Bu bölüm gerçekten insan ruhunun en karanlık ve en çıplak anlarından birini çok sarsıcı biçimde yakalıyor. Açlık’ın hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de bu; karakteri “iyi” ya da “kötü” diye ayırmıyor, insanın açlık, utanç ve yalnızlık altında nasıl çözülüp çelişkili hale gelebildiğini gösteriyor.
Cassius bezdi çünkü dünyasından:
Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu;
Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius.
Bütün kusurları göze batıyor,
Defterlere yazılıp ezberleniyor
Suratına çalınmak için. Canımı yaş edip
Dökesim geliyor gözlerimden!
Sonra birden düşündüm: “Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?” Bir de kendi yaşadığımı sandığım ‘cehennem’i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?
İnsanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı, insanlara en faydalı olanıdır. Amellerin Allâh’a en sevgili olanı ise, bir müslümanın kalbine sürûr vermen (teselli etmen), onu sevindirmen veya bir sıkıntısını defetmen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını gidermendir.
Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi artık dokunmasalar da ağlıyorum Çıt yok bellekte gün gelir anılar da değiştirir sözcükleri Pencereden göründüğü kadarmış hayat Bir başka kalpteki yerin kadardı hayat. oyundan çıkarılmış bir çocuk İyi demlenmemiş bir …
Daha ben af dilemeye vakit bulamadan, otelci kadın afallamış, şaşırmış, bastı yaygarayı: “Yarabbi Sen bilirsin, Sana sığındım, işte gelmiş gene oturuyor!”
“Affedersiniz!” dedim, daha da söylemek istedim, ama olanak bulamadım.
Kapıyı ardına kadar açıp, haykırdı kadın:
“Hemen defolup gitmezseniz, Allah belâmı versin, polis çağırırım.”
Ayağa kalktım.
“Size bir Allaha ısmarladık demek istemiştim,” diye mırıldandım. “Bunun için bekliyordum sizi; hiçbir şeye elimi sürmedim, buracıkta, şu iskemlede oturdum…”
“Eh, ne çıkar!” dedi dümenci. “Canım, var mı zararı. Bırakın şu adamı!”
Merdivenleri inince aşağıda, beni olabildiği kadar çabuk dışarı atmak için adım adım izleyen, bu karnı burnunda karıya, birdenbire müthiş hırslandım, bir an durdum, ağzım en bayağı aşağılamalarla doluydu, bunları onun suratına savurmaya hazırlanıyordum. Ama tam zamanında aklımı başıma topladım, sustum. Yabancı adama karşı duyduğum gönül borcundan dolayı sustum, adam kadının ardından geliyordu, söyleyeceklerimi duyacaktı. Kadın hâlâ ardımı bırakmıyor, durmadan hakaret yağdırıyor, beri yanda attığım adımlarla birlikte benim de kızgınlığım arttıkça artıyordu.
Avluya çıktık; ben çok yavaş yürüyor, hâlâ kadınla çatışsam mı, diye düşünüyordum. O anda duyduğum hınçtan bitkin düşmüştüm; en korkunç şekilde kan dökmeyi, kadını bir anda ölü, yere serecek bir yumruk atmayı, karnına bir tekme savurmayı düşünüyordum. Sokak kapısından içeriye, bir uşak girdi, yanımdan geçerken, bana selâm verdi, selâmını almadım. Arkamdaki kadına yöneldi, ona beni sorduğunu duydum, ama geri dönmedim.
Kapıdan dışarı bir iki adım atmıştım ki, uşak arkamdan yetişti, tekrar selâm verip durdurdu beni, bir mektup uzattı. Hızla ve isteksiz, zarfı yırttım, zarftan kâğıt para bir on kron çıktı; ne bir mektup, ne bir sözcük.
Yüzüne baktım adamın, sordum:
“Bu, ne maskaralık? Kim gönderdi bunu?”
“Bilmiyorum,” dedi uşak. “Bir hanım verdi.”
Öylece durdum. Uşak gitti. Parayı tekrar zarfa soktum, avucumda sıkıp buruşturarak geri döndüm, kapıdan doğru, hâlâ ardım sıra bakan kadına yürüdüm, suratına fırlattım parayı. Hiçbir şey demedim, tek söz söylemedim. Yalnız, uzaklaşmadan önce, kadının, buruşmuş zarfı açıp içine baktığını gördüm…
Haha, sahne diye buna derlerdi işte! Tek söz söylememek, bu bayağı kadına hitap etmemek, koca bir banknotu gayet sakin, buruşturup, ardına düşenin ayaklarına atıvermek! Yaman bir sahne idi bu! Bu hayvanlara böylesi gerekirdi…
Tomte caddesiyle istasyon meydanının kavşağına vardığım zaman sokak, gözlerimin önünde, birdenbire, fırıl fırıl dönmeye başladı; kafamın içi uğulduyordu, bir evin duvarına yıkıldım. Artık yürüyemiyor, eğri duruşumu düzeltip doğrulamıyordum bile. Duvara nasıl devrildimse öyle duruyor, bilincimi yitirdiğimi hissediyordum. Çılgınca öfkem bu bitkinlik nöbetiyle daha da çoğaldı, ayağımı kaldırıp yere vurdum. Gücümü toplayabilmek için olası her şeye başvurdum, dişlerimi sıktım, alnımı karıştırdım, ümitsizce gözlerimi döndürdüm, sonunda faydasını da gördüm. Zihnim duruldu; çözülmek, ölmek üzere olduğumu anladım. Ellerimi uzattım, dayanarak kendimi duvardan kopardım, sokak çevremde hâlâ dönüyordu. Hırsımdan hıçkırmaya başladım; ruhumun derinlerinde dermansızlığımla boğuşuyor, yere devrilmemek için mertçe dayatıyordum; yıkılmak istemiyor, ayakta ölmek istiyordum. İki tekerlekli bir yük arabası ağır ağır geçiyordu; arabada patates olduğunu gördüm, ama hırsımdan, inadımdan bunların patates değil, lahana olduklarını savundum; lahana bunlar, diye büyük büyük yeminler ettim. Ne söylediğimi kulaklarım işitiyordu; yalan yere şirretçe yemin ettiğimden dolayı boş bir ferahlık duyduğum için, bile bile basıyordum yemini. Bu benzeri bulunmaz günahla kendin geçiyor, üç parmağımı havaya dikerek Allah, Allahın oğlu İsa ve Ruhülkudüs adına, bunların lahana olduklarına and içiyordum.
Vakit geçti. Bir merdiven basamağına çöktüm, boynumdaki, alnımdaki terleri kuruladım, derin nefes aldım, kendimi sakin olmaya zorladım. Güneş batıyor, akşam oluyordu. Yeniden durumumu düşünmeye başladım. Açlık, şirretliğini arttırmaya başlamıştı, birkaç saat sonra gece olacaktı yine. Henüz vakit varken bu işe bir çare bulmalıydı. Düşüncelerim yeniden, atıldığım pansiyon çevresinde dolaşmaya başlamışlardı. Oraya asla dönmek istemiyor, ama orasını düşünmekten yine de kendimi alamıyordum. Aslında, beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın. Parasını ödemedikten sonra, bir aileden, beni yanlarında barındırmalarını nasıl bekleyebilirdim? Üstelik kadın bana arasıra yiyecek de vermişti; hatta dün kendisini o kadar kızdırdığım halde, önüme iki dilim yağlı ekmek koymuş, iyi kalbliliğini göstermişti: Çünkü bu dilimlere gereksinim duyduğumu biliyordu. Şu halde, hiçbir şeyden yakınmaya hakkım yoktu; basamakta otururken, davranışımdan ötürü, kendi kendime, kadından af dilemeye, yalvarıp yakarmaya başladım. Hele son defaki nankörlüğüme, parayı yüzüne fırlatmış olmama, içimde acı bir pişmanlık duyuyordum…
On kron! Bir ıslık çaldım. Uşağın getirdiği zarfı gönderen kimdi acaba? Bunu ancak o anda, duru, net düşünebildim, durumu hemen kavradım. Acıdan utançtan hasta, sesim kısık, birkaç kere “Ylajali!” diye mırıldandım, başımı salladım. Karşılaşırsam, yanından gururla geçip gitmeye, ona olanca kayıtsızlığımı göstermeye daha dün karar vermemiş miydim? Bunun yerine, sadece, onu kendime acındırmış, ondan bir merhamet sadakası koparmıştım. Hayır, hayır, hayır, alçalışlarımın sonu gelmiyordu bir türlü! Ona karşı bir kere olsun şerefli bir durumum olduğunu iddia edemezdim; alçalıyor, ne yana dönsem düşüyor, dizüstü çöküyor, yerin dibine geçiyor, şerefsizliğe batıyor, bir daha da asla yükselemiyordum. Bundan daha derini olamazdı artık!
Knut Hamsun
Knut Hamsun Açlık romanının yukarıda paylaştığım bölümünde ilk anda kadına şiddet uygulamak hatta öldürmek isterken bir kaç dakika sonra tam tersine merhametle anlayışla yaklaşıp özür dilemek noktasına geliyor. Bunun psikolojideki karşılığı nedir? Bana bu sahnenin analizini yapar mısın?
Açlık içindeki bu sahne, psikolojide tek bir kavramla açıklanabilecek kadar basit değil. Burada birkaç katman üst üste biniyor: açlığın biyolojik etkisi, aşağılanmanın yarattığı narsistik öfke, benlik bölünmesi, ani duygu salınımları ve ardından gelen suçluluk/onarım ihtiyacı.
En dikkat çekici taraf şu: Anlatıcı birkaç dakika içinde “öldürme fantezisi”nden “kadından af dileme” noktasına geçiyor. Bu, sıradan bir fikir değişikliği değil; benliğin uçlar arasında savrulmasıdır.
1. Açlığın zihni parçalayıcı etkisi
Roman boyunca karakter artık sadece “aç” değildir; uzun süreli açlığın yarattığı nöropsikolojik çözülme içindedir.
Metinde bunu açıkça görüyoruz:
Sokak dönüyor.
Bilinç kaybına yaklaşıyor.
Patateslere “lahana” diye yemin ediyor.
Düşünce akışı kopuyor.
Gerçeklik değerlendirmesi bozuluyor.
Bugün psikolojide ve nörobilimde biliriz ki ağır açlık:
dürtü kontrolünü azaltır,
öfke eşiğini düşürür,
paranoid algıyı artırır,
duyguları uçlaştırır,
zihinsel parçalanma hissi yaratır.
Yani adamın “kadını öldürme” düşüncesi tam anlamıyla planlı sadistik bir kötülük değil; çökmekte olan sinir sisteminin taşmasıdır.
2. Narsistik yaralanma ve “aşağılanma öfkesi”
Psikolojide buna çok yakın bir kavram vardır: narsistik öfke (narcissistic rage).
Karakterin asıl yarası açlık değil yalnızca; aşağılanmasıdır.
Kadın:
onu kovuyor,
değersizleştiriyor,
“polis çağırırım” diyor,
herkesin önünde küçük düşürüyor.
Bu durumda anlatıcının benliği ikiye ayrılıyor:
Bir yanı:
“Ben onurlu bir insanım.”
Gerçeklik ise:
“Ben kovulan, aç, parasız, acınacak biriyim.”
Bu iki gerçek çatışınca yoğun bir utanç doğuyor. Psikolojide çok yoğun utanç bazen doğrudan şiddet dürtüsüne dönüşebilir.
Çünkü insan bazen:
“Ben güçsüzüm” duygusuna dayanamaz ve onu “Ben seni yok ederim” fantezisine çevirir.
Kadına vurma, karnına tekme atma hayali biraz da budur: Aşağılanmış benliğin güç duygusunu geri kazanma çabası.
3. Bölme (splitting) mekanizması
Bu sahnede borderline örgütlenmede de görülen bir savunma mekanizması vardır:
“splitting” yani bölme.
Kadın önce:
zalim,
aşağılık,
“hayvan” gibi algılanır.
Bir süre sonra ise:
haklı,
iyi kalpli,
ona ekmek vermiş biri haline gelir.
Arada dengeli bir değerlendirme yoktur. İnsanlar ya tamamen kötü ya tamamen iyi görünür.
Bu hızlı geçişler özellikle:
ağır stres,
travma,
açlık,
yalnızlık,
ruhsal çözülme durumlarında ortaya çıkabilir.
4. Öfke sonrası çöküş ve suçluluk
En önemli dönüşüm noktası fiziksel çöküştür.
Duvara yığıldığında artık öfkeyi taşıyacak enerjisi kalmaz. Bedensel tükenme, zihinsel savunmaları da düşürür.
Sonra başka bir duygu yükselir:
suçluluk.
Şu cümle çok önemlidir:
“Aslında beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın.”
Bu, öfkenin ardından gelen “gerçeklikle yeniden temas” anıdır.
Önceki anda kadın şeytan gibiydi. Şimdi ise:
ona yemek vermiş,
yardım etmiş,
sabretmiş biri olarak görülüyor.
Bu geçiş psikanalizde bazen:
“onarım dürtüsü”
olarak yorumlanır.
Kişi zarar verme hayalinden sonra karşısındakini yeniden insan olarak görmeye başlar.
5. Sadaka sahnesinin anlamı
On kronluk para sahnenin psikolojik merkezidir.
Çünkü bu para yalnızca yardım değildir. Karakter bunu şöyle algılar:
“Ben acınacak durumdayım.”
Ve bu onun gururunu paramparça eder.
Bu yüzden önce:
parayı suratına atar,
sessiz bir üstünlük kurmaya çalışır,
teatral bir “onur gösterisi” yapar.
Ama biraz sonra çöker:
“Ben sadece acındırdım kendimi.”
Yani aslında o “gururlu hareket” bile kırılmış benliği koruma çabasıdır.
6. Bu sahnenin temel psikolojik teması
Bu bölümün özü şudur:
Açlık yalnızca bedeni değil, benlik duygusunu da parçalar.
Karakter:
bir an kendini üstün hisseder,
sonra aşağılık,
bir an saldırgan,
sonra mahcup,
bir an kibirli,
sonra dilenci gibi.
Bu yüzden roman modern psikolojik romanların öncülerinden sayılır. Knut Hamsun burada yalnızca açlığı değil, “insanın benliğinin çözülüşünü” anlatır.
Ve çok gerçek bir şeyi yakalar: İnsan bazen en büyük şefkati de en büyük şiddet dürtüsünü de aynı kişiye karşı, birkaç dakika arayla hissedebilir.
Bu bölüm gerçekten insan ruhunun en karanlık ve en çıplak anlarından birini çok sarsıcı biçimde yakalıyor. Açlık’ın hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de bu; karakteri “iyi” ya da “kötü” diye ayırmıyor, insanın açlık, utanç ve yalnızlık altında nasıl çözülüp çelişkili hale gelebildiğini gösteriyor.
Özellikle şu geçiş çok ustaca:
önce “onu yok etmek istiyorum”,
sonra “aslında haklıydı”,
ardından “ben ne hale düştüm?”
Bu, dışarıdaki kadından çok, anlatıcının kendi benliğiyle savaşı aslında.
Beni sevdiğinden kuşkum yok, Benden istediğini de sezinliyorum az çok. Bu konuda ve olup bitenler üstüne Ne düşündüğümü sonra söylerim sana. Şimdilik, dostluğumuza güvenerek söylüyorum, Daha fazla kışkırtılmak istemem. Söylediklerin üstünde düşüneceğim; Daha söyleyeceklerin varsa Onları da sabırla dinlerim; sonra bir gün, İkimiz oturur tartışırız bu büyük işleri. O zamana kadar, yiğit dostum, şunu aklına koy: Zamanın sırtımıza yükleyecek göründüğü Bu ağır baskılar altında Brutus Kendini Roma’nın bir oğlu saymaktansa Bir köylü olmayı yeğ görür.
CASSIUS
Sevindim buna; benim cılız sözlerim, Brutus’ta bir kıvılcım olsun tutuşturdu demek.
CASSIUS
Yemin edelim verdiğimiz söze.
BRUTUS
Hayır, yemin istemez. Eğer insanlık şerefi, Çektiğimiz acı, gördüğümüz kötülükler Yetmiyorsa bize yapacağımızı yaptırmaya, Bırakalım bu işi şimdiden, Gidip yatalım rahat döşeklerimize. Başı göklerde zorbalık alsın yürüsün Her birimizin ölüm sırası gelinceye kadar. Yok eğer, bütün bunlarda, Korkak yürekleri tutuşturmaya Yumuşak kadın ruhlarını çeliğe çevirmeye Yetecek kadar ateş varsa, ki var bence, Kurtulmaya can atmak için, yurttaşlarım, Haklı davamızdan başka mahmuza ne lüzum var? Nemize gerek daha sağlam senet, bir Romalının Gizlice de verse dönmeyeceği sözden başka? Hangi yemin daha güçlüdür Namusun namusla anlaşıp ta Ya bunu yapar, ya bu uğurda ölürüz demesinden?
CAESAR
Korkaklar ölmezden önce ölüp dururlar; Yiğit olan bir kez tadar yalnız ölümü. Dünyada beni şaşırtmış şeylerin en garibi şudur: İnsanlar, ister istemez öleceklerini, Son günün ne zaman geleceksę geleceğini bilirler, Yine de korkarlar ölümden.
CAESAR
Sen de mi Brutus? Öyleyse yıkıl Caesar!
ANTONIUS
Dostlar, Romalılar, yurttaşlar, dinleyin; Ben Caesar’ı gömmeğe geldim, övmeye değil. İnsanın ettiği kötülük yaşar ardından, İyilikleriyse toprağa gider kemikleriyle. Bırakın, öyle olsun Caesar için de. Soylu Brutus muhteris dedi Caesar için: Öyle idiyse, ağır bir suç bu, Ve Caesar bütün ağırlığıyla ödedi suçunu. Burada Brutus ve ötekilerin izniyle (Çünkü Brutus şerefli bir insandır, Ötekiler de öyle, hep şerefli insanlardır) Konuşmaya geldim Caesar’ın cenazesinde. Dostumdu; vefalı ve dürüsttü bana karşı; Ama Brutus muhterisdi diyor: Brutus şerefli bir insandır. Caesar nice esirler getirdi Roma’ya, Fidyeleriyle devlet hazineleri doldu: Bundan ötürü mü muhteris göründü Caesar? Fakirler ağlayınca gözleri yaşarırdı; Bir muhteris daha katı yürekli olsa gerek, Ama Brutus muhterisdi diyor, Brutus’sa şerefli bir insandır. Geçen bayram hepiniz gördünüz, Krallık tacını üç kez sundum ona, Üçünde de almadı. İhtiras denir mi buna? Ama Brutus muhterisdi, diyor; Brutus’sa şerefli bir insandır, şüphesiz. Ben Brutus’a karşı konuşmuyorum, hayır; Bildiğim kadarını söylüyorum yalnız. Hep sevdiniz onu bir zamanlar, Boşuna da değildi elbet sevginiz; Sonra ne oldu da yanmıyorsunuz ölümüne? Ey düşünce, yırtıcı hayvanlar arasına kaçmışsın; İnsanlar yitirmiş akıllarını… Bağışlayın beni; Yüreğim şurada şimdi, Caesar’ın tabutunda: Konuşamam dönünceye kadar bana.
Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius’un. Şurasını ne hırsla yarmış Casca. Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış! Geri çekerken de lanetlik hançerini Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar’ın kanı, Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi Gerçekten Brutus mu değil mi diye Böylesine hoyratça vuran. Çünkü, biliyorsunuz, Brutus Koruyucu meleğiydi Caesar’ın. Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu! Aldığı yaraların en acısı bu oldu. Vurduğunu görünce Brutus’un,
BRUTUS
Dostluk sıcaktan soğuğa böyle geçer işte. Dikkat et, hep böyle olur, Lucilius: Sevgi tükenip bezginliğe yüz tuttu mu Zoraki nezaket gösterileri başlar. Açık yürekli, candan bağlı bir insan gösteriş yapmaz Yüreği boşalmış insanlar, Sırtlarına binilmedikçe şahlanan, Kişneyip böbürlenen atlar gibidir: Bir gün sıkı mahmuzu yediler mi böğürlerine, İndiriverirler aşağı kuyruklarını, Yığılır kalırlar yarışta, kof beygirler gibi. Ordusu geliyor mu bari Cassius’un?
CASSIUS
Gel, Antonius, gel Octavius, gelin! Yalnız Cassius’tan alın öcünüzü. Cassius bezdi çünkü dünyasından: Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu; Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius. Bütün kusurları göze batıyor, Defterlere yazılıp ezberleniyor Suratına çalınmak için. Canımı yaş edip Dökesim geliyor gözlerimden! Al işte hançerim ve işte apaçık göğsüm: Plutus’un madenlerinden daha zengin, Altından daha değerli bir yürek var içinde: Sök çıkart dışarı, bir Romalıysan. Senden para esirgeyen, yüreğini veriyor sana. Vur, Caesar’a nasıl vurduysan! Vursana! Caesar’dan en çok nefret ettiğin zaman bile Cassius’tan daha çok seviyordun onu.
BRUTUS
Koy hançerini kınına. Kız bana dilediğin zaman, susacağım; Hakaret et, şaka sayacağım. Ah, Cassius, sen bir kuzuyla koşulusun, korkma: Çakmak taşının içinde saklı ateş Gibidir o kuzunun yüreğinde taşıdığı öfke. Pek sert bir elle vuruldu mu üstüne Bir kıvılcım çıkarır ve söner hemen.
CASSIUS
Bana katlanacak kadar sevemez misin beni? Bağışlayamaz mısın beni, Kanıma anamdan geçen bu huy Çileden çıkardığı zaman beni?
BRUTUS
Peki Cassius; bugünden sonra, Öfkeye kapıldığın zaman bana karşı, Yine annen huysuzlanıyor deyip Bırakırım seni kendi haline.
BRUTUS
İzin ver bitireyim. Şunu da unutmayın: Dostlarımız verebileceklerini verdiler, Birliklerimiz dolu, yüreklerimiz yüklü. Düşman hergün biraz daha güçleniyor, Bizim gücümüzse tepeye varmış inmek üzere. İnsan çabaları deniz gibi yükselir bir ara, Sular alır götürür o zaman bizi mutluluğa; Bir kaçırdık mı o fırsatı, ömür yolculuğu Sığlıklar, terslikler içinde bocalar. Biz kabarmış bir deniz üstündeyiz şimdi; Vaktinde yararlanmalıyız sulardan Yoksa kaçırırız fırsatı.
CASSIUS
Şimdi, yiğit Brutus’um, Tanrılar bugün yar olsun da bize Barışta da dost kalarak Uzun ömürler sürelim seninle. Ama insan işlerine güven olmaz, En kötüyü hesaba katarak düşünelim. Bu savaşı kaybedecek olursak, Son konuşmamız olacak bu konuşma: Kararın nedir böyle bir durum karşısında?
BRUTUS
Ben, kendi kendini öldürdüğü için Cato’yu ayıplamışımdır. Benim düşünce yolum Böyle bir inanca götürüyor beni. Neden bilmem, ama korkakça, pısırıkça Bir şey geliyor bana ömrü kısaltmak, Başımıza gelebileceklerden korkarak. Bence sabrın zırhına bürünüp insan, Bizi yukarıdan yöneten yüce güçlerin Kararını beklemeli.
CASSIUS
Demek, savaşı kaybedersek, Roma sokaklarında, Zafer mostralığı olarak dolaştırılmaya Razı olacaksın?
BRUTUS
Hayır, Cassius, hayır; sen ki öz be öz Romalısın, Brutus Roma’ya eli bağlı gider sanamazsın. Buna düşmeyecek kadar yüksektedir başı. Ama martın on beşinde başlayan iş Bugün bitmeli. Bir daha görüşür müyüz artık bilemem; Onun için son bir kez uğurlaşalım: Uğurlar olsun, Cassius, sonsuz uğurlar! Sonsuz zamanlara dek uğurlar olsun! Yeniden buluşursak, güler yüzle buluşuruz, Buluşmazsak da güle güle ayrılmış oluruz.
CASSIUS
Uğurlar, sonsuz uğurlar olsun, Brutus! Bir daha buluşursak, iyi güleriz, doğru; Buluşmazsak güzel ayrılıyoruz gerçekten.
BRUTUS
Haydi öyleyse yürüyelim! Ah bir bilse insan Neye varacak bugünkü işin sonu! Ama bitecek nasıl olsa bugün Bitince de bilinecek sonu. Haydi, ordular, ileri!
Julius Caesar Shakespeare Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu
Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil. Çözmeye çalışıyorum, alışılmadık çelişkiler çıkıyor ortaya.
Çok özel nedenlerle bir dostuma, ‘Bir cehennem yaşıyorum bugünlerde,’ dedim. ‘Ben de,’ diye yanıt verdi.
Aslında onun bir cehennem yaşaması için hiçbir neden yoktu. Genel geçer ölçülere vurulduğunda, parası vardı, uzun süren ve belki de sıkıcı olmaya başlayan bir ilişkiden kurtulmuştu. Hatta kurtulmadan önce, bir çeşit garanti olarak, yeni bir ilişkiyi başlatmıştı.
Çok düşündüm onun ‘cehennem’ini.
Galiba bütün sorun, alelade, çok yaygın ve geçerli yargıların, insan hayatına egemen olduğunu varsaymakla başlıyor.
Birtakım duyguları, olağan duyguları kendimiz birer ‘cehennem’ haline dönüştürüyoruz.
Sonra birden düşündüm: “Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?” Bir de kendi yaşadığımı sandığım ‘cehennem’i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?
Ayırt ettiğim bir başka gerçek daha var bu arada. Kendi ‘cehennem’leri içinde bunalanlar, size sizinkini söyletmekten garip bir avuntu duyuyorlar. Siz konunuza ne kadar uzak durmaya çalışırsanız çalışın, sözü oraya getirmekte büyük ustalık gösteriyorlar.
Sizinkinin belki biraz daha büyük, biraz daha yakıcı olması sanki bir ölçüde su serpiyor yüreklerine. Onur kırıcı olması bundan.
– Hayriye Teyze, biliyor musun, benim babam geldi.
Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor:
İnsanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı, insanlara en faydalı olanıdır. Amellerin Allâh’a en sevgili olanı ise, bir müslümanın kalbine sürûr vermen (teselli etmen), onu sevindirmen veya bir sıkıntısını defetmen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını gidermendir. Şu muhakkak ki, bir kardeşimle, onun ihtiyacını gidermek üzere yürümek, benim için, Medîne’deki şu Mescid’imde bir ay îtikâf yapmamdan daha sevimlidir.
Kızımın bir sohbet ortamında sevincini paylaşmak için söylediği bu cümlesi de benim kalbime sürûr verdi.
Turgenyev “Kimin sevdiğini, kimin sevmediğini çocuklar anlar” demişti. İlk Aşk romanında ise “Ateşin pervaneyi çektiği gibi çekiyordu beni… Sevilmediğimi bilmek, hele bunu kendi kendime açıklamak pek acı geliyordu, yine de o yakıcı ateşin çevresinde dönmeye devam ediyordum” diye yazar. Kimin tarafından sevildiğimizi tereddütsüz kabullenirken, sevilmediğimize ise -yüzümüze söylense bile- bir türlü ikna olmak istemeyiz.
“.. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”
(Nûr Suresi 15.Ayet)
KALBİNE DANIŞ
Hz. Vabisa anlatıyor:
Hz. Peygamber (a.s.m)’e iyilik ve kötülük hakkında her şeyi sormak için yanına vardım. İki veya üç defa “Yanıma gel, yaklaş.” diye buyurdu. Meclisteki insanların üzerinden adımlarımı atıp giderken, onlar, yerimde durmamı istiyorlardı. Fakat ben “Bırakın beni, bütün insanlardan bana daha sevgili olan Resulullah’a yakın olmak istiyorum.”dedim. Resulullah (a.s.m) da “Bırakın onu, ey Vabisa! Yaklaş.” diye buyurdu. Yanına yaklaşıp önünde oturdum. Bana “Senin niçin geldiğini ben mi söyleyeyim; yoksa sen mi soracaksın?” deyince, “Siz söyleyin.” dedim. “Sen iyilik ve kötülük hakkında soru sormak için geldin.” buyurdu. “Evet!..” dedim. Bunun üzerine üç parmağını göğsüme dokundurarak “Ey Vabisa! Kalbine danış, nefsine danış.”buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Sonra da şöyle devam etti, “İyilik nefsin yatıştığı şeydir. Kötülük ise -insanlar sana fetva verseler bile- nefsi tırmalayan, sinede gel-gitler / tereddütler meydana getiren şeydir.”
Nevvâs b. Sem”ân anlatıyor: “Resûlullah (sav) ile birlikte Medine”de bir sene kaldım… Ona iyiliğin ve kötülüğün ne anlama geldiğini sordum. Resûlullah (sav) şöyle cevap verdi: “İyilik güzel ahlâktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.” ”
(M6517 Müslim, Birr, 15)
***
Ebû Sa’lebe (r.a.) rivayet ediyor. Resulullah (sav) buyurdular ki: “İyilik, yapıldığında ruhun rahata erdiği, kalbin huzur bulduğu şeydir. Günah ise, âlimler fetva verseler bile ruhun hoşlanmadığı, kalbin ısınamadığı şeydir.”
(Camiussağir – 3198)
“.. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”
Seanslarda çok sık gördüğüm bir insan profili var: Kırgınlar.
Kırgınlar, çevrelerine göre biraz daha sessiz, sakin, içe dönük ve kendi hallerinde olurlar. Bu kendi hallerinde olma kısmı önemli. Birilerinin ne giydiğine, nereye gittiğine, hangi pozisyona yükseldiğine, neye sahip olduğuna çok bakmazlar, bunun dedikodusunu yapmaz ve kıskanmazlar. Hak eden herkesin, gönlündekinekavuşmasını dilerler.
Dünyaya dair büyük hırsları yoktur. Para kazanmak, birikim yapmak, fırsat kovalamak, ince hesaplar yapmak onlar için dünyanın en önemli meselesi değildir. Maddi konularda modern dünyanın “başarı” olarak adlandırdığı şeylere ulaşamazlar çünkü bunu pek düşünmezler, dert etmezler. Genellikle cömert olurlar ve kazançlarının tuhaf bir bereketi vardır. Çok sevdikleri eşyalarını kolaylıkla paylaşırlar, hediyeleşmeyi severler. Birilerini mutlu görmek, mutlu etmek onlar için dünyanın sayılı nimetlerindendir.
Kırgınlar sanıldığı gibi asık suratlı olmazlar. Onları ya birilerine tebessüm ederken ya da dalgın dalgın bir noktayı izlerken görebilirsiniz. Kırgın, tebessümün sadaka olduğunu bilir. Dünyaya gelmenin şaşkınlığını, uğradığı kötülüklerin şiddetini, kırılan kalbinin sızısını da hiç unutmaz, bu şaşkınlığını ve keşkelerle dolu dalgınlığını saklayamaz.
Kalp kırıklığı, kötülüğe maruz kalmak, dünyanın karanlığına uğramak bazı kalpleri, ruhları daha da köreltir. Zulme uğrayan bazen zalimleşir, hakkını aramak, öç almak için çirkinleşir. Ama kırgınlarda bunların hiçbirini göremezsiniz. Kırgın, başına gelenin bir başkasına uğramasını istemez çünkü bunun insanı nasıl etkilediğini, insanın başına ne tür belalar açtığını bilir. Çevrenizdeki kırgınlara bakın mesela, büyük bir çoğunluğunun insan ilişkilerinin iyi olduğunu, karşısındaki insana her daim büyük bir muhabbet beslediğini, onun kalbini koruduğunu, muhatabına karşı hep sevgi ve saygı dolu olduğunu göreceksiniz. Çünkü kırılan, kırmak istemez.
Bir kırgınla kolay kolay kavga edemezsiniz. Trafikte, yolda ya da hayatın herhangi bir alanında bir insana zarar verdiklerine pek şahit olamazsınız. Belki sinirlenip ağız dolusu sövdükleri olur ama sinirleri geçince bundan da pişman olurlar. Büyük hırslara sahip olmadıkları için, bu fani dünyanın boş mücadelesinden kendilerini beri tutarlar. Öfkeyle öne atlayan, bir gün kesinlikle kaybedilecek şeylere tutkuyla sarılan, bencil, saygısız, terbiyesiz insanlara genellikle yol verirler, tartışmazlar, dikkate almazlar. Sadece tebessüm ederler.
Kırgınların büyük bir çoğunluğu istemeyi ve ummayı bırakmıştır. Çünkü dünyanın işleyişini azıcık da olsa anlamıştır. Zaten bu işleyişi anlayanın yaptığı ilk şey, hızlıca geri çekilmek oluyor. Gençken birçoğumuzun dünyaya dair büyük beklentileri vardı değil mi? Ama yaşadıkça ve fark ettikçe o beklentiler kayboldu. Dünyada, henüz tam olarak idrak ve kabul edemediğimiz bir gizem var. İyilere sunulan ve sunulmayan şeylerle alakalı. Bu gizeme bir zaman itiraz ediyoruz ve büyük bir kırılmadan sonra bu itiraz, sessiz bir kabule dönüşüyor. O andan sonra artık istemeyi ve ummayı terk ediyorsun. Dua ederken bile bir noktadan sonra dilediğin tek şey sevdiklerinin ve kendinin sağlığı oluyor. “Ama olur mu öyle şey, o sonsuz hazinelerden ve güzelliklerden istemekle mükellefiz hepimiz” diyenler elbette şimdilik haklısınız, bir gün gerçekten kırıldığınızda yeniden konuşuruz.
Kırgın, bu dünyadan geçmeye çalışan kişidir. Pişmanlıklarıyla, tövbeleriyle kalp kırmadan, gönül incitmeden temiz bir şekilde gerçek aleme dönmeye çabalayan kişidir. Dünyanın sahiden de çok da bir numarasının olmadığını fark eder ve dünyayı terk etmekten yani ölümden pek de korkmaz. Ama sevdiklerinin ölümünden derin bir endişe duyar çünkü bu dünyada sığınacağı,gideceği başka bir yeri ve kimsesi kalmamıştır. Allah sevdiklerimize sağlıklı ve uzun ömürler versin.
Kırgınlar kin gütmezler, kolay kolay hasımlık etmez, düşman biriktirmezler.İnsanın hata payını hiç unutmazlar. Kendilerine kötülük yapanlara zarar vermez ama o kişiyle arasına bitimsiz bir mesafe koyarlar. Bazı fenalıkları affetmek mümkün değildir çünkü.
Kırgınlar sanılanın aksine bu dünyadan kopmuş insanlar değillerdir. Bilakis kırgınların bu karanlık dünyada, kendilerine ait huzurlu, aydınlık ve sade bir iç dünyaları vardır. Kimseye dokunmadan, kimseyi rahatsız etmeden, çok da ayrıksı görünmeden kendi iç dünyalarında yaşamayı öğrenmişlerdir. O iç dünya, dışarıdaki kötülükten, karanlıktan ve gürültüden kaçıp sığınılacak son alemdir. O alemde dedikodular, hırslar, yalanlar bulunmaz. Sadece kırgının içeriye davet ettiği bazı telaşlar, umutlar, zamansız çıkıp gelen mutluluklar bulunur. Hepsi bu.
Tanıdığım tüm kırgınlar hayatlarının her alanında zevk sahibi insanlardır. Mesela sadece ruhlarına değil görüntülerine de özen gösterirler. Temiz kıyafetler, şık elbiseler, her daim parıldayan ayakkabılar, özenle taranmış saçlar, kaliteli atkılar. Bahsettiğim şeyler kesinlikle doğrudan maddi imkânlarla alakalı değil. İnsan, sahip olduğu sınırlı kıyafetle de bir zevki ve tarzı olduğunu gösterebilir. Hoş, burada kırgının amacı zaten göstermek ve görünmek değildir sadece kendisine ve yaratılmış olmanın felsefesine saygı duyduğu, estetiğin dünyanın özü olduğunu bildiği için iyi giyinmeye, temiz kokmaya, dünyaya varlığıyla bir hoşluk katmaya çalışır. Bu hoşluğu sadece görüntülerinde değil uğraştıkları işlerde ve ilgi alanlarında da görürüz.
Yazmanın en temel sebebi kırılmaktır. Yazarlara şöyle bir bakın, büyük bir çoğunluğu kırılmış insanlardır. Dünyadan umduğunu bulamayan, kötülüğe uğrayan, örselenen, yalnız kalan insanın sığındığı ilk yer, yazının kalesidir. Yazı macerasını profesyonel olarak sürdürmenize de gerek yok, kırıldığınızda aklına gelen ilk şeylerden birisi de yazmaktır. Günlük tutan, şiir yazan, öykü yazan arkadaşlarınızı hatırlayın, onların bu dünyadaki kırgın hallerini ve güzelliklerini. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Sadece yazmak değil, okumak da dünyadaki kırgınların sığınağıdır. Kirli düzene ayak uyduramayan, büyük hayal kırıklıkları yaşayan insanlar, genellikle kitaplara kaçarlar. Kitapların kurduğu o büyülü edebiyat evreninde kendisi gibi kırgınlara sarılıp yalnız olmadıklarını hissetmeye çalışırlar.
Kırgınlar sessizdir. Dünyanın bazen de susarak tecrübe edileceğini, anlaşılacağını bilirler. Her şeyi konuşmaz, her şeyi anlatmazlar. Bazı hisleri insanların gözlerinden kolaylıkla okuyabilirler ve bunu diğerlerinden de beklerler. Kırgınlar, sıklıkla susmanın kalesine sığınırlar.
Toplumun incittiği insanlar sessizce kendi dünyalarına geri çekilir ve yalnızlaşırlar. Bu yalnızlığın temel amacı insanlardan soyutlanmak değil, daha az yara almaya çalışmaktır. Çevresi tarafından anlaşılmayan, sürekli eleştirilen, filizlenmek için kendi gönlüne uygun bir toprak bulamayan ruhların bir zaman sonra bulunduğu ortamdan uzaklaşması ve orada yalnızlaşması son derece doğaldır. Orada kalmaya devam etmek, yanlışların bir türlü düzeltilmediği sofralarda oturmak için ısrarcı olmak, hatır için zorbalıkları, kötülükleri görmezden gelmek ve sadece yalnız kalmayayım diye tüm bu olanlara göz yummak insanın kendisine verebileceği en büyük zarardır. Ruhunu, benliğini, kendini ezdirmektense, yalnızlığın o soylu kalesine çekilmeyi bilmeli insan. İşte kırgınlar, o soylu yalnızlık kalesine çekilmiş yorgun ve asil ruhlardır.
Kırıldık sevgili okur. Yazgımıza, yaşadıklarımıza, maruz kaldıklarımıza, ailemize, çevremize ama sanırım en çok da kendimize. Şöyle demiştim bir keresinde: “Kendimden beklemezdim bunu.” Sahiden de beklemezdim bunu.
En çok kendimize kırılıyoruz günün sonunda. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımız için en çok kendimize kırılıp en çok kendimizeüzülüyoruz. Ve yaşayıp gidiyoruz. Yaşamak denilen macera eğer buysa.
Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi, hafriyatla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum, bu hayatın kendisi bana olabilecek hayatların en mânalısı geldi.
Şule Gürbüz
Kendini, herkesten ve her şeyden nasıl soyutladığını görüyorum. Tüm dost meclislerinden, arkadaş buluşmalarından, hafta sonu gezmelerinden kaçmak istediğinin farkındayım.
Birçok ortamda nezaketen bulunuyorsun ya da iş icabı. Zihninde o anlarda dolanan tek şey, bir an önce eve gitme isteği oluyor. O ortamlarda konuşulan şeylerin artık dikkatini çekmediğini fark ettin. Sahi, bu ne zaman başlamıştı? O boş, gereksiz, dedikodudan öteye gitmeyen cümlelerden ne zaman sıkılmıştın ilk? Sanırım yaşadığın o ilk sahici sarsıntıdan sonra.
İnsan, başına gelen o sahici yıkımlardan sonra, dünyada neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlıyor ve yaşamını buna göre kurguluyor. Kendisine yük olan, zamanını ve hayatını bereketlendirmeyen beyhude insanlardan ve eylemlerden uzaklaşmaya başlayıp kendi hakikatinin peşinden gitmeye başlıyor. Bu hakikat genellikle modadan ve gürültüden uzak, kalabalıkların ilgisini çekmeyen, alkışlanmayan, aksine taşlanan şeylerle ilgili oluyor.
Ölümler, ayrılıklar, kayıplar, doğal afetler bizleri başka birine dönüştürüyor. O felaketlerden öncesi ve sonrası insan için bütünüyle farklı iki dünya oluyor. Hiç ölmeyecek, üzülmeyecek, kırılmayacak ve dağılmayacak gibi yaşayan insan, o felaketler sonrasında dünyanın geçiciliğini, insanın zayıflığını, çaresizliğini ve kırılganlığını fark edip bir süreliğine susuyor, içine kapanıyor. Bu susuş ve kendine dönüş insanın dünyada ruhsal olarak ilerlemesi, aşama katetmesi için önemli bir uğrak noktası. Kim olduğumuzu ve olacağımızı tam da o noktada belirliyoruz. Âlemde bir kum tanesi kadar bile yer kaplayamayan insan, bu geçiciliğini ve hiçliğini fark edip kendine ve dünyaya karşı konumunu, tavrını belirleyip buna göre davranmaya başladığında hayat artık onun için başka bir şeye dönüşüyor.
Ruh, bazı şeyleri artık taşıyamadığında kendi iklimini arar. Bu arayış dışarıdan bakıldığında soğukluk, isteksizlik, hatta nankörlük gibi görülebilir. Oysa insan bazen yalnızca içindeki son sıcaklığı korumaya çalışıyordur.
Çünkü dünya, insanın inceliklerini çoğu zaman hoyratça tüketir. Bir zamanlar içtenlikle verilen cevaplar, zamanla bir savunma biçimine dönüşür. İnsan ne hissettiğini anlatmak isterken yanlış anlaşılır, sustuğunda ise uzaklaşmakla suçlanır. Böylece kelimeler de yavaş yavaş güvenilmez hâle gelir. Anlatmanın insanı hafiflettiği zamanlar vardır elbette. Bazı zamanlarda bazı yaralar anlatıldıkça kapanmaz, daha çok görünür olur. Ve insan bir noktadan sonra görülmekten bile yorulur. Çünkü görülmek her zaman anlaşılmak değildir.
Belki de bu yüzden insan kendi içine yalnızca saklanmak için değil, anlaşılmanın imkânsızlığından kaçmak için de çekilir. Dışarıdaki hayat, sürekli bir açıklama talep eder. “Neden gelmedin, neden sustun, neden değiştin, neden eskisi gibi değilsin?” Oysa insanın en mahrem değişimleri çoğu zaman gerekçelendirilemez. İçte olup biten şey, dışarıdaki cümlelerin diline çevrildiğinde küçülür. Bazı dönüşümler vardır, onları izah etmek, onlara ihanet etmek gibidir.
İçine kapanan insan, çoğu zaman dünyaya küsmüş değildir. O, dünyanın kendisinden beklediği rolü artık sürdüremediğini fark etmiştir. Hayat, ona bir sahne gibi değil, bir imtihan gibi görünmeye başlamıştır. Eskiden kendiliğinden yapılan jestler, gülüşler, kabuller ve uyumlar artık ağır birer kostüme dönüşmüştür. İnsan o kostümleri çıkardığında çıplak kalmaz, aksine ilk defa kendi tenine temas eder. Ne var ki bu temas kolay değildir. Kendine yaklaşmak da bazen ürkütücüdür. Çünkü insan kendi içinde yalnızca huzuru değil, ertelenmiş acıları, yarım kalmış yasları, adını koyamadığı kırgınlıkları da bulur.
İşte bu yüzden iç dünya, sanıldığı gibi yalnızca bir sığınak değildir. Orası aynı zamanda bir yüzleşme mekânıdır. İnsan orada başkalarından kaçarken kendisine yakalanır. Unuttuğunu sandığı bir ses, çoktan geçtiğini düşündüğü bir anı, artık etkisini yitirdiğine inandığı bir cümle, sessizliğin içinde yeniden belirir. Kalabalık insanı dağıtır, sessizlik ise toplar ama toplarken de ne varsa ortaya çıkarır. Bu yüzden içe dönüş, romantik bir inziva hâli değil, çoğu zaman ağır bir hesaplaşmadır. İnsan kendi karanlığına gözleri alışana kadar orada rahat edemez.
Ama yine de insanı olgunlaştıran şey biraz da bu karanlıkta kalabilme cesaretidir. Modern hayat, insana sürekli dışarı çıkmayı, görünmeyi, konuşmayı, çoğalmayı, temas etmeyi, üretmeyi, yetişmeyi öğütler. Sanki insan ancak dolaşımda kaldıkça var olurmuş gibi. Oysa ruhun bazı hakikatleri dolaşımda değil, çekilmede belirir. İnsan bazı cevapları konuşurken değil, sustuğunda duyar. Bazı yönlerini başkalarının bakışında değil, kendi yalnızlığının aynasında tanır. Ve bazen var olmak, görünür olmaktan değil, görünürlüğün zorbalığından kendini korumaktan geçer.
Kendi dünyasını kuran insan, aslında bir anlamda ikinci bir doğumun eşiğindedir. İlk doğumunda ona bir isim, bir aile, bir dil, bir çevre, bir hikâye verilmiştir. Fakat yaşadığı büyük sarsıntılardan sonra insan, kendisine verilen bu hikâyenin tamamının kendisine ait olmadığını fark eder. Başkalarının beklentileriyle örülmüş bir hayatın içinde nefes almakta zorlandığını hisseder. O andan itibaren insanın asıl meselesi, kendisine verilmiş hayatla kendi seçtiği hayat arasındaki mesafeyi görmektir. Bu mesafeyi gören kişi, artık eskisi gibi yaşayamaz. Çünkü bir kere uyanan bilinç, eski uykusuna masumca dönemez.
Burada insanın yalnızlığı derinleşir. Fakat bu yalnızlık yalnız kalmış olmanın sıradan yalnızlığı değildir. Bu, artık aynı kelimelerle konuşamamanın yalnızlığıdır. Aynı sevinçlere sevinememenin, aynı hırslara kapılamamanın, aynı küçük hesapların içine yerleşememenin yalnızlığıdır. İnsan çevresindekileri sevmeye devam edebilir ama onların yaşama biçimine geri dönemeyebilir. Bu da tuhaf bir ara hâl yaratır. Ne tamamen dışarıdasındır ne bütünüyle içeride. Ne dünyadan vazgeçebilirsin ne de onun eski davetlerine inanabilirsin. Bir eşikte yaşarsın. Ve eşikler, insan ruhunun en çetin mekânlarıdır.
Fakat eşikte olmak yalnızca huzursuzluk değildir; aynı zamanda imkândır. Çünkü eşikte duran insan, hem geride bıraktığını hem de henüz varamadığını görür. Onun bakışı bu yüzden daha hüzünlü ama daha keskindir. Bir şeyin sonunu gördüğü için başlangıçlara daha temkinli yaklaşır. Faniliği bildiği için abartılı neşelere, büyük vaatlere, kendinden emin cümlelere kolayca inanmaz. Bu inançsızlık kuru bir kuşkuculuk değildir, hakikate karşı duyulan saygıdır. İnsan artık gerçek olmayan hiçbir şeyin kalbinde fazla yer kaplamasına izin vermek istemez.
Belki de bütün mesele burada düğümlenir: İnsan, dünyadan değil, sahiciliğini kaybetmiş ilişkilerden, anlamını yitirmiş meşguliyetlerden, ruhunu incelten temaslardan uzaklaşır. Kendi içine çekilmesi, aslında hâlâ bir şeyi korumak istediğini gösterir. Tamamen vazgeçmiş olan insan korunmaz, kendini bırakır. Oysa içine dönen insan, içinde hâlâ kirlenmesini istemediği bir yer bulunduğunu bilir. Bir çocukluk bakiyesi, bir merhamet izi, bir inanma kabiliyeti, bir güzelliğe iman etme hâli. Bütün bunlar dünyanın hoyratlığı içinde kolayca ezilebilir. İnsan bazen bu yüzden kapısını kapatır.Kapıyı kapatmak, içeride bir şeyleri hayatta tutmak içindir.
Bunu bilmeyenler, yalnızlığı yalnızca eksiklik sanır. Oysa bazı yalnızlıklar eksiltmez, damıtır. İnsanın içinde fazlalık olan ne varsa yavaş yavaş çöker, geriye daha az ama daha yoğun bir öz kalır. Herkesin sesi çekildiğinde, insan kendi içindeki en eski sesi duymaya başlar. Bu ses bazen dua gibidir, bazen pişmanlık, bazen çocukluğun uzak bir yankısı, bazen henüz yazılmamış bir cümle. İnsan o sesi duyduğunda anlar ki, uzun zamandır başkalarıyla konuşurken kendisiyle konuşmayı unutmuştur.
Yine de insan kendi içine çekilirken dikkatli olmalı. Çünkü iç dünya hem şifa hem de tuzak olabilir. Kişi orada kendini bulabileceği gibi, kendi yankısına da hapsolabilir. Yalnızlık, insanı derinleştirdiği ölçüde keskinleştirebilir de. Bu yüzden içe dönüşün nihai anlamı, dünyayı bütünüyle reddetmek değil, dünyaya hangi mesafeden bakacağını öğrenmektir. Ne her çağrıya cevap vermek ne de bütün çağrıları düşman bilmek. Ne herkese açılmak ne de kimseye görünmemek. Olgunluk biraz da bu mesafeyi ayarlayabilme sanatıdır.
Biliriz ki insan, yalnızca kendisiyle kalarak tamamlanmaz ama kendisiyle kalmayı öğrenmeden de başkalarıyla sahici bir bağ kuramaz. Kendi iç odasından geçmemiş bir yakınlık, çoğu zaman bağımlılık, alışkanlık ya da oyalanma olarak kalır. İnsan ancak kendi sessizliğine dayanabildiğinde, başkasının varlığına muhtaç olmadan onu sevebilir. Ve ancak kendini duyduğunda, başkasının sesini gerçekten işitebilir.
Bu yüzden şimdi yaşadığın şey bir son değil. Belki eski hayatının sonu, ama bütünüyle hayatın değil. Eski neşenin, eski tahammüllerinin, eski kalabalıklarının, eski kabullerinin sonu olabilir. Fakat bu sonun içinde daha sahici bir başlangıcın tortusu da var. İnsan bazen önce dünyadan çekilir, sonra dünyaya daha doğru bir yerden döner. Artık kendini ispat etmek için değil, kendini kaybetmemek için yaşar. Artık herkes tarafından anlaşılmak için değil, kendine ihanet etmemek için konuşur. Artık hayatına çok insan almak için değil, hayatına aldığı birkaç insanla hakiki bir bağ kurabilmek için var olur.
Belki bundan sonra daha az yerde bulunacaksın. Daha az insanla görüşecek, daha az şeye heyecanlanacak, daha az cümle kuracaksın. Ama belki de ilk kez, kurduğun cümlelerin içinde gerçekten sen olacaksın. İlk kez, sustuğunda eksilmiş değil korunmuş hissedeceksin. İlk kez, gitmediğin yerler için suçluluk değil, kendi ruhuna sadakat duyacaksın. İnsan bazen hayatı genişleterek değil, daraltarak derinleştirir. Çünkü derinlik çoğu zaman kalabalıkla değil, seçilmiş bir azlıkla gelir.
Ve şunu bilmek gerekir: Kendi dünyasını kuran insan, dünyaya düşman değildir. O sadece artık rastgele bir dünyanın içinde rastgele yaşamak istemiyordur. Gördüğü acı, onu duyarsızlaştırmamış, aksine bazı şeylere karşı daha hassas, bazı şeylere karşı daha mesafeli kılmıştır. Bu mesafe bir soğukluk değil, bir haysiyet biçimidir. İnsan, ruhunu her temasın geçip gideceği bir geçit yerine koymadığında, kendisine saygı duymaya başlar.
Belki de içe dönüşün en kıymetli tarafı budur: İnsan kendi varlığını yeniden ciddiye alır. Onu her gürültüye, her beklentiye, her çağrıya, her ilişkiye teslim etmez. Kalbinin de bir eşiği olduğunu, ruhunun da bir mahremiyeti bulunduğunu, insanın da tıpkı bir ev gibi kapısının, penceresinin, odalarının ve kilitlerinin olması gerektiğini anlar. Herkes içeri girmemelidir. Her söz içeri alınmamalıdır. Her bakışa, her yoruma, her davete açık yaşamak, insanı sonunda kendi evinde misafir eder.
Oysa insan kendi evinin sahibi olmalıdır. Kendi iç evinin. Orada neyin kalacağına, neyin çıkacağına, kimin oturacağına, hangi sesin yankılanacağına kendi karar vermelidir. Belki ruhsal olgunluk dediğimiz şey de budur: Dünyadan bütünüyle kopmadan, dünyanın istilasına da açık olmadan yaşayabilmek. Kendi içine kapanmadan, ama kendini de her gelene açmadan. Bir kapı aralığı kadar dünyada, bir oda sessizliği kadar kendinde kalabilmek.
Şimdi senin içe çekilişinde bir tükenişten çok, böyle bir yeniden yerleşme hâli görüyorum. Sanki ruhun uzun zamandır kiracı gibi yaşadığı yerlerden çıkıp kendi evine dönmek istiyor. Biraz dağınık, biraz sessiz, biraz yorgun ama kendine ait bir eve. Bu dönüşün aceleye ihtiyacı yok. Terapilerde sıkça gördüğüm şey şu: Bazı insanlar hemen iyileşmek ister, bazıları hemen eski neşesine kavuşmak, hemen sosyalleşmek, hemen unutmak, hemen normale dönmek ister. Oysa insan ruhu emirle toparlanmaz. Bazı yaralar zamanla değil, zamanın içinde kurulmuş yeni bir anlamla kapanır.
O anlam bulunana kadar insan biraz susar. Biraz bakar. Biraz bekler. Ve belki de ilk defa, hayatı kendisine dayatıldığı biçimiyle değil, kendi hakikatinin terazisinde tartar. Neyin kalacağına, neyin gideceğine, kime açılacağına, kimden uzak duracağına, hangi sesin kalbinde yer bulacağına karar verir.
Bu kararlar dışarıdan yalnızlık gibi görünür. Ama bazen yalnızlık, insanın kendine verdiği en asil cevaptır. Çünkü herkesin içinde kaybolmaktansa, kendi içinde bir süre beklemek daha onurludur. Gürültünün alkışladığı bir hayatı yaşamaktansa, sessizliğin içinde kendi hakikatini aramak daha sahicidir.
Ve işte senin hikâyen de burada başlıyor: Kalabalıkların bittiği, açıklamaların tükendiği, eski alışkanlıkların anlamını yitirdiği o yerde. Kimsenin fazla uğramadığı ama insanın kendisiyle ilk kez gerçekten karşılaştığı o iç şehirde. Orası karanlık olabilir, tenha olabilir, zaman zaman korkutucu olabilir. Ama unutma: İnsanın en sahici ışığı çoğu zaman dışarıdaki parlaklıktan değil, uzun süre baktığı kendi karanlığından doğar.
Dedim: “Haydi gül, neşelen biraz! Onda tutuklu kalırsan şimdi Bütün bir ömür hüzne gark olacaksın * Bırak, zaman ne dilerse onu yapsın Kaderin hükmüne karşı gönlün rahat olsun * Görüyorum ki aramızdaki bağı koparmaktır niyeti Ondandır veda bakışlarını kınından çekti, ah nasıl da keskindi * Ayrılık acısı bülbüle şakımayı öğretince acıların tuzağına takılmış kalmış Geceleyin gökyüzünde yolunu kaybetmiş Yeryüzü de ona bir hayli dar gelmiş Ağacının ıssız dallarında silkindikçe Aşka gelip ağlamaktan güler Bürünüp abasına yüzü kapalı İhtiyârâne yola koyulur yorgun adımlarla Tüneyince sırtı kamburlaşır * çünkü okşayış kalıcıdır, çünkü kaybolup gitmez, sizin, ey şefkatliler, örttüğünüz yer; çünkü altında o saf daimiliği hissedersiniz. Ve ebediyet beklersiniz âdeta kucaklayıştan. * Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ciddice cevaplar veren, gülünç görünümlü, saf birisidir. * “Yoruldum, usandım hayatın zorluklarından, usanır elbet -Ey babasız kalasıca!- seksen yıl yaşayan.” * Ma’mer’deki tarlakuşu hayret sana, ortam sana kaldı, ıslık çal ve yumurtla. Gaganla eşele dilediğin yeri, Sevin, avcı bırakıp gitti seni. Tuzak kaldırıldı senden, neden sakınıyorsun? Günün birinde kesinlikle avlanacaksın, sabret hele. * Halbuki aşkın yokuşunda mesafeler almıştık biz, Tam kavuşunca ben tutundum, o ise kayıp gitti
Ve visal düğümünü atmıştık aramızda; Tam uzlaşınca düğümü sıktım, o ise çözüp gitti * Aşıklar Kitabından Altı Çizili Satırlar * İbnül Kayyım el-Cevziyye’nin Aşıklar Kitabı’nda Geçen Şiirler * Size karşı olan hatam büyüktür. Bir müddet için hiddetime yenilmiş, bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah’a dua ederek: ‘O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!..’ demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi… Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız! * Sen kalbini uzaklaştırmayı seçtin Sen çoraklığı Başka kelimeleri… Ben bir ağıtçı gibi bakıyorum rüzgâra Bakışımı acıtan anların Ağırlığına. * Bütün sözler Penceremden uçup gitti. Bana bakışın Kollarında uyuttuğun sabahlar Karışıp gitti rüzgâra. * Çünkü bitmez acı. Vadileri geçiyoruz Ölüm konuşuyor. Ormanı geçiyoruz Ölüm konuşuyor Ve zirvesinde dağların Bir keder Gitmiyor bizden O kalp ağrısı. * Çünkü aynıydık Yola çıkarken Yol oyaladı Ve dağıttı bizi. Ama aynıyız yine, Aynı havayı soluyan Ve aynı ölümle Ölen.
Olmadı! Duyulmadı sesimiz. Varlığımız görülmedi. Şimdi bu ıssızlıkta Titriyoruz, Korku içindeyiz, Dünya bir heves. * Senin omzuna yaslanmak Bir dağın tamamlanması. Senin omzuna yaslanmak Akmak bir vadiden. * Bir yabancıyım Kelimeler iki dağın arasında Gurbet gibi bakıyorlar bana. Öylesine gidip geliyorum Gölgem yok Ve güneş yaram benim Hiç kapanmamış. * (Yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır… dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur. * Oğluyla konuşma girişimleri, kırık dökük sözcükler: “Bak Can, babanla ayrı yaşarsak çok daha iyi olacak, kendimi daha iyi hissedeceğim. Senin için değişen bir şey olmayacak, inan bana… * Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. * aşırı düşünme eylemini mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar. * yazmak geliyor içimden, mahya gibi:
“Ben o kadını çok sevmiştim. Olmadı, başaramadım, Özür dilerim.“ * Yine gelir diye bekledim. Anlatacaktım, Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni, renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu. Kandıramazsın ama beni, yabancıyım ben de buralarda senin gibi. * Kaldırır kadehini, tokuşturacak bir kadeh arar. Bir kavis çizer kalkan eli havada. (Tokatlıyan’da o gece…) Dudaklarında ince bir tebessüm kalakalır öylece. * Yaşadığımız bir hadiseye atfedilmesi gereken tek ve zorunlu bir mana yoktur. Çünkü her hadise görelidir. Kalbimize hayırlı bir yorum yerleştirdiğimizde o, kabul edilmeyi bekleyen bir dua niteliğine bürünmüş olarak gerçeklik süreçlerine etki edecektir. * Aldı eline tir-i kaza vü keman ecel Bolayki beni eyleye ya Rab nişan ecel
“Ecel eline kaza oku ve yayını aldı. Ya Rab ola ki beni hedef eyleye”
NİSAN 2026
Dayanamıyorsan, kaldıramıyorsan Ya sabır deyip Cenabı Allah’tan sabır isteriz. Ama dayanabiliyorsan, idare edebiliyorsan, şikayete dönüştürmeden konuyu götürebiliyorsak sabır duasına da çıkmaya gerek yoktur. Çünkü sabır istemek bir İmdat butonu gibidir, ben dayanamıyorum demektir ve dayanıyorsa eğer mevzu sabır yerine şükür mevzusu olmalıdır. … Cehennem bir isyan memleketidir, bir şikayet memleketidir. Cehennemde halinden memnun hiç kimse bulunmaz. Şikayetler isyanın kodlarını barındırıyor ve bir şikayet yurdu olan cehennemin de bir yansımasını yüreğimizde hissettiriyor. Şükür de cennetin hallerinden birisi. Cennet bir şükür memleketi, dünyadaki şükürlerde cennetteki parçalarından birer yansımalar. Bu manada şükreden aslında cennetten bir kesit yaşıyor. Şikayet eden de ötelerde azap memleketinden bir sembolü kendi yüreğinde taşıyor. * Ateş gibi bir nehr akıyordu, Rûhumla o rûhun arasından * İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. * Divan Şiirinde Ölüm Karşısında Âşıkların İstekleri * müteahhit çağında yaşıyoruz sevgilim sana vaat edeceğim ev sıradan değil göle bakmıyor diye pencerelere küsme üzme beni tek katlı bir gülüş için * ben ardından üzülecek değil unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim içim, karla karışık * Āh ezelki demleri devrānı aŋdum aġladum Gözlerümden yaş aķup yārānı aŋdum aġladum * Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān * Gam meş’alidir bu sönmek olmaz Cân vermek olur da dönmek olmaz * Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ Ne özge çillesi var [hecr] semtine gidenin “Gören şanır ki şafādan semā’-ı rāh ederim Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim” * Bir ṭarafdan elem-i cism ü ża‘ı ̇̄f ü ḥayrān Bir ṭarafdan da hücūm etmede ża‘f-ı hicrān * Añladım cevriñe pāyān u nihāyet yoḳdur Bende de ẕerre ḳadar ṣabra liyāḳat yoḳdur * “Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’ın adıyla. Rahman ve Rahîm ancak odur. Benden kederi, tasayı ve hüznü gider ey Rabbim!” * Kimi vakit geldim sana Ama hüznüm döndü Baktım ki işgal gözlerin * Sözde şehvet dilde şehvet Hani sükut tevazu uzlet Sen konuş şeytan mütebessim Nerde korku karar basiret * Şunu da yaz bedeli olsun Sabırla titreyerek öyle yalın Ve kimsemiz olmadan oturacağız Kıyısında ayrılığın * nerde yok mu ölümleriniz dininiz mezhebiniz aşkına ölememekten döndüm şaşkına rabbiniz taptığınız aşkına bir yudum ölüm bir yudum ölüm veriniz * Ölüm, sustuğudur bir sevdiğin, Biraz uzun… Sararması bir güzel yüzün, Biraz katı… Günlerin azaltması sevilenleri, Biraz hiç yok… Ölümümüzle kavuşma ümidi, Biraz uzak… * şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını o derin sulara kapılmış şiirlerinizde… nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:
kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden geriye sadece kuytular kaldı * hüzünden daha kötü bir yolaçıcı olabilir mi? şimdiye kadar olmadı ama şimdi, nedense, her şeyde ansızın dağılan kelebek tadı * kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet senin halvetinde bulmuşum bu gerçeği * Kendini Öldüren Adamın Şarkısı Yalnız kalınca beni çarmıha germekti niyeti Fakat ben fırsat vermedim Dayadım hançeri boğazına. * toprak her an beni kendine çağırır gömsünler beni diye yoldan gelirler mezarıma bir dal çiçek bırakırlar ah belki yarı gece o sevgililer * Ne kadar uzak, uzak Yollardan gelir bize Ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz, Keder durmadan çiçek açar içimizde. Ne çıkar unuttuk hepsini! * İki kitap arasında seni çalmaya çalışıyorum. Hayatın yakınlarımızda geçiyor kızınla benim yakınımızda ama asla bizimle değil. Biliyorum, bir gün gideceksin. Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor. Ama bugün, bu günü bana ver sanki son günmüş gibi. * Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun! * duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda ya beni bırak, ya sarıl bana. * bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım… * Durduğu yerde değersiz bir bütün olarak kalmaktansa, parçalana parçalana gitmenin büyük doğruluğuna inandırmıştı kendini. * köñül badım emdi anıñ yolıña sewip sözi tuttum bütüp kavlıña * Çünkü bazı şiirler cevap sunmaz; yalnızca, insan deneyiminin en kırılgan noktalarına dair sessiz ama kalıcı bir kayıt bırakır. * Cebrail Aleyhisselam: “Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor!” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Allah katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır! Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Ruhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamberimiz Aleyhisselam, yanındaki su kabına iki elini batirıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve: “Lâ ilahe illallah! Ölümün de, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve: “Ey Allah’ım! Refik-i A’lâya!” diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına, yanındaki suyun içine düştü. * Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimin üstünden.
Sadece bir fotoğraf bütün bunları görmemize izin verir. Uzun uzun bakmamıza. Düşünmemize. Kendimizi görmemize. Tanıdığımız insanları görmemize. Kendi çocuklarımızı görmemize. Başka bir yerde, başka birinin hayatını hayal etmemize.
Ben de artık öfkemi tutamayacak duruma gelmiştim. Bir dönüş yapamayacak denli ileri gittik. Sevgimizin bahçesini zorla bozuyor, alt üst ediyorduk. Arada bir durduğumuz ve sustuğumuz oluyordu. O anlarda ne istekle, ne de çok zevk duyarak birbirimizin boynuna sarılabilirdik. Ama kalplerimizden yükselen sevgi sesini, kötü onurumuz dinletmiyor, boğuyordu.
Bana o zaman Adamas: «Yalnız kalacaksın sevgilim!» demişti. «Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerin, o soğuk iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi, gerilerde tekbaşına kalıvereceksin.»
Bu çalışmanın en çarpıcı yönü, yapay zeka modellerinde şimdiye kadar pek dikkat çekmeyen bir zayıf noktayı ortaya koyması. Üstelik bu zayıflık, görece basit yöntemlerle aşılabiliyor.
Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!
Böyle sürekli mutsuzluktan söz açıp durman, korkarım ki bir gün seni gerçekten mutsuzluğa uğratacak.
*
Bugün ister edebi alanda, ister sanatın diğer dallarında olsun insanın kalbindeki ağır yükleri hafifletecek eserlere ihtiyaç var. İnsana ümit vermeye, onu ayakta tutmaya çalışan eserler üretmek zorundayız. İnsanın en azından kitap okumakla dindirilebileceği kederleri de vardır ve bunlar bence pek çoktur.
*
Madem bir musibet dönemindesin, musibeti ikileştirecek, çözümü zorlaştıracak, seni daha da sıkıntılı hâllere sokacak işlerden ve tutumlardan kaçın. Bu tutumlardan birisi de etraftakileri kınamak ve suçlamaktır. Onların gönüllerini incitmektir. Hep kendini haklı, başkalarını haksız görmekle nefsine taraf çıkmaktır. Uğradığın haksızlığın bir hissesinin de sende olduğunu görememektir.
*
Kuramadım onu, gereğince; sana da, yeterince, ulaşamadım — bu ‘beceriksizlik” yalnızca benden mi kaynaklanıyordu; onu da, bilemiyorum.
Böylesi bir parçalanmışlık içinde, aramızdaki çatlak gitgide derinleşiyordu; bense kırık bir bardağı avuçlarımın arasında tutup, dağılıp gitmesine engel olmaktan başka bir şey yapamıyordum.
*
bak bu yaz oraya, senin istediğin zaman gelebilirim, seninle, gider, bir deniz kıyısına çadır kurarız, iyi. olabilir gelirim. seninle peynir ekmek yer yaşarız. (peynir, kavun, ve rakı, seninle içeriz de.) Ama bunların hiçbirisi olmıyacak.
Çünkü Calum onu da umursamıyor… Bu umursamama durumu depresyonla beraber kendinden nefret etmesini de getiriyor. Bu yüzden Calum artık net bir şeylerin arayışında değil, bulanıklık onu giderek daha çok girdabına çekiyor.
*
İnsan görüşmediği ama kalbinde yer ayırdığı, kalben hemhâl olduğu, onun da kalbinde yerinin olduğundan şüphe etmediği kimseyi ne zaman görse sevinç duyar, onu uzun bir zaman sonra da görse ona soğukluk hissetmez ama kalp selâmı kesmişse onu her gün de görse artık bir önemi kalmaz.
hep gezecek, hemen her konuda hep kavga edecektik, bu konuda anlaşmış gibiydik. Böyle biteceğini hiç hesaba katmamıştık. Onu şimdiden çok özledim.
*
Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi.
*
Yahudiler her zaman Yahudi olduğunun farkındaydı ve mesela bizim evde her zaman hazır bir pasaport dururdu. Her an gitmeye hazır beklerlerdi.
*
Son yıllarda iyice ikna oldum: Ben doğduğumda, babam baba olmaya hazır değildi; sonraki yıllarda da baba olmaktan memnun değildi. Aile ve çocuk sahibi olmak değil, kendi hayatını yaşamak istiyordu. Ne var ki, başka bir hayattı yaşamak istediği, içine sıkışıp kaldığı hayat değil.
Kişinin yaşamının anlamı sürekli yalnızlığa yöneliktir: garip şey. Kişiler içinde kurduğu ilişkiler içinde oluşmasına karşın, duran bir yalnızlığa doğru yürür: ancak orada, o yalnızlık içinde tamamlayabileceğini, bütünleyebileceğini bilir, anlamını, yaşamının, kişi.
Gençliğimizde, yaşamımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracak olayların ve kişilerin karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız: Ama yaşlılığımızda geri dönüp baktığımız zaman, bunların hepsinin de sessizce, arka kapıdan ve adeta dikkati çekmeden içeri süzülmüş olduklarını görürüz.
Bir şey yazıyorsan, altına imza atacaksın! Altına imzanı atamıyorsan; Yazmayacaksın!
*
Bir arkadaş şöyle anlatmıştı ve anlatırken de gayet ciddiydi; “Seccademi yere serip üzerine oturuyorum ve hüzünleniyorum, sonra da seccadeyi katlayıp rafa kaldırıyorum ve normal hayatıma devam ediyorum.” Uzun süren üzüntüler, bazen yağmayan bulutlu bir hava gibidir. Bu yüzden yağıp rahatlamak için kendine bir sonda takman gerekir.
*
Sevgili Rahmim bugün Rabbine kavuştu. Bir çocuk gibi, uykusu gelmiş yorgun bir çocuk gibi kollarını O’na uzattı ve “beni kucağına al” dedi. Uyudu, uyanmadı. Seslendiler, cevap vermedi. Omuzlarından sarstılar, inledi, uyanmadı.
Sanmayın ki hep yüceltiyorum şiiri. Zorlaştırmıyorum da. Sadece ne olduğunu ve bizim ne olduğumuzu bildirmeye çalışıyorum.
*
şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben’i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düştü.
Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
*
Çocuğun çizdiği dünya ise saf ve sevimli. Ama bu saf dünyanın üzerine o çocuk diliyle serilen gülücükler dolu örtü azıcık aralandığı zaman orada ateş dolu çukurlar, kaçılacak hiç bir yeri olmayan dar bir dünya, gördüğü ışıkları tutmak için beceriksizce çırpınan ve hiç bir şeyi yakalıyamıyan bir hayat görülür.
Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.
*
Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın.
*
İçlerinde süren o konuşmada hayatlarının sonuna gelmiş olduklarına inanamayış ve şaşkınlık vardır. Orada oturduğunuzu farketmezler bile. Ölen için yaşayanın hiç önemi yoktur.
*
“Asla her şeyi göremeyeceğiz” dedi Serge, elini öne doğru uzatarak ve gülümseyerek. “Burada yükselen kokuların içinde oturmak çok hoş olur herhalde.”
Olur da sizin dostluğunuz gibisiyle bir daha sınanırsam
Onlardan ayrılmayı da kendime hak görürüm
*
Hayatımızdaki insan bizi bir noktaya kadar anlayabilir, gerisi hep yalnızlık. İstediğimiz kadar evlenelim, âşık olalım, biriyle aynı evi, hayatı paylaşalım; bu, günün sonunda yalnız olduğumuz ve yalnız öleceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Hepimiz yalnız ölmek zorundayız.
Mutluydum, niye mi? çünkü ben yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
Ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
Ve hüzün… isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni.
*
Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam — anılar mı dediniz? ne sesli bir vuruşma
*
Acıdır bitiş yolunda adımlamak. Bitmesini kimse istemez hele daha en başta. Ama biter.
Sadece aradığın bulunamamıştır. Ya da bulduğunu zannettiğin aslında aradığınla pek ilgisi yoktur. Ya da aradıkların değişmiştir. Sadece bu kadardır. Bu kadarla da biter. Senin daha az değerli, sevilen, istenen biri olmanla ilgisi yoktur.
Kopan bağlar bizim gelecekle kurduğumuz ilişkiyi zedeler, tahrip eder. Ayrılıklar sonrasında kişinin bu kadar çaresiz ve umutsuz hissetmesinin en büyük nedenlerinden biri de budur işte. O gitmiş ve yaşanacak güzel günleri beraberinde götürmüştür.
*
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, benden geldiyse eğer
Sizleri böyle kötü yönetenler.
Hiç bana kızmayın artık, çocuklar;
Temiz yürekli olun, bana yeter.
*
(Heybem boş.) Sizi tüm kalbimle sevip takdir ettiğimi, evet, bunu biliyorum. Fakat bunu herkes biliyor, siz de biliyorsunuz.
Gidersek her şey çözülecek ve her şey daha kolay olacakmış gibi hissediyor insan o anlarda. Oysa kalmak gibi gitmenin de bir bedeli vardır, bazen size bazen de sizden sonrakilere ödetilen bir bedel.
*
Evlilik iyi gitmiyorsa geçmiş yeniden ve en kötü biçimiyle yazılır.
*
soruları görmezden geldim.
bunu bir cevap olarak
kabul edebilirsiniz.
*
ama bilirim başkasının yarasıdır sende kanayan.
ve yanakları al al bir anneyi doğuran
gülüşünün güneşi, ardına saklanacak bir dağ arıyor gibi…
Yapılması gereken şey yine de geriye dönmek ve annemize bir kez daha bakmak; onun hakkında yazdığımız sığ ve tek yönlü hikayeden çıkıp, onu kendi hayatının içinde mücadele eden bir kişi olarak, ayrı bir insan olarak var kılmaktır.
Seninle ilk tanıştığımda seni bulduğum aşırı yalnızlığa ne kadar şaşırdığımı hatırlıyor musun?
*
Anılar olsaydı hiç değilse. Ama kimde anılar var ki? Çocukluk olsaydı, derinlere gömülmüş gibidir çocukluk. Bütün bunlara yaklaşabilmek için yaşlanmak gerek belki. İhtiyarlık bana güzel görünüyor.
Benim de danışan ve hastalarımla seanslarım anne ve babayla yapılan hesaplaşmalarla geçer. Ve sonuç olarak ruhsal bir yaramız varsa mutlaka bir yerlerden anneye ya da babaya dokunur bunun ucu.
*
Neden anne babalarımız bize sarılmadılar? Neden bunu esirgediler? Bir çocuk kendisine sarılınmadan nasıl sağlıklı büyür? Sarılmadan anne baba olunur mu?
*
NİSAN 2023
Evet, bazen hatıran beni
Aniden yakalayacak
Bir kaplanın aç sıçramasıyla,
Rüzgârlarla ve uçan kapılarla,
Fırtınalı bir sevinçle,
Kırık kanatlı mutlulukla.
*
Bana sabit bir şekilde baktı: ‘Görüyorum ki hiç açlık çekmemiş gibisin’ dedi. Bu bizim ilişkimizin sonuydu. Beni ‘manevi hırslı küçük burjuva’ kategorisine koyduğunu fark ettim.”
*
Pekâlâ biliyorum onun beni sevmediğini. Nasıl sevebilir ki beni? Gene de en derinimde bir şey, benliğimin bir parçası, korkudan titreyerek, belki de her şeye rağmen onun beni sevdiğini düşünmekten kendini alamıyor.
Bu acıyı unutmak için çok kent, çok ev, çok iş değiştirmişti kadın. Sonunda geçen yıl evlenerek buralara yerleşme kararı almıştı.
*
Kendisinden epiyce genç, güzel bir hanımla evlenmişti. Sonradan bu eşini kendi eliyle başka bir yaşı uygun erkekle evlendirmiş olması çok konuşulmuştu.
Bilirsin ki öteden beri şifahi bir sıkılganlığım, dil tutukluğum vardır. Fakat seni özlemeye gelince, bunun ne yaman bir hasret olduğunu Paris’e geldikten sonra anladım. Meğer İstanbul’un en büyük cazibesi, istediğim zaman seni görebilmek imkanını bana bahşetmesiymiş.
Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı, Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı.”
William Blake
MART 2023
Bir insana öldürücü bir söz ediyoruz ve doğal olarak o anda ona öldürücü bir söz ettiğimizin farkına varmıyoruz.
*
Depreme maruz kalan kardeşlerimizin gönülleri naz makamıdır. Onların gönülleri Rabbe karşı kırık, develete karşı buruk, hatta biraz da öfkeli olabilir.
*
Sözleri vefasız bir karakter hakkında olan Arya’ya benim adımı uyarladığı için Dostoyevski’ye darılmış gibi yaptım. Ona ayran gönüllü olmadığımı, eğer onu bir kere sevmişsem bunun bir ömür süreceğini belirttim.
-Bunu göreceğiz sevgili Anna, dedi gülerek…
*
İşte buna imar şebekesi denir. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. Açık açık konuşalım. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Hiç orada hır gür olmaz. İnşaat Türkiye’de yağma ve talan kaynağıdır.
Hiç kızı olmayıp dört oğlu da enkaz altında kalan, ama hiç birisine ulaşmadığımızda babanın gözümüzün içine bakıp ağlayarak “en azından bir oğlumu kurtarın” diye yalvardığını ama bizim de aciz olduğumuz anları gördüm.
*
Bugün gözlerimin içine bakıp hadi baba, kar topu oynamaya çıkalım diyen oğluma elbette biraz hava alalım, eğlenilecek zaman değil, insanlar çok zor durumda diyeceğim. Depremi, yıkımı, zorluğu anlatacağım. Yüzümdeki mutsuzluğu görecek, ben ne yapabilirim diyecek, haline şükredecek.
-Şu an bile, onu görünce ya da hayatımı düşününce korkunç bir hata yaptım gibi geliyor. Onu suçluyorum, kendimi suçluyorum. Sadece mutlu olmak istiyorum.
*
Ve kar hüzünlüdür, hüznün bir parçasıdır. Zamanın geçtiğini, ömrün yavaş yavaş tükendiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, insanın geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini hatırlatır.
*
Bir de şu var Halil. Bir müddet sonra saadetiniz manasız bir sebeple gölgelenebilir, sen onun kalbini kırabilirsin. O sana ‘bu kapıdan çıkarsam bir daha dönmeyecem Halil’ diyebilir. Sen de ona ne halin varsa gör diyebilirsin… O lafı etme Halil.
*
Eskiden çocuklar suçlu bir vicdana sahip olarak yetiştirilirdi. Ben de öyle yetiştirildim. Ne var ki bir gün bu yükü daha fazla taşıyamayacağıma karar verdim ve suçluluk duymaktan vazgeçtim.
*
İşgal devrinde Eskişehir’deyken, Hiç’i yazmıştım. Bunu üstat Ahmet Halit Bey basmak lütufkârlığında bulundu. Müteşekkirim. Kaç nüsha basıldı? Bunu sormak cüretini kabul edemem.
İşte bu ilk perişannamenin kârından Ahmet Halit Yaşaroğlu, Sirkeci’de Manto denilmekle maruf olan meyhaneciye beş lira olan borcumu verdi. Bana da zannedersem bir miktar kitap vermişti.
*
Dervişler, bir sonra tekkelerini başlarına yıkacak olan adamın ordusunu karşılamaya gidiyorlar.
*
Öyle bir durum ki, o anda ne istersem kesinlikle yapılacaktır. Bir salkım üzüm istiyorum. Babam çardağa uzanıyor, asmadan koca bir salkım koparıp veriyor.
Değerli şiir dostları, sevinçleri kadar çileleri de yere göğe sığmayan ozanların gönlünden katre katre akıp gelen şiirleri başka bir dile çevirmenin ne denli ağır bir yük, belki de vebal olduğunu takdir edersiniz! Şayet bu hoş avazlıların gülistanından derdiğimiz güller solmuş, o mest eden kokuları kalmamışsa acemi bülbül oluşumuzdandır… affola !
Geleceğe güvenilmez. Gerçek olan an şimdidir. Ve bu gerçeği gitgide daha yoğun bir şekilde soğuran şey düzyazıdan çok şiir olacaktır. Düzyazı şiirden daha çok güven verir, ama şiir kanayan yaraya seslenir.
*
Kendisini gereksiz, güçsüz, şaşkın, istenmeyen,
Herkesin yoluna dikilen biri olarak hissetmiş miydi?
Çok kabristan gezdim ama böyle minyatür bir hobi bahçesi gibi dizayn edilmişine ilk defa şahit oldum. Ahşap parmaklıklarla çevrilmiş, iki yanına oturulacak mini banklar yapılmış, bir köşesine rüzgâr gülü konulmuş ve zemin çakıllarla kaplanmış.
*
ARALIK 2022
Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar, ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı. Hayat da böyle bir şeydi benim için; hep bir yerlere gidecekmiş gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çiçek. Bütün bir hayatın özeti buydu.
bunları affettirmem -senden özür dilemem- de, artık, anlamlı değil.
bunların ne kadarı benim özel -öznel- budalalığımdan kaynaklanıyor, ne kadarı da ilişki denen şu garip şeyin kendi genel -nesnel- niteliklerinden çıkıyor, bilmiyorum.
İki sevgili arasındaki nefret -eğer oluşursa- husumet sırasında oluşabilen bir çok nefretten daha şiddetlidir. Çünkü bu, iki ruhun, karışmış olan parçalarını ayrıştırmak için yaptığı bir savaştır. Ruhlar dünyasındaki en şiddetli düşmanlar, birbirlerinden nefret etmeye başlayan sevgililerdir.
Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.
*
Aşk benim için ne idi? Kelebekleri kovalıyan, bir hendeğe yuvarlanıncıya kadar soluk soluğa koşan akılsız, budala bir küçük çocuk.
*
Birkaç kısa gün.. Ve ben ne kadar çok yaşadım! Aynaya bakmağa pek cesaretim yok; saçlarımın ağarmış olmasından korkuyorum…. Ve bu kalb, ah, bu o kadar ihtiyar ki.
*
Ve ölüm, sonbahardaki tabiat üzerine nasıl yavaş yavaş, hissedilmeden inerse, bana da öyle gelsin. Ancak yanıma oturduğu zaman farkına varayım.
*
Aşkın esaret olduğunu söyliyen, hiçbir zaman sevmemiş olandır. O kanat verir, kelepçe değil...
Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım.
*
Ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi, üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.
Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir.
Üstüne çıktığın sandalyeden inmen, ipi kirişe doğru geri atman için tek bir seslenme, kapını çalan tek bir el yetecekti; kendini başka bir sefer asacaktın, zira bu söz sürekli dilindeydi, ölüme kendi seçtiğin tarihi kabul ettirmeye kararlıydın hep. Ölümün önüne geçmeye.
Memnuniyetsizlik bir huy olarak tezahür ettiği zaman, dünyayı ayaklarına serseniz dahi memnun edemezsiniz. Lakin bazı kimseler küçücük şeylerden bile memnun olabiliyor, çevresine zahmet vermiyor. Zahmet vermeyen, iki dünyada berhudar olsun.
*
Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı.
İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir.
*
Bu yazıyı yazmak için biraz bekledim. İstedim ki içimde çağlayan duygularım yerli yerine otursun. Ruhumda silinmez izleri olan o güzel insanla azar azar vedalaşayım. Gözlerimiz nemli ama ağlayan bir yazı yazmak istemedim.
*
Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum.
*
Oturaksız bir kayık gibi bulutlu gecede, karanlık denizde
Mektubumu yanıtlarsanız sevinirim, çünkü şu sıralar çok acı ve zor günler geçirmekteyim ve mezarında yatan biri gibi yalnızım, bir sürü acı ve azap veren düşünce ve hiç bitmeyecek olan bir hüzünle. Şimdilik sizi memnun edemiyorum, belki bir gün gelir siz de bana hak verirsiniz ve bana küsmezsiniz, benimle de diğer çocuklarla olduğunuz gibi sevecen olursunuz. Uzaktan sizi öpüyorum.
*
Sâni’-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor.
*
Bu âhirzaman fitnesinde açlık, ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, biçâre aç ehl-i imanı, derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak.
Gözlerinde ışıltıyla bize bakmakta olan kişinin bu sevgisini ne kadar alıyoruz içeri? Onun bizi sevmesine izin verebiliyor muyuz? Bu dünyada insanın uğrayacağı en büyük kötülüklerden biri, kayıtsız kalınmaktır.
Yaram var diye konuşmaya başlarsanız bir kısmı yaranıza bakmaya gelir, bir kısmı yaranızı taşlamaya. Ama yara aynı yerde kalır.
*
Çocukluğumdan beri İsrail çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri biz İsrail’i kınamaya devam ediyoruz.
*
Has şiir bize hissedip de adını koyamadığımız şeyi anlamlandırabilmekte yardımcı olur. Bizi sarsar, kendimizle karşılaştırır. Bu açıdan şiiri iç dökmekten ya da kendiyle hasbıhalden ziyade terapi odasının sözlü süreçlerine daha yakın buluyorum.
Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım.
Elindeki kalın bastona dayanarak yokuşaşağı ağır ağır iniyordu. Renginin uçukluğu, harekâtının bataeti, halsizliği, mecalsizliği ile beraber simasının keder-âlûdeliği, siyahlara müstağrak kıyafetinin perişanlığı kendisinin hastalığından ziyade musibet-zedeliğini hatıra getiriyordu.
İnanıp inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, Müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.
*
Yorgunum; yaşamaktan yoruldum, diyorum. Hakkın var, diye başımı okşayacağın yerde, koşup, bu durmak vakti yaklaşan hayat zembereğini kendi elinle yeniden kuruyorsun.
ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da,
işte öyle allahım bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü.
Bizim köydeki gibi.
*
Aylarca sustun. Aylarca yüzün açılmadı. Gülmedin, gülümsemedin. Yemedin, içmedin. “Ben artık yaşamıyorum,” diye yazdın mektubunu. Ben de eridim seninle. Ben de öldüm. Ama inancımı hiç mi hiç yitirmedim.
Muhtemelen hayatını kaybedecek. Hastayla konuşup durumu anlatıyorsunuz, biraz dinlenmesi gerektiğini yoksa kalbinin duracağını. Kendisi de çok yorulduğu için size yardım isteyen gözlerle bakıyor. Çok zor da olsa o hastaya gülümseyip, hadi bakalım, güzelce dinlen, iyileş de seni çıkaralım yoğun bakımdan teyzecim, amcacım diyorsunuz.
Artık gözyaşımız kalmadığında, gözyaşları duygusal hayatımızın arka planı olmayı kestiğinde, sevdiğimiz kişinin içimizde açtığı yalnızlığı, kaybı ve yokluğu gözyaşlarına akıtamadığımızda, acı daha da keskinleşir ve geleceğe ilişkin umut ufuklarımız kararır.
*
O sırada gördüm ki, içlerinden biri yalan söylemiyordu,