Dile Gelen Taş

Seninle kendimi bulur, kendimi kaybederim.
Benim ifrat muhabbetimin adı sensin. Hep, sen, sen… diyorum. Çünkü her şey sensin Allâh’ım!

**

Eş geldi, dost geldi. Seni gezdirelim, eğlendirelim., dediler.
Olmaz, dedim. Gitmem.
Neden, der gibi yüzüme baktılar.
Olmaz, dedim. Onunla kalmak istiyorum.
O nerede, der gibi, gene tuhaf tuhaf etraflarını süzdüler.
Şu insanoğlu ne tuhaf… Seni sağda, solda arıyorlar. Ebedî mihmânımın sen olduğunu bilen dahi yok Allâh’ım!
Seninle kalamadığım zamanlar hiç değilse, hasretinle baş başa olduğumu dahi anlayamıyorlar.

**

Ne dersin, bir hakikati îtirâf edeyim mi Allâh’ım?


Evet edeyim: Ben nankör ve bencilim. Zîrâ seni çağırmaktan, seni istemekten, seni özleyip, perişan bir tahassürle etrâfımda araştırmaktan öte gidemedim.
 Elim erip gücüm yetmese de, ateş üstünde unutulmuş bir çömlek gibi, son katreme kadar buhar olup etrâfına yayılıyor, görünmezliklere karışıp gene de sana yol bulmuyor muyum?

**

Ne oldu bana?
Bir mâmûre idim; vîrâne oldum. Taş taş üstünde bırakmayan bu zelzele nedir, Allâh’ım? Yıkıldım; yerle yeksan oldum, hâlâ sarsıp silkelemekten usanmıyorsun. Kim bilir, belki bana o harâbeyi de çok görüyor, yanar dağlar gibi indifâlarla, içimin dışa vurmasını istiyorsun. Ammâ insaf et… Ortaya dökülmedik, geri tepmedik, yüze çıkmadık nem kaldı?
Söyle, ey asırlardır beklediğim, söyle!

**

Sen, istediğini düşün ve yap!
Fakat bırak beni, yalnız seni düşüneyim Allâh’ım…

**

Anadan doğma kör bile, gün olup gözlerinin açılacağı ümidini besler.
Yâ Rabbî, ben de senin sırlarını görmekte gözsüzüm.
Benim de, basiret gözümü açacağın günü bekliyorsam, cür’etime kızıp bana darılmazsın, değil mi?

**

Ruh için ölmez, derler.
Ölmez mi?
Allah’la biliş tutmamış her ruh zâten ölüdür. Hakk’tan ırak olan ruh yaşar mı ki ölsün…

**

Şâirsin dediler, âlimsin dediler. Ammâ senin esirin olduğumu bilemediler, söylemediler.
Sen biliyorsun ya… Bilmesinler, görmesinler, söylemesinler. .. Merâmım, niyâzım zâti bu benim..
.

**

Ağlamak istiyorum; bana, gül… diyorsun.
Başımı alıp dağ tepe giden ben olayım; diyorum. Yok, seni buraya ben bağladım, çözülemezsin, diye ayak diriyorsun.

Didik didik olmuş bir yüreğim var; kimden yedim bu silleyi, diyorum. Kanlı hançerini eteklerimin kıvrımlarına saklayıp: “Bilmem ki ben de onu arıyorum” diye, şaşırtmacaya kaçıyorsun.


Kimseyi istemiyorum, kimse ile konuşacak tek kelâmım kalmadı, diyorum. Sırtıma dünyâ kamçısını çalıp, beni zorla beşer nev’inin kesâtetlerine sürüyorsun.

Ah ne olur boşalsam, boşalsam, düşünmesem, duymasam… diyorum. İçime, biri çekilirken biri saldıran fikir dalgaları yuvarlıyorsun.


Azıksızım, can boğazıma geldi, beni doyur; diyorum. Ya! Demek hâlâ ölmedin, hâlâ candan söz açacak kudretin var, diye, sitemlerin en acısını revâ görüyorsun.

**

Yorgunum; yaşamaktan yoruldum, diyorum. Hakkın var, diye başımı okşayacağın yerde, koşup, bu durmak vakti yaklaşan hayat zembereğini kendi elinle yeniden kuruyorsun.

Öyle ise, gölgesini hazmetmiş bir ağaç gibi, ben de sırlarımı içime çeker, kimseye göstermem, diye serkeştik edecek oluyorum. Onlara ne efsûn okuyor, ne yapıyorsun ki, darıya koşan kuşlar gibi, bir işâretinle benden uçurup ayaklarının ucuna indiriyorsun?

O zaman sana küsüp, yüzümü gönlüme çeviriyor ve ona soruyorum: Nedir bu işkence, bu istibdat? Ben köle miyim, efendi mi?

Amma gene elin işe karışıyor, gönlümün dudaklarına basıp susturuyor ve gene sesin cevap veriyor: “Seni bilmem ammâ, ben hem oyum, hem de bu!.” diyorsun.

Ah, sen daha nesin, nesin sen? Bâri insaf et, insaf et de ilerisini söyletme bana…

**

Sağın neresi? Dedi. Senin olduğun yer… Dedim. Solun neresi? Dedi. Yine: Senin olduğun yer… dedim.
Benim olmadığım yer neresi, diye soracağından korktum. Zîrâ senin olmadığın yer yok ki, diyecek olsam, belki de kaşlarını çatar, beni azarlardı.

**

Gene putperestliğim üstümde. Dîninden îmânından korkan yanımdan kaçsın.
Ne yapayım, dudaklarının la’lini göremediğim zaman, ateşe tapıyorum.
Güzelliğin, zaman bulutlarının arasına saklandığı vakit de, güneşe secde ediyorum.
Karanlık yüzlü geceler gelip de, sen gelmeyince, aşktan benzi atmış ay, mâbûdum oluyor.
Nâz edip avuçlarınla yüzünü örtünce de, kıblem, içimdeki nakşın oluyor.
Tek mi, çift mi oynayan çocuklar gibi, bir eline hasreti, bir eline vuslatı saklayıp, benim de bu müstehzi avuçlara vurduğum, vurup da aldandığım, tek dediğim çift, çift dediğim tek çıktığı zaman ise, melâl ve hüsrânıma ibâdet ediyorum:

Öleceğim için gamım yok. Amma şu insanoğluna, hasretin ne demek olduğunu anlatamadan göçeceğim için mahzûnum.

Kalbimi, kâinâtın kalbi ile birleştireli beri, cümle âlemin sesinde yüreğimin atışını duyar oldum. Belki âlem, gözbağcılık eden bir gaflet içinde bunu tasdik ettiği kadar, inkâr da eder. Ammâ gene de ben, onun kavruk dudakları arasından kendi hikâyemi dinleyeceğim.

Ey benim isimden, cisimden münezzeh Allâh’ım!
Bu viran gönüllü kuluna ne diye vücut verdin?

Mâdemki verdin, öyle ise şirkine de göz yum. O vücut ki aslında ikiliğin ta kendisidir. Senin hazırlayıp, senin yuğurduğun bu hamur, mayası gelip kabını taşınca kızma. Bırak, îmânına su katılmaktan korkan âlem halkı, tâundan kaçar gibi, şu putperestten de uzaklaşsın.

Amma sen ey benim mekânsızım!

Sen onlar gibi yapma. Bir zaman kâfir olsam da ne gam?

İman suyunun, sırasında kaskatı bir kayalıktan kaynadığını cihan ehli bilmese de, sen bilmez otur muşun?

Yok eğer murâdın, mutlaka tevhide dönmem ise, emret tekmil putları bir solukta ezip geçeyim. Tâ gönlümü, o hasretinle zerre zerre olmuş dîvâne gönlümü, hatta iki dünyâyı da çiğneyip, sana, yalnız sana tapayım.

Ammâ bu taabbüde karşı da, adımın gene putpereste çıkmayacağına söz verebilir misin bilmem ki?

**

Sen, istediğini düşün ve yap! Fakat bırak beni, yalnız seni düşüneyim Allâh’ım…

**

Ne garipsin ey İlâhî kudret ki, kimine kendini göstermemek çilesini, bir gömlek gibi giydirmiş, ihtişam ve saltanatın mâmur ettiği bir tahta oturtmuş, ikbâlinin büyüsü ile seni görmekten kör bırakmışsın.
Kimini ise, verdiğin akılla yükseltmiş yükseltmiş, tıpkı babasının kollarında havaya kaldırılmış bir çocuk gibi, bırakılıverince, düşüp parçalanacağını düşündürmeyen idrâk körlüğü ile, bir gülünç gurur boşluğuna asmışsın.

Kimini ise ihtirâsının direğine bağlamış, sonra da bu zavallının önünden salınıp geçerek, güzel yüzünü göstermişsin. Acabâ arkandan gelemeyenler ve hasretle haykırışanlar bunlar mıdır?
Kimine ise, çilelerin tokmağını sırtlarında duyurmadan, adını andırmamış, yüzünü göstermemiş, kendini vermemişsin.

Kimi ise, budala bir gururla kendi fânî güzelliğinin hayrânı olup dururken, yüzüne yılların cefâ ve mihnetlerin aynasını tutmuş ve zavallıyı: “Hakkın var; artık güzel değilim!” diye inletmişsin.
Ne garipsin, ne akıl yetmez sırlarla dopdolusun ki, kulun var, adını anmak için, çocuğun anasına sokulması gibi, her bahanede seni söyler, seni dinler olmuştur.

Kimine, duâ et icâbet edeyim, demişsin. Kimine, duâyı, bir şirk yolu olarak belletmişsin. Kimine, devesini kazığa bağlatmış, kiminin tatlı canını, başı boş sahrâlara sürdürmüşsün.
Kimi, Zerdüşt’e gitmiş, seni orada aramış. Kimi puthâneye girmiş, sana orada tapmış. Kimi Kabe’ye sokulmuş, sana orada secde etmiş. Sen ki, o zaman da bu zaman da bize şah damarımızdan daha yakınsın, ya ne diye bu zavallı insan dalgalarını birbirini ezip yalanlayacak yollara sürer durursun, bilmem ki Allah’ım?..

**

İçimin karanlığında ayak sesleri var.
Âb-ı hayâtı arayan Hızır mı dersin?
Söyle Hızır’a çekilsin ordan…
Âb-ı hayat, sensin.
Ben ise sâdece zulmetim… Allâh’ım…
Feyzinle nurlandır, aydınlat Allâh’ım!

**

Geliyorum.
Beni çağırdığın yere geliyorum.
Cennetten bir ses duydum. Beni dâvet eden sen misin? Cehennemden de kulağıma bir ses çarptı. Bana oradan da seslenen gene sen misin?
Geliyorum. Çağırdığın yer neresiyse oraya geliyorum.

Dere kenarında bir mırıltı var. Şâyet bu ses de senin ise, şâyet ordan da çağrılıyorsam, bekle biraz; sular gibi yeşiller giyip geleyim.
Puthânede duâ kisvesine bürünen sese de senin sesin diyorlar. Doğru ise söyle de koşayım, acele edeyim…
Meyhânede mahzun neş’eler, bağlantısız düşünceler kılığına giren gene sen imişsin. Öyle ise hemen gidip kadehlere dolayım, taşıp döküleyim, coşup coşturayım…
Ne duruyorsun? îmâna çağır, îman edeyim.. Küfre çağır, kâfir olayım… Aşk acılarının yürekte kalmış sesi için de, gene sana iftira ediyor, bu da onundur, diyorlar.
Şimdi de gazâ başlamış olmalı. Cenk ve gülbank sesleri yükseldi.
— Gel, bana gel!., diye yanık yanık çağıran senden gayri kim olur? Zâten gönlüm dünyâlara sığmaz oldu. Hazırla şahâdet câmını, geliyorum; vallah billâh geliyorum.

**

Cehennem nedir, bilir misin?
Cehennem nefstir. Azaptır. Keder ve gamdır.
Yâ Rabbî beni cehenneme atma… diye duâ edeceğine, cehennemi, benim içimden söküp at, diye duâ eyle!

**

Dün seni tanımayanlarla akşamladım. İnsanlarla ağzına kadar dolu meclisler kadar yalnızlık çilesi çekilen nere vardır?
Gözüm kulağım, elim ayağım onlarla idi. Gönlüm ise seninle başbaşa, yapyalnız.
Güldüler, güldüm. Söylediler, söyledim. Verdiler, aldım. Aldılar, verdim.
Süsleri, zînetleri, hevesleri, hülyâları, arzûları, ümitleri ile etrâfımı bulut bulut sardılar, yığın yığın kuşattılar. Amma ben gene de yalnızdım. Yalnız, yapyalnız…

Allâh’ım! Sana biliş olmayanlarla ilişik etmek çilesini tadan varsa, gelsin de hâlimi diyeyim, hâlini sorayım, gönlümü açayım, derdimi yanayım. Bir söyleyeyim, bin dinleyeyim. Bin dinleyeyim, bir diyeyim.
Ey insan! Neden şükredicilerden değilsin? İki sağlam göze mâlik olman bile kâfî saâdet değil mi?
Aybım çok, günah tepemden aşkın. Cennete kapılanmak neme benim?

**
Allâh’ım! Şu uçsuz bucaksız dünyâda ben ne kadar garibim. Gelmezsen, eğer bana gelmezsen, hüznüm bitmeyecek, derdim tükenmeyecek.

Ammâ he de tuhaf söylüyorum. Bu hüzün, bu dert bende iken, gurbet acısı pençeleriyle omuzlarımı çökertirken, bana ne diye gelesin? Böyle dağlanıp kavrulurken, kendi kanımı göz kırpmadan içer dururken, bu taş taş üstünde kalmamış vîrâneye seni nasıl da çağırıyorum, Allâh’ım?
Ammâ ne yapayım? Çaresizim. Garip ve kimsesizim. Bir zamanlar: “Ben kimsesizim, senin de kimsesiz olmanı isterim!” demiştin.

İşte bunun için gönlümün kapılarını açarak, orada mekân tutmuş ne varsa, ellerine âzat kâğıtları verilmiş köleler gibi, hepsini uğurladım. Beni dünyâya getirenlerle, benden dünyâya gelenleri bile…
Ama bir yandan, gönlüm yüklerinden hafiflerken, oraya dertlerin en zorlusunu yerleştirdim. Onun için de çâresizim. Şunu da biliyorum ki o yenilmez, baş edilmez çâresizlik, zaman gelir çârenin tâ kendisi olur. Sanki kaya içinden fışkıran pınar gibi, o öldürücü derdin bir devâ kesildiğine, yemîn ederim ki şâhidim ben, Allâh’ım…

**

Ne gizlisin, ne akıllara şaşkınlık vericisin ki, Şeytanla Âdem’i yan yana yarattın da, birinin hâsiyetinden ötekini nasipsiz bıraktın.
Gülle fesleğen aynı tabiatın memesinden süt emdiler; amma kurtla kuzu kadar birbirlerine vahşî kaldılar.
Her kuşa uçmayı senin hünerin öğretti; amma kumrunun hû hûsunu, sakanın hançeresine bağışlamadın. Atmacanın çıktığı yüksekliklere, serçeyi yabancı kıldın.
Balık, sâhilde ömür süren mahlûklara şaştı ve acıdı: “Bunların cezaları ne büyükmüş ki, kupkuru toprakta yaşamaya mahkûm edilmişler!” Dedi.
Güvercin de balığa acıdı: “Zavallıyı boğmak için denize atmışlar, vah yazık!” diye eseflendi.
Erkekle kadını bir mayadan yaratmışken, cinsiyetlerini ayrı ayrı dokudun; sonra da bu ayrılığı, aralarında en şiddetli bir yakınlık ve ülfet vesilesi düzdün.
Ah, senin oyununa bu dünyâda kimin aklı ermiş ki, benim ersin Devletlim…

**

O, etrâfına bakınıyordu beni görmedi Ben ona bakıyordum etrâfımı görmedim. O beni görseydi tanır mıydı acep? Amma bütün cihanda görüp seyrettiğim onu ben nasıl tanımaz olurdum?

**

Beni bu dünyâ tuzağına kim düşürdü?

Sana rastlamak, seninle karşılaşmak için mi ayaklarım bir gizli ağa takılıp şu cihâna yuvarlandım?
Bana bu çalkantılı yüreği kim verdi?

Suların bile uyuduğu bu dünyâda, gece gün demeden, sana akmak için mi, durulup yatışmaz oldum.
Ne zaman doğdum, ne zaman büyüdüm? Doğmaya da ölmeye de inanmadığımı açığa vursam ne olur? Söyle… Dünyânın beşiğini sallayan âhenk ve sadâdan, şu hayat durağında, payıma, senin sesini kim düşürdü?

Şunu da söyle… beni bu dünyâ çarkına kaptıran da kimdir? Kendi eskisini yeni yapan, sağdan aldığını sola veren, kendi harcı, kendi hamuruyle olup biten dünyâ için, biliyorum ki çürüyen de doğan kadar bu dâimî devrin hizmetkârı. Yoksa bu mahkûmiyette, irâdenin irâdesini görmek için mi, hayretleri hikmetleri az bulur oldum?

Beni bu dünyânın bayağı ve süflî çileleri arasına kim arkamdan itti? Suçlara, günahlara ikrah ve nefretle bakıp, imtihanda sıfır almam için midir bu oyun?

**

Allah’ım! Beni neyle korkutuyorsun?
Ayrılıkla mı?

Söyle ayrılıkla mı?
Ey seneleri sâniyelerin içine sığdıran!
Bilmez olur musun ki seninle geçmiş bir solukta, bin bir ömür gizlidir.

Bakıp da göremediğim, görüp de tutamadığım, tutup da durduramadığım anların kudsiyetine yemîn ederim ki ben bir şey kıskanıyorum…
Söyleyeyim mi?
Ben senden kendimi kıskanıyorum Allah’ım…
O senden ki tâ ezel gününde bir mukadderat pençesi ile koparılıp ayrı düşürülmüşüm. Bunun hıncını, bunun öcünü almak yolunda çarpınıp çırpınırken, bana âsî, bana serkeş, bana hırçın, bana zâlim, hele vahşî, hele vahşî, derlerse sakın şaşma ve utanma, ne yapayım buyum işte.

**

Kâh zâlim derler. Desinler. Kâh mazlûm derler. Desinler. Sen, bende ol da, ne isterlerse onu söylesinler, onu desinler.
Ne akıl almaz işlerin vardır, bilinmez ki… Hem beni bu dünyâya attın; hem de, sürüye saldıran kurtlar misâli, âlem halkını üstüme üşürdün. Dediler; dediler… dillerine her geleni söylediler.
Söylesinler… Sen benimle ol da ne isterlerse onu söylesinler, onu desinler.

**

Ben derim ki:
Ağlayan da haklı, gülen de. Veren de haklı, alan da.
Şu garip kadını seven de haklı, söven de. Herkes, herşey haklı.
Yalnız ben değilim.
Ne zaman haklı olurum bilir misin?
Senin istediğin gibi olursam Allâh’ım…

Sâmiha Ayverdi

Dile Gelen Taş

samiha_ayverdi_400x400 Dile Gelen Taş

İki Atlı Ormanda Ne Düşünüyorlardı?

Gece kapkaranlıktı ve simsiyahtı orman,

Gölgeye benziyordu yanımda giden Hermann;
Dörtnala atlarımız sığınmıştık Allaha.
Bulutlar gökyüzünde sanki birer mermerdi,
Yıldızlarsa ateşten kuş sürüleri gibi
Uçuşurdu dallarda.

Ben hasretle doluyum. Istıraplarla kırgın,
Ümitsiz, bomboş kalmış derin ruhu Hermann’ın.
Ben hasretle doluyum: uyuyun sevdiklerim!

Bu ücra yeşillikler arasından giderken:
“Yarı açık mezarlar, dedi, geçer fikrimden!”
O ileri bakıyor benim gözüm arkada.
Atlarımız bir orman alanında dörtnala.

Uzak çan seslerini getiriyordu rüzgar.
Hermann: “Dertliler, dedi, düşüncem; şu alemde
Yaşayan, var olanlar.” “Ah, benim düşüncem de
Dedim ki yok olanlar:

Pınarlar çağıldardı. Ne söylerdi pınarlar?
Meşeler fısıldardı. Meşeler ne fısıldar?
Çalılar söyleşirdi eski dostlarmış gibi.
Hermann bana dedi ki: “dert insanı uyutmaz.
Ne gözler var ki ağlar, ne gözler uyku tutmaz.”
Ona dedim ki: “Heyhat, uyanmaz niceleri!”

O zaman dostum: “Hayat, dedi, dert, felaket bu!
Ölüler artık azap çekmiyorlar. Ne mutlu
Yeşeren, yapraklarla örtülen mezarlara!
Gece onları tatlı ışıklarıyla okşar.
Göklerin sükunundan, nurundan nasibi var
Her ruhun her mezarda:’

“Sus, dedim, ölüm denen o sırra saygı göster!
Ayak altında, toprak altındadır ölüler.
Ölüler bir zamanlar seni seven kalplerdi:
Uçup giden meleğin, baban, yahut da annen!
Gönülleri kırılır bu acı sözlerinden,
Rüya içinden gibi duyarlar sesimizi.”

Victor Hugo
Çeviren: Afif Obay

portraits_victor_hugo_sur_son_lit_de_mort İki Atlı Ormanda Ne Düşünüyorlardı?

İskelede Bir Çırak

Ne diyeyim allahım ben sana biraz platoniğimdir biliyorsun.
Ben bu şüpheyi sırtıma yük edindim, öyle yürüdüm,
gocunmam da yükümden beni bilirsin.
Ama bunlar çok iştahlı allahım ve görüyorsun nasıl da dünyevi.
Bunlarmış senin kulların öyle diyorlar biz de kürenin üveyi.
Öyle mi?
Oysa allahım bilirsin ben en çok yeryüzünü,
ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da,
işte öyle allahım bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü.
Bizim köydeki gibi.
Allahım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri.
Oysa ne acelemiz var, ben ki bunca agnostiğim yine de biliyorum
ordaysan nasılsa geleceğiz yanına geri.
Diyor ki, yasalar getirdim, gıcır gıcır, delik deşikti eskisi
Anlıyoruz ki yasalar dümdüz ediyor ciğerimizi
Diyor ki, yasaklar getirdim ama senin iyiliğine canımın içi
Diyor ki, üç beş ağacı kesmişim, indir bindir bütün yaz boyu,
keseriz tabii bunda ne var, diyor
Diyor, ben sana medeniyet getiriyorum tomar tomar.
İnsan önce bi minnet duyar.
Oysa allahım toprağa bassın ayaklarımız fena mı olur,
istiyoruz ki sokağımızda bir ağaç gölgesi.
Diyor ki, boynuzlu köprü yaptırdım gelip geçmeye
haliçin ortasına bak nası’ seksi.
Allahım sen bunlara akıl fikir ver diyeceğim ama
vardır senin bir bildiğin illa ki.
Allahım işte görüyorsun bunları, eyübün sabrı nedir,
rızanın fazladan şeftalisi ne?
Bilmiyor. Bilmiyor nedendir zeynebin yakarısı.
Ben ki sana bunca platoniğim ama canıma yetti artık
Yalla bak biz mi düşeceğiz hep iskelelerden
Başlarına yık şunların bu metropolleri.

Birhan Keskin

birhan-keskin-siiri İskelede Bir Çırak

Bana Yeniden Gülümse

Bir evde oturmuştuk eskiden. Apartman denilen kül rengi yığınlarla örülü bir sokakta. Yer katındaydık. Küçük bir balkona açılırdı odan. Çalışan ana baba, okuyan çocuklardan kuruluydu evimiz. Biz de apartmanlar gibi, gereksinmeler sonucu, kuru bir yaşamın avuçlarında bozarıp kararıp duruyorduk. Çiçeğe yer yoktu acelelerde telaşlarda geçen ömrümüzde.

Sen sarmaşıklar üretmiştin. Azman fasulyeler yeşertmiştin. Pencerenin demirlerine sardırmıştın. Bütün bir yaz yemyeşil durmuşlardı orda.

Anımsıyor musun? Küçüktün. Köpek yavruları toplar sokaktan, büyütürdün. Öyle çabuk, öyle güzel büyürlerdi ki, kimse anasız diyemedi onlara. Kardeşlerinle, ana baba olurdunuz.

İçeriye düştüğünde tohumlar istemiştin. Hücrende çiçekler büyütmeye. Çaresizlik, olanaksızlık tanımadın, büyüttün onları.

Yılanını anlatmıştın. İki yıl mı kaldı seninle. Daha mı fazla? Sütünü paylaştın onunla. Arkadaşlık ettin. Yalnız bırakmadın. Sonra artık sözünü etmez olduğunda, sezmiştim bir şeyler gelmiş yılanın başına. Salıverilen bir arkadaşına sormuştum. Anlattı. Kurallar. Yasaklamışlar yılanını. Söz almışsın, öldürmeyeceklerine dair. Ne oldu sonrası? Ne sen bilebilirsin, ne salıverilen, ne ben.

Sonra, çiçeksiz ve yılansız bırakıldığın, ellerin dizine yapışık, gözlerin karşı duvara dikili, kıpırtısız yaşamak zorunda olduğun, kimseyle tek sözcük konuşamadığın o uzun günlerde ne yaptın? Hatırla. Kendi beyninin içinde yolculuğa çıkıyordun. Her istediğin yere gidiyor, her istediğinle görüşüyordun. İstediğin hayatı oracıkta kuruveriyordun. İlişkiler varediyor, onları kesiyordun. Canının istediğini yapıyordun.

Özgürdün. Dışarıda olduğundan daha özgür. Sonsuz, kısıntısız kesintisiz bir özgürlük.

Bana öyle söylemiştin. İnanmıştım. Senin gücüne, direncine inanmıştım. “Benim oğlum yıkılmaz.”

Şimdi de öyle düşünüyorum. Yıkılmaz benim oğlum. Küçük sevgiler miydi önce yaşadıkların, yoksa içerde oluşundan mı bu kadar tutkunu oldun, bu kez sevda seni nece yaraladı? “Dostun gülü yaralar gibi”.

Yiğittir, dayanır her acıya, her yoksunluğa da, bir sevdadan sarsılır. Sıcağa gösterilmiş kar gibi, buz gibi erir gider.

Aylarca sustun. Aylarca yüzün açılmadı. Gülmedin, gülümsemedin. Yemedin, içmedin. “Ben artık yaşamıyorum,” diye yazdın mektubunu. Ben de eridim seninle. Ben de öldüm. Ama inancımı hiç mi hiç yitirmedim. Eser bir yel, yağar bir yağmur, alır götürür seni inciteni, yüreğinden. Demedim. Diyemedim. Dedim ki, gün gelir o geniş yüreğinin içine siner sevdan da. Acıların gibi.

Senin bir parçan olur. Ama susar tedirgin etmez seni artık. Toplarsın dağıttıklarını. Yüzünü yüzüne bedenini bedenine yakıştırırsın. Sen sen olur, bana yeniden gülümsersin.

Sana demedim mi?

Ben oğlumu tanırım demedim mi.

Gülten Akın
Ağıtlar ve Türküler

gulten-akin-bana-yeniden-gulumse Bana Yeniden Gülümse

Yeni Kuşağa

I

Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
Saflık sayılıyor dürüst söz. Kırışıksız bir alın
Duygusuzluğa yoruluyor. Gülen
Korkunç haberi
Almamış daha.
Ne biçim günler bunlar, şöyle
Ağaçlar üstüne iki söz etmek nerdeyse cinayet sayılmada
Çünkü sayısız yolsuzluğun üstü bir susuşla örtülü!
Şurada kendi halinde yolunda yürüyene
Yaklaşamayacak mı dostları artık
Başları darda kaldı mı?
Doğru: Hayatımı kazanıyorum daha.
Ama inanın bana: Sırf bir rastlantı bu. Hiçbiri
Yaptıklarının tıka basa doymamı haklı gösteremez.
Zarar görmemiş olmam bir rastlantı. (Şansım bir ters
gitti mi işim tamam demektir.)
Diyorlar ki: Yemene içmene bak sen! Dua et
bulduğuna!
Ama nasıl yiyebilir, içebilirim,
Açların önünden çekip alarak yiyeceğimi, ya
İçtiğim bir bardak suyu susuzlar bulamazken?
Yine de yiyorum işte, içiyorum.
İsterdim ben de bilge olayım.
Bilgelik nedir yazar eski kitaplarda:
Yeryüzünün kavgasından uzak durmak, bu kısa zamanı
Gün etmek korkusuzca
Hem de güç kullanmadan başarmak bir işi
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek
Kendi isteklerini yapmamak, hepten unutmak,
Bunlar bilgelik sayılıyor.
Ama yapamıyorum ben:
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!

II

Kargaşalık günlerinde geldim şehirleri
Açlık kol gezerken.
Ayaklanma günlerinde katıldım arasına insanların
Onlarla birlikte karşı koydum.
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.
Boğazlaşmalar arasında yedim yemeğimi
Uykuya katiller arasında yattım
Sevgiyi hiç önemsemedim
Sabırsızca baktım doğaya.
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.
Yollar bataklığa çıkardı benim zamanımda.
Dilimin belası düştüm kasapların eline.
Öyle güçlü biri de değildim. Yine de baştakiler
Bensiz daha güven duyacaklardı yerlerinde sandım;
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.
Kuvvetler pek sayılıydı. Hedef
Uzaktaydı çok
İyice seçiliyordu, benim için ulaşması
Pek zor da olsa.
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.

III

Sizler, yüzüne çıkıp da kurtulan
Bizim içinde boğulduğumuz selin
Çıkarmayın aklınızdan
Zayıflıklarımızın sözünü ederken
O karanlık günleri de
İçinden kaçıp kurtulduğunuz.
Durmadan yürüdük ayakkabıdan çok ülke değiştirerek
Sınıf kavgalarının arasından, şaşa kaldık
Ortada hep haksızlık, hiç karşı koyan yok.
Biliyoruz da üstelik:
Alçaklığa karşı duyulsa da nefret
Burar yüzünü insanın.
Haksızlığa karşı olsa da öfke
Kabalaştırır sesini insanın. Ah,
Dostluk tohumunu atmaya kalkan bizler
Dost olamadık biz kendimiz.
Ama sizler, her şey düzelince
İnsan insana yardım edecek kadar
Hoşgörürlükle
Getirin bizi aklınıza.

Bertolt Brecht

zulum-bizdense-sizden-degilim Yeni Kuşağa

Erik Ağacı

Bir erik ağacı durur avluda
Öyle cılız, inanmak zor.
Çevresinde bir çit var da
Kimse ezmiyor neyse.
Bizim küçük boy atamaz.
Oysa gönülden ister bunu.
Ama nerde, sözü olmaz
Güneş gördüğü yok ki.
Erik ağacı olduğuna inanmak zor
Hiç erik vermez çünkü
Ama yine de erik ağacı işte
Yapraklarından belli.

Bertolt Brecht

erik-agaci-siiri Erik Ağacı

Sürgün

Kendine sürgün
Bir garip kişiyim;
Sabah akşam imza veren.
Bilmemem gereken
Şeyler öğrendim;
Taraf tutmaz
Tanrı bilirim
Kaybetmekten
Korktuğu için.
Sorular sordum
Sormamam gereken.
Kendime bir
Kefen biçtim
Kendi tenimden.
Sınırlarımı aşmak
Yasaktır bana.
Yoksul yüreğim
En kuytu kahvem.
Acıya tezhibim,
Hüzne redif.
Yalnızlığın gözlerine
Sürme çeken.
Öyle biriyim ki;
Geceleri uykusuz
Kuyuları dinleyen.
Adım büyücüye
Çıktı bu yüzden.
Kendine sürgün
Bir garip kişiyim;
Kutsallığı zincir gibi
Parmağında çeviren.
Umudu depremden,
Aşkı külden
Bekleyen benim
Aranızda
Yerim yok zaten
Heybesinde yılan
İşaretleri,
Baldıran zehiri
Yüzüğünün içinde
Ve yanında
Kav taşıyan ben;
Tekinsizim size göre
ibret için
Yakılması gereken
Merhabam kalmadı
Kimseyle.
Haç çıkardım
Namaza dururken.
Herkes tanır beni
Alnımdaki döğmelerden.
İnançsızım, dinsizim
Yeminle yalan
İkiz kardeşken
Kendine sürgün
Bir garip kişiyim;
Bulanık sularda
Yüzünü ararken sevda,
Bir tutam saç derisiyle
Uçuşurken rüzgarda.
Her şey ne kadar
Kendisidir düşünün
Hızla kokuşurken dünya!
Rıh dökülürken
Kan damlalarına,
Cesetler gördüm
Irmak boylarında
Çalıların arasında.
Faili meçhul
Cinayetler bilen
Çaresiz bir adamım
Adını bile kekeleyen.
Bilmemem gereken
Şeyler öğrendim.
Sorular sordum
Sormamam gereken.
Gördüm apaçık
Görmemem gerekeni.
Söylenmezi söyledim.
Suçum büyük
Ve taammüden.

Metin Altıok

babani-hep-boyle-gulec-hatirla Sürgün

Sone I

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.
Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgar acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda, pazarda ellerinde file.
Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;
Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.

Metin Altıok

sair-kimsesiz-bir-mektuptur-metin-altiok Sone I

Bercestelerim

·  14 Kitaptan 14 Mısra

·  A’dan Z’ye Şiir 7000 Şiirin Linkleri

·  Ağlamak Şiirleri Bercestem

·  Anne Şiirleri Bercestem

·  Aşka Dair Seçilmiş Mısralar ve Beyitler

·  Ayrılık Şiirleri Bercestem

·  Baba Şiirleri Bercestem

·  Bellek Şiirleri Bercestem

·  Cahit Zarifoğlu Şiirleri Bercestem

·  Cemal Süreya Şiirleri Bercestem

·  Çay Şiirleri Bercestem

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 1

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 2

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 3

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 4

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 5

·  Çocuk/luk Şiirleri Bercestem 6

·  Dargınlık/Küslük Şiirleri Bercestem

·  Dost Şiirleri Bercestem

·  Elif Şiirleri Bercestem

Ev Şiirleri Bercestem

Gam Şiirleri Bercestem

·  Gelincik Çiçeği Şiirleri Bercestem

·  Gitmek Şiirleri Bercestem

·  Gülüş Şiirleri Bercestem

·  Güneş Şiirleri Bercestem

·  Güvercin Gerdanlığı Blog Linkleri

·  Güvercin Şiirleri Bercestem

·  Hâfız-ı Şirâzi Şiirleri Bercestem

·  Hande Şiirleri Bercestem

·  Hatırlamak Şiirleri Bercestem

·  Hüzün Şiirleri Bercestem

İbrahim Tenekeci Şiirleri Bercestem

·  İhtiyarlık Şiirleri Bercestem

·  İmam-ı Şafi Şiirleri Bercestem

·  İntihar Şiirleri Bercestem

·  İskele Şiirleri Bercestem

İstanbul Şiirleri Bercestem

·  Kader Şiirleri Bercestem

·  Kalp Şiirleri Bercestem 1

·  Kalp Şiirleri Bercestem 2

·  Kalp Şiirleri Bercestem 3

·  Kalp Şiirleri Bercestem 4

·  Kalp Şiirleri Bercestem 5

·  Kar Şiirleri Bercestem

·  Kenan Çağan Şiirleri Bercestem

·  Kiraz Şiirleri Bercestem

·  Kuş Şiirleri Bercestem

·  Külbe-i Ahzân Şiirleri Bercestem

·  Mahmud Derviş Şiirleri Bercestem

·  Mezar/lık Şiirleri Bercestem

·  Müntehir Şairlerden Mısralar Bercestem

·  Oğul Şiirleri Bercestem

·  Ölüm Şiirleri Bercestem

·  Pencere Şiirleri Bercestem 1

·  Pencere Şiirleri Bercestem 2

·  Rakı Şiirleri Bercestem

·  Sandal Şiirleri Bercestem

·  Sigara Şiirleri Bercestem 1

·  Sigara Şiirleri Bercestem 2

·  Sonbahar Şiirleri Bercestem

·  Susmak/Suskunluk Şiirleri Bercestem

Şem‘ u Pervâne Mum ile Pervane Şiirleri Bercestem

·  Şiirlerden Bercestem 1

·  Şiirlerden Bercestem 2

·  Teselli Şiirleri Bercestem

·  Tren Şiirleri Bercestem

·  Usanmak Şiirleri Bercestem

·  Uyku Şiirleri Bercestem

·  Vapur Şiirleri Bercestem

·  Veda Şiirleri Bercestem

·  Yağmur Şiirleri Bercestem 1

·  Yağmur Şiirleri Bercestem 2

·  Yağmur Şiirleri Bercestem 3

·  Yalnızlık Şiirleri Bercestem

·  Yaprak Şiirleri Bercestem

·  Yol Yolcu ve Yolculuk Şiirleri Bercestem

·  Yorgunluk Şiirleri Bercestem

·  Zambak Şiirleri Bercestem

bercestelerim-1024x683 Bercestelerim

Erik Ağacı

Bir erik ağacı durur avluda
Öyle cılız, inanmak zor.
Çevresinde bir çit var da
Kimse ezmiyor neyse.
Bizim küçük boy atamaz.
Oysa gönülden ister bunu.
Ama nerde, sözü olmaz
Güneş gördüğü yok ki.
Erik ağacı olduğuna inanmak zor
Hiç erik vermez çünkü
Ama yine de erik ağacı işte
Yapraklarından belli.

Bertolt Brecht

img_2435 Erik Ağacı