendimizi affetmemizin de bir anlamı olmaz. Çocuğunuzla ilişkimizde odak noktanız onları kontrol etmeye çalışmaktan ziyade onları anlamak olmalıdır. Kendilik değerinizi özellikle onların başarısı üzerinden belirlerseniz, özlerinde kim olduklarına karşı duyarsızlaşabilirsiniz. Başarılı, uslu, yetenekli bir çocuğunuz varsa kendinizi iyi hissedersiniz, ancak herhangi bir konuda başarısız olduğu anda kendinizi suçlamaya ve aşırı düşünmeye başlamanız kaçınılmaz olacaktır.
Mesleğimiz de benlik tanımımızın önemli bir parçasıdır. İşimizle ilgili aşırı düşünme döngüsüne girdiğimiz zaman çoğunlukla zihnimiz bulanır, motivasyonumuz azalır ve özgüvenimiz zedelenebilir. Bu yüzden harekete geçmek ve doğru kararlar vermek zorlaşır, kariyerimiz olumsuz etkilenebilir. Sağlık sorunları da (özellikle ciddi bir hastalıkla karşı karşıya kaldığımızda ya da bir yakınımız bunu yaşadığında) aşırı düşünmek için zemin yaratır. Elbette böyle bir kriz anında aşırı düşünme tepkisi son derece doğaldır fakat olumsuz sonuçları olabilir. Tedavi hakkında doğru kararlar vermeyi engelleyebilir, hastalıkla mücadele ederken üstüne bir de depresyon ya da anksiyete eklenebilir. Dolayısıyla aşırı düşünme halinden kurtulmak ve daha yüksek bir seviyeye çıkmak bu meselede de önem taşır.
Bir kayıp ya da travma yaşadığımızda aşırı düşünmeye eğilimimiz önceki nesillere göre daha fazladır. Onların ölüm, sakatlık, kayıp gibi meseleleri hayatın doğal bir düzeni olarak kabul etmelerine yardım eden dini inançları güçlüydü. Ayrıca böyle zamanlarda maddi manevi destek alabilecekleri aile, akraba-arkadaş toplulukları vardı. Maalesef günümüzde bu iki güçlü teselli ve destek kaynağına çok fazla sahip değiliz. Aksine toplum, yaşadığımız yasın ya da travmanın bir an önce “üstesinden gelmemizi” bekler. Halbuki bir acı yaşadığımızda bunun hemen üstesinden gelmemiz değil, o acıyı yaşamaya izin vermemiz ve bu zorlu yolculuğu kabul etmemiz gerekir.
Bizi aşırı düşünmeye sevk eden faktörler olduğu gibi oradan çıkmamıza yardımcı olacak pek çok yöntem de bulunuyor. Aşırı düşünme eğilimimizin üstesinden gelebildiğimizde davranışlarımızı o anlık gelip geçebilecek olumsuz düşüncelere göre belirlemek yerine kendi değerlerimiz doğrultusunda anlamlı bir hayat sürebiliriz.
Özetleyen: Kl. Psk. Aslıhan Erdal
Kaynak: kemalsayar.com
Aşırı düşünme eylemi mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar.
Gökkuşağı gibi gelip kondu balkonun kenarına. Ne mor, ne yeşil, ne mavi. Hepsinin toplamı belki. Ya da bir düş. Ne işi var papağanın Üsküdar’da? Bakıştık. Süzdük birbirimizi. Uçup gitti sonra.
Öğrendim sonra: Bir kafesten kaçmış ikisi, çoğalmışlar, uyum sağlamışlar buralara. Altunizade’de yer edinmişler kendilerine, meydan okumuşlar acımasız kargalara.
Yine gelir diye bekledim. Anlatacaktım, Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni, renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu. Kandıramazsın ama beni, yabancıyım ben de buralarda senin gibi.
Roni Margulies
Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni, renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu. Kandıramazsın ama beni, yabancıyım ben de buralarda senin gibi.
Duyulmaz bir taksime kulak verir seyrek sakallı yaşlı bir kemankeş Oturur tek başına içer köşesinde. Bir yandan ölümü geçerken aklından; belleğiyle cebelleşir bir yandan.
Tek tek yankılanır aklında çaldığı her nota. pırıltılı salonlar, şeffaf bir kadın, parkeler üzerinde süzülmesi ayaklarının. (Pera Palas’ta bir akşam…) gelir anımsatır kendini attığı her adım.
Kaldırır kadehini, tokuşturacak bir kadeh arar. Bir kavis çizer kalkan eli havada. (Tokatlıyan’da o gece…) Dudaklarında ince bir tebessüm kalakalır öylece.
Roni Margulies
Kaldırır kadehini, tokuşturacak bir kadeh arar. Bir kavis çizer kalkan eli havada.
Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek “Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir.” demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve “Peki, sen ne diyorsun bu işe?” diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- “Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir.” diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş.
Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır.
Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yorulabilecek şekilde bize ulaşır. Meseleleri hayra yorarak yorumlayanlar süreçten kârlı çıkar.
Bazen kötü bir rüya görür, onu kalbi güzel bir insana tabir ettiririz. O, öyle bir yorum yapar ki biraz önce canımızı sıkıp içimizi daraltan rüya bizde yaşam sevincine bile sebebiyet verebilir.
Yaşayıp geride bıraktığımız hadiseler bir bakıma rüyalarla eş değerdedir. Çünkü rüya da yaşadığımız olay da geride kalmıştır. İkisi de gerçeklikten hafızaya geçmiş ve aralarında bu açıdan bir fark kalmamıştır. Artık ikisinin de fiziksel varlığına ulaşamaz durumdayız. Ancak zihnimizdeki etkileriyle yaşamaktayızdır. Hafızada rüya ile geçmiş aynı yerde durmuyorlar mı? Haddizatında hayat da bir açıdan rüya değil mi?
Hadiseleri yorumlama biçimleri konusunda insanlar birbirinden ayrılır, tıpkı rüya tabiri bilenler ile bilmeyenlerin ayrılması gibi… Rüya tabirlerindeki hayra yorma prensibini başımızdan geçmiş olaylara uyguladığımızda isabetli bir yaklaşım sergilemiş oluruz.
Rüya, üzerinde yapılan yorumlara göre insan hayatına etki de edebilir. Bu sebeple onu iyimser ve faydalı bir biçimde yorumlamak önemlidir. İnsanlara kasvet veren, onların direncini kıran rüya tabirleri İslamiyet’te uygun görülmemiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle geçer: “İslâm’da teşeʼüm (uğursuzluk) yoktur fakat tefe’ül (iyiye yorma, hayır dileme) vardır.” (Buhârî, Tıb, 54).
Olumsuz gibi görünen bazı hadiseler doğru yorumlanırsa onların geçmişe dönük bir tebrik ya da geleceğe yönelik bir müjde olduğu anlaşılabilir. İnsana yıkım yaşatacak gibi görünen bir meselenin hakikatte onu ayağa kaldıracak bir gelişme olduğu tespit edilebilir. Bazı rüyaların tersine çıkmasına benzer bir şekilde olayların görünüşü, manasının tam tersine göre tasarlanmış olabilir.
Bir hadis-i şerifte geçen dikkat çekici bir tavsiye şöyledir: “Rüya, ilk tabir edenin yorumu üzere gerçekleşir.” (Tirmizî, Rü’yâ, 4; İbn Mâce, Tabîr, 7). Buna göre bir rüya, onu ilk yorumlayan kişinin niyetine ve bakışına göre şekillenebilir. Dolayısıyla rüyalarımızı iyimser düşünen ve salih kimselere anlatmamız daha uygundur. Aynı prensip, başımıza gelen olayların değerlendirilmesi hakkında da geçerlidir. Zira karamsar/kötümser bir yorum, olayların gidişatını olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle yaşadıklarımızı paylaşırken olumlu düşünce üreten insanlarla istişare etmek hem psikolojik hem de manevi açıdan daha faydalıdır. İşin varacağı yerin yapılan yorumlardan etkileneceğinden endişe ederek bu konuda dikkatli davranmalıyız. Hadiselerin güzele doğru yol almasını istiyorsak iyimser yorumlarımızla akışa katkıda bulunmalıyız.
Kur’an-ı Kerim’de olayların yorumunun özel bir ilim olduğu, “te’vîl-i ehâdîs” kavramıyla ifade edilmiştir. Bizler de yaşam rüyamızı -uyanık olduğumuz hâlde- güzel tabir etmenin yollarını öğrenmeliyiz.
“Mutludur o kimseler ki rüyaları rüyada tabir edildi!”
(Kanatlarını Arayanlar, Arif Nihat Asya)
İyimserlik yalnızca bir kanaat değil, aynı zamanda hadiselerin güzel bir yere bağlanması talebini içeren bir duadır da… Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hasta ziyaretiyle ilgili şöyle bir hatırlatmada bulunmuştur: “Hastaya iyi şeyler söyleyin çünkü melekler sizin söylediklerinize ‘amin’ diyorlar.” (Müslim, Cenâiz, 919).
Hadiselerden uğursuz sonuçlar çıkarmak, onları kötüye yormak psikolojik olduğu kadar manevi de bir sorundur. Bir mesele hakkında “Bu iş olmaz, düzelmez, artık bu böyle kalır.” dediğimizde bu, bir dua hükmüne geçer ve bunun birtakım olumsuz tezahürleri meydana gelebilir.
Bir olayı uğursuzluğa ve kötüye yormak dinen sakıncalıdır. Hadiseleri değerlendirirken güzel yorumlar yapmak ise ahlaki faziletlerden biridir. Hayra yormak “İnşallah en iyisi olur!” manasında bir dua ve bir çeşit ibadettir.
Ancak iyimser olacağız diye gerçekleri görmezden gelmemeli, avunma yolunu seçerek kendimizi kandırmamalıyız. Gelgelelim Allah’ın kudretini ve dilediği anda bizi problemimizden kurtarabileceğini bilerek “meseleyi hayra yorma duası”nı ihmal etmemeliyiz.
Zor süreçler yaşayan bir insana en gerekli yaklaşım, yaşadıklarını öncelikle hayra yormaktır. Ümidi diğer hislerine galip getirmektir.
Yaşadığımız bir hadiseye atfedilmesi gereken tek ve zorunlu bir mana yoktur. Çünkü her hadise görelidir. Kalbimize hayırlı bir yorum yerleştirdiğimizde o, kabul edilmeyi bekleyen bir dua niteliğine bürünmüş olarak gerçeklik süreçlerine etki edecektir.
“Anladım ki dünya bir ayna… Biz iyi, biz güzelsek o da iyi, o da güzel. Biz çirkin, biz kötü isek o da çirkin, o da suratsız. Sana yemin ederim, bu böyle.”
(Mesihpaşa İmamı, Sâmiha Ayverdi)
“Ama ben, dünyayı korku duygusuyla değil, güzellikle tanıyorum. Benim ona baktığım gibi dünya da bana bakıyor ve gülümsüyor, ben ona neden gülümsemeyeyim?”
(Efrasiyab’ın Hikâyeleri, İhsan Oktay Anar)
Bir hadis-i kudsîye göre Yüce Allah şöyle buyurur: “Ben kulumun bana olan zannının yanındayım. Kulum beni nasıl düşünürse ona öyle muamele ederim.” (Buhârî, Tevhîd, 15; Müslim, Zikr, 2). Bir başka rivayette bu hadisin ikinci cümlesi, “Kulum benden hayır beklerse onu görür, şer beklerse onu görür.” şeklindedir (Müsned, II, 391). Bu ilahi beyan, insanın iç dünyasındaki değerlendirmelerin hadiseler üzerinde etkin bir rolünün olduğunu göstermektedir.
Allah hakkında hüsnüzanda bulunmanın ve O’nun rahmetinden ümit kesmemenin hayatımıza pek çok olumlu yansıması olacaktır. Rabbimizi nasıl tanıyor, O’ndan nasıl bir muamele bekliyorsak yaşadığımız olaylar da bu kanaatin dokusunu taşıyacaktır. Yorumlarımız yönümüzü belirler, umutla ve iyimser bakmak bizi lütuflarla karşılaştırır.
“Bu mesele beni tarumar etmek için meydana çıktı.” diye düşünen biri, hadisenin akış yönünü kendi aleyhinde olacak şekilde yönlendirme hamlesi yapmıştır. Bu zararlı hamlenin sonuçlanıp sonuçlanmayacağı Allah’ın takdirine kalmıştır.
Hasılı yorumlar dualar gibidir. Bir icabet vaktine denk gelenleriyse hayatımızın yönünü temelden değiştirebilecek bir etkiye vesiledir.
Sıkıntılı zamanlarında Rabbine güvendiği ve “Allah bana muhakkak bir çıkış kapısı gösterecektir.” diye düşündüğü için çözümü imkânsıza yakın problemlerden kurtulan pek çok kimse olmuştur.
Şu da var ki karşılaştığı hadiseye kötümser bir biçimde yaklaşan insan, kurtulma duası ve çabası konusunda isteksiz kalacaktır, kendini zorlamayacaktır.
İyimser yorumlarımız, kudret tarlasına ektiğimiz tohumlar gibidir. Toprağa ekilenlerin yeşerip ortaya çıkması gibi onlar da gidişatı değiştirebilecek vasıtalardır. Karamsar yorumlarımızın kendimize kurduğumuz birer tuzak oldu-ğunu hatırdan çıkarmamalıyız.
“Böyle sürekli mutsuzluktan söz açıp durman, korkarım ki bir gün seni gerçekten mutsuzluğa uğratacak.”
(Yüzbaşının Kızı, Aleksandr Puşkin)
“Şaka maksadıyla bile bıkıp pes ettiğini söylememelisin çünkü bi bakarsın senin bu sözünü ciddiye alan birileri çıkar.”
(Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese)
Mecit Ömür Öztürk
Mutluluğun İnşası
Timaş Yayınları
Kalbimize hayırlı bir yorum yerleştirdiğimizde o, kabul edilmeyi bekleyen bir dua niteliğine bürünmüş olarak gerçeklik süreçlerine etki edecektir.
Merhabalar. Duygularımız üzerinde konuşmaya devam ediyoruz. Bugün üzerinde duracağımız duygumuzun adı şikayet.
İnsan bu hastalığa tutulduğu zaman her şeyden şikayet ediyor. Havadan bile şikayet ediyor, güneşten şikayet ediyor, var olmaktan şikayet ediyor, yaşıyor olmaktan şikayet ediyor. En küçük rahatsız edici konuları şikayet etmeden atlatamıyor. Başkalarından şikayet ediyor, kendi kaderinden şikayet ediyor. Cenabı Allah’ın takdir ettiği gelişmelerden şikayet ediyor. Dolayısıyla kaderden şikayet ediyor, kaderin onun hakkında indirdiği rahmetlerin miktarlarından şikayet ediyor.
Büyük bir hastalık, isyanla akraba bir hastalık diyebiliriz. Her şikayet isyana akrabadır ve şikayetler birike birike insanı bir gün Allah’a isyana kadar taşıyabilir.
Şikayet aslında şükür kavramının tam ters terazisine koyacağımız bir şeydir. Şükür varsa şikayet yoktur, şikayet varsa şükür yoktur. Her şükür bir şikayeti ortadan kaldırmaktadır, her şikayette bir şükre engel olmaktadır. İnsan bu manada aslında hem şikayet fabrikası hem şükür fabrikası. Karşısına çıkan herhangi bir olayı hadiseyi değerlendirerek, yorumlayarak ya şükür kutusuna yerleştiriyor veya şikayet kutusuna yerleştiriyor.
Şikayet tabii ki gerekli bir merciye, bir problemi çözmek üzere onun yetkileri dahilinde bir konuda olduğunda bir mahsuru yok, oldukça da faydalı. Fakat genel olarak şikayetlerimiz böyle değil, yani şikayetlerimiz adeta laf olsun diye şikayet şikayet olsun diye şikayet.
Şikayetçiler bu manada tefekkür aracını kullanmadığımızda genel olarak böyle bir probleme düşüyoruz. Çünkü rahatsız olduğumuz, şikayet ettiğimiz olayın dış yüzüne odaklanıyoruz. Kur’an-ı Kerim’de “sizin şer gördükleriniz hayır olabilir” buyuruluyor, bu çerçeveden bakamıyoruz. Onun gelecekte bize getireceği katkıları ve şimdiki yaptığı katkıları geniş düşünmediğimiz için göremiyoruz. Bu manada dar düşüncenin sonucu genel olarak şikayetle bitiyor. Çoğu zaman şükre layık bir konuda şikayete düşüyoruz düşünce darlığı haricinde.
Bir de bencillik meselesi var ki yani kişi ben merkezci konuları ele aldığı için, nefsine yönelik olarak konuları arzularına heveslerine göre değerlendirdiği için, başkalarının yararına bütün insanların yararına bir şey bazen onun biraz rahatını kaçırabilir. O herkesin yararına olsa da kendisinin rahatını kaçıran bu süreci şikayetle karşılayabiliyor. İşte bu zahirperest dediğimiz, sadece olayların görünen yüzüne bakmak. Bir de enaniyet dediğimiz bencillik. Bu iki çerçevede incelediğimizde her şey şikayete bizi götürebiliyor.
Aslında biz bu şikayeti biraz da çevresel koşullardan öğreniyoruz. Adeta bir şikayet asrında yaşadığımız söylenebilir. Sanat eserleri şikayetlerle yazılıyor, edebi eserlerin içerikleri şikayet merkezli. Medya, şikayet merkezli bir yayın politikası tercih ediyor. Din anlatımları da şikayet merkezli. Bir din alimi başka bir din aliminden şikayet etmek için bütün mesaisini harcıyor. Ortaya pozitif bir şey koymak varken, müspet manada bir sürece efor ve emek sarf etmek varken değil mi ki müşterisi çok fazla, şikayet her zaman ilgiyle karşılanan bir konu. İnsanların şikayetlerini dinleye dinleye izleye izleye sosyal medyada takip ede ede, onları okuya okuya geniş çapta bir eğitim almış olduk. Artık şikayet etmeden duramıyoruz. Şikayet etmeden cümlekullanamıyoruz. Şikayet ifadesi barındırması hayata bağlanma biçimimizi ifade etmeye başlayan bir kavram olmaya başladı.
Şikayet aslında biraz kökene inerek bakıldığı zaman her şeyi Allah idare ediyor ve her şeyin faili Allah’tır ve ahiret vardır. Dünyadaki geçim sıkıntılarının ahirette bir takım telafileri ve mükafatları vardır. İnsanın tek hayatı bu sınırlı dünya yaşamı değildir dediğimizde, dünyada şikayete şekva layık tek bir konu bile gösterilemez. Her biri ahiret inancı, Allah inancı, kader inancı çerçevesinde yerli yerine oturur. Her birinde şükredeceğimiz boyutlar ortaya çıkar.
İnançsızlık merkezli konuyu ele alacaksak yani ölümden öte hayat yok diyeceksen, haşa kainatı idare eden bir yaratıcı yok diyeceksen veya var ama bir müdahalede bulunmuyor karışmıyor gibi bir şey söyleyecek olursak, insanın yaşamı da eğer bu kadar kısıtlı bir yaşam, kader diye de bir şey yoksa bu manada hayatta şükre uygun hiçbir şey yoktur. Nimetler bile şikayete layıktır. Hayatın kendisi bile kendisinden şikayet edebileceğimiz
bir hayattır. Bir edebiyatçının ifadesiyle bu muydu annemin karnını tekmeleyip durduğum hayat denmeye layık bir hayattır.
Bu kısa hayatı, rahatsız edici şeylerle hoşumuza gitmeyen meselelerle, musibetlerle, acılarla, sorumluluklarla, ibadetlerle idare ediyor olmanın hiçbir makul ve mantıklı bir açıklaması olmayacağından hayat şikayete layık bir hayat olur.
Gerçekten ahiret inancı olmayan yazarların hayatı ele alış biçimini de göz önünde bulundurursak, şikayet hayatın en merkezindeki kavram olur. Çünkü hayatın kendisi topyekün şükre layık olmayan, şikayete daha yakışan bir kavram olmuş olur. Ölümle biten bir hayata insanın getirilmesi adeta ona bir azaptır.
Sevdiklerinin de onun elinden telafisiz bir şekilde alınması bir azaptır. Telafileri olmayan bu kadar ağır acılar altında yaşanan bir hayatın bir şükür yönü yoktur. Bir çocuk diyelim ki annesini kaybetmiş. Annesini kaybetmenin acısını çocukluktan itibaren ömür boyu yaşıyor, katiyyen diyelim ki karşılaşmayacaksınız. Tesellisi yoktur. Toplamda bu manada şükür ancak imanla mümkün. İman merkezli bakıldığında şikayete layık bir mesele yoktur ama imansızlık penceresinden de şükre layık bir konu yoktur.
Evet iman bir telafi. Bir meyve ağaçtan düştüğünde bu büyük bir kayıp değildir. Çünkü ağaç var olmaya devam ediyor, yaşamda bir nimet bizden alındığında bu bir problem değil, çünkü nimeti veren var olmaya devam ediyor. Onu iade edecek olan, daha güzeliyle insana verecek olan, bütün ayrılıkları kavuşmaya sonlandıracak olan varlık var olmaya devam ediyor. Bu manada her üzüntü her sıkıntı aslında bir müjdenin, bir ferahlamak, şükür ibadetine layık bir gelişme olmuş oluyor.
Evet iman penceresinden konuyu değerlendirmeye biz devam edelim. İnsan aslında kendisine isabet eden nimetlerin bir kısmını musibet gibi yanlışlıkla yorumluyor acelecilikten ötürü, hızlı hüküm vermekten ötürü bir konuda şikayete düşebiliyor.
Genel olarak şikayetlerimiz altında bir acelecilik var, acele hüküm verme var, sabırsızlık var. Bu manada hayatta şikayete layık bir şey yok dedik ama bunu tabii ki teennile, tefekkürle konuları karşılayan insanlar için söylemiş olduk.
Evet şikayetin böyle mana alemine bakan sıkıntılı tarafları var ama bunu hiç hesaba katması kendisine yaptığı bir kötülüktür. Kendisine yaptığı bir zulümdür. Kendi iç dünyasına verdiği bir karamsarlık talimatıdır. Her şikayet hayatı bize biraz daha kötü gösterir. Çalışma azmimizi biraz daha kırar, şevkimizi kırar.
Her şikayet, bütün varlıkları da şikayetçi varlıklarmış gibi görmemize sebebiyet verir ve içinde bulunduğumuz alemi karartmaya başlar ve bizde harekete geçme azmini ortadan kaldırmaya başlar. Şükretmek nasıl nimeti arttırıyordu, nimetlerden alınan mutluluğu arttırıyordu, nimetleri bereketlendiriyor ve çoğaltıyorsa ki Kur’an-ı Kerim’in de vaadi bu yöndedir, “şükrederseniz arttırırım” buyuruluyor bir ayeti kerimede. Evet, şükrün karşı terazisindeki kavram olan şekva, nimetleri azaltır, nimetlerden alınan lezzeti azaltır. kişi aslında şikayetle rahmet olan, nimet olan bir şeyi azalmış gibi görerek, rahmetin kaynağına bir itirazda bulunmuş olur. Rahmet kanunlarına bir itirazda bulunmuş olur. Böylelikle rahmet kanunlarının kendi hakkındaki takdirlerini de daraltmaya vesile olur. Rahmeti küstürür, rahmetin ona yaptığı iyilikleri kötülükmüş gibi görerek rahmete olan liyakatını kaybettiği, azalttığı için bir sonraki aşamalarda kendisine ulaşacak olan nimetleri de azaltmış olur. Şükür nimetleri çoğaltırken, şekva nimetlerin hem niceliklerini, hem de bizde bıraktığı etkiler bakımından niteliklerini, bize vereceği haz ve mutlulukları kurutmaya öldürmeye başlar.
Şikayetin kaderle ilgili de bir problemli tarafı vardır. Sonuç itibariyle kaderin takdirlerine itiraz etmiş oluruz kaderin tasarruflarına şikayette bulunmuş oluruz. Kaderin de Cenabı Allah’a bakan yönüyle iradi tarafını saymıyoruz. Cenabı Allah’a bakan yönüyle tamamlanmış bir tarafı vardır. Kaderin hükümlerini itirazla karşılayan bir kişi itiraz etti diye, şikayet etti diye o hükümleri düzeltemez. Ağladı, üzüldü, feryat etti diye o durum onun hakkında değiştirilmez. Bu değiştirilemeyen yöne bakılınca, kader yönüne bakılınca kadere itiraz ancak kişinin kendi içindeki sıkıntıları arttırır. Kadere bir şey yapamaz. Bu manada değişmeyen bir yasayla çarpışmanın verdiği ayrı bir kasvet yaşatır insana.
Kadere imanı güçlü olan birinin bariz özelliklerinden birisi de şekva şikayetinin az olmasıdır, olmamasıdır. Bilir ki her yaratılmış hadisenin doğrudan Allah’ın takdirlerine bakan bir yönü vardır. Bu manada kadere imanı tam olan birisi, şikayetli bir durum bulamaz. Rabbimin takdiri böyledir der meseleyi kapatır.
Evet, her şikayet hadisenin hakiki failinden de şikayettir. Bu durumda kişinin manevi mertebesini, manevi niteliğini, kalitesini azaltacağı da kişiyi manevi konumundan aşağılara çekeceği de muhakkaktır. Evet kadere itirazdır dedik, rahmete itirazdır dedik. Bir de adalete itirazdır, adalete itirazdır. Çünkü bizim rahatsız olduğumuz, şikayet ettiğimiz hadiselerin bizim bazı yanlışlarımız, ihmallerimiz, başımıza gelen sıkıntılı hadise yani bizi şikayete sevk eden hadisede hiç de azımsanmayacak derecede kendi suçlarımızın bir etkisi vardır. Bu manada bu cezaya, bu bedele karşı gösterdiğimiz şikayet hakkımızdaki adalet tecellisine de gösterdiğimiz bir şikayet olur ve rahmete itiraz edenin rahmetten hissesinin daralması gibi, adalete itiraz edenin de daha farklı yeni bir cezaya müstehak olma durumu vardır. O yüzden kişi ödediği bedellere de razı olmalı ki adaleti takdir etmiş olsun o adalet de onun için yeni bir ceza tayin etmesin.
Evet biz şekva şikayeti işimiz görülsün rahat edelim daha çok şikayete vesile olacak durumlara düşmeyelim, sıkıntılarımız azalsın, ferahlayalım, rahatlayalım diye yaparken konunun bu manevi boyutlarından dolayı bizi daha çok şikayet ve şekvaya sevk edebilecek, daha sıkıntılı hallere bizi gark edebileceğini düşünüp, nefsimize bunu anlatıp bu şikayetlerden vazgeçmenin yollarına bakmamız gerekiyor.
Evet şikayetin bir vicdan azabı getirdiğini de söyleyebiliriz. Çünkü şükredilir görmeyip nankörlük edip, bunları atlayıp hayırlı tarafları olan, bize katkıları olan, onlar da nimet olan hep sıkıntılı meselelere odaklanıp şikayete yönelmek, içimizde temiz bir fıtratın temsilcisi olan vicdanı yaralar bereler içerisinde bırakacaktır. Her şikayet kişinin kendi vicdani boyutunda bir azapla sonuçlanacaktır. Vicdan ona bu şikayetin haksızlığını, bunun bir zulüm olduğunu, bunca nimet varken onları görmeyip ama şu basit sıkıntılara sürekli odaklanmanın bir nankörlük olduğunu bize fısıldayacak. Vicdan azapları da aslında psikolojimizi bozan şeylerdir.
Evet tabii ki insanız, nefis taşıyoruz. Hadiseler bizi rahatsız ettiğinde kalbimizde şikayetle ilgili bir adımlar başlıyor. Şeytan da bu meseleyi hemen şikayete dönüştürmemiz için sahaya iniyor. Biz şikayet etmeyelim onu nötür bırakalım desek zorlanacağız. Biz daha iyi bir şey yapalım. O şikayet enerjisini şükre çevirelim. Tam şikayet edecekken onu şükre çevir, tam şikayet edecekken o mevzuyu tevekküle dönüştürelim. Tam şikayet edecekken duaya dönüştürelim, bir ibadete dönüştürelim. İçimize gelen bir şikayet karşısında birisine bir iyilik yapalım. Bir sadaka verelim bu oyuna gelmemek için. Meselenin aksine bir adım atalım ki bu enerji kötücül bir enerjiden bir iyimserlik, bir nurani enerjiye dönüşebilsin. Yoksa onu tek başına ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir Evet, zikre çevirelim onu. Neden bu böyle oluyor gibi isyan cümleleri kurmaktansa, çok güzel zikirler var hasbünallahu ve nimel vekil yani böyle karşılamak la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim. Bu zikirler aslında içimizdeki şikayet duygusuyla buluşturmak zikirleri. Böylelikle şikayet ihtimalini zikre de çevirmiş olabiliriz.
Bütün bunlarla birlikte evet, hadiseler bazen de çok ağır olabilir. Dayanamayız, dayanamayacak raddelere gelebiliriz Allah muhafaza buyursun. Ama öyle olunca da şikayet etmek yerine işte tam o zamana kadar Cenabı Allah’tan istemediğimiz konuyu isteyebiliriz: sabır istemek.Ya sabır deyip Cenabı Allah’tan sabır istemek. Yani bir sıkıntıya zaten gerek yoktur, sabır talebi aynı zamanda bizim radddelerimizin, sınırlarımızın aşıldığı noktalara kadar bekletmemiz gereken bir şeydir.
Dayanamıyorsan, kaldıramıyorsan Ya sabır deyip Cenabı Allah’tan sabır isteriz. Ama dayanabiliyorsan, idare edebiliyorsan, şikayete dönüştürmeden konuyu götürebiliyorsak sabır duasına da çıkmaya gerek yoktur. Çünkü sabır istemek bir İmdat butonu gibidir, ben dayanamıyorum demektir ve dayanıyorsa eğer mevzu sabır yerine şükür mevzusu olmalıdır.
Evet yine sınırlarımız açılıyorsa yani şikayet konusunda artık kendimizi durduramayacak raddeye gelmişsek, Allah’ı, kaderi, Allah’ın adalet ve Rahmetini insanlara şikayet etmektense biz durumumuzu Cenabı Allah’a şikayet etmeliyiz. Bu şikayeti en yüksek merci olan Cenabı Allah’ın katına sunmalıyız. Hazreti Yakup Aleyhisselam’ın dediği gibi ben tasamı hüznümü ancak Allah’a şikayet ediyorum. Evet yani başkalarına şikayetle alakalı olan o olumsuz bütün düşünceleri bir tarafa bırakıyoruz burada. Bir fazilet olan, kişinin durumunu Allah’a şikayet etmesi, kendi düştüğü durumu Cenabı Allah’a arz etmesi, dayanamadığını, sabır gösteremediğini Cenabı Allah’a bildirmesi hem büyük bir duadır hem de insan ruhunu ferahlatacak bir yaklaşımdır ve cenabı Allah’ın yardımlarını celbeden bir tutumdur. Tabii Cenabı Allah’a bu şikayeti yaparken de cümlelere dikkat etmek gerekir. Haktan olmaz şikayet, belki maksat hikayet demişler. Yani durumumuzu bir rapor suretinde Cenabı Allah’a aktarmalı ve bu konuda seçtiğimiz cümlelere de dikkat etmeli ve bunun şikayet yerine bir hikayet yani olay üssünü bildirme, kendi durumunu arz etme şekline çevirmekte yarar var.
Şimdi şikayete çok layık bir tarafımız var, nefsimizden şikayet. Nefsimizden çektiklerimiz. Nedir bu nefsimizden çektiklerimiz, bize neler yaptırdı, neler yaptırmak istiyor? Ne büyük nimetlerden bizi mahrum bıraktı, ne tembelliklerle bizi sürekli aşağılara doğru çekti? Şimdi bu nefsimizden şikayet konusuna bir mesai ayırmalıyız. Yani insanlardan, hadiselerden değil de o enerjimizi nefsimize doğru kullanmalıyız. Nefsimizi Cenabı Allah’a şikayet etmeliyiz. Kendi nefsimizi kendimize şikayet etmeliyiz. Kusur çünkü oradan çıkıyor, asıl mesele oradan çıkıyor zaten. İnsan kendi nefsini tenkit etmemek, şikayeti oradan yapmamak için başkalarını suçlar. Başkalarını suçladığında kendimizi suçlamaya vakit kalmayacağını düşünürüz. Başkalarını suçlarsak kimsenin bizi suçlamayı düşünmez, olayları ve insanları şikayet argümanı yaparsak nefsimize sıra gelmez diye düşünürüz. O yüzden yaparız. Bu çok şikayetlerin altında aman kendimden şikayet etmeyeyim durumu vardır. Biz bu oyunu tersine döndürmeliyiz.
Az önce şikayetin bütün o sıkıntılı mahzurlu taraflarının tam tersine bir insan ömür boyu nefsinden şikayet etse, bu büyük bir ibadet, büyük bir fazilet olarak onu yükselttikçe yükseltir. Nefsimizden şikayet, bizi günahlara sevk etmesinden şikayet, bizi isyana götürmesin şikayet, sorumluluklarımızı bize yaptırmamaktan şikayet, bizi imansızlığın şikayet. Evet, bu şikayetler hep zihnimizin bir tarafında olmalı, bu konuda tetikte olmalıyız.
Evet tekrar hayattaki olayların şikayetle karşılama konusuna dönecek olursak, hayatta gerçekten böyle ilk bakışta bizi rahatsız edecek, sıkıntıya sokacak, şikayete sevk edecek olayların sayısı pek de az değildir. Fakat bu nefis penceresinden bakıldığı için böyledir.
Ama insan nefisten ibaret olmadığı için, onun aklı, kalbi, vicdanı olduğu için bizi şikayete sevk eden bütün olaylara nefsimizin darlığından çıkıp, akıl penceresinden, kalp penceresinden bakabilirsen şikayet vesilesi değil şükür vesilesi birer konu olduğunu görebiliriz. Özellikle konunun akla bakan yanları yani tefekkür, yani meselenin diğer boyutlarının açılması. Bir de akıbete bakan yanları; şimdi böyle bir sıkıntı var ama ölüm ötesi hayattaki karşılıkları yansımalarını düşünerek konuyu değerlendirmek, burada bizim iki teselli kaynağımız ortaya çıkıyor. Birisi akıl, birisi vahiy. Akıl devreye giriyor, seni üzen konunun aslında şöyle geniş boyutları var. Dünyada vahiy devreye giriyor, diyor ki seni sarsan bu konunun aslında öte hayatta çok geniş açılımları var. Bu ikisi üzerinden bir telkinle beraber şikayet konusunun bir şükür mevzuu olduğunu anlayabiliyoruz.
Musibetlerdeki hikmet, rahmet, maslahat, güzellik yönlerini elbette herkes aynı çerçevede göremez. Ama bu konuda kendimizi bizi eğite eğite, her sıkıntının güzel yönlerini araştıra araştıra, o güzel yönleri iyi görebilen alimlerimizi, yazarlarımızı, müelliflerimizi okuya okuya bu yönümüzü geliştirmeli ve hayatta her şeyden şükre giden yolları açma konusunda sanatkar olmalıyız. Bu konuda mesai harcamalıyız.
Dünyaperest gibi bir hastalık var, hepimiz de bir boyutta taşıyoruz bu hastalığı. Dünyayı çok önemseme, olmazsa olmaz görme, her şeyi dünyaya hizmet ettirme, ahireti bile dünyanın bir şubesi gibi zannetme sebeplerinden dolayı bu kısa hayattaki küçük problemler gözümüze çok büyür ve büyüdükleri için de şükre ait yönlerini ortaya çıkarmakta zorlanırız. Birinci tedaviyi aslında dünyaperestlikten kendimizi kurtarmaya çalışmakla, ölüm hakikatini sürekli güncel olarak tutmakla, ölüm ötesi hayatın gerçek ve sonsuz olan hakiki hayatımız olduğunu ruhumuza kalbimize sindirmekle olabilir.
Evet her şekva her şikayet bir ilahi fiili tenkit, o ilahi fiil de bir hikmetten çıktığından dolayı da Cenabı Allah’ın o konudaki hikmetini beğenmemek, meselenin bu boyutlarını biraz zihnimizde genişletmemiz gerekiyor. Şikayetin böyle çok sıradan, çok alalade, gündelik hayatın olağan bir parçası gibi zanneden yaklaşım tarzımızı da değiştirmemiz gerekiyor.
Sorunların bizi götüreceği yer öncelikle tefekkür olmalı. Tefekkürden zaten şükür çıkar. Tefekkürden sonra da yine de sorunların insanı rahatsız eden yoran bir tarafı olduğundan dolayı hikmetini bilsek de bizi yorar. Onlar bu sefer de tevekküle geçmemiz gerekiyor. Yani birinci servis tefekkür servisi, önce oraya uğramam gerekiyor. Oradan sonra da artık hikmeti her ne olursa olsun meselenin madem ki bir sarsıcı var ondan sonra da tevekkül servisine geçmemiz gerekiyor. Musibetler birer ibadettir, onlar sabırla karşılanabilir. Belki normal ibadetlerden daha çok ibadet imkanı vardır musibetlerde. Çünkü ibadetlerin belli zamanları var ama hastalık, sıkıntı, musibet gibi şeyler bazen süreklilik arz edebiliyor. Onların her birinin ibadet olacağı, ibadet olma potansiyelleri olduğu müjdelenmiştir. Bu bakımdan bir şart olduğunu unutmamak gerekiyor.
Musibetler isyanla karşılanırsa şekvayla şikayetle karşılanırsa birer ibadet olmazlar, sabırla karşılanırsa birer ibadet olurlar. Hatta küçücük şikayetler bile o musibetler de puanımızı düşürür. Yani bir sınavdan 100 ile geçmek de sınıfı geçmeye vesile olabilir 50 ile geçmek de sınıfı geçmeye vesile olabilir. Yaşadığı musibetten şikayet ifadesiyle karşılayan bir kişinin puanı hemen inmeye başlar. Asıl ideal olan bu musibetin başladığı günden sonuna kadar bununla ilgili hiçbir şekva ve şikayette bulunmadan bunu tamamlamaya azm etmektir, niyet etmektir. Dersin bir kısmında söylediğim gibi, yani bir otoriteye problemi çözecek olan bir kişiye, bir hastanın bir doktora problemlerini anlatması bu kategoride değildir. Biz sadece laf olsun diye sohbet olsun diye insanlarla diyalogta kullanalım diye böyle başı boş sözlerden oluşan bu manasız şikayetlerin burada üzerinde duruyoruz.
İnsanın en büyük manevi hastalıklarından bir tanesi enaniyet kibirdir. Şikayetin de kibirle bir alakası var, yani şikayetler kibirden de kaynaklanır enaniyetten de kaynaklanır. Başkalarından şikayet ederken şikayet edilmeyecek bir ben var aslında. Bu kadar kusurları dile getiriyorum ama bendeki kusursuzluğu da artık siz takdir edersinize götüren bir şeydir. Yani kaynağında kibir olmakla birlikte garip bir döngü itibariyle aynı zamanda kibri besleyen bir şeydir. Yani her şikayet kibir binasına bir tuğla daha koyar, kibir binası da kuvvetli olunca bir sonraki şikayeti daha rahat ve hızlı yapmamıza sebebiyet verir. Böyle bir manevi hastalığın da yakından ilişkili bir duygu.
Şikayetçiler yaşıyoruz bu aciz varlık zor hayat içerisindeki zorluklarla karşılaşınca nötr kalamıyor ya şikayet ediyor ya şükrediyor bir şey yapmadan duramıyor. O yüzden biz o hadisenin yerini şükürle doldurmazsak o boşluğu ayetlerin istila edeceğini de düşünmemiz gerekir. Kimisi var zengindir, bütün imkanları yerli yerindedir, ağzından şikayet cümlesi düşmez. Kimisi de var fakirdir problemleri de vardır dilinden şükür ifadesini düşürmez. Bu iki tabloyu yan yana koyduğumuzda meseleyi anlamak pek de zor değil. Mesele yaklaşımda yatıyor, hayatın bizi çerçeveleyen arka planından ziyade konulara bizim kendi yaklaşımımız da yatıyor.
Bir de bakış açısında yatıyor, nimetler yönüyle kendimizden yukarıdakilere bakarsak bu bizde şekva kuvvet verebilir. Bizden daha sıkıntılı insanlara baktığımızda şükre vesileler bulabiliriz. Musibetlerde de bunun konu tam tersidir, musibetlerde kendimizden daha sıkıntılara bakarsak eğer şükrümüz kuvvetlenir ama kendimizden daha az sıkıntılı, pek de sıkıntısı olmayan insanlara bakarsak bizdeki şekva ve şikayet duygusunu güçlendiren bir bakış olmuş olur. Demek ki nimetlerde aşağıdakilere, aşağı derken yani yön manasında değil, Cenabı Allah çeşit çeşit nimet veriyor, kimine daraltıyor, kimine genişletiyor. Nimetlerde bizden daha dar olanlara ama musibetlerde bizden daha zor durumda olanlara bakmamız gerekiyor. İnsan yaşadığı sıkıntılar konusunda tahammüle mecburdur. Çünkü üzerindeki her şey ona emanettir. Onu Yaratan da ona sabır görevini vermiştir. Sıkıntılar sıkıntılar karşısında ona yardım edeceğini, sabredersen seninle beraberim seni kuvvetlendirecek dediğini de beyan etmiştir. Sabır ve tahammül mecburidir fakat insan bunu da aşmalı, o sıkıntılar içerisinde şükür sermayelerini de ortaya çıkaracak hamleler yapmaya gayret etmeli.
Evet nimetlerin fiyatıdır şükür. Aslında şekva ve şikayette hem nimetin fiyatını ben ödemiyorum yani şükrü ortadan kaldırıyor. Çünkü hem de gazabı ilahiyi celb ediyorum yani nimet verene sataşıyor, nimetlerin dağıtım kararlarını verene giden bir hamleye, bir tepkiye cesaret ediyorum, cürret ediyorum demektir. Bu manada aslında isyan.
Dünyada isyan cehennemden bir parçadır, şikayetler de isyanın parçalarıdır. Cehennem bir isyan memleketidir, bir şikayet memleketidir. Cehennemde halinden memnun hiç kimse bulunmaz. Şikayetler isyanın kodlarını barındırıyor ve bir şikayet yurdu olan cehennemin de bir yansımasını yüreğimizde hissettiriyor. Şükür de cennetin hallerinden birisi. Cennet bir şükür memleketi, dünyadaki şükürlerde cennetteki parçalarından birer yansımalar. Bu manada şükreden aslında cennetten bir kesit yaşıyor. Şikayet eden de ötelerde azap memleketinden bir sembolü kendi yüreğinde taşıyor. Bütün bu şükür ve şikayet dengesini kurabilmek için öncelikle dünyanın bizim ana vatanımız olmadığını kavramamız gerekiyor. Biz dünyada mukim değil misafiriz. Misafir de her şeyden şikayet etmez. Düşünün ki bir yere misafirliğe gitmişsiniz, kaldığınız evin, sizi misafir eden evin boyasının renginden şikayet ediyorsunuz, duvardaki tablolarınınasılma yerinden şikayet ediyorsunuz, evin lambalarının tercihlerinin yanlış yapıldığından şikayet ediyorsunuz. Böyle bir misafirlik olmaz, kimse böyle bir şey yapmaz. Ne de olsa yarın evinize gideceksiniz, bir gece kalacağınız yerde bu kadar olumsuz yorumlar yapma gereği hissetmezsiniz. Ama kendi evinizde böyle olabilir. Bazen insan da yeryüzünde kendini mukim zannederse, burada ebedi kalacakmış gibi düşünmeye başlarsa işte dünyadaki en küçük sıkıntılar bile gözünde büyür ve sürekli olaylar onu şekva şikayete sevk edecek şekilde kendini göstermeye başlarlar.
Evet. Şekva, şikayet kendisinden kurtulmamız gereken, şükürde kendisini kazanmamız gereken bir konu. Bu iki konuyu, şükür şekva konusunu tamamlamak üzere bir de kanaat meselesi, rıza meselesi üzerinde durmak gerekiyor. Onu da bir sonraki bölüme bırakalım.
İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.
Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.
Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.
Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.
Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor.
Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.
Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.
Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.
Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.
Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.
Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.
Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.
Acı, hastalık ve ölüm dahil tüm insani deneyimi kabullenmek, gerçek anlamda canlı hissetmenin yoludur. Hayatı zorlamamak, değişmeyecek olanı bilebilmek.
Radikal kabulleniş.
Sorun, hayatın acı, belirsizlik, hastalık ve ölüm içermesi değil. Sorun, bunların gerçek olmamasını isteyerek verdiğimiz yorucu ve beyhude savaş. Sürekli daha iyi, daha sağlıklı, daha aydınlanmış olmaya çalışmak hem tüketici hem de uyuşturucu.
Hayatın zor anlarını çözülmesi gereken birer sorun olarak görmekten vazgeçtiğinde bir şeyler değişir. Sıkıntılı anlar bile bir canlılık taşır, iç sıkıntısı bazen de güzel şeylere gebedir. Yeter ki onu dönüştürmeyi bilelim.
Verimlilik kültürü ve kendinin en iyisi olma baskısıyla dolu bir çağda tam tersini önerelim: İnsan olmanın dışına çıkmaya çalışma. Değişmeyecek olanı gör ve yel değirmenleriyle savaşmayı bırak.
Ruh sağlığı, sürekli kendini düzeltmekten değil, bu savaşı bırakmaktan geliyor.
Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir, yaşanması gereken bir şeydir.
&&&
Modern dünyanın bize aşıladığı “daha çok diren, daha güçlü ol, eksiksen suç sende” anlayışını sorgulama zamanı geldi.
Bütün meseleyi bireyin üzerine yıkan ve toplumsal etkenleri gözden kaçıran her görüş eksiktir.
İnsanlar zorluklar karşısında yalnız kaldıklarında daha kırılgan, başkalarıyla bağ içinde olduklarında ise çok daha güçlüdür. Bu nedenle dayanıklılığı artırmanın ilk şartı, insanları biribirinden yalıtmak değil; birbirine güvenen, dinleyen, destek veren topluluklar oluşturmaktır. Yani sağlam bağlar. Sıkı ilişkiler.
Dayanıklılığı bireysel kahramanlıklarla değil, iyi ilişkilerle ve ortak anlamla inşa edebileceğimizi unutmayalım.
İnsan, diğer insanlarla kurduğu bağlarla güçlüdür; dayanıklılık da birlikte inşa edildiğinde gerçek olur.
&&&
İnsanın varlığı, başkalarıyla kurduğu görünmez bağların, paylaşılan mekânların ve birlikte solunan zamanın içinden filizlenir. Ben dediğimiz şey, aslında geri çekilmeyi, yer açmayı ve ötekinin nefesine karışmayı öğrendiğimiz o ince aralıkta doğar. Her yüz, başka yüzlerin ışığında belirir, her söz karşılık bulduğu sessizlikle ve sözle anlam kazanır.
İnsan, ancak kendinden biraz eksildiğinde çoğalır.
&&&
Gönül Hakkın nazargâhıdır madem, madem ‘Allah kalbi kırıklarla beraberdir’, savunmasız ve incinebilir kişi, kalbi kırılmış kişi muhatabına ‘bana neden zarar veriyorsun, bana bunu neden yapıyorsun?‘ dediğinde ruhuna üflenmiş olan kutsal özü, canı incitmemesi gerektiğini söyler.
&&&
“Düşünmek, insanın kendini durdurabilme yetisidir.”
Hemen her şeyin zincirinden boşaldığı bir ölçüsüzlük zamanında, galiba en büyük meselelerimizden birisi de haddini bilmek, kendini tutabilmek, kendi sınırını tanıyabilmek.
&&&
Gelecek eskiden bir güvence alanıydı, bugün daha çok bir risk alanı gibi. “Bugün çabalarsam gelecekte karşılığını alırım” inancı yara aldı.
Hayal edebilme zorluğu. Gelecek yorgunluğu. Şimdiye ve geçmişe sıkıştık. Her şey dün gibi, aynı. Gelecek bir türlü gelmiyor.
Modern ruhun bir semptomu: Bolluk çağında kıtlık hissi. Ama iyi haber: Farkına varmak, direnç inşa etmenin başlangıcı.
Sessiz bir inatla direnmeliyiz. Yüz yüze, göz göze konuşmalıyız. Odaklanmayı, dikkati geri kazanmalıyız. Elimizdeki ‘akıllı’ telefonu usulca yere bırakmalıyız.
Yürümeli, konuşmalı, ırmakları ve ağaçları seyretmeliyiz.
Her gün bölünmemiş bir dikkatle bir saat okumalı, sevdiklerimizle ekransız sohbet etmeliyiz.
Hayal etmek, geleceği çağırmaktır.
&&&
Nezaketin, karakterin evcilleştirilmesi alıştırmalarına bağlı olarak sonradan öğrenilebildiğini biliyoruz. Ruhun ve gözün terbiyesi, en etkin biçimde ailede kazanılır, daha köklü yer tutar insan seciyesinde. Nezaket sözlerden öğretilmez ama nazik anne babanın nazik tutumlarıyla yaşanarak öğrenilir. Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamız, komşumuz ve diğer insanlara sürekli gürlüyorsak, hoyrat davranıyorsak onları insan yerine koymuyorsak, itibarlarını zedeliyor, ihtimam göstermiyorsak çocuklarımıza miras kalan da bu özellikler olacaktır.
Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik. Nezaket bu yönüyle de bir sosyal tutkaldır. Birisinin benim için ihtimam gösterdiğini bilirsem o toplumda yaşamak bana huzur verir, emniyet verir. Saflarımızı sıklaştırır. İnsanına minnet ve şükran hissettiğimiz zamanlarda bir topluma daha çok bağlanırız. Birbirimize ne kadar çok nezaket gösterirsek hayatı daha çok sever ve o toplumu daha şevkle inşa ederiz. Bir toplumu eksik ve kusurlu yanlarından onarmanın yolu da nezakettir. Nezaket, kusurları örter.
Kendi nezaket ruhumuzu yeniden solumalıyız. Çünkü zarafet ve nezaket sayesinde bizler yeniden birbirine bağlı ve birbirinin kuyusunu kazmayan bir toplum olmayı başarabiliriz; farklı görüşlerde de olsak birbirimizin canını yakmayarak birbirimizi incitmeyerek ve birbirimizden incinmeyerek.
Hiçbir iyilik, hiçbir nazik davranış yoktur ki kanatlanarak başka insanlara değmesin, bize bir bumerang olarak geri gelmesin
“Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin” diyor Virginia Woolf. Nezaket dünyadan hafif adımlarla geçmektir.
&&&
Istırap ıstırabı tanır, maskeler ve tüllerin ardına gizlenmiş bile olsa. İsterse bütün dünya inkar etsin, acı çekmiş bir insan ötekinin acısını ilk bakışta hisseder.
&&&
Pişmanlığın inşa edici ve onarıcı hüviyeti, ‘keşke’lerin yerine ‘bundan sonra’ları koyduğumuzda başlıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiklerim bundan sonrası için yolumu ışıtabilecek mi?
Maziye çapa atarak, ruha eziyet veren o alemde debelenip duracak mıyız, yoksa bütün yaşadıklarımızı bir hayat dersine çevirerek ileri mi sıçrayacağız? Yolların çatallandığı bu yerde, pişmanlığı bir basamak taşı veya bir bataklığa çevirmek bizim tercihimize bağlı.
&&&
Kendisini değersiz hisseden kişi, başkalarını da kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesne olarak görmek eğilimindedir. Sevgiden yoksun yetişmenin bedeli budur : Karşınıza çıkan insanlar hep size borçlu gibidir.
&&&
Bugün dünyada hızla yükselen bireyciliğin bir sonucu da sadece kendin için yaşamayı hayatın en önemli değeri olarak tanımlaması. Bu durumda ahlâki sorumlulukların ve adanmışlığın değeri azalıyor. Çünkü bunlar için ciddi ölçüde zaman ve çaba vermek gerek. Yeri geldiğinde fedakârlık gerek. Verdiğimiz zamanın bizden çalındığını düşünmeye başladığımızda, atalarımızın kolaylıkla yaptığı bazı şeyler bizim için artık zor hale geliyor: Evlenmek, evli kalmak, dost bulmak, dost kalmak, bir topluluğa ait olmak zorlaşıyor.
&&&
Merhamet, eylem halinde sevgidir. Kendimizde ve başkalarında kaybolan ve tarumar edilen her şeyin kıymetini fark edebilmektir. Sadece sevebilenlerde görülecek soylu bir dikkattir.
&&&
Pişmanlığın inşa edici ve onarıcı hüviyeti, ‘keşke’lerin yerine ‘bundan sonra’ları koyduğumuzda başlıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiklerim bundan sonrası için yolumu ışıtabilecek mi? Pişmanlıkla geçmişin hikâyesini yeniden yazmak istiyoruz. Eğer geçmişteki o hata düzeltilebilseydi, sanki geleceği de bambaşka bir biçimde yeniden kurabilecektik. Hem bir arzu, hem de bir yas. Normal zamanın sınırlarını aşan bir hayal fazlalığı.
Pişman kişi o karanlık kuyuya daldığı her seferinde yitirdiğini beraberinde getireceğini ümit eder. Belleğin derin kuyularına, girift mağaralarına her seferinde kaybedilmiş nesneyi bulma ve onu geri getirme arzusuyla giden ama çoğu seferinde eli boş dönen insan. Bu anda yaşıyor ama geçmişte kalmış olan daima kımıldıyor ve güçlü bir dip akıntısı olarak şimdiki hayatına sızıyor, onu yönlendiriyor.
Pişmanlıktan söz ettiğimizde yanlış bir bilinçle yanlış bir hayata tutunan bir insandan dem vuruyoruz. Mesele şu, maziye çapa atarak ruha eziyet eden o alemde debelenip duracak mıyız, yoksa bütün yaşadıklarımızı bir hayat dersine tahvil ederek ileri mi sıçrayacağız? Yolların çatallandığı bu yerde pişmanlığı bir basamak taşı veya bir bataklığa çevirmek bizim tercihimize bağlı.
&&&
Öteki var olmadığında ben yokum. Gözüm karşımda bir nesne arıyor, insan dünyaya düşmekle bir ilişki arıyor. Tutunacak bir dal, uçurum aşağı kayıp düşmemek için bir tutamak. İlişki konuşmak demektir. Bebek gözleriyle konuşur, varlığının annenin gözlerinde yansımasını ister. İnsan iletişimi çok katmanlı bir yapı, duyguları iletmeye ve saklamaya yarar, yalan söylemeye yarar, gönül okşamaya ve kırmaya yarar. Ötekiyle doğru bir iletişime girme arzumuz onunla hemhal olabilmekle mümkündür ancak, onun var olma biçimine, dünya görüşüne nüfuz edebilmem ve onunla ortak bir anlam oluşturabilmem için onun dilini bilmeli, o dilden konuşabilmeliyim. Kendi kavramsal çatımı ona dayatmak yerine onun dilinde hünerli olmalıyım ki kendi arzu, tarafgirlik ve önermelerimi bir kenara bırakarak bir konuşma başlatabileyim. Kendimi bir bilmeme noktasına yerleştirerek başlamalıyım işe. Önce dinlemeyi öğrenmeliyim, her şeye hemen tepki vermek zorunda değilim. Bu ilk sessizlik bizi pek çok esaretten azat eder.
Muhatabımı bütün insanlığı ve o insanlığın bütün karmaşıklığı içinde algılayabilmemledir ki onunla karşılıklı bir ilişki için ilk adımı atmış olurum. Derdim onun dünyasına girmek, onunla olmak, ikimizin de ‘ötekilerden biri’ olduğunu kabullenmek. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Mavi gezegende her birimiz ötekine bağlı ve bağımlıyız. Bu yüzden insanlığımızın en derin katmanlarında sevgi ve sevebilme yeteneği yatar. Bir toplum evladını seven anne babalarla serpilip gelişir. Sevgiyi vermekle sevebilmeyi öğretir anne baba, sevmenin mümkün olabildiğini öğretir. İnsan daima yakınlık arayan bir varlık. İnsan ruhunun bugün yaşadığı büyük kriz sevebilme yeteneğimizin törpülenmesinde yatıyor.
&&&
Dünya ve hayat zorlaştıkça, küçük güzel şeylerin ruhumuzda yankısı büyüyor. Böylesine zalim bir dünyada, güzelliğin ve iyiliğin her belirtisi gözlerimizi yaşartıyor.
&&&
İnsanlara baktığımızda, kusurlarından önce ıstıraplarını görmek. Nezaket burada başlar.
Bazen keder yatıya gelir ve zamanı eriştiğinde dengini toparlayıp gitmez. Kalışı uzamış bir misafir gibi varlığı ıyar, orayı kendine bir ev beller. Kişiliğinizi, kimliğinizi, geçmişinizi bir kenara iter ve sizin adınıza söz alır. Sizin ağzınızdan konuşur. Ruhu kaplayan bir dehşet gibi, ‘Tanrı’yı bir süreliğine namevcut kılar’. Ah, Simone Weil : ‘ Ve sevilecek hiçbir şeyin olmadığı bir karanlıkta ruh sevmeyi bırakırsa, Tanrı’nın yokluğu daimi olur. Bu korkunç bir şeydir. Ruhun boş yere sevmeye devam etmesi ya da hiç olmazsa, mini minicik bir parçasıyla da olsa, sevmek istemesi gerekmektedir. Bu durumda Tanrı ona bir gün görünecek ve Eyüp’e gösterdiği gibi, ona da dünyanın güzelliklerini gösterecektir. Ama eğer ruh sevmekten vazgeçerse, daha bu dünyada bile hemen hemen cehenneme denk düşen bir yere inmiş olur’. ‘Talihsizliğin zamanı’ diye yazar Eugenio Borgna, ‘geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdiki zamandır. Talihsizliğin zamanı, ölümcül eşikte duran kıpırtısız ve taşlaşmış bir zamanın sonsuzluğudur’. Hiç geçmeyen bir zaman. Ruhu istila eden ve taşlaştıran zaman: Acının zamanı.
Acı insanı bir yerden alıp daha ötelerde bir yere taşıyorsa, boşuna çekilmemiş demektir. Ama bazen acının çölünde kaybolup gider insan. O karanlık hücreye sızan bir ışık huzmesi de yoktur. Dünyayı karaltı ve gölgelerden okuyan ruh, kendi evinde olamamanın bilgisiyle ağrır. İnsanın dilinden dökülen kelimeler kendine dokunacak bir mesafede değildir. Kelimeler, şifa olmak bir yana, o yarayı daha da kanatır. Sessizliğin şiltesini üzerine çeker de dünya gözüne ilişmesin, kulaklarına değmesin ister kişi. İçindeki çığlığı kimsenin duymayacağı kadar uzağa gitmek ister. Bu karanlığı delecek bir sevinç parıltısına ihtiyaç var. Sevmeye devam etmek. Umut etmek. Yerinden edilmiş bir ağacın dünyaya tutunmak için kök salacağı bir zemine ihtiyacı var. Yaşıyorum, öyleyse umut ediyorum. Umut ediyorum, öyleyse yaşıyorum. Bir gün çok uzaklardan da olsa sesim birine ulaşacak, varlığım anlaşılmakla dokunaklı bir anlam kazanacak. Acıyı baştan savmaya dönük hazır cevapların, mutlu yaşam vaazlarının birer hakaret gibi insanı boğmadığı bir zamanda ruhun da kendisine mahsus bir ümidi vardır. Varlık, bazen dünyanın nüfuz edemediği bir yerde soluk alıp vererek dinlenir.
Bir insana, ‘doğmamış olmayı dilerdim’ dedirten o ruh acısı ne olabilir? Çocukluğun yaraları ihlal ve ihmal ile şekilleniyor. İhlal, çocuğun sınırlarını tecavüz ederek onu karşı koyamayacağı bir şiddetle örselemek. İhmal, onu görmezden gelmek, varlığını teyit etmemek. Ona dünyada sevilebileceği bir alan açmamak. Sevilenler, sevmeyi de öğrenir. Sevilmeyi tatmamış olanın sevginin elifbasını sökmesi de zor oluyor. Sevgisizliğin açtığı narin yaralar pek zor kapanır.
Kelimeler, şifa olmak bir yana, o yarayı daha da kanatır. Sessizliğin şiltesini üzerine çeker de dünya gözüne ilişmesin, kulaklarına değmesin ister kişi. İçindeki çığlığı kimsenin duymayacağı kadar uzağa gitmek ister. Bu karanlığı delecek bir sevinç parıltısına ihtiyaç var. Sevmeye devam etmek. Umut etmek.